Archive for category Politika Yazıları
ABD’nin nükleer tehdidinin anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/04/2021
Yeni yönetimlerin ilkleri; yani ilk hangi devletle temas kurduğu, ziyaret ettiği ya da davet ettiği gibi konular, o yönetimin esas hedefine, o hedefe ulaşmak için kimlerle ittifak yapacağına, hangi stratejiyi uygulayacağına işaret eder.
ABD Başkanı Joe Biden’ın, göreve geldikten sonraki ilk yüz yüze liderler görüşmesini Japonya Başbakanı Yoşihide Suga’yla yapması bu bakımdan önemlidir. Biden’ın Suga’yı Beyaz Saray’a davet etmesi, ABD’nin doğrudan Çin’i hedef almasının gereğiydi.
ABD’NİN HEDEFİ
ABD, Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay içerisinde Çin’i çevreleyerek “uzun vadeli stratejik rekabet” yürüteceği rakibini boğmayı planlıyor.
Bu çevreleme ile Çin’i bölgesinde sıkıştırarak küresel bir deniz gücüne dönüşmesini önlemeyi, Asya’da bir kara gücü olarak tutmayı hesaplıyor.
Hint-Pasifik bölgesinde kuracağı ittifaklarla ve askeri varlık bulundurarak, olabildiğince Çin’in Kuşak ve Yol inisiyatifini belirlediği düğüm noktalarından kesmeyi istemektedir.
Kuşak ve Yol İnisiyatifi açısından kritik konumda bulunan Sincian’ı Uygur meselesi üzerinden karıştırmak, Tibet ve Hong Kong konularını kaşıyarak Çin’i rahatsız etmeye çalışmaktadır.
EMPERYALİST YÜZSÜZLÜK
İşte Japonya, ABD’nin bu hedefleri içinde önemli bir yere sahiptir. Biden bu nedenle Suga’yı davet etmiş ve Çin’e karşı ABD-Japonya ortaklığını vurgulamıştır.
Biden, yeni bir durum olarak, 1960 tarihli “Karşılıklı Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması”na atıf yaparak Japonya’yı nükleer silahlarla savunmaya hazır olduğunu belirtmiştir.
Japonya’yı nükleer bombalarıyla yerle bir eden ABD’nin, Japonya’yı nükleer bombalarıyla savunmaya hazır olduğunu söylemesi, elbette en hafifinden bir emperyalist yüzsüzlüktür!
ABD Başkanı Biden’ın bu yüzsüzlük sergilemesindeki esas hedefi elbette birini korumak değil, birini tehdit etmektir. Japonya’yı nükleer silahlarla koruma kararlılığı açıklamak, doğrudan Çin’i nükleer silahlarla tehdit etmek demektir.
TAYVAN KONUSU
ABD ile Japonya zirvesinde bir ilk daha yaşandı: En son ABD Başkanı Richard Nixon ile Japonya Başbakanı Eisaku Sato’nun 1969’daki görüşmesinden sonra yapılan ortak açıklamada doğrudan kullanılan Tayvan konusu, 52 yıl sonra Biden-Suga görüşmesinde yeniden ortak açıklamaya girdi.
Bu, emperyalist ABD’nin Pasifikteki müttefikleriyle birlikte her türlü kışkırtıcı faaliyete gireceklerinin de somut bir işareti…
ABD MÜTTEFİKLERİNİ HİZADA TUTMAYA ÇALIŞIYOR
ABD’nin Japonya’yı savunmak üzerinden Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne ve esas olarak Çin’e yönelttiği nükleer tehdit, aslında hegemonyasındaki zayıflamanın bir yansımasıdır: Zayıfladığını örtmek ve güç gösterisi yaparak bölgedeki müttefiklerini yörüngesinde tutmak istemektedir.
ABD ancak bu türden “güç gösterileri” ile Pasifik’teki ülkelerin çok cazip bir çekim merkezi olan Çin’e doğru kaymalarını önleyeceğini düşünmektedir. Son 10 yıldaki kimi gelişmeler, ABD ağırlığını koymadığı taktirde Japonya ve Güney Kore’nin dahi Çin’le ikili ilişkiler geliştirme eğilimine girdiklerini göstermektedir.
İşte ABD nükleer tehdit ile aslında kendi müttefiklerini hizada tutmaya çalışmaktadır.
ÇİN’İN DÖRT MESAJI
Çin’in ABD-Japonya ortak tavrına yanıtı, barışı gözeten ve saldırganlığa karşı uluslararası düzene işaret eden bir yaklaşım sergiledi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin’in çok önemli dört mesajı oldu:
1) “Dünyanın tek sistemi, merkezinde BM’nin yer aldığı uluslararası sistemdir; dünyanın tek kuralı ise temelinde BM Tüzüğü’nün bulunduğu uluslararası ilişkiler ilkeleridir.”
2) “ABD ve Japonya uluslararası toplumu temsil etmiyor. Dolayısıyla uluslararası düzeni yönetme ve kendi standartlarını başkalarına dayatma hakları yok.”
3) “ABD ve Japonya’nın eylemleri uluslararası kurallara ve uluslararası düzene zarar veriyor. Çağın gelişim eğilimi, ayrışma yerine dayanışmayı, hegemonyacılık yerine eşitliği, zıtlaşma yerine iş birliğini gerektiriyor.”
4) “Son yüzyıl, Japonya ile ABD’nin İnsan hakları konusunda Çin halkına ve dünya halklarına borçlu olduğunun tarihidir.”
ABD’NİN KİRLİ SİCİLİ
Çin’e ya da bir başka ülkeye insan hakkı dersi vermeye kalkabilecek en son iki devletir ABD ve Japonya. Zira son yüzyılda en çok insan hakkı ihlal eden beş emperyalist devletten ikisidir ABD ve Japonya…
ABD “insan hakkı savunuculuğu” adı altında işgal ettiği ülkelerde milyonları katletti.
ABD “özgürlük ve açıklık” adı altında son 20 yılda dört ülkede turuncu darbe yaptı, iki ülkede turuncu darbe yapmaya çalıştı.
ABD “demokrasi” adı altında son 10 yılda Venezuella’da üç, Türkiye’de bir darbe girişiminde bulundu. İranlı Kasım Süleymani başta olmak üzere pek çok isme suikast düzenledi. Daha yeni, Belarus Devlet Başkanı Lukoşenko’ya suikast planlaması içinde yakalandı!
Yani en çok insan katledenin, en çok insan hakkı diye propaganda yaptığı bir “karartma çağı”ndayız.
Neyse ki aydınlanma başladı!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Nisan 2021
Karadeniz’in sinirleriyle oynamak
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 20/04/2021
ABD’nin bildirimde bulunduğu iki savaş gemisini Karadeniz’e göndermekten vazgeçmesi iki nedenle frendir ama şimdilik frendir: O nedenlerin birincisi, Rusya’nın silahlı kararlılığıdır; Karadeniz’e 15 gemi daha gönderen Moskova, Washington’a en sert tondan mesaj vermiş oldu. Nedenlerin ikincisi ise ABD’nin Ukrayna cephesine Almanya başta AB ülkelerini tam olarak ikna edememiş olmasıdır.
Şimdilik frendir, çünkü ABD için konu stratejik düzeydedir, vazgeçmeyecektir. ABD’nin eski Avrupa Kuvvetleri Komutanı Emekli Korgeneral Ben Hodges’un ifadesiyle, Karadeniz’de Rusya’nın “sinirleriyle oynamayı” sürdürecektir.
Nitekim ABD iki gemisini göndermekten vazgeçti ama İngiltere’nin önümüzdeki ay Karadeniz’e gemi göndereceği açıklandı.
NATO gölü hedefi
ABD ve İngiltere’nin Rusya’nın “sinirleriyle oynama” hamleleri, aslında toplamda Karadeniz’in sinirleriyle oynama hamlesidir. Bu nedenle Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeleri, özellikle de Türkiye’yi ilgilendirmektedir.
Daha önce bu köşede önemle belirttik, Karadeniz konusuna iki temel yaklaşım var:
Birincisi, Karadeniz’in Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin konusu olduğu yaklaşımıdır.
İkincisi ise Karadeniz’i NATO gölü yapma yaklaşımıdır: ABD, üçü (Türkiye, Romanya ve Bulgaristan) NATO üyesi, ikisi (Ukrayna ve Gürcistan) NATO ortağı beş ülkeyle Karadeniz’de Rusya’ya karşı bir ittifak kurmak ve burasını bir NATO gölü yapmak istemektedir.
Bu yaklaşımın argümanı da “Karadeniz Rus gölü olmasın”dır. Yani Karadeniz Rus gölü olmasın ama NATO gölü olsun demektedirler.
Karadeniz Rusya’nın kırmızı çizgisi
Ancak Rusya için Karadeniz kırmızı çizgi olmaya doğru ilerlemektedir.
Bunu hem diplomaside hem de askeri konumlanmada görüyoruz.
Diplomatik alanda Moskova’dan Ankara’ya iki önemli mesaj ulaştı: İlki, Dışişleri Sözcüsü Zaharova’nın “Rusya, Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusunda sorumlu bir yaklaşım sergileyeceğini umuyor” mesajıydı; ikincisi de Erdoğan’la görüşen Putin’in “Kanal İstanbul inşa planı bağlamında Karadeniz’e ve Montrö Sözleşmesini’nin korunmasının önemine” işaret ettiği mesajdı.
Askeri alanda ise Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Ryabkov’un ABD’ye son olarak “Karadeniz kıyılarımızdan uzak durun” demesi ve bunu güçlendirmek üzere Karadeniz’e 15 savaş gemisi göndermesi, en önemli mesajdı.
Rusya Karadeniz’de üç bölgeyi kapattı
Rusya, ABD’nin ve müttefiklerinin kararlılığını anlaması için, son olarak Karadeniz’deki üç bölgeyi kapattığını ilan etti.
Rusya Savunma Bakanlığının açıklamasına göre üç bölge şunlar: Kırım kıyıları boyunca uzanan bölge, Kerç Yarımadası’nın kıyılarındaki dikdörtgen alan ve Kırım’ın batı ucu yakınındaki küçük bir bölge. 24 Nisan’da başlayacak kapatma uygulaması, 31 Ekim’e kadar sürecek.
Moskova kapatmanın Kerç Boğazı’nı kapsamadığını ve Rusya’nın karasularının dış sınırına kadar uzandığını belirtti.
Pentagon Sözcüsü John Kirby, “Rusya’nın Karadeniz’e erişimi kısıtlama niyetinin farkında olduklarını” belirtti ve bunu “istikrarı bozma faaliyeti” olarak niteledi.
Ulusal ve bölgesel güvenlik sorunu
Kısacası, Karadeniz merkezli güç mücadelesi çeşitli boyutlarda, inişli çıkışlı sürecek. ABD ve NATO, Karadeniz’e “sınırsız” girebilmeyi zorlayacak. Rusya’nın “sinirleriyle oynamaya” devam edecek.
Kanal İstanbul projesinde ısrar ise ABD’nin bu çabalarına yeni bir zemin doğurma potansiyeliyle önümüzde duruyor.
Kanal İstanbul sadece bir kanal değildir; mevcut “doğal su yolunun” alternatifi olması nedeniyle barışa dayalı statüyü bölge aleyhine değiştirme ve “Karadeniz’i, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusu” olmaktan çıkarma riski taşımaktadır.
Bu nedenle “daha iyisini” yapma sözü üzerinden Montrö’yü tartılmalı hale getirme, bir ulusal ve bölgesel güvenlik sorunudur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Nisan 2021
ABD’nin PKK mesajının üç hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/04/2021
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, 14 Nisan günü sosyal medyadan dikkat çeken bir yayın yaptı: “Hatırlatma: PKK’nın kilit isimleri Murat Karayılan’ın yerini ihbar edenlere 5 milyon dolara, Cemil Bayık için 4 milyon dolara, Duran Kalkan içinse 3 milyon dolara kadar ödül verilecektir. Bilgi sağlayan kişilerin kimliği tamamen gizli tutulacaktır.”
Peki nereden çıktı bu 2,5 yıl önceki duyuruyu “hatırlatma” mesajı?
ABD’nin AKP’ye YPG teklifi
Cumhuriyet’teki 19 Kasım 2018 tarihli “ABD’nin PKK stratejisi” başlıklı makalemizde, 1-7 Kasım 2018 arasındaki şu üç gelişmeye dikkat çekmiştik:
– ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey 1 Kasım 2018’de, “Kürtler ile Türkiye arasında bir çözüm için çabalarımızı yeniden başlattık” dedi.
– ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matheew Palmer 6 Kasım 2018’de, ülkesinin PKK üst düzey yöneticileri Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için 12 milyon dolar ödül koyduğunu duyurdu.
– James Jeffrey 7 Kasım 2018’de, “YPG’yi PKK gibi terör örgütü olarak değerlendirmiyoruz” dedi.
Bu üç gelişme, aslında ABD Savunma Bakanı James Mattis’in 15 Şubat 2018’deki NATO toplantısı sırasında, dönemin Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’ye yaptığı “YPG’yi PKK’ye karşı savaştırabiliriz” teklifiyle birlikte anlam kazanıyordu!
Gelelim 14 Nisan 2021’e…
1. Çıpalı tutma jesti
ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinin üç PKK liderinin başına ödül koyulmasını anımsatması, tipik bir Amerikan jestidir! Muhatabını, iç politikada elini güçlendirecek bir konuda fazlasıyla memnun ederek, esas hedefine ulaşmanın yollarını oluşturma çabasıdır.
Yeni ABD yönetiminin Türkiye stratejisi şu: “Ankara’yı daha fazla Moskova’nın yanına itmemek ve Atlantik’e çıpalı tutmak.”
Washington bu amaçla Biden-Erdoğan görüşmesine kadar masadaki konuları elden geçiriyor, dışişleri ve savunma bakanları arasında yapılan görüşmelerde tartıyor. Bir yandan da AB’nin Türkiye’ye yaptırımlarını ertelettiriyor, NATO üzerinden Türkiye’ye yeni sorumluluklar üstlendiriyor. Sahada da, Türkiye’nin Irak’ta PKK’ye karşı hava operasyonu yapabilmesi için kontrolündeki hava sahasını açıyor.
Kısacası ABD, askeri ve ekonomik jestler yaparak, hem S-400’ün etkinleştirilmesini önlemeye/geciktirmeye hem Ukrayna/Karadeniz ve İdlib üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini sabote etmeye hem de yeni NATO sorumlulukları ile Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmaya çalışıyor.
Bunlar ABD’nin PKK mesajının ilk hedefiydi…
2. ABD’nin “PKK ayrı PYD ayrı” taktiği
ABD’nin bu mesajla varmak istediği ikinci hedef ise Türkiye’yi PKK ile PYD ayrımına zorlamak.
ABD, Suriye’de bir PYD devleti inşa edebilmek ve Türkiye’ye bunu kabul ettirebilmek için sürekli PKK ile PYD’nin ayrı örgütler olduğu propagandasını yapıyor. Kuşkusuz bu, kendisinin teröre desteğini örtebilmenin de argümanı aynı zamanda.
ABD bu amaçla geçen yıllarda ana omurgasını PYD’nin askeri örgütü olan YPG’nin oluşturduğu, farklı etnik grupların da yeraldığı “Demokratik Suriye Güçleri” gibi bir organizasyon bile kurdu!
3. PKK’yi Suriyelileştirmek
ABD’nin üçüncü hedefi ise PKK’yi Suriyelileştirmek! ABD Türkiye kökenli isimlerin etkisizleşmesini, PKK’nin Suriye kolu olan PYD’ye ve onun askeri örgütü olan YPG’ye tamamen Suriye kökenli isimlerin egemen olmasını istiyor.
Bunun çok katmanlı nedenleri var kuşkusuz: Türkiye kökenli isimlerin geçmişte bıraktıkları Marksist formasyonlarının etkisiyle zaman zaman emperyalizmle ilişkileri sorgulamasından tutun da ABD’nin Kandil-İmralı ilişkilerini istediği oranda koordine edememesine kadar uzanır…
Ancak en önemli neden, ABD’nin bu konudaki stratejisinin ihtiyacı nedeniyledir: ABD öncelikle Suriye’nin kuzeydoğusunda, mümkün olduğunda da kuzeyinde bir devlet kurmak istemektedir. Örgüt bu nedenle Suriyelileşmelidir!
ABD emperyalizmine dikkat
Görüleceği gibi mesaj sıradan bir mesaj değildir; ulusal güvenliği, dış politikayı, komşularla ilişkileri, hatta Rusya’yla ilişkileri bile sonuçları itibariyle etkileyecek türden bir mesajdır.
Türkiye, HDP’yi kapatma kampanyası nedeniyle iç enerji harcayacağına ve siyaseti boğma tuzağına düşeceğine, asıl ABD emperyalizminin yukarıda özetlediğimiz incelikte götürdüğü bu faaliyetlerine odaklanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Nisan 2021
Atatürk’ün Montrö mesajının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/04/2021
Erdoğan’ın 5 Nisan 2021 akşamı dile getirdiği “Daha iyisi için imkân bulana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” sözleri sonrasında, iktidar cephesinde Montrö Boğazlar Sözleşmesinin aslında pek iyi olmadığı yönünde bir algı çalışması başladı.
Zira “daha iyisini” istemek için öncelikle kamuoyuna mevcudun iyi olmadığı kabul ettirilmeliydi! Bu amaçla Atatürk’ün Montrö değerlendirilmesi “Makul ama parlak değil” şeklinde manşetlere taşındı.
İtalya imzaladı, Montrö daha da parladı
Ancak Atatürk, Montrö Boğazlar Sözleşmesinin imzalanacağı haberi üzerine 19 Temmuz 1936’da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüstü Aras’a gönderdiği telgrafta aslında “makul ama parlak değil” demiyor, “parlak değil ama makul” diyor. Bu ikisi arasında, göründüğünden de kalın bir fark var. Açıklayalım:
Atatürk “Tebrik ederim; Montrö Konferansı’nı pek parlak demeyeceğim, makul neticelendirebildiğinden dolayı” diyor ve parlaklık konusuna şu açıklamayı getiriyor: “Yukarıda vermek istemediğim parlaklığı, bu muvaffakiyetinizi zafer haline getirecek bundan sonraki yüksek neticeler almanıza saklıyorum” diyor.
Çünkü Atatürk, yeni bir savaş riskinin ortaya çıktığı koşullarda Türkiye’nin güvenliği için tek bir anlaşmaya değil, toplam bir pakete, bütünlüklü bir tabloya odaklanmış durumda.
O tablonun içinde en önemli iki konu İtalyan’ın Doğu Akdeniz’deki tehdidi ve Almanya’nın Lukarno Güvenlik Anlaşmasından çekilmesinin doğurduğu büyük güvenlik riskleridir. İşte bu nedenle Atatürk Trakya’da, Org. Fahrettin Altay’a “askeri manevralar” yapma talimatı da vermiştir.
Dolayısıyla Atatürk için İtalya’nın imzalamadığı bir Montrö Boğazlar Sözleşmesi parlak değildir, makuldur. İki yıl sonra İtalya sözleşmeyi imzalamak durumunda kaldığında ise Tevfik Rüstü Aras’ın “muvaffakiyeti zafer haline” gelmiş ve “parlak” olmuştur.
Montrö imzalanırken Atatürk’ün kafasında Hatay var
Atatürk açısından “muvaffakiyeti zafer haline getirecek” sonraki “yüksek neticelerden” biri de Hatay’dı. Afet İnan’ın bu konudaki sözleri, meseleyi anlamamızı kolaylaştırmaktadır:
“Montrö’de Boğazlar meselesi konuşulmaya başlandığı zaman, ben de Cenevre’de idim. (…) Son oturumlarda baktım kritik birtakım şeyler var. Tevfik Rüştü Aras endişeli bir durumda idi. Anlattı bana durumu. Bazı meselelerde tam anlaşma olamadığını. (…) Gelişim bir iki gün sürdü. Geldiğim zaman baktım Atatürk gayet neşeli. Halbuki Montrö’de pek iyi havadisler yoktu. Fakat dedim işte ‘Tevfik Rüştü Bey böyle…’ Atatürk ‘Yok!’ dedi, ‘O mesele bitti artık!’ Hakikaten 20 Temmuz’du işte, ben geldiğim anda, Anlaşma imzaya girmiş. Ben birdenbire ‘Aman, çok memnun oldum!’ dedim. ‘Eh!’ dedim, ‘Artık bir dış mesele kalmadı!’ Atatürk ‘Var, mühim bir meselemiz var! Şimdi İskenderun ve Antakya meselesi var!’ 1936 yılı Temmuz’unun 21’i, Montrö’nün imzalanmasından sonradır hemen. Ben şaşırıp kaldım. Fakat dedi ki: ‘Bunun üzerinde duracağız!’ Ben ‘Ne olacak?’ dedim. ‘Alacağız!’ dedi.”
Yani Atatürk, Montrö’nün Hatay’la perçinlenmesinin peşindeydi; parlaklık ancak öyle sağlanabilirdi!
Atatürk için Montrö: ‘Türkün Boğazlar zaferi’
Kaldı ki Atatürk Montrö konusunda sadece Tevfik Rüştü Aras’a değil, pek çok yetkiliye telgraflar göndermiştir; bu konuda pek çok değerlendirme yapmıştır. Ve tüm bu açıklamalarında da Montrö’yü “zafer” olarak değerlendirmiştir.
Örneğin Atatürk “Montrö’den haberler geldiğinda” zaferi Florya’da kutlamış, Ankara’ya, İnönü‘ye “Zafer senindir, gözlerinden öperim, yarın tayyare ile bekliyoruz” mesajı göndermiştir.
Örneğin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a 22 Temmuz 1936’da attığı telgrafta Montrö’yü “Türkün yeni Boğazlar zaferi” diye nitelemiştir. Pek çok konuşmasında Montrö’nün Lozan’ı taçlandırdığını savunmuştur.
Ve nihayet 1 Kasım 1936’da, TBMM’nin yeni dönem açılışı konuşmasında “Boğazlar, artık tamamıyla Türk hâkimiyeti idaresinde” demiştir.
Soner Polat’ın uyarısı
Diplomasinin altın kuralıdır: Mükemmel ya da “daha iyisi”, iyinin düşmanıdır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusunda “daha iyisi” söylemi sarayın tuzağıdır! “Lozan hezimettir” diyenler için Montrö elbette “daha iyisi” yapılacak “iyi olmayan” bir anlaşmadır!
Ancak önemle akılda tutulmalıdır: Boğazlar “doğal su yoludur” ve o nedenle “tamamen” kapatılamaz. Dolayısıyla fesihten sonra yeniden masa kurulacaktır. Ancak fesihten sonra anlaşmanın zemini artık 1982 tarihli Deniz Hukuk Sözleşmesi olacaktır ve oradan Montrö’deki haklar bile çıkmayacaktır!
Kaldı ki Eski Donanma Komutanı Em. Oramiral Nusret Güner, bırakın 1982’yi, Montrö öncesi şartlara bile dönülmesinin dayatılabileceği riskine dikkat çekmektedir.
O nedenle geçen yıl yitirdiğimiz Em. Tümamiral Soner Polat’ın şu çok önemli uyarısını unutmamalıyız: “Montrö’ye karşı çıkmak, dolaylı olarak Lozan’a meydan okumaktır! Montrö’yü dillerine dolayanlar gerçekte kimin borazanını üflediklerini iyi bilmelidir. Montrö bir kere sallanmaya başladı mı nerede duracağını kimse tahmin edemez!”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Nisan 2021
ABD Ukrayna’yı üçüncü kez neden cepheye sürüyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 15/04/2021
Ukrayna krizi ABD ve NATO’nun Rusya’yı tehditleri nedeniyle gittikçe büyüyor. ABD, Ukrayna’yı bir kez daha cepheye sürmüş durumda. Peki neden?
Bu sorunun yanıtını verebilmek için, önce, 2003 ve 2014’teki operasyonları anımsamamız lazım…
2003’TE TURUNCU DARBE
ABD’nin Ukrayna’yı ilk kez cepheye sürdüğü tarih 2004’tü. Bu ülkede bir “turuncu darbe” yaptı. Washington’un iki hedef vardı: Birincisi Rusya sınırına kadar sokulmak, ikincisi de Karadeniz’i NATO gölü yapmaktı.
Nitekim ABD bu amaçla bir yıl önce 2003’te Karadeniz’in doğusundaki Gürcistan’da da bir turuncu darbe yapmıştı. Öte yandan 2004 yılında Karadeniz’in batısındaki Romanya ve Bulgaristan’ı NATO’ya üye yaptı.
Böylece Karadeniz’e kıyısı olan altı devletten üçü, yani Türkiye, Romanya ve Bulgaristan NATO üyesi olmuş, diğer ikisi Ukrayna ve Gürcistan ise üye hedefiyle NATO’ya ortak yapılmıştı.
Moskova, kendisini çevreleyen bu stratejik hamleye sert yanıt verdi; 2008’de Gürcistan ve 2010’da Ukrayna’da Batıcı iktidarlar etkisizleştirildi.
2014’TE MAYDAN AYAKLANMASI
Ukrayna’da 2013 yılının son günlerinde iktidar değişikliği için yeni bir ayaklanma başladı ve 2014’ün ilk iki ayı boyunca sürdü. Elbette arkasında ABD vardı. Nitekim ABD Başkanı Barrack Obama, bir yıl sonra 3 Şubat 2015’te CNN’ye verdiği röportajda ayaklanmadaki rollerini sergilemişti: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”
Putin belki hazırlıksız yakalanmıştı ama sonrasında şartlar Rusya lehine gelişti: 16 Mart 2014 tarihinde yapılan referandum sonucunda Kırım yüzde 97 ve Sivastopol yüzde 96 ile Rusya’ya bağlanma kararı aldı.
Sonuçta ABD’ye bel bağlayan Ukrayna, çok önemli bir parçasını kaybetmiş oldu!
2021’DE AB-RUSYA MÜCADELESİ
Yeni ABD yönetimi, şimdi Ukrayna’yı üçüncü kez cepheye sürüyor. Joe Biden yönetiminin bu kez temel amacı, Ukrayna cephesi üzerinde AB-Rusya mücadelesi doğurarak, ordusuz Avrupa’yı NATO üzerinden yeninden kendi yörüngesine almak. Böylece “geleneksel müttefikiyle ilişkisini de restore etmiş” olacak!
Washington bu çatışmalı tablonun öncelikle Rusya-Almanya enerji işbirliğini kesmesini umuyor. Nitekim Biden yönetimi Almanya’dan asker çekme kararını da durdurdu. Hatta ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin “Almanya’dan asker çekmek yerine ilave asker konuşlandıracağız” dedi.
İNGİLTERE AB’DEN DAHA HEVESLİ
Almanya başta AB’nin geneli ABD’nin Ukrayna cephesi oluşturma stratejisine mesafeli. Bu konuya Avrupa’da en hevesli ülke ise AB’den ayrılan İngiltere. İngiliz yetkililer Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kışkırtıyorlar.
Öte yandan İngiltere’nin ABD adına Türkiye’yi Ukrayna cephesine dahil etme konusunda da rol aldığı anlaşılıyor. İngiliz Savunma Bakanı Ben Wallace bu amaçla Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı geçen hafta Londra’ya davet etti. İki Bakanın görüşmelerinin merkezinde Karadeniz vardı.
ABD, TÜRK-RUS İŞBİRLİĞİNİ HEDEF ALIYOR
ABD’nin Ukrayna’yı üçüncü kez cepheye sürmesinin alt hedeflerinden biri de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek.
Yeni ABD yönetimi, Antony Blinken’in ifadesiyle “Türkiye’yi Rusya’ya daha fazla itmeden Atlantik’te tutma” stratejisini belirlemiş durumda. Biden-Blinken-Austin üçlüsü, Ukrayna krizinin Türk-Rus işbirliğinde iki nedenle gedik açacağını umuyor:
Birincisi Erdoğan yönetiminin İHA satışından Kırım desteğine Ukrayna’yla kapsamlı işbirliğinin; ikincisi de Ukrayna krizi nedeniyle Karadeniz’de artırılacak NATO varlığının Rusya’yı ciddi ölçüde rahatsız edeceğini görüyor.
Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Mısır temasları sırasında “Moskova, Türkiye’yi Kiev’in militarist eğilimlerinin teşvik edilmemesi konusunda uyarıyor” açıklaması yapması, bir yönüyle Putin’in Erdoğan’a yaptığı Montrö Boğazlar Sözleşmesi uyarısının da devamıydı.
KAYBEDEN UKRAYNA OLUR
Ukrayna krizi, gittikçe sertleşiyor. Kuşkusuz bunun silahlı bir çatışmaya dönmesi, bölge için felaket olacaktır. Binlerce kilometre öteden gelen ABD emperyalizminin bölgede çıkaracağı bir yangın, kuşkusuz en çok Ukrayna’yı yakacaktır. ABD’nin önceki hamlesinde Kırım’ı kaybeden Ukrayna’nın, bu kez ülkenin doğusunu kaybetmesi oldukça olasıdır.
Ancak bu yangından büyük zarar görecek bir diğer ülke de ne yazık ki ülkemiz olacaktır. Olası Türk-Rus düşmanlığının faturası, her iki taraf için de oldukça ağır olacaktır.
Ankara’nın ekonomi ve dış politikadaki sıkışmışlık nedeniyle Washington’un Ukrayna operasyonuna bir ölçüde destek verebileceği ihtimal dahilinde. Oysa Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin savaş ve barış şartları dışındaki “kendi güvenliğini tehdit altında görme” şartı bağlamında Karadeniz’e NATO yığınağını frenlese, ABD’nin saldırganlığını da frenlemiş olacaktır.
Görüldüğü gibi Montrö konusu, önümüzdeki kritik günler için hayat mamat meselesi olmuş durumda…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Nisan 2021
Karadeniz’i NATO gölü yapma operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/04/2021
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin görüşmesi, iktidarı destekleyen medyada “Karadeniz barış denizidir” başlıklarıyla görüldü.
Diğer yandan Erdoğan’ın “Ukrayna ile işbirliğimiz üçüncü ülkelere karşı bir girişim değildir” mesajı da öne çıkarıldı.
Putin’in iki endişesi
Üçüncü ülke konusu önemliydi: Çünkü Zelenskiy’nin ziyaretinin öncesinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Erdoğan’ı aramış ve Kremlin’in açıklamasına göre bazı endişelerini paylaşmıştı.
O endişelerin başında “Ukrayna’nın Minsk anlaşmalarından kaçınması ve son dönemde temas hattındaki durumu kızıştıracak provokatif eylemlerde bulunması” vardı.
Bir diğeri ise sonuçları itibariyle üstteki endişeyi tamamlıyordu: “Türkiye’nin Kanal İstanbul inşa etme planlarıyla ilişkili olarak Rusya tarafı, bölgesel istikrar ve güvenliği temin etmek için Karadeniz Boğazları’nın 1936 Montrö Konvansiyonu şartlarına uygun olarak mevcut işleyişinin korunmasının önemini vurguladı.”
Yani Erdoğan’ın Zelenskiy ile yaptığı görüşmeye dair “üçüncü ülkelere karşı bir girişim değildir” mesajı, doğrudan Putin’e verilen mesajdı.
Peki Türkiye-Ukrayna işbirliği, hele de bu görüşmede ifade edildiği şekilde “stratejik ortaklığın tahkim edildiği” türden işbirliği, gerçekten de Rusya’ya karşı değil mi? Bu sorunun yanıtını açıklamalarda değil, Erdoğan-Zelenskiy görüşmesinin ardından yayımlanan “ortak bildiri”de bulabiliriz.
Ortak bildiri Rusya’yı hedef aldı
Ortak bildiride, öncelikle Kırım’ın Ukrayna’ya ait olduğu vurgulandı ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğü için yani Kırım’ın yeniden Ukrayna’nın parçası olması için işbirliği ve koordinasyon kararı alındı.
Bu konuda önemli bir anımsatma yapalım: Zelenskiy, “Kırım’ı kurtarma stratejisini” 25 Mart 2021’de resmi olarak yürürlüğe koydu. ABD ve NATO’nun Rusya’ya karşı Ukrayna desteği ve Karadeniz’e daha fazla girme hedefi de bu ilan edilen stratejinin zamanlamasıyla uyumluydu.
Ortak bildirideki ikinci önemli vurgu, Ukrayna’nın NATO üyeliğine verilen destekti.
Üçüncüsü de “Ukrayna Silahlı Kuvvetleri ile NATO ülkeleri silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğine katkı için Karadeniz’de güvenlik ve istikrarın desteklenmesine matuf işbirliğinin artırılmasının” kararlaştırılmasıydı.
Görüleceği üzere Türkiye-Ukrayna zirvesine dair yayımlanan ortak bildirideki bu üç karar da doğrudan Rusya’yı hedef almaktadır!
Karadeniz’e iki zıt yaklaşım
Buradan hareketle Erdoğan-Zelenskiy görüşmesine dair atılan “Karadeniz barış denizidir” manşetlerinin mesajına gelebiliriz. Karadeniz’in bir barış denizi, bir barış gölü olmasına dair iki temel yaklaşım vardır:
Birincisi, “Karadeniz’in Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusu” olduğu yaklaşımıdır ki bu TSK’ye 20 yıldır döne döne yapılan kumpasların ve operasyonların nedenlerinin başında gelmektedir. Zira Türk ordusu, son 20 yılda ağırlıklı olarak bu perspektifi kabul etmiş ve bunun gereği olarak da Rusya’yla işbirliğini savunmuş, ABD’nin Montrö’yü delerek Karadeniz’e girmesine karşı durmuştur.
Karadeniz’in bir barış denizi olması konusundaki ikinci yaklaşım ise NATO’nun Karadeniz’deki varlığını arttırmasına dayanmaktadır.
Görüleceği gibi iki yaklaşım birbirine zıttır.
Peki iktidarın bu konudaki yaklaşımı gerçekte nasıldır?
NATO’yu Karadeniz’e Erdoğan çağırdı
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, 21 Şubat 2021’de, ittifakın Karadeniz’deki varlığını, Rusya’nın bölgedeki eylemlerine karşı güçlendireceklerini ilan etti.
Peki buraya nasıl gelindi? Köşe taşlarını anımsatalım:
– Erdoğan, NATO’yu Karadeniz’e çağırdı: “Ziyareti sırasında kendisine (Stoltenberg’e) söyledim: Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor” (11.5.2016).
– Erdoğan’ın çağrısını fırsata çeviren ABD, 8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede, NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması kararı aldırdı.
– Yayımlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgeyle NATO’nun Karadeniz’deki varlığını artıracağı ilan edildi.
– NATO Nisan 2019’da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi.
Asıl mesele
Görüleceği gibi Türkiye açısından konu ya “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusu” şeklinde ya da “Rus gölü olmasın, NATO gölü olsun” şeklinde ele alınacak. ABD; Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’nın dışındaki Ukrayna ve Gürcistan’ı da NATO üyesi yaparak, Kardeniz’i NATO gölü yapmak istemektedir.
İşte asıl mesele budur; duyurunun saatini, önce kimin yayınladığını, “Yüce Türk milleti” ifadesinin sonradan eklenip eklenmediğini tartışmak ve tartıştırmak, bu esası perdelemektir.
Amirallerin uyarısını bu tablo içinde değerlendirmeyip de “olmayan darbe imasını” tartışanlar, aslında Türkiye’ye kötülük yapmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Nisan 2021
Zihni Çakır’ı sahaya kim sürdü?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/04/2021
Zihni Çakır üç gündür ekranlarda: Amirallerin bildirisinin ilk kez kendisine saat 23.10’da geldiğini söylüyor. Bildirinin yayımlamadan önce AKP’li bir bakan tarafından görüldüğünü, ardından da Avaz Türk adlı sitesinde 23.40’ta yayınladığını anlatıyor. Oysa bu doğru değil. Bildiri ilk kez 4 Nisan gecesi saat 22.54’te Veryansın TV tarafından yayımlandı.
Ancak amirallerin bildirisini destekleyen kimi çevreler, Zihni Çakır’ın açıklamasını esas alarak “işte tezgah ortaya çıktı” yorumları yapıyor. Oysa ortada bir yalan var. Bu durumda Zihni Çakır’ın bir tezgahı ortaya çıkarmadığı, aslındayalanıyla asıl tezgahı örtmeye çalıştığı daha olasıdır.
Ergenekon kumpasının yalancı tanığı
Kimdir Zihni Çakır? Ergenekon operasyonlarının medya görevlisidir. Kamuoyunu FETÖ’nün operasyonlarına ikna edebilmek için algı operasyonu yapmış bir kişidir. Bu amaçla pek çok kitap yazmıştır.
Dahası, FETÖ’nün hakimlerine ve savcılarına, “Ergenekon’un 1 numarasını biliyorum. Otoriter, 1.65 boylarında, 65 yaşlarında, göçmen tipli, sarışın” diyerek tanıklık yapmış bir isimdir. (Silivri’deki o yalancı tanıklığın belgelerini 17 Temmuz 2012 günlü duruşma tutanaklarından inceleyebilirsiniz.)
Kısacası Zihni Çakır, söylediklerine, yazdıklarına itibar edilecek biri değildir.
Zihni Çakır neden risk aldı?
Daha ilginci de şudur: Düşünün şimdi, amiraller bir duyuru yayımlamış, ertesi gün iktidar en sert şekilde, bir operasyonla amiralleri hedef almış; öyle ki muhalefetin bir bölümü bile amiralleri savunmaya cesaret edememiş; pek çok kesim duyurudaki Montrö uyarısını değil de hükümetin tuzağına düşerek duyuruda darbe “iması” olup olmadığını tartışmaya başlamış….
Böyle bir siyasal iklimde, bir kişi ortaya çıkıp neden, üstelik doğru olmadığı halde, “bildiriyi ilk ben yayınladım” der?
Çünkü öyle bir siyasal iklim oluşmuştur ki, ilk yayınlayan da her an darbeci ilan edilebilir! Zihni Çakır neden böyle bir risk almış ve topa girmiştir?
İşte asıl çözülmesi gereken konu budur.
“Zihni Çakır operasyonu”nun hedefleri
Açık ki Zihni Çakır’ı saha sürenler, öncelikle “bildirinin gece yayımlanmış olmasını” bir suçmuş gibi algılatmak ve kamuoyunda tartıştırmak istemişlerdir. Oysa bir duyurunun suç olmaması için belirli saatlerde yapılması gerekmemektedir. İsteyen anayasal hakkı olarak sabah, isteyen öğlen, isteyen akşam, isteyen de gece, fikirlerini söylemek için açıklama yağabilir.
İkincisi, “aslında duyuru sabah yapılacaktı, gece yaptırılarak tuzak kuruldu” algısı oluşturarak, yine bildirinin “suç” olduğu ve bazı amirallerin diğer amirallere tuzak kurduğu algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa 5 Nisan sabahı pek çok amiral duyurularıyla ilgili sosyal medyada açıklama yaptı ve hiçbiri de “aslında sabah yayınlanacaktı, gece yanlışlıkla yapıldı” gibi bir şey söylemedi. Dahası gözaltında olmayan ve duyurularının arkasında olan diğer amiraller de dört gündür, “gece değil, sabah yayınlanacaktı” demedi.
Konunun esası olan Montrö perdeleniyor
Üçüncüsü, konunun gece-gündüz boyutu tartışıldıkça, esasını tartışamıyoruz.
Gece-gündüz tartışması nedeniyle, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili yakıcı bir risk olan Montrö konusu hakkıyla tartışılamamaktadır.
Gece-gündüz tartışması nedeniyle, Ukrayna merkezli ABD-AB-NATO ile Rusya’nın büyük güç mücadelesini, ABD ve NATO’nun Ukrayna’ya destek için Karadeniz’e Montrö’nün sınırlarını aşacak şekilde savaş gemisi gönderme isteklerini konuşamıyoruz…
Konunun gece-gündüz boyutu tartışıldıkça, ABD’nin NATO üzerinden Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirme riskini konuşamıyoruz…
Kim o bakan?
Dördüncüsü, Zihni Çakır’ın bildiriden haberi olduğunu söylediği AKP’li bakanın kim olduğu kritik önemdedir. Zihni Çakır’ın, yukarıda belirtiğimiz gibi, aslında bir risk alarak “bildiriyi ilk ben yayınladım” demesi, acaba o bakanın bir isteği midir? Yani aslında Zihni Çakır’ı sahaya süren o bakan mıdır?
Bu durumda yeni soru artık şudur: O bakanın hedefi nedir peki? Öyle olmadığı halde bir duyurunun darbe bildirisi olduğu iddiasıyla kamuoyunda tartıştırılması kime, hangi bakana yaramaktadır?
Kabinede revizyonun konuşulduğu şu günlerde, darbe tartışmasının yapılıyor olması, hangi bakanın koltuğunu korumasına yarayabilir? Hatta hangi bakanın koltuğunun yükselmesine neden olabilir?
Montrö ve Karadeniz’deki yeni riskleri tartışmak yerine duyurunun saatini tartışmayı yeğleyenler, bari bu soruların yanıtlarını da arada düşünsünler…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Nisan 2021
10 maddede Amiraller Bildirisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/04/2021
1) Bildiride “darbecilik” ve dolayısıyla suç var mı? Yok. Olmadığı için de bildiriyi hedef alan iktidar, darbe “iması” ve darbe “çağrışımı” diyor. Ancak hukukta “teşebbüs” suçu var, “ima” ya da “çağrışım” diye bir suç yok!
2) Bildiri Milli Savunma Bakanlığının açıklamasındaki gibi “düşmanları sevindirdi” mi? Ya da çeşitli kesimlerin iddia ettiği gibi ABD ve Yunanistan seviniyor mu? ABD ve Yunanistan, amiraller bildiri yazdığı için değil, gözaltına alındıkları için sevinçliler. Dolayısıyla ABD ve Yunanistan’ı sevindirenler amiraller değil iktidardır!
3) Nereden çıktı Montrö? İddia edildiği gibi ortada Montrö diye bir sorun yokken amiraller suni gündem mi oluşturuyor? Hayır, tersine 19 Aralık 2019’dan itibaren “Montrö’de bize tanınan bir hak yok” diyerek konuyu tartışmaya açan bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır!
Erdoğan, daha yeni, 5 Nisan 2021 akşamı Amiraller Bildirisi’ne yanıt verirken “Daha iyisi için imkân bulana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” demiştir. Bu sözler sözleşmeden rahatsız olan taraflara “daha iyisi” diyerek “yeni masa kurma” teklifi sunma fırsatı doğurur…
Erdoğan’ın Kanal’dan savaş gemisi geçirme hedefi
4) Kanal İstanbul ile Montrö arasında hiçbir ilişki yok mu? Kanal İstanbul Montrö’yü riske atmıyor mu? Kanal İstanbul Montrö’yü büyük riske sokuyor. Bizzat Erdoğan 5 Ocak 2020’de “Savaş gemileri gerekirse Kanal İstanbul’dan geçer” diyerek Montrö’nün zeminini torpilliyor! Yine Erdoğan 5 Nisan 2021’de amirallere yanıt verirken “Şu anda İstanbul Boğazı’nda egemen miyiz? Maalesef. Kanal İstanbul Boğaz’daki egemenlik haklarımızı güçlendirecektir” diyerek kanalla Montrö arasında bağ olduğunu ortaya koymuştur.
5) Erdoğan’ın iddiasının tersine, Kanal İstanbul Boğaz’daki egemenlik haklarımızı güçlendirmeyecek, Montrö’yü tartışmaya açarak egemenliğimizi de tartışmaya açmış olacak. Zira şu şartlarda Montrö’den “daha iyisi” yok! Çünkü Montrö feshedilirse, taraflar 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesini zemin alarak uzlaşma aramak durumunda kalacaktır ve o sözleşmeden hareketle kazanacağımız haklar, Montrö’nün gerisindedir.
Montrö’den ABD rahatsız
6) Montrö’den kim rahatsız? Montrö’den en çok rahatsız olan ABD’dir. Çünkü ABD Montrö kısıtlamaları nedeniyle Karadeniz’e “sınırsızca” girememektedir.
Örneğin ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, 4 Mart 2006’da “Montrö Antlaşması oldukça açık. Ve biz Karadeniz’in uluslararası sularda bulunmasından kaynaklanan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz. Yani gerektiğinde gemilerimiz buraya girebilir” demişti!
7) ABD bu amaçla Ankara’ya çeşitli öneriler getirdi. İmzacı amirallerden Atilla Kıyat açıklamıştı. Dönemin ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Türk ordusuna Montrö’yü delmeyi önermişti. Teklife itiraz eden amiraller FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına uğramıştı!
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği daha geçen yıl Karadeniz’deki bir tatbikatla ilgili mesajında “Karadeniz’in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla” diyerek Montrö rahatsızlığını ortaya koymuştu.
8) Ruslar nasıl bakıyor peki? Haliyle Rusya ABD’nin Karadeniz’e girmek istemesinden oldukça rahatsız. Örneğin Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanı Vladimir Visotskiy, Türkiye ile Karadeniz’de çıkarlarının örtüştüğünü, Karadeniz’in sorunlarının sadece Karadeniz ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğini, bunun zeminin de Montrö Sözleşmesi olduğunu, Moskova ve Ankara arasında bu konuda “kesin mutabakat” olduğunu belirtmişti. Yine o dönemde Orgeneral İlker Başbuğ “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur” demişti.
Karadeniz-Montrö’ye “darbecilik” örtüsü
9) Darbecilik tartışması, bildirideki Montrö ve Karadeniz uyarılarının örtüsüdür. 126 emekli diplomat yaklaşık bir yıl önce, bir tehlikeyi görerek o uyarıyı yapmıştı. O tehlike, şimdi Ukrayna merkezli olarak Karadeniz’deki yeni cepheleşme nedeniyle artan bir tehdide dönüşmüştür. İşte emekli büyükelçilerden sonra emekli amirallerin de dört ay sonra aynı uyarıyı yapması bu nedenledir. Darbecilik tartışmasıyla Türkiye’nin önündeki bu çok önemli tehlikenin üstü örtülmektedir.
10) Devletin Anadolu Ajansı, tam da bu süreçte, 5 Nisan 2021’de, güya iktidarın pek hazzetmediği ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Jamess Jeffrey ile bir söyleşi yaptı. Jeffrey özetle “Türk-Amerikan ilişkilerinin sakinleşme döneminde olduğunu, 6 ay sonra çok daha iyi olacağını” söyledi.
Jeffrey neye dayanarak bunu iddia ediyor peki? Biz söyleyelim: ABD, Türkiye’yi NATO üzerinden, Karadeniz’de ve Ukrayna cephesinde Rusya’yla karşı karşıya getirmeye çalışıyor. Bu konudaki gelişmeleri bu köşede sık sık yazıyorum. Risk büyük. Türkiye kamuoyu, emekli büyükelçilerin ve amirallerin bu uyarısını o nedenle önemle dikkate almalı ve tartışmalıdır. Konuyu “darbecilikle” boğmak, üzerini örtmek, Türkiye’ye kötülüktür!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Nisan 2021
Karadeniz’e ‘darbecilik’ örtüsü
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 07/04/2021
İktidarıyla ve muhalefetiyle siyasetimizin çapsızlığının resmidir: 126 emekli büyükelçinin ve ardından 104 emekli amiralin Montrö konulu uyarısı, “darbecilik” tartışmasına boğuldu!
Oysa normal bir ülkede, ülkenin uluslararası bir sözleşme konusundaki en kıdemli ve en deneyimli 230 asker ve diplomatı o sözleşme konusunda bir riske dikkat çekiyorsa, o ülkede iktidarıyla ve muhalefetiyle herkes o dikkat çekilen konuya odaklanmalıydı.
Yapılmadı…
İktidar, “darbe bildirisi” diye işi amirallere operasyona kadar götürdü, muhalefetin bir bölümü de “iktidara yarar” diyerek bildiri sahiplerini kınadı…
DARBENİN İMASI BİLE YOK!
Bildirilerin elbette darbeyle ilgisi yok. Nitekim amiralleri darbecilikle suçlayan iktidar bile “darbe iması” var diyebiliyor en fazla ki o da yok.
Diğer yandan Cumhurbaşkanı, özetle amirallerin bildirideki görüşleri zaten tek tek değişik mecralarda dile getirdiğini, hiçbirine operasyon yapılmadığını, o nedenle ortada bir ifade özgürlüğü sorunu olmadığını ama amirallerin o görüşleri topluca bir bildiri haline getirmesinin “darbe iması” olduğunu savundu ki hukuken soruşturmayı iki kere çökertir!
Zira tek tek suç olmayan konu topluca da suç olmaz, kaldı ki anayasa açıktır; isteyen tek tek, isteyen topluca, ister yazılı, ister sözlü görüşlerini açıklar.
ABD’NİN MONTRÖ’YÜ DELME TEKLİFİ
Konuyu darbe tartışmasında boğmak, meselenin özünü örtmenin bir yolu elbette… Peki ne örtülüyor?
Bakınız imzacı amirallerden Atilla Kıyat iki yıl önce açıklamıştı: Dönemin ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Türk ordusuna Montrö’yü delme teklifi yapmıştı. Teklife itiraz eden amiraller FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına uğradı!
Silivri duruşmalarında dava tutanaklarına da girdi: Bir bölümü bugünkü imzacılar olan amiraller, tek tek ABD’nin Montrö’yü delerek nasıl Karadeniz’e girmek istediğini, kendilerinin bunu nasıl engellediğini belgeleriyle anlattılar.
Bunlardan kamuoyunun en fazla bildiği örneklerden biri, ABD’nin Gürcistan’a 2008’de yardıma gitmeye çalışmasının önlenmesiydi örneğin…
Ki bırakın bizim amirallerimizin bu konuda ne dediğini, ABD’nin kendisinin dediği bile konunun esasını ortaya koyuyor. Geçen yaz, tam da Montrö Sözleşmesinin yıldönümü olan günlerde bir askeri tatbikat nedeniyle mesaj yayımlayan ABD’nin Ankara Büyükelçiliği şöyle demişti: “… Karadeniz’in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla…”
ABD’NİN HEDEFİ KARADENİZ’E GİRMEK
Darbeydi, imaydı, şuydu, buydu, geçiniz…
Konunun esası budur! ABD, dünyada giremediği tek deniz olan Karadeniz’e girmek istemektedir. 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi, ABD’yi gün ve tonaj olarak sınırlamaktadır. ABD 21 gün ve 15 bin ton sınırının kaldırılmasını ve Karadeniz’de sınırsızca bulunmayı istemektedir.
Neden? Çünkü ABD Avrasya’nın göğsüne oturmak istemektedir. Karadeniz’in kuzey batısındaki Doğu Avrupa’dan, Karadeniz’in güneydoğusundaki Kafkaslar’a kadar tüm bölgeyi denetim altında tutmak istemektedir.
Yeni ABD yönetiminin iki hedefi var: Almanya-Rusya enerji işbirliği ile Türkiye-Rusya enerji ve siyasi işbirliğini kesmek…
Almanya ABD’nin bu talebini kabul etmedi.Kuzey Akım-2 projesi tamamlanmak üzere. ABD ise Rusya’yı “şeytanlaştırılıp” AB ve NATO için “resmi düşman” ilan ederek ve Ukrayna cephesi üzerinden Avrupa ile Rusya’yı karşı karşıya getirerek hedefine ulaşmaya çalışıyor. Böylece AB’yle ilişkileri düzeltmek adı altında Avrupa’yı yeniden yedeğine almak istiyor.
Yeni ABD yönetimi, Türkiye’yi Rusya’ya daha fazla itmeden Atlantik kampında tutma stratejisi belirlemiş durumda. Bunun için de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirebileceği Karadeniz konusunu ve onunla bağlantılı olarak Ukrayna konusunu deşebildiği kadar deşmek istiyor.
Son dönemde Karadeniz’de artan askeri hareketlilik bu nedenle önemli. Ukrayna merkezli Rusya-NATO gerilimi bu nedenle önemli. Ankara’nın Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destek veriyor olması bu nedenle önemli.
MONTRÖ’NÜN FESİH RİSKİ
İşte ABD tüm bunları kullanarak hem Türkiye’yi hem de Almanya’yı Rusya ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor.
Montrö Sözleşmesi de ABD’nin tüm bu stratejik planlaması içerisinde kritik öneme sahip. O nedenle konunun Kanal İstanbul projesi üzerinden, Karadeniz’e kıyısı olan ABD denetimindeki ülkelerce tartışmaya açılabilme olasılığı büyük risktir. İşte büyükelçiler ve amiraller buna dikkat çekmektedir.
Nitekim Erdoğan’ın dünkü sözleri de o risk konusundaki haklılığı ortaya koymaktadır. Zira Erdoğan’ın “daha iyisi olana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” sözleri, sözleşmeden rahatsız olan taraflara “yeni masa kurma” teklifi sunma fırsatı doğurmaktadır!
AMİRALLER RİSK ALDI
Görüldüğü gibi konu gerçekte Türkiye’nin ulusal çıkarları bakımından hayati önemdedir. O nedenle hem büyükelçiler hem de amiraller, üstelik bu siyasi iklimde büyük risk olduğunu bile bile, bildiriler hazırlayarak kamuoyunu bilgilendirmektedir.
Ancak başta da belirttiğimiz gibi, ne yazık ki iktidarı da muhalefetinin bir bölümü de konuyu “darbe tartışması” içerisinde boğdu ve bu tartılmayı Karadeniz merkezli yeni güç mücadelesine örtü yaptı!
Hayat er geç bu kritik konuyla yüzleştirecek hepimizi…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Nisan 2021
Cübbeli Amirale karşı Amiraller Bildirisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/04/2021
Bazı fotoğraflar vardır; ancak bir kitapta anlatabileceğiniz büyüklükteki bir konuyu tek karede anlatır. Bir dönemi, bir süreci, bir gidişatı tek bakışta önünüze getirir…
Örneğin Barış Pehlivan ve Barış Teroğlu’nun Metastaz kitabındaki fotoğraf öyle bir fotoğraftı: Menzilci polisin Polis Akademisindeki zikir görüntüsü bir dönemi, bir süreci anlatıyordu; cemaatlerin devleti nasıl ele geçirdiğini gösteriyordu; tarikatların Emniyet’teki gücünü resmediyordu…
Gülencilerin yerine başka Nurcular
İşteilk olarak Veryansın TV’nin yayınladığı o “Cübbeli Amiral” fotoğrafı da bir dönemi, bir süreci anlatıyor…
Emniyet’te Menzilci, TSK’de Nurcu: Her iki fotoğraf da, tarikat ve cemaatlerin “güvenlik bürokrasisini” nasıl paylaşmaya çalıştığını resmediyor; üniformaları nasıl ele geçirmeye çalıştıklarını anlatıyor.
Fotoğraflar; FETÖ’yle mücadele edilen süreçte, FETÖ’nün yerini başka tarikatların, başka cemaatlerin doldurmaya çalıştığını gösteriyor.
Fethullah Gülenciler gibi bir başka Nurcu grup olan Kurdoğlu grubunun da TSK içinde güç kazandığına işaret ediyor.
TSK’nin tepesi Tillo şeyhlerini ziyaret ederse!
TSK’den FETÖ’yü temizlerken, Atatürk’ü de temizlemeye çalışırsanız, bir tarikatı temizlemiş ama bir başka tarikata yol açmış olursunuz. Çünkü Atatürk ve laiklik; orduyu tarikatlara parsellemenin panzehiridir!
İşte aynı dönemde “irticaya karışmama” şartının Harp Okullarına alımlarda bir ölçü olmaktan çıkarılması, askerin kurs yönergesinden Atatürk’ün çıkarılması vb örnekler, o fotoğrafa nasıl geldiğimizi anlatıyor.
Elbette öncesi de var: Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, genelkurmay başkanı iken, yanına kuvvet komutanlarını da alarak, üniformalarıyla bayram namazını Siirt’in Tillo ilçesinde AKP milletvekili ve AKP Siirt İl Başkanı ile birlikte kılmıştı.
Bu elbette sadece ve sadece bir ibadet değildi; ibadetin sergilenmesiydi. Neden Tillo peki? Tillo, tarikatı, mollaları ve medreseleriyle dikkat çeken bir yer. Zaten Akar ve kuvvet komutanları da bayram namazı sonrası Tillo şeyhleriyle birlikte pozlar verdikten sonra “İbrahim Hakkı ve İsmail Fakirullah Hazretlerinin türbelerini” ziyaret etti!
Akar’ın faaliyetleri
Hulusi Akar’ın Türk ordusunun tarikatlara daha da açılmasını sağlayan diğer bazı faaliyetleri şunlardı:
Akar; Cübbeli Ahmet’le poz verdi, dinci Akit gazetesinin vefat eden yazarlarına taziyeler yayımladı, yine dinci Akit yazarını hastanede ziyaret etti. Ve tüm bunlar bir “halkla ilişkiler” faaliyeti olarak önemle kamuoyunun önüne getirildi.
Hulusi Akar’ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la birlikte Nuri Akdil’i ziyaret etmesi, özenle kamuoyuna servis edildi. Kimdir Nuri Pakdil? Atatürk’e firavun diyen, 1923’ü “değerlerden kopma” tarihi ilan eden, “Ne Mutlu Müslümanım diyene” sloganıyla biten konuşması Erdoğan tarafından ayakta alkışlanan bir siyasal İslamcı yazardır. Nuri Pakdil, aynı zamanda Akar’ın lise yıllarında Abdullah Gül’le birlikte ziyaret ettiği Necip Fazıl’ın da izcilerindendir.
Türk ordusunu tarikatlardan kurtarmanın yolu
Evet, “Tekkedeki Amiral” ya da “Cübbeli Amiral” fotoğrafına yol açan nedenlerden biri, yukarıda yalnızca bir kaçını anımsattığımız Akar’ın faaliyetleridir. Ancak Akar’ın faaliyetleri de elbette bir başka nedenin sonucudur. İşte asıl mesele de odur:
AKP, elbette FETÖ’nün boşluğunu başka tarikat ve cemaatlerle doldurmaya çalışacaktır. Çünkü AKP, bir tarikatlar koalisyonudur, bir cemaatler ittifakıdır. O nedenle Türk ordusunu tarikat ve cemaatlerden kurtarabilmek için, önce Türkiye’yi AKP iktidarından kurtarmak gerekmektedir.
İşte 104 Amiralin bildirisi; Montrö’nün tartışmaya açılmasına ve “TSK ve Deniz Kuvvetlerinin Atatürk‘ün çizdiği çağdaş rotadan uzaklaşma görüntüsüne” tepkidir.
Bildiriye anında soruşturma açıldı: Çünkü emekli amirallerin görüş bildirme özgürlüğü yok ama Ayasofya imamının her konuda konuşma özgürlüğü var!
Bir “Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisi” olarak, anında soruşturma açılan “Amiraller Bildirisi”nin altına ben de imzamı atıyorum!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Nisan 2021