Archive for category Politika Yazıları
Karadeniz’in enerji-politiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/04/2021
ABD’nin hedef aldığı iki proje var: Türkiye’nin Rusya’yla Türk Akımı projesi ve Almanya’nın Rusya’yla Kuzey Akım-2 projesi. ABD, müttefiklik ilişkisi baskısı ve yaptırım kartı kullanmasına rağmen, her iki projeyi de engelleyemedi.
Konu hem enerji-politik yönüyle, hem küresel güç mücadelesi boyutuyla ama hem de ABD’nin müttefiklerini kontrol edebilme kapasitesinin zayıflaması bakımından büyük önemde…
ABD’nin Rusya’yı şeytanlaştırma planı
Bu köşede ısrarla inceliyoruz: Yeni ABD yönetimi, AB ve Türkiye’nin Rusya’yla işbirliğini kesebilmek için bir strateji belirlemiş durumda. Bu stratejinin gereği olarak Rusya NATO için “modern tehdit” ilan edilmiş durumda.
Washington’un hesabı şu: Rusya NATO’nun resmi düşmanı olunca, başta Türkiye ve Almanya olmak üzere NATO üyeleri, aidiyetleri nedeniyle Rusya’ya karşı pozisyon almak zorunda kalacaklar.
İşte ABD’nin Baltık bölgesinden başlayıp, Ukrayna üzerinden Doğu Avrupa’yı kapsayan ve Romanya-Bulgaristan üzerinden Karadeniz’in batısını kesen, oradan Yunanistan ve Ege yığınaklaması ile Girit’teki üsse, yani Doğu Akdeniz’e uzanan geniş hat; Washington’un NATO-Rusya mücadele cephesi olarak belirlediği hattır.
ABD bu hattın arkasına, Türk Boğazlarını kullanarak Karadeniz içinden Gürcistan’a kadar sarkmaya çalışacak.
Bu, konunun daha çok “egemenlik” mücadelesi yönü tabii ama konunun bir de “enerji-politik” yönü var:
Karadeniz’deki rezervler
Karadeniz, en az Doğu Akdeniz kadar, yeni enerji savaşları alanı olma potansiyeli taşıyor. Bölgede uzun süredir hidrokarbon rezervleri arayışı çalışmaları var. Şu ana kadar bulunan rezervler ve büyüklükleri şunlar:
– Ukrayna sahasında yaklaşık 2.3 trilyon metreküp hacminde doğalgaz rezervi bulunduğu tahminleri yapılıyor (Bunun bir kısmı Kırım bölgesinde olması nedeniyle Rusya’nın rezervi durumunda).
– Türkiye, 2020 yılında, Tuna-1 sahasında 405 milyar metreküp hacminde doğalgaz rezervi keşfetti.
– Romanya, şimdilik 150-200 milyar metreküp hacminde doğalgaz rezervi keşfetmiş durumda.
– Bulgaristan’ın toplam rezervi bilinmemekle birlikte, Han Asparuh sahasında 100 milyar metreküp hacminde bir rezerv keşfettiği daha önce açıklanmıştı.
– Gürcistan, 266 milyar metreküplük gaz kaynağı bulmuş durumda…
Ve bölgede, elbette doğalgaz rezervleri dışında petrol rezervleri de var.
ABD şirketinin Karadeniz faaliyetleri
Bu doğalgaz rezervlerin, önümüzdeki dönemde artacağı öngörülüyor. Zira bölgede çalışma yapan şirketlerin raporlarına göre, Karadeniz’de bugüne dek “varlığı tahmin edilen” rezerv miktarı, 7.6 trilyon metreküp.
Nitekim bu öngörüdeki ABD’nin büyük enerji şirketlerinden Exxon Mobil, NATO ortakları Bulgaristan ve Romanya ile Batı Karadeniz’de enerji çalışmasına yoğunlaşmış durumda.
Rezervlerin olası potansiyeli, kuşkusuz başta Türk Akımı olmak üzere mevcut boru hatlarının önemini artırıyor ve yeni boru hatları konusunda da çatışma potansiyeli doğuruyor.
Dolayısıyla ABD’nin NATO üyesi yaptığı Bulgaristan ve Romanya ile Yunanistan’a son dönemde artan askeri yığınaklamasını, sadece ABD-Rusya mücadelesi boyutuyla değil, Karadeniz’in enerji-politiği boyutuyla da değerlendirmek gerekir.
NATO’nun doğu sınırı
Pentagon, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın görüşmesine dair yayınladığı açıklamada, her iki bakanın “Rusya’nın yarattığı zorluklar dahil, NATO’nun doğu ve güney cepheleri boyunca yaşanan istikrarsızlıkları” ele aldığını belirtti.
ABD’nin “NATO’nun doğu sınırındaki istikrarsızlık” dediği, yukarıda incelediğimiz Karadeniz konusunu da kapsamaktadır. Ancak buradaki istikrarsızlığın kaynağı Rusya değil ABD’dir; ABD’nin Gürcistan ve Ukrayna’yı Rusya’ya karşı koçbaşı yapma girişimidir.
“İstikrarsızlık”, aynı zamanda emperyalist ABD’nin hedef gördüğü bölgeye girmesi için ürettiği “gerekçe”dir. ABD işte bu istikrarsızlık gerekçesiyle Karadeniz’deki varlığını NATO üzerinden artırmaya çalışıyor.
Türkiye bu nedenle, mevcut hükümetin sorunlu yaklaşımına rağmen, Karadeniz, Boğazlar ve bunların hukuki teminatı olan Montrö konusunda, Soğuk Savaş’taki süreçten bile daha dikkatli olmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Nisan 2021
Türkiye neden F-35 almamalı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/04/2021
ABD’nin Türkiye’yi S-400 aldığı için F-35 programından çıkarması, aslında bir cezalandırma değil, tersine iyiliktir, büyük fırsattır. O nedenle Türkiye, F-35 programına dönebilmek ya da Amerikan yaptırımlarından kurtulabilmek için S-400’e “Girit formülü” aramak yerine, enerjisini F-35 için yatırdığı parayı kurtarmaya ayırmalıdır. Türkiye’nin F-35 konusundaki tek kaybı, F-35’in kimi parçalarının burada üretilmesinden kaynaklı kayıplardır.
Peki F-35 programından çıkarılmak neden fırsattır?
F-35’in 871 kusuru
1) ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Test ve Değerlendirme Ofisi, F-35’lerde tam 871 kusur tespit etti. Kasım 2019’daki testlerde ise Ofis’in tespit ettiği kusur sayısı 873’tü. F-35 programı test birimi direktörü Robert Beler, hataların çoğunun Nisan 2018’de tamamlanan geliştirme ve tanıtım aşamalarından önce tespit edildiğini, o dönemde 941 kusurun olduğunu belirtti (14.1.2021). Demek ki 2,5 yılda F-35’in 941 kusurundan sadece 70’i, son bir yılda da sadece 2’si giderebilmiş!
2) F-35, eğitim uçuşu sırasında kendi kendini vurdu! Gece görevi için havalanan F-35B’ten ateşlenen 25 mm’lik mermi, namlu ağzından çıktıktan hemen sonra infilak ederek uçağın gövdesinde, “A sınıfı” hasara neden oldu. Uçağın artık uçamayacağı açıklandı (12.3.2021).
3) Forbes, F-35’leri analiz ettiği yayınında, “ABD Hava Kuvvetleri, gizli F-35 avcısının başarısız olduğunu kabul etti” değerlendirmesini yaptı. Forbes’a konuşan uzmanlara göre, “başka bir savaş uçağına” ihtiyaç var (26.2.2021).
ABD Savunma Bakanı: F-35 beş para etmez
4) ABD Sayıştayı’nın Kongre’ye sunduğu yıllık raporda Pentagon’un F-35 savaş uçaklarını 6 ayda bir yenileme projesinin 2 milyar dolar ek maliyet getirdiği belirtildi. Raporda, yaklaşık 20 yıldır süren ve şimdiye kadar 398 milyar dolara mal olan programa ilişkin ciddi endişeler dile getirildi (20.3.2021).
5) Eski bir asker olan ve Trump’ın son Savunma Bakan Vekilliğini yapan Christopher C. Miller, F-35’ler için “peş para etmez” yorumunda bulundu (22.1.2021).
6) İngiltere’nin eski Genelkurmay Başkanı Lord Richard Dannatt, F-35 savaş uçaklarının İngiliz ordusunu iflasa sürüklediği uyarısında bulundu (15.3.2021). İngiliz general, ülkesinin 138 adet F-35B satın alma planının büyük ihtimalle 48’e düşeceğini dile getirdi.
7) ABD’nin The National Interest dergisi, Rus S-400 hava savunma sisteminin, hayalet uçak denilen F-35’i tespit edebildiğini yazdı (26.3.2021).
MİLGEM dersi
Bu teknik ve ekonomik tablo açıkça gösteriyor ki Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması, büyük şanstır. Ancak, bu teknik ve ekonomik tablo tersi bile olsaydı, Türkiye’nin yine de F-35 programında bulunmamasında sayısız yarar vardı. Zira konunun “ulusal silahlanma” boyutu, uzun vadede konunun teknik ve ekonomik yönünden çok daha önemlidir.
Şöyle ki, Türk Hava Kuvvetlerinin zaten oranı yüksek olan ABD’ye bağımlılığı, F-35 ile neredeyse “tamamen” bağımlı hale gelecekti. Bunun “ulusal savunma” bakımından ne derece sorunlu olduğunu, en iyi Türk Deniz Kuvvetleri biliyor. Nitekim 90’larda temeli atılan Milli Gemi Projesi (MİLGEM) ile Türk Deniz Kuvvetleri o bağımlılığı kırdı ve şimdi kendi gemisini yaptığı gibi, dışarıya de satar hale geldi.
Ulusal savunma stratejisi
Türkiye, ulusal savunmada tek bir adrese bağımlı olmasının olumsuz sonuçlarını Kıbrıs Barış Harekatından sonra fazlasıyla yaşadı. Amerikan ambargosu, Türk ordusunu ciddi ölçekte olumsuz etkiledi. İşte o ambargonun dersiyle Türkiye Aselsan, Roketsan gibi ulusal savunma kurumlarını oluşturdu.
O nedenle Türkiye silahlanmada olabildiğince “yerli üretim” yapmalıdır. Kuşkusuz bu kolay değil. Örneğin Türkiye’nin 5. nesil savaş uçağı üretmesi de, füze savunma sistemi üretmesi de kısa (hatta orta) vadede olası değil.
Bu durumda ulusal çıkarları gözeten silahlanma yaklaşımı şu şekilde olmalıdır:
1) Tek adrese bağımlılığı azaltmak için silah envanteri çeşitlendirilmelidir; başka ülkelerden de alım yapılmalıdır.
2) Uzun vadede yerli üretime geçebilmek için, bu alternatif alımlar, teknoloji transferi ve ortak üretim şartlarına zorlanmalıdır.
Bu stratejik yaklaşım hem savunmanın ulusal olmasını, hem daha ekonomik olmasını, hem de yetkin insan kaynağı oluşturulmasını sağlayacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Nisan 2021
Büyük Ortadoğu Projesinden Batı Asya-Çin ittifakına
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 31/03/2021
Alaska’daki ABD-Çin zirvesinin en önemli sonucu; Beijing (Pekin) yönetiminin artık vites yükselttiği gerçeğiydi.
Zira 18 Mart’ta başlayan zirvede, yeni ABD yönetimi tüm kibri ve üstenci bakışıyla muhatabına “ayar vermeye” kalktı. Fakat hiç alışık olmadığı bir tepkiyle karşılaştı!
ÇİN’İN YENİ-DİPLOMASİSİ
Çinli yetkililer, ABD’nin insan haklarından bahsedecek durumda olmadığını, uluslararası toplum adına konuşamayacağını ve üst perdeden buyuramayacağı karşılığını verdiler.
Bu emperyalist ABD’nin pek ummadığı, Çin’in geleneksel diplomasi anlayışıyla pek örtüşmeyen bir tepkiydi. Açık ki Çin yönetimi, artık ABD’ye karşı yeni-diplomasisini uygulayacaktı: Alttan almayan, bela istemeyen ama belaya da hakettiği yanıtı vereceğini gösteren tutum…
Peki Çin’i bu yeni tutuma iten neydi?
RAKİP ÇİN, DÜŞMAN RUSYA
Yeni ABD yönetiminin nasıl bir küresel politika izleyeceği netleşmeye başladı. Buna göre ABD Çin’i “uzun vadeli stratejik rekabet” yapacağı “rakip” olarak değerlendiriyor, Rusya’yı ise Avrupa ve NATO’ya “yakın tehdit” ilan ederek düşmanlaştırıyordu.
Bunun nedeni elbette ABD’nin öncelikle AB’yle ilişkileri onarma ihtiyacıydı. Yoksa ABD için “esas düşman” elbette Çin’di.
Nitekim ABD yönetimi Alaska Zirvesinden önce 12 Mart’ta Japonya, Avustralya ve Hindistan’la, Çin’e karşı Quad Zirvesi’ni düzenlemiş; ardından ABD Dışişleri ve Savunma bakanları, ikili basınç için Hindistan, Japonya ve Güney Kore’yi turlamıştı.
Kısacası ABD, Rusya’yı düşman ilan etse de, esas olarak Hint-Pasifik bölgesinde, Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmaya çalışıyordu.
İşte Beijing yönetimi bu nedenle artık vites yükseltmeye karar verdi.
KAZAN-KAZAN ÖRNEĞİ: ÇİN-İRAN ANLAŞMASI
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin 6 Batı Asya (Ortadoğu) ülkesini kapsayan ziyareti, işte bu vites yükseltme durumunun önemli bir yansımasıydı. Çin, Batı Asya’ya, yani bir zamanlar ABD’nin sınır ve rejim değiştirmek üzere Büyük Ortadoğu Projesi ilan ettiği bölgeye, kazan-kazan yaklaşımı içinde zenginlik getirmeye geliyordu…
Çin yönetiminin bu ziyaret kapsamında yaptığı en önemli anlaşma İran’la oldu. Çin ve İran, ilişkilerinin “stratejik ortaklık” seviyesine ulaştığını ilan ederek, aralarında 25 yıllık bir işbirliği anlaşması yaptılar.
Anlaşma bankacılık, telekomünikasyon, liman, demiryolları, sağlık ve bilgi teknolojileri gibi birçok sektöre Çin’in 400 milyar dolarlık yatırım yapmasını öngörüyor. Çin bu yatırımın karşılığında da İran’dan düzenli olarak büyük iskontoyla petrol alacak.
Yani iki taraf da kazanacak; Ambargo altındaki İran 400 milyarlık yatırıma kavuşmuş ve petrol satışını garanti etmiş olacak; Çin ise karşılığında ucuz petrol almış olacak.
MASADA ÖNEMLİ PROJELER VAR
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin Suudi Arabistan ziyareti de önümüzdeki dönem için önemli gelişmelerin olabileceğine işaret etti. Zira Çin ve Suudi Arabistan, Körfez Serbest Ticaret Anlaşması konusunu masaya koydu.
Yine Çin’in diğer ülke ziyaretleri de benzer şekilde önümüzdeki süreçte çok önemli projelerin hayata geçebileceğini resmetti.
Wang Yi’nin Suudi Arabistan’dan sonra ve İran’dan önce ziyaret ettiği adres ise ülkemizdi. Wang Yi, muadili Mevlüt Çavuşoğlu’yla görüştükten sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da kabul edildi. Çin-Türkiye temasının önemi ise iki ülkenin de “stratejik ortaklık” seviyesinde ilişki kurma iradesini ortaya koyması oldu.
BEŞ MADDELİ PLAN
Çin’in Batı Asya’ya neyle geldiği ve ABD’den farkını ortaya koyan ise Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin ilan ettiği beş maddeli plandı:
1) Karşılıklı saygı.
2) Eşitlik ve adalet.
3) Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi.
4) Kolektif güvenlik.
5) Kalkınma ve işbirliği.
Bu beş madde, Çin’in karşılıklı saygı temelinde Batı Asya ülkeleriyle kazan-kazan temelinde, tıpkı İran’la olduğu gibi, çok büyük hacimli işbirliği anlaşmaları yapmak istediğini ortaya koyuyor.
ABD’nin füzelerinden, katliamlarından ve petrol hırsızlığından sonra Çin, bölgeye füze yerine ticaret, katliam yerine yatırım ve petrol hırsızlığı yerine indirimli petrol alım taahhüdü getiriyor.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
30 Mart 2021
Yeni-Osmanlıcılığın Montrö karşıtlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/03/2021
Nedir Yeni-Osmanlıcılık?
1) Lozan karşıtlığıdır; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş tapusu olan Lozan Antlaşması’nı sindiremediği için “hezimet” olduğunu iddia eder.
2) Laiklik karşıtlığıdır; laiklik yerine anayasada “devletin dini İslam’dır” yazılmasını ister.
3) Ümmetçiliktir; laik devletin millet ve yurttaş anlayışı yerine, din devletinin ümmet ve kul anlayışını savunur.
4) Yeni-Abdülhamitçiliktir; içeride baskı rejimi oluşturur, dışarıda büyükler arasında denge kurabilmek adına taviz verir.
Alt bölgesel düzencilik
Yeni-Osmanlıcılığın pratikteki ifadesi, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde eş başkanlık yapmaktır, ABD’nin “küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kurma” hayalidir.
Yeni-Osmanlıcılar, eski Osmanlı toprakları ve milletleri üzerinde “hamilik” hevesi taşımaktadırlar. Bu nedenle “82. il Kerkük”, “83. il Halep” şeklinde Atatürk Cumhuriyetinin “komşularla barış” anlayışına aykırı hedefler ilan ederler.
Emperyalizmin “yayılmacılık” anlayışının bilimi olan jeopolitikçiliği kullanarak, kendisini hami gördükleri topraklarda genişlemeye çalışırlar. Ankara’nın güvenliğini Afrin’e, Afrin’in güvenliğini İdlib’e, İdlib’in güvenliğini Doğu Akdeniz’e, Doğu Akdeniz’deki çıkarları Trablusgarp’ta asker bulundurmaya bağlarlar. Atatürk Cumhuriyetinin “komşularla barış” kurarak oluşturduğu “güvenlik kuşağının” yerine; komşuya rağmen, komşunun toprağında bulunarak barışı(!) getirmeyi savunurlar.
AKP medyasında “Montrö’yü kaldıralım” sesleri
Yeni-Osmanlıcılar sadece Lozan Antlaşmasına değil, Montrö Sözleşmesine de karşıdırlar. Şartlar uygun olduğunda o konudaki gerçek niyetlerini de sergilerler.
Örneğin TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un ““Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir” (24.3.2021) demesi, sıradan bir teknik süreci açıklama olayı değildir.
Nitekim pası alan AKP’nin “ideolojik amiral gemisi” Yeni Şafak’ın kısa bir süre öncesine kadar genel yayın yönetmeni olan İbrahim Karagül, kamuoyu imal etme çalışmasına başlamıştır bile.
Şöyle demektedir: “Montrö; Boğazlar üzerindeki ‘tam denetim’e karşı bir vesayet anlaşmasıdır. Kendi vatanımızda egemenlik sınırlanmasıdır. O gün o kadar yapabildik. Zayıfken kaldıramıyorduk. Güçlendik, elbette kaldıracağız. Kaldırılmasın demek, Türkiye’ye karşı başka ülkeleri savunmaktır” (27.3.2020).
Tipik AKP yaklaşımıdır: Karşı olduğu konuyu önce sorunlu, vesayetli vs. diye gösterir; sonra kamuoyunu kazanabilmek için egemenliğin sınırlandığı türünden propagandalar yapar ve itiraz edenleri de dış güçlerin adamı diye karalar!
Türk-Rus işbirliğine Karadeniz’de sabotaj
İlk gününden beri bu tehlikeye işaret ediyoruz: Kanal İstanbul projesi, Montrö Sözleşmesine karşı olan ABD’nin sözleşmeyi güncelletmesi için bir fırsat projesidir. Bu proje, ABD’nin Montrö’yü baypas ederek Karadeniz’e sınırsız girebilmesinin zeminidir.
Kaç kez yazdık: ABD’nin hedefi Türkiye-Rusya işbirliğini engellemektir. Bunun için de Karadeniz’i uygun alan görmektedir. NATO’nun Karadeniz planlamasını üyesi olduğu için zorunlu uygulayacak olan Türkiye’yi, Rusya’ya karşı konumlamaktadır: Karadeniz’in doğusunda Gürcistan’la, kuzeyinde Ukrayna’yla yapılan tatbikatlar; Ukrayna’nın Türkiye’den aldığı iha’ları Rusya’ya karşı Karadeniz’de kullanmaya başlaması, Kırım konusu, NATO’nun Montrü’nün “45 bin tonaj ve 21 gün” sınırını zorlayarak Karadeniz’deki varlığını giriş çıkışlarla artırmaya çalışması…
Anadolu’nun kuvvetli adamı
Aslında Montrö Sözleşmesinin değerini ve Yeni-Abdülhamitçilerin bu sözleşmeye neden karşı çıktıklarını en iyi gösteren örnek, Avrupa basınının konuyu nasıl yorumladığıdır.
Sinan Meydan paylaşmıştı sosyal medyada; Cumhuriyet gazetesi 22 Temmuz 1936’da Avrupa gazetelerinin Montrö Sözleşmesine dair yorumlarını haber yapmış: “Avrupa’nın hasta adamı iyileşmiş ve Anadolu’nun kuvvetli adamı olarak karşımıza çıkmıştır”, “Atatürk’ün Türkiyesi, Abdülhamit’in Türkiye’si değildir”.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mart 2021
Cumhuriyet yıkıcılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/03/2021
AKP’nin siyaset felsefesi; bir ucu “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyilir”, diğer ucu “demokrasi, istenilen durağa gelince inilecek bir tramvaydır” anlayışına dayanan bir sarkaçtır.
AKP bu sarkacın bir uçtan merkeze ve merkezden diğer uca hareketleri sırasında “müttefik” değiştirir; nitekim o ağa liberallerden Kürtçülere, ulusalcılardan ülkücülere değişik kesimler takılmıştır. AKP o sarkacın bir ucunda PKK/HDP ve FETÖ’yle, diğer ucunda kendisine idam ipi atan MHP’yle ittifak yapmıştır. AKP o sarkacın bir ucunda “milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” demiştir, diğer ucunda “yerli ve milli” propagandası yapmıştır.
100 yıllık parantezi kapatmak için 19 yıllık hazırlık
Peki tüm bunlar ne için? Yani bir siyasal İslamcı, hangi amaç için “papaz elbisesi” bile giymeyi göze almaktadır? 19 yıllık iktidarlarında “dava, dava” dedikleri nedir? İnecekleri durak neresidir?
Ya da şöyle soralım:
AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, “19 yıl hazırlık süreciydi, asıl şimdi başlıyoruz” (23.3.2021) derken ne demek istedi? Asıl şimdi başlanılan hedef ne?
Örneğin “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020) diyen Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, hangi hikayeyi yazmayı düşünüyor?
Örneğin Başbakan Ahmet Davutoğlu’dan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na kadar pek çok AKP’li yetkilinin geride kalan yıllar içerisinde sürekli 2023 hedefi ilan ederek “100 yıllık parantezi kapatacaklarını” söylemeleri ne anlama geliyor?
Cumhuriyet hukuku yerine Osmanlı hukuku
Bu sorulara yanıt vermek için uzun bir 19 yıl incelemesi yapmamıza gerek yok; son sekiz aylık AKP uygulamaları bile “esas hedefe” yeterince işaret ediyor!
1. AKP’nin Ayasofya’yı ibadete açması, ilk ibadet günü için “hezimet” gördükleri Lozan Antlaşması’nın yıldönümü olan 24 Temmuz’u seçmesi sıradan bir ibadet meselesi değildir. Zira hem Türkiye’de ibadet yeri sorunu yoktur hem de Ayasofya’nın bir bölümü zaten 1991’den beri ibadete açıktır.
AKP’nin Ayasofya hamlesinin hedefi; Cumhuriyet hukukunu zayıflatmaktır. Çünkü bu hamle ile 1934 yılında imzalanmış bir bakanlar kurulu kararının yerini 1470’li yıllarda hazırlanmış bir vakıf senedi almıştır!
Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonu
2. AKP, kendi imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nden neden çekildi? Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının “eşcinsellik” diye sunduğu gerekçe doğru değildir. Çünkü sözleşmede eşcinselliği olumlayan ya da özendiren bir cümle yok; sadece sözleşmenin cinsel kimlik ve yönelimlere bakılmaksızın uygulanacağı hükmü var.
Eşcinsellik işin bahanesi; çekilme kampanyası başladığında, daha 25 Temmuz 2020’de asıl hedefi bu köşede yazmıştık: Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonu.
Nitekim sözleşmenin hemen ardından iktidar cephesinden hızla esas hedefler işaret edilmeye başlandı: Kimisi “İstanbul sözleşmesi tamam, sıra zinada”, kimisi “yeni hedef Medeni Kanun”, kimisi de “Meclis isterse hilafeti ihya edebilir” dedi.
Millet yerine ümmet
3. Dahası, sarayın kararnamesinin “gücünü” tarif eden TBMM Başkanı Mustafa Şentop, “Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir” demektedir.
4. AKP’nin öğrenci andını kaldırması, sıradan bir uygulama değil, “millet yerine ümmet” anlayışını adım adım yerleştirme hamlesidir.
5. Harp okullarına giriş koşullarını belirleyen yönetmelik değişti: Giriş şartları arasında bulunan “irticai görüşleri benimsememiş veya bu faaliyetlere karışmamış olmak” hükmü kaldırıldı. Böylece tarikatlara TSK kapısı resmi olarak da açıldı.
Hedef: Laik Cumhuriyet
Son bir yıldan onlarca, 19 yıldan da yüzlerce örnek ve uygulama sıralayabilirsiniz. Hepsi aynı yere çıkmaktadır: AKP’nin temel hedefi, Laik Cumhuriyet’tir.
Hazırlık yıllarında bunu örtülü yapmışlardı; şimdi o örtüyü yavaş yavaş kaldıracaklar. Sarayın “laik cumhuriyet”le problemi olmayan “kullanışlı müttefikleri” için ise iş işten geçmiş olacak.
Yapamazlar, yıkamazlar diye diye gelinen yer ortada. Türkiye’nin soldan sağa tüm siyasi kuvvetleri, bu gerçeğe göre konumlanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mart 2021
Rusya’ya tehdit, Türkiye’ye çengel
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/03/2021
NATO Dışişleri Bakanları toplantısını bir cümleyle özetlemek gerekirse, başlıktaki ifadeyi kullanabiliriz: Toplantıdan “Rusya’ya tehdit, Türkiye’ye çengel” çıktı.
1. NATO, Rusya’yı uluslararası terör, hibrit ve siber tehditler bağlamında “modern tehdit” ilan etti.
2. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “Türkiye’yi ittifaka demir atmış (çıpa atmış) halde tutmakta ABD ve NATO’nun güçlü çıkarı var” dedi. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de Türkiye’nin uluslararası terörle mücadeledeki rolü ve mülteci barındırması nedeniyle çok önemli bir müttefik olduğunu belirtti.
Biden’ın Atlantik çıpası
Tablo sürpriz değil. ABD’nin Rusya tehdidi üzerinden AB’yi yeniden denetimine almak istediğini yazdık. Biden’ın Münih Güvenlik Konferansında Rusya’yı Avrupa ve NATO için Çin’e göre “yakın” tehdit ilan etmesi bu amaçlaydı.
Keza “Biden’ın Atlantik çıpası” başlıklı makalemizde de, Blinken’in senatörlere söylediği şu sözler üzerinden yeni ABD yönetiminin Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmaya çalışacağını belirtmiştik:
“Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa Batı’ya dönük tutmak önemlidir. Bölgesel meselelerdeki farklılıklar ile Türkiye’yi transatlantik ittifakına geniş ölçüde uyumlu tutmaya çalışacağız.”
Nitekim bir yandan ABD, bir yandan da NATO, Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutabilmek için AB’nin Türkiye’ye yaptırımlarını dondurmasını sağlıyorlar…
Erdoğan’ın geri adımları
Erdoğan’ın Biden seçildikten sonda ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” açma çağrısı yapması ile ABD’nin NATO üzerinden Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutma hedefi ilan etmesi arasında kuşkusuz bir bağ var.
Erdoğan yönetimi bu amaçla Doğu Akdeniz’de önemli geri adımlar attı; Oruçreis araştırma gemisini Antalya Körfezi’ne çekti, Yunanistan’la 60 tur yapılan Ege merkezli istikşafi görüşmeleri bu kez Doğu Akdeniz’i de konu ederek istişari görüşmelere çevirdi, Libya’daki proaktif tutumu bıraktı, Doğu Akdeniz’de (ve Karadeniz’de) ABD’yle ortak tatbikatlar yapmaya başladı…
S-400’lerin hâlâ etkinleştirilmemesini ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Girit modelini” dile getirmesini de bu kapsamda değerlendirebiliriz.
Sorunların kaynağı Atlantik çıpası
Türkiye, Amerikan hegemonyasının zayıfladığı şartlarda, tıpkı diğer bazı Atlantik üyeleri gibi kendine bir “stratejik özerklik” alanı geliştirmeye ve yörüngenin dışına çıkmaya çalışıyor…
Bu gelişmenin sağlıklı ilerlemesinin önündeki en önemli engel ise iktidarını ABD’ye borçlu olan Erdoğan’ın, ortaya çıkan bu tabloyu yine kendi iktidarını sürdürebilmek için pazarlık konusu yapabiliyor olmasıdır…
Türkiye’nin önündeki en büyük gerçek; yeni bir dünya kurulurken artık ABD’ye bağımlı yol yürüyemeyeceği gerçeğidir oysa. Türkiye’nin hemen tüm sorunlarının kaynağı, 70 yıldır Atlantik’e çıpalı olmasıdır zaten.
Türkiye’nin ulusal çıkarı
O çıpa nedeniyle cumhuriyet devrimciliği dondu, o çıpanın dayattığı antikomünizm üzerinden siyasal İslamcılığa iktidar yolu açıldı. O çıpa nedeniyle Türkiye ulusal silahlanmasını geciktirdi. O çıpa nedeniyle Türk ekonomisi serbest piyasa mekanizmasına eklemlenerek her türlü dalgalanmaya açık hale getirildi. O çıpa nedeniyle Türkiye’nin tarım arazileri boşaldı, fabrikalarının bacaları tütmez oldu. O çıpa nedeniyle Türkiye komşularına düşman edildi. O çıpa nedeniyle laiklik budandı. O çıpa nedeniyle Türkiye’nin başbakanı ABD’nin projesine eşbaşkan olabildi. O çıpa nedeniyle FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişimi yapabildi.
O çıpa, Atlantik çıpası, Türkiye’yi ABD’ye bağımlı yaptı, AB kapısına bağladı…
Türkiye’nin ulusal çıkarı Atlantik’e çıpalı olmakta değil, bağımsız ve bölge merkezli dış politika inşa etmesindedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mart 2021
Dolar savaşları
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/03/2021
Emperyalist ABD’nin iki büyük gücü var; biri devasa askeri gücü, diğeri de dolar…
ABD, geride kalan on yıllarda, doları küresel para rezervi yaparak saltanatını kurdu. Böylece karşılıksız dolar basabildi. Doların küresel rezerv para olmasının arkasındaki güç de kuşkusuz askeri gücüydü…
ABD şimdi üretimde ve ticarette gerilerken, hâlâ doların küresel rezerv para birimi olmasının avantajlarını kullanıyor.
Ancak “yeni dünya”, emperyalist ABD’nin bu ayrıcalığını da ortadan kaldırabilmek için önemli adımlar atıyor…
DOLARI VE BATI ÖDEME SİSTEMİNİ AZALTMA
Bu adımlardan sonuncusu, önümüzdeki Çin-Rusya zirvesinde de gündeme gelecek. İki ülke; ABD’nin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i “katil” ilan etmesinin ve ABD ile Çin arasındaki Alaska görüşmelerinin ardından bir araya gelerek, Washington’a karşı ortak tutum arayacak daha çok…
Zira Joe Biden’ın önce Münih Güvenlik Konferansı konuşması, ardından yayınladığı geçici strateji belgesi kılavuzu, emperyalist ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı açık bir mücadeleye girişeceğinin işaretlerini ortaya koyuyor…
Peki Çin ve Rusya, pratikte ABD’ye karşı neler yapacaklar?
İşte Lavrov’un Çin-Rusya zirvesinden önce söyledikleri buna ışık utuyor:
– “Teknolojik anlamda bağımsızlığımızı artırarak, ulusal ve dolara alternatif uluslararası para birimleri ile işlem yaparak yaptırım risklerini azaltmalıyız.”
– “Batı kontrollü uluslararası ödeme sistemlerinin kullanımından uzaklaşmalıyız.”
Bu “doların ve Batı kontrollü ödeme sistemlerinin kullanımını azaltma” hedefi, özellikle ve öncelikle, ABD’nin diplomasi yerine kullanmaya başladığı yaptırım kartına karşı bir önleme amacı taşıyor.
ÇİN, RUSYA VE HİNDİSTAN’IN DOLAR KARŞITI HAMLELERİ
Aslında Çin ve Rusya başta olmak üzere, Hindistan ve İran gibi ülkeler, hatta Türkiye bile son birkaç yıldır dolara karşı uluslararası ticarette ulusal para kullanımını savunuyor ve bu ülkeler bu konuda şu önemli adımları da attı:
– Çin ve Rusya, ulusal para birimleriyle ticaret yapılmasını öngören hükümetler arası anlaşma imzaladı (28.06.2019).
– Rusya ve Türkiye, ulusal para birimlerinin kullanılması yönünde anlaşma imzaladı (08.10.2019).
– Hindistan ve İran, petrol ticaretinde Hint Rupisi kullanma kararı aldı (08.12.2018).
– Rusya Merkez Bankası, dolar rezervinin bir bölümünü Çin yuanı, Japon yeni ve avroya dönüştürerek, doların payını en düşük seviyeye indirdi (10.01.2019).
Görüldüğü gibi üç büyük merkez, Çin, Rusya ve Hindistan, adım adım kendi aralarındaki ve başka ülkelerle aralarındaki ticareti dolardan diğer paralara doğru kaydırıyorlar.
Bu eğilimin Avrupa’da da olduğunu önemle belirtelim. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un şu sözleri, Avrupa’nın genel yaklaşımını yansıtıyor: “Avro henüz doların alternatifi değil, ama dolara daha az bağımlı olmak bir egemenlik meselesi” (12.11.2018).
MALİ SERMAYENİN ELİNDEKİ BALON
Doların küresel para rezervi olma özelliğinin azaldığı koşullarda, küresel emperyalist sistem açısından en önemli sorun, mali sermayenin kontrolündeki doların ne olacağıdır. Zira bu kimi önemli kapitalist ekonomistlere göre bile oldukça büyük bir balondur. Bu balonun patlaması, kapitalist dünyanın gördüğü göreceği en büyük kriz ve yıkım olacaktır.
O nedenle kimi kapitalist merkezler, yavaş yavaş resmiyet kazanan dijital paraları da değerlendirerek, sistemi yıkmayacak bir dönüşüm aramaktadırlar.
Ancak her halükarda önümüzdeki yıllar, doların saltanatının zayıflayacağı ve en sonunda yıkılacağı yıllar olacaktır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Mart 2021
Yeni Demir Perde ile müttefikleri denetleme
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/03/2021
Yeni ABD yönetiminin en önemli hedeflerinden biri, geleneksel müttefikleriyle ilişkileri onarmasıdır. Geleneksel müttefiklerin başında AB geliyor kuşkusuz. Türkiye de listenin başlarında elbette.
Peki Washington bunu nasıl yapacak? Brüksel’le ve Ankara’yla ilişkileri nasıl düzeltecek? Hangi yöntemi uygulayacak, hangi araçları kullanacak?
Yakın tehdit dayatması
Biden, Münih Güvenlik Konferansı’nda “Moskova NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturuyor” demiş ve Putin’i “Avrupa’yı, Avrupa projesini ve NATO ittifakını zayıflatmaya çalışmakla” suçlamıştı. Son “katil” sözü de bu çizginin devamıdır.
Peki Washington Çin’i “ABD’ye meydan okuyabilecek tek ülke” olarak saptamışken, “21. yüzyılın en büyük jeopolitik sınavı” diye ilan etmişken, üstelik yayımladığı Ulusal Güvenlik Strateji Kılavuzunda “en güçlü askeri varlığını Pasifik’te bulunduracağını” belirtmişken, nasıl oluyor da Rusya Çin’e göre NATO için daha “yakın” tehdit oluyor?
İşin püf noktası burası: ABD Çin’i kendisi için “asıl” tehdit görüyor ama Rusya’yı NATO için “yakın” tehdit ilan ediyor. Burada Biden’ın NATO’dan kastı, pratikte Avrupa’dır; Rusya’yı Avrupa’ya “yakın” tehdit ilan etmektedir.
İşte yeni ABD yönetimi buradan hareketle, NATO konseptine dahil edeceği “Rusya tehdidi” dayatmasıyla AB’yle ilişkileri onarmayı hedeflemektedir.
Araç: NATO
Benzer durum Türkiye için de geçerli. Blinken’in Senatörlere açıkladığı üzere Washington’un hedefi Ankara’nın Moskova’yla daha fazla yakınlaşmasını engelleyerek Atlantik kampında tutmayı sürdürmek.
Peki ABD yönetimi bunu nasıl sağlayacak? Yaptırım uygulayarak bu olası mı?
İşte ABD, AB’yle ilişkileri düzeltmede araç olarak gördüğü NATO’nun, Türkiye’yle ilişkileri düzeltmede de aynı işleve sahip olduğunu düşünüyor. NATO’nun resmi “düşmanı” olan bir Rusya’yla hem Almanya’nın hem de Türkiye’nin ilişkileri geliştirebilmesinin zorlaşacağını hesaplıyor.
ABD’yle Rusya karşıtı ortak tatbikatlar
İşte son dönemde özellikle askeri alanda ortaya çıkan yeni gelişmeler bu bağlamdadır:
– TCG Gemlik fırkateyni ile ABD’nin Eisenhower Uçak Gemisi Görev Grubu, Doğu Akdeniz’de ortak tatbikat yapıyor (19.3.2021).
– ABD savaş gemileri peş peşe Boğazlardan Karadeniz’e girerek Rusya’yı taciz ediyor.
– İçinde Kemalreis fırkateyninin de bulunduğu NATO gemileri, Doğu Karadeniz’de Gürcistan’la ortak tatbikat yapıyor (15.3.2021).
– Yine içlerinde Türk savaş gemisinin de bulunduğu NATO gemileri, Ukrayna ile ortak tatbikat yapıyor (16.3.2021).
Tüm bu tatbikatların Rusya’yı hedef aldığı ortada. Nitekim NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg bunu açıkça dile getiriyor: “Rusya’nın güçlenmesinden endişe duyduğumuz için Karadeniz’deki varlığımızı artırıyoruz” (17.3.2021).
Yeni Demir Perde
Özetle ABD, Baltık bölgesinde başlayan, Ukrayna üzerinden inip Romanya ve Bulgaristan ile Batı Karadeniz’i kapsayan, oradan Yunanistan üzerinden Ege’yi içeren ve Girit’teki üssü ile Doğu Akdeniz’e bağlanan geniş bir hat çiziyor. Yeni Demir Perde anlamına gelen bu hattın inşasını da resmi olarak NATO planlamasına sokuyor.
Böylece NATO üyesi olan başta Türkiye olmak üzere Almanya gibi Rusya’yla iyi ilişkiler kurmak isteyen ülkeleri, bu ülkeye karşı faaliyetlerin içine sokuyor.
NATO’nun en başından beri esas işlevi de zaten buydu: ABD adına müttefik ülkeleri denetim altında ve istediği çizgide tutmak!
Türk dış politikasının temel sorunu
Türkiye terörle mücadelede, Irak’ta, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de ABD’yle ortak değil (Nitekim Blinken de Türkiye için “sözde stratejik ortağımız” demişti). Tersine Suriye başta olmak üzere bölgede Rusya ile işbirliği yapıyor. Ancak Türkiye, NATO üzerinden ABD’yle müttefik ve bu müttefikliğin gereği Karadeniz’de Rusya’ya karşı konumlanıyor; Ukrayna’yla Batı cephesinde Rusya’ya karşı işbirliği yapıyor.
ABD’yle bu “ortak” olmama ama NATO üzerinden “müttefik” olma durumu, Türk dış politikasının önündeki en temel sorundur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Mart 2021
HDP iddianamesindeki tehlikeli ölçü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/03/2021
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 609 sayfalık HDP’yi kapatma iddianamesinin en önemli savı şu: “HDP Abdullah Öcalan’ın projesidir, PKK’nın partisidir.”
Kuşkusuz doğru ama eksik bir doğru…
Pek çok gazeteci yazdı: HDP İmralı’da doğrudan Öcalan’ın talimatıyla kuruldu. Öcalan, “devlet görevlilerinin” önünde BDP yöneticilerine HDP’yi kurma talimatı verdi. Ve başta Selahattin Demirtaş HDP projesine karşıydı.
Kuşkusuz iddianameye de giren HDP’nin İmralı’da kurulduğu olgusu, kapatılmak istenen bir partinin, iktidarın ve devletin bilgisi ve gözünün önünde kurulduğu gerçeğini ortaya koyuyor.
HDP, Hakan Fidan projesidir
Ancak mesele aslında bundan öte. 2013’te yazmıştım: HDP bir Fidan-Öcalan projesidir diye.
Öcalan, kendisini 21 Temmuz 2103’de ziyaret eden Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan‘la PKK ve BDP’ye şu mesajı gönderdi: “Gidin tartışın benim önerimi; bir kısmınız orada, bir kısmınız burada olmasın, yerel seçimde BDP’li milletvekilleri HDP’ye geçsin.”
Ancak Selahattin Demirtaş HDP projesine karşıydı ve 1 Ağustos 2013’te şu mesajı verdi: “Doğu’da BDP ile gireceğimiz kesin ama Batı’da BDP mi olur, HDP mi olur, henüz kararlaştırmadık.”
Yani Öcalan “hepiniz HDP’ye geçin ve HDP’yle seçime girin” diye talimat veriyordu ancak direnmekte olan Selahattin Demirtaş “Seçimlere Doğu’da BDP, Batı’da HDP ile girilmeli” orta yolunu zorluyordu!
Peki Hakan Fidan, ve elbette Tayyip Erdoğan neden Öcalan’dan bir yıl önce kurulan ama kenarda tutulan HDP’yi sahaya sürmesini istiyordu? O dönemin siyasi açıklamaları incelenince görülecektir: HDP projesi, aslında Erdoğan‘ın Gezi’yi (Haziran Halk Hareketini) bölme, etkisizleştirme ve Türk solunu havuzlama projesiydi!
Milli meselede devletten yana olmama ölçüsü
Ancak bugün asıl yazmak istediğim başka. İddianamedeki çok büyük bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının HDP’nin kapatılması yönündeki savlarından biri de şu: “HDP, milli meselelerde devletin yanında yer almadı.”
Bu oldukça vahim ve tehlikeli bir ölçüdür. Çünkü bu ölçü bir kez uygulandı mı, bu her muhalif parti için kapatma nedeni olur. Dahası meslek odalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin kapatılması ve kalan demokrasinin de toptan ortadan kaldırılması sonucunu doğurur.
Bir meselenin milli mesele olup olmadığına kim karar verecek? Bu iddianame gösteriyor ki, iktidar karar verecek, savcı da o ölçüye göre işlem yapacak!
Ki aslında iktidar bunu fiilen uyguluyor: Geçen aylarda RTÜK, Tele1’e “milli politikalara aykırı yayın yapmak” iddiasıyla ceza vermişti!
İktidarın dış politikası milli dış politika mı?
AKP’nin 18 yıllık iktidarında nelerin milli mesele haline getirildiği, nelerin beka ilan edildiği ortada.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP Genel Başkanı olarak çıktığı miting kürsüsünden seçmene “ya Binali Yıldırım’a ya Sisi’ye oy vereceksiniz” diyordu örneğin.
Daha somut konular üzerinden örnekler verirsek, AKP’nin Suriye politikasına karşı olmak da, bu durumda bir savcı için “milli meselede devletin yanında olmamak” anlamına gelir!
Hatta öyle manzaralar olur ki, içinden savcıların çıkabilmesi mümkün olmaz. Örneğin Erdoğan “ne işi var NATO’nun Libya’da” dediğinde buna destek verenler, bir ay sonra Erdoğan Libya’nın NATO operasyonuna dahil olunca toptan “milli meselede devletin yanında olmama” konumuna yuvarlanırlar.
AKP’nin “Öcalan’a evet, HDP’ye hayır” çizgisi
Sonuç olarak iktidar, dün doğumunda ebelik yaptığı bir partiyi bugün kapatmak istiyor. Bu AKP’nin son seçimlere de yansıyan “Öcalan’a evet, HDP’ye hayır” çizgisinin doğal sonucu elbette…
Fakat AKP-PKK ortaklığının bir olgu olarak Türk siyasetinin üzerinde asılı bulunması ve o sürecin arşivlerdeki pazarlıkları, emin olun önümüzdeki yıllarda daha çok sürprizler doğuracaktır.
Son not olarak şunu da belirtelim: HDP tarihi bir fırsatı tepti. Kendisine Batı’da verilen oylardan, PKK terörüne karşı olduğu halde HDP’ye oy veren Türklerin desteğinden dersler çıkarmadı. Bu da en çok birlik isteyen Kürtlere zarar verdi, veriyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mart 2021
Demirtaş hapiste ama fikirleri iktidarda!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/03/2021
Andımız’ın kaldırılmasına tepkiler, çoğunlukla kaldırma kararını veren Danıştay’a gösteriliyor. Oysa konu hukukun değil, siyasetin konusudur. Gerçekte kararı veren de Danıştay değil, AKP iktidarıdır.
Dolayısıyla Cumhur İttifakının ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kararı “pimi çekilmiş bir bombaya” benzetmesi ve kararı alan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunu hedef alması, pratikte bir anlam ifade etmiyor.
Erdoğan-Demirtaş projesi
Önce kararın adresini doğru saptayalım: Andımız’ın kaldırılması kararı Açılım sürecinin siyasal ikliminde, AKP-HDP ortaklığında alınmıştır. Danıştay, bugün o siyasal kararın gereğini yerine getirmiştir yalnızca…
Ortaklardan hem Erdoğan’ın hem Demirtaş’ın sözleri arşivlerde…
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş 29 Mart 2011’de şöyle diyordu: “Her sabah, her sabah yeniden, 8 yıl boyunca ilköğretim çocuklarına Andımız’ın zorla okutulması… Militarizmin çocukların ruhuna işlenmesi faaliyeti değil midir?”
AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanlığı, 29 Temmuz 2012’de İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde bir değişiklik yaptı ve “öğrenci andı” başlıklı 12. maddeyi yürürlükten kaldırdı. Böylece ant artık okunmayacaktı.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 8 Ekim 2013’te “Andımız olarak bilinen metnin yazarı Reşit Galip Türkçe ezan zulmünün mimarlarındandır” diyordu.
İşte bu siyasal iklimde Andımız’a operasyon başladı.
Erdoğan’ın değişmeyen ‘ant’ karşıtlığı
Ancak Türkiye’de çoğunluk karara tepki gösterdi. Türk Eğitim-Sen karara karşı dava açtı. Danıştay 8. Dairesi en sonunda, kaldırılan yönetmelik hükmünü 18 Ekim 2018’de oyçokluğuyla iptal ederek “andımız okutulsun” kararı verdi.
Erdoğan, 6 gün sonra “Şurayı Devlet’ten Danıştay’a Uluslararası Sempozyumu”nda karara tepki gösterdi. “Danıştay, 5 yılda ant ile ilgili karar veriyor. 2013’ten 2018’e kadar neredeydiniz? 2018’e kadar niçin acaba bu konuda bir karar verilmedi de şimdi veriliyor? Vesayetçi zihniyetin tekrar hortlatılmasına göz yummamalıyız.”
Dikkat ediniz, tarih 2018. Yani Açılım rafa kaldırılmış. Erdoğan iktidarını sürdürebilmek için Demirtaş’la ortaklığını bitirip Bahçeli’yle ortaklığa başlamış. Erdoğan’ın “milli çizgiye” geldiğinin savunulduğu bir dönem özetle…
Bu arada kararı hukuk aldı ama siyaset uygulamadı. Danıştay’ın kararına rağmen Milli Eğitim Bakanlığı öğrenci andını yeniden okutmaya başlamadı. Dahası bakanlık kararı durdurmak için bir üst kurul olan Danıştay İdari Dava Daireler Kurulu’na temyiz etti.
O kurul da, Danıştay 8. Dairesi’nin “andımız okutulsun” kararını 13 Mart 2021’de iptal etti ve böylece “andımız” kaldırılmış oldu.
Erdoğan açılım projelerinin arkasında
Bu tablodan çıkan sonuçlar nedir peki?
1) Topu Danıştay’a atmanın anlamı yok; Andımız’ı kaldıran asıl adres “AKP-HDP” ortaklığıdır.
2) Bu nedenle tabloyu bir nevi “Demirtaş hapiste ama fikirleri iktidarda” ya da “Bahçeli iktidarda ama fikirleri hapiste” diye de okuyabiliriz…
3) Sonuç: Erdoğan iktidarı için sırayla hepsini kullanıyor.
Yani dün “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” diyen Erdoğan da, bugün sürekli “yerli ve milli” propagandası yapan Erdoğan da aynı kişi… Fakat bu iki uç arasında “andımız” örneğinde de görüldüğü gibi değişmeyen bir şey var: Erdoğan aslında “açılım projelerinin” en azından bazılarının hâlâ arkasında!
Kürt kökenli Türk’üm!
Bitirirken önemle belirtelim: AKP ve HDP’nin “andımızda” ırkçılık ve kafatasçılık görmeleri, kuşkusuz baktıkları gözlük nedeniyledir.
Atatürk’ün millet tanımı oldukça nettir: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
Yani Türk milleti -Türk halkının değil- Türkiye halkının devlet kurarak aldığı addır; etnik grupların emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı vererek milletleşmesidir, uluslaşmasıdır; etnik kimliğinin üstünde bir “ulusal kimlik” kazanmasıdır.
Türkiye halkı; Türk’tür, Kürt’tür, Laz’dır, Çerkez’dir; devrimle “Türk ulusal kimliği” altında birleşmiş ve devrimle “Türk milleti” olmuştur. O nedenle “Türk milleti” kimliği etnisiteye değil; dil, kültür ve hedef birliğine dayanır; siyasal bir kavramdır. Öyle olduğu için de alt kimliği Kürt olan ben; alt kimliği Türk, Kürt, Laz, Çerkez vd. olan sizler, üst kimliğimizin Türk olmasından ve “andımızdan” rahatsız değiliz!
Kürt kökenli Türk’üz, Türkmen kökenli Türk’üz, Ermeni kökenli Türk’üz,, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yurttaşlarıyız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mart 2021