ABD’nin Suriye’ye karşı Türk-Kürt ortaklığı planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/02/2020
AKP hükümetinin Suriye’deki yanlışlarından biri de Kürtleri kullanmaya kalkmasıydı. Önce Esad’a karşı PYD’yi, o olmayınca da PYD’ye karşı Barzani’nin kontrolündeki ENKS’yi kullanmaya kalkmıştı.
Anımsayın: PYD lideri Salih Müslim Türkiye’ye davet ediliyor ve kendisiyle Esad’a karşı işbirliği görüşülüyordu. Bu, birincisi Esad’ı devirmeye çalışmak, ikincisi de Esad’ı devirebilmek için PKK’nin Suriye kolu PYD ile ittifak yapmak şeklinde iki büyük yanlış demekti.
Öyle ki, sonra politika değiştiğinde ve Ankara müttefiklerinin PYD’ye desteğini gündeme getirdiğinde, hep önüne konuldu: “PYD terör örgütü de sen neden görüştün?”
AKP’nin Suriye Kürtleriyle işbirliği arayışı
Bunları neden mi anımsattık? Şundan:
AKP hükümetinin “İdlib’i rejime bırakmama” tavrı kaynaklı son kriz; Ankara’da Rusya’ya karşı bir kez daha ABD’yle çalışma “yanlış” eğilimini ortaya çıkarırken, “Suriye Kürtleriyle” ilişkide de yeni adımların atılmasına yol açtı.
Ankara, sıcak gündemin ortasında, pek dikkat çekmeyen ve üzerinde pek durulmayan bir hamle yaptı; Barzani’nin Suriye örgütüyle görüştü!
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) heyetiyle görüştüğünü sosyal medyadan duyurdu: “Suriyeli Kürtlerin meşru temsilcisi Suriye Kürt Ulusal Konseyi heyetiyle görüştük. Suriye Ulusal Koalisyonu içindeki ve siyasi süreçteki rollerini desteklediğimizi belirttik. Kürtlere en büyük zararı terör örgütü PKK/YPG’nin verdiğini vurguladık” (19.2.2020)
Heyette yer alan ENKS Başkanlık Konseyi Üyesi Nimet Davut, Çavuşoğlu ile ne görüştüklerini anlattı: “Bölgenin demografik yapısını etkileyen değişimler konusunda ENKS’nin görüşlerini paylaştık, bu uygulamaları kınadığımızı, Suriye’nin genelinde ve özellikle de Kürt bölgelerinde buna karşı olduğumuzu söyledik. Onlar da demografik değişimi desteklemediklerini ve bu tür yaklaşımlara karşı olduklarını vurguladı.” (Rudaw, 20.2.2020)
ENKS-YPG anlaşması
Ancak meseleyi daha ilginç kılan ise “düşman kardeşler” ENKS ile PYD/YPG’nin iki ay önce anlaşma yoluna girmiş olmasıydı!
Bir süredir yapılan “uzlaşı” görüşmelerinden anlaşma çıktığını duyuran Anadolu Ajansı, ENKS’nin üst düzey yöneticisi Fuat Aliko ile ayrıntıları konuşmuştu.
Aliko, YPG lideri Mazlum Kobani (Ferhat Abdi Şahin) ile görüştüklerini belirterek şu detayları vermişti: “YPG’den, tutuklu mensuplarımızın serbest bırakılması, hakkında tutuklama kararı çıkartılanlarımıza dokunulmaması, izin gerekmeksizin ofislerimizin tekrar açılması ve kaybolan ENKS’lilerin akıbetinin ortaya çıkarılması gibi güven artırıcı adımlar atmasını istemiştik. Bunlar yerine getirilirse diyaloğa gireceğimizi söylemiştik. YPG bu talepleri dikkate alacağını bildirince biz de memnuniyetimizi ifade ettik.” (AA, 21.12.2019)
Jeffrey’in “birlik” temasları
Bitmedi! Esas önemlisi de ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in temaslarıydı!
Jeffrey, önce Türkiye’ye gelmiş, Türkçe “sahada şehitlerimiz var” diyerek kamuoyunu etkilemeye çalışmış ve Rusya-Suriye cephesine karşı Ankara’ya ABD’nin desteğini ilan etmişti (11.2.2020).
Ya sonra? Jeffrey Türkiye’den Irak’a (Erbil), Irak’tan da YPG lideri Mazlum Kobani ile görüşmek üzere Suriye’ye geçti. (Aydınlık, 19.2.2020)
Jeffrey, bundan yaklaşık bir ay önce de İstanbul’da ENKS heyeti ile görüşmüş ve ENKS’den PYD/YPG ile “birlik oluşturmasını” istemişti!
ENKS heyetinde yer alan Süleyman Oso, görüşmeyi şöyle anlatmıştı: “Jeffrey, Kürtler arasında birliğin önemine değinerek, DSG (YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu örgüt) ile ENKS’nin birlik içerisinde olmasının Suriye’nin geleceğini de olumlu bir şekilde etkileyeceğini ve halkımızın da daha iyi koşullarda olacağını kaydetti. Jeffrey, destek ve teşfikleriyle Kürtler arasında birliği sağlamak istediklerini vurguladı” (Rudaw, 11.1.2020).
Süleyman Oso’nun görüşmeyle ilgili vurguladı bir diğer konu da şuydu: “Toplantıda Suriyeli ve Rojavalı göçmenlerin evlerine dönmesine yönelik yollar ele alınarak, göçmenlerin evlerine dönmesini desteklediklerini kaydetti.”
Dikkat ediniz, Çavuşoğlu’nun geçen hafta ENKS ile yaptığı görüşmede de ele alınan konulardan biri buydu! Ki Oso şunu da aktarıyordu: “Jeffrey, Türkler ile yaptıkları anlaşmada, Türklerin girdiği bölgelerde demografinin değiştirilmeyeceğinin yer aldığını söyledi.”
ABD’nin AKP-ENKS-DSG ortaklığı hedefi
Kısacası ABD’nin İdlib düğümü üzerinden Türkiye’yi Rusya’yla işbirliğinden koparmaya çalıştığı şu süreçte, aynı zamanda Suriye Kürtlerinin birliği için de çalıştığı görülüyor.
Peki ne için? Türkiye-Suriye çatışması halinde Kürt birliğini Ankara’ya müttefik yapabileceğini düşündüğü için!
Öyle olunca da ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridoru planı yeniden hayat bulmuş olacak çünkü!
Ancak önemle belirtelim: Suriye’ye karşı Türk-Kürt ortaklığı dün tutmadı, yarın da tutmayacak. Kürtlerin çıkarı ABD’yle hareket etmekten değil, Suriye’nin birliği içinde yer almaktan geçiyor. Hayat bunu döne döne doğruluyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Şubat 2020
Kullanışlı paranoya: darbe
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/02/2020
Bir haftadır yoğun bir kampanya var: “Kemalistler/Avrasyacılar darbe yapacak” diye…
Bu kampanyayı yürütenlere göre darbenin işareti ne peki? RAND raporu, Kemal Kılıçdaroğlu ve İlker Başbuğ üçgeni! Buna son olarak Abdullah Gül’ün açıklamalarını da ekleyip “muhteşem kare”ye dönüştürdüler!
Peki, bu kampanyanın sahibi kim, hedefi ne? İnceleyelim:
Bahçeli’nin dikkat çeken mesajı
Öncelikle belirtelim: RAND’ın raporunu (öncesinde yazan varsa düzeltiriz) 17 Ocak’ta Odatv’de Nejat Eslen, 20 Ocak’ta da Cumhuriyet’te ben ve Yeniçağ’da Arslan Bulut yazdı. Üçümüz de raporu Türkiye’ye yönelik tehdit olarak yorumladık özetle. Sonrasında da tek tük yazan oldu ama geçen hafta başlatılan bu kampanyaya kadar RAND raporu gündem olmadı!
Diğer yandan İlker Başbuğ’un 26 Haziran 2009’da çıkan o yasaya işaret ettiği 28 Ocak tarihli tv konuşması da yeni değildi. Başbuğ o yasaya defalarca işaret etmişti tv programlarında, söyleşilerinde. Dahası Kırmızı Kedi Yayınevi’nin geçen yıl yayımladığı Ergenekon’dan Çıkış kitabında da yazdı. Fakat hiç gündem olmadı.
Aslında bu sefer de olmayacaktı. Konuşmasından bir hafta sonra, 5 Şubat’ta Erdoğan hedef almasa ve AKP milletvekillerini İlker Başbuğ’a dava açmaya çağırmasa, konuşma öncekiler gibi üstünde pek durulmadan unutulup gidecekti.
Gelelim Kılıçdaroğlu’nun “siyasi ayak” açıklamasına. Bu da yeni değil. Kılıçdaroğlu dönem dönem “hani siyasi ayak” diyor zaten. Bu kez dile getirmesi de, danışmanı ve bir belediye başkanı üzerinden yapılan CHP-FETÖ ilişkisi göndermelerine yanıt nedeniyleydi. Yani AKP’ye “asıl siz FETÖ’yle ilişkilisiniz” demeye getiriyordu.
Zaten “siyasi ayak” tartışması bu kez Kılıçdaroğlu’nun çıkışıyla değil, Devlet Bahçeli tarafından dile getirilmişti. Bahçeli 17 Ocak 2020’de şöyle bir çıkış yaptı: “Ben diyorum ki, siyasi ayak kim ise çıkarılsın. Herkes diyor ki, partilerde kim var? Herkes kimi biliyorsa söylesin. Ben kimsenin adını vermiyorum. Bizdekileri biliyordum hadi güle güle dedim. Böyle bir konseyin askeri kanadı belli, Silivri ve Sincan’da. Peki siyasi kanadı nerede? Bunları bulun diyoruz. Bulamıyorlarsa bize yetki versinler biz buluruz bunları.”
Ki asıl üzerinde durulması gereken Bahçeli’nin Erdoğan’a yönelik bu mesajıydı: Bunun güvenlik bürokrasisinde son dönemde tasfiye edilen milliyetçilerle bir ilgisi olup olmadığıydı. Ancak üzerinde durulmadı!
Kampanya ağırlıklı AKP medyasında
Tüm bu kronolojiyi ve gündeme nasıl taşındığı gerçeğini yok sayarak; yani RAND raporunun AKP medyası tarafından sonradan gündem yapıldığını, Başbuğ’un açıklamasının Erdoğan’ın konu etmesiyle gündem olduğunu ve Kılıçdaroğlu’ndan önce “siyasi ayak” tartışmasını Bahçeli’nin başlattığını es geçip; “RAND, Başbuğ, Kılıçdaroğlu; bunlar tesadüf olamaz, darbe işareti verildi” diye söylenmek, komplo teorisi üretmekten başka bir şey değildir!
Üstelik tuhaf bir şekilde “darbe olacak” yazıları AKP medyasında yazılıyor; ardından da AKP sözcüleri tarafından “darbe olabilme” ihtimaline meydan okunuyor!
Bir nevi “darbe olacak” söylentisi, yararlı paranoyaya dönüştürülüyor. Şöyle:
Darbe paranoyasından yararlananlar
1. İktidar darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: Ekonomik krizden yanlış dış politikaya uzanan konular nedeniyle, son anketler de gösteriyor ki, AKP’nin oyu düşüyor. Kamuoyu darbeyle korkutularak iniş frenlenmeye çalışılıyor.
2. FETÖ’cüler darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar sana darbe yapacak” diyerek Erdoğan’ı yeniden Ergenekonculara operasyon yapmaya kışkırtıyorlar.
3. AKP medyasında yazan “eski FETÖ’cüler” darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Darbe olacak” diyerek saray nezdindeki etkilerini diğer gruplara karşı artırmaya çalışıyorlar.
4. Bahçeli ekibi darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar sana darbe yapacak” diyerek, Erdoğan’ı Doğu Perinçek’e karşı kışkırtıyor.
5. ABD darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar darbe yapacak” diyerek, Türkiye’yi Atlantik eksenine çapalamaya çalışıyor.
6. Pentagon darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar darbe yapacak” diyerek, TSK içinde fitne fesat çıkarmaya ve NATO’cuları desteklemeye çalışıyor.
Kısacası bir darbe olacak paranoyası yaratarak, bundan siyaseten nemalanmaya çalışıyor pek çok kesim. (Meselenin bir de dış politika – iç politika uyum zorunluluğu boyutu var ki, bunu ayrıca başka bir makalede ele alırız.)
Kemalistler darbeyi önledi!
Fakat önemle belirtelim: Kemalist darbe yapmaz! 12 Mart’ta, 12 Eylül’de Kemalistler darbe yapmadı; tersine “Atatürkçü maskeli” NATO’cular tarafından ordudan büyük bölümü tasfiye edildi.
15 Temmuz’da da FETÖ’ye TSK içinde direnenler Kemalist subaylardı. Gerçekte darbeyi bastıranlar da onlar oldu; FETÖ tankları egzoza atlet sokulmasıyla değil, Kemalist subayların tanklarıyla durduruldu!
Ve AKP-FETÖ işbirliğiyle ordudan tasfiye edilen emekli subayların o gece beylik tabancalarıyla sokağa çıkıp FETÖ’ye silahla direnmesiyle darbe engellendi!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Şubat 2020
İdlib krizi nasıl çözülür?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/02/2020
Türkiye ile Rusya’yı, Türk ordusu ile Suriye ordusunu karşı karşıya getiren ve ABD-İsrail ikilisinin büyük memnuniyet duyduğu İdlib krizinin nasıl çözüleceği, Astana Platformu’nun geleceğinden Türk-Amerikan ilişkilerine kadar pek çok konuyu etkileyecek.
AKP’den ABD’ye yapılan çağrılara ve kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan “yeniden Amerikancılığa” ve hepsinden önemlisi AKP ve MHP saflarında Suriye ile doğrudan savaş çığırtkanlığı yapılmasına rağmen, Ankara’nın Moskova’yla hareket etme yolunu koruyarak bir “yeni çözüme” razı olma olasılığı hâlâ yüksek…
Üstelik Erdoğan’ın konuşmalarına hâkim olmaya başlayan tona rağmen…
Erdoğan’ın “çözümü”
Erdoğan, İdlib krizine “çözümünün” ne olduğunu önceki gün açıkladı: “İdlib’deki çözüm, rejimin saldırganlığının bir an önce durdurulması ve daha önce varılan anlaşmalardaki sınırlara çekilmesidir.”
Açık ki bu bir çözüm değil, eski “çözümsüzlüğe” dönüştür.
Zira son kriz tam da “Soçi Mutabakatı’nın gereği yapılmıyor” diyerek Rusya desteğinde Suriye ordusunun o gereği yerine getirmeye başlaması nedeniyle çıktı.
Zira 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Mutabakatı’nın 3. maddesine göre 15-20 km’lik silahsızlandırma bölgesi kurulacak, 6. maddeye göre 10 Ekim 2018’e kadar ağır silahlar, 5. maddeye göre de 10 Ekim 2018’e kadar radikal terörist gruplar bu silahsızlandırma bölgesinden çıkarılacaktı. 8. maddeye göre de M4 ve M5 otoyolu, 31 Aralık 2018’e kadar trafiğe açılacaktı.
Ancak bunlar yapılmadı. Tersine İdlib “radikal terörist” Nusra’dan (HTŞ) temizlenecekken, Nusra/HTŞ İdlib’de kontrol ettiği alanı büyüttü. Rusya Genelkurmay Başkanlığı bu gelişmeye dikkat çeken bir rapor açıkladı: “İdlib’de El Nusra güç topluyor, bölgenin yüzde 99’u onların kontrolünde” (26.4.2019).
Bu rapor üzerine önce Putin’in Suriye Temsilcisi Lavrentyev “Türkiye’nin İdlib’de kontrolü kaybetmesi hayal kırıklığına yol açtı” (26.04.2019) dedi, ardından da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Rusya’nın İdlib’deki Nusra varlığını kabullenmeyeceğini” ilan etti (29.04.2019)
Ve Moksova, 2019’un Mayıs ayından itibaren, Soçi Mutabakatı’nın hedeflerinin gerçekleşebilmesi için zaman zaman Suriye ordusuna yeşil ışık yaktı. O tarihten bu yana süreç büyük kazaya yol açmadan iki ileri bir geri şeklinde götürüldü, ta ki bu yılın başında ortaya çıkan son krize kadar…
“Rejim yıkma” hayaline sarılma hatası
Hal böyleyken Erdoğan’ın çözümü Suriye ordusunun eski sınıra çekilmeye bağlaması, krize çözüm getirmez, eski çözümsüzlüğün sürdürülmesi anlamına gelir ki Moskova artık bunun mümkün olmadığını ve siyasi çözüme geçebilmek için “radikal teröristlerin” temizlenmesi gerektiğini savunuyor.
Oysa Hulusi Akar’ın geçen haftaki “Radikaller dahil ateşkese uymayanlara karşı zor kullanılacak, her türlü tedbir alınacak” (13.02.2020) açıklaması, Ankara’nın sahadaki pozisyonunu, HTŞ’yi terörist kabul ettiği resmi pozisyonuna uyumlu hale getireceği şeklinde yorumlandı. Ki doğrusu da budur.
Ancak Erdoğan’ın önceki gün yaptığı ve yukarıda “İdlib’de çözüm”e dair olanını verdiğimiz açıklamaları, hükümetin Türkiye’yi daha da sıkıntılı bir noktaya götürebileceğinin işaretlerini veriyor maalesef.
Erdoğan “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimden temizlemeden bize huzurla uyumak haramdır” diyerek Türkiye’nin önüne yeniden “rejimi yıkma” hayalini/hedefini koymuştur maalesef!
Ve Erdoğan, yeniden belirlediği bu hedefle ilgili olarak da Astana ortağı Rusya’yı uyarmaktadır: “Rusya’nın kendi halkına düşman bir rejime toprak kazandırma çabası, suni solunumla onun ömrünü uzatma gayretinden başka bir şey değildir. Bir süre sonra suni solunum da işe yaramayacak, rejim tümüyle bir celsede inşallah cesede dönüşecektir” (15.2.2020).
“Toprak kazandırma çabası” ne demek? O topraklar zaten Suriye toprağı değil mi? Vahim…
Önemle belirtelim: Şam rejiminin yıkılması üzerine inşa edilen her strateji çökmeye mahkumdur. Ahmet Davutoğlu stratejisinin çöküşünden ders almayan AKP’nin yeniden aynı hatta girmeye eğilimli tavrı, Türkiye’yi bu kez daha da büyük bir sorunla karşı karşıya getirecektir.
Soçi Mutabakatı’na güncelleme
Soçi Mutabakatı hâlâ yürürlüktedir ve sahada güncellenebilecek esnekliktedir: Güncelleme İdlib krizine bölge yararına çözüm getirecektir.
1. Türkiye Suriye ordusunun kendi topraklarındaki egemenlik tesis etme çabasına karşı çıkmamalı, tersine önünü açmalıdır.
2. M4 ve M5 otoyolları trafiğe “tamamen” açılarak Şam’ın Halep ve Lazkiye’yle bağlantısının sağlanmasına destek verilmelidir.
3. Nusra/HTŞ’ye karşı Türk, Rus ve Suriye orduları işbirliği yaparak terörle mücadele etmelidir.
4. Türkiye, İdlib’in güneyindeki gözetleme noktalarını kuzeye çekmeli ve bunları Rusya ve Suriye ile eşgüdüm halinde göçe karşı bir tampon oluşturmanın aracı haline getirmelidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2020
Türkiye-Suriye savaşını ABD kazanır!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/02/2020
Devlet Bahçeli’nin “Şam’a girmeliyiz. Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, kahrolsun Esad” demesinin ardından, Erdoğan da savaş ilanı gibi açıklama yaptı: “Askerlerimize en küçük zarar gelmesi halinde rejim güçlerini her yerde vuracağımızı ilan ediyorum” (12.2.2020).
Görülüyor ki Ankara İdlib krizinde tansiyonu düşürme eğiliminde olmayacak ve Ankara ile Moskova arasındaki “strese dayanma” mücadelesi sürecek!
Ancak bu Türkiye için de, Suriye için de, Rusya için de oldukça sorunlu ve yararsız bir gidişattır…
Washington ve Tel Aviv’den tabloya dair yükselen memnuniyet sesleri Ankara, Şam ve Moskova için öğretici olmalıdır!
Ankara’nın dört seçeneği
Genel olarak da, bugünkü sürece özel olarak da Ankara’nın önünde dört “çözüm modeli” var; bunlardan ikisi doğru, ikisi yanlış “çözüm” modelidir:
1) En doğru model Ankara’nın Şam’la işbirliği yapmasıdır. Ancak Türkiye’de iktidar değişmediği ve AKP de özel ajandasından vazgeçmediği sürece bu model uygulanamaz.
2) Doğru model Ankara’nın Moskova’yla işbirliğini sürdürmesidir. Bu model hem Ankara’nın Washington’a çapalanmasını önlemektedir hem de Türkiye-İran-Rusya ortaklığıyla ABD’ye Suriye’de oyun sahası daraltılabilmektedir.
3) Yanlış model Ankara’nın İdlib’de Suriye’yle çatışmasıdır.
4) En yanlış model ise Ankara’nın ABD’yle birlikte Suriye’yi parçalamaya kalkmasıdır.
İdlib’de teröristler temizlenmeli
Bu modellerden hareketle ve mevcut tabloya bakarak şunları söyleyebiliriz:
1) Suriye ordusunun Rusya’nın hava desteğiyle İdlib’deki teröristleri temizlemesi AKP’nin olmayabilir ama gerçekte Türkiye’nin yararınadır.
2) AKP’nin Türkiye’nin çıkarına olmayacak şekilde Mehmetçiği İdlib’deki teröristlere kalkan yapmaya çalışması Ankara için stratejik hatadır!
3) Türkiye Rusya’yla işbirliğini korumalı ve Astana Platformu’nu kurumsallaştırmalıdır.
4) Ankara, Şam yönetiminin kendi topraklarındaki egemenliğini tanımalı ve ortak düşmanlara/teröristlere karşı işbirliği yapmalıdır.
Türkiye-Suriye savaşı bölgeye kaybettirir
5) Türk ordusu ile Suriye ordusunun savaşması, hem ülkemiz için, hem komşumuz için hem de bölgemiz için felakettir.
6) Türkiye’nin Suriye’yle savaşa girmesi ABD ve İsrail’in en çok arzuladığı gelişmedir.
7) Ortadoğu hedefleri gerçekleşmeyen ABD’nin bölgemizde yeniden inisiyatif kazanması ancak Türkiye ile Suriye’nin savaştığı bir zeminde olur. Ankara ve Şam bu zeminin oluşmasını mutlaka önlemelidir.
8) Bilinmelidir ki Türkiye Suriye ile savaşırsa, ABD’nin fiili desteği olmayacaktır. Gürcistan /Saakaşvili örneği derslerle doludur!
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Türkiye’nin yanındayız” (4.2.2020) demesi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in “sahada şehitlerimiz var” (11.2.2020) diyerek timsah gözyaşları dökmesi kimseyi aldatmasın!
Çünkü ABD’nin pozisyonu için daha gerçekçi olan tablo Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien’ın sözlerindedir: “Suriye’deki sivil katliamlarının durdurulması gerektiğini yüksek sesle söylemeye devam edeceğiz, fakat İdlib’e askeri olarak müdahale edeceğimizi sanmıyorum.” (12.2.2020)
ABD kendisi değil ama Suriye’ye NATO gücü göndermek istemektedir. Hulusi Akar’ın “İdlib’de saldırıların durması için NATO desteği sağlanmalı” (11.2.2020) açıklaması bu nedenledir ki mesele 30 Ocak’taki Wolters-Akar görüşmesinde de ele alınmıştı!
9) Türk milleti, komşularla barışı esas almayan bu yanlış dış politikayı daha da geç olmadan, yangın etrafı sarmadan, savaş çıkmadan mahkûm etmelidir!
Sorun: Erdoğan’ın ÖSO koridoru hedefi
Tabloya bakarak durumu “Erdoğan tuzağa düşürülüyor” diye açıklamaya çalışanlar var. Bu bakış doğru değildir ve meselenin sürekli sorun büyüten esas yanını gizlemektedir.
Erdoğan tuzağa düşürülmüyor, bile isteye belirlediği yönde, ajandasına uygun şekilde hedefine ilerlemeye çalışıyor!
Nedir o ajanda? Nedir o hedef? Yazdık: Erdoğan, Türkiye’nin ulusal çıkarı gereği Suriye’nin kuzeyinde karşı çıktığı PYD koridorunun yerine ÖSO koridoru kurmak istiyor. Öyle olmasa Rusya’yla Suriye’de ortaklık yapmaya başladığında Esad’la da anlaşma yoluna girerdi!
Buradan hareketle diyebiliriz ki, asıl Türkiye tuzağa düşürülmektedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Şubat 2020
ABD’YE KARŞI ÇİN-RUSYA İTTİFAKI
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/02/2020
ABD istihbaratının yönetim kadrosunun senatörlere bilgi verdiği ve sorularını yanıtladığı Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda çok önemli saptamalar vardı.
CIA ve FBI başkanlarının da bulunduğu ve bilgi verdiği oturumda ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats şu çok önemli iki saptamayı yaptı:
1. ABD’ye yönelik dört büyük tehdit Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran’dır.
2. Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda. (Amerika’nın Sesi, 29.01.2019)
ABD istihbarat yetkililerinin bu saptaması, yani Çin ve Rusya’nın ABD’ye karşı birleşmiş olduğu gerçeği, önümüzdeki sürecin en önemli gerçeğidir.
ABD hegemonyasının sonunun ne hızda geleceği de, yerini neyin dolduracağı da, öncelikle Çin-Rusya işbirliğine bağlıdır.
‘REVİZYONİST DEVLETLER’
İşte ABD bu gerçeğe göre strateji ve taktik geliştirmeye çalışmaktadır.
Pentagon’un şefi Mark Esper buna uygun olarak bir yandan belirlenen Hint-Pasifik stratejisini uygulamaya çalışıyor, bir yandan da geleneksel müttefiklerini Çin-Rusya ittifakına karşı tahkim etmeye çalışıyor.
Esper, Dan Coats’un ABD Senatosundaki saptamalarından yaklaşık bir yıl sonra şunu söyledi: “Ulusal Savunma Stratejimiz bizim şu anda büyük güç rekabetinde olduğumuzu söylüyor. Bizim başlıca rakiplerimiz Çin ve daha sonra ise Rusya. Dolayısıyla benim amacım Suriye olsun veya Afganistan olsun, asker sayımızı buralardan düşürüp ülkeye getirip daha büyük görevler için tekrar eğitmek veya onları Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırmaktır. Bu benim ana amacımdır.” (20.12.2019)
Pentagon şefi Esper geçen hafta da Çin ve Rusya’yı “revizyonist devletler” olarak niteledi ve iki ülkeyi dünya düzenini değiştirmeye çalışmakla suçladı. (8.2.2020)
YENİ BİR DÜNYA KURULUYOR
Esper haklı…
Çin ve Rusya, ABD’ye karşı pek çok alanda işbirliği yapıyor; askeri tatbikatlardan BM Güvenlik Konseyi’nde birlikte hareket etmeye kadar pek çok alanda ortak hareket ediyor.
Ve en önemlisi iki ülke Şanghay İşbirliği Örgütü’nden BRICS’e kadar çok önemli ve etkin kurumlarda birlikte çalışıyor.
İşte yeni dünya düzeni de bu kurumlarla inşa oluyor…
Şöyle ki:
Çin bir yandan payını artırarak IMF ve Dünya Bankası yönetiminde ağırlık kazanıyor ama bir yandan da bunların karşısına BRICS Yeni Kalkınma Bankası, Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi seçenekler çıkarıyor.
Rusya ise SSCB’den devraldığı askeri ve diplomasi kabiliyeti ile ABD’ye karşı Ortadoğu’da Suriye’yi, Afrika’da Libya’yı, Güney Amerika’da Venezuela’yı savunuyor.
DÖRT BÜYÜK GERÇEK
Kısacası 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girmeye yaklaşırken, dünya çapında çok önemli dört gelişme yaşanmaktadır:
1. ABD hegemonyası iniştedir; sonu gelecektir.
2. Ekonominin merkezinden sonra siyasetin merkezi de adım adım Asya-Pasifik’e geçmektedir.
3. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da saptadığı gibi Batı hegemonyasının sonu gelmektedir (27.8.2009). Batı’nın 500 yıldır süren liderliği bitmektedir. Doğu uygarlığı yeniden yükselmektedir.
4. Doğu’nun bu yükselişine ağırlıklı olarak Çin, ardından da Rusya liderlik etmektedir. Ve 21. yüzyıl Asya yüzyılı olurken, bu iki büyük kuvveti Hindistan, Türkiye ve İran gibi ülkeler de izlemektedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Şubat 2020
Kıbrıs’ta yanlış iliklenen o ilk düğme
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/02/2020
“AKP’nin dış politikasının en başından beri doğru olduğu” iddiasının konuşulacak yanı yok kuşkusuz. Ancak AKP’ye destek veren kimi kesimlerin “Tamam, AKP dış politikada dün yanlış yaptı ama bugün düzeltiyor” tezinin üzerinde durulabilir.
Fakat o tez de doğru değildir, çünkü sorun şu: AKP dün ilk düğmeyi yanlış ilikledi. Bugün dönüp o ilk düğmeyi çözüp yeniden doğru bir şekilde iliklemeden, düğme iliklemeye devam etmeye çalışıyor. Haliyle olmuyor.
Örneğin Suriye: İlk düğmeyi yanlış iliklediler ve önlerine Esad’ı devirmeyi hedef koydular. Şimdi o ilk düğmeyi çözüp yeniden doğru bir şekilde iliklemedikleri için Şam’la işbirliğine yanaşmıyorlar ve Rusya’yla yaptıkları ortaklık bile yanlış Suriye politikalarını düzeltmeye yetmiyor.
Fakat konuyu İdlib ve Suriye’yi konuşmak için değil, Kıbrıs sorununu ele almak için açtım. Zira KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın İngiliz Guardian’a yaptığı açıklamalar, üzerinde önemle durulmasını gerektiriyor.
Akıncı özetle şunları söylüyor: “Federal bir çatı altında yeniden birleşme olmazsa, Ankara tarafından yutulup de facto Türkiye ili haline gelebiliriz. Türkiye’ye bağlanma ihtimali ise korkunç.”
Asıl korkunç olan bu anlayışa sahip birinin Rauf Denktaş’ın koltuğunda oturabilmesidir aslında!
Akıncı’nın sözleri, Erdoğan’ın sözleri
Bakıyorsunuz, şimdi AKP hükümeti sözcüleri Akıncı’nın bu sözlerine tepki gösteriyorlar, güzel. Fakat Akıncı’nın bu sözlerini kendileri de söylemedi mi? Akıncı federal çatı altında birleşme istiyor. Peki AKP de federal çatı altında birleşme istemedi mi?
Oysa KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş “iki devletli konfederasyon” öneriyordu ve Türk devleti de bu öneriyi destekliyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in şu açıklamasını anımsayalım: “Kıbrıs’ta çözüm hazırdır. Sayın Denktaş’ın geliştirdiği iki devletli konfederasyon önerisi ortadadır” (tccb.gov.tr, 22.06.2000).
Ancak AKP iktidarı AB’den tarih alabilme adına ve ABD’nin bölgeye dayattığı BOP planına uygun olarak Ada’da federasyonu ve Annan Planı’nı savundu; Denktaş’ı “çözümün önündeki engel” olarak gördü ve tasfiye etmeye çalıştı.
24 Nisan 2004 tarihli Annan Planı referandumundan sonra dönemin Başbakanı Erdoğan ile dönemin KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat arasında yapılan ve basına “Denktaş ve KKTC’yi bitirme konuşmaları” diye yansıyan o konuşmalar belleklerdedir…
AKP’nin KKTC’den asker çekme tavizi
Bir kere AKP’nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımı, meseleye yanlış pencereden baktığı için baştan yanlıştı. Erdoğan ISO Meclis toplantısında şöyle diyordu: “Kıbrıs konusuna etnik yaklaşım içinde bakmıyoruz. Eğer böyle bakarsak işin çözümü söz konusu değil” (Milliyet, 27.1.2005). Çünkü Türklük, o dönemde “ayaklarının altına almak istedikleri” milliyetçilikti!
Ve Kıbrıs meselesinin bam teli de adadaki Türk askeriydi, kavganın esası da bunun içindi. Zira KKTC’den Türk askeri çekilirse, ABD ve AB tüm planlarını hayata geçirebilirdi. O nedenle TSK’yi hedef alan Ergenekon kumpası, Denktaş’a bile uzatılmıştı!
Anımsayalım: Erdoğan, Kıbrıs konusunda “bir adım önde olma” politikasının gereği olarak, Davos’ta görüşeceği BM Genel Sekreteri Kofi Annan‘a Rumları memnun edecek yeni bazı öneriler sunacaktı. Basına yansıyan o öneriler içinde KKTC’den Türk askeri çekmek de vardı! (Milliyet, 17.1.2005)
Buna tepki olarak Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı ziyaretinde dünyaya Türkiye’nin şu kararlılığını ilan etmişti: “Kesin ve kalıcı bir anlaşma olmadan buradan bir tek asker dahi gitmeyecektir!” (Anadolu Ajansı, 25.1.2005).
Büyükanıt’ın açıklamasından hemen sonra aradığım üst düzey bir askeri kaynak, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın açıklamasının Erdoğan’ı frenlemeye yönelik olduğunu söylemişti (Aydınlık, 30.1.2005).
AB’den tarih alabilmek için verilen tavizler
Aslında Erdoğan ve Talat, aylardır adadan Türk askeri çekme konusunu görüşüyorlardı zaten. Talat, 6 Haziran 2004’te Erdoğan‘ı İstanbul’daki evinde ziyaret etmiş ve Türkiye’nin AB’den tarih almasını kolaylaştıracak bir dizi yeni adımda fikir birliğine varmıştı. İşte o fikir birliğine varılan yeni adımlardan biri de ilk etapta KKTC’den 5 bin Türk askeri çekme formülüydü! (Milliyet, 14.1.2004).
Peki, AKP Aralık 2004’te AB’den tarih aldı ve gündüz gözüyle Ankara’da havai fişek patlattı da ne oldu? Kocaman bir hiç!
O güne kadar verilen ve sonrasında verilmeye devam eden tavizlerle kalındı. O tavizlerden yararlanan Rumlar da AB’ye girmekten bugün sonuçları Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımı mücadelesine kadar uzanan konularda avantaj elde ettiler.
Şimdi Kıbrıs konusunda bir şeyleri düzeltmek istiyorlarsa, işe 26 Nisan’da yapılacak KKTC cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Denktaşçılığı destekleyerek başlamalılar!
Çünkü Kıbrıs’ta yanlış ilikledikleri o ilk düğme, Denktaş karşıtlığıydı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2020
Amerikan çengeli: Wolters-Akar görüşmesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/02/2020
İdlib, sürekli ötelenen bir “düğüm” sorunuydu.
İdlib’le ilgili Soçi Mutabakatı 17 Eylül 2018’de imzalandı: 5. maddeye göre radikal terörist gruplar 15 Ekim 2018’e kadar; 6. maddeye göre ise çatışan taraflara ait ağır silahlar 10 Ekim 2018’e kadar “silahsızlandırma bölgesinden” çıkarılacaktı.
Yani aslında mutabakat daha 16 Ekim 2018’de boşa düşmüştü. Ancak belirttiğimiz gibi İdlib, ötelenen bir “düğüm” sorunuydu. Düğümün yanlış çözülmesi, tüm dengeleri alt üst edebilirdi. Moskova Ankara’yı Washington’a itmemek için düğümü çözmeyi zamana bırakıyordu. Ara ara Suriye ordusuna operasyon için yeşil ışık yakıyor ancak Ankara’nın ateşkes çağrısına kayıtsız kalmayıp, meseleyi uzun vadeye bırakmayı sürdürüyordu. Ankara da aslında zamana oynuyordu; Afrin’de tutunabilmek için İdlib düğümünü çözmek/kestirip atmak istemiyordu.
Ve ABD, gelişmekte olan Türk-Rus stratejik ilişkisinin zayıf karnı olarak gördüğü İdlib düğümünün yanlış çözülmesinin pususunda bekliyordu hep…
Wolters’ın çantasında ne vardı?
30 Ocak 2020 günü ABD’nin Avrupa’daki en üst düzey komutanı olan Org. Tod Wolters Türkiye’ye geldi.
ABD’nin Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Org. Wolters’ın ziyaretinden önce gündeminin Suriye ve İdlib olduğu açıklandı. Başka ayrıntı yoktu.
Org. Wolters Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler ile görüştü. Ancak bu görüşmelerle ilgili her iki taraftan da doyurucu bir açıklama yapılmadı.
Ne konuşuldu? İdlib konusu ABD’yi neden ilgilendiriyordu? ABD bir şey mi önerdi? Türkiye ne dedi? Bilinmiyor…
ABD taziye sırasının başında
3 Şubat 2020 sabahının ilk saatlerinde Türkiye’yi yasa boğan şehit haberi geldi…
TSK, 28 Ocak’tan itibaren İdlib’e askeri sevkiyat başlatmıştı. 3 Şubat günü boyunca bu sevkiyatlarla ilgili Rusya’ya haber verilip verilmediği polemik konusu oldu. Her iki başkentten de karşılıklı suçlama geldi.
Pusuda bekleyen ABD ise bu süreçte taziye sırasının en önüne koştu. “Esad rejimi, Rusya ve İran’ın İdlib halkına saldırısını” kınayan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus “Müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız” dedi.
Sözcünün ardından ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da mesaj verdi: “ABD, Türkiye’nin İdlib’de kendini savunan eylemlerini destekliyor.”
Pentagon’un Wolters’a verdiği görev
Akar ve Güler’le ne konuştuğunu bilmiyoruz ama Wolters’ın üç ay önce Türkiye’yle ilgili çok önemli açıklamalar yaptığını biliyoruz.
Wolters, Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan sorunları “küçük anlaşmazlıklar” diye niteleyerek, yağsa bile altında yürümek zorunda olduğu yağmura benzetiyor ve şöyle diyordu: “Biz bir aileyiz. Bir ailede kardeşler, anne ve babalar arasında da anlaşmazlıklar olur.”
“Türk mevkidaşlarının kendilerine hep silah arkadaşı gibi muamele ettiğini, hatta kan bağı varmış gibi davrandığını” anlatan Org. Wolters görevini ise şöyle açıklıyordu: “Ben, Savunma Bakanı (Mark Esper) ve Başkan (Donald Trump) tarafından hem NATO Komutanı hem de ABD’nin Avrupa Komutanı olarak bu güçlü ilişkiyi devam ettirmek için elimden geleni yapmakla görevlendirildim.”
Wolters bu görevi nasıl yapacağının ipuçlarını da veriyordu: Örneğin ABD ile Türkiye’nin Akçakale’de kurduğu Müşterek Harekât Merkezi etkili şekilde çalıştırılacaktı!
SADAT’ın İdlib’deki rolü
İki konuyu anımsatarak bitirelim:
Birincisi, saraya fikir üreten SETA, 3 Şubat’tan önce ABD ve AB’nin İdlib’de devreye girmesi için çağrı yapmıştı.
İkincisi, Pentagon’a 276 sayfalık rapor hazırlayan RAND, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı, Türk-Amerikan ilişkilerinde “anahtar muhatap” ilan etmişti.
Ve ekleyelim: Türkiye’nin İdlib’de gözlem noktası kurmasına TSK’nın karşı çıktığı; komutanların, gözlem noktalarıyla yapılacak işin İHA’larla yerine getirilebileceğini savunduğu belirtiliyor. Ancak sarayın (eski) askeri başdanışmanı SADAT’çı Adnan Tanrıverdi ve ekibinin gözlem noktalarında ısrar ettiği ve Erdoğan’a kabul ettirdiği söyleniyor.
Ve not edelim: Teyit ettiremediğim ham bilgiye göre ise Wolters, Akar ve Güler’e Suriye’nin kuzeyi için yeni bir işbirliği planı önerdi!
Son noktayı koyalım: Türkiye, ABD’nin stratejik hedefi durumundadır. Amerikan çengeline takılarak Türkiye’yi yeniden ABD planlarına eklemleyenler büyük hata yaparlar!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Şubat 2020
ABD’NİN BAŞ DÜŞMANI: ÇİN KOMÜNİST PARTİSİ
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/02/2020
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Londra’da yaptığı açıklamada Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan etti.
Pompeo’nun bu açıklaması, müttefiki İngiltere’yi Huawei konusunda son bir kez daha uyarmak ve 5G teknolojisinde Huawei ile çalışmaktan alıkoymak içindi.
Zira birkaç gün önce İngiliz hükümeti, Başbakan Boris Johnson‘ın yönettiği Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısının ardından Huawei’nin İngiltere’de 5G şebekesinin kurulumu çalışmalarına izin vereceğini duyurmuştu.
Huawei meselesi ise bildiğiniz gibi ABD’nin Çin’e açtığı küresel ticaret savaşının merkezinde yer alan konuydu.
LONDRA WASHINGTON’U DİNLEMEDİ
İngiltere her ne kadar Brexit ile resmen AB’den ayrıldıysa da, tıpkı AB gibi 5G teknolojisinde Huawei ile çalışmak istiyor. Zira AB ülkeleri telekomünikasyon operatörlerini en güncel teknolojiyle buluşturmak istiyor ve Huawei de 5G altyapısı kurma konusunda lider.
Washington uzunca bir süredir hem AB ülkelerini hem de İngiltere’yi Huawei ile çalışmamaları konusunda uyarıyor.
Son olarak 20 gün önce ABD Ulusal Güvenlik Danışman Vekili Matt Pottinger’in başkanlık ettiği bir ABD heyeti, İngiliz yetkililerle görüştü ve İngiltere’nin 5G ağında Huawei ile çalışmamasını istedi.
Londra, müttefikinin bu son uyarısını da dikkate almadı.
İngiltere Başbakanı Boris Johnson ABD’yi hayal kırıklığına uğratan şu açıklamayı yaptı: “İngiliz halkı mümkün olan en iyi teknolojiye erişmeyi hak ediyor. Herkes için gigabit düzeyinde genişbant teknolojisini hayata geçirmeyi istiyoruz. Eğer bir marka eleştiriliyorsa alternatifi de belirtilmeli.”
Diğer yandan ABD’nin istihbarat ve güvenlik uyarıları da Londra’yı ikna etmedi.
İngiltere Güvenlik ve İstihbarat Teşkilatı MI5 Başkanı Andrew Parker bu konuda şunları söyledi: “Gerçek şu ki 5G’de Huawei’ye ihtiyacımız var. Bu fırsatı kaçırırsak bu teknolojiye erişmemiz uzun yıllar alabilir. İngiltere’nin Huawei teknolojisini kullanmasının ABD ile istihbarat ilişkilerini olumsuz yönde etkileyeceğini düşünmüyoruz.”
BATI LİDERLİĞİ DÖNEMİ KAPANIYOR
İşte ABD Başkanı Pompeo’nun Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP’yi) “merkezi tehdit” etmesi bu şartlarda oldu.
Londra’yı ziyaret eden ve İngiliz mevkidaşı Dominic Raab ile görüşen Pompeo, müttefikinin Huawei’yi reddetmeyerek büyük risk aldığını savundu. Pompeo, Huawei ile her bilginin doğrudan Çin Komünist Partisi’ne gideceğini, bunun da çok ciddi sorun olduğunu savundu.
Pompeo, Raab ile katıldığı etkinlikte, 5G ve Huawei konusunu “Gelecek yüzyılı Batı’nın yönetmesi garanti altına alınmalı” noktasından hareketle değerlendirdi.
ABD’nin “21. yüzyılı Amerikan yüzyılı yapma” hayali gerçekte çoktan bittiyse de, ABD, Batı olarak hâlâ dünyaya hükmedebilme peşinde. Ancak ekonomik veriler gibi bilim-teknoloji verileri de bunun mümkün olmaktan çıktığına işaret ediyor.
500 yıllık Batı liderliği dönemi kapanıyor. 21. yüzyılda dünyanın gelişmesine Batı değil, Doğu, yani büyük Asya liderlik edecek…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Şubat 2020
Neo-Abdülhamitçilik: Rusya’ya karşı İdlib’de ABD’yle ittifak arayışı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/02/2020
“Türkiye’nin Rusya’yla işbirliği ve Fırat Kalkanı Harekâtı AKP hükümetini Şam yönetimiyle işbirliğine mecbur edecek” denilen günlerden, Erdoğan’ın Şam karşıtlığını sürdürebilmek için Rusya’yla işbirliğini bozabilmeyi göze aldığı günlere geldik…
Ancak baştan belirtelim: Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin dış politikadaki en değerli kartlarının başında gelmektedir ve Türkiye için Rusya’yla işbirliği bozmanın maliyeti çok yüksektir. Ankara, iktidara rağmen bu riski almaktan kaçınacaktır.
AKP’nin hedefi: ÖSO koridoru
Çok yazdık: Türkiye’nin çıkarı ABD’nin inşa ettiği PYD koridorunu dağıtmaktı; AKP ise PYD koridoru yerine ÖSO koridoru inşa etmek istiyordu. O nedenle içeride müttefik kazanmak için meseleyi “PYD koridorunu dağıtmak” şeklinde sundu hep. Oysa kontrolün sağlandığı Suriye topraklarına kaymakam, vali atamaktan o topraklarda Türk ve ÖSO bayrakları dalgalandırmaya kadar pek çok olgu, AKP’nin esas niyetine işaret ediyordu.
Kuşkusuz Moskova bu gerçeğin farkındaydı. Ancak Moskova, Türkiye’yi ABD’nin yanına itmemek için meseleyi zamana bıraktı. Nasılsa son tahlilde ÖSO koridoru kurulamayacak ve AKP iktidarı da Suriye topraklarından çekilmek zorunda kalacaktı.
Meselenin düğümlendiği yer ise İdlib’di. Moskova Suriye ordusunun burada tutunmaya çalışan terörist grupları dağıtmasını ve İdlib’de egemenlik tesis etmesini istiyordu. AKP iktidarı ise o grupların İdlib’de tutunabilmesi için sivilleri bahane ediyordu. Meselenin esası ise şuydu: AKP biliyordu ki, İdlib’i verirse, Afrin’de tutunamayacak!
Erdoğan’ın Astana’yı dağıtma mesajı
AKP’nin Libya’da Rusya’ya ile belli ölçülerde karşı karşıya gelmesi, İdlib konusunu yeninden ısındırdı. Rusya Suriye ordusuna operasyon için yeşil ışık yaktı. Türkiye’nin gözlem noktalarından birinin çevresi daha Suriye ordusunun kontrolüne geçti.
Erdoğan bunun üzerine Moskova’ya üç mesaj verdi: 1) “Rusya şu an Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil.” 2) “Astana süreci diye bir şey de kalmadı.” 3) “Rusya ya Suriye ile ya da Türkiye ile olan süreci farklı yürütecek, başka yolu yok.”
Yani Erdoğan Rusya’nın ya Türkiye’yle ya Suriye’yle hareket etmesi gerektiğini söylüyor ve bunun için gerekirse Soçi’yi değil, Astana’yı da kurban edebileceğini belirtiyordu.
SETA’dan ABD ve AB’ye çağrı
Elbette bu gelişigüzel bir tepki değildi, planlıydı…
Dışişleri Bakanı’ndan SETA kurmaylarına kadar etkili bir çevre, Moskova’yı sıkıştırmaya yönelik mesajlar veriyordu.
Sarayın en önemli akıl hocalarından SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, Sabah’tan ABD ve AB’ye çağrı yaparak, Moskova’ya mesaj veriyordu: “AB ve ABD, İdlib’de devreye girmeli” diyen Duran, askeri seçeneğin de gündemde olduğunu yazıyordu (1.2.2020)
Yine SETA ekibinden Prof. Dr. Kemal İnat da Türkiye gazetesinde “Rusya’nın artık Türkiye için güvenilir ortak olmadığını” yazıyordu (1.2.2020)
Yeni Şafak’ın etkili isimlerinden Nedret Ersanel ise şöyle yazıyordu: “İkazlara rağmen, en büyük kartlardan Montrö ve Gürcistan’ın ucu bile gösterilmişken, Rusya Suriye’de bize fazla yaklaşıyor!” (1.2.2020)
Oysa Montrö Rusya’ya gösterilebilecek bir koz kartı değildi. Zira Montrö hem Türkiye’nin hem de Rusya’nın Karadeniz’e girmek isteyen ABD’ye karşı koz kartıydı. Ersanel’in koz kart dediği Gürcistan da son tahlilde Türkiye için değil, Rusya’ya karşı ABD’nin koz kartı olabilirdi.
Dışişleri Bakanlığı maalesef bu iki konuyu koz sayarak kendi ayağına kurşun sıkıyordu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Davos’taki “NATO’nun Geleceği” oturumunda koz sandığı o kartı oynadı maalesef: “Gürcistan’ı neden (NATO’ya) davet etmediğimizi anlayamıyorum. Batılı dostlarımız Rusya’yı provoke etmeme bahanesiyle Gürcistan’ı davet etmek üzere anlaşmıyor. Gürcistan’ın bize, bizim de Gürcistan gibi bir NATO müttefikine ihtiyacımız var” (23.1.2020).
Jeffrey’den Erdoğan’a çengel
AKP iktidarı, ABD’nin en rahatsız olduğu Astana platformunu dağıtmak istiyor, Rusya ve İran’la işbirliğini sorguluyor, AB ve ABD’ye İdlib’te ittifak çağrısı yapıyor, Gürcistan’ın NATO’ya üyeliğini savunuyor, hatta Montrö’yü masaya getiriyor…
Washington daha ne isteyebilir ki!
Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey hemen çengel atmak üzere Ankara’ya şu mesajı verdi: “Esed rejimi, İran ve Rusya bilmelidir ki bu (İdlib’deki saldırılar) kesinlikle kabul edilemez. Erdoğan deneyimli bir lider. Kendisi bizim ortağımız ve NATO müttefikimiz, onun yanındayız. Kendisine Suriye’de Putin’e güvenemeyeceğini açıkça söylemiştik” (30.1.2020).
En değerli kart: Rusya’yla işbirliği
Görüldüğü üzere tablo vahimdir: AKP’nin Neo-Abdülhamitçilik dediğimiz, “kendisine Rusya’yla alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan ve ikisini AB’yle dengelemeye çalışan” politikası, Türkiye’yi büyük sıkıntıya sokmaktadır.
AKP’nin bir uçtan bir uca savrulan dış politikası, Türkiye’yi sürekli yalnızlaştırmakta ve düşman kazandırmaktadır!
Başta da belirttiğimiz gibi, Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin dış politikadaki en değerli kartlarının başında gelmektedir; Ankara bu kartı AKP’nin “ajandasına” kurban edemez!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Şubat 2020
Filistinlileri vatansızlaştırma planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/01/2020
Baştan belirtelim: Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması” bir anlaşma değildir; dahası bir barış planı da değildir; hatta sonuçları itibariyle bir savaş planıdır.
Anlaşmanın fiiliyatta ne anlama geldiğini aslında en iyi haritalar gösteriyor: İsrail’i 1948’de ilk tanıyan ABD Başkanı Truman’ın haritasıyla başlayan ve Trump’ın haritasıyla neticelenen tablo, meselenin özetidir:
Truman’dan Trump’a; ABD-İsrail ortaklığında Filistin vatanı adım adım İsrail toprağı yapılmıştır. Yani Filistinliler vatansızlaştırılmıştır!
Trump’ın planının hedefi de bunu bölgeye kabul ettirmek ve İsrail işgalciliğine meşruiyet kazandırmaktır.
“Yüzyılın Anlaşması”nın içeriği
Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman elçilerinin eşlik ettiği toplantıda ABD Başkanı Donald Tump’ın, İsrail Başbakanı Benyamin Neyanyahu’yla el ele açıkladığı 80 sayfalık plan özetle şu:
– İki devletli çözüm olacak ancak Filistin devletinin kurulmasının şartları arasında terörü reddetmesi var. (Terör dedikleri Filistinlilerinin İsrail işgaline karşı vatanlarını savunmasıdır. Yani Filistin vatan savunmasından vazgeçerse devlet olarak tanınacak.)
– Filistin’in İsrail’in güvenliğine tehdidi azalacak. (Yani Filistinliler kendi topraklarında daracık bölgelere sıkıştırılacak.)
– Kudüs İsrail’in “bölünmemiş” başkenti olacak.
Peki, bunların karşılığında Filistin ne alacak?
– Filistin’e 50 milyar dolarlık ticari yatırım sağlanacak ve iyi yürütülürse Filistinliler için 1 milyon istihdam yaratılacak. (Trump bu parayı da İran’a karşı İsrail’le ittifak yaptırttığı Körfez ülkelerine ödetecek.)
Özetle “Yüzyılın Anlaşması” Filistinlilere vatanlarının büyük bir kısmından vazgeçmeleri karşılığında “bağımsız” devlet vaat ediyor!
Trump yolu nasıl döşedi?
Kuşkusuz bu sürpriz değildi. Daha başkan olmadan önce Trump’ın İran karşıtlığı temelinde bölgede İsrail’in çıkarlarına uygun hareket edeceği ortadaydı. Bunu Trump açık açık dile getiriyordu.
Ve “Yüzyılın Anlaşması”na giden yolu şöyle döşedi: Kudüs’ü başkent olarak tanıdı, ABD elçiliğini Kudüs’e taşıdı, Suriye toprağı olan Golan’da İsrail egemenliğini tanıdı, İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekildi ve Kasım Süleymani’yi bir terör saldırısıyla öldürdü.
Evet, Trump ilk günden itibaren Filistin topraklarını vatan olmaktan çıkaran bu planı hayata geçirmek için uğraştı. Ne yazı ki pek çok aydın o günlerde ve bazıları hâlâ, küreselcilerle ve derin devletle hesaplaştığını iddia ederek Trump’ı destekliyordu; hatta Trump’ın ABD’yi emperyalist bir devlet olmaktan çıkarıp milli devlet yapacağını savunanlar bile oldu! (Sanki emperyalist devlet, milli devlet değilmiş gibi…)
Trump başkanlığı boyunca, ama ABD yönetimleri uzunca bir süredir işte bu “Yüzyılın Anlaşması”nın ilanı için bölgeyi hazırlıyordu:
Baba ve oğul Bush’un İsrail’e karşı Arap milliyetçiliğini savunan Saddam Hüseyin’i ortadan kaldırmak istemesi ve Irak’ın kuzeyinde İsrail’e paratonerlik yapacak bir Kürt devleti kurmak istemesi bundandı…
Obama ve Trump dönemi ABD’sinin Suriye’yi parçalamaya çalışması, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kurarak bunu Irak’ın kuzeyindekiyle birleştirmesi ve bölgede Arap milliyetçiliğine karşı bir Yahudi-Kürt ittifakı kurmak istemesi bundandı…
Ve ABD yönetimlerinin, Filistin direnişine destek veren İran’ı zayıflatmak için bu ülkeye neredeyse kesintisiz bir şekilde ekonomik ambargo uygulaması bundandı…
Bölgede yeni bir dönem başlıyor
Önemle belirtelim: Bu 80 sayfalık plan bölgeye barış getirmeyecek, tersine emperyalizmle işbirliği yapan Arap yönetimlerinin tahtlarının sallandığı ve antiemperyalist bir Arap milliyetçiliğinin yükseleceği bir dönemi başlatacak…
Filistin davasını satan her Filistinli, her Arap, her komşu ülke ve her bölge devleti tarihin “ihanet” sayfalarına yazılacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ocak 2020