Archive for category Politika Yazıları
F Tipi’ne operasyon ve basın özgürlüğü
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 02/09/2015
Cemaat gruplarından Koza İpek’e operasyon yapılması ve bu grubun gazete ve tv’lere sahip olması, basın özgürlüğüne müdahale yorumlarına neden oldu.
Mesele basın özgürlüğü mü? Peki cemaatlerin basın organları olabilir mi? Dahası cemaatlerin varlığı normal mi?
Meselenin hem ideolojik hem de siyasi yönü var.
Ama önce AKP-Cemaat çatışmasının en başından beri savunduğumuz şu ilkeleri yeniden vurgulayalım:
ÇATIŞMADAN YARARLANMA İLKESİ
AKP ile F Tipi’nin çatışması Türkiye’nin yararınadır. AKP’nin zayıflaması da F Tipi’nin zayıflaması da demokrasi güçlerinin önünü açar. O nedenle aralarındaki çatışmada taraflardan biriyle “beraber” olmak doğru değildir.
Bu apolitiklik anlamında tarafsızlık da değildir. Zira taraflardan iktidar olanla “beraber” olma iktidarın konumunu korumasına, taraflardan muhalefette olanla “beraber” olma da onun devlet içindeki yapısını korumasına yarar.
Doğru yöntem çatışmadan yararlanmak, iki tarafın da darbe alması için uğraşmak ve tarafarların birbirini hırpalamasıyla ortaya çıkan iktidar boşluğunda kuvvet biriktirmektir.
Öte yandan bu çatışmada taraflardan birini gladyo ilan etmek, diğerini aklamak anlamına gelecektir. İki taraf da elbirliğiyle Ergenekon teritplerinde gladyo faaliyeti yürütmüştür ve içlerinden birinin “kandırıldık” demesi bu gerçeği değiştirmez. ABD’deki iç mücadelenin bir yansıması olarak gladyonun çatırdığı, bunun Türkiye’ye de yansıdığı, gladyo kanatlarının karşı karşıya geldiği gerçeği hep gözönünde tutulmalıdır.
Gelelim F Tipi’ne operasyona ve basın özgürlüğü meselesine…
ÜMMETTEN MİLLETE, MÜRİTTEN VATANDAŞA
Öncelikle konuya ideolojik yönden bakalım.
Uygarlık tarihi içinde devletler devrimlerle hep nitelik değiştirmiştir. Örneğin sanayi devrimi ile feodal devletler milli devletlere dönüşmüştür.
Devrimci dönüşüm sonucunda egemenlik kraldan ya da padişahtan millete geçmiştir. Kralın tebası olan halk, bir devrimle millet ve efendi olmuştur. Bu demokrasidir.
Demokraside bireyler tarikat ya da cemaat gibi yapıların müridi değil, devrimle kurdukları vatanın vatandaşıdırlar. Konumları şeyhe göre değil, anayasaya göre belirlenir.
Özetle milli devletlerde feodal devletlere ait kurumlar olmaz. Milli devletler, o kurumları yıka yıka oluşur.
Atatürk‘ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” demesi bundandır.
Ancak Bayar-Menderes iktidarıyla birlikte Cumhuriyet yeniden bu feodal kurumlarla uzlaşmaya başladı. Demirel‘in oy adına tavizler vermesi, Özal‘ın Türk-İslam sentezi adına “ortak iktidar” kurması bu yapıları palazlandırdı ve neredeyse hepsi birleşip tarikatlar koalisyonu kurarak Erdoğan‘ın liderliğinde iktidar oldu.
Türkiye’nin bugün yaşadığı hemen tüm sorunların temelinde işte feodalitenin Cumhruiyet’le hesaplaşması vardır.
DEMOKRASİYE KARŞI DEMOKRASİ OLMAZ
Soru basittir: Demokrasiyi ortadan kaldırma girişimlerine demokrasi adına izin verilir mi?
Yanıt elbette hayırdır. Ancak Türkiye’nin Atlantik Cephesi içerisinde 60 yıldır gericileştirilmesi bu soruya kuvvetli bir hayır yanıtı verilmesini engellemektedir. Anayasa mahkemesi anayasaya aykırı suçları cezalandıramamakta, Cumhuriyet’i yıkma hedefi ilan eden tarikatlar Cumhuriyet’in kurumlarını yönetebilmektedir.
Bu ideolojik çerçeve içerisinde baktığımızda, bırakın F Tipi’ne operasyonu desteklemeyi, cemaatlerin şirket sahibi olmasına ya da basın organları kurmasına bile karşı çıkmamız gerekir.
Yeri gelmişken belirtelim: Biat kültürünün egemen olduğu bu yapıların operasyon karşısında “basın özgürlüğü” istemesi, kara mizahtır!
AKP-CEMAAT ÇATIŞMASI DEMOKRASİYE YARAR
Gelelim meselenin siyasi yanına…
Kuşkusuz devleti yönetenler bugün bu operasyonları yukarıda çizdiğimiz ideolojik çerçeve nedeniyle yapmıyorlar. Cumhuriyet’i korumak için değil, kendi saltanatları için kılıç çekiyorlar.
Sonuçta ideolojik nedenlerle çizdiğimiz çerçeve, cemaat medyası gibi havuz medyasının bir bölümü için de geçerlidir.
Demokrasi güçleri tıpkı cemaat medyası gibi havuz medyasına da cepheden karşı çıkmaldır.
Ama bugün sırf siyasi bir hesaplaşma yaşanıyor diye de cemaat medyasına sahip çıkılamaz.
Kimi siyasi partilerin çıkıp F Tipi basına destek vermesi, hatta kimi milletvekillerinin çıkıp Erdoğan‘a karşı F Tipi ile birleşme çizgisi ilan etmesi, en hafifinden saflıktır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi AKP ile F Tipi’nin çatışması Türkiye’nin yararınadır. AKP’nin zayıflaması da F Tipi’nin zayıflaması da demokrasi güçlerinin önünü açar. O nedenle aralarındaki çatışmada taraflardan biriyle “beraber” olmak doğru değildir.
Zira taraflardan hangisi kazanırsa dönüp önce demokrasi güçlerine vuracaktır. O nedenle ikisinin de zayıflaması demokrasinin çıkarınadır.
Asıl önemlisi de, her ikisinin gerilediği alanlarda kuvvet biriktirerek esas çarpışmaya hazırlık yapmaktır.
Mehmet Ali Güller
2 Eylül 2015
AKP’ye karşı yüksek CHP çatısı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 31/08/2015
Açık ki Erdoğan, kökleri Bizans sarayına dayanan ve ardından Osmanlı sarayında derinlik kazanan “oyun kurma” beceresinin günümüzdeki en iyi temsilcisidir.
Kabul edelim, Erdoğan yenilgi almasına rağmen 7 Haziran sonrası süreci iyi yönetti ve başkanlık idiasını sürdürebilmek ve mevcut konumunu koruyabilmek için yeni bir fırsat daha yarattı: 1 Kasım erken seçim fırsatı.
Bakat baştan belirtelim: Bu fırsatın Erdoğan için başarı getirip getirmeyeceği, Erdoğan‘dan çok muhalefete bağlıdır!
AK-SARAY’IN OYUNLARI
Gerçekte 7 Haziran AKP’nin “gerileme döneminin” başlama tarihidir. Erdoğan bu gerilemeyi durdurabilmek için ABD’yle İncirlik Mutabakatı imzaladı ve karşılığında PKK operasyonları yaparak hem TSK’yi yatıştırdı hem de “milliyetçilik” görüntüsünü sürdürerek iniş ivmesini azaltmaya çalıştı.
Diğer yandan Erdoğan, Baykal operasyonu ile önce TBMM Başkanlığı’nı AKP’ye kazandırdı, ardından da koalisyonu engelleyip, anayasayayı da yok sayarak Türkiye’nin önüne “erken seçimi” getirdi.
Bu noktada CHP ve MHP’nin “erken seçim hükümetine” üye vermeyerek AKP’yi HDP’yle başbaşa bırakması akıllıca oldu.
Fakat Erdoğan “Osmanlı’da oyun çok” ifadesini doğrularcasına yeni hamleler yaptı. MHP’li Tuğrul Türkeş ile BBP’li Yalçın Topçu’yu hükümete monte ederek AKP-HDP görüntüsünü bulanıklaştırmaya çalıştı.
Erdoğan ayrıca Türkeş ile MHP’ye, Topçu ile BBP’ye çengel atarak 1 Kasım için milliyeçi oylara oynamaya devam edeceğini göstermiş oldu.
Erdoğan‘ın benzer şekilde İhsan Özkes üzerinden de CHP’ye çengel attı.
Fakat Erdoğan‘ın daha işlevsel hamlesi ise yüzde 2 oyu olan Saadet Partisi’yle ittifak araması oldu.
Tüm hedefini 276’yı bulmaya yönelten Erdoğan‘ın bu hamlesi tutarsa, ayrıca şu da gerçekleşmiş olacak: Erdoğan Erbakan‘ın partisinden önce büyük bir parça koparmış, ardından, kalan parçayı ikiye bölmüş ve sırayla da o parçaları (Has ve Saadet) yutmuş olacak!
YÜKSEK CHP ÇATISI
Peki bu hamleler AKP’ye 276 koltuk kazandırır mı?
Bu daha çok CHP ve MHP’ye bağlı.
AKP-HDP erken seçim hükümetinin kurulacağının anlaşıldığı gün de belirtmiştik. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Cumhuriyet’i, anayasal düzeni, parlamenter sistemi korumak istiyorsa şu iki adımı atmalıdır:
1) Kılıçdaroğlu, başta Vatan Partisi olmak üzere, DSP, Yurt Partisi ve hatta ÖDP gibi partilere çağrı yaparak 1 Kasım için “yüksek CHP çatısı” kurmalıdır.
Sandığa gitmeyen kesimleri de harekete geçirecek bu hamle, CHP’ye yüzde 30’un üstüne çıkma şansı getirecektir.
2) Kılıçdaroğlu, 1 Kasım’dan önce MHP ile koalisyon için “ön mutabakat” yapmalıdır.
Bunun zemini vardır. İki parti 10 Ağustos öncesinde Erdoğan‘a karşı yanlış adayla da olsa yan yana gelebilmiş ve cumhurbaşkanlığı seçimine birlikte girmişti.
VP İLE DSP’NİN YAPIŞTIRICI ROLÜ
Dün şu olmuştu, bu olmuştu gibi ayrıntıları geride bırakmalıyız. Türkiye gün geçtikçe kan kaybetmektedir.
Türkiye’nin 1 Kasım öncesinde “yüksek CHP çatısı”na, 1 Kasım’dan sonra da CHP-MHP koalisyonuna ihtiyacı vardır.
HDP nedeniyle CHP ve MHP’nin 7 Hazirn sonrasında yan yana gelemediği gerçeği herkes için derslerle doludur.
Millicilerin, halkçıların ve sosyalistlerin partisi olan Vatan Partisi ile ulusal solcu olan DSP burada “yapıştırıcı” görevi görecektir. Her iki parti de CHP ile MHP’yi bir koalisonda birleştirecek niteliklere sahiptir.
Türkiye için tarihi bir fırsat vardır.
Mehmet Ali Güller
31 Ağustos 2015
Güvenli bölge Suriye’nin parçalanması demektir
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 28/08/2015
AKP Hükümeti ısrarla Suriye’de güvenli bölge istiyor. O kadar istiyor ki, hem Eğit-Donat pazarlığı boyunca, hem de 10 ay önce başlayan ve geçen ay sonuçlanan İncirlik Mutabakatı pazarlığı boyunca, masaya hep şart olarak güvenli bölgeyi getirdi.
Sadece şimdi mi? Sadece son 1 yıldır mı? Aslında Erdoğan-Davutoğlu ikilisi önlerine Esad’ı yıkma hedefi koydukları günden bu yana, yani yam 5 yıldır Suriye’de güvenli bölge peşindedir.
Çünkü Suriye’de güvenli bölge, pratikte Suriye’nin parçalanmasıdır ve Erdoğanlar da o parçalardan biri ve en büyüğünü Müslüman Kardeşler için istemektedir. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim‘in şu sözleri oldukça aydınlatıcıdır: “Biz, Davutoğlu’nun tıpkı Mısır’da olduğu gibi Müslüman Kardeşler’in iktidara alınmasına dair isteğini reddettik. Tük hükümeti o günden bu yana bize düşmanlık ediyor.”
AKP VE TSK’NİN GEREKÇELERİ
Peki bir kaç gün önce Pentagon’la teknik müzakereleri tamamlayan Genelkurmay Suriye’de güvenli bölge istiyor mu? İstemediğine dair bir duyum almadık.
Hatta karargâha kulağı çok açık olan gazetecilere göre Genelkurmay İncirlik Mutabakatı konusunda AKP’den daha hevesliydi ve 9 ay sürüncemede kalan İncirlik pazarlığının sonuçlanması için bastırmıştı.
Kuşkusuz bu hevesliliğe “Suriye’de güvenli bölge inşa edilerek Kürt koirdoru önlenebilir” düşüncesi gerekçe olmuş olabilir.
TSK’nin bu gerekçesi ile AKP’nin daha ortada koridor tehlikesi yokken güvenli bölge istemesine neden olan asıl gerekçesi çakışmış olabilir.
Öyle ya da böyle, sonuçta Ankara artık Suriye’de güvenli bölge hedefine kilitlenmiş durumda.
ABD ise “kara gücü” gerektireceği ve Rusya’yla doğrudan karşı karşıya getireceği için güvenli bölgeye “çok sıcak” bakmıyor. Ama İncirlik Mutabakatı’nı uygulayabilmek için de bunu tümden reddetmiyor. Bu nedenle mesele kimi ayrıntılar üzerinden uzatılıyor, zamana yayılıyor.
ESAD: GÜVENLİ BÖLGE HAYAL
Hem Suriye, hem de İran ve Rusya İncirlik Mutabakatı’na kadar gerçekçi görmeği için AKP’nin güvenli bölge planını ciddiye almadı ve yüksek sesle tepki göstermedi.
Ancak İncirlik Mutabakatı ile bunun bir ölçüde ciddiyet kazanması, IŞİD’den arındırılacak bölge adı altında harekete geçilebileceği riski nedeniyle üç ülke de güvenli bölgeye açıktan karşı çıktı.
Son olarak bir kaç gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad tepki gösterdi: “Güvenli bölge planı, Erdoğan ve Davutoğlu’nun, önceki hayallerinin çöküşünün ardından yaptıkları son hayaldir.”
GÜVENLİ BÖLGE KORİDORU ÖNLER Mİ?
TSK’nin “Suriye’de güvenli bölge inşa edilerek Kürt koirdoru önlenebilir” gerekçesine sahip olduğu ihtimali, AKP’nin Suriye’de güvenli bölge kurma planına maalesef bir meşruiyet kazandırıyor. Güvenli bölgenin Kürt koridorunu önlemenin tek yolu olduğu savunuluyor, şöyle dile getiriliyor: “Güvenli bölgeye gireriz ve orada PYD’nin egemen olmasına izin vermeyiz.”
Peki ne kadar süreyle? Bu “ihtimal” ne kadar uygulanabilir? En sonunda oradan çekildiğinizde o güvenli bögeye kim egemen olacaktır? Toplamı ancak 300 bin olan Suriye Türkmeni mi? Geçiniz.
Irak’taki 15 yıllık deneyime de ısrarla dikkat çekerek şunu söylüyoruz: “Güvenli bölge koridoru önlemez, koridora hizmet eder.”
Şu iki temel nedenle:
1) Suriye’de güvenli bölge inşa etmek, Şam’ın egemenliğinin dışında bir egemenlik kurmak demektir. Bu Suriye’yi parçalar. Parçalanmış Suriye’de birden çok koridor ortaya çıkar.
2) ABD ile işbirliği yaparak koridor önlenmez, koridora bekçilik yapılır. Dün Irak’ta Barzani koridoruna kalkan olan İncirlik, bugün Suriye’de Salih Müslim kordioruna kalkan olacaktır.
KORİDORU ŞAM EGEMENLİĞİ ÖNLER
Mesele Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridoru inşa edilmesini engellemekse, yolu çok açık ve sadedir. Öyle güvenli bölge inşa etmeye, silah kullanmaya, bölgeyi kendimize düşman etmeye hiç gerek yoktur.
Sınırdan Suriye’ye terör ihracını durdurursunuz, Esad‘ı Halep’in altına sıkıştıran Fetih Ordusu gibi kuvvetlere desteği kesersiniz, İncirlik’ten ABD uçağının kalkıp Suriye’yi vurmasına izin vermezsiniz, Suriye hava kuvvetlerinin Suriye’nin kuzeyinde uçmasını engelleyen angajman kurallarını kaldırırsınız…
Böylece Şam ülkesinin kuzeyine egemen olur ve koridor diye bir şey kalmaz. Üstelik Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim birkaç kez bu yöntemle meselenin 3 ayda çözüleceğini de belirtti.
Mesele basittir: Koridor ABD’yle değil, Şam’la işbirliği yaparak önlenir!
Bu kolaylıktaki işleri yapmayıp, ille de Suriye topraklarında güvenli bölge kurmak istemek, “koridor önlemeye” değil, başka hedeflere işaret etmektedir!
Mehmet Ali Güller
28 Ağustos 2015
Küresel düzeni Çin-Rusya şekillendirecek
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 26/08/2015
ABD’nin 21. yüzyılda da “tek süper devlet” olabilmesinin yegane yolu, Çin’i çevrelemekti. Obama‘nın 2010 tarihli Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrininin hedefi de buydu.
Örneğin ABD Japonya ve Güney Kore’deki askeri varlığı üzerinden Çin’i çevreleyecekti. Örneğin ABD ASEAN gibi örgütler üzerinden Çin’i ekonomik olarak çevreleyecekti. Örneğin ABD Çin’i sorunlu olduğu komşularıyla yakınlaşarak çevreleyecekti.
Fakat bu çevreleme yöntemlerinin başarılı olabilmesi, ABD’nin Rusya’yı “daha geniş Batı”ya dahil edebilmesine bağlıydı. Rusya ancak Avrupa üzerinden Batı’ya eklemlenirse Avrasya bloku bölünür ve Çin yalnızlaşırdı.
Henüz o çapta olmasa da, aynı durum Hindistan için de geçerliydi. Çin-Rusya-Hindistan ittifakı 500 yıllık Batı hakimiyetinin sonu anlamına geliyordu!
SURİYE VE UKRAYNA KRİZLERİ
Bu süreçte ABD iki “zorunlu hata” yaptı: Birincisi Rusya’yla Suriye’de, ikincisi de Ukrayna’da karşı karşıya geldi.
Zorunlu hata dememiz şundandır: Ukrayna krizi ABD için hem AB’yle “gevşeyen bağımlılık ilişkisinin” restorasyonu için ihtiyaçtı, hem de Rusya’yı Suriye cephesinde geri adım attırabilmek için ihtiyaçtı…
Ancak ikisi de mümkün olmadı; Avrupa başkentlerinde, Ukrayna krizi nedeniyle Rusya’ya uygulanan yaptırımların ABD’yi değil AB’yi vurduğu eleştirileri yükseldi. Diğer yandan Rusya Suriye cephesinden çekilmedi, tersine Moskova platformu ile siyasi çözüm inisiyatifi geliştirdi.
Washington için Suriye cephesine “dönmek” de zorunlu bir hataydı. ABD Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrinine göre Çin’i çevrelemeye giderken Batı Asya’daki (Ortadoğu) işlerini “model ortak” Türkiye’ye, Suudi Arabistan’a ve Katar’a bırakmıştı.
Ancak o işler pek çok nedenle yapılamadı ve ABD yeniden bölgeye “dönmek” zorunda kaldı. Bunda ABD içindeki sermaye gruplarının çıkarlarını yansıtan iç çarpışma da etkili oldu kuşkusuz.
BÜYÜK ASYA İTTİFAKI
Sonuç olarak ABD Rusya’yı “daha geniş Batı”ya dahil edemedi ve tersine bu süreçte Rusya Çin’e daha çok yaklaştı.
Pekin ve Moskova 500 milyar dolarlık tarihi bir enerji anlaşması yaptılar; IMF ve Dünya Bankası’na karşı kendi kurumlarını inşa etmeye başladılar; Dolara karşı altın pazarı kurmaya soyundular; Karadeniz ve Akdeniz’de ortak askeri tatbakat yaptılar, ABD’nin Güney Çin Denizi’ndeki kışkırtmalarına karşı askeri işbirliği sergilediler vb.
İki ülke sadece doğrudan kendi çıkar alanlarında değil, pekçok uluslararası konuda da ABD’ye karşı işbirliği yaptı; Pekin ekonomisiyle, Moskova askeri gücüyle…
Bu Washignton için en istenmeyen senaryoydu.
Ama bitmedi, bitmiyor: Hindistan’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne üyeliği de Atlantik’e önemli bir darbe oldu.
TEK KUTUPLU DEĞİL ÇOK MERKEZLİ DÜNYA
Peki tablo ABD’den nasıl gözüküyor? Washington’un 5 yılda geldiği bu nokta nasıl yorumlanıyor?
ABD’nin uluslararası politika dergisi National Interest‘de bu tabloyu ele alan önemli bir analiz yayımlandı. Mathew Burrows ve Robert A. Manning‘in analizinin özetle sonucu şu: “Rusya ve Çin son 50 yıldır hiç olmadığı kadar yakınlaştı ve bu durum iki ülkeye küresel düzeni şekillendirme şansı sağladı!”
Benzer değerlendirmeler pek çok ABD düşünce kuruluşu raporunda, dergide, makalede yer alıyor.
Bu tabloya karşı ne yapılabilir soruları da tartışılıyor. Örneğin Washignton’un artık tek kutuplu dünya eğilimini terkederek ve çok merkezli dünyayı kabullenerek pozisyon alması gerektiği savunuluyor.
Tabi emperyalist çıkarların “bir bölümünden” bile vazgeçmek o kadar kolay değil. Nitekim 5 yıldır süren ve örneğin CIA başkanını “gönül ilişkisi” suçlamasıyla götüren, örneğin Dışişleri ve Savunma bakanlarına el çektirten iç çarpışma da, bu “vazgeçmeme” eğilimin yansımasıydı, sermaye gruplarının çıkar savaşlarıyla ilgiliydi…
2016 ABD başkanlık seçimi işte bu çarpışmanın hangi kulvarda ilerleyeceğinin resmi olacak aynı zamanda…
Mehmet Ali Güller
26 Ağustos 2015
Yarbay’a tepki göstermek siyasi intihardır
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 25/08/2015
Ne diyor Yarbay Mehmet Alkan şehit kardeşinin tabutunun başında: “Bunun katili kim? Düne kadar çözüm diyenler, ne oldu da sonradan savaş diyor?”
Yanıtı içinde bir soru…
Öyle ki, önce ve esas olarak AKP’yi ama Açılım’ı hedef aldığı için de ABD ve PKK’yi hedef alan sözler…
Haliyle AKP sözcüleri ateş püskürdü bu çıkışa: Yarbay’ı “F Tipi yarbay” olmakla suçlayanlar, kafalarındaki çirkin mezhepçiliği sergileyerek “Alevi olmakla” suçlayanlar, “Yarbay PKK ağzıyla konuştu” diyenler…
YARBAY’A İTİRAZ TEZLERİ
Fakat AKP dışından da Yarbay’a tepkiler geldi: Örneğin Atatürk‘ün devleti ve mensubu olduğu orduyu eleştirirek milli mücadeleye başladığını unutanlar “bir yarbay üniformasıyla devleti ve mensubu olduğu orduyu nasıl eleştirir” dediler.
Örneğin sorudaki cevabı göremeyenler “bir komutan ‘benim kardeşimi kim öldürdü’ diye nasıl sorar? vah vah” diye Yarbay’a tepki gösterdiler.
Örneğin “vatan savaşı veriyoruz, Yarbay bu sözleriyle TSK’yi nişan aldı” dediler.
Bu tezlere itiraz edenlere de yapıştırdılar şu ucuz yanıtı: “HDP Yarbay’ı alkışlıyor, demek ki Yarbay iyi bir şey yapmadı”
Yönünü sadece PKK’den gelecek açıklamalara göre tayin etmenin ne kadar yanlış olduğu arkada kalan yıllar içinde hiç anlaşılmadı mı? Örneğin PKK 1 Mart tezkeresine karşı çıktı diye, 1 Mart tezkeresi savunuldu mu?
TSK AKP’YE RAĞMEN VATAN SAVAŞI MI VERİYOR?
Açıkça belirtelim: Yarbay’ın haklı çıkışı karşısında nesnel olarak AKP’nin yanına yuvarlanmak, meseleye ak-kara basitliğinde bakmanın ve “ya saray savaşı ya da vatan savaşı” ikilemine sıkışmanın bir sonucudur.
Bu ikilemin doğru olmadığını dünkü “Beyaz Saray savaşı” yazımızda inceledik. Burada ısrar, siyasi intihardır!
“Vatan savaşına karşı çıkanlar aslında saraya hizmet ediyorlar” şeklindeki yanlış tezi doğrulama tezleri intiharı trajedili hale getirmektedir.
Tezin bir de pozisyonun sıkıntılı olduğunu resmeden şu türevi var: “Vatan savaşını AKP değil TSK veriyor.”
Zira ABD’yle imzaladığı İncirlik Mutabakatı ortadayken AKP’nin vatan savaşı verdiğini iddia etmek çok inandırıcı olmadığından, TSK’nin AKP’ye rağmen “vatan savaşı” verdiği dile getirilmektedir.
Peki gerçek mi? Değil!
Olmadığının pek çok kanıtı var; İçeriyi bilen emekli generallerin kamuoyuna yansıyan açıklamaları, “siyasi direktif olmadan harekete geçilemeyeceği” gerçeğinin en üst makamlarca dile getirilmesi…
Hatta Jandarma Genel Komutanlığı’nın AKP’nin talebiyle Yarbay Mehmet Alkan‘a soruşturma açması!
TSK’NİN BAĞIMSIZ HAREKET EDEBİLME KOŞULU
Türk Ordusu’nun milliciliğini tartışmıyoruz ama son tahlilde karargah “siyasi direktif”e göre hareket etmektedir. Örneğin o direktif nedeniyle şu anda TSK ile Pentagon “hareket planı”nın teknik detaylarını müzakere etmektedir.
Hadi somut söyleyelim: Karargah AKP’ye rağmen hareket edebilseydi, TSK’nin çok yanlış bulduğu Şah Fırat operasyonu emrini uygulamazdı!
Şundan: Derdiniz ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde kurmaya çalıştığı koridoru önlemekse, 37 km derinlikteki “toprağınız” bunun için en önemli dayanaktı. Siz o toprağı sınıra yapıştırarak dayanağı ortadan kaldırdınız!
TSK’nin milli çıkarları esas alarak bağımsız hareket edebilmesinin yolu bile Erdoğan iktidarının yıkılmasından, hadi şimdilik diyelim ki zayıflamasından geçmektedir!
NE YAPMALI?
Oysa “vatan savaşı” siyaseti maalesef AKP’ye dolaylı destek anlamına gelmektedir. “Vatan savaşına karşı çıkanlar aslında saraya hizmet ediyorlar” suçlaması bu gerçeği maalesef örtmüyor.
Daha önemlisi burada ısrar, dostları düşman ediyor: Meseleye “vatan savaşı” perspektifinden bakmanayan dostlar, hergün hedef alınıyor. Bu da yanlızlaşmayı doğuruyor.
Hızla “ya saray savaşı ya vatan savaşı” ikilimeninde çıkılmalı ve ABD’nin stratejiisine karşı konumlanılmalı!
O zaman muhalefete değil, iktidara muhalefet edilir; İncirlik Mutabakatı’na sessiz kalınmaz ve ayağa kalkılır; mutabakatı imzalayan AKP’ye karşı konumlanılır ve en geniş kesimlerle birleşilir; Yarbay’ın karşısında değil, yanında durulur!
Mehmet Ali Güller
25 Ağustos 2015
Beyaz Saray savaşı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 24/08/2015
Yaşananları “ya saray savaşı ya da vatan savaşı” ikilemine sıkıştırmak en çok Beyaz Saray’a yarıyor!
Bir kere bu ikilemle Türkiye saraycılar ile vatancılar diye ikiye bölünüyor.
Daha vahimi ise meseleye bu ikilemle bakanlar kendilerini ya PKK’nin ya da AKP’nin yanında buluyorlar.
Bu da haliyle şu sonucu doğuruyor: Saray savaşı diyenler için PKK barışsever olmaya, vatan savaşı diyenler için de Erdoğan ve AKP milli olmaya başlıyor!
KABA OLGUCULUK HATASI
Aynı ikileme Ayn El Arap – Kobani’de de düşülmüştü. Orada da IŞİD ile PKK-PYD’nin çatışmasına “kabaca” bakılarak saflaşılmıştı. O çarpışmaya bakarak ya IŞİD’çi ya da PKK-PYD’ci olunmuştu!
Haliyle bu da şu argümanları doğurmuştu: Bir tarafta “IŞİD’in PYD’ye saldırması iyidir, çünkü IŞİD koridoru vurmuş oluyor” diyenler, diğer tarafta ise “IŞİD gerici ama PYD laik kuvvet” diyenler!
Dahası bu saflaşma “ABD ile Türkiye Kobani’de piyonları aracılığıyla çarpışıyor” noktasına kadar götürüldü. Güya ABD PKK’yi, Türkiye de IŞİD’i kullanarak Kobani’de çatışıyordu.
Doğru olmadığı çıktı. Nitekim tezin sahipleri en sonunda “ABD koridoru IŞİD’le açtı, PYD ile inşa ediyor” doğru noktasına geldi.
Meselenin esası burasıdır. “Kaba olguculuk” yaparak meselenin görünen yüzüne baktığınızda, aslında olguyu bir bütün olarak göremezsiniz. Nedenler, hedefler bir kenara bırakıldığnda “ABD ile Türkiye Kobani’de piyonlar aracılığıyla çatışıyor” sanılır.
NE AKP NE PKK NE F TİPİ
Aynı durum bugün de geçerlidir. “Kaba olguculuk” yaptığınızda AKP ile PKK’yi çatışıyor sanırsınız, zira o ölçekte doğrudur.
Ama şu iki soru sorularak ölçek genişletilebilir: AKP ne oldu da Açılım’ı buzdolabına koydu? PKK ne oldu da 7 Haziran’dan sonra terör eylemleri başlattı?
Ölçeği geniş tuttuğunuzda da Kobani’deki tabloyla karşılaşırsınız. Kobani’de IŞİD ve PKK-PYD’nin çatışması ABD’nin yararına sonuçlanmıştı. Bugün de “ya saray savaşı ya vatan savaşı” ikileminde yaşananlar en çok ABD’nin işine yaramaktadır.
AKP ile PKK’nin çatışmasında ikisinden birini tutmak zorunda değilsiniz. Tıpkı AKP ile Cemaat çatışmasında ikisinden birini tutmak zorunda olmadığınız gibi. Zira çarpışanlar karşıtınızdır. Hangisi kazanırsa silahı size doğrultacaktır ve sizi ezecektir.
“Tarafsız kalınamaz” denemez ve durum “Ne Sam ne Saddam” durumuyla kıyaslanamaz. Zira o denklemde Sam’a yani ABD’ye doğal olarak karşıydık ve Saddam’ı da ülkesinin birliğini korumaya çalıştığı için savunduk.
Fakat bu tabloda, yani AKP’nin PKK ile ya da AKP’nin Cemaat ile savaşında savunacağımız tek bir kuvvet yoktur, çatışan tüm kuvvetlere karşıyız.
PKK- F TİPİ SUÇLARINDAN AKP SORUMLUDUR
Kuşkusuz şöyle diyebilirsiniz: “Hiç AKP ile PKK ya da AKP ile F Tipi bir olur mu, biri yasal bir kuvvet, diğer ikisi ise terör örgütü.”
Fakat bu ilişkiyi şu gerçeklikle birlikte yorumlamalısınız: F Tipi örgütü devletleştiren AKP’dir, PKK’yi Açılım’la iktidara ortak yapan AKP’dir!
F Tipi ve PKK’nin bütün suçlarından AKP sorumludur!
Ve bu ikisiyle çatışıyor diye AKP’ye “buyur iktidarda kal” da denemez; “kandırıldık” demiş olsalar bile!
VATAN SAVAŞI EMPERYALİZME KARŞI OLUR
Peki mesele saray savaşı ya da vatan savaşı değilse ne? Adını koyalım: Beyaz Saray savaşı!
ABD tıpkı Kobani’de olduğu gibi bugün de çatışmadan en çok yararlanandır ve çatışmanın gerçek sahibidir.
Şundan: ABD biraz da bu çatışmanın karşılığında Türkiye’ye İncirlik Mutabakatı imzalatmış, Ankara’yı Suriye projesine eklemlemiş ve Amerikan Koridoru’nun Suriye yolunu döşemektedir.
ABD’yle işbirliği içinde vatan savaşı olmaz! ABD’yle İncirlik Mutabakatı imzalayanlar Vatan savaşı veremez!
Çünkü emperyalizm çağında vatan savaşı ancak emperyalizme ve araçlarına karşı verilebilir!
O nedenle Türkiye’nin bir vatan savaşı elbette vardır: O savaş ABD’ye, AKP’ye, PKK’ye karşı verilecek savaştır!
Mehmet Ali Güller
24 Ağustos 2015
İncirlik Mutabakatı’nı küçümseme hatası
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 23/08/2015
Türkiye’nin ABD emperyalizmine bağımlılığının pratikteki ölçüsü nedir? Yani biz devrimciler hangi olgulara bakarak bir “bağımlılık” tespiti yapıyor ve ona karşı “bağımsızlıkçılık” mücadelesi veriyoruz?
O olguların başlıcaları şunlardır: NATO üyeliği, serbest piyasacılık ve neoliberalizm, başta İncirlik olmak üzere ABD’ye verilen diğer üsler, SEİA anlaşması, ODC gibi merkezler…
EMPERYALİZMİN ARAÇLARI
NATO üyeliği ile Türkiye Atlantik kampına bağlanmış ve dün SSCB’ye, bugün de ABD’nin hedefinde olan komşularına düşmanlaştırılmıştır. NATO üyeliği ile “milli ordu” anlayışı baskılanmış, milli silah sanayi geliştirmek engellenmiştir. Daha önemlisi ABD NATO üyeliğiyle ülkeleri denetim altında tutmuştur; NATO’ya bağlı illegal yapılanmalarla Türk hükmetleri kontrol altında tutulmuştur.
SEİA yani Savunma ve Ekonomik İşbriliği Anlaşması 1969’da imzalanmıştır ve gizlidir. ABD’nin 1975’te Kıbrıs gerekçesiyle silah ambargosu uygulaması gizliliği ortadan kaldırmıştır. SEİA yeniden düzenlenerek 29 Mart 1980’de imzalanmıştır.
12 Eylül Amerikancı darbesi pratikte iki anlaşmanın uygulanmasının sopasıdır: Birincisi 24 Ocak 1980’de imzalanan ekonomik kararların yani karma ekonomi yerine Türkiye’yi ABD’nin serbest piyasa ekonomisine eklemlemenin sopasıdır. İkincisi de 29 Mart 1980’de yeniden imzalanan SEİA’yı uygulamanın sopasıdır. Nitekim darbeden hemen sonra 11 Aralık 1980’de SEİA yürürlüğe girmiş ve geride kalan yıllar içinde ihtiyaca göre güncellenerek yürürlükte kalmayı sürdürmüştür.
ODC yani Savunma İşbirliği Ofisi gibi merkezler Türk devletininin sinir merkezlerini uyuşturmakta, örneğin Ergenekon gibi kumpasların planlandığı karargah görevi yapmaktadır.
Gelelim İncirlik’e…
İNCİRLİK’İN BÖLGEDEKİ DEĞERİ
İncirlik kuşkusuz askeri bir üstür ama ötesinde ABD’nin Ortadoğu’yu denetleme karargahıdır. Siyasi önemi askeri öneminden fazladır.
İncirlik ve ABD’nin Adana Konsolosluğu, Türkiye’nin güneydoğusu, İran’ın kuzey batısı, Irak’ın kuzeyi ve Suriye’nin kuzeyinden sorumludur. Yani ABD’nin Kürt kartını kullanma merkezidir. Buradan kalkışmalar planlanır ve uygulanır, buradan siyasi birliği dinamitleyen faaliyetlere geçilir.
ABD için İncirlik Rusya’nın Ortadoğu hamlelerine engel olma ve İran’a karşı İsrail’in güvenliğini sağlama merkezidir.
İncirlik 1991’den 2003’e kadar Irak’ın kuzeyine kalkan olmuş ve Bağdat güçlerini bu topraklardan uzak tutarak Barzanistan’ı inşa etmiştir.
ABD İÇİN ÇOK ÖNEMLİ MUTABAKAT
ABD bugün de aynı işi Suriye’nin kuzeyinde yapmak için İncirlik’e yığınak yapmaya başlamıştır.
Ancak ABD ile AKP Hükümeti’nin imzaladığı İncirlik Mutabakatı önemsizleştirilmeye çalışılmaktadır. Sadece İslamcı çevrelerde değil, ulusalcı çevrelerde bile bu eğilim görülmektedir.
Öyle ki, artık Sirkeci’de karaya çıkan iki ABD askerine çuval geçirme refleksi bir tarafta, İncirlik Mutabaktı’na “önemsiz” denilmesi diğer taraftadır. İncirlik’e şimdiden gelen 6 F-16, 2 bombardıman uçağı ve 200 ABD personeli, Sirkeci’de sivil gezen o iki coniden daha önemsiz değildir!
İncirlik Mutabakatı çok önemlidir: Ortada ABD ile AKP Hükümeti arasında “gizli bakanlar kurulu kararı” olarak imzalanmış bir “genel mutabakat” vardır, bir de o genel mutabakata uygun olarak TSK ile Pentagon arasında teknik detayları görüşülmekte olan çeşitli hareket planları…
ABD ile AKP Hükümeti’nin bu mutabakatle komşu iki ülkede askeri operasyon yapacağı, sözde “güvenli bölge” diyerek Şam’ın egemenliğinden toprak koparacağı gerçeği önemsiz mi? Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın bu hamleyi “milli egemenliğe” aykırı ilan etmeleri önemsiz mi?
Hadi sadece PKK’ye operasyonlara projeksiyon tuttuğunuz ve o projeskiyonun ışığında gözünüz kamaştığı için bunları göremiyorsunuz, peki mutabakatın ABD için ne kadar değerli olduğunu müzakeresinin 9 ay sürmesinden de mi anlamıyorsunuz?
KÜÇÜMSEYEREK ANLAŞMA ENGELLENİR Mİ?
Mutabakatın küçümsenmesi değil, tersine önemi ortaya koyularak Türk milletinin ABD’yle yapılan bu anlaşmaya karşı ayağa kaldırılması gerekmektedir. Önemsiz diyerek, küçümsenerek o mutabakatın yürürlüğe girmesi engellenemez!
ABD ile AKP Hükümeti’nin imzaladığı İncirlik Mutabakatı’nı küçümseme ve önemsizleştirme eğilimi, şimdilik bir hatadır ama devam ederse siyasi hata olmayı aşacak nitelikler kazanacaktır.
Zira dün Irak’ta Barzanistan’ı inşa eden Çekiç Güç yani 480. ABD Filosu parça parça yeniden İncirlik’e gelmektedir ve bu kez de Suriye’de PYD kantonları kurmayı hedeflemektedir.
Dün Çekiç Güç’ün İncirlik’te konuşlanmasını “önemsiz” görmenin ve buna engel olamamanın pratikteki faturası, Barzanistan’a bekçilik olmuştu!
Türkiye bu hataya yeniden düşmemelidir.
Mehmet Ali Güller
23 Ağustos 2015
Kılıçdaroğlu’na başbakanlık şansı doğdu
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 19/08/2015
AKP-CHP koalisyonu seçeneğini ilk günden beri güçlü bir seçenek olarak görmedim. 7 Haziran’dan önceki kuvvetli öngörüm AKP’nin tek başına ya da HDP’nin dış desteğiyle iktidar olacağıydı.
AKP-CHP koalisyonunu zayıf seçenek olarak görmemin bir kaç nedeni vardı:
1) Her iki partinin tabanı da bu koalisyona karşıydı. Koalisyonda ısrar her iki partinin de oy kaybıyla sonuçlanırdı.
2) Tamam, CHP üst yönetiminin büyük kısmı bu koalisyona istekliydi ama taban, orta düzey yönetim ve üst yönetimde de bazı isimler karşıydı. Üst yönetimin partiyi bu koalisyona zorlaması büyük kopuşlar getirebilirdi.
3) ABD’nin AKP-CHP koalisyonu istemesi çok gerçekçi değildi. Birkere ABD’nin istemesiyle olmuyordu. İkincisi ABD bu isteği, daha çok AKP’yi hizalamak için dillendiriyordu.
Sonuçta bu olgular ve başka öngörmediklerimiz, Erdoğan‘ın erken seçim stratejisiyle de birleşti ve AKP-CHP koalisyonu oluşmadı. Bunun Kılıçdaroğlu‘ndan çok CHP için kazançlı bir durum olduğunu belirtmeliyim.
MHP VE CHP’NİN DOĞRU HAMLESİ
Türkiye artık bir erken seçime gidiyor…
Peki şimdi ne olacak?
MHP HDP’nin içinde yer aldığı bir seçim hükümetine bakan vermeyeceğini ilan etti.
CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Haluk Koç da CHP’nin kurulacak bir seçim hükümetinde yer almayacağını açıkladı.
Bu durumda HDP’nin içeriden ya da dışarıdan desteklediği bir AKP seçim hükümeti oluşacak.
Gelinen bu sonuç Türkiye için bir şanstır.
Çünkü CHP ve MHP AKP’yle koalisyon kurarak AK-Rejim’e payanda olmaktan kurtulmuş oldu.
Ama bundan daha önemlisi AKP-HDP ortaklığı gibi bir tabloyla erken seçime gidilecek olmasıdır. HDP bakanları monte edilmiş bir AKP seçim hükümeti AKP’ye oy kaybettirecektir.
Erdoğan bu riski alır mı? Alırsa bu aynı zamanda “yeni Açılım”a da işaret demektir.
ÖN KOALİSYON MUTABAKATI
Meselenin bir de şu boyutu var elbette: Erken seçim yeniden ve bu kez halk yararına cepheleşme için de fırsat demektir.
CHP üst yönetimi bir parça Açılımcılık yaparak 7 Haziran’dan önce yanlış cepheye konumlanmıştı. Şimdi yeniden doğru yerde konumlanabilir.
Neresidir orası? 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki gibi MHP’yle ittifak zemini…
Elbette CHP ile MHP’nin milletvekili seçimlerine birlikte girmesinden bahsetmiyoruz, ki bu mümkün de değildir. Ama erken seçimin sonuçları için pekala öncesinde bir ön koalisyon mutabakatı yapılabilir!
Bu ön mutabakat her iki partinin de oylarını artırmasına yarayacaktır.
CHP-VP-DSP SEÇİM İTTİFAKI
MHP’yle ön koalisyon mutabakatı dışında CHP’nin önüne ayrıca bir de “ittifak” yapma fırsatı gelmiştir.
7 Haziran’da görüldü: CHP’nin üst oy sınırı üç aşağı beş yukarı belli. Bunu yukarı çıkaracak en önemli etken CHP’nin seçime ittifak yaparak girmesidir.
CHP’nin Vatan Partisi ve DSP ile Atatürk’te birleşerek yapacağı bir seçim ittifakı, MHP’yle yapacağı ön koalisyon mutabakatıyla birleştiğinde Kılıçdaroğlu’na başbakanlık yolu açacaktır. (Hatta bu drum Sol’un en azından bir bölümünü HDP kuyrukçuluğundan kurtaracaktır.)
CHP’lilerin, Vatan Partililerin ve DSP’lilerin bugünden itibaren partilerini zorlayacakları mecra burası olmalıdır.
Türkiye’nin AKP’den kurtulmasının yolu budur.
Fırsat kapıdadır, değerlendirilmelidir.
Mehmet Ali Güller
19 Ağustos 2015
ABD patriotu neden geri çekti?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 18/08/2015
Önce Almanya’nın ardından da ABD’nin Türkiye’deki patriot bataryarlarını çekeceğini açıklaması, Türkiye için çok olumlu bir gelişmedir.
Almanya şu nedenle, ABD bu nedenle çekmiş gibi gerekçelerden bağımsız olarak söylüyoruz bunu…
Herşeyden önemlisi bu gelişme, Erdoğan‘ın sürekli erteleyerek Batı’yla pazarlıkta kullandığı Çin Füze Savunma Sistemi anlaşmasının imzalanmasını zorlayabilir, hızlandırabilir.
Gelelim patriot bataryalarının neden çekildiğine…
ALMANYA’NIN PKK HESABI
Yavaş yavaş ortaya çıkan ayrıntılara bakılırsa, her iki ülkenin de patriot bataryalarını çekmesi Türkiye için sürpriz olmadı. Zira iki hafta önce yetkililer arasında konu görüşülmüş ve karara bağlanmış.
Almanya patriotları çekerken, bunu iç politikasına malzeme yapmaya özel bir önem gösteriyor. Karar bir ölçüde Alman kamuoyuna Türkiye’nin PKK operasyonlarına tepkisi olarak sunuldu.
Almanya üç nedenle ABD’den farklı olarak bu operasyonlara tepki gösteriyor. Birincisi ABD gibi Türkiye’yle İncirlik Mutabakatı yapmadı, ikincisi Almanya’daki PKK varlığı ve üçüncüsü de Berlin’in PKK’nin Avrupa liderliğine etkisi.
ABD’NİN GEREKÇELERİ
ABD ise patriotları çekerken, kaarı özetle “ihtiyaç kalmadı” diye açıkladı. Ayrıntılandırırsak:
1) Pentagon’un resmi açıklamasına göre patriot bataryasının aslında bakımı ve modernizasyonu için geri çekilmesi gerekiyordu.
2) Washington bataryanın bulunduğu alanı aynen muhafaza ederek, ihtiyaç duyulması halinde bataryayı bir haftada getirip yerinde kullanıma hazır hale getireceğini taahhüt ediyordu.
3) Washington patriot bataryasının yapacağı işi bölgede bulunan gemilerindeki füzelerle karşılayabileceğini belirtiyordu. Zaten artık İncirlik’i de kullanacaktı.
4) ABD’ye göre Suriye’nin Türkiye’ye füze atma ihtimali oldukça azalmıştı. Zira ABD-Türkiye anlaşmıştı ve Suriye taarruzda değil, savunmadaydı.
İRAN’LA NÜKLEER ANLAŞMA
Kuşkusuz tüm bunlar ayrıntıdır, esas değildir. Peki esas ne?
Önce anımsayalım: Erdoğan 2013 yılında NATO’yu Suriye’de göreve çağırmıştı. Ancak bu Rusya-Çin-İran faktörü nedeniyle mümkün değildi. Fakat Erdoğan Suriye’den tehdit geldiğini savunarak, bir parçası olduğu NATO’dan yardım istemeyi sürdürdü.
ABD sorundan yararlanmak için Türkiye’ye patiot bataryası yerleştirilmesini kararlaştırdı.
İşte burası çok yönlüydü. Çünkü gerçekte Suriye’den Türkiye’ye öyle bir tehdit yoktu. Zaten Türkiye’nin belli bir bölgesine yerleştirilen patriot bataryaları da Suriye tehdidinden çok, başka bir tehdit amacıyla yerleştiriliyordu. Üstelik patriot bataryalarının ABD’nin Kürecik radarıyla doğrudan ilgisi vardı.
Yani olay aslında şuydu: ABD İran’dan atılacak füzeleri Kürecik’teki radarla tespit edecek, Hatay-Antep hattındaki patriot bataryalarıyla da Türkiye topraklarından o füzeleri daha kolay vuracaktı.
Yani patirotların asıl görevi Türkiye’yi değil, İsrail’i korumaktı!
ABD bu savunma sistemini zaten Doğu’dan Batı’ya doğru kademeli kurmaya çalışıyordu; özellikle Doğu Avrupa’da da benzerini oluşturmaya çalışıyordu. Nitekim orada da yol katetti.
P5+1 ülkelerinin İran’la nükleer anlaşma yapması yeni bir durum doğurdu. Rusya, anlaşmadan sonra ABD’ye bastırmaya başladı: “Madem artık İran’la anlaşma var, füze savunma sistemini kaldır.”
ABD bu baskıya direniyor ama İran’la anlaşma bir zorunluluk da doğuruyor. İşte ABD’nin Türkiye’den patriotları çekmesinin esas nedeni bu zorunluluktur.
Mehmet Ali Güller
18 Ağustos 2015
ABD’den bağımsızlık mı, ABD’ye bağımlılık mı gelişiyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 17/08/2015
AKP’li Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu‘nun “Erdoğan başkan seçilseydi Türkiye bu kaosu yaşamayacaktı” demesi yalnızca itiraf gibi bir açıklama değil, aynı zamanda Erdoğan‘ın 7 Haziran’dan önce “400 milletvekili verin, bu iş huzun içinde çözülsün” demesinin de devamıdır.
SARAY SAVAŞI MI, VATAN SAVAŞI MI?
Kuşkusuz bu, yaşananları “saray savaşı” diye nitelemeyi gerektirmez ama “saray savaşı değil vatan savaşı” demeyi de gerektirmez: Çünkü mesele tek düzlemli değil, en az üç düzlemlidir:
1) Düzlemlerden biri Türkiye’yi ABD’nin “yeni Ortadoğu” planına eklemleme düzlemidir.
2) Bir diğeri “işbirliği” pazarlıklarından yararlanarak “PKK’ye operasyon yapma” düzlemidir.
3) Ve üçüncüsü de “tam bağımsızlıkçı” düzlemdir.
Her düzlemin dayandığı bir sınıf, toplumsal tabaka, ekonomik güç, kısacası bir kuvvet vardır
Üçüncü düzlem, uygulama açısından ilk ikisinin gerisinde ama ilk ikisini aşma potasiyeline sahip olan düzlemdir.
İlk iki düzlem şu anda ittifak yapmaktadır ama üçüncü düzlemin kuvvet kazanması, ikinci düzlemi birincisinden koparabilecektir.
PKK DEĞİL, ABD BAŞ DÜŞMAN
Burada kritik hatalardan biri “PKK baş düşmandır” tezidir. Tez üç kere hatalıdır:
1) Birincisi “baş düşman emperyalizmdir” tezini bulanıklaştırmaktadır.
2) İkincisi “PKK baş düşman” ilan edildiğinde PKK’ye operasyon yapmak herşey sayılmakta ve bu örneğin İncirlik Mutabakatı gibi bir gelişmeyi bile önemsizleştirmektedir.
3) Üçüncüsü “PKK baş düşman” ilan edildiğinde, emperyalizmin stratejik ve taktik araçları arasındaki çelişmelere gözler kapatılmakta, o araçlardan biri diğerine operasyon yaptı diye “milli kuvvet” mertebesine çıkarılmaktadır.
ABD yerine PKK’yi baş düşman ilan etmek, pratikte sadece İncirlik Mutabakatı gibi bir gelişmeyi sessizlikle karşılamayı sağlamıyor, dahası yukarıda sıraladığımız düzlemlerden birincisini adım adım ABD’yle birlikte bölge operasyonlarına yuvarlıyor; ikincisini de “ABD’yle işbirliği yaparak ABD koridoru yıkılamaz” gerçekliğinden koparıyor.
En sonunda ne oluyor? 5 yıldır Suriye’ye açık müdahale isteyen Erdoğan‘ın dediği dolaylı gerçekleşiyor: Türkiye, bu kez “açıktan ve doğrudan” Suriye’ye abanmaya başlıyor.
ABD İÇİN TÜRKİYE’NİN ÖNEMİ
ABD emperyalizmi için bugün kritik önemdeki konu Türkiye’yi Atlantik rotasına tam çıpalamaktır. Washington bu sağlanıncaya kadar Türkiye’nin PKK operasyonlarına önemli boyutta itiraz etmeyecektedir, adım adım Açılım masası tavsiye edecektir; PKK’ye “sabredin” mesajı vermesi bu nedenledir.
ABD, John Bass‘ın ifadesiyle “Türkiye’yi geri dönülemez noktaya kadar ilerletebildiğinde”, yani Obama‘nın minimum 3 yıl sürecek IŞİD stratejisine eklemlediğinde, Ortadoğu emperyalizm için en kullanışlı sahaya dönüşecektir:
Bölgenin en önemli iki aktörü Türkiye ile İran karşı karşıya gelecek, Ankara bölge ülkelerinin tam karşısında konumlanacak, İsrail’le yeniden açık ittifak konumuna sürüklenecek ve en sonunda tıpkı Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de ABD koridoruna bekçilik yapacaktır.
ERDOĞAN SORUNU
Türkiye’deki her olaya işte bu açından bakmamız gerekir. Olan şey Türkiye’yi ABD’ye daha mı bağımlı hale getiriyor, yoksa ABD’den uzaklaştırıyor mu?
Ve kuşkusuz ABD’nin stratejik ve taktik araçlarını da bu esasa göre sıralamalı, onlardan hangisinin ABD’nin bu düzlemi yaratmasında esas belirleyici olduğunu doğru saptayabilmeliyiz.
7 Haziran’dan önce özetle “parlamenter sistemi bekleme odasına aldım”, “anayasayı rafa kaldırdım” diyen Erdoğan bugün “Türkiye’nin yönetim sistemi fiilen değişti, artık buna anayasal bir statü kazandırılmalı” demektedir.
ABD, Türkiye’yi Atlantik rotasına tam çıpalamak adına Erdoğan‘ın bu siyasi hesaplarına dolaylı destek vermektedir. Erdoğan ABD’deki kimi çevreler tarafından bir süredir sevilmese de, hâlâ yüzde 35-40 oranında bir desteğe sahip olduğu için, “birlikte çalışılacak kişiler” listesindeki yerini korumaktadır.
Türkiye’nin tüm milli, bağımsızlıkçı, devrimci kuvvetlerinin esas üzerinde durması gereken budur. Çünkü ABD ile Erdoğan arasındaki bu ilişki ve karşılıklı yarar durumu, Türkiye’yi ABD’ye daha bağımlı hale getirme riski taşımaktadır.
Mehmet Ali Güller
17 Ağustos 2015