Archive for category Politika Yazıları
Erdoğan’ın Batı’ya çağrısı ve Astana’nın reddi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/03/2021
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye krizinin 10. yılı dolayısıyla ABD’nin ünlü yayın organı Bloomberg için bir makale kaleme aldı.
Erdoğan, “Batı, Suriye iç savaşının bitmesi için Türkiye’ye yardım etmeli” başlıklı makalesinde, Washington ve Brüksel’den destek istedi!
ERDOĞAN’A GÖRE BATI’NIN ÜÇ SEÇENEĞİ
Erdoğan, Suriye krizinin 10. yılında, Batı’nın önünde üç seçenek olduğunu savundu:
1. Erdoğan’a göre Batı’nın önündeki ilk seçenek, Batı’nın Suriye’ye müdahale etmemesi… Bunu “tribünden izlemek” olarak niteleyen Erdoğan, Batı’nın sahaya inmesi gerektiğini savunuyor. Dahası, Batı Suriye’ye müdahale etmediği taktirde, bunun hem Batı’nın ahlaki iddiasını zayıflatacağını hem de terör ve göç üzerinden Avrupa’nın siyasi istikrarının tehdit altında kalacağını savunuyor.
2. Erdoğan’a göre Batı’nın önündeki ikinci seçenek ise Batı’nın askeri, ekonomik ve diplomatik olarak tüm imkanlarını seferber ederek Suriye’ye müdahale etmesi!
Ancak Erdoğan bu ikinci seçeneği olası görmemekten yakınıyor.
3. Erdoğan’a göre Batı’nın üçüncü ve en makul seçeneği ise şu: Türkiye’yi desteklemek!
BATI, ERDOĞAN İÇİN NE YAPMALI?
Peki Erdoğan’a göre Batı Türkiye’yi Suriye’de nasıl desteklemeli?
1. Batı (ABD), YPG yerine Türkiye’nin kurduğu ve desteklediği ÖSO’ya yardım etmeli.
2. Batı (AB), yeni göç dalgalarının oluşmaması için Türkiye’ni yükünü (mali) paylaşmalı.
3. Batı (ABD-AB), Türkiye’nin Suriye’de oluşturduğu güvenli bölgelere yatırım yapmalı.
AKP’NİN SURİYE HEDEFİ: YENİ SİYASİ SİSTEM
Tek kelimeyle vahim!
Batı’nın ABD’siyle, Fransa’sıyla 10 yılda hedefine ulaşamadığı, Beşar Esad yönetimini yıkamadığı ve Suriye’yi birkaç parçaya bölemediği şartlarda, Erdoğan hâlâ Batı’dan medet umuyor, hâlâ Batı’dan yardım istiyor!
Ne için? Sözde Suriye’ye demokrasi götürmek üzere Esad yönetimini yıkabilmek için!
Öyle ki, Erdoğan, Batı’dan destek istediği bu makalesinde, yanlış olduğu onlarca kez ortaya çıkan Suriye politikasını hâlâ savunuyor ve başından beri pozisyonlarının hiç değişmediğini gururla savunuyor!
Ve değişmeyen hedefini de vurguluyor: Yeni bir siyasi sistemin kurulması!
ASTANA’NIN İLKELERİNE AYKIRI
Erdoğan’ın Batı’dan yardım isteyen bu makalesi, öncelikle Türkiye’nin içinde yer aldığı Astana Platformunun ilkelerine ve Astana’daki ortakları Rusya ile İran’ın Suriye politikasına aykırıdır.
Nedir özetle Rusya ve İran’ın Suriye politikası? Erdoğan’ın yardım istediği o Batı’nın Suriye’yi yıkma ve parçalama hedefini durdurmak. Nitekim Rusya ve İran bunu çok büyük ölçüde sağlamıştır da…
Moskova ve Tahran’ın varlığı nedeniyle Batı, Suriye’den önemli oranda çekilmek zorunda kalmış, yıkamadığı rejimi istikrarsız kılabilmek için terörü desteklemeyi sürdürmüştür.
İşte bu şartlarda Ankara’nın Moskova ve Tahran’ın konumuna aykırı bir şekilde Washington ve Brüksel’i Suriye’de yardıma çağırması, vahimdir, Astana’nın reddidir!
AKP’NİN SURİYE HEDEFİ
Aslında ortada bir sürpriz yok. Rusya’yla normalleşme ve Suriye’deki hamleler, iddia edildiği gibi Türkiye’nin bölgede ABD’yle bir savaşı değildi elbette. Erdoğan, neo-Abdülhamitçi bir anlayışla, Rusya’yla anlaşarak kendisine Suriye’de alan açıyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanıyor ve bu iki büyük kuvveti de AB ile dengelemeye çalışıyordu.
İşte İdlib’in bir düğüm olmaya devam etmesi de bu nedenleydi. Nitekim Erdoğan, Batı’dan yardım istediği bu son makalesinde, İdlib’deki konumlarını da bir kez daha ortaya koymuş: “Muhalefetin son kalesi olan İdlib’e yönelik saldırıyı durdurmak amacıyla Suriye rejiminin pozisyonuna müdahale ettik.”
Bugün İdlib’deki muhalefeti (Astana belgelerinde ılımlı ve radikal teröristler) korumanın, pratikte Şam yönetiminin topraklarına egemen olmasını engellemekten ve bu yolla Suriye’deki iç savaşının sürmesini sağlamaktan başka anlamı yok!
ERDOĞAN’IN ALAMADIĞI DERSLER!
Özetle Erdoğan Suriye’de hâlâ Esad’ı yıkma hayali kuruyor, hâlâ “güvenli bölge” dediği kontrolü altındaki bölgeleri elinde tutmak istiyor, hâlâ bunun için Batı’nın desteğini arıyor ve hâlâ PYD bölgesine karşı ÖSO bölgesi pazarlığına açık!
Yani krizin 10. yılında Erdoğan’ın Suriye’den çıkardığı tek bir olumlu ders yok!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Mart 2021
Anasının rahmine haklı düşen muhafazakârlar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/03/2021
Türkiye’nin Mısır’la anlaşması gerektiğini her söylediğimizde tepki gösterenler, birkaç gündür “Mısır’la anlaşmak bütün kapıları açar” anafikirli yazılar yazmaya, ekranlarda konuşmaya başladı.
Güzel.
Er geç benzerini Suriye ve Beşar Esad için de yazacaklar, söyleyecekler…
Özdemir İnce’nin büyük katkısı
Özdemir İnce’nin siyaset literatürüne büyük katkısıdır: Liberaller için “ana rahmine haklı düşenler” tanımlamasını yapmıştı 20 yıl önce; öyle ya hepsi “her koşulda, her şeye ve herkese karşı ‘haklı olmak’ için programlanmışlardı.”
Belki de, kuruluşundan son birkaç yıl öncesine kadar AKP’yle asgari “yetmez ama evet” ölçeğinde ittifak yapan liberallerin etkisidir; muhafazakarlarımız da “ana rahmine haklı düşenler” kıvamında bir süredir…
İşte son olarak, Mısır’la normalleşme olasılığı ortaya çıkınca, “ana rahmine haklı düşen” muhafazakârlar köşelerinden ve ekranlardan dün söylediklerinin 180 derece tersini savunmaya başladılar…
Başkasının adına utanmak!
Almanların oldukça derinlikli bir kavramı var: Fremdschamen. “Utanmasını bilmeyen bir başkasının yerine duyulan utanç” demek.
İşte bazen dinlerken, okurken öyle oluyorum: Başkasının adına utanıyorum…
Dün söylediklerinin bugün tersini söyledikleri için değil bu utanmam; elbette insan dün bir konuda yanlış görüş savunmuş olabilir, bugün de düzeltebilir. Son tahlilde doğrusunu savunduğu için mutlu oluruz…
Kaldı ki yazanlar ve ekranlara çıkanlar olarak hata yapma oranımız çok yüksek; çoğu zaman elde yeterli veri olmadan ham değerlendirme yapmak durumunda kalıyoruz. Yeni veriler oluştukça o ham verilerimiz belli ölçülerde değişiyor, gelişiyor ve olgunlaşıyor…
Utanmam ise şundan; bugünkü doğrularını da dünkü yanlışlarını da birlikte savunabilmelerinden; dün de bugün de haklı olduklarını iddia edebilmelerinden!
Damadı 24 saatte gömenler
Bu “çapsız” dönüşümün son “mağduru” Berat Albayrak.
Düne kadar Albayrak’ın ekonomi politikasını övenler ve alkışlayanlar, bugün de ekonomi alanında yaşananları “Albayrak’ın izlerinin silinerek piyasalara güven ve moral verilmesi” diyerek övüyor ve alkışlayabiliyor örneğin…
Okurken, izlerken nutkum tutuluyor…
“Ne hazin” diyebiliyorum sadece…
Yaşayacağız: Yarın Tayyip Erdoğan iktidardan düştüğünde bunların büyük bir kısmı “Erdoğan’ın yanlışlarını” anlatacak uzun uzun. Üstelik o kadar ölçüsüzce konuşacakları ki, Erdoğan’ın en “azılı muhalifleri” olarak bizler bile “o kadar da değil” diyeceğiz bunlara!
Hatipoğlu’nun açtığı dava
Her dönemin sembolleri vardır: Bu dönemin önemli sembollerinden biri de Nihat Hatipoğlu’dur.
Otelinin kaçak olduğu (Sözcü) ya da otelinde alkol satıldığı (Odatv) türden haberlerle ama en çok da her Ramazan’da ekranlarda bol kazançlı yayınlarıyla bilinen ilahiyatçı Hatipoğlu, son olarak bir üniversiteye de rektör atanmıştı.
Konu gündemde olduğu için de Tele1’de o dönemde yaptığımız Türkiye’nin Yönü programında Merdan Yanardağ ve Mine G. Kırıkkanat ile birlikte bu atamayı sertçe eleştirmiştik.
Hatipoğlu üçümüze, ayrı ayrı 50 bin TL tazminat davası açtı! Dava sürüyor ve bir sonraki duruşma mayıs ayında…
Hem rektör hem de dört yere dekan
Nihat Hatipoğlu’nun rektörü olduğu üniversitenin dört fakültesinde dekan vekilliği yaptığı ortaya çıktı!
Sefa Uyar’ın Cumhuriyet’teki haberi oldukça ses getirdi: Rektör Nihat Hatipoğlu, Tıp Fakültesi dahil dört fakültede dekan vekiliydi.
Daha ilginci, toplam sekiz fakültenin bulunduğu üniversitede, sadece üç dekan vekili bulunuyordu. Hatipoğlu dört fakülteden, diğer iki isim de ikişer fakülteden sorumluydu!
AKP’nin neredeyse kişiye özel kurduğu üniversitede sadece ve sadece üç profesör vardı ve yasa gereği, fakülteleri profesör yöneteceğinden Hatipoğlu, kendisini ve diğer iki profesörü fakültelere dekan vekili olarak atamıştı.
Ancak Hatipoğlu, tablonun bu derece çarpık olmasına rağmen, sanki her şey normalmiş ve kendisi de bu konumunda çok haklıymış gibi kalkıp Cumhuriyet’i algı operasyonu yapmakla suçladı!
Kısacası konu Mısır da olsa, ekonomi de olsa, eğitim de olsa fark etmiyor; hep benzer manzarayla karşılaşıyoruz! 21. yüzyılın siyasal İslamcıları ve muhafazakârları hep haklı, hep mağdur, hep algı kurbanı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mart 2021
İhvancılığın iflası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/03/2021
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu müjdeyi verdi: “Mısır’la diplomatik düzeyde temaslarımız başladı.”
Peki ne oldu? İhvancı Mursi’yi deviren Sisi nedeniyle diplomatik ilişkilerin en alt seviyeye indirildiği Mısır’da yönetim mi değişti? Hayır. Çavuşoğlu hem Mısır’ın hem de Türkiye’nin görüşmeye önkoşulsuz başladığını belirtti.
Çünkü Türkiye’nin ulusal çıkarı, ben dahil çoğumuzun yıllardır belirttiği gibi Ankara ile Kahire’nin Doğu Akdeniz’de işbirliği yapmasından geçiyordu. AKP iktidarı ise Türkiye’nin ulusal çıkarını değil, Sünni mezhepçi ve dar İhvancı bakışla kendi iktidar çıkarını esas aldı, ülkemize koca bir sekiz yıl kaybettirdi!
Aynı durum, daha da ağır olarak Suriye’yle sürüyor. AKP’nin Esad rejimini yıkma hedefinin en önemli nedenlerinin başında, Şam’da İhvancı bir hükümet görmek arzusu vardı. Nitekim, Davutoğlu elinde İhvancıların adlarının olduğu bir listeyle Şam’a gitmiş ve Beşar Esad’dan o isimleri hükümete almasını istemişti.
Sonuç? Esad rejimi ayakta, Davutoğlu ise AKP iktidarından dışlanmış durumda. Suriye’de rejim değiştirme hayalinin Türkiye’ye kaybettirdikleri ise ortada…
Maliyetli gecikme
Türkiye’nin Mısır’la normalleşmeye başlaması, kuşkusuz oldukça “maliyetli bir gecikme” oldu. Elbette bugün adım atmak, yarın adım atacak olmaktan daha iyidir, olumludur, Türkiye adına kazançtır.
Öte yandan Ankara için asıl atılması gereken adım Şam’la anlaşmadır; asıl kritik önemde olan ihtiyaç budur. Türkiye’nin Suriye’yle barış yoluna girmesi, sadece iki komşunun sorunlarını değil, daha büyük ölçekte sorunları çözecektir; ABD’nin bölgemize dair “enerji koridoru” inşa etme planlarını da Doğu Akdeniz’deki büyük güç mücadelesini de Türkiye ve bölge yararına etkileyecektir…
AKP’nin geri adımı, Türkiye’nin ileri adımı
Mısır’la Sisi değişmeden diplomatik görüşmelere başlamak Türkiye’nin değil ama AKP iktidarının geri adımıdır. Türkiye’nin yararına geri adımdır. Zira AKP ile Türkiye’nin çıkarları, çoğu konuda çelişmektedir. Öyle ki, AKP’nin geri adımı, Türkiye’nin ileri adımıdır!
Umarız Mısır’la bu normalleşme belirtileri, hızla Suriye konusunda da anlaşma yolunu açar. Suriye konusunda atılacak “geri adım” Türkiye açısından çok daha yararlı bir ileri adım olacaktır.
Suriye’yle 11 yılın, Mısır’la 8 yılın kaybının maliyeti, elbette muhasebesi daha çokça yapılacak bir konudur.
Erdoğan’ın hayali
Sonuç olarak…
Erdoğan’ın Ankara’dan Şam’a, oradan Gazze üzerinden Kahire’ye ve devamında Trablus ve Tunus’a uzanan İhvancı rejimler zinciri hayali; hayaldi, gerçek olamadı.
İhvancılık Mısır’da ve Tunus’ta bir yılda kaybetti, Şam’a giremedi, Libya’da da adım adım kaybediyor.
Ve İhvancılık en sonunda Türkiye’de de kaybedecek: İşte yeni anayasa, seçim kanunu, insan hakları eylem planı, reform vs. hepsi AKP’nin iktidarını sürdürebilme arayışları içindir.
Binali Yıldırım’ın tekzibine tekzip
Perşembe günü bu köşede, yazımız yerine Binali Yıldırım’ın tekzibi vardı. Yıldırım, “açıklamalarını ‘Binali Yıldırım FETÖ kumpasına sahip çıkıyor’ şeklinde manipüle ettiğimi” iddia etmiş!
Peki Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 21 Nisan 2016’da aldığı “Ergenekon isimli bir terör örgütü yok” kararı ortada olmasına rağmen, Binali Yıldırım’ın 9 Ekim 2016’dan başlayarak 2017’de, 2018’de, 2019’da, 2020’de ve en son bu yılın başında döne döne sürekli “Ergenekon ve Balyoz vardı, FETÖ’cüler sulandırdı” demesi başka ne anlama geliyor? Bu ısrarlı tutum, özü itibariyle o kumpas davalara sahip çıkmak değil midir?
28 Ocak 2009’da “Yanlış işiniz yoksa, dinlenmekten korkmayın” diyerek FETÖ’nin dinlemelerine itiraz edenlerle alay eden dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, bugün bu gerçeğin dile getirilmesine manipülasyon diyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mart 2021
ABD’den AB’ye NATO sopası
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/03/2021
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Avrupa Birliği’nin Avrupa’yı savunacak durumda olmadığını belirtmesi ve Avrupa’yı AB üyesi olmayan ABD, İngiltere ve Türkiye’nin koruduğunu söylemesi, oldukça önemli mesajdı.
STRATEJİK ÖZERKLİK
Stoltenberg’in bu açıklamasını, Washington’un bir mesajı ve uyarısı olarak okuyoruz. Şundan:
NATO Genel Sekreteri, bu mesajıyla esas olarak başını Paris’in çektiği “savunmada stratejik özerklik” isteyen anlayışı hedef alıyor.
Anımsayalım: AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Project Syndicate’te yayımlanan makalesinde, özetle, “ortaya çıkan yeni koşullar nedeniyle AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini” belirtmiş ve “bunun gerçekleşebilmesi için de AB’nin ‘stratejik özerklik’ geliştirmek zorunda olduğunu” kaydetmişti.
Borrell, “stratejik özerklik” kavramını ise şöyle açıklamıştı: “Bir yandan ittifakları güçlendirip çok taraflılık ve açıklığa bağlı kalırken, kendi adına düşünme ve kendi değerlerine ve çıkarlarına göre hareket etme yeteneği.”
AVRUPA ORDUSU
Atlantik içinde “stratejik özerklik” isteyenlerin asıl düşüncesinin bir Avrupa ordusu kurmak olduğu ise sır değil. İki yol önce Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Rusya tehlikesine dikkati çekerek, “ABD’ye bağımlı olmayan, egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağını” söylemişti.
Öte yandan Almanya Başbakanı Angela Merkel de bir “Avrupa Güvenlik Konseyi” kurulmasını önermişti.
Washington ise bu çabalara şiddetli tepki göstermiş, AB ülkelerinin NATO’ya borçlarını ödemelerini istemişti.
ABD’NİN AB’Yİ DENETİMDE TUTMA ÖRGÜTÜ
Peki ABD neden AB’nin ordu kurmasını istemiyor?
Bu sorunun yanıtı, NATO’nun gerçek anlamına da işaret ediyor: NATO bir askeri örgüt olmaktan ötesidir, bir siyasi örgüttür ve ABD’nin müttefiklerini denetim altında tutma aracıdır.
ABD bu nedenle ilk günden itibaren Avrupa ülkelerinin askeri ihtiyaçlarını kendisi üstlendi; karşılığında da başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerine yerleşti. Böylece Soğuk Savaş’ta Avrupa’yı denetim altında tuttu ve SSCB’ye karşı kullandı.
Bu elbette iki dünya savaşıyla büyük yıkım yaşayan Avrupa’nın da işine geldi. Savunmaya ayıracağı kaynağı, ekonomik kalkınmada kullanabildi. Ta ki ABD Başkanı Donald Trump’ın AB ülkelerinden NATO’ya katkılarını artırmalarını isteyene kadar…
Zira ABD’nin ekonomisi geriliyordu, hegemonyası zayıflıyordu; “önce Amerika” diyen ABD de, “koruduğu mahallenin kabadayısı” olarak haraç istiyordu…
RUSYA TEHDİDİYLE AB’Yİ HİZAYA SOKMAK
Yeni ABD Başkanı Joe Biden, “uzun vadeli stratejik mücadele” edeceği Çin’e karşı, AB’yi yeniden müttefik yapma peşinde. Biden da, Blinken de bunu açık açık ifade ettiler.
AB’yi bu konumlanmaya ikna etmenin gerekçesi ise Çin’le birlikte hareket eden Rusya’nın AB için yakın tehdit olduğunu savunmak ve Rusya’ya karşı da AB’yi savunacak araç olarak yeniden NATO’yu öne çıkarmak…
Biden bunu Münih Güvenlik Konferansında dile getirdi. Zaten Trump döneminde başlayan Baltık’tan Doğu Akdeniz’e inen hattın inşası da bu amaçladır…
TÜRKİYE’Tİ ATLANTİK’E ÇIPALI TUTMA ARACI
Aslında ABD’nin AB için NATO’yu bu şekilde araç olarak kullanması, Türkiye için de geçerli…
ABD, Türkiye’yi Atlantik cephesinde tutabilmenin en önemli aracı olarak NATO’yu görüyor; NATO üzerinden Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirebileceğini hesaplıyor.
Karadeniz’de ABD-Türkiye ortak tatbikatı başta olmak üzere kimi faaliyetler, Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutabilmeyi hedefliyor.
MÜTTEFİKLERİN YÖRÜNGEDEN ÇIKMA EĞİLİMİ
Aslında bu tartışma, kurulmakta olan yeni dünyanın da işaretlerindendir: Tek kutuplu dünyanın ardından beş merkezli dünyanın oluşmaya başlaması, geçen yüzyıl boyunca ABD’nin müttefiki olmuş, onun yörüngesinde kalmış, NATO üzerinden Washington’un uydusuna dönüşmüş devletlere geniş bir manevra alanı kazandırıyor.
ABD’nin zayıflaması, yörüngeden sapmalar ortaya çıkarıyor. ABD’nin müttefikleri Atlantik içinde “stratejik özerklik” kazanmaya, hatta görece bağımsız hareket etmeye çalışıyor.
O nedenle AB içinde bu “stratejik özerklik” tartışmasını önümüzdeki süreçte daha çok yaşayacağız.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Mart 2021
Ankara-Kahire anlaşması denklem bozar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/03/2021
Kahire’nin Türkiye’nin BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırlarını dikkate alarak hidrokarbon ihalesi duyurusu yapması, Atina’da endişe Ankara’da mesafeli iyimserlik oluşturdu
Atina’yı ne derece endişelendiği ortada: Yunan basını “Kahire, Ankara’ya kapı araladı” yorumları yapıyor. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, hemen Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’yi telefonla aradı. Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias da bugün Kahire’de Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri ile yüz yüze görüşmeyi planlıyor.
Yunan basınına göre Atina Kahire’den, Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığıyla çakışan 18 no.lu parsel için çıkardığı ruhsatla ilgili değişiklik talep edecek…
Ankara’da ise iyimserlik var ancak mesafeli bir iyimserlik: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “İlişkilerimizin seyrine göre müzakere ederek Mısır’la bir anlaşma imzalayabiliriz” diyor; Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise “Mısır’ın tavrı önemli bir gelişme, devam etmesini bekliyoruz, gelecek günlerde farklı gelişmeler olabilir” dedi.
Mısır 20 yıldır bekliyor
Oysa konu ne “ilişkilerin seyrini” ne de “devam ettiğini görmeyi” bekleme lüksüne sahip!
Başından beri önemle belirttik ve defalarca yazdık: Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarmak üzere Trablus’la bir anlaşma yapması gecikmiş olsa da olumlu bir adımdır ama sonuç verebilmesi için Ankara’nın Şam ve Kahire’yle normalleşerek onlarla da anlaşmalar yapması gerekmektedir.
Ancak o zamandan bu zamana Ankara’nın ne Şam ve Esad karşıtlığı ne de İhvan nedeniyle Kahire karşıtlığı son buldu! Bu durumdan yararlanan da İsrail ve Yunanistan oldu!
Oysa Kahire Doğu Akdeniz konusunda Ankara’yla anlaşabilmeyi 20 yıldır bekliyor. Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi Abdurrahman Salahaddin KRT’de Tülin Daloğlu’na açıklamıştı: “20 yıl boyunca Türkiye ve Yunanistan aralarındaki sorunları çözsünler diye bekledik. Ve bir 20 yıl daha beklemeye hazırdık, eğer ki Türkiye’nin Mısır’a karşı agresif davranışları olmasaydı” (1 Eylül 2020).
Kazanımın çapı
Her şeye rağmen, gecikerek de olsa Ankara’nın Kahire’yle Doğu Akdeniz konusunda anlaşmaya gidebilmesi kritik önemdedir.
Kuşkusuz gecikmenin, bütünlüklü bir stratejinin olmamasının ve salt askeri güce dayanarak taktik manevralarla kazanç elde edebileceğini sanmanın bir faturası, bir maliyeti var: Kazanımların çapı azalabilir…
Çünkü ülke teslim edilen bir iktidar 10 yıl hata yaptıktan sonra 11. yılda bazı yarım doğrular yaptı diye siyasette alkış alabiliyor ama dükkan teslim edilen bir kişinin 10 yıl hata yapmasına kesinlikle izin verilmiyor ve hızla değiştiriliyor!
Mısır-Libya-Girit hattı
Ankara birincisi gecikme nedeniyle 28. ve 30. enlemler arasına sıkışma riskiyle karşı karşıya; ikincisi de Ankara’nın Libya’daki kazanımları da zaafa uğrayabilir.
Çünkü Kahire bu saatten sonra Ankara’yla anlaşmayı Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı, yani aslında AB’yi yok sayarak en geniş harita içinde yapmaz ne yazık ki…
Diğer yandan Mısır yakaladığı avantajlı konumu pekiştirmek ve Libya’ya doğru da geliştirmek istiyor. Kahire’nin pahalı EastMed, yani Kıbrıs-Girit-Mora hattı yerine, Mısır’dan Libya’ya karadan boru hattı, Libya’dan da Girit’e denizden boru hattı projesinin olduğu belirtiliyor. Yunan basınına göre Atina da bu projeye olumlu bakıyor.
Kuşkusuz bu hattı gündeme almak, aynı zamanda Güney Kıbrıs’la bazı parsellerde sorunları bulunan İsrail’i baskılama niyeti de taşıyor görünüyor…
Sorunun düğümü: İhvancılık
Başta yapılsaydı çok daha kazançlı olabilecek bir Ankara-Kahire anlaşması, her şeye rağmen bölgenin enerjipolitik denklemi bakımından kritik önemdedir.
Türkiye’ye rağmen nihai bir çözümün mümkün olmadığı Doğu Akdeniz tablosunda, er geç kurulacak masaya oturmadan önce Ankara’nın müttefik kazanabilmesi, şu anda sahada elde edeceği azalmış kazancın çapının karesi değerindedir.
Tabii Ankara’nın İhvancılığı kenara atarak “ulusal çıkarları” esas alabilmesi, sorunun düğümü elbette…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mart 2021
Erdoğan’ın siyaset mühendisliği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/03/2021
Anayasa’nın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani Anayasa’ya göre Erdoğan Haziran 2023’te Cumhurbaşkanı adayı olamaz.
İşte 1921 ruhuyla “Yeniden Kuruluş Anayasası” hedefi koymaları da, Islahat ve Tanzimat Fermanlarında bile yer alan hakları 2021 yılında İnsan Hakları Eylem Planı diye ilan etmeleri de, HDP’nin kapatılmasını gündeme getirmeleri de bu nedenle…
Erdoğan üçüncü kez aday olabilme peşinde
Erdoğan’ın üçüncü kez Cumhurbaşkanı adayı olabilmesinin tek yolu var. Anayasa’nın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”
Peki Meclis seçimlerin yenilenebilmesine nasıl karar verecek? O da 116. maddede belirtilmiş: “TBMM, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.” Yani TBMM’nin beşte üçü olan 360 milletvekili isterse, seçimler yenilenebilir.
Peki AKP ve MHP ortaklığının 360 milletvekili var mı? Yok. Cumhur İttifakı’nın 289’u AKP’li, 48’i MHP’li, toplam 337 milletvekili var. Yani 23 milletvekilleri eksik.
İşte defalarca değiştirdikleri anayasayı sil baştan yeniden yazmak istemelerinin nedeni bu: Erdoğan’a başkanlık yolu açabilecek 23 milletvekilini bulabilmek…
Havuç: 1921 ruhu
İyi bir taktisyen olan Erdoğan, “havuç-sopa” taktiği uygulayarak 23 milletvekili arıyor.
Havuç, 1921 Anayasası. İktidar yeni anayasayı, 1921 Anayasası ruhuyla yapma hedefi ilan ederek hem SP hem de HDP’ye çengel atıyor. O anayasada laikliğin olmamasını SP’liler için, bir çeşit özerklik bulunmasını da HDP’liler için havuç olarak görüyor.
Peki SP ve HDP böyle bir havucu yer mi? Erdoğan’ın hedefi 56 HDP’li ve 1 SP’li milletvekilinin tamamı değil zaten. Erdoğan’ın Oğuzhan Asiltürk üzerinden SP’yi bölme hamlesi yapmasını ve son günlerde konuşulan HDP içinden bir “muhafazakâr Kürt” partisi çıkarılması çabasını not edin lütfen…
Bir de şunu not edin: HDP’nin Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Çözüm sürecinde bize vaat ettiklerinizi yeri ve zamanı geldiğinde açıklamazsak namerdiz” diyor! Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP, hemen her gün HDP’nin kapatılmasını savunuyor, fezlekeler TBMM’de…
AKP’nin PKK ve HDP’ye neler vaat ettiğinin açıklanması için hâlâ hangi “yer ve zaman” bekleniyor? Yoksa kimi HDP’liler, dün ortaklık yaptıkları AKP’yle, bir gün yine ortaklık yapabileceklerini mi düşünüyor?
Sopa: HDP’nin kapatılması
Erdoğan’ın sopası ise fezlekeler, dokunulmazlıkların kaldırılması ve HDP’nin kapatılması…
Ancak belirtelim: MHP’nin ısrarına rağmen AKP’nin niyeti HDP’yi kapatmak değil. Zira kapatılmış bir HDP, AKP açısından “kullanım” değerini de kaybetmiş olur. AKP bu nedenle bazı milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırarak sandalye sayısını azaltmayı ve de en fazla HDP’nin hazine yardımının kesilmesini istiyor.
Bu yolla da hem HDP içinden AKP’ye destek olabilecek bir “muhafazakâr HDP” çıkabilmesini kolaylaştırmayı, hem de “terörle bağlantılı” bir HDP’yi CHP’ye yapıştırarak Millet İttifakını parçalamayı hedefliyor.
Erdoğan’ın tüm bunların ardından da hedefi şu: 15 Şubat tarihli “Anayasa tuzağı” başlıklı makalemizde yazdık, milleti anayasacılar ve anayasa karşıtları şeklinde bölerek seçime gitmek istiyor. Kapatmadığı, böldüğü HDP’yi de CHP’ye “açık ortak” yaparak, seçimi milliler-gayri millîler ekseninde yapabilmeyi hesaplıyor.
Muhaliflerini müttefik yapabilen Erdoğan
Erdoğan’ın siyaset mühendisliği sakın küçümsenmesin. Seçim meydanlarında Erdoğan’ın yakasına yapışacağını ilan edenlerin, sonradan Erdoğan’ın paçasına yapışarak siyasete devam edebildikleri ortada…
Erdoğan’a en ağır sözleri dile getiren, seçim meydanında ip atan MHP lideri Devlet Bahçeli bugün en büyük müttefiki. Erdoğan’ın en sert muhalifi VP lideri Doğu Perinçek bugün yanında. Erdoğan’dan hesap soracağını belirterek en ağır sözleri dile getirenlerden DP lideri Süleyman Soylu, bugün bakanı. Erdoğan’ı devireceğini belirten HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş, bugün yardımcısı…
18 yılda Erdoğan PKK ve HDP’yi de, yetmez ama evetçi liberalleri de, ihtiyaca göre kullandı, kullanıyor…
İşte bu nedenle, “nasıl olsa bu kötü ekonomiyle artık iktidar olmayı sürdüremezler” kolaycılığına kapılmamak ve Erdoğan’ın siyaset mühendisliğini ciddiye alarak, sağlam bir strateji oluşturmak gerekmektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mart 2021
Çin’le gizli füze anlaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/03/2021
28 Şubat süreci, daha çok irticayla mücadele boyutuyla anımsanıyor. Oysa 28 Şubat süreci, özü itibariyle Türkiye’nin Atlantik bağı karşısında “stratejik özerklik” arayışıydı. İrtica da, bu eksen içinde, ABD’nin “ılımlı İslam” projesi olması üzerinden hedef alınıyordu.
Sürecinin salt türban konusuna indirgenerek ele alınıyor olması, sadece bir “28 Şubat mağduriyeti” oluşturma ihtiyacı nedeniyle değil, ondan daha çok sürecin Atlantik karşıtı boyutunu gizlemek içindir.
28 ŞUBAT’IN İKİ TEMEL HEDEFİ
Oysa 28 Şubat;
1. Türkiye’nin bölgesinde Rusya ve İran’la işbirliği yapması gerektiğini savunuyordu.
2. ABD ve NATO’ya silah bağımlılığının azaltılmasını hedefliyordu.
İşte bugün Türkiye’nin gurur duyduğu Milli Gemi Projesi (MİLGEM) bir 28 Şubat eseridir. MİLGEM ile Türk Deniz Kuvvetleri büyük oranda millileştirildi. Türkiye kendi savaş gemilerini yapar ve ihraç eder hale geldi.
28 Şubat, sadece denizde değil, karada ve havada da ulusal savunma ve silahlanma anlayışına ulaşmak istiyordu. Bunun için ABD ve NATO’ya olan silah bağımlılığından kurtulmak gerekiyordu. Bu hedefin ara aşaması da öncelikle silah envanterini çeşitlendirmekti. O sürecin devamı, teknoloji transferi ile ulusal silahlanma yoluydu.
TOROS FÜZELERİ
Pek bilinmez…
Türkiye, 28 Şubat sürecinde Çin’le gizli bir füze anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre karadan karaya 80 kilometre menzilli, toplam 19 üniteden oluşan bir WS-1 bataryası alındı. Anlaşmaya göre teknoloji transferi ile 5 batarya Türkiye’de ortak üretildi.
O süreçte bu resmi olarak açıklanmadı. Türkiye, Çin’den teknoloji transferi ve ortak üretimle geliştirilen “Toros” füzelerini, TÜBİTAK ve SAGE üretimi olarak IDEF Fuarı’nda sergiledi. TSK envanterine giren füzeler, 70-100 km menzilli ve karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor (“Ordudan Çin açılımı- Çin’le ‘uzay’da işbirliği”, Milliyet, 4 Nisan 2005).
Türkiye, sonraki yıllarda Toros’u geliştirdi ve 160 km menzilli Toros-260’ı üretti (“Toros topçu roketi”, 14 Mayıs 2016: http://www.millisavunma.com/toros-topcu-roketi/).
Yine Hava Kuvvetleri Komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın Çin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Çiao Çingçen’i ziyaretinde de “orta menzilli hava savunma füzeleri” konusunda önemli görüşme yapılmıştı (Kamil Erdoğdu, “Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Fırtına Çin’de”, Anadolu Ajansı, 4 Nisan 2005).
Ancak Türkiye arkasını getirmemişti…
MEVCUT BAĞIMLILIK – OLASI BAĞIMLILIK
Türkiye’nin Çin ve Rusya’yla ilişkilerini geliştirmesini savunduğumuzda, hatta Ankara’nın her iki başkentle işbirliğini stratejik düzeye çıkarması gerektiğini belirttiğimizde karşımıza hep şu argüman çıkıyor: “ABD’ye bağımlı olmayalım da Rusya ve Çin’e mi bağımlı olalım?”
“Tam bağımsızlığı” savunuyor gibi görünen bu argüman, pratikte “ABD’ye bağımlılığı sürdürmeyi” savunmaktadır.
Zira Türkiye’nin ABD’ye “mevcut” bağımlılığı ile Çin ve Rusya’ya “olası” bağımlılığını kıyaslamak eşyanın tabiatına aykırıdır.
Rusya’dan ya da Çin’den füze almak, Türkiye’yi bu iki ülkeye bağımlı yapmaz ama silah envanterini çeşitlendirmesi bakımından ABD’ye bağımlılığının oranını düşürür.
S-400 ÇALIŞTIRILMALI – F35 UNUTULMALI
Elbette esas hedef “tam bağımsızlık” ve ulusal savunma-silahlanmadır.
Ancak 70 yıldır neredeyse yüzde 100 oranında ABD ve NATO silahlarına bağımlı olan bir ülkede, birden yüzde 100 ulusal silahlanmaya geçebilmek olası değildir.
Bu gibi durumlarda birinci adım silah envanterini çeşitlendirmek, ikinci adım da teknoloji transferi ve ortak üretimdir. Ulusal silahlanma bu ikinci adımın arkasında gelir.
Türkiye, 28 Şubat’ın bu anlayışını, kesintilere, bocalamalara, gelgitlere rağmen sürdürmek zorundadır. Bu nedenle Türkiye’nin hızla atması gereken iki önemli adım vardır:
1. Salgın gibi ucuz bir bahaneyle çalıştırılması ertelenen ve Girit Modeli gibi açıklamalar üzerinden ABD’yle pazarlığı sürdürülen S-400’ler, aktif hale getirilmelidir.
2. ABD’nin S-400 nedeniyle Türkiye’yi F-35 programından çıkartması karşısında parayla lobi tutup o programa yeniden dönmeye çalışmaktan vazgeçilmelidir. F-35 programı ile Türk Hava Kuvvetlerinin ABD’ye yüzde 100’e yakın oranda bağımlı hale geleceği gerçeği görülmelidir.
Kaldı ki F-35 açısından gerçek durum şudur: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Test ve Değerlendirme Ofisi, F-35’lerde 871 kusur tespit etmiş durumda (Bloomberg, 14.1.2021). Bu oran Nisan 2018’de 941’di. Yani iki yılda 941 kusurdan yalnızca 70 adeti çözülebilmiş durumda.
Bu nedenle Türkiye, kendi ulusal uçağını yapma hedefiyle bir başka 5. nesil uçak alımına hızla yönelmelidir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Mart 2021
1 Mart tezkeresi ve Türk-Amerikan ilişkileri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/03/2021
En iyi Bahçeli bilir: Ecevit’in koalisyon hükümeti, ABD’nin Irak saldırısına destek vermediği için yıkılmıştı.
Sıcak para operasyonu ile tetiklenen ekonomik krizle devirememişlerdi. TÜSİAD’ın uygulamaya koyduğu “sağlık sorunları üzerinden” Ecevit’i Cem-Derviş’le değiştirme planı işe yaramamıştı. Hatta Özkan-Cem ikilisinin DSP’yi bölerek yeni parti kurması da o koalisyonu yıkamamıştı.
Ta ki Bahçeli son darbeyi vurup, kendi yardımcılarının bile bilgisi olmadan, 7 Temmuz 2002’de gelen bir telefon üzerine erken seçim ilan edinceye kadar!
ABD Ecevit hükümetine neden karşıydı?
Ecevit hükümeti, tüm hatalarına ve zaaflarına rağmen, Türkiye’nin ABD’den bağımsızlaşmasını savunan 28 Şubat ikliminin iktidarıydı. Türkiye’nin bölge merkezli dış politika uygulamasının, Rusya ve İran’la işbirliği yapması gerektiğinin savunulduğu bir siyasal iklimdi.
ABD ise Ortadoğu’ya yerleşme hesapları yapıyordu. Irak işgaliyle başlayarak bölge ülkelerinin haritalarını yeniden çizmeyi, rejimlerini değiştirmeyi planlıyordu. Dahası bu işler için kendisine bir de Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı arıyordu.
Ankara ise tersine ABD’nin planlarına karşı “stratejik özerklik” ilanı anlamına gelen işler yapıyordu: Rusya Genelkurmay Başkanı Kvaşnin Türkiye’ye geliyor, Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Çin’e gidiyordu. Sonra Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Rusya’ya, Cumhurbaşkanı Sezer İran’a gidiyordu.
Özetle Türkiye ABD’nin Irak üzerinden bölgeye müdahalesini, ikili işbirliği modelleri geliştirerek engellemeye çalışıyordu.
Ecevit-Kıvrıkoğlu ikilisi, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’in 14 Temmuz 2002’de getirdiği, “Irak’a saldırı için Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planını reddediyordu.
Amerikan tezkeresini reddeden TBMM
İşte o plan için Ecevit koalisyonu yıkıldı ve yerine görülmedik bir medya desteğiyle sandıktan AKP çıkartıldı: ABD nihayet kendisine Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı bulmuştu!
Ancak yine de o günler bugünkü gibi değildi. AKP çoğunlukta olsa da, TBMM vardı, TBMM’nin onayı lazımdı. “ABD’nin Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planı, Abdullah Gül’ün başbakanlığındaki birinci AKP hükümeti tarafından 1 Mart tezkeresi şeklinde meclise getirildi.
İki partili TBMM’de CHP tezkereye karşıydı. Türkiye’nin sosyalist partileri, sendikaları, demokratik kitle örgütleri Türk topraklarına 89 bin ABD askerinin gelmesini sağlayan ve o askerlere üsleri, hava ve deniz limanlarını veren tezkereye karşı alanlarda her gün eylem yapıyordu.
İşte o siyasal iklimde AKP’nin “milliyetçi” milletvekilleri de CHP ile birlikte onurlu ret oyu verdi ve 1 Mart tezkeresi geçmedi.
Erdoğan-Gül’ün anlaşmaları
Bunun üzerine yasal bir düzenlemeyle Erdoğan’ın önü açıldı ve ikinci AKP hükümeti kuruldu.
Erdoğan BOP eşbaşkanı olarak TBMM’nin etrafından dolanacak, hükümet anlaşmalarıyla ABD’ye 1 Mart tezkeresindeki talepleri parça parça sağlayacaktı!
Hemen Washington’la “dokuz üs” anlaşmasını yaptı, ABD askerlerine hava sahasını açtı, hava alanı ile limanlar tahsis etti. Dışişleri Bakanı Gül, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile “iki sayfalık 9 maddelik bir plan” üzerinde anlaştı.
Şimdi unutuldu ama Erdoğan ABD medyasında, Irak’ı işgal eden ABD askerilerinin sağlığına duacı olduğunu belirttiği bir mektup bile yazdı!
Problemin kaynağı çözüm bulamaz
Tüm bunları yalnızca 1 Mart tezkeresinin yıldönümü olduğu için anımsatmadık; problemin kaynağının probleme çözüm olamayacağını belirtmek için anımsattık.
ABD’nin “turuncu sandığından” çıkarak iktidar olanlar, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine eşbaşkanı olanlar Türk-Amerikan ilişkilerindeki derin sorunları Türkiye yararına çözemezler.
Kendi iktidarının devamını esas alarak pazarlığa ve tavize açık konumlanırlar: S-400’ü salgın bahanesiyle çalıştırmayıp Halkbank ve Rıza Zarrap konularında ABD’ye karşı pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışırlar. Karadeniz’de Rusya’ya karşı ABD ve Ukrayna’yla işbirliği yaparlar. ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” çağrısı yaparlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mart 2021
ABD’yle müttefik ama ortak değil!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/02/2021
Türkiye, bir yandan ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah ve ekipman yardımı yapmasını çıkarlarını tehdit eden en önemli gelişme olarak saptıyor ama bir yandan da ABD’yle Karadeniz’de Rusya’yı hedef alan ortak deniz tatbikatı yapıyor!
Peki Türkiye hem ABD’nin çıkarlarını hedef aldığını tespit edip hem de ABD’yle nasıl işbirliği yapabiliyor?
Sözde stratejik ortaklık
Tamam, Erdoğan bir dönem ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde “eşbaşkan” oldu. Tamam, Erdoğan Obama’nın ilk döneminde Ortadoğu için “model ortak” oldu. Ama Türkiye hiçbir zaman ABD’nin “stratejik ortağı” olmadı; Erdoğan’dan önce de, Erdoğan döneminde de…
Bu gerçeği en açık bir şekilde dile getiren de ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Blinken oldu. Blinken, Biden tarafından bakanlık için aday gösterilip de onay almak üzere Senato Dış İlişkiler Komitesinin karşısında çıktığında, Türkiye’yi “sözde stratejik ortak” olarak nitelemişti (20.2.2021).
Türkiye’de Blinken’in sözlerine çok kızıldı; nasıl Türkiye için “sözde stratejik ortak” der diye. Ancak gerçekti; Türkiye ABD’nin hep “sözde” stratejik ortağıydı…
Müttefiklik-ortaklık farkı
Sorun şu ki, Türkiye ABD’nin ortağı olmadığı halde, 70 yıldır müttefiki…
Ortaklık ile müttefiklik arasında kalın bir fark var: Bir ülkeyle müttefik olabildiğiniz halde ortak olmayabiliyorsunuz…
Türkiye ABD’nin ortağı değildir; iki ülke Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Irak’ta, terörle mücadele konusunda karşı cephelerdedir…
Ancak Türkiye, NATO ilişkisi nedeniyle ortağı olmadığı halde ABD’nin müttefikidir!
Bu nedenle de ABD hem PKK’ye silah yardımı yapıyor ama hem de Türkiye’yle Karadeniz’de ortak tatbikat yapabiliyor!
“ABD’yi NATO’yla dengeleme” hayali
ABD’nin Türkiye’ye karşıtlığını saptayanların bir bölümü, yine de Türkiye’nin NATO üyeliğini savunurlar. Hatta NATO üyeliğinin ABD’yi dengeleme aracı olduğunu düşünenler bile vardır.
Bu görüşler, NATO’nun işlevinin tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır: NATO sadece askeri bir örgüt değildir, ondan daha önce ve önemli olarak siyasi bir örgüttür. Ve bu özelliği nedeniyle NATO, ABD’nin Avrupa’yı denetim altında tutma ve üye ülkelere Amerikan çıkarlarını kabul ettirme örgütüdür. Gladyo ve türevi örgütler bu nedenle NATO ülkelerinde olabilmiştir.
Türkiye’nin ya da başka bir ülkenin ABD’yi NATO’yla dengeleyebilmesi, olası değildir. Tersine, ABD NATO aracılığıyla, üye ülkeleri kendi çizgisine mecbur etmektedir. İşte şu anda ABD’nin “Rusya yakın tehdit” diyerek NATO üzerinden AB-Rusya ilişkilerini bozma gayreti de bu gerçeğe son örnektir.
Veto hakkının kullanım değeri yok
NATO’yu savunanların bir bölümü de Türkiye’nin “veto hakkı” üzerinden ABD ve AB’yi frenleyebildiğini, “veto hakkı” ile kazançlar elde ettiğini iddia ederler.
Oysa Türkiye’nin “veto hakkını” kullanabilerek elde ettiği tek bir somut kazanım yoktur: Türkiye örneğin ne Fransa’nın ne de Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünde bir kazanım elde edebilmiştir. Türkiye, örneğin İsrail’e NATO merkezinde daimi ofis verilmesini son tahlilde önleyememiştir, örneğin Rasmussen’in genel sekreterliğine karşı çıktığı halde önleyememiştir.
En tipik örnektir: Ankara “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek harekata karşı çıktığı halde, harekata katılmaya mecbur kalmış ve bunu da iç kamuoyuna “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’da olmalıdır” gibi vahim bir gerekçeyle pazarlamaya çalışmıştır!
NATO prangası
Sonuç olarak ABD, Türkiye’yi gerçekte bölgede “hedef ülke” olarak görmektedir. Türkiye’nin bu gerçeğe göre konumlanabilmesinin önündeki en temel engel de NATO üyeliği prangasıdır.
ABD, NATO prangasıyla Türkiye’nin ulusal savunma geliştirmesini de, bütünlüklü bir strateji oluşturmasını da önlemeye çalışmaktadır.
Türkiye’nin Atatürk’ün “bağımsız ve bölge merkezli dış politikasına”, bugün dünden çok daha fazla ihtiyacı var…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Şubat 2021
Baltık-Akdeniz hattı ve ABD-NATO yığınağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/02/2021
Truman, Potsdam Konferansında Stalin ve Churchill’e şöyle der: “Son iki yüz yıldır bütün savaşlar Akdeniz ile Baltık denizleri arasındaki, Fransa’nın doğu sınırı ile Rusya’nın batı sınırı arasındaki bölgede başladı. Ve son defasında bütün dünyadaki barış ilk olarak Almanya tarafından ihlal edildi.”
Bu söz, bugün için ne kadar geçerli peki?
Gerekçe Rusya, araç NATO
Dünyanın ekonomik ağırlık merkezi Asya-Pasifik’e kaydı; adım adım siyasi ağırlık merkezi de kayıyor. Emperyalist ABD bu nedenle Hint Denizi’nden Pasifik’e uzanan geniş alanı, “uzun vadeli stratejik mücadele” içine girdiği Çin’le hesaplaşma alanı olarak belirlemiş durumda. Askeri hazırlığını da buna göre yapıyor.
Ancak bu durum Baltık-Akdeniz hattının önemini ortadan kaldırmış değil. Geçen yazımızda incelemiştik: ABD Başkanı Joe Biden, Rusya’nın NATO’ya Çin’den daha “yakın” tehdit olduğunu savundu.
Bu saptamanın ABD’nin “büyük stratejisi” içindeki anlamı ve değeri şudur: ABD, Çin ve Rusya’yı bir blok olarak görüyor ki büyük oranda doğrudur. Dolayısıyla sadece Çin’e değil, Çin-Rusya ortaklığına karşı mücadele etmek zorunda kalacağını görüyor. Bu nedenle de AB ile Hindistan’ın desteğine ihtiyaç duyuyor.
Yani ABD’nin AB’yi uzaklardaki Çin “tehdidine” karşı harekete geçirebilmesinin gerekçesi Rusya “tehdidi”, aracı da NATO oluyor. Böylece ABD, Rus “tehdidi” üzerinden AB’yi hizaya sokmak, Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin Rusya’yla enerji işbirliğini kesmek istiyor.
Hattın güzergâhı
Bu tablo elbette Biden’ın ABD başkanı olmasıyla ve onun Münih Güvenlik Konferansında Rusya’yı NATO için Çin’den daha yakın ve öncelikli tehdit ilan etmesiyle başlamış değil. ABD emperyalist bir devlet ve “büyük strateji” başkandan başkana hızla değişmiyor.
NATO’nun Baltık Planı, anımsayın, Trump döneminin uygulamasıydı.
ABD, Baltıklardan başlayarak Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Batı Karadeniz’i kesip, Yunanistan üzerinden de Ege’yi birleştirerek, Doğu Akdeniz’e inen geniş bir hat inşa etmeye çalışıyor.
Bu geniş hat AB ve NATO’yu Rusya’ya karşı mücadeleye sevk etme hattı olacak…
Yunanistan’da ABD işgali!
ABD’nin son dönemde Yunanistan’a verdiği siyasi destek ve yaptığı askeri yığınağın esas hedefi, bu hattın inşasını tamamlamaktır.
Yunan To Vima gazetesinin, ABD ile Yunanistan arasındaki Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması’nın güncellenmesine dair haberi çok önemliydi. Buna göre ABD;
1. Anlaşmanın her yıl değil, beş yılda bir güncellenmesini ve uzatılmasını istiyor.
2. Askerleri için 20’den fazla yeni konuşlanma yeri istiyor.
3. Yunanistan’daki her askeri tesisi kullanma hakkına sahip olmak istiyor.
Böylece Girit’teki Suda Üssünü genişleten ve diğer üç üssü de kullanmaya başlayan ABD, iyice Yunanistan’a ve Ege’ye yayılmak istiyor!
Bakalım Atina bu taleplere olur verecek mi? Ancak görünen o ki Yunanistan tarihi bir hata yapıyor ve sözde Türkiye’yi dengelemek adına kendisini tamamen ABD’ye teslim ediyor! Bunun ağır faturasını umarız Yunan komünistler kamuoyuna anlatabilecektir…
Türkiye-Rusya işbirliğinin değeri
ABD’nin Batı Karadeniz’i de dahil ederek Baltık-Akdeniz hattı inşa etmesinin birkaç hedefi var:
1. ABD, esas olarak Rusya’yı hedef alıyor. Rusya’yı Baltık, Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz hattında sıkıştırıp, Ege ve Akdeniz’de ticaret güzergâhını baskılamak istiyor.
2. ABD bu hat ile ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerjipolitik mücadeleyi kontrolü altında tutmak istiyor.
3. Ancak bu hat fiilen Türkiye’nin de kuşatılması demek. Ve ABD bunu aynı zamanda NATO üyeliğinin getirdiği Karadeniz sorumluluğu üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini bozmanın aracı olarak kullanmak istiyor.
Görüldüğü gibi satranç tahtasında önemli hamleler yapılıyor. Bu hamleler karşısında “bütünlüklü” bir strateji oluşturulmalı. Ancak iktidarın “blöflü pişti” anlayışı ile ne mümkün!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Şubat 2021