Devlet ve iki problemi

Türkiye Cumhuriyeti devletinin birbiriyle ilgili iki temel önemli problemi var:

1. Devlet, adım adım “anayasal devlet” olmaktan çıkıyor.

2. Çeşitli tarikat ve cemaatler devlete iyice yerleşiyor.

İktidar kaynaklı bu iki problem; birbirini bütünleyen, hatta birbirine neden ve sonuç olan problemlerdir: Tarikat ve cemaatler devlete yerleştikçe devlet anayasal devlet olmaktan çıkmaktadır. Devlet, anayasal devlet olmaktan çıktıkça, tarikat ve cemaatler devleti ele geçirmektedir.

AYM-İçişleri çarpışması

İki problem son haftalarda değişik boyutlarıyla gündeme geldi. Özetlersek:

– İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) şehirlerarası yollarda gösteri yürüyüşünü yasaklayan kanunu iptal etmesine, şu “tehdit gibi” sözlerle tepki gösterdi: “Madem onayladınız. Polis koruması almadan bisikletinle işe git gel bakalım!”

– İktidarın sözcüleri, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını uygulamayan ve “tanımayan” alt mahkemelerin tutumlarını olumlayan ve onaylayan açıklamalar yaptılar.

– Ankara’nın başkent oluşunun 97. yılında, 13 Ekim’de, Ankara’da tüm kamu kurum ve kuruluşları akşam ışıklarını açtı. AYM üyesi Engin Yıldırım “Işıklar yanıyor” diye AYM’nin binasının fotoğrafını sosyal medyadan paylaştı. “Genelkurmay’ın ışıkları yanıyor” çağrışımı gibi algılanan bu mesaja yanıt İçişleri Bakanlığından geldi: “Işıklarımız hiç sönmüyor” diyerek kendi bina fotoğraflarını paylaştılar.

– İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Herhangi bir inanç grubunun, devletin birtakım noktalarına sızdığı değerlendirmesi yalandır” dedi.

Cumhurbaşkanlığı çarpışması

AYM üyesi Engin Yıldırım’ım “ışıklar yanıyor” mesajı, AKP-MHP ittifakının bir süredir gündeminde olan “AYM’yi yeniden yapılandırma” girişimi için bulunmaz fırsat doğurdu. Nitekim Devlet Bahçeli başta pek çok Cumhur İttifakı sözcüsü, kamuoyuna “işte gördünüz, AYM’nin yapısı değiştirilmeli” özetli propagandalar yaptılar.

Peki Cumhur İttifakı neden AYM’nin yapısını değiştirmek istiyor? Hepsi AKP’nin iktidarı döneminde AKP’nin seçtiği isimler değil mi? (Ahmet Necdet Sezer’in seçtiği son üye iki ay sonra emekli oluyor ki zaten o üye birçok kritik başvuruda “ihlal olmadığı” yönünde oy kullandı!)

Abdullah Gül’ün AYM’ye atadığı isimlerin, AKP-MHP ittifakının hoşuna gitmeyen kararlardaki rolü AYM ile iktidar arasında soruna dönüşmüş durumda. Bu durum, AYM kararlarına uymayan alt mahkemelere iktidarın açıkça arka çıkması gibi normal bir devlette olamayacak görüntülere neden oldu.

Fakat asıl önemli konu, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimidir. Anayasa’nın 101. maddesine göre “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.”

İktidarı destekleyen hukukçulara göre Erdoğan, 2023’te aday olabilir. Ama kimi hukukçular da, daha önceki Abdullah Gül örneğine işaret ederek, Erdoğan’ın “üçüncü kez” seçilemeyeceğini savunuyorlar.

Erdoğan’ın adaylığı konusunda son karar sahibi AYM’nin yapısının o gün geldiğinde nasıl olacağı, iktidar açısından bugünün en önemli problemi elbette!

Tarikat hiyerarşisi devlet hiyerarşisine aykırı

Ulusal devlet, ulusun, yurttaşların toplamının devletidir. (Kuşkusuz daha çok egemen sınıfın devletidir.) Uluslaşma, tarihsel olarak feodal ilişkilerin devrimle yıkılması temelinde gelişir. Feodal düzenin ümmeti, devrimle millet (ulus) olur. Yani padişahın, sultanın kulu değil, devletin yurttaşı olunur; tarikatların ve cemaatlerin müridi değil, devletin vatandaşı olunur.

Dolayısıyla ulusal devlete tarikat ve cemaat yerleşmesi, ulusal devletin varlık gerekçesiyle çelişir. Cemaatin müridi, cemaatin hiyerarşisine tabidir, şeyhinin emrindedir. O hiyerarşiye tabi mürit, devletin hiyerarşisinin pratikte dışındadır. Nitekim FETÖ örneği bunun en çarpıcı örneğiydi: TSK’de askeri hiyerarşi yerine imamların komutasında başka bir hiyerarşi inşa edilmişti.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun devlette tarikat ve cemaatlerin olduğunu yüzlerce örneğe rağmen yalanlaması da, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın konuyla ilgili açıklamasında tarikat ve cemaatlerin “meşru sınırlar” içinde devlette olmasını desteklemesi ve “Kemalistlerin olmasına” karşı çıkması da iki şeyi yeniden ve yeniden göstermektedir:

1. İktidar, Cumhuriyetle ve Kemalist Devrimle hesaplaşmaktadır. Kalın’ın 150 yıllık modernleşmeye itirazı bu kapsamdadır.

2. AKP “tarikatlar ve cemaatler koalisyonudur.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesidir
17 Ekim 2020

2 Yorum

Salgın zengini zenginleştirdi

Salgının ekonomi-politiği konusunda bu köşede daha önce birkaç makale yazmıştık. Özetlersek, o yazılardaki tezlerimiz şunlardı:

1. Virüsün bulaşıcılığı da tedavisi de sınıfsaldır: ABD’de salgında “Siyahların ve Hispaniklerin daha çok ölüyor olması” etnik değil, sınıfsal bir meseledir. Bağcılar ve Esenler’de vaka oranının, İstanbul’un diğer semtlerine göre çok daha yüksek olması, sınıfsal nedenledir.

2. ABD başta pek çok ülkede salgın nedeniyle açıklanan ekonomi tedbir paketleri, halkı desteklemek için değil, şirketleri, kapitalist sistemi desteklemek içindi.

3. Halk açısından daha vurucu kriz, salgın ilerledikçe ve hatta salgın kontrol altına alındıktan sonra ortaya çıkacak: Egemen sınıflar, salgın krizinden sonraki ekonomi krizini aşabilmek için krizin yükünü her zaman olduğu gibi emekçi sınıfların sırtına yükleyecek.

Bu tezleri dile getirdiğimiz makalelerimizi nisan ayında yazmıştık. 6 ay sonra bir durum değerlendirmesi yapabiliriz. Çünkü elimizde yeni veriler var.

İşte o verilere göre, “salgının ya da virüsün ekonomi-politiği” dediğimiz konuda, iki yeni tez daha ileri sürebiliriz:

Salgın zenginlere yaradı

1. En zengin Amerikalı milyarderlerin mal varlıkları, salgında ortalama yüzde 50’ye yakın oranda arttı. Yani salgın, zenginlere, hatta daha çok “en zenginlere” yaradı.

İşte o milyarderlerin bazıları ya da en zenginlerin en zenginleri:

Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un serveti, bu yılın başında 113 milyar dolardı. Bugün servetine 73 milyar dolar daha eklenerek, 186 milyar dolara çıktı!

Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg’in 54 milyar dolar büyüklüğündeki servetine yılbaşından bu yana 46 milyar dolar eklendi ve 100 milyar dolara çıktı!

Tesla’nın sahibi Elon Musk’ın 25 milyar dolarlık serveti, bu süreçte 92 milyar dolara çıktı!

Yine ABD medyasındaki haberlere göre salgın sürecinde “daha az zengin olan” Michael Bllomberg ve Charles Koch gibi dolar milyarderleri de servetlerine 7 milyar dolar daha eklemiş oldular.

Yoksullar daha da yoksullaştı

2. Salgın, yoksul sayısını arttırdı. ABD’de en zenginler zenginleşirken işsizlik arttı, yardım için başvuran Amerikalıların sayısı yükseldi, kısacası halk yoksullaştı; yoksullar daha da yoksullaştı.

En zengin 50 ABD’linin toplam serveti, tam 165 milyon ABD’linin toplam servetine denk. 165 milyon Amerikalı, toplam Amerikalıların neredeyse yarısı. Yani sadece 50 ABD’li, ABD’nin yüzde 50’sinin toplam servetine sahip.

Ve bu 50 kişinin serveti, 2020 başından bu yana 339 milyar dolar artmış durumda!

Bloomberg’in ABD Merkez Bankası verilerine dayandırdığı haberine göre, ABD’lilerin en zengin yüzde 1’inin toplam mal varlığı 34 trilyon dolardan fazla. En yoksul yüzde 50’nin toplam malvarlığı ise sadece 2 trilyon dolar. Yani en zengin yüzde 1’in serveti, en yoksul yüzde 50’nin servetinin tam 17 katı!

Varlık araştırma şirketi Wealth-X’in raporuna göre servetleri en az 30 milyon dolar olan en zengin ABD’lilerin, salgının başladığı mart ayından ağustos sonuna kadar olan zamanda, servetleri yüzde 37 artarak 12,5 trilyon dolara yükseldi!

Ya sosyalizm ya barbarlık

En gelişmiş kapitalist ülkede durum özetle bu. En zengin ile zenginin, zengin ile yoksulun, yoksul ile en yoksulun arasındaki makas gittikçe açılıyor.

Elbette sistemin çarklarını bilenler için bu öngörülen bir son. Zira kâra dayalı bir ekonomi sistemi, zengin ile fakir arasındaki makası hep açar.

Sistem, iç tepkiyi frenlemek amacıyla bu makası biraz daraltabilmek için başta “savaş” olmak üzere kimi çözüm olmayan “çözümlere” başvurdu geçen yüzyılda…

Yani “ya sosyalizm ya barbarlık” sıradan bir propaganda sloganı değil, en güçlü ekonomi-politik gerçekliktir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ekim 2020

3 Yorum

ABD ÇİN’İ HİNDİSTAN’LA DENGELEME ARAYIŞINDA

HİNT-PASİFİK BÖLGESİNDE ABD’NİN NAFİLE HAMLELERİ

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’e karşı geliştirilen ve ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya’nın yer aldığı “Quad ittifakının” Tokyo’da düzenlediği toplantı öncesinde, Hint-Pasifik bölge ülkelerine “Çin’e karşı birlik” çağrısı yaptı (6.10.2020).

Pompeo, Güney Çin Denizi ve Doğu Çin Denizi’nde Çin’in askeri gücüyle gösteriş yaptığını iddia ederek, “Dünya uzun zamandır Çin tehdidi altında. Şimdi bu konuyu ciddi bir şekilde ele almak zorundayız” dedi.

Pompeo’nun dünyanın uzun süredir ABD tehdidi altında değil de Çin tehdidi altındaymış gibi konuşmasını, ya da Çin Silahlı Kuvvetlerinin Güney Çin ve Doğu Çin denizindeki varlığından sanki ABD sahilindeymiş gibi rahatsızlık açıklaması, elbette “basit bir propagandadan” ibarettir. O nedenle üzerinde durmayacağız.

Bizi asıl ilgilendiren, ABD’nin “Hint-Pasifik bölge” yaklaşımıdır. Çünkü bu yaklaşım, küresel mücadeledeki ABD “büyük stratejisine” işaret etmektedir.

PENTAGON’UN HİNT-PASİFİK STRATEJİ RAPORU

ABD, Asya-Pasifik stratejisini geçen yıl Hint-Pasifik stratejisi diye değiştirdi.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir.

Neden? Çünkü Pentagon raporuna göre “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

Pentagon’a göre ABD’nin esas rakibi kim? “Ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin.

Peki Çin’e karşı ABD’nin müttefiki kim? Rapora göre ABD’nin 2016’da “büyük savunma ortaklığı” statüsü verdiği Hindistan!

ABD ÇİN’İ ANCAK HİNDİSTAN’LA DENGELEYEBİLİR

Nitekim bu rapordan bir yıl önce, 30 Mayıs 2018’de, ABD Pearl Harbour’da bulunan 375 bin kişilik Pasifik Komutanlığının (PACOM) ismini de değiştirdi; Hint-Pasifik Komutanlığı (INDOPACOM) yaptı.

Pentagon’un Pasifik ya da Asya-Pasifik stratejini Hint-Pasifik stratejisi diye isimlendirmesi ve Pasifik Komutanlığını Hint-Pasifik Komutanlığı diye yenilemesi, Washington’un Çin’i dengeleyebilecek esas müttefik olarak Hindistan’ı görmesinden kaynaklanmaktadır.

ABD’ye göre 1,4 milyar nüfuslu gelişmiş Çin’i durdurabileceği ve dengeleyebileceği yegâne kuvvet 1,3 milyar nüfuslu ve hızla gelişen ekonomisi ve nükleer askeri gücüyle Hindistan’dır.

ABD’NİN ÇİN’E KARŞI 1DAHA GENİŞ BATI” HEDEFİ

Aslında ABD SSCB’nin dağıldığı ve dünyanın “tek kutuplu” hal aldığı 90’ların başından itibaren, Çin’in hızla geliştiğini ve 2050’lerde kendisine yetişebileceğini hesap ediyordu. Ancak bu makasın çok daha erken kapanacağı görüldü.

İşte bu süreçte ABD’nin ileride Çin’i dengeleyebilmek için “daha geniş Batı” inşa etmesi fikri ortaya çıktı. Buna göre ABD, Rusya’yı Batı’ya dahil ederek, Çin’e karşı “daha geniş Batı” kurmalıydı. Nitekim ABD Yeltsin’li Rusya’yla “NATO-Rusya Konseyi” bile oluşturuldu.

Ancak bu sürecin ABD’nin SSCB ülkelerine yerleşerek doğrudan Rusya’yı çevreleyen yönünün esas olduğu anlaşıldı ve Putin’li Rusya, yönünü Çin’le işbirliğine döndü.

ABD için Çin’e karşı yeni dengeleyeci müttefik ihtiyacı doğdu: Bu AB olamazdı, hem Çin’e uzaktı hem de askeri gücü yoktu. Japonya ve Avustralya Çin’e yakındı ama Çin’i dengeleyecek askeri güce sahip değillerdi.

ABD için en uygun “dengeleyici” Hindistan’dı. Hem Çin’e komşuydu, hem Çin kadar büyük nüfusu vardı, hem Çin’in 90’lardaki ekonomi performansını gerçekleştiriyordu, hem de nükleer bir askeri güçtü. Dahası Hindistan’ın geçen yüzyılda savaşa da dönüşen Çin’le tarihi sınır sorunu da vardı.

PASİFİK YÜZYILI

İşte ABD bu süreçte “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesini açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kasım 2011’de Foreign Policy’de, ülkesinin yeni dış politika yol haritasını ilan etti. Buna göre “politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak”tı.

Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın ABD’nin Pasifik stratejisi için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak savunma ve ortak hedefler konusunda işbirliğini geliştireceğini belirtiyordu.

Ve ABD’de de buna uygun olarak Afganistan ve Irak’tan, Ortadoğu’dan adım adım çekilecekti. İşte Obama döneminde başlayan ve Trump döneminde de süren Irak ve ve Afganistan’dan çekilme konusu bu yeni strateji nedeniyleydi.

Nitekim Trump iktidarıyla birlikte ABD açıktan Çin’i “baş rakip” ilan etti ve onunla ticaret ve teknoloji alanlarında açık savaş başlattı.

ABD’NİN B2, HP4 ve G11 HEDEFLERİ

İşte 2018’de Pasifik Komutanlığının Hint-Pasifik Komutanlığına dönüşmesi ve 2019’da Pentagon’un “Hint-Pasifik Strateji Belgesi” açıklaması, 2011’de Clinton’un ilan ettiği “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinin Hindistan merkezli güncellenmesidir.

ABD Çin’e karşı artık birbirini bütünleyen üç hedefe sahiptir:

1. B2: Çin’e karşı iki büyüğün, ABD ve Hindistan’ın blok oluşturması hedefi.

2. HP4: Çin’e karşı Hint-Pasifik bölgesinde dörtlü ittifak oluşturmak, ki kuruldu: ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya.

3. G11: G7’yi yeni dört ülke ile G11 yapmak. Trump 31 Mayıs 2020’de G7’ye Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da eklenmesini ve böylece G11’in kurulmasını önerdi. Batı bloğunun 7 ülkesinden oluşan G7, gelişmiş Asya ülkelerini bulunduğu bir dünyaya artık liderlik yapmaktan uzaktı. G20 ise Çin’in bulunduğu ve ABD’nin ağırlığının gün geçtikçe azaldığı bir platformdu. İşte ABD bu nedenle Çin’i dışlayarak G11 inşa etmeye çalışıyor. Ancak Rusya sorunları çözmeye en uygun platformun G20 olduğunu savunarak ABD’nin bu önerisini reddetti.

Peki tüm bu çabalar ABD’nin Çin’i dengeleyebilmesini sağlayabilecek mi? Olamayacağı görülüyor. Bunu da bir başka makalemizde inceleriz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Ekim 2020

4 Yorum

Moskova’nın Kürt devleti endişesi

Son birkaç aydır Irak, Suriye ve Türkiye’de Kürt sorunu konusunda yeni gelişmeler yaşanıyor:

1. Suriye’nin kuzeydoğusunda PKK’nin Suriye kolu PYD ile Barzani’nin Suriye kolu ENKS arasında ABD’nin koordinatörlüğünde “ikinci aşama” anlaşma yapıldı (17.6.2020).

2. ABD ile PYD, Suriye’nin kuzeydoğusunda petrol anlaşması yaptı (3.8.2020)

3. ABD’ni Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in PYD/YPG’ye “artık operasyon olmayacak” güvencesi verdiği duyuruldu (22.9.2020).

4. Türkiye’de HDP’ye karşı 6 yıl önceki “Kobani olayları” nedeniyle operasyon başlatıldı (25.9.2020).

5. Bağdat ve Erbil, PKK’yi Şengal’den çıkarmak üzere bir güvenlik ve işbirliği anlaşması imzaladı (10.10.2020).

Kalın: Jeffrey’den duymadım

Bu gelişmeler bir bütünün parçaları mı, yoksa her biri kendi içinde ayrı konular mı, hatta bir gelişme doğrudan diğer gelişmeyi mi hedef alıyor, incelemeyi gerektiriyor.

Çünkü, örneğin Barzani Suriye’de PYD ile anlaşırken, Irak’ta PKK’ye karşı Bağdat’la anlaşma yapıyor.

Diğer yandan Türkiye’nin kimi gelişmelere tepkisinin düşük tonda kaldığı görülüyor. Örneğin ABD-PYD petrol anlaşmasına ciddi bir tepki gösterilmedi, geçiştirildi.

Jeffrey’in “artık operasyon olmayacak” güvencesi ise kamuoyunda yoğun tepki doğurduğu için, ancak 15 gün sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın tarafından, üstelik farklı bir şekilde yalanlandı. Farklı diyoruz çünkü KalınBen James Jeffrey’in ağzından böyle bir şey duymadım, bu PYD’nin propagandası” dedi (5.10.2020).

Lavrov: ABD AKP’yi ikna etmeye çalışıyor

Tam bu süreçte, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un içeriği oldukça önemli şu açıklaması, tabloya daha geniş bir perspektiften bakmamızı gerektiriyor: “Amerikalılar (Suriye’nin kuzeyinde) yarı devlet işlevlerine sahip olacak bir Kürt özerkliği kurmaya çalışıyorlar. Türkleri de itiraz etmeyecek şekilde ikna etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu durumda mesele sadece Suriye’yle ilgili değil, Kürt sorunu ile ilgilidir, Kürt sorunu bugünleri arattıracak kadar ciddi bir patlak verebilir” (5.10.2020).

ABD’nin bir Kürt devleti kurmaya çalıştığı elbette sır değil, bunun Rusya tarafından bölgeyi olumsuz etkileyecek bir gelişme olarak görüldüğü de… O nedenle açıklamada esas önemli olan Moskova’nın bildiğini söylediği “ikna” süreciydi!

Lavrov’un bu kritik açıklamasına hükümetten doyurucu bir açıklama gelmedi. Hal böyle olunca, Jeffrey’in PYD’ye verdiği “artık operasyon olmayacak güvencesi” haberi, Kalın’ın “Ben Jeffrey’in ağzından böyle bir şey duymadım” demesine rağmen, daha da önem kazanıyor.

Bu durum, aynı zamanda geçen yıl yapılan bir anlaşmayı da anımsamamızı gerektiriyor: Erdoğan ile Pence arasında 17 Ekim 2019’da imzalanan 13 maddelik mutabakat.

O mutabakatla PYD’yi hedef alan askerî harekât durdurulmuş, karşılığında da ABD Başkanı TrumpTeşekkürler Recep Tayyip Erdoğan, milyonlarca hayat kurtarıldı” demişti.

PYD’ye karşı ÖSO bölgesi

Şimdi soru şu: AKP, Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt özerkliğine, Lavrov’un ifadesiyle nasıl “itiraz etmeyecek şekilde ikna” edilebilir?

Baştan beri Şam’la anlaşmadan yapılan askeri harekatlara düştüğümüz o risk notunu anımsatalım: AKP, kendi nüfuz alanı olacak bir ÖSO özerkliği karşılığında PYD özerkliğini kabul edebilme potansiyeli taşıyor!

Bu noktada İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in şu önemli açıklamasını da anımsamalıyız: “Türkiye’de terör örgütleri nedeniyle mevcut olan, anlaşılabilir korkuların giderilmesi için en iyi yol, başka ülkelerin topraklarına güç sevk edilmesi değil, Suriye ve Irak ordusu güçlerinin sınır bölgelerine konuşlandırılmasıdır” (24.9.2020).

Evet, Türkiye’nin PYD devletini önlemesinin en maliyetsiz yolu Şam’la anlaşması ve Suriye ordusunun yeniden bu topraklarda egemen olmasını kabul etmesiydi ki hâlâ geçerlidir. Şam’la anlaşmadan Suriye topraklarında yapılacak hamleler, maalesef ABD’yle “PYD özerkliğine karşı ÖSO özerkliği” pazarlığı riskini taşıyor çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ekim 2020

2 Yorum

Maraş hamlesinin hedefleri

Erdoğan’ın, yanına KKTC Başbakanı Ersin Tatar’ı alarak 46 yıldır kapalı olan Maraş’ın açılacağını Ankara’dan müjdelemesi ne anlama geliyor? Maraş hamlesi iç ve dış siyasetlerde hangi hedeflerin hamlesidir? İnceleyelim:

1. Maraş elbette açılmalıdır. Bu her şeyden önemlisi KKTC ekonomisi için önemli bir ihtiyaçtır.

2. Ancak Maraş, Lefkoşa’da açılmalıydı, Ankara’da Erdoğan’ın sarayında değil.

Sandıkta ters tepebilir

3. Yarın KKTC’de cumhurbaşkanlığı seçimi var ve seçime 5 gün kala Erdoğan’ın adaylardan Başbakan Ersin Tatar’la birlikte Maraş açılışı yapması, seçimlere müdahaledir.

Nitekim Maraş’ın açılması KKTC’de de böyle algılandı ve hükümeti oluşturan UBP-HP koalisyonu dağıldı. Koalisyon ortağı HP Genel Başkanı Yenal Senin, Ankara’da duyurulan Maraş açılışı konusunun kendileriyle paylaşılmadığını belirterek, “Devletin bütünlüğü bozuldu, kurumları hiçe sayıldı” dedi.

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’dan cumhurbaşkanı adaylarından Serdar Denktaş’a kadar pek çok isim, Maraş’ın açılışının bu şekilde duyurulmasını seçimlere müdahale olarak yorumladılar.

HP’li Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Kudret Özersay, kendisine son anda haber verildiğini söyleyerek olaya tepki gösterdi: “Daha önce defalarca ‘Kapalı Maraş’ta seçime sayılı günler kala atılacak herhangi bir adım ancak ve ancak bu kadar önemli bir projenin seçim malzemesi yapılması ve zarar görmesi sonucunu doğurur’ demiştim. Şimdi tam da öyle bir noktadayız.”

Bu arada belirtelim: KKTC’yi bilenler, bunun ters tepebileceğine ve sandıkta (Rauf Denktaş çizgisine en yakın adayların başında gelen) Ersin Tatar’a tepkiye dönüşebileceğine dikkat çekiyorlar!

4. Erdoğan ve Tatar’ın Ankara’dan müjdelediği Maraş açılışı, aslında tam bir Maraş açılışı değildir. Maraş’ın tamamı açılmıyor, yani Maraş yerleşime açılmıyor, sadece bir caddesi ve sahilinin bir bölümü açılıyor!

5. Maraş’ın “sahilinin” açılışı, Ankara’nın ve Lefkoşa’nın iç politik ihtiyacı doğrultusunda değil, Türkiye ve KKTC’nin Doğu Akdeniz stratejisi temelinde açılmalıydı. Bütünlüklü bir siyasi hedefin içinde ve hedefi gerçekleştirmenin amacı doğrultusunda açılmalıydı.

‘Maraş’ı açan Erdoğan’ profili

AKP’nin dar siyasi anlayışı sonucunda, Maraş uluslararası kazanç oluşturacak bir koz olmaktan çıkartılıp, iç siyasete harcanmış oldu!

Öyle ki Türkiye’nin Suriye’de işbirliği yaptığı ve Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Suriye’den Kafkasya’ya uzanan geniş bir cephede yan yana olmasının en yararlı olduğu Rusya bile Maraş’ın açılışı için “endişe verici, kabul edilemez” dedi. Oysa Ankara Moskova’yla bunu öncesinde müzakere etmeliydi!

Sonuçta ne mesaj verilmiş oldu peki? “46 yıl sonra Maraş’ı kurtaran/açan Erdoğan” profili çizilmiş oldu.

Ne için? “Kerkük’ü 82. il, Halep’i 83. il yapamadı ama Maraş’ı kurtardı” imajı oluşturmak için! Yanlış politikalar sonucunda Türkiye’nin Trablusgarp’ta ciddi inisiyatif kaybetmiş olmasını perdelemek için!

6. Maraş’ın açılışını müjdeleyen Erdoğan, başbakanlığı döneminde Maraş’ın Rumlara verilmesini savunmuştu! AKP hükümetinin Rauf Denktaş’ı dışlayarak desteklediği ve KKTC’den yüzde 65 evet oyu çıkmasını sağladığı Annan Planı’nda, Maraş Rumlara veriliyordu!

Neyse ki Rumlar Annan Planı’na yüzde 76 hayır demir ve Denktaş’tan Erbakan’a kadar pek çok deneyimli siyasetçinin ifadesiyle “Rumların sayesinde Kıbrıs bir Yunan adası olmaktan kurtulmuştu!”

KKTC seçimlerinin önemi

KKTC’de cumhurbaşkanlığı seçimi yarın yapılıyor ve 11 aday yarışıyor. Mevcut Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı zaten federasyoncu ama diğer adayların çoğu da “yeniden müzakereye razı” bir profil çiziyorlar.

Dolayısıyla Türkiye ve KKTC’nin önündeki en önemli risk, AB’nin “enerji anlaşması karşılığı federasyonu kabulü” planıdır

Bu arada bitirirken belirtelim: Sarayda Erdoğan ile Tatar’ın Maraş açılışı müjdesi verdiği tören, KKTC’ye su verilmesi töreniydi. Aslında bu tören 5 yıl önce yapılmıştı. KKTC’ye su götürecek boru hattına 2011 yılında başlanmış, proje 1,6 milyar TL’ye tamamlanmış ve açılış töreni 2015’te yapılmıştı. Ancak daha beş yıl dolmadan borular bu yılın başında kırıldı. Ardından tamir edildi ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve KKTC Başbakanı bir kez daha tören yaptı!

Yani “kırılmış borunun tamir töreni” de yapılmış oldu!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2020

2 Yorum

Atatürk’ün Kafkas planı

Hürriyet’in, Türk-Rus işbirliğini hedef alarak Dağlık Karabağ sorunu için manşetten “Stalin’in Kanlı Mirası” demesine daha önce kısa bir yanıt vermiştik.

Günümüze ışık tutan yüzyıl önceki o süreci bugün biraz daha ayrıntılı aktaracağız. Hem de doğrudan Atatürk’ün telgrafıyla…

Mustafa Kemal Atatürk’ün 5 Şubat 1920’de komutanlara gönderdiği “siyasi vaziyetin muhakemesi” belgesi, Kemalistlerle Bolşeviklerin İngiliz Kafkas Seddi’ni yıkma işbirliğinin önemini tüm boyutlarıyla sergilemektedir.

Mustafa Kemal Atatürk, stratejik analizinde, Avrupa’dan Hindistan’a uzanan hat üzerinde emperyalizmin yolunun nasıl kesileceğine dikkat çekmekte ve aynı hat üzerinde bir mazlumlar ittifakına işaret etmektedir.

Oldukça uzun olan bu tarihi önemdeki belgenin konumuzla ilgili kısımlarını okurlarımızın dikkatine sunuyoruz:

İngilizlerin Kafkas Seddi planı

Türkiye Kafkasya’dan Bolşevik istilasını kolaylaştırmak ve onunla harekât birliği etmekle batıdan doğuya doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran ve Afganistan ve Hindistan kapılarını müthiş bir şekilde açmış olacaktır. Bu açık kapıları kapamak için Müttefikler stratejik taarruz harekâtı yapacak kuvvetleri süratle tedarik edemezler. Lüzumlu hareket üslerine ise tabiaten sahip değildirler. Böyle bir harekât ancak Batum’da söz konusu olur ki, bu halde dahi Kafkasya ile Hazar Denizi’nin arasını tıkamak için Batum’dan itibaren 400 kilometre fazla uzaklaşmak icap eder.

Bu hal karşısında İtilaf devletleri Bolşevikler ile Türklerin arasını Kafkas milletleri vasıtasıyla kesmek planını bulmuşlardır. Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan belki de Kuzey Kafkasya hükümetlerinin bağımsızlıklarını tasdik ederek onları kendilerine çektiler. Şimdi Bolşeviklerle vuruşmalarını bir emrivaki yapmak için onları her şekilde teşvik ve takviye etmektedir. Bundan başka bizzat kuvvet sevkine de başlamışlardır ki, bu kuvvet tesiriyle hem Bolşeviklerle çarpışmayı çabuklaştırmak ve hem de Kafkas milletlerinin gerek Türklerle Bolşeviklerin herhangi bir temaslarını önlemek ve kontrol etmek fikrindedirler.

Kafkas Seddi’nin yıkılmasının önemi

Eğer bu plan muvaffak olur ve Kafkas milletlerinin bize karşı kati bir set vaziyeti almasıyla memleketimiz kuşatılmış kalırsa, artık Türkiye için mukavemet imkânları temelinden yıkılmış olur, ondan sonra siyasi mevcudiyetlerini tamamen kaybedebilecek olan Anadolu Türkleri İtilaf devletleri subayları kumandası altında sömürge askeri olarak ordular teşkil edecek, hem Kafkasya milletlerinin İtilaf itaatinde tutulmasını ve hem Bolşevik istilasının durdurulmasını temin için kan dökeceklerdir. Bu halde İtilaf devletlerine mutlak teslimiyet halinde Türkler için canlarını feda etmekten kurtulmak emin değildir.

Dolayısıyla Kafkasya seddinin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp, bu seddi İtilaf devletlerine yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz.

Bolşeviklerle anlaşmanın önemi

“İşte 5 Şubat 1920’de aleyhimize tatbik edilmekte olduğunu gördüğümüz plan budur. Bu planın açıklanması, bize düşen tedbirleri ve vazifeleri göstermektedir. Bu tedbirler aşağıdadır.

“Doğu cephesinde resmi veya gayri resmi seferberlik yaparak Kafkas seddini arkadan yıkacak yığınaklara başlamak, yeni Kafkas hükümetleriyle ve bilhassa Azerbaycan ve Dağıstan İslam hükümetleriyle acilen temasa gelerek İtilaf planına karşı kararlarını ve vaziyetlerini anlamak, Kafkas milletleri bize set olmaya karar verdikleri halde taarruz harekâtımızı birleştirmek için Bolşeviklerle anlaşmak ve dahilen milli teşkilatı son derece genişletmek ve takviye etmek ve silah, cephane ve malzememizi vermemek için silah kullanmaktır.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.6, s.266-269)

Ne yapmalı?

Benzer tablo, aslında bugün de geçerlidir. ABD emperyalizmi, 20 yıldır Kafkasya’da bir dayanak oluşturmaya çalışmaktadır. Gürcistan örneğini yinelemek peşindedir.

ABD için Kafkaslar; birincisi Türkiye, Rusya ve İran’ın arasına girmenin; ikincisi Karadeniz’e doğudan da yerleşmenin, üçüncüsü Karadeniz-Hazar bağlantısını kesmenin, dördüncüsü de Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini düğümlemenin sahasıdır.

Bu saha, Türkiye-Rusya-İran ve elbette Çin işbirliğiyle ABD’ye kapatılabilir ve böylece Güney Kafkasya’da Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan için en yararlı “ortak çözüm” bulunabilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ekim 2020

2 Yorum

ABD-ÇİN TEKNOLOJİ SAVAŞI VE TÜRKİYE

ABD’NİN GELENEKSEL MÜTTEFİKLERİ ‘KENDİ YOLUNU’ ÇİZİYOR

ABD ile Çin arasındaki mücadele birkaç boyutlu sürüyor. Bir ucu ticaret savaşı diğer ucu da ABD’nin Çin’i askeri olarak çevreleme çabası şeklinde süren bu büyük mücadele, bir çok ülkeyi de doğrudan ilgilendiriyor.

Bunun birinci nedeni elbette Çin’in dünyadaki ülkelerin çoğunun ticarette bir numaralı partneri olmasıdır.

İkinci nedeni ise ABD’nin Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini çeşitli noktalardan kesmeye çalışmasıdır. Kuşak ve Yol İnisiyatifinin Doğu Asya’dan başlayıp Batı Avrupa’ya uzanan kara ve deniz güzergâhları onlarca ülkeden geçtiği için, haliyle ABD-Çin çarpışması bu ülkeleri de ilgilendirmektedir.

Nitekim ABD doğrudan Çin’le yararlı işbirlikleri yapan bu ülkeleri açık açık tehdit de etmektedir. Bunlardan biri de Çin’le liman anlaşması yapan İsrail’di örneğin…

ABD’NİN 5G ENDİŞESİ

Bir ucu ticaret diğer ucu askeri çevreleme olan bu mücadelenin alanlarından biri de teknolojidir.

Teknoloji alanındaki mücadele, önceleri rekabet alanıyla sınırlıyken, gittikçe ABD’nin yaptırım hatta üçüncü ülkeleri tehdit ettiği bir alana dönüştü.

Rekabetin bu döşümü, kuşkusuz teknolojideki liderlik değişiminden kaynaklandı. ABD kurumlarının da saptadığı gibi, Çin son yıllarda teknolojinin bazı özel alanlarında ABD’yi geçti.

Örneğin ABD Senatosu’nda bu yaz hazırlanan bir raporda, “ABD önlem almazsa internetin kurallarını artık Beijing yazacak” deniyordu!

ABD’nin en çok endişe ettiği konu, 5G teknolojisi. Bu alanda Çin tartışmasız lider durumunda ve dünyanın pek çok ülkesinde 5G altyapısını, Huawei şirketi ile Çin kurmakta….  

ABD, bu nedenle en yakın müttefiklerinden İngiltere ile bile karşı karşıya geldi.

POMPEO HUAWEI NEDENİYLE ANKARA’YI UYARDI

ABD’nin Huawei üzerinden tehdit ettiği son ülke Türkiye oldu.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Türkiye’nin Huawei ve diğer Çinli şirketlere bağımlılığının artmasının ABD ile askeri işbirliğini olumsuz etkileyebileceğini” açıkladı (23.9.2020).

Pompeo, Türkiye’de önemli miktarda veri bulunduğunu, bu verilerin Huawei üzerinden Çin Komünist Partisi’nin eline geçeceğini savundu!

Çin teknolojisinin ABD’nin iletişim, savunma ve güvenlik ağlarını tehdit ettiğini savunan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo şunları söyledi: “İletişim ağlarımızın, savunma ve güvenlik ağlarımızın güvenli olduğundan emin olmamız gerekiyor. Huawei’in Türkiye içinde ya da başka ülkelerde gittikçe artan faaliyetinden yalnızca askeri ve güvenlik iletişim ağları etkilenmeyecek. ABD verilerinin korunmasını sağlayacağız.”

SOSYAL MEDYA YASAKÇISI ABD

ABD’nin hedefi sadece Huawei değil. Çin’in teknoloji altyapı hizmetleri veren şirketlerinden ZTE de Washington’un hedefinde…

Dahası, mesele teknoloji şirketlerinden öteye geçmiş durumda ve artık sosyal medya programları da çatışmanın konusu halinde.

Yıllarca kendisini Batı’nın “özgürlükler” ülkesi olarak sunan ve “kapalı” Çin’in facebook gibi sosyal medya uygulamalarını yasakladığı propagandasını yapan ABD, asıl yasakçılığa kendisi soyundu.

Örneğin TikTok, yasaklanmaya çalışılan Çinli sosyal medya programlarından biri. ABD yönetimi TikTok’un ya ABD’li bir şirkete satılmasını ya da yasaklanacağını dile getiriyor.

Başka Çinli sosyal medya uygulamaları için de benzer süreçler işliyor.

HERKESİN KENDİ YOLU

Sonuç olarak ABD ile Çin arasında teknoloji alanında kıyasıya bir çarpışma yaşanmakta. Çin’in iletişim teknolojisinden uydu teknolojisine kadar pek çok alanda ABD’yi geçmiş olması, Washington’daki karar vericileri daha sert hamleler yapmaya zorluyor.

Görünen o ki, 3 Kasım başkanlık seçimlerinden sonra ABD ile Çin arasındaki teknoloji savaşı daha da sertleşecek ve ülkemiz başta pek çok ülke, ABD’nin tehditleri nedeniyle konumunu daha radikal bir şekilde belirleyecek.

Çin’le ilişkileri nedeniyle ABD baskısı altındaki AB’nin “kendi yolunu” seçeceği şeklindeki açıklamaları, aslında yeni dönemin gidişatına işaret etmektedir.

Anımsayalım: AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, birliğin dışişleri bakanlarına yaptığı konuşmada “Frank Sinatra gibi olmalıyız: ‘My Way’ (Benim yolum). Çin’e karşı ABD’nin tarafını seçmeyeceğiz çünkü Çin ile ilişkilerimizde aynı çıkarlara sahip değiliz” demişti.

Görünen o ki, Soğuk Savaş dönemi müttefiklik ilişkilerinin gittikçe zayıfladığı ve hemen her ABD müttefikinin Washington’a rağmen Beijing’le ilişkilerini hızla geliştireceği bir sürece giriyoruz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Ekim 2020

3 Yorum

Huntington’ın kahvesi

1 Ekim Dünya Kahve Günü nedeniyle ABD’nin ünlü Washington Post gazetesinde ilginç bir makale yayımlandı. Alan Mikhail imzalı, “Amerika’yı Değiştiren Osmanlı Sultanı: Amerika, Protestanlık ve kahvenin bir Müslüman tarihi var” başlıklı makalede şöyle deniyordu:

I. Selim döneminden 18. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı İmparatorluğunun ekonomisini sürükleyen unsurlardan biri de küresel kahve ticaretinin kontrolü idi. Aslında bu parlak kırmızı taneli bitkiyi ilk bulan Yemen seferi sırasında Sultan Selim’in ordusuydu. Osmanlılar bu taneleri nasıl içecek haline getirebileceklerini keşfettiler ve sadece kahve içmeye özgü mekanlar inşa ettiler. Biz Amerikalıların (ve tabi ki Starbucks’ın sahibi Howard Schultz’un) kahve dükkanları için Osmanlı Sultanı I. Selim’e teşekkür etmemiz gerekir.

Alan Mikhail’in Starbaucks’la I. Selim arasında kurduğu bu tarihsel ilişki, uygarlığın sürekliliğine işaret etmesi bakımından önemlidir.

Ülkelerin uygarlığı olmaz

Uygarlık bir kavram olarak yanlış tanımlanmaktadır. Sözlüklerdeki “Bir ülkenin, bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşün, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümü” şeklindeki uygarlık (medeniyet) tanımı, doğru değildir.

Şundan: Ülkelerin, toplumların uygarlığı olmaz!

Çoğu zaman yanlış kullanmaktayız ama “Batı uygarlığı” diye bir şey yoktur aslında. Tıpkı Grek uygarlığı, Roma uygarlığı, Osmanlı uygarlığı, İngiliz uygarlığı olmadığı gibi. Tıpkı Hristiyan ya da İslam uygarlığı olmadığı gibi. Tıpkı kapitalist ya da sosyalist uygarlık olmadığı gibi…

Ülkeler, toplumlar, dinler ya da sınıflar adına bir uygarlıktan değil, ancak bir kültürden söz edebiliriz. Batı kültürü, Alman kültürü, İslam kültürü, sosyalist kültür vb.

Uygarlık tektir, toplamdır

Uygarlık sözlüklerdeki tanımının aksine, tektir; insanlığın toplam havuzudur. Bu nedenle de bir ülke ya da toplum uygarlığından değil ama toplam bir insanlık uygarlığından, bir dünya uygarlığından bahsedebiliriz ancak.

Çünkü uygarlık, insanın kullandığı ilk aletle başlayan süreçlerin toplamıdır; tarih boyunca birbirine eklemlenmesiyle gelişmesidir.

Somut örnekleyecek olursak: Bugünkü en modern otomobilde, taşı yuvarlayarak taşımanın kolaylığını bulan insanın, atı evcilleştiren insanın, atın arkasına tekerlekli araba koyan insanın izleri vardır. Bugünkü en modern iş makinesinde, bitki köklerini çıkarmak için bir çubuk parçasını kullanan insanın izi vardır.

Yani örneğin bugünkü uygarlığın gelişmiş otomobili, taşın yuvarlatılmasıyla başlayan tüm üretim ve alet tasarımı süreçlerinin hem sonucu hem de toplamıdır.

O nedenle uygarlık tektir, süreçlerin sonucu ve toplamıdır.

Uygarlık, uzun bir tren katarı gibidir. Tarihsel süreçler içinde vagonlar eklene eklene uzar. Lokomotife kimin kumanda ettiği değişir sadece.

Yani tarihin önceki bir kesitinde, atlı arabayı bulup üretimde ve savaşlarda kullananlar uygarlığın lokomotifiydi; şimdiki kesitinde de otomobilleri geliştirenler uygarlığın lokomotifidir.

Medeniyetler Çatışması

Uygarlıkları Doğu ve Batı diye ayırmak ya da her dine her topluma özgü uygarlık olduğunu varsaymak, tarihi ve uygarlığı açıklamıyor ama egemen sınıfların siyasal hedeflerini açıklıyor.

Emperyalist ABD’nin ideologlarından Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması kitabı en çok bilinenidir. Huntington’un bu ünlü kitabının alt başlığı, esas hedefe de işaret etmektedir: “Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması”

Bu kitapta Huntington dünyayı Amerikan, Çin, Hindu, İslam, Ortodoks uygarlığı gibi çeşitli uygarlıklara ayırmıştır. Dünyayı bu uygarlıkların çarpışmasıyla açıklayan Huntington, aslında SSCB’nin dağılmasından sonraki Amerikan emperyalizmi saldırganlığına bir meşruiyet teorisi aramaktadır!

Çünkü Batı uygarlığı diye ayrı bir uygarlık yoktur. “Batı uygarlığı” dedikleri, sanayi devrimiyle birlikte Batı’nın (önce Avrupa, sonra ABD) uygarlık lokomotifini kullanmaya başlaması sürecidir ama o lokomotifin arkasında kapitalist vagon olduğu gibi, Rönesans’a katkısı olan İslam vagonu da, İslam’ın yararlandığı Antik Yunan ve Mısır vagonu da, onların yararlandığı Mezopotamya vagonları da vardır.

Öte yandan “Batı’nın teknolojisini alalım ama kültürünü almayalım” gibi bir durum da olası değildir. Uçağı alan, uçağı uçuracak bilimi ve kültürü de almak zorundadır. “Muhafazakâr tavanın” bu yaklaşımı, Batı’nın en lüks makam araçlarını kullanmaya kılıf bulma ve bunu “muhafazakâr tabana” yutturma amacıyladır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2020

4 Yorum

Üç cephede Türkiye-Rusya ilişkisi

Güney Kafkasya, Suriye ve Libya’dan sonra Türk-Rus ilişkileri kapsamında üçüncü bir cephe olarak ortaya çıktı.

Peki iki ülke bu cephelerde rekabet mi etmeli, işbirliği mi?

Aslında soru, çok doğru bir soru değil. Zira gerçekte devletlerarası işbirliği belli ölçülerde rekabeti de içerir. Hatta rekabet eden devletler de belli sınırlarda işbirliği yapabilir.

Sorumuz, bu iç içe geçmiş olma haline rağmen, hangisinin Türk-Rus ilişkilerinde esas olması gerektiği üzerinedir.

Yani Türkiye, üç cephede, Suriye’de, Libya’da ve Kafkasya’da Rusya ile işbirliğini mi, rekabeti mi esas almalıdır? Hangisi Türkiye’nin çıkarlarını savunabilmenin yolu ve yöntemidir?

Rusya ve İran karşıtı propaganda

Ufuk Ötesi okurlarının büyük çoğunluğunun bu soruya “işbirliği” yanıtı vereceğinden eminim. Buna rağmen bu konuya eğilmek istememin nedeni, Güney Kafkasya kriziyle birlikte yeniden ortaya çıkan Rus karşıtlığı, hatta İran karşıtlığı…

Üstelik bu karşıtlık, AKP iktidarının, yani Rusya ve İran’la Astana Platformu’nda birlikte çalışan iktidarın içinden yapılmaktadır: Bir ucu SETA, diğer ucu Yeni Şafak olan bu eksen, Rusya ve İran karşıtı bir siyasal iklim inşa etmeye çalışmaktadır.

Bu çevreler özetle Rusya’nın Ermenistan’ı Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı kışkırttığını, Moskova’nın bu yolla Azerbaycan’a asker yerleştirmeyi hedeflediğini, İran’ın da Ermenistan’a silah sevkiyatı yaptığını iddia etmektedir.

Bu iddialar gerçi muhataplarınca yalanlanıyor ama diğer yandan da Astana Platformu’nu dinamitliyor ve iç kamuoyunda Rusya ve İran düşmanlığını körüklüyor. Ve elbette en çok ABD’nin hoşuna gidecek bir siyasal iklimin oluşmasına yardımcı oluyor!

Batı adına Rusya’yı dengeleme misyonu

Kuşkusuz bu, kökleri “siyasal İslamcıların” ve “ırkçı Turancıların” antikomünizm üzerinden Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girdikleri sürece dayanan bir anlayışın günümüze yansımasıdır.

AKP’nin, hatta AKP-MHP ittifakının genetik kodlarında bu anlayış fazlasıyla var. O nedenle 15 Temmuz sonrasında başlayan Rusya’yla yakınlaşmayı, stratejik bir seviyeye çıkarmıyorlar ve tersine bu yakınlaşmayı ABD’yle pazarlıklarının konusu yapıyorlar.

Hatta SETA sözcüleri, Ankara-Moskova ilişkisinin esas yönünün, Batı adına Rusya’yı dengelemek olduğunu savunuyorlar!

Türkiye’nin tek seçeneği

Türkiye’nin Rusya’yla ilişkilerinde işbirliği yerine rekabeti esas yön haline getirmesi, Türkiye’ye ne kazandıracaktır?

Örneğin Rusya’yla işbirliği yapmayan bir Türkiye, Suriye’de ABD’nin “Kürt-petrol” stratejisi karşısında daha çok zorlanmayacak mıdır? (En yararlı çözümün Şam’la anlaşmaktan geçtiği ortada elbette.)

Rusya’yla işbirliği yapmayan Türkiye, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de, ABD destekli geniş bir blok karşısında daha zor konumda kalmayacak mı? Rusya’yla Güney Kafkasya’da işbirliği yapmayan, dahası Rusya’ya karşı pozisyon alan bir Türkiye, pratik kazanımları bakımından Bakü’ye yardımcı olmuş olur mu?

Uzatmayalım. Bu tablo karşısında iki seçenek vardır: Türkiye ya Rusya ve İran ile (ve elbette Çin ile) işbirliği yapacaktır ya da ABD ve AB ile… Tek başına hareket etmek diye bir seçenek zaten gerçekçi değildir.

Bu modelle bölge kazanır

ABD ile işbirliğinin önce Irak’ı ve Suriye’yi, ardından da Türkiye ve İran’ı bölmeyi hedefleyen bir enerji koridoru inşasına boyun uzatmak ve Doğu Akdeniz’de karasularına sıkışmayı kabul etmek olduğu ortada…

Dolayısıyla Türkiye için en gerçekçi ve en yararlı model, bölgesindeki sorunları Rusya ve İran ile işbirliği içinde çözmeye çalışmaktır. Elbette Rusya ve İran’la her konuda yüzde yüz mutabık olunamayacaktır ama rekabet yerine işbirliğini esas almanın sayısız çıkarı vardır.

Türkiye-Rusya-İran işbirliğinden kısa vadede Türkiye, orta vadede Azerbaycan ve uzun vadede KKTC yararlanacaktır.

Dahası ABD emperyalizmine karşı stratejik hale getirilecek böylesi bir işbirliği modeli ile Irak ve Suriye de kazanacaktır.

Ve en önemlisi, ABD emperyalizminin çıkarları temelinde kullanmaya çalıştığı Kürtler ve Ermeniler de rahatlayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2020

3 Yorum

Bakü’nün avantajı: Ankara-Moskova işbirliği

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalar, sorunun kaynağı/temeli zemininde ve Türkiye’nin çıkarı penceresinde incelenmelidir.

Sorunun kaynağına ve temeline Hrant Dink bir konuşmasında çok açık bir şekilde işaret etmişti: “Karabağ sorununun çözülmesi gerekiyor. Karabağ sorununa Azerbaycan, Türkiye, Ermenistan, Rusya, ABD, neyse artık, bir araya gelip orada açık ve net söylüyorum, Ermenistan’ın işgal etmiş olduğu topraklardan çekilmesi lazım.

ABD’nin dört hedefi

Güney Kafkasya meselesi, ABD ile Çin-Rusya ittifakı arasındaki büyük güç mücadelesinin de bir parçasıdır. ABD bu çerçevede dört hedefe sahiptir:

1. Rusya’yı çevreleme: Baltık bölgesinden başlayıp Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz’i kapsayan ve Güney Kafkasya’ya uzanan hat.

2. Rusya’yı çevrelerken tersinden Türkiye’yi de çevreleme: Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’a yerleşen ABD Rusya’nın dışında fiilen Türkiye’yi de hedef almaktadır.

3. Suriye’yi Rusya için Afganistan’a dönüştürme.

4. Türkiye-Rusya-İran işbirliğini bozma.

SETA Ankara-Moskova ittifakını dinamitliyor

Türkiye’nin zayıf karnı, AKP hükümeti içindeki işte bu dördüncü hedefe uygun yapıların varlığıdır. Her sorunda Rusya ve İran’ı hedef alan bu yapılar, elbette merkeze rağmen konumlanmış değildir!

SETA Koordinatörünün yazısı, bu bakışı özetlemektedir: 1. Sorunu Rusya’nın Ermenistan’ı cesaretlendirmesi ve Türkiye ile Azerbaycan’a karşı kışkırtması olarak sunmaktadır. 2. Ankara ile Moskova arasında yeni bir rekabet alanının açıldığını savunmaktadır. 3. Ankara-Moskova yakınlaşmasını eleştiren Batı başkentlerinin, Türkiye’nin Batı adına Rusya’yı dengelediğini görmesi gerektiğini savunmaktadır.

Sabah’ta SETA koordinatörü ile dile getirilen Rusya karşıtı bu tutum, hızına alamayıp Hürriyet’te anti-komünist bakışla Sovyetler Birliği düşmanlığına kadar götürülmektedir. Hürriyet’in “Stalin’in Kanlı Mirası” manşeti şöyle demektedir: “1921’de Azerbaycan toprakları içinde Ermeni ağırlıklı Karabağ Otonom Bölgesi’ni oluşturdu. Ermenistan toprakları içinde de Azeri ağırlıklı Nahçıvan kuruldu” (29.9.2020).

Neredeyse “Nahçıvan’ı verelim, Karabağ’ı alalım” diyecek!

Oysa gerçek şudur: İngilizler 1918’de Batum’u işgal etmiş ve Kafkasya’ya girmiş, 1918’de bağımsızlık ilan eden Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan üçlüsüne dayanarak Kemalistlerle Bolşevikler arasında Kafkas Seddi kurmuş, Atatürk ve Lenin ise tarihi bir ittifak kurarak o seddi yıkmıştır!

Dahası, Bolşeviklerin Çarlık Rusya’sını yıkmasını, Kars, Ardahan ve Batum’u geri vermesini ve Rusya’yı Doğu Anadolu’dan çekmesini görmeyerek meseleyi “Stalin’in Kanlı Mirası” diye sunmak, en hafifinden tarihe haksızlıktır.

3+3 modeli

Türkiye’nin çıkarı açısından sorunun çözümünde izlenecek yol, öncelikle Ankara ile Moskova’yı karşı karşıya getirme potansiyeli taşıyan girişimleri bertaraf etmekten geçer.

1. Rusya’nın Ermenistan’ı kışkırttığı, İran’ın Ermenistan’a silah taşıdığı iddiaları Astana Platformu’nu dinamitlemeyi hedef almaktadır.

2. Suriye’den Güney Kafkasya’ya cihatçı taşımak, Moskova ve elbette Bakü için en istenilmeyecek durumdur. Bu yöndeki Batı propagandasına malzeme verilmemesi kritik önemdedir.

3. Ermenistan, Rusya’nın “resmi müttefikidir” ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (KGAÖ) üyesidir. Çatışmanın BM kararıyla da Azerbaycan toprağı olduğu kayda geçirilen işgal altındaki Dağlık Karabağ’dan Ermenistan topraklarına sıçramaması, Erivan’ın Moskova’yı sahaya davet etmesini zorlaştırmanın ve Moskova’nın “zorunlu dahlini” önlemenin yoludur.

4. Rusya’nın Kafkasya’da ikinci bir Gürcistan vakasına tahammülü yok. 2018’de Batı destekli “kadife devrimle/darbeyle” devlet başkanı olan Peşinyan’dan memnun değil. Peşinyan hükümetinin Moskova’yla iyi ilişkiler yanlısı ana muhalefet partisi liderini tutuklaması, Gümrü’deki Rus Üssü’ne karşı bazı bakanların açıklama yapması, Kremlin’de ciddi endişe oluşturmuş durumda. Peşinyan ise “resmi müttefikliğe” dayanarak Moskova’yı kendisine yardım etmeye zorluyor ve bunun olmamasını da Batı’yla ilişkileri geliştirmenin dayanağına dönüştürmeye çalışıyor.

5. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Sahiba Gafarova başkanlığındaki heyetle görüşmesinde açıkça “Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen 5 bölgesinin geri verilmesinden yanayız” demişti (23.9.2020). Moskova’nın bu son konumu Bakü açısından oldukça değerlidir.

Peki nihai çözüm nasıl sağlanır? 20 Temmuz’da bu köşede “Kafkaslar için 3+3 modeli” başlıklı yazımızı yeniden okumanızı öneriyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ekim 2020

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın