Korona ve vahşi kapitalizm
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/03/2020
Ağır ekonomik ambargo altında olduğu için, koronavirüsle mücadele kapsamında IMF’den 5 milyar dolar kredi istemek zorunda kalan Venezuela reddedildi! IMF’nin ret gerekçesi vahşi kapitalizmin dişlerini resmediyor: “Venezuela hükümetinin uluslararası toplum tarafından tanınması konusunda netlik yok” (Sputnik, 17.3.2020).
Uluslararası toplum dedikleri ABD ve destekçileri. Ve onlar da Venezuela’da Hugo Chavez’in inşa ettiği, Maduro’nun ağır dış baskılara rağmen sürdürmeye çalıştığı kamucu sisteme karşılar. Dahası açık darbe yaptılar ve başaramadılar. Şimdi darbeyle iş başına getirmeye çalıştıkları Guadio’yu destekledikleri için güya Venezuela halkının seçtiği Maduro hükümetini tanımıyorlar!
Diğer yandan ABD ambargosu altındaki İran, koronavirüs salgınına karşı mücadele etmek için dünyadan sağlık malzemesi almak istiyor ama Washington yönetimi böylesi bir insani durum karşısında bile bırakın ambargoyu kaldırmayı, hafifletmiyor bile!
Batı’nın ırkçı kafası
ABD Başkanı Donald Trump, ısrarla ve uyarılara rağmen, korona virüsünü “Çin virüsü” diye niteliyor!
Bu, emperyalist Batı’nın ırkçı kafasının tipik bir göstergesidir. Oysa örneğin ilk kez ABD ve Meksika’da görülen ve büyük oranda can kayıplarına yol açan H1N1 için hiçbir ülke “Amerikan virüsü” dememişti!
Bu anlayış koronavirüs Çin’de etkili olmaya başladığında da kendini göstermişti. Batı’nın o “ırkçı kafası” hortlamış, Çinlileri aşağılayan, Çin mutfağına, Çin yaşam tarzına hakaretler yağdıran bir noktaya varmıştı. (Ki yarasa Çin mutfağında yoktu ve Batı’nın kullandığı o yarasa çorbası görüntüsü birkaç yıl önce Çin’de değil, bir Uzakdoğu ada ülkesinde çekilmişti!)
Kapitalizmin “önce kâr” anlayışı
Anımsayın, Çin’de koronavirüs etkili olmaya başladığında ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross bundan memnuniyet duyduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Bu salgın Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” (Sputnik, 30.01.2020).
Üstelik Çin salgınla etkili mücadele edebilmek için karantinaya varan sert tedbirler aldığında Batı başkentlerinden itirazlar yükselmiş, işi Çin’i insan haklarını ihlal etmekle, halka baskı uygulamakla, özgürlükleri ortadan kaldırmakla suçlamaya kadar vardırmışlardı!
Şimdi kendileri karantina uygulamaya mecburlar ve Çin’den daha ağır karantina uygulamaya başladılar. Öyle ki Çin’de de, ABD’de de karantinada kalan NBC News editörü Tony Perman kendini Çin’de daha güvenli hissettiği belirtti (infowars, 14.3.2020).
Doğu’da “önce insan” anlayışı
Peki Batı korona günlerinde bunları yaparken, Doğu ne yapıyor? İşte birkaç örnek:
– ABD’de sigortası olmayana bedava test yapılıp yapılmayacağı tartışılırken, Çinli Jack Ma’nın vakfı ABD’ye 500 bin test kiti ve 1 milyon maske bağışladı (NTV, 16.3.2020).
– Çinli Jack Ma’nın Vakfı ayrıca Avrupa’ya da 100 bin test kiti, 1,8 milyon maske bağışladı (NTV, 12.3.2020).
– Yine Çinli Jack Ma’nın Vakfı, Afrika’ya da 5,5 milyon maske ile test kiti ve sağlık malzemesi bağışladı (Milliyet, 18.3.2020)
– ABD Avrupa’ya uçuşları yasakladı. Ama Çin ve Küba, salgının en çok yayıldığı İtalya’ya uzman doktor grubu ve yardım gönderdi (Sol, 14.3.2020).
– Küba koronavirüs nedeniyle hiçbir ülkenin kabul etmediği İngiliz gemisini, yolcuları tedavi amacıyla ülkeye kabul etti (TeleSUR, 16.3.2020).
Sağlık serbest piyasaya bırakılamaz!
Koronavirüs salgınının en önemli dersidir: Sağlık sistemi kapitalizmin insafına ve “serbest piyasaya” bırakılamayacak önemdedir.
Çin’in Batılı “gelişmiş” ülkelere nazaran koronavirüsle mücadelesindeki başarı işte bu nedenledir.
Koronavirüs endişesi bu gerçeği öyle acı ama sağlam şekilde öğretmektedir ki, Batılı ülkeler özel hastaneleri kamulaştırmaya başladı.
Örneğin İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, salgınla mücadele için özel kurumlar dahil tüm hastaneleri ve sağlık hizmeti veren kuruluşları devlet kontrolüne geçirme kararı aldı (Cumhuriyet, 17.3.2020). Kaçınılmaz şekilde İspanya örneğini başka Batılı ülkeler de izleyecek.
Türkiye’nin sağlık sisteminin kamucu kökleri
Gelelim Türkiye’ye…
Bugün Türkiye’de sağlık sektöründe hâlâ başarılı giden ne varsa, köklerinin karma ekonomi döneminden kalma kamucu anlayışta olduğunu görüyoruz.
Türkiye’nin budansa bile kökleri o dönemden kalma sağlık anlayışı bugün en gelişmiş batı modellerinden daha ileridedir.
Sonuç olarak önemle altını çizelim: Halk sağlığı, özel sağlık sistemleriyle değil, kamucu sağlık sistemleriyle korunur. Salgınlarla “önce kâr” diyen özel piyasa değil, “önce insan” diyen kamucu anlayış baş edebilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Mart 2020
“ÖNCE İNSAN” SİSTEMİ KAZANIYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/03/2020
Batı merkezlerinde Çin’in koronavirüse yenileceği beklentileri bitti, o haberler kesildi.
Anımsayın, ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross 30 Ocak’ta “Bu salgın Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu…
Şimdi o insanlık dışı beklentilerin yerini, ölüm korkusu aldı…
BATI ÖLÜMÜ BEKLİYOR
Almanya Şansölyesi Angela Merkel, koronavirüsün Alman nüfusunun yüzde 60 ile 70’ine bulaşabileceğini açıkladı (BBC, 11.3.2020).
Almanya’nın nüfusunun 83 milyon olduğu göz önüne alınırsa, bu beklentiye göre 58 milyon Alman’a koronavirüs bulaşacak. Bu virüsten ölümlerin ortalama yüzde 3 olduğunu varsayarsak, Merkel bu durumda 1,74 milyon Alman’ın öleceğini hesaplıyor…
Benzer tablo İngiltere için de geçerli…
İngiliz Guardian gazetesi, Sağlık Bakanlığı’na bağlı İngiliz Kamu Sağlığı Birimi’nin gizli raporunu ele geçirdi. Rapora göre İngilizlerin yüzde 80’ine koronavirüs bulaşacağı öngörülüyor (BBC, 16.3.2020). Rapora göre nüfusun yüzde 15’i, yani 8 milyon kişi hastaneye yatabilir.
56 milyon İngiliz’in yüzde 80’ine, yani 45 milyon İngiliz’e koronavirüs bulaşması ve bunların yüzde 3’ünün ölmesi halinde, 1,35 milyon İngiliz’in ölümü gerçekleşecek maalesef…
ABD’nin beklentileri de çok farklı değil. ABD Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından yapılan değerlendirmede “en kötü senaryoya” göre koronavirüs ABD’de nüfusun yüzde 65’ini enfekte edebilir ve 1,7 milyon kişinin ölümüne neden olabilir (Euronews, 14.3.2020).
ÇİN İLE BATININ FARKI
Geçen haftaki “Salgınlarda Kamuculuk Başarılı” başlıklı makalemizde üzülerek belirttik: “Ne yazık ki insanı rakama indirgeyen bu istatistikleri, son tahlilde insanlığın toplam yararı için vermek durumundayız. Zira istatistikler bize gittikçe pandemi olmaya [Dünya Sağlık Örgütü 12 Mart’ta pandemi ilan etti] doğru ilerleyen koronavirüsle mücadelede kimi önemli işaretler veriyor…” (CRI Türk, 10.3.2020).
Çin’de koronavirüs bulaşan insan sayısı 81.020. Ve bunların sadece 3.217’si yaşamını bitirdi (16.3.2020 verileri).
Son bir haftadır vaka sayısı da, ölüm sayısı da hızla azalıyor. Çin neredeyse bu sorunu çözdü bile diyebiliriz.
Oranlarsak, 1,386 milyar nüfuslu Çin’de 80.020 vakanın görülmesi, nüfusun sadece yüzde 0.006’sının koronavirüse yakalandığı anlamına gelir.
ABD, İngiltere ve Almanya’nın beklentileriyle karşılaştırılamayacak kadar az…
BATININ SÖZDE İNSANİ GELİŞMİŞLİK ENDEKSİ
Peki neden böyle? Çinlilerin yüzde 1’i bile koronavirüse yakalanmamışken, ABD, İngiltere ve Almanya gibi gelişmiş Batı ülkelerinde beklenti neden yüzde 50’lilerin üzerinde?
Mesele gelişmişlik düzeyinden ne anladığımızla ilgili mi? Kısmen evet: Gelişmişlik sadece kişi başına düşen gayrı safi milli hasıla payın büyüklüğü değildir. Gelişmişlik sadece kişi başı elektrik sarfiyatı değildir. Gelişmişlik tüketme çokluğu değildir. Gelişmişlik sadece bir toplumdaki ortalama eğitim süresi de değildir.
Evet, bunlar Batının insani gelişmişlik endeksinin ana verilerinden bazılarıdır. Ama görülüyor ki, tüm bu insani gelişmişlik verileri, insanı ölümden korumuyor!
İşte mesele budur. Mesele “önce insan” mı, yoksa “önce kâr” mı meselesidir. Daha da somutlarsak, mesele kamuculuk mu, özelcilik mi meselesidir? Yani mesele sosyalizm mi, kapitalizm mi meselesidir.
YA SOSYALİZM YA BARBARLIK
Görülüyor ki, kendine özgü sosyalist bir model uygulayan Çin, “önce insan” felsefesiyle vatandaşlarını ölümden korumayı esas almış ve bunun için yapılabilecek her şeyi yapmıştır.
“Gelişmiş” Batı ülkeleri ise “önce kâr” dediği için, maliyet hesabı yapmakta, kurtarılacak insanların harcanacak paraya değip değmeyeceğine bakmaktadır.
Özetle kamucu ekonomiler ve “önce insan” diyen sistemler insanı yaşatmaktadır.
Tarihidir. Rosa Luxemburg, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında, 1915’te yazdığı Alman Sosyal Demokrasisinin Bunalımı başlıklı broşüründe şöyle demişti: “Friedrich Engels bir keresinde şöyle demişti, ‘Burjuva toplumu bir ikilemle karşı karşıyadır: Sosyalizme yönelme ya da barbarlığa dönme.’ Bu ifadeyi, korkunç anlamını kavramadan düşüncesizce okuyup yineledik… Bugün Friedrich Engels’in bir kuşak öncesinde kehanette bulunduğu gibi, korkunç önermenin önünde duruyoruz: Ya emperyalizmin zaferi ve tüm medeniyetin antik Roma’da olduğu gibi çökmesi, nüfusun azalması, ıssızlaşma, yozlaşma, bir büyük mezarlık. Ya da sosyalizmin zaferi, yani sınıf bilinçli uluslararası proletaryanın emperyalizme ve onun yöntemi olan savaşa karşı mücadelesi.”
İnsanlık buradadır: Ya sosyalizm ya barbarlık!
KORONA GÜNLERİNDE İNSANLIK
En sonunda sosyalizmin kazanacağının işaretlerinden biri de “korona günlerinde insani yardım”dır.
– ABD’de hâlâ tartışılıyor: Sigortası olmayana bedava test yapılacak mı, yapılmayacak mı? Zira bedava test kapitalizmin ruhuna, kâr hırsına aykırı… İşte bu şartlarda Çinli Ali Baba’nın kurucusu Jack Ma’nın Vakfı, ABD’ye 500 bin test kiti ve 1 milyon maske bağışladı (NTV, 16.3.2020).
– Çinli Jack Ma’nın Vakfı Avrupa’ya da geçen hafta 1,8 milyon maske bağışlamıştı.
– ABD Avrupa’ya uçuşları yasakladı. Ama Çin ve Küba, İtalya’ya uzman doktor grubu ve yardım gönderdi (Sol, 14.3.2020).
– Küba koronavirüs nedeniyle hiçbir ülkenin kabul etmediği İngiliz gemisini, yolcuları tedavi amacıyla ülkeye kabul etti (TeleSUR, 16.3.2020).
Korona günlerinde insanlık kazanacak, “önce kâr” değil, “önce ve her zaman insan” diyen sistem kazanacak!
Mehmet Ali Güller
17 Mart 2020
CRI Türk
Putin’in iki aşamalı hamlesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/03/2020
5 Mart’ta Moskova’da imzalanan Ek Protokol’ün altı dolduruluyor. Türk ve Rus askeri heyetlerinin müzakereleri olumlu sonuçlandı ve imzalar atıldı.
Buna göre, Türk ve Rus askeri heyetleri 15 Mart’tan itibaren M4 karayolunun bir bölümünde ortak devriye görevi uygulayacaklar. O yol Serakib’in 2 km. batısındaki Trumba’dan Lazkiye’nin doğusundaki Ayn El Havr’a kadar olan bölümü kapsıyor.
Bu yol aynı zamanda Ek Protokol’e göre İdlib’i fiilen ikiye bölüyor: Daha önce Türkiye’nin ve desteklediği grupların denetimindeki güneydeki bölge artık Suriye ordusunun denetiminde.
M4 karayolunun belirtiğimiz kısımları aynı zamanda artık güvenli koridor. Yolun 6 km. üstündeki kısmı Türk askeri denetiminde, 6 km. altındaki kısmı ise Rus askeri denetiminde.
Güneyde kalan Kafkas ve Uygur ağırlıklı grupların da bulunduğu HTŞ bağlısı gruplar adım adım Rus hava kuvvetleri destekli Suriye ordusunca temizlenecek. Bunların kuzeye, Türk denetimindeki topraklara çekilmesi karşısında, TSK’nin de Ek Protokol’e göre bu gruplarla mücadele etmesi gerekecek.
Kırılgan ateşkesten kalıcı ateşkese
5 Mart Ek Protokolü, ilk andan beri belirttiğimiz gibi olumluluklarına rağmen tarafların hedeflerindeki uyumsuzluk nedeniyle geçici ve kırılgan olma riski taşıyor.
Türk ordusu ile Suriye ordusunu savaşın eşiğinden çeviren Ek Protokol, geçici ama yararlı uzlaşı, kırılgan ama zaman kazandıran ateşkesti.
İşte Türk ve Rus askeri heyetleri de birkaç gün süren müzakerelerinde bu geçiciliği ve kırılganlığı kaldırmaya çalışıyordu. Nitekim Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da müzakereleri değerlendirirken yaptığı açıklamada “temennimiz ateşkesin kalıcı olması” diyerek, kırılganlığın varlığına işaret etmiş oldu.
Ancak kırılganlığı gidermek sadece müzakerelerde bir orta yola varmakla mümkün değil artık…
Ek Protokol’ün verdiği iki görev
5 Mart Ek Protokolü’nün esas önemi, Moskova’nın Ankara’yı Şam’la fiili işbirliğine zorlayan yanıdır.
Şöyle ki, Ek Protokol hem terörle topyekûn mücadeleyi hem de mültecilerin geri dönüşünü içeriyor. Bu iki iş de Şam yönetimiyle işbirliği yapmadan gerçekleşemez!
Her iki iş de sadece Türkiye ve Rusya tarafından kotarılamayacak büyüklüktedir. Dahası, Türkiye ve Rusya, bu işleri ancak Suriye’yle birlikte yürütürse, iki iş de olumlu sonuçlanabilecektir.
Yani Putin, Ankara’yı Şam’la işbirliğine zorlamak için ikinci bir aşama başlatmıştır. İlk aşamada, anımsayacaksınız, Ankara’ya Adana Mutabakatı’nı anımsatmışlardı. Daha teorik olan bu aşamayı, şimdi pratik boyutu önde olan ikinci aşama izleyecek: Terörle mücadele ve mültecilerin geri dönüşü…
Suriye politikasında revizyon şart
Dolayısıyla AKP hükümeti için manevra alanı artık daralmıştır. AKP hükümeti Suriye’nin kuzeyinde bir nüfuz bölgesi oluşturabilmek için süreci ve muhataplarını artık daha fazla oyalayamayacak yere gelmiştir. Ki İdlib sorununun çözümü zaten iki yıldır beklemedeydi. Artık o süreç bittiği için Rusya ve Suriye’den çözüm hamlesi gelmişti.
Şimdi AKP hükümetinin önünde iki seçenek var: Ya Ek Protokol’ün gereğini yapacak, terörle mücadele ve mültecilerin geri dönüşü için çalışacak ve bunu zamanla Şam yönetimiyle işbirliği içinde yürütecek, ya da “ÖSO koridoru” hedefi için uygun bir zamanda rafa kalkan savaş seçeneğini yeniden indirecek.
Açık ki Türkiye için yararlı olanı ilk seçenektir ve yararda Rusya ve Suriye ile ortaklık vardır!
Türkiye için yararlı olacak bu seçeneğin “sahada sorunsuz” uygulanabilmesi için de AKP hükümetinin Suriye politikasında köklü bir revizyon şarttır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mart 2020
SALGINLARDA KAMUCULUK BAŞARILI
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/03/2020
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, salgınının başlamasından bu yana ilk kez, koronavirüsün ortaya çıktığı Vuhan kentine gitti. Çin basını ziyareti “tehlike artık geçti” mesajı olarak yorumladı.
Şi Cinping’in ziyareti bize göre de Çin Halk Cumhuriyeti’nin uyguladığı kamuculuğun salgınlarla mücadelede başarısına, hatta zaferine işaret etti.
Neden mi? Anlatalım…
RAKAMLARIN SOĞUK AMA ÖĞRETİCİ DİLİ
Çin’de tespit edilen yeni koronavirüs (Covid-19) vaka sayısı gittikçe düşüyor. Önceki gün 40’a, dün de 19’a geriledi…
Ayrıca son üç günde Hubey eyaleti dışında yeni bir koronavirüs vakasına da rastlanmadı.
Ve koronavirüs tespit edilen 80 bin 754 hastadan 3 bin 136’sı yaşamını yitirirken, 59 bin 897’si iyileşti.
Ne yazık ki insanı rakama indirgeyen bu istatistikleri, son tahlilde insanlığın toplam yararı için vermek durumundayız. Zira istatistikler bize gittikçe pandemi olmaya doğru ilerleyen koronavirüsle mücadelede kimi önemli işaretler veriyor…
Ki en önemli işaret şu: Nüfusa oranla vaka ve kayıp sayıları karşılaştırıldığında, 1,4 milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti’nin bu salgınla çok başarılı bir mücadele ettiği görülüyor. Dolayısıyla dünya bu deneyimden yararlanmalı…
İTALYA ÇİN DENEYİMİNDEN YARARLANIYOR
Sevindirici gelişme: Batı’da koronavirüse hızlı kayıp veren ülkeler bu deneyimden yararlanmaya başladılar.
Örneğin İtalya, Çin’in iki ay önce çok elelitirilen karantina yöntemini uygulamaya başladı bile.
Bu acı ama öğretici gerçek, ABD emperyalistlerinin dilini bile değiştirdi.
Örneğin Çin karantine uyguladığında New York Times şöyle yazıyordu: “Çin, koronavirüsle mücadele adına milyonlarca insanı karatinaya alıyor ve kişisel özgürlüklerinden ediyor.”
Aynı New York Times, İtalya karantina uygulamaya başladığında Roma yönetimini övüyor: “İtalya, virüsün yayınlamasını önleyebilmek için, ekonomisini bile riske atıyor.”
Bu bakış elbette sadece New York Times ile sınırlı değildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü yetkililerinden başlayarak pek çok batılı kurum sözcüsü, Çin’in uyguladığı karantinayı “insan hakları ihlali” olarak yorumluyordu…
Elbette aynı uygulamaya bu farklı bakışın temelinde emperyalist gözlük var ancak son tahlilde önemli olan İtalya’nın Çin deneyiminden öğrenmeyi seçmiş olmasıdır. Zira Çin’in salgına karşı kazandığı başarıdan öğrenmek, dünyanın diğer bölgelerindeki insan kaybını azaltacaktır.
AFETLERDE SERBEST PİYASA MODELİNİN ÇARESİZLİĞİ
Peki Çin bu başarıyı neye borçlu?
Elbette kamuculuğuna; yani Çin’e özgü sosyalizmine…
Zira bir toplumun salgınla topyekûn mücadele edebilmesi bu modelle daha olası. Çünkü bu modelde kamu otoritesi var, merkezi yönetimin gücü var, planlama var, askerden işçiye kadar toplumun tüm kesimlerini topyekûn seferber edebilmek var, kamu kaynaklarının çok olması şansı var, kamu kaynaklarını kamu yararı için kullanma var…
Ve en önemlisi kamu sağlığını esas alan anlayışın, salgınla mücadelede başarı şansı her zaman daha yüksektir.
Deprem ve kasırga gibi doğal afetlerle mücadele örnekleri de gösteriyor ki, serbest piyasa ekonomilerinin uygulandığı Batı ülkelerinde afetlerle mücadelede başarı ancak serbest piyasaya “ara vermekle”, devletin “düzenleyiciliğini” kullanmakla mümkün oluyor…
Ki serbest piyasaya ara verip devletin düzenleyiciliği kullanmak da, bir ölçüde kamuculuğa yaklaşmak demektir…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Mart 2020
Ek protokolün potansiyeli
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/03/2020
Erdoğan ile Putin arasında 5 Mart’ta Moskova’da imzalanan ek protokol ile Soçi Mutabakat’ı, sahanın yeni gerçekliğine göre güncellenmiş oldu.
Özetle, İdlib topraklarının yarısının Suriye ordusunun kontrolüne geçtiğini saptayan, Halep’i Şam’a bağlayan M5 karayolunun artık Şam yönetimi denetimi altında olduğunu kayda geçiren, Halep’i Lazkiye’ye bağlayan M4 karayolunda 12 km genişliğinde güvenli koridor oluşturarak Rusların üslerine giden yolu garantiye alan, M4 ve M5 karayollarının kesişim noktası olan ve şubat ayı boyunca iki kez el değiştiren Serakib’in Şam yönetiminin denetiminde olduğunu resmeden ek protokol, AKP hükümeti için tam bir geri adımdır ama Türkiye için yararlı ve kazançlı olmuştur!
AKP’nin geri adımı
Peki AKP için neden geri adımdır? Şundan:
AKP hükümeti 5 Mart öncesinde, bir çok kez ölçüyü “Suriye ordusunun Türkiye’nin belirlediği sınırların dışına çıkması” şeklinde koydu. Hatta Erdoğan 3 Mart’ta “Bir an önce Türkiye’nin belirlediği sınırların dışına çıkmazlarsa bir süre sonra omuzlarının üzerinde o başlar da kalmayacak” dedi.
Peki Türkiye’nin belirlediği sınır neresiydi?
Erdoğan o sınırın neresi olduğunu Putin’e belirttiğini kamuoyuna açıklamıştı: “İdlib’de rejimin bir an önce Soçi Mutabakatı sınırlarına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çekilmesini dün akşam Sayın Putin ile yaptığım görüşmede ifade ettim” (3.2.2020).
Hatta Erdoğan, “rejim” dediği Şam yönetiminin / Suriye ordusunun o sınıra çekilmemesi halinde de, Türkiye’nin rejimi o sınıra süpüreceğini ilan etti.
Fakat 5 Mart ek protokolünde görüldü ki Suriye ordusu ele geçirdiği, daha doğrusu hukuken kendi toprağı olduğu için kurtardığı o topraklarda kalacak. Yani gözlem noktalarının çok ilerisinde…
Neo-Abdülhamitçilik çöktü
Evet, ortaya konulan ölçülere göre AKP hükümeti geri adım attı. Peki neden?
Çünkü AKP’nin “Rusya’yla kendisine alan açan, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanan ve ikisini AB’yle dengelemeye çalışan”, bizim neo-Abdülhamitçilik diye isimlendirdiğimiz çizgisi çöktü!
AKP ABD, NATO ve AB’den istediği desteği alamadı! Patriot istedi alamadı, “uçuşa yasak bölge” istedi alamadı; bir tek “mühimmat” desteği ile bol bol “destek açıklaması” aldı ama somut, sahada işine yarayacak bir destek alamadı.
İyi ki de alamadı; zira alacağı destekle savaş hamlesini ilerletse bundan Türkiye kazançlı değil, ABD ve İsrail kazançlı çıkacaktı.
Öte yandan ABD, Türkiye’nin destek ihtiyacını fırsata çevirerek sıkışmış olan Ankara’nın elinden S-400 kartını almaya çalıştı. Desteği S-400’den tamamen vazgeçmeye bağladı. Neyse ki bu gerçekleşmedi.
Gelelim ek protokolün taşıdığı potansiyele…
Ankara’yı Şam’la işbirliğini zorlayan mutabakat
Erdoğan’ın geri adım atarak imzaladığı ek protokol, içerdiği potansiyel nedeniyle Ankara’yı Şam’la işbirliğine zorluyor. Anlatalım:
Ek protokolde çok önemli iki konu var:
1. “Terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele ile BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması…”
2. “Mültecilerin ve ülke içinde yerinden edilen kişilerin güvenli ve gönüllü olarak Suriye’deki asıl ikamet yerlerine geri dönüşlerinin kolaylaştırılması…”
Tüm terör gruplarının ortadan kaldırılması ve mültecilerin geri dönüşü konusu, pratikte Şam’la işbirliği yapmadan çözülemeyecek konudur.
Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova’nın, “Teröristlerle mücadele, Suriye ordusu ve onlarla işbirliği içindeki güçler tarafından yürütülmeli” (06.03.2020) sözleri ile Esad’ın imzadan bir gün önce ilan ettiği şu hedef, yeni bir sürece işaret ediyor: “Suriye ordusunun İdlib’den sonraki hedefi, doğu bölgelerini militanlardan temizlemek olacak” (4.3.2020).
Dil değişti
Ek protokolün özellikle terör ve göçle ilgili bölümümün Ankara’yı Şam’la işbirliğine zorladığı gerçeğinin ilk göstergesi, Ankara’nın dilinde oluşan hızlı değişimdir:
– Literatürdeki rejim ifadesi, 5 Mart’ta Suriye Arap Cumhuriyeti’ne dönüştü!
– 15 Temmuz’un devamı bile sayılan Suriye ordusu ile çatışma, 5 Mart’tan sonra “Müslüman’ın Müslüman ile olmaması gereken çatışmasına” (Erdoğan 6.2.2020) dönüştü!
– “Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, Kahrolsun Esad” çizgisi (Bahçeli/11.2.2020), “Esad ile konuşuldu, değil mi?” (Erdoğan’ın Çavuşoğlu aracılığıyla Lavrov’a sorusu /5.3.2020) noktasına geldi.
– “Bu rejim defolup gidene kadar bu iş sürecek” (Hulusi Akar/4.3.2020) çizgisi, “Bizim derdimiz Türkiye olarak bundan sonra Suriye’yi kimin yöneteceğini tespit etmek değildir” (Numan Kurtulmuş/7.3.2020) anlayışına geldi.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2020
Erdoğan Atatürk’ün antitezidir
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/03/2020
İktidarın koalisyon ortağı Devlet Bahçeli çok tartışılan “neden Suriye’deyiz” sorusuna “İdlib’den çekilirsek, Hatay’dan oluruz” yanıtını verdi (3.2.2020).
Bu aynı zamanda kamuoyu çalışması yapılan “Atatürk’ün Hatay’ı alması ile Erdoğan’ın İdlib’i almak istemesi arasında bir bağ kurma” çabasıdır!
Bir süredir Ankara’da, sarayda, bu çerçevede bir jeopolitikçilik yapılıyor…
Tıpkı Bahçeli’nin söylediği gibi, “İdlib’den çıkarsak, Hatay’dan oluruz” deniliyor.
Turgut Özal döneminde de vardı bu: “Kerkük ve Musul’u almazsak, Diyarbakır’ı veririz” diyorlardı. Oysa Kerkük ve Musul’u almadık; Diyarbakır’ı da vermedik!
Çünkü aslında tersi geçerliydi: Kerkük ve Musul’u almak, sonrasında Diyarbakır’ı da vermek demekti!
Emperyal heves
İktidarın “İdlib’den çıkarsak, Hatay’dan oluruz” söylemi bir aldatmacadır. İdlib’i almaya kılıf dikmektir.
Ki bunun sonu da yoktur. Bugün “İdlib’den çıkarsak, Hatay’dan oluruz” derler. Yarın “İdlib’de tutunabilmek için Halep’i de almamız lazım” diye tuttururlar. Sonra da “ama Halep’te kalabilmek için de Şam’ı almak gerekir” derler!
Bunlar “emperyal” hevesin, “fetih” iştahının coğrafi bahaneleridir.
Almanların ürettiği, Amerikalıların geliştirdiği ve dünyamıza büyük zarar veren bir anlayışın türevidir…
Siyasi birliğini ancak 1871’de sağlayan ve sömürge yarışında geç kalan Almanya, doğuya doğru genişleme hedefi koydu ve buna da “yaşam alanı” diye bir gerekçe sundu. Özetle Almanya’nın güvenliği doğusundaki topraklardan, Polonya’dan başlıyordu. O zaman Almanya Polonya’yı işgal etmeliydi!
Bu anlayış iki büyük emperyalist paylaşım savaşına ve milyonların ölümüne neden oldu…
ABD, Alman devletinin bu anlayışını geliştirdi ve “terörü kaynağında bitirmek” diye bir teze dönüştürdü! Irak’ın, Afganistan’ın işgali; Libya ve Suriye’yi parçalama operasyonları işte bu “bahaneyle” yapıldı…
Davutoğlu iktidarda
AKP hükümetinin “ÖSO koridoru” hedefi, Ahmet Davutoğlu’nun fikirlerinin hâlâ iktidarda olduğunu gösteriyor!
Önemle anımsatalım. Ahmet Davutoğlu 21 Mart 2009’da aynen şöyle diyerek AKP’nin dış politikasının ana hedefini ilan etmişti: “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.”
Davutoğlu küresel merkezlere görev tarifi yaptıktan 40 gün sonra, 1 Mayıs 2009’da da dışişleri bakanı olmuştu!
AKP hükümeti hâlâ oradadır: Küresel düzenin çevresinde, alt bölgesel düzen kurmaya çalışmaktadır.
Kimileri de bunu “alt emperyalizm” diye isimlendirmektedir.
Fakat “sorun” şu ki, Türkiye emperyalist değildir, çünkü onun gereği olan irilikte bir kapitalist ülke bile değildir!
O nedenle Şam’a 6 saatte inmek, Emevi Cami’sinde fetih namazı kılmak, Suriye’de ÖSO koridoru kurmak hayaldir.
Atatürk’ün “güvenlik kuşağı” modeli
Türkiye’nin güvenliği Suriye topraklarında koridor kurmakla, nüfuz alanı inşa etmekle sağlanmaz; Ankara ile Şam arasında dostluk inşa ederek sağlanır!
Ankara, Atatürk’ün Türkiye’nin kuzeyinde, batısında, güneyinde, doğusunda barış ve güvenlik kuşaklarını kurma anlayışını esas almalıdır.
SSCB’yle dostluk anlaşması, Balkan Paktı, Sadabat Paktı…
Bunlar, güvenliği komşuların toprakları üzerinde bulunarak değil, komşuyla birlikte “barış kuşağı” oluşturarak bölgesel güvenlik oluşturmanın uygulamalarıdır.
Türkiye yeninden bu rotaya girmelidir.
Ve sonuç olarak Atatürk’ün dün Hatay’ı “gerçekte Fransa’dan” almasıyla, Erdoğan’ın İdlib’i bugün Suriye’den almaya çalışması arasında bir paralellik yoktur; tersine, anlayış olarak tam zıtlık vardır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Mart 2020
PENTAGON’UN ÇİN RAPORU
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 04/03/2020
ABD ile Taliban, Katar’ın başkenti Doha’da tarihi bir anlaşma imzaladı. Anlaşmaya göre ABD ve müttefikleri Afganistan’daki tüm askerlerini 14 ay içinde çekecek. (29.02.2020)
Taliban 2013 yılında Doha’da büro açmış; o tarihten bu yana da zaman zaman gayri resmi, zaman zaman resmi olarak ABD ile Taliban heyetleri arasında görüşmeler olmuştu. Fakat bu imzaya kadar kesin bir anlaşmaya bir türlü varılamamıştı.
Ancak ABD bir süredir anlaşmayı yapabilmek için şartlarında esniyordu.
Nitekim ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Miley, kısa bir süre önce şöyle demişti: “Taliban’a karşı rasyonel, mantıklı bir zafer şansımızın olmayacağını yıllardır ifade ediyoruz. Taliban’la Tokyo Körfezinde (Japonya’nın 2. Dünya Savaşında teslim olduğuna dair) Missouri Savaş Gemisinde teslim bildirgesi imzalama gibi bir şey olmayacağını biliyorduk. Başkan Bush 2001’de Noel öncesinde yaptığı açıklamada bunu ifade etmişti ve bu cümle halen doğru. Dolayısıyla Afganistan’da Taliban’la tek bir çözüm yolu var. Afganların kendi aralarında bir çözümü olmak zorunda.” (20.12.2019)
AFGANİSTAN’DAN ÇEKİLME ÇİN’LE DE İLGİLİ
Bu anlaşma Çin’i de yakından ilgilendiriyor. Zira ABD’nin Afganistan, hatta Ortadoğu stratejisindeki her değişiklik, doğrudan Çin stratejisiyle de ilgili…
Kabaca özetlersek: ABD Ortadoğu’da güç azaltıp, asıl rakibi Çin’e karşı yığınak yapmak istiyor.
Washington’un stratejinin pratikte ne anlama geldiği ABD Savunma Bakanı (Pentagon) Mark Esper kısa süre önce şöyle açıklamıştı: “Ulusal Savunma Stratejimiz bizim şu anda büyük güç rekabetinde olduğumuzu söylüyor. Bizim başlıca rakiplerimiz Çin ve daha sonra ise Rusya. Dolayısıyla benim amacım Suriye olsun veya Afganistan olsun, asker sayımızı buralardan düşürüp ülkeye getirip daha büyük görevler için tekrar eğitmek veya onları Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırmaktır. Bu benim ana amacımdır.” (20.12.2019)
Nitekim ABD Suriye’den de asker çekmişti. Şimdi Afganistan’dan da çekmeye hazırlanıyor.
ABD-ÇİN ASKERİ GÜÇ MAKASI DARALIYOR
ABD, kendisini ekonomik büyüklükte yakalayan hatta geçen Çin’in, askeri alanda da makası hızla daralttığını görüyor ve bu nedenle Çin’i Hint-Pasifik bölgesinde çevrelemeyi hızlandırmak istiyor.
Pentagon’un geçen yıl yayımladığı Çin raporu, o makasın nasıl hızla daraldığına işaret ediyordu.
ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) istihbarat faaliyetlerini yürüten Savunma İstihbarat Dairesi’nin (DIA) raporuna göre Çin dünyanın en gelişmiş silah sistemlerinin bazılarında liderliği ele geçirmiş durumda. (16.1.2019)
Raporda Çin’in şu atılımlarına dikkat çekilmektedir:
– Çin, donanma tasarımları, orta ve uzun menzilli füzeler ve hipersonik silahlar (ses hızından defalarca daha hızlı olan ve füze savunma sistemlerine yakalanmayan füzeler) dahil olmak üzere bir dizi teknolojide lider konumuna yükseldi.
– Teknoloji erişimine çoklu yaklaşım sayesinde Çin Halk Kurtuluş Ordusu şimdi bazı en modern silah sistemlerine sahip. Hatta bazı alanlarda dünya lideri.
– Hava, deniz, uzay ve siber dünyadaki askeri kabiliyeti, Çin’i bölgede iradesini dayatabilecek konuma getirdi.
– Çin bölgesel ve küresel hedefleri vurabilecek, radara yakalanmayan orta ve uzun menzilli savaş uçakları geliştirdi. Bu hayalet uçakları 2025’e kadar operasyonel hale gelebilecek.
ABD-ÇİN REKABETİ BÖLGEMİZE YARIYOR
Özetle ABD, Mark Esper’in ifadesiyle “başlıca rakip” gördüğü Çin’i bölgesinde sıkıştırabilmek için askeri yığınak yapmak istiyor. Ve bunun için de Suriye ve Afganistan’dan asker çekiyor.
Kuşatılmak istenen Çin ise kuşatmak isteyen ABD’ye göre daha rahat. Zira zaman ABD’nin aleyhine, Çin’in lehine işliyor…
Zaman geçtikçe Çin ABD’ye her alanda yetişiyor!
Bitirirken önemle belirtelim: ABD’nin Çin’e karşı Hint-Pasifik stratejisini esas alması, ülkemiz ve bölgemiz için de yararlıdır. ABD emperyalizmi bölgemizden ne kadar asker çekerse, o kadar iyi!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Mart 2020
Mehmetçik neden İdlib’de?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/03/2020
AKP hükümetinin Suriye’deki hedefi ne? Bu hedef için belirlediği strateji ne? O stratejiyi gerçekleştirmek için uyguladığı/uygulayacağı taktikler ne?
Soruyu biraz daha netleştirelim: AKP hükümeti Suriye’nin toprak bütünlüğü için mi, yoksa Suriye’nin parçalanması için mi bu ülkede asker bulunduruyor?
Hadi daha da somut ilerleyelim…
AKP’nin hedefi ABD’nin kurmaya çalıştığı PYD/YPG koridorunu dağıtmak mı? “Asıl” hedef bu olsaydı, bu hedefi Şam yönetimi ile anlaşıp, Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasını sağlayarak gerçekleştirmek daha maliyetsiz olmaz mıydı?
AKP’nin hedefi Türkiye’ye Suriyeli göçünü önlemek mi? Bunu Şam yönetimi ile hareket ederek önlemek daha olası değil miydi, bugün ve yarın için daha olası değil mi?
“Esas” hedef, ne PYD/YPG koridorunu bozmak, ne de göçü önlemek…
AKP bu iki hedefi, “esas hedefinin” örtüsü olarak kullanıyor. Öyle olduğu için de o iki sorunu Suriye ile anlaşarak daha kolay çözmek varken, zor ve maliyetli yönteme başvuruyor!
AKP’nin Suriye hedefi
AKP’nin Suriye hedefi son 10 yılda, şartlara bağlı olarak dört şekilde belirdi:
1. Esad’ı kazanma hedefi: AKP 2009-2010 yıllarında Esad’ı kazanma hedefi yürüttü. Esad’ı kazanarak, Suriye ve Ürdün’le “Ortadoğu birliği” kurarak “bölgesel hegemon” olabilecekti. O nedenle “kardeşim Esad” deniyordu. Olmadı.
2. Esad yönetimine İhvan montajı hedefi: 2011’de Suriye’de iç karışıklık başlamasıyla birlikte AKP, hedefini Şam yönetimine İhvan montajı yapmak şeklinde güncelledi. Esad’dan, ismini verdiği yedi İhvancı’yı bakanlar kuruluna almasını istedi. Esad reddetti.
3. Esad’ı devirme hedefi: AKP bunun üzerine Esad’ı devirme hedefine yöneldi. Suriye ordusuna karşı ÖSO’yu kurdu; ABD’nin siyasi, Suudi Arabistan’ın istihbarat ve Katar’ın finans desteği ile Esad’a karşı harekât başlatıldı. Öyle ki, PYD lideri Salih Müslim bile Ankara’ya davet edilip Esad’a karşı ÖSO’yla hareket etmeye teşvik edildi.
O da olmadı. Rusya’nın 2015’ten itibaren sahaya askeri olarak inmesi, Suriye denklemini değiştirdi: İnisiyatif Atlantik’ten bölge ülkelerine geçti.
4. ÖSO koridoru kurma hedefi: AKP, yeni duruma uygun olarak hedefini güncelledi. Rusya’yla birlikte hareket etmeye başladı. Esad’ı devirme hedefi yerine Suriye’nin kuzeyinde ÖSO koridoru kurma hedefi belirledi. Rusya ve İran’la işbirliği yapacak, ABD’nin PYD/YPG koridorunu bozduktan sonra ise orada kalacak ve o koridorun yerine kendi nüfuz bölgesini inşa edecekti!
Kuşkusuz bu Moskova ve Tahran’dan da görülüyordu. Ancak Moskova, Ankara’nın Atlantik kuvvetleriyle hareket etmesi yerine Astana Platformu içinde kalmasını daha kazançlı görerek, sorunu zaman içinde çözmeye bıraktı.
Yanlış hedef, yanlış strateji
İşte İdlib konusu, zamana bırakılan sorunun çözüm zamanının gelmesiyle ilgilidir.
Moskova, siyasi çözüm aşamasına geçebilmek için artık sahadaki bu askeri problemin çözülmesini istemektedir.
AKP sözcüleri, kendi ifadeleriyle, İdlib’i Suriye rejimine bırakmak istemiyor! Neden? Çünkü İdlib’i verirse, Afrin’de tutunamayacağını düşünüyor. Afrin’de tutunmak ise “82. il Halep” hedefi için gerekli…
AKP bu hedefi ve bu hedef için belirlediği stratejiyi değiştirmediği sürece, sorun Türkiye yararına çözülemeyecektir. Zira yanlış strateji doğru taktiklerle düzeltilemiyor; ki taktiklerin de çoğu yanlış!
6 maddede çıkış stratejisi
Türkiye’nin bir “çıkış stratejisi”ne ihtiyacı var:
1. Ahmet Yavuz’dan Cem Gürdeniz’e kadar deneyimli generallerimiz/amillerimiz önemle belirtiyor: “Suriye rejimine karşı askeri sahada zafer elde etmek Türkiye için hedef olamaz. Bu ancak Pirius Zaferi olur.”
Türkiye bu hedeften vazgeçmeli ve Soçi Mutabakatı’nı sahanın yeni gerçeklerine göre güncellemelidir.
2. Suriye ordusunun terörle mücadele etmesi Türkiye için yararlıdır. O nedenle Türkiye, Şam yönetiminin kendi topraklarında egemenlik tesis etmesini kolaylaştırmalıdır.
3. Bunun için de Suriye ordusunun egemenlik tesis ettiği bölgelerde kalan gözlem noktaları, göç sorununu çözmek üzere batıya ve kuzeye çekilmelidir.
4. İdlib’in batısında ve kuzeyinde yeni gözlem noktalarıyla oluşturulacak Türkiye sınırından 5-10 km derinlikli bant ile göç Suriye toprakları içinde tutulmalıdır.
5. Astana Platformu’nun dışında yeni bir cephe ve çözüm arayışı, Türkiye’ye yeni sorunlar getirecektir. O nedenle ABD ve NATO İdlib sorununa kesinlikle dahil edilmemelidir.
6. Türkiye, bölge sorunlarını bölge ülkeleriyle, komşusuyla sorununu komşusuyla çözmelidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mart 2020
İdlib için Z Raporu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/02/2020
Suriye’de tablo artık şöyledir:
ABD PKK/YPG’den, Rusya Şam yönetiminden (Esad), AKP hükümeti de cihatçı örgütlerden vazgeçmeyecek…
IŞİD, ABD’nin PKK’yi “meşru aktör” yapabilmek için yararlandığı “kullanışlı düşman”dı.
Benzer şekilde Nusra da (yeni ismiyle HTŞ) AKP’nin ÖSO’yu iç ve dış kamuoyuna onaylatabilmek için yararlanmaya çalıştığı “radikal grup”tur…
AKP’nin paralı ordusu: ÖSO
Dahası AKP’nin son süreçte içeriye “kuvayı milliye”, dışarıya da “Suriye Milli Ordusu” diye yutturmaya çalıştığı “çok uluslu” ÖSO, sahadaki görevi bakımından da artık uluslararasılaşmıştır…
ÖSO, AKP’nin Libya’dan Bosna’ya, Kafkaslardan Sincian’a uzanan coğrafyada “profesyonel savaşçılık” yapan cihatçıları Esad’ı devirmek üzere ithal ettiği alt örgütlerden oluşan bir çatı örgüttü.
Bundan böyle İdlib’de de, Trablus’ta da daha yüksek fiyat veren çıkana kadar AKP’nin paralı ordusudur!
ÖSO Libya’da
Ankara’nın ÖSO’yu Suriye’den sonra Libya’da da kullandığı artık resmi bir durumdur:
Erdoğan bu durumu “uluslararası hukuki sorun” olup olmadığını umursamadan 22 Şubat’ta ilan etmiştir: “Gayrimeşru Hafter’e, ücretli, lejyoner Hafter’e karşı biz yönetici kahraman askerlerimiz ve Suriye Milli Ordusu’ndan ekiplerimizle beraber oradayız ve mücadeleyi orada sürdürüyorlar. Tabii birkaç tane şehidimiz var.”
Ve Erdoğan üç gün sonra 25 Şubat’ta da, ÖSO’nun Libya’da olduğunu bir kez daha belirtti: “Bizim Libya’da iki tane şehidimiz var. Suriye Milli Ordusu’ndan şu anda orada bulunanlar var. Suriye Milli Ordusu’ndan oraya gidenlerin ortak paydaları var.”
Önemle belirtelim: Paralı askerleri başka ülkelerin de kullanıyor olması, AKP hükümetine bu konuda bir haklılık ya da meşruiyet sağlamaz. Günü geldiğinde bu konu ülkemizin önüne farklı şekillerde getirilir maalesef…
ÖSO’nun kışkırtıcı faaliyetleri
ÖSO, AKP’nin iç kamuoyuna karşı yutturmaya çalıştığı bir “kuvayı milliye” örgütlenmesi değildir. Kuvayı milliye, bir ulusun emperyalist işgale karşı içinden çıkardığı silahlı direniş örgütlenmesiydi. Bir kere ÖSO üyelerinin tamamı Suriyeli bile değil! Dahası vatan savunması yapmıyor, tersine vatanını savunan Esad yönetimine karşı ücret karşılığında savaşıyor!
Yazık ki Ankara ders almıyor, anımsayın: Kırşehir’de eğit-donat programından geçirilip, üstüne kamuflaj, sırtına tüfek, cebine para konulan ilk grubun üyelerinin büyük kısmı, sınırı geçer geçmez örgüt değiştirmişti!
Ve bugün: ÖSO’nun Türk ordusu ile Suriye ordusunu karşı karşıya getirmek için bu yılın başından beri girdiği kışkırtıcı faaliyetlerin “Z Raporu”, siyasi iklim değiştiğinde arşivden çıkacaktır mutlaka…
Stratejideki yanlışlık
Bu Z Raporu’nu şundan çıkardık:
AKP hükümeti hâlâ Moskova’nın Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayarak son dakikada da olsa fren yapacağını ve İdlib’i kendisine bırakacağını umuyor!
Benzer durum ABD ile de yaşanmıştı. Öyle ki Erdoğan defalarca ABD’ye “benden yana mısın, PKK’den yana mı” diye sormuş, yanıtı sahada almasına rağmen, sormaya devam etmişti…
Türkiye elbette çok değerli. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi stratejisi değişmediği müddetçe Washington PKK’den, Moskova da Şam’dan (Esad) vazgeçmeyecek!
Türkiye yanlış stratejisini, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi kısmen doğru olan taktik hamlelerle düzeltemedi.
Ankara stratejisini düzeltmediği sürece, bulunabilecek en doğru taktik bile işe yarayamayacaktır. Ankara, Şam’ı düşman gören, Esad yönetimini devirmeyi esas alan yanlış stratejisini değiştirmediği sürece maalesef bölge kaybedecek!
Ne yapmalı?
Strateji, taktik gibi konular öyle zor ve karışık değildir. Ve bakmasını bilince, aslında siyasi tablo da çok sadedir. Şöyle:
Esad’ı devirme stratejisi belirlenmeden önce Türkiye’nin Suriyeli sığınmacı sorunu da, Suriye’nin kuzeyinde YPG koridoru sorunu da, IŞİD sorunu da yoktu!
Nokta!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Şubat 2020
ABD İÇİN ‘YARARLI SORUN’: KOVID-19
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/02/2020
ABD’li yetkililerin açıklamaları da, uygulamaları da; bunun yansıması olarak Amerikan gazetelerinin propaganda şekli de gösteriyor ki, ABD için koronavirüs salgını Çin’i zayıflatıcı yararlı bir sorundan başka bir şey değil!
Ve ABD koronavirüs salgınını, yani Kovid-19’u, Çin’e karşı başlattığı küresel ticaret savaşının yararlı bir parçası olarak görüyor.
Konunun Washington ile Beijing arasında bir medya savaşına dönüşmesi de bu nedenle…
ABD’NİN “HASTA ADAM” IRKÇILIĞI
Özetleyelim:
Önce Wall Street Journal’da Walter Russell Mead, Kovid-19 hakkında Çin’i hedef alan bir makale yazdı. Makalenin başlığı ise ırkçıydı, düşmancaydı ve insanlık dışıydı: “Asya’nın Gerçek Hasta Adamı: Çin” (3.2.2020).
Beijing yönetimi WSJ yetkililerinden özür istedi ancak uzun bir süre beklenen o özür gelmedi. Bunun üzerine Beijing yönetim, makaleye tepki olarak üç gazetecinin basın kartlarını iptal etti. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Geng Shuang, basın kartları iptal edilen üç gazetecinin “özür dilemeyi reddettiklerini” belirtti. (19.2.2020)
ABD Dışişleri Bakanlığı ise buna karşılık 5 medya kuruluşunu Çin hükümetinin parçası olarak kabul edip bu kuruluşlara “yabancı misyon koşullarının” uygulanacağını duyurdu. Bu kapsamda Xinhua, People Daily, China Daily, Çin Global Televizyon Ağı ve Çin Uluslararası Radyosu, ülkedeki yabancı diplomatik misyonlara uygulanan koşullar altında faaliyet yürütecek ve herhangi bir yerde ofis açmak için ABD hükümetinden onay almaları gerekecek (19.2.2020).
Yani ABD “yanlışı” düzeltmek istemediği gibi, yeni “yanlışlar” yapmakta da ısrar ediyordu!
Ancak önemli bir gelişme yaşandı: WSJ’nin Beijing’de bulunan 53 çalışanı, gazetenin yönetim kadrosuna bir mektup gönderdi ve “Asya’nın Gerçek Hasta Adamı: Çin” şeklindeki başlığın düzeltilmesini ve Çin’den özür dilenmesini istedi (20.2.2020). 53 çalışan mesajında “Bu, editoryal bağımsızlık ya da haber ve yorum arasındaki bölünme meselesi değil. Bu yanlış bir başlık oldu ve Çin halkı dâhil olmak üzere birçok insanı rahatsız etti.” dedi.
53 çalışanın ortak mektubuna rağmen WSJ sözcüsü gazetenin tutumunun değişmediğini açıkladı (22.2.2020).
Beijing, WSJ’nin bu değişmez tutumuna karşı bir açıklama yayımladı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijian’ın ifadeleri oldukça sertti: “Kötü niyetlere karşı ‘uysal koyun’ haline gelmeyeceğiz. WSJ’nin haber ve yorumların bağımsız olduğu gerekçesiyle özür dilemeyi reddetmesi rasyonel değil. WSJ’den kim sorumlu? Kimin özür dilemesi gerekiyor? Gazetenin ettiği küfürlerden dolayı özür dilemeye cesareti yok mu? Gazete bu tavrında ısrar ederse sonuçlarına katlanmalıdır.” (24.2.2020).
Son olarak Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü John Ullyot konuyla ilgili konuştu ve Beijing’in 3 WSJ muhabirinin basın kartlarını iptal etmesine çeşitli karşılıklar vereceklerini duyurdu (25.2.2020).
4 AŞAMALI PSİKOLOJİK SAVAŞ
ABD’nin bu tutumunun bir nedeni var elbette…
Yukarıda belirttik: Dünyamızı ilgilendiren sağlık meselesini, baş rakibini zayıflatacak yararlı bir sorun olarak görüyor!
Bu nedenle de başından itibaren 4 aşamalı bir “propaganda savaşı / psikolojik savaş” yürüttüler:
1. Önce Çin’i kötülüklerin kaynağı olarak göstermeye çalıştılar: Yarasa yeme gibi yalanlardan hareketle Çin’i insanlığı tehdit eden hastalıkların kaynağı göstermek üzere yoğun propaganda yaptılar.
2. Ardından Çin’i gerçekleri gizlemekle suçladılar: “Ölü sayısı gerçekte on binler şeklinde” diye kötü niyetli propaganda yaptılar.
3. Daha sonra Çin’i zayıf göstermeye çabaladılar: Çin’in salgınla mücadele edemediğini, elinden bir şey gelmediğini propaganda etmeye çalıştılar.
4. En sonunda da Çin’i tecrit etmeye kalktılar: Çin’den dünyaya korkunç salgın olduğu propagandasıyla dünyanın bu ülkeye kapılarını kapatmasını, ablukaya almasını, ticareti kesmesini, tecrit etmesini teşvik ettiler.
ABD TİCARET BAKANI: “SALGIN BİZE YARAYACAK”
ABD coronavirüs salgınını, Çin’e açtığı küresel ticaret savaşının bir parçası olarak kullanmaya çalıştığı için bu 4 aşamalı psikolojik savaşı uyguladı.
Öyle ki bu tutum, ABD’li yetkililerin argümanlarında insanlık dışı ifadelere bile dönüştü. ABD’nin Çin karşıtlığı, daha doğrusu kapitalizmin sosyalizm düşmanlığı, böylesi en insani bir meselede bile kendisini “insanlık dışı” bir görüntü olarak resmetti.
ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un Çin’deki coronavirüs salgınıyla ilgili açıklaması da bu “insanlık dışı” resme bir fırça darbesi oldu. Ross, salgının ABD ekonomisine yarayacağını ve “İstihdamın Kuzey Amerika’ya geri dönmesini sağlayacağını” savundu (30.1.2020).
Bu sözler, emperyalist kapitalizmin ne olduğunu göstermeye yetiyor da artıyordu!
Konu kâr olduğunda, emperyalist kapitalizm, insan sağlığını bile “dert” etmiyordu!
DÜNYA KAZANACAK
Başlarda bocalasa da, hatta kimi hatalar yapsa da, gerçekte Çin’in kamucu anlayışı bu salgınla olabilecek en iyi şekilde mücadele ediyor.
Ki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verileri de bu gerçeğe işaret ediyor.
Zira 79.524 hastanın enfekte olduğu ve 2.626’sının maalesef öldüğü salgında, 25.157 hasta da iyileşmiş durumda!
ABD’de 10 yıl önce yaşanan grip salgınında ölenler ve iyileşenlerle karşılaştırıldığında, bu gerçekten iyi bir oran.
Kuşkusuz mesele oran yarıştırmak değil. Kaldı ki virüs, küreselleşen dünyada tek bir ülkenin sorunu da değil. Dolayısıyla tüm ülkelerin, hepimizin, dünyamızı tehdit eden bu salgınla topluca mücadele etmesi gerekiyor!
Bundan yararlanarak kapitalist ekonomilerini güçlendirmeyi hayal eden emperyalist tekeller ve onların temsilcileri insanlığın vicdanında kaybederken, dünya sağlığı kazanacak nihayetinde!
Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
25 Şubat 2020