İKİNCİ SOĞUK SAVAŞ

ABD RAKİPLERİYLE DE MÜTTEFİKLERİYLE DE SORUNLU

ABD’nin SSCB’yle son vuruşmayı yaptığı yıllarda, 1982-1989 arasında dışişleri bakanlığı yapan George Shultz, geçen günlerde Trump yönetimini iki konuda uyardı:

1. Eski ABD Dışişleri Bakanı Shultz, Trump’ın eylemleri nedeniyle ABD’nin Çin ve Rusya ile ikinci bir Soğuk Savaşın eşiğine geldiğini belirtti (1.11.2020).

2. Shultz, Trump’ın politikaları nedeniyle ABD’nin Avrupa ve Asya’da yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozduğunu, Beyaz Saray’ın diplomasiyi bırakıp askeri tehditleri tercih ettiğini belirtti.

ABD’NİN ONLARCA ÜLKEYLE İLİŞKİSİ BOZUK

ABD başkanlık seçiminden hemen önce yapılan bu açıklama, kuşkusuz seçimlere dönüktü. Ancak doğruları, hatta eksik doğruları içeriyordu.

İkincisinden başlarsak…

Evet, ABD Shultz’un da işaret ettiği gibi Avrupa ve Asya’daki yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozdu.

Avrupa ülkelerine ekonomik ambargo uyguladı: Fransa ve Almanya ile NATO aidatları konusunda karşı karşıya geldi. Almanya’nın Rusya’yla inşa ettiği Kuzey Akım-2 boru hattını en sert şekilde hedef aldı, boru hattında yer alan şirketlere ambargo uyguladı. 5G alt yapı işlerini Çinli şirketle yürüten İngiltere’yi açıkça tehdit etti ve belli ölçülerde geri adım attırdı. Çin’e en önemli limanını 25 yıllığına kiralayan İsrail’i tehdit etti.

ABD’nin Türkiye’yle ilişkileri ise tarihinin en kötü döneminde. ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah vermesinden FETÖ’yü desteklemesine, Doğu Akdeniz’den Ege’ye Türkiye’nin karşısındaki bölge ülkelerini arkalamasına, Rusya’yla ilişkisi ve özellikle S-400 hava savunma sistemi nedeniyle Türkiye’yi açıkça sert yaptırımlarla tehdit etmesine uzanan bir dizi problem var…

TRUMP YERİNE CLINTON OLSA TABLO FARKLI MI OLURDU?

Mesele şu ki, bu çok kısa özetlediğimiz sorunlar acaba Trump’tan mı kaynaklandı? Geçen dönem Trump yerine rakibi Hillary Clinton başkan olsaydı, ABD bu sorunları yaşamayacak mıydı?

Üç nedenle büyük oranda yaşayacaktı.

1. ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor.

2. ABD’nin sadece rakipleriyle değil, müttefikleriyle de sorunlar yaşaması, hegemonyasının zayıflamasının zorunlu sonucudur.

3. Trump’ın “önce Amerika” stratejisi karma bir stratejiydi ve kökü rakibi Clinton’un da bakanlık yaptığı Obama dönemindeydi.

Dolayısıyla asıl soru şudur: Yarın Trump yerine Biden başkan olsa, Shultz’un işaret ettiği sorunlar ortadan kalkacak mı?

Yani Çin ve Rusya’yla soğuk savaşın eşiğine geldiğini belirttiği ABD, ilişkileri normalleştirebilecek mi?

TRUMP MI, BIDEN MI?

ABD’nin Trump döneminde oldukça sorunlu hale gelen Çin ve Rusya’yla ilişkisi, Biden başkan olsa bile düzelmez…

Zira Trump’ın ABD’nin “baş rakibi” Çin’e karşı uyguladığı politikalar selefi Obama döneminde de uygulandı, bu ya da bir sonraki dönemdeki halefi tarafından da uygulanacak.

Bakmayın Trump’ın kamuoyuna “Biden kazanırsa Çin kazanacak, Çin ABD’yi ele geçirecek” sözlerine…

Ki aslında bu sözler kamuoyuna “esas rakip Çin’le ben daha iyi mücadele ederim” demekten başka da bir anlama gelmiyor aslında.

Dolayısıyla Trump ya da Biden fark etmez, ABD “büyük stratejisi” temelinde Çin’i bölgesine sıkıştırma hedefini sürdürecek.

O bakımdan asıl soru şudur: Çin’i durdurma şansı olmayan ABD’nin daha az hasar alması acaba hangi başkanla mümkündür?

ABD seçmeninin asıl üzerinde durması gereken işte budur!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Kasım 2020

3 Yorum

Trump mı, Biden mı?

Herkesin sorduğu soru: 3 Kasım’daki ABD Başkanlık seçimini kimin kazanması Türkiye’nin çıkarına?

Aslında soruyu daha da genişletebiliriz: Çin, Rusya, Asya, bölgemiz, Doğu Akdeniz vd. bölgeler açısından Trump mı, yoksa Biden mı daha “yararlanılabilir” ABD başkanı olur?

Başkandan başkana büyük değişim olur mu?

ABD politikalarını birey, devlet ve sistem düzeyinde incelediğimizde, karşılaşacağımız genelleme şudur: ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor. Bireyin politikaya getireceği değişim, devletin hele de sistemin üzerinde olamıyor. Şöyle de söyleyebiliriz: Bireylerin farkları esasta değil, uygulamada ve yöntemdedir daha çok.

Ancak şunu da belirtelim: Soğuk savaş boyunca bir kural olan bu durum, ABD hegemonyası zayıfladıkça kaçınılmaz olarak esneyecektir, esnemektedir…

ABD’de çatışan iki görüş

ABD açısından 21. yüzyılın en önemli problemi Çin’in nasıl durdurulacağıydı. Çin ekonomisi ABD’yi yakalıyor ve geçiyordu; askeri alanda makas daralıyordu; teknolojide Çin yetişiyor ve hatta 5G teknolojisinde görüldüğü gibi ABD’yi geçiyordu.

Daha 90’lardan itibaren ABD’de iki temel görüş oluşmaya başladı:

Birinci görüş, ABD’nin bir süre geri çekilmesi ve ekonomiyi yeniden güçlendirmesi şeklinde özetlenebilecek görüştü.

İkinci görüş ise ABD’nin hâlâ çok büyük askeri güç olduğu gerçeğinden hareket ederek, “yangını çıkaralım, yangından en az hasar gören biz oluruz” şeklinde özetlenebilecek görüştü.

Bu iki görüşün temsilcisi olan emperyalist tekeller ve onların politik arenadaki ideolojik gladyatörleri, bu konuda uzun süre çatıştırlar. Sonuçta ortaya “karma” bir strateji çıktı: Hem geri çekilecek ve içeride ekonomiyi güçlendirmeyi esas alacak ama hem de kritik düğüm noktalarında yangınlar çıkaracak.

Trump, Obama döneminin devamı

İşte Obama dönemi, bu karma dönemin başlangıcıydı. Hatta Bush’un ikinci döneminin son yılı da aslında bu karma dönemin hazırlığıydı. Öyle olduğu için de Obama, Bush’un en önemli bakanı ve bürokratlarıyla çalışmayı sürdürdü ilk iki yıl.

Obama döneminde ABD, “karma stratejiye” uygun olarak önüne hem Ortadoğu’dan ve Afganistan’dan çekilmeyi koydu ama hem de kritik yerlerde, örneğin Ukrayna, Libya ve Suriye’de yangınlar çıkardı.

Bu dönemde (ve sonrasında Trump döneminde de) geri çekilme konusunda Beyaz Saray ile Pentagon arasında yaşanan çelişmeler, hep bu “karma strateji” nedeniyleydi. Başta belirttiğimiz iki görüş uzlaşsa da çatışmayı sürdürüyordu.

Trump dönemi de bu “karma stratejinin” devamıydı. O nedenle başlatılan Ortadoğu ve Afganistan’dan çekilmeyi sürdürmeye çalıştı. Karma stratejiye uygun olarak geri çekildi, “önce Amerika” stratejisi açıklayarak gümrük duvarlarını yükseltti, rakiplerine de müttefiklerine de çelikten enerjiye pek çok alanda ekonomik ambargo uyguladı.

Yine karma stratejiye göre Obama da Trump da Çin’i çevrelemeyi esas aldı, Asya-Pasifik merkezli strateji geliştirdi, Çin’e karşı ittifaklar oluşturmaya çalıştı.

ABD Türkiye’den vazgeçmeyecek

Dolayısıyla Trump ya da Biden’ın kazanması, bu özetlediğimiz “karma stratejisi” açısından büyük değişiklik göstermeyecek. Ancak Biden’ın yangın çıkarılmış bölgelerde közü yeniden harlamaya çalışması muhtemeldir. İşte Türkiye’yi esas ilgilendiren de budur.

Kişisel olarak Erdoğan’ın Trump’ı tercih ettiği ortada. Zira ikisinin politika yapma yöntemi birbirine benziyor; ülkelerini şirket gibi görüp, işadamı olarak yönetiyorlar. Dolayısıyla daha iyi frekans kuruyorlar. Halkbank’tan Rahip Brunson’a, hatta Suriye’de PYD’yi doğrudan hedef alan operasyonun frenlenmesine kadar pek çok konuda, iki işadamı olarak pazarlık yaptılar.

Dolayısıyla Biden’ın kazanması, Türkiye üzerindeki Amerikan basıncını biraz daha arttırabilecektir.

Ancak son tahlilde Washington açısından durum şudur: İster yeniden Trump kazansın, isterse Biden; ABD her koşulda Türkiye’yi “kaybetmemek” için çaba göstermeye devam edecektir. Emperyalist ABD, Türkiye gibi bir ülkeyi S-400 ya da Astana Platformu’nun varlığı gibi nedenlerle tümden karşısına almayacak. S-400 vb. konuları Trump döneminde yaptığı gibi “geciktirmeye” zorlayacak. Türk-Rus işbirliğini sabote edebilmek için de Suriye’den Libya’ya çeşitli alanlarda fırsatlar kollayacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2020

5 Yorum

Bayraktar’ın İHA’sı, kamunun İHA’sı değildir

Selçuk Bayraktar, bir haberdeki “Damadın İHA’sı” ifadesine tepki göstermiş. Tepkisinde bir ölçüde haklı. Zira Selçuk Bayraktar ve babası, saraya damat ve dünür olmadan çok önce bu konularda önemli işler yapıyorlardı…

İşlerini daha o zamanlarda da çok iyi yaptıklarına dair pek çok tanıdığım askerin değerlendirmesi var ki o değerlendirmeleri oldukça önemsiyorum.

Burada “Damadın İHA’sı” ifadesini haklı çıkaracak tek ölçü, Bayraktar’ın işlerinde damat olma avantajını yaşayıp yaşamadığıdır. Çünkü bu konuda kamuoyunda şu meşru soru var: Neden kamu kurumu olan TUSAŞ’ın ANKA İHA’ları değil de, Bayraktar’ın İHA’ları hep ön planda?

Menderes’in oğluna uyarısı

Damat olma avantajı konusunun, kamuoyunun hassas olduğu bir konu olmasını da Selçuk Bayraktar’ın anlayışla karşılaması lazım. Bu konuda hele de AKP’nin devamı olduğunu savunduğu Adnan Menderes’in çok önemli bir uyarısı vardır oğluna:

Adnan Menderes, 1956’da Türkiye’ye dönen büyük oğlu Yüksel Menderes’in ticarete girmesini istemedi. “Baba, izin verirsen serbest meslek, ticaret gibi konulara girmek istiyorum” diyen oğluna, yüzünü asarak şu yanıtı verdi: “İyi güzel ama Yüksel, sen serbest meslek veya ticaret konusuna girsen ne yapacaksın? Ne alıp satmış olacaksın? Bir yerde alıp sattığın ben olacağım. Ben başvekil olduğum müddetçe sen ne yaparsan yap, yaptıkların bana bağlanacak. Bu beni rahatsız edeceği gibi seni de rahatsız edecek. Kusura bakma ama bu düşünceni uygun görmüyorum.”

Menderes biliyordu ki, oğlu Yüksel’in satacağı A ürününü, piyasada daha kalitelisi ve daha ucuzu olsa bile, Adnan Menderes ailesiyle ve hükümetle alışveriş yapıyor gözükmek için gelip ondan alacaklardı…

Bayraktar-Albayrak farkı

Burada elbette Selçuk Bayraktar’a “madem saraya damat oldun, işini bırak” denemez. Selçuk Bayraktar damat olmadan önce de başarıyla yaptığı işini sürdürmelidir.

Dahası damatlık ölçeğinde Selçuk Bayraktar’la Berat Albayrak’ı eşitlemek, Selçuk Bayraktar’a yapılacak büyük haksızlıktır.

Çünkü Menderes’in uyarısıyla asıl çelişen konu, Erdoğan’ın damadı Albayrak’ı önce enerji, sonra da hazine ve maliye bakanı yapmasıdır!

TUSAŞ’ın malı, milletin malı

Selçuk Bayraktar’ın tüm bunlar nedeniyle ürettiği İHA’ların “Damadın İHA’sı” olarak nitelenmesinden rahatız olması gayet anlaşılır bir durumdur. Ama tepki gösterirken kullandığı ifade ise ekonomi-politik çerçevede oldukça sorunlu bir ifadedir!

Bayraktar “damasın İHA’sı” haberlerine “damadın İHA’sı değil, milletin İHA’sı” yanıtını verdi!

Bu, bana göre burjuvazinin klasik aldatmaca söylemidir. Çünkü Selçuk Bayraktar’ın malı, Selçuk Bayraktar’ın malıdır, Türk milletinin malı değildir. Türk milletinin malı, Selçuk Bayraktar’ın İHA’sı değil, TUSAŞ’ın ANKA İHA’sıdır.

Çünkü Selçuk Bayraktar’ın fabrikası özel işletmedir, TUSAŞ’ın fabrikası kamu işletmesidir. İlkinin ürünü şahsın malvarlığına dahildir, ikincisinin ürünü kamunun, yani bizim, hepimizin milletçe malvarlığımıza dahildir.

Türk malı başka, Tük milletinin malı başka

Bunları bu kadar basit ve ayrıntılı yazıyorum, çünkü Selçuk Bayraktar’a burjuva dediğim için beni sosyal medyada ayıplayan bile oldu! Burjuva, yani kentsoylu, kapitalist sistemde üretim araçlarını elinde bulunduran ve kendi adına üretim ve kazanç sağlayan kişidir.

Dolayısıyla bir burjuvanın malı, burjuvanındır; kamunun, milletin değildir.

Yani Selçuk Bayraktar’ın İHA’sı, Selçuk Bayraktar Türk vatandaşı olduğu için Türk malıdır ama Türk milletinin malı değildir; TUSAŞ’ın İHA’sı olan ANKA ise Türk milletinin malıdır.

Bayraktar İHA’sını sattığında kendisi para kazanır, TUSAŞ İHA sattığında milletçe kazanırız.

Bir malın Türk malı olması, Türk markası olması önemlidir ve değerlidir ama “Türk malı” başka şeydir, “milletin malı, kamunun malı” bambaşka bir şeydir.

Selçuk Bayraktar’ın ya da örneğin Rahmi Koç’un satacağı malını çıkıp “milletin malı” diye propaganda etmesi, sahte milliyetçilik olur!

Sorun şu ki, bu propaganda bir ölçüde yutuluyor maalesef. Kendi malı olan Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) özelleştirilmesine itiraz etmeyen kamunun bir bölümü, bu propagandadan “benim malım” diyerek gururlanabiliyor!

İşte asıl meselemiz de budur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2020

4 Yorum

Cumhuriyetin yeniden inşası

Atatürk’ün kurduğu ve Türk gençliğine emanet ettiği Cumhuriyet, büyük ölçüde yıkıldı. Bu gerçeği görmek, bugünün kritik sorunudur.

Bu gerçeği görmezsek, görevimiz “Cumhuriyeti koruma” aldatmacası şeklinde sürer ve “tam yıkılışı” izleriz. Bu gerçeği görürsek, Cumhuriyeti yeniden inşa etme görevimizi saptarız.

O Cumhuriyet bu cumhuriyet değil

Kuşkusuz “Cumhuriyetin büyük ölçüde yıkıldığı” gerçeğini kabul etmek güçtür, dile kolay gelmez, ağzımız mühürlenir…

Ama gerçektir, acı gerçektir…

Ali Sirmen ustamızın iki gün önce köşesinden önemle belirttiği gibidir tablo: “O Cumhuriyet, bugünkü cumhuriyet değil. Bugün 29 Ekim1923’te ilan edilen Cumhuriyetten geriye hiçbir şey kalmamıştır. Şimdi ancak onu yeniden kurmaya çalışabiliriz.”

O Cumhuriyet dünkü cumhuriyet de değil

Evet, o Cumhuriyet, yani Atatürk’ün Cumhuriyeti, bugünkü Cumhuriyet değildir ama aslında dünkü cumhuriyet de değildir.

İşte bir örnek:

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) 1994 yılında Galatasaray Lisesi’nde bir toplantı düzenler. “Atatürk’ün Cumhuriyeti Nereye Gidiyor?” konulu toplantının konuşmacısı Ahmet Taner Kışlalı’dır.

Kışlalı şöyle der: “Atatürk’ün Cumhuriyeti kaldı mı ki, nereye gittiğini tartışıyoruz? Asıl, onu nasıl yeniden kurabileceğimizi tartışmalıyız.

Ancak aradan geçen 26 yılda, “yeniden kurmayı” değil, “korumayı” esas aldık. Böyle yaptığımız için de bugünlere geldik…

Bugünün gerçeği

Cumhuriyetin “büyük ölçüde yıkıldığı” gerçeğini gösteren onlarca örnek vardır ve en önemlileri şunlardır:

1. Cumhuriyet, milletin egemenliğidir. Milletin vekilleri aracılığıyla egemenliğini uyguladığı yer de Meclis’tir. Ancak bugün egemenlik Meclis’ten saraya geçmiştir.

2. Cumhuriyet, ümmetin bir devrimle millet olmasıdır. Bugün tersine ümmetleşme süreci yaşanıyor…

3. Cumhuriyet, kulun yurttaş olmasıdır. Bugün yurttaşlığın yerini müritlik almaya başlamıştır.

4. Cumhuriyet, ortaçağ ilişkilerinin tasfiyesidir. Cumhuriyetin kapattığı tarikatlar, cemaatler bugün iktidardır; Cumhuriyetin yasakladığı şeyhler toplumun üzerinde otorite yapılmıştır.

5. Cumhuriyet, eğitimin birliğidir. Bugün pratikte ikili bir eğitim yürütülmektedir.

Bekçilik değil devrimcilik

Cumhuriyet neden “büyük ölçüde yıkıldı” peki?

Mustafa Kemal Atatürk’ün “arasız devrim” yolu tutulmadı, sürdürülmeyen devrim önce kireçlendi, sonra katılaştı ve en sonunda Cumhuriyet karşı devrimle, Cumhuriyet karşıtlarına teslim edildi.

Kısacası Cumhuriyet, “bekçilikle” korunamadı, korunamazdı…

Cumhuriyet, ancak devrimcilikle korunabilirdi.

Aynı nedenle, Cumhuriyet ancak devrimcilikle yeniden inşa edilebilir.

Bugünün büyük gerçeği budur.

Cumhuriyet cephesi

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, bir devrim formülüdür: Devrimle Cumhuriyet kuranlar, devrimle milletleşmiştir.

Geniş köylü kitlesi, olduğu kadar işçisi, esnafı, zanaatkârı, tüccarı, askeri, öğrencisi, aydını tek cephede toplanmış ve önce padişahın Kuvayı İnzibatiyesine karşı, ardından da emperyalistlere karşı kuruluş ve kurtuluş mücadelesi vermiştir.

Mustafa Kemal’in devrimciliğinin büyüklüğü, sağlam bir cephe inşa edebilmesindedir; Anadolu’nun fakir köylüsüyle, İstanbul’un aydınını aynı örgütte bir araya getirebilmesidir.

Bugünün işi de cumhuriyetçilerin bir araya gelebilmesidir; bir “Cumhuriyet Cephesi”nde toplanabilmektir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ekim 2020

4 Yorum

ABD VE ÇİN ARASINDA KORE SAVAŞI SÜRÜYOR

ABD SALDIRGANLIĞININ VE YENİLGİSİNİN 70. YILI

Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Türkiye için Kore Savaşı’dır, coğrafi bir adlandırmadır; vatan savunmasıyla ilgili değildir. Peki Türkiye neden Kore’dedir?

Nazım Hikmet’in “Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri” başlıklı şiirindeki o yedek subayın Başvekil Menderes’ten istediği “diyet”, Türkiye’nin neden Kore’de olduğunu anlatmaktadır: “Diyetimi istiyorum, Adnan Bey, göze göz, ele el, bacağa bacak, diyetimi istiyorum, alacağım da.”

Evet, Türk askeri Kore’ye ABD emperyalizminin çıkarlarını korumak için gönderilmiştir; Mehmetçik Türkiye NATO’ya girebilsin diye şehit olmuştur Kore’de…

Ve kahraman Mehmetçik, ABD’nin gözünde 23 sentlik asker olmuştur Kore’de…

ABD Dışişleri Bakanı Dulles, “NATO’nun en ucuz askeri Türk askeridir. Bir Türk askeri 23 sente mal oluyor” demiştir.

Yanıtını da yine Nazım Usta vermiştir: “Hani şaşmayın, yarın çok pahalıya mal olursa size, bu 23 sentlik asker, yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim, her millet gibi büyük Türk milleti.”

ÇİN’DEN ABD’YE ‘SAVAŞA HAZIRLIKLIYIZ’ UYARISI

Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başladı. Türkiye ise 26 Kasım 1950’de savaşa dahil edildi.

Bugün bu girişi yapmamızın nedeni ise Çin’in Kore Savaşı’na dahil olması nedeniyle: 1 yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti, 25 Ekim 1950’de Kore Savaşı’na dahil oldu.

Bu yıl 70. yılı olması ve ABD’nin Kore yarımadası üzerinden Çin’i tehdit etmeye devam etmesi edeniyle, daha da önem kazandı.

Zira 3 Kasım ABD Başkanlık seçimi de iki aday arasında “hangimiz Çin’e daha düşmanız” yarışmasına dönmüş durumda.

İşte bu şartlarda Çin, Kore Savaşı’nın 70. yılında ABD’ye “savaşa hazırlıklıyız” mesajı verdi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ülkesinin barış istediğini, ama savaştan da geri adım atmayacağını söyleyerek “Çin halkı işgalcilerle anladıkları dilde konuşmamız gerektiğini söylüyor” dedi.

ÇİN İÇİN KORE SAVAŞI’NIN ANLAMI

Başta da belirttik: Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Çin’in bu savaşa verdiği isim şu: “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı

Çin’in bu savaşı böyle isimlendirmesi çok yerinde, zira Çin Kore Savaşı’nda hem Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne yardım etti, hem de doğrudan kendisini de hedef alan ABD saldırganlığına karşı direndi.

Nitekim savaşa 4 ay sonra, 25 Ekim’de dahil olması da bu nedenledir. Çünkü ABD 38. paraleli geçmiş ve Çin sınırına dayanmıştı, Çin’i de hedef alıyordu.

Zaten 20. yüzyılda Kore Yarımadası önce Japonya için, ardından da ABD için Çin’e saldırı amaçlı atlama tahtası olmuştur. Kore’yi 1905’te Rusya’yla savaş sonrasında işgal eden Japonya, burayı Çin’e saldırı üssü olarak kullandı. ABD de 1950’de yine bu yarımadayı “komünist Çin’e karşı” saldırı üssü haline getirmeye çalışıyordu.

Meseleye işte bu esas yönü ile baktığımızda, Kore Savaşı’nın ABD ile Çin arasında hâlâ sürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira ABD hâlâ Güney Kore’de ve Japonya’da asker bulundurarak Çin’i tehdit etmektedir.

EMPERYALİST ABD’NİN İLK YENİLGİSİ

Öte yandan Kore Savaşı, emperyalist ABD’nin de ilk yenilgisidir!

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına sonradan katılan ve her iki savaştan da güçlenerek çıkan ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist Batı blokunun liderliğini almış ve dünyayı şekillendirmeye soyunmuştu.

Dünyayı şekillendirmeye de, Kore iç savaşını fırsata çevirip bölgeye asker göndererek Kore Yarımadası’ndan başladı. Ancak ilk yenilgisini de burada aldı!

MacArthur komutasındaki ABD/NATO birlikleri (BM güçleri) Çin sınırına dayanınca, bir yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti “Çin Halk Gönüllüler Ordusu” oluşturarak Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yardımına koştu. Mao Zedung’un çağrısıyla 1 milyon Çinli savaşa katıldı. 1 milyon Çinlinin arasında Mao Zendung’un 28. yaşındaki oğlu Mao Anying de vardı ve bu savaşta şehit oldu.

ÇİN HEGEMONYA PEŞİNDE KOŞMAYACAK

Türkiye Kore’de 721 şehit verdi ne acı ki…

Emperyalist ABD, dünyayı şekillendirme saldırganlığında, 721 Mehmetçiğimizin de kanını kullandı…

Neyse ki ABD hegemonyasının sonu geliyor; ABD emperyalizmi “21. yüzyılı Amerikan yüzyılı” yapma hedefini çoktan yitirmiş durumda ve Hint-Pasifik stratejisi ile Çin’i durdurmaya çalışıyor.

Ancak görünen o ki, bu mümkün olmayacak. Zira ekonomik güç merkezinin ardından siyasi güç merkezi de Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor ve 21. yüzyıl, Asya yüzyılı olarak yükseliyor.

Emperyalist saldırganlıkların son bulacağı, hegemonyacılığın kaybedeceği, emperyalist tekellerin çıkarları adına ezilen ulus askerlerinin savaşlara sürülemeyeceği, barış içinde bir yüzyıl mümkün mü?

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı”nın 70. yılında yaptığı konuşmada söylediği şu sözler umut veriyor: “Çin asla hegemonya ve genişleme peşinde koşmayacak, hegemonyacılık ile zorbalık siyasetine kesinlikle karşı çıkacak, daima vatan savunması niteliğinde askeri politika izleyecek.”

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
27 Ekim 2020

5 Yorum

AKP’nin kısa ‘Libya dış politika’ tarihi

1. Erdoğan, Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başbakanı Fayez el Sarraj ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ve “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” imzaladı (27.11.2019).

2. Türkiye ile Libya arasında güvenlik ve askeri iş birliği mutabakat muhtırasının onaylanmasına ilişkin kanun teklifi TBMM Genel Kurulunda kabul edildi (21.12.2019).

3. Türkiye “askeri danışmanlık hizmeti” adı altında Trablus yönetimini destekledi. Böylece Hafter kuvvetlerince kuşatılmış Trablus düşmekten kurtarıldı.

4. Türkiye ile Rusya, Libya’da “karşı karşıya gelmemek” için “çözüme ortak katkı sunma” konusunda anlaştı (24.12.2019).

5. Taraflar Berlin Konferansında buluştu ve tüm katılımcılar 55 maddeden oluşan “Libya barış planı” imzalandı (20.1.2020). Ancak ateşkes kırılgandı ve yürümedi.

6. Türkiye destekli Trablus kuvvetleri sahada önemli kazanımlar elde etti ve Sirte-Cufra hattını hedef aldı. Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, “Sirte ve Cufra’nın kırmızı çizgileri olduğunu” ilan etti ve Mısır ordusuna “hazırlıklı olun” emri verdi (20.6.2020).

Türkiye’nin dışlanma süreci

Sirte-Cufra hattı Türkiye’yi sadece Mısır’la değil, Rusya’yla da karşı karşıya getirdi. Fransa zaten Türkiye’nin karşısındaydı. Bu tablo üzerine Libya’da Türkiye’nin devre dışı bırakılmaya başlandığı yeni bir süreç başladı.

7. Trablus merkezli UMH Başbakanı Fayez el Sarraj, askeri güçlerine ateşkes talimatı verdi. Eşzamanlı olarak General Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’nu destekleyen Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih de ateşkes çağrısı yaptı (21.8.2020).

8. Mısır başta pek çok ülke ateşkesi destekledi. Ancak Sarraj’ı destekleyen AKP hükümeti sessiz kaldı.

9. UMH İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’ye çağrıldı. Başağa, Hulusi Akar’la temaslarını sürdürürken, Sarraj tarafından görevden alındı (29.9.2020).

10. Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian, Sarraj ile telefonda görüştü. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Sarraj’ı Paris’e davet etti (30.8.2020).

11. Başbakan Sarraj ve konsey üyelerinin huzurunda, Trablus’taki konsey karargâhında beş saat sorgulanan Başağa, bir hafta sonra göreve iade edildi (3.9.2020).

12. Trablus UMH Devlet Yüksek Konseyi ve Tobruk Temsilciler Meclisi heyetleri, Fas’ın Buznika kentinde 6-10 Eylül tarihleri arasında bir araya geldiler ve anlaşmaya vardılar.

13. Tobruk merkezli hükümet, Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’e istifasını sundu (14.9.2020).

14. Trablus’taki hükümetin AKP destekli başbakanı Sarraj, ekim ayının sonunda istifa edeceğini ilan etti (17.9.2020).

15. Erdoğan, “Sarraj’ın istifası bizler için üzüntü verici” dedi (18.9.2020).

BM gözetiminde kalıcı ateşkes

16. 5+5 askeri komite görüşmeleri kapsamında Mısır’ın Hurghada şehrinde bir araya gelen Libyalı taraflar, görevi Libya ordusunu birleştirmek olan askeri bir organı oluşturmayı kabul etti (1.10.2020).

17. BM gözetiminde Cenevre’de yapılan görüşmeler sonucunda tarafların “kalıcı” ateşkes anlaşması imzaladığı duyuruldu (23.10.2020). İmza töreninde konuşan BM Genel Sekreteri Libya Özel Temsilci Vekili Stephanie Turco Williams, derhal yürürlüğe girecek anlaşma kapsamında “Libya’da savaşan tüm paralı askerlerin ve yabancı savaşçıların bugünden itibaren en fazla üç ay içinde Libya’yı terk etmek zorunda olduklarını” açıkladı.

18. Erdoğan anlaşmayı “Güvenilirliği bana göre çok da olabilecek gibi değil” diye yorumladı (23.10.2020).

19. Önümüzdeki ay Tunus’ta Libya tarafları arasında siyasi görüşmeler başlayacak.

Sonuç

Rusya, Mısır hatta Fransa Libya’da bir tarafa ağırlık verse dahi, diğer tarafı ihmal etmedi. AKP hükümeti ise bir tarafı daha baştan düşman ilan etti. Yani Ankara bütün yumurtaları aynı sepete koydu. Oysa Türkiye’nin denizden komşusu olan kıyı Trablus’ta değil, Tobruk’taydı!

Ankara Trablus’la yaptığı bu anlaşmayı hayata geçirebilmek için Doğu Akdeniz’de müttefik kazanmalıydı. Ankara tersine Suriye’yle anlaşmamakta diretti, Mısır yönetimini “tanımamayı” sürdürerek Kahire’yi Atina’yla deniz yetki anlaşması imzalamaya itti.

Kasımda başlayacak siyasi sürecin dışında kalmamak, ancak çok köklü bir dış politika anlayışı değişikliğiyle mümkün olabilir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ekim 2020

2 Yorum

Kafkaslar’a Astana Platformu

Dağlık Karabağ’da çatışma 27 Eylül’de başladı. Çatışmadan dört gün önce 23 Eylül’de, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Sahiba Gafarova’ya “Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen 5 bölgesinin geri verilmesinden yanayız” demişti.

Bu açıklama, Ermenistan’ın Tovuz’a saldırdığı 12 Temmuz’dan sonra Moskova’nın, pratikte Azerbaycan’dan yana aldığı yeni pozisyona işaret ediyordu. Nitekim 27 Eylül’den bu yana Moskova, Erivan’ın yardım çağrısını reddediyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü kapsamında Ermenistan’a karşı sorumluluklarımız var fakat çatışmalar Ermenistan topraklarında yapılmıyor” (7.10.2020) diyerek, Ermenistan’a askeri destek vermeyeceğini kesin bir dille belirtmiş oldu.

Kremlin, Peşinyan’ı ‘terbiye etmek’ istiyor

Bu tablo şuna işaret ediyor:

1. Moskova, Azerbaycan’ın Ermenistan işgali altındaki Dağlık Karabağ’dan “bir miktar toprağını” kurtarmasını istiyor. Kremlin böylece;

a) Azerbaycan’a ve Astana ortağı Türkiye’ye “bölgesel işbirliğinin kazancını” sunmuş olacak.

b) Ermenistan’ın Batıcı lideri Peşinyan’ın “bölgede ikinci bir Gürcistan olma çizgisine” darbe vurmuş olacak.

2. Moskova, bu sürecin uzamamasını ve sahada genişlememesini istiyor. Keza Tahran da sürecin uzamasından rahatsız.

Moskova ve Tahran, süreç uzadıkça ABD’nin bölgeye çeşitli yollarla nüfuz etmesi riskinin olduğunu düşünüyorlar. Washington’un Bakû ile Ervinan’ı masaya oturtması ve bir anlaşmaya vardırması, Moskova ve Tahran için en kötü senaryo!

Moskova’nın ‘Washington süreci’ endişesi

3. Moskova bu nedenle, yeterli olduğunu düşündüğü kadar toprağın Azerbaycan tarafından kurtarıldığını varsaydığı ve Peşinyan’ın gerekli dersi aldığını düşündüğü noktada, tarafları Moskova’ya ateşkese çağırdı ve kabul ettirdi.

Ancak ateşkes uygulanamadı. Dahası, taraflar açısından “Washington süreci” başladı! ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Azerbaycan ve Ermenistan dışişleri bakanlarını Washington’a çağırdı ve iki bakanla ayrı ayrı görüşüp ateşkes masası kurmayı deneyecek. (Siz bu satırları okurken görüşmeler yapılmış olacak.)

4. Moskova, sürecin uzamasını ve sahada genişlemesini bir ölçüde Ankara’nın tutumuna bağlıyor. Üstelik bu tutumun, Moskova için Dağlık Karabağ’da en istenmeyecek durumu, yani bölgeye “radikal unsurların” gelmesi riskini doğurduğunu düşünüyor:

Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey NarışkinKarabağ, teröristleri mıknatıs gibi çekiyor, burasını Rusya’ya sıçrama tahtası yapabilirler” (6.10.2010) derken; Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, “Ortadoğu’daki militanların Dağlık Karabağ’a gönderildiğine dair bilgilerden endişe duyduklarını Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a ilettiğini” açıkladı (13.10.2020). Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov da “Türkiye’yle görüşmelerde militanların Dağlık Karabağ’a gönderilmesi konusunu istişare ediyoruz” dedi (19.10.2020).

5. İşte bu noktada Rusya Devlet Başkanı’ndan önemli bir çıkış geldi. Putin, “Dağlık Karabağ sorununda Türkiye ile aynı düşüncede olmadıklarını ve iki ülkenin anlaşmazlıkları konusunda ödün verebilecekleri noktalar bulmaları gerektiğini” söyledi (23.10.2020).

Tahran’ın 3+3 önerisi

Bu tablo içerisinde Azerbaycan ve bölge için en iyi çözüm yolu ne peki?

20 Temmuz tarihli “Kafkaslar için 3+3 modeli” başlıklı makalemizde anımsatmıştık: Tahran’ın bölge için 20 yıl öncesine dayanan önerisi, 3+3 modeliydi. Buna göre Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü bir araya gelirse Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsü arasındaki problemler de çözülür…

Tahran bu önerisini bugün de, üstelik Astana Platformu avantajıyla daha kuvvetli öneriyor:

İran Hükümet Sözcüsü Ali Rabii, “İran, Türkiye ve Rusya’nın, barışçıl çözüme yardım edebileceğini” söylerken (30.9.2020), İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatipzade de, “Rusya ve Türkiye’yle olan üçlü inisiyatif, AGİT Minsk Grubu’nun Karabağ’da çözüm çabalarına katkı sunabilir” diyor (21.10.2020).

Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını kurtaracağı, Ermenistan’ı Kafkasya’da ikinci bir Gürcistan olmaktan caydıracak ve en önemlisi ABD’yi bölgeye bulaştırmayan çözüm, Astana Platformu’nu Kafkaslar’a taşımaktan geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2020

2 Yorum

Türkiye’nin ‘aydın’ sorunu

Karşıdevrimin doruğu olarak AKP iktidarı yıllarında Türkiye’nin sadece rejimi değil, kültürü de değişti. Ciddi bir aydın erozyonu yaşıyoruz.

12 Eylül yönetimine “Aydınlar Dilekçesi” ile direnen aydınların yerini, bu dönemde 12 Eylül’ün mirasçıları olan AKP ve FETÖ’ye ideolojik gladyatörlük yapan aydınlar aldı maalesef…

300 ‘aydın’

“300 aydın” olarak 13 Ağustos 2008’de bir bildiri imzalamışlardı. AKP ile FETÖ’nün Türk ordusuna ve Atatürkçü aydınlarına kumpas kurduğu şartlarda, “Ergenekon karartılmasın, daha da derinleştirilsin” diyerek FETÖ bildirisine isimlerini yazmışlardı!

“Alt tarafı bir imza” diyerek küçümsenemeyecek bir iş yaptılar. Bildiride yer alan “Ergenekon iddianamesi özünde çok önemli suç iddiaları ve belgeleri içermektedir”, “Ergenekon iddianamesi ahtapotun kollarından birini yakalamıştır” gibi ifadeler, toplumu Türk ordusuna yapılacak kapsamlı bir operasyona hazırlamak, siyasal iklimi kumpas kurmaya normalleştirmek içindi…

Dolayısıyla o gün bu “aydınların” imzalarıyla yaptığı iş, Gülen’e hizmet bakımından, cemaatin sıradan bir müridinin yaptığı işlerden çok daha değerliydi.

Öyle olduğu için de isimleri her gün gazetelerde, ekranlarda “derin devletle mücadele eden kahramanlar” olarak propaganda edildiler. Ve uzunca bir süre “özgürlük savaşçısı” olarak rant yediler.

Yetmez ama evetçiler

İki yıl sonra 2010 yılında, AKP ve FETÖ bu kez yargıyı ele geçirebilmek için anayasa değişikliğine gitti.

Rejimin değişimi bakımından öyle kritik bir referandumdu ki, Fethullah Gülen “mezardakilerin bile kalkıp oy vermesini” istiyordu!

Mezardakilere sahte evrakla oy kullandırdılar mı bilinmez ama bir kısım “aydın” bu FETÖ hamlesine de destek verdi. AKP ve FTEÖ’nün yargıyı ele geçirebilmesi için “yetmez ama evet” diyerek bir bildiri daha imzaladılar. Kamuoyunu referandumda evet demeye teşvik ettiler.

Sonuçta yüzde 58 evet ile AKP-FETÖ ittifakı yargıyı 12 Eylül 2010’da ele geçirmiş oldu. Bugün FETÖ’den boşaltılan yerlere başka tarikatların, cemaatlerin yerleştirilmesi sorunu, işte o referanduma kadar uzanmaktadır.

AKP-FETÖ’nün ideolojik gladyatörleri

“Aydınların” bazıları da FETÖ’ye “taraf” gazetelere yönetici ve yazar yapılarak kullanıldı. Yalanları manşet yaparak, tezgâhları köşelerden propaganda ederek FETÖ’ye hizmet ettiler.

Bir kısım “aydın” da FETÖ’nün vakıf ve derneklerinin etkinliklerinde boy gösterdi: Abant Platformu’nun Abant’taki, Erbil’deki, Washington’daki, Paris’teki toplantılarına katıldı. Cemaatin derneklerinin düzenlediği etkinliklerde poz verdi. Cemaatin Türkçe Olimpiyatlarında, ödül törenlerinde onlar vardı…

Kısacası akademisyen, hukukçu, sanatçı ve gazeteci kimlikleriyle bir grup “aydın”, öyle ya da böyle, şu ağırlıkta ya da bu ağırlıkta, bir dönem AKP-FETÖ ortaklığına hizmet ettiler, “ideolojik gladyatörlük” yaptılar!

İçlerinden çok azı, “hata yaptık” diyerek kamuoyundan özür diledi. O aydınları erdemli tavırları nedeniyle kutluyorum.

Neoliberal kurnazlık

FETÖ kumpaslarıyla yıllarca Silivri’de yatan kıdemli gazeteci Hikmet Çiçek, FETÖ’nün “Solcuları” isimli bir kitap (Kırmızı Kedi Yayınevi) yazdı. Kitapta 20 “aydının” portresi inceleniyor. Bu isimlerin solculuktan dönüşerek en sonunda Gülen cemaatine hizmet eder noktasına nasıl geldikleri ele alınıyor.

Kitapta bu portrelerin dışında, bir de “tarihi vesika” olması nedeniyle, yukarıda özetlediğimiz işleri yapan aydınların da dahil olduğu bir isim listesi var: Abant Platformu’nun etkinliklerine katılanlardan “Ergenekon karartılmasın” diyerek imza verenlere, Türkçe Olimpiyatlara katılanlardan “yetmez ama evet” diyerek FETÖ’nün yargıyı ele geçirme operasyonuna destek verenlere uzanan alfabetik bir tam liste…

Hikmet Çiçek, bu listede yer alan isimleri, üstelik onları hukuken de koruyabilmek için, “Abant Müdavimleri” gibi sembolik bir kavram altında toplamış. Bunun sembolik bir isimlendirme olduğunu anlayamamak ancak çok özel çabayla mümkün olur!

Ama oldu! Bazı “neoliberal aydınlar”, “Ben Abant’a hiç gitmedim ki” pişkinliği ile o listeye itiraz edip, yeni bir “48’ler bildirisi” imzaladılar!

Pes doğrusu!

FETÖ’nün “Ergenekon karartılmasın” bildirisine imza atmışsın, FETÖ’nün yargıyı ele geçirme operasyonuna omuz vermişsin, aslında “FETÖ’ye hizmet edenler” gibi ağır bir başlığın altında listelenmeyi hak etmişsin, ama Hikmet Çiçek seni “oluşmasına omuz verdiğin” hukuktan koruyabilmek adına ismini “Abant Müdavimliği” gibi sembolik bir kavramın altına yazmış; sen ise kurnazca “Abant’a gitmedim ki” diyerek attığın imzayı gizlemeye çalışıyorsun!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ekim 2020

6 Yorum

EKONOMİYE ÇİN AŞISI

ÇİN BÜYÜRSE DÜNYA BÜYÜR

Yılın ilk aylarıydı. Çin’de koronavirüs salgını başlamıştı. ABD durumdan oldukça memnundu. Öyle ki ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross, 30 Ocak’ta “Çin’deki korona salgını Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu!

Dahası ABD Başkanı Donald Trump gayriciddi açıklamalar yapıyor, salgına dönüşmeyeceğinden çok emin şekilde virüsü küçümsüyordu. 22 Ocak’ta “salgın değil” diyerek, 10 Şubat’ta “Nisan’da biter” diyerek, 27 Şubat’ta “Mucize gibi bir anda bitecek” diyerek sürekli salgını hafife alıyordu.

Mart’ta salgın Avrupa’dan ABD’ye geçtiğinde, sağlık dünyasının uyarılarına rağmen Beyaz Saray hâlâ meseleyi küçümsüyordu.

TRUMP’IN ÇİN’İ SUÇLAMA KOLAYCILIĞI

İşin boyutu ortaya çıkmaya başlayınca, Trump kolayını buldu ve salgınla ilgili Çin’i suçlamaya başladı: Çin dünyayı geç bilgilendirişti!

 Oysa Çin merkezi hükümeti, Vuhan eyaletinin ilk iki haftaki yarım tedbirlerinin eksikliğini görmüş, tehlikeyi saptamış ve katı, disiplinli ama tam tedbirlerle Vuhan’ı karantinaya almış, dünyayı da yılın hemen başında bilgilendirmişti.

Çin’in bilgilendirmesinden üç hafta sonra, ABD Ticaret Bakanı “Çin ekonomisi yıkıma uğrayacak ve bu ABD’ye yarayacak” diye varsayarak seviniyordu!

Bu kısa özeti, yılın üçüncü çeyreğiyle ilgili ekonomik verilerin açıklanması nedeniyle anımsatıyoruz.

Tablo, salgını küçümseyen ve salgının Çin’i batıracağını düşünerek sevinenlerinin kendi ekonomilerinin nasıl “enfekte” olduğunu gösteriyor zira…

ABD KÜÇÜLDÜ, ÇİN BÜYÜDÜ

Bu kısa özetin gerçekleştiği ilk üç ayın ardından ekonominin ilk çeyrek verileri açıklandığında, Çin’in kaybı ABD’den daha çoktu.

ABD yüzde 5 küçülürken, Çin’in küçülmesi yüzde 6,8’i bulmuştu.

Ancak ABD açısından asıl korkunç tablo ikinci çeyreğin sonunda ortaya çıktı. Çin birinci çeyrekteki küçülmeyi durdurmuş, hatta yüzde 3,2 büyümeye geçmişken, ABD ekonomisi rekor bir şekilde, yüzde 32,9 küçülmüştü!

ABD-ÇİN FARKI

Bu tabloyu ortaya çıkaran üç neden vardı:

1. Salgın gibi en olumsuz şartlarda, kamucu ekonominin liberal ekonomiye olan üstünlüğü daha bariz ortaya çıkmıştı. Kamuculuğun önemi, zor zamanlarda daha iyi anlaşılıyordu. Öyle ki ABD içinde de Avrupa’da da kamulaştırma, devletin piyasaya müdahalesi gibi argümanlar konuşulmaya başladı.

2. Çin meseleyi ciddi almış ve “tam tedbir” uygulayarak sorunu zamana yaymadan 3 ayda halletmişti. ABD yönetimi ise hem meseleyi ciddiye almamıştı hem de ekonomiyi kapatmamak için yarım tedbirlerle yetinmeye çalışmıştı. Bu ise salgını Çin’dekine nazaran daha geniş zamana yaymıştı.

3. Çin devleti “önce insan” perspektifiyle taramadan maske dağıtımına, ilaçtan tedaviye kadar vatandaşının yanındaydı. Kamucu ve halk sağlığı anlayışı her Çinlinin hizmetindeydi. ABD’de ise sigortası olmayanlara test yapılıp yapılmayacağı tartışmalarından tutun, hastanelerde yüksek tedavi maliyeti nedeniyle yaşanan sorunlara kadar ciddi insanlık dramları sergilendi. Dahası Beyaz Saray’ın açıkladığı ekonomik paket de sıradan ABD’liyi değil, şirketleri desteklemeyi hedef almıştı. Üstüne, beyaz polis zorbalığı nedeniyle siyah öfke patlaması da yaşandı.

ÇİN ÜÇÜNCÜ ÇEYREKTE DE BÜYÜDÜ

Çin ve ABD ekonomilerinin durumu, haliyle tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. ABD ekonomisinin ikinci çeyrekteki rekor küçülmesi sonrası Çin’in üçüncü çeyrekte ne yapacağı, bu nedenle önemle bekleniyordu.

Zira dünyanın dörtte biri büyüklüğündeki Çin’in ekonomik göstergelerindeki iyileşme, dünyanın ekonomik küçülmesini durdurabilecek yegâne çareydi.

İşte bu beklentiler içinde dün üçüncü çeyrek verileri açıklandı. Çin yüzde 4,9 büyümüştü!

ABD’nin üçüncü çeyrek oranı ise henüz açıklanmadı.

İkinci çeyreğin ardından Çin’in üçüncü çeyrekte biraz daha büyümesi, küçülen dünya ekonomisine bir nevi aşı oldu.

Çin ekonomisinin yeniden canlanması, özellikle Asya ekonomisine olumlu yansıyacak.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Ekim 2020

2 Yorum

Türkiye’nin Ukrayna sorunu

Ankara’nın Ukrayna’yla askeri alan da dahil çok kapsamlı işbirliği yapmasının Türkiye’ye çıkarı ne?

Ukrayna, ABD’nin Rusya’ya çevreleme stratejisi içerisinde kullandığı, AB ve NATO’ya üye yapmaya çalıştığı, Obama’nın itiraf ettiği gibi Batıcı bir iktidar için Washington’un ayaklanma kışkırttığı bir ülke. Moskova da bu hamlelere karşı Kırım’ı ilhak etti.

Türkiye ise o süreçten buyana üç alanda Ukrayna’yla işbirliğini geliştiriyor:

Karadeniz’de NATO’culuk

1. Kırım’ın ilhakının reddi: Erdoğan 3 Şubat 2020’de “Türkiye olarak Kırım’ın yasadışı ilhakını tanımadığımızın altını bir kez daha çizmek istiyorum” dedi. Erdoğan Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile 16 Ekim 2020’de yayınladığı ortak bildiride, “Kırım’ın işgalinin son bulması” için verilen çabalara desteğini kayda geçti.

2. Askeri anlaşma: Türkiye, 3 Şubat 2020’de Ukrayna ile “askeri-mali işbirliği ve yardım anlaşması” imzaladı. Bu kapsamda Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ne 205 milyon TL mali yardım yaptı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, 16 Ekim 2020’de Ukrayna Savunma Bakanı Andriy Taran ile “askeri çerçeve anlaşması” imzaladı.

3. Karadeniz ve NATO: Ukrayna İçişleri Bakanı Arsen Avakov ile Türkiye Sahil Güvenlik Komutanı Tuğamiral Ahmet Kendir arasında, 6 Eylül 2018’de Karadeniz’de ortak devriye anlaşmasına varıldı. Erdoğan, 16 Ekim 2020’de Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy ile yayınladığı ortak bildiride “NATO aracılığıyla Karadeniz bölgesinde barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmesine yönelik ortak çabaların önemine dikkat çekiyoruz” dedi. Erdoğan aynı bildiride Türkiye Cumhuriyeti’nin Ukrayna’nın NATO’ya üyelik perspektifini desteklediğini de kayda geçirdi.

Bu üç alanda Ankara’nın Rusya’ya göstere göstere Ukrayna’yla işbirliği yapmasının hedefi ne?

S-400’lerin ‘sessiz’ testi

Türkiye, 16 Ekim’de S-400’leri Karadeniz’de test etti. Keşke salgın bahanesine sığınılmayıp daha önce ilan edildiği gibi nisan ayında -hatta Akdeniz’de- sistem çalıştırılsaydı. Ve keşke 16 Ekim’de Sinop’ta yapılan bu test, Ankara tarafından resmi olarak da ilan edilseydi.

Test konusunda resmi bir açıklama yapılmadı. ABD’li yetkililer de bu nedenle “haber doğruysa” diyerek teste tepki gösterdi.

Ankara, kendi ilan ettiği takvimde S-400’leri “salgın bahanesiyle” çalıştırmamaktan ya da 6 ay sonra yaptığı testi resmi olarak duyurmamaktan ne umuyor? Tepkileri yumuşatmayı mı? Zaman kazanıp 3 Kasım’da yapılacak ABD başkanlık seçimini atlatmayı mı?

Dengecilik değil rotasızlık

Benzer tablo Rusya için de geçerli…

Rusya’dan alınan S-400’lerin test edildiği gün, Ankara’nın Rusya’ya göstere göstere Ukrayna ile askeri çerçeve anlaşması imzalaması, Rusya’nın Kırım işgaline son vermesini istemesi, Ukrayna’nın NATO üyeliğine destek vermesi ve NATO aracılığıyla Karadeniz’e istikrar getirme hedefini açıklaması ne anlama geliyor?

Hem ABD’yi hem Rusya’yı dengelemek mi?

Biliyorsunuz AKP’nin çizgisi için Neo-Abdilhamitçilik diyorum uzun yıllardır. AKP, Rusya’yla anlaşarak kendisine bölgede alan açıyor, bu anlaşmayı ABD’yle ilişkisinde pazarlık olarak kullanıyor ve bu iki büyük ülkeyi de AB’yle dengelemeye çalışıyor.

İşte 16 Ekim’de hem S-400’leri test etmeleri hem de Ukrayna’yla Rusya karşıtı işbirliği yapmaları, bu Neo-Abdülhamitçi çizgilerinin gereğiydi.

Ancak mesele artık “dengecilik” olmaktan çıktı, “rotasızlık” haline dönüştü!

Kritik dönem

Moskova da buna karşılık, bir başka yanlışa yöneliyor: Bir ay önce açıkladığının tersine, bu kez büyükelçisi aracılığıyla Yunanistan’ın 12 mil tezine destek veriyor; Dağlık Karabağ konusunda “çatışma Azerbaycan topraklarında” diyerek resmi müttefiklik ilişkisinin gereği olan Ermenistan’a yardımdan uzak durma çizgisindeyken, Ankara’nın Kafkasya politikasını eleştirmeye başlıyor.

Dolayısıyla kritik bir dönemdeyiz. Ekonomi, terör, Kıbrıs sorunu, Doğu Akdeniz ve Ege başta hemen her sorunda Türkiye’ye tehdit ABD’den geliyor. Bu şartlarda Türkiye’nin Rusya ve İran’la hareket etmeyi sürdürmesi, dahası stratejik boyuta yükseltmesi gerekmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ekim 2020

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın