Kanal Çanakkale: Karadeniz’e NATO yolu

16 Aralık’ta bu köşede yazdık: “Kanal İstanbul: Karadeniz’e NATO yolu”dur!

Özetle, ABD’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi nedeniyle Karadeniz’e istediği gibi giremediğini, geride kalan yıllar içinde bu sözleşmeyi devre dışı bırakmaya yönelik kimi hamleler yaptığını, Kanal İstanbul’un ABD’ye Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni (Bulgaristan ve Romanya üzerinden) delme fırsatı yaratacağını belirttik.

Ve yine özetle ABD’nin Karadeniz’in batısındaki Bulgaristan ve Romanya’yı NATO ve AB’ye üye yaparak, Karadeniz’in doğusundaki Gürcistan’da “turuncu darbe” yaparak ve Karadeniz’in kuzeyinde Ukrayna’yı NATO’ya üye yapmaya çalışarak, geçmiş yıllarda bu denizi kuşatmaya çalıştığını, fakat başaramadığını belirttik.

İkili hukuk sitemi doğurur

Kanal İstanbul’u destekleyenlerin bu konudaki temel argümanı ise şu oldu: Montrö Boğazlar Sözleşmesi bir bütündür; Marmara Denizi ile İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kapsar. Bir gemi, Çanakkale Boğazı’ndan geçtiği için, sonrasında İstanbul Boğazı yerine Kanal İstanbul’u kullansa bile, o bütünlük nedeniyle, Montrö Sözleşmesi’ne tabi olacaktır.

Ancak mesele şu ki, Kanal İstanbul ile o bütünlük bozulacak ve “ikili bir hukuk sistemi” oluşacaktır. Bu da Montrö’yü delmek isteyenlere, sözleşmeyi feshedip, yeni sözleşme yapma fırsatı doğuracaktır. Yeniden bir konferans toplandığında da, Deniz Hukuku Sözleşmesi artık meselenin zemini olacağından, Türkiye’nin egemenlik hakkı zayıflayacak ve ABD’ninkiler dahil her gemiye “transit geçiş hakkı” doğacaktır.

ÇED Raporu’ndaki Çanakkale Kanalı önerisi

Bu arada ÇED Raporu’nu inceledikçe, daha vahim konularla karşılaşıyoruz.

ÇED Raporu, Kanal İstanbul dışında bir de “Kanal Çanakkale” açılmasını “öneriyor”!

Evet, yanlış okumadınız; ÇED Raporu’nun 1426. sayfasında (6. bölümünün 155. sayfasında) “Zincirbozan-Gelibolu mevkiinden Saros Körfezi’ne bir kanal açılması” öneriliyor!

Yani Ege’den Marmara Denizi’ne girecek bir geminin Çanakkale Boğazı’nı kullanması yerine, boğazı devre dışı bırakarak Ege Denizi-Saros Körfezi-Marmara Denizi yolunu izlemesi isteniyor!

Yani Ege’den Karadeniz’e geçecek bir askeri gemiye İstanbul Boğazı dışında Çanakkale Boğazı’nı da kullanmama olanağı sağlanmış oluyor!

Karadeniz NATO’nun ‘mücadele alanı’

Montrö Sözleşmesi’nin Kanal İstanbul’la delinmeyeceğini, çünkü Çanakkale Boğazı’nın da Montrö’ye tabi olduğunu söyleyenler ne der şimdi bu duruma?

Bir askeri gemi Ege Denizi’nden Çanakkale Boğazı yerine Kanal Çanakkale’yi kullanarak Marmara Denizi’ne girerse, oradan da İstanbul Boğazı yerine Kanal İstanbul’u kullanarak Karadeniz’e girerse, Montrö Boğazlar Sözleşmesi iyice tehlikeye girmiş olmaz mı?

Olur, hem de iki kat olur!

“Kanal Çanakkale, ÇED Raporu’nda yer alan bir öneriden ibarettir” denilemez, zira gerçekte toplam bir planlamaya işaret etmektedir.

Daha önce de belirttiğimiz üzere, Erdoğan’ın 2016’da NATO’yu Karadeniz’e çağırmasından bu yana ittifak her toplantısında adım adım Karadeniz’e ilgisini artırmış, en sonunda da Karadeniz’i NATO için “mücadele alanı” olarak belirlemiştir!

ABD’nin Doğu Avrupa ve Kafkasya üzerinden Rusya’ya karşı “işe yarayan” bir basınç oluşturabilmesi için Karadeniz’i kullanabilmesi kritik önemdedir. ABD bu amaçla Karadeniz’e Montrö’ye takılmadan sınırsız girmek, deniz üssü kurarak Rus filosuna karşı bir filo konuşlandırmak istemektedir.

Kanal İstanbul ulusal güvenliğe tehdittir

Dolayısıyla Kanal İstanbul, ulusal güvenliğimize ve Karadeniz’i bir barış denizi olarak koruyabilmemize karşı açık bir tehdittir!

Türkiye’yi Ege’de, Doğu Akdeniz’de “fiilen” kuşatmış olan ABD’ye bir de kuzeyimizde “kuşatma” olanağı vermek, büyük gaflet olacaktır!

Ulusal ekonomiyi çökerterek, kamu kurumlarını satarak elde avuçta bir şey bırakmayanlar, şimdi iktidarlarını sürdürebilmek için toprak satmaya başlamıştır! ÇED Raporu’nda da görüleceği üzere Kanal İstanbul AKP için öncelikle bir “gayrimenkul projesi”dir!

Fakat iktidarını sürdürebilmek adına para bulma öncelikli hazırlanmış bu proje, ABD ve NATO’ya Karadeniz yolu açmaktadır!

O nedenle bu proje kesinlikle kabul edilemez ve hayata geçirilemez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2020

2 Yorum

ABD’nin Körfez baskısına üçlü yanıt

Çin, Rusya ve İran, 27-30 Aralık 2019 tarihlerinde Umman Körfezi ve Hint Okyanusu’nda ortak deniz tatbikatı yaptı.

İranlı Tuğamiral Gulam Rıza Tahani, tatbikatın mesajını şöyle açıkladı: “Bu tatbikatın mesajı barış, dostluk ile işbirliğimiz ve birliğimiz sayesinde kalıcı güvenlik… Ve sonucu da İran’ın tecrit edilemeyeceğini göstermek olacak.”

Üç ülke arasındaki bu tatbikat, askeri bir tatbikattan fazla bir anlam taşıyor ve doğrudan ABD’nin bölgeye ilişkin planlamasına yanıt veriyor.

Nedir o planlama? Çok kısaca anlatalım:

Enerji nakil hatları kontrol mücadelesi

ABD, açıkladığı Hint-Pasifik stratejisi ile kendi batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölgeyi “ABD’nin geleceği için en kritik bölge” ilan etti.

Bu strateji içerisinde ise somut olarak İran’a ambargo uyguluyor ve Basra-Fars Körfezi’ne basınç uyguluyor. ABD’nin İran’a ambargosu, İran kadar Çin’i de hedef alıyor. Zira Çin, İran’ın en büyük petrol alıcısı durumunda…

ABD Basra-Fars Körfezi’yle Çin limanları arasındaki bağlantıyı, öncelikle Malaka Boğazı üzerinden tutuyordu. Çin bu engeli Kaşgar’dan Pakistan’dan kiraladığı Gwadar Limanı’na petrol boru hattı inşa ederek devre dışı bıraktı. Böylece İran’dan petrol alan Çin gemileri Malaka Boğazı’ndan geçmeye gerek kalmadan, hemen körfezin çıkışındaki Umman Denizi üzerinde bulunan Gwadar Limanı’na petrolü boşaltacak…

ABD, Çin’in bu hamlesine karşı ikincil olarak doğrudan Basra-Fars Körfezi’ni baskılayarak yanıt vermeye çalışıyor.

Dolayısıyla Çin, Rusya ve İran’ın Umman Denizi ile Hint Okyanusu’nda yaptığı ortak tatbikat, ABD’nin bu ikincil hamlesine yanıt niteliği taşıyor.

Yani, Körfez’den Çin’e uzanan enerji nakil hatlarının kontrolü üzerindeki mücadelede yeni bir hamle gelmiş oluyor.

ABD ile ortakları arasına girme taktiği

Öte yandan Çin ve Rusya, ortak tatbikata rağmen, ABD’nin bölgedeki ortaklarına karşı da “esnek diplomasi” uyguluyor.

Şöyle ki:

ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle birlikte İran’a karşı bir “deniz koalisyonu” kurdu.

Ancak Çin ve Rusya, ABD’nin “ortaklarıyla” yakın işbirliği yaparak bu ortaklığın katılaşmasını önlemeye çalışıyor.

Örneğin Çin Halk Kurtuluş Ordusu, geçen ay Suudi Arabistan’la Kızıldeniz’de tatbikat yaptı. Örneğin Rusya, Suudi Arabistan’la askeri görüşmeleri yapıyor.

Yani Beijing ve Moskova, İran’la işbirliği dışında, ABD ile ortakları arasına da girmeye çalışıyor ve bölgede ABD’yi yalnızlaştırabilmeyi önüne hedef koyuyor.

Büyük güç mücadelesi sahnesi

Öte yandan bölge petrolüne büyük ihtiyacı olan Japonya da “su yollarını korumak” gerekçesiyle bölgeye askeri bir gemi ve iki devriye uçağı gönderme kararı aldı.

Ancak Japonya, ABD’nin yaptığı çağrıya uymayacağını ve “deniz koalisyonu”na katılmayacağını açıkladı.

Yine hızlı büyüme ve atılım içindeki Hindistan da bölge petrolünün önemli alıcılarından biri ve üstelik bölgeye en yakın konumda…

Sonuç olarak Basra-Fars Körfezi’nden Hint Okyanusu’na uzanan hat; ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Japonya gibi büyük kuvvetlerin ciddi güç mücadelesine sahne olacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Aralık 2019

 

Yorum bırakın

Libya’nın birliği savunulmalı

AKP hükümeti, yaptığı “deniz yetki alanının sınırlandırılması” anlaşmasının hayata geçirilebilmesi için Libya’ya asker gönderip, Trablus hükümetini savunması gerektiğini söylüyor.

Fakat, o anlaşmanın hayata geçebilmesi için Doğu’daki Tobruk hükümetine karşı Batı’daki Trablus hükümetini savunmak yetmiyor çünkü anlaşmaya konu olan deniz alanına denk gelen kıyı Trablus hükümeti egemenliğindeki topraklarda değil, Tobruk hükümetinin egemenliğindeki topraklardadır!

Bu nedenle de anlaşmanın hayata geçmesi için Trablus hükümetinin iç savaşta Türkiye desteği ile Tobruk hükümetini devirmesi ve Libya’nın tamamına hâkim olması gerekiyor.

Peki bu mümkün müdür? Sahaya ve Tobruk ile Trablus hükümetlerinin arkasındaki kuvvet dağılımına bakılırsa, pek mümkün görünmüyor!

Neden 2009’da değil de 2019’da?

Bu durumda haliyle insanın aklına şu soru geliyor: AKP hükümeti yaptığı anlaşmayı korumak için mi Libya’ya asker göndermek istiyor? Yoksa Libya’ya asker gönderebilmeye gerekçe bulabilmek için mi o anlaşmayı yaptı?

Bu soruyu şundan soruyoruz:

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, AKP hükümetinin Annan Planı’nı desteklediği süreçte kazandığı manevra alanı ile 21 Mart 2003’ten itibaren geçerli olmak üzere Münhasır Ekonomik Bölge (EB) ilan etmiş; 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da da İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşması yapmıştı.

Bu gelişmeler üzerine Libya ve Suriye de 2009 yılında sırayla MEB ilan etmişti.

Bugün AKP hükümetine Libya ile deniz yetki alanı anlaşması yapması gerektiğini söyleyenler, o gün de söylemişti! Ancak AKP hükümeti 2009’da değil, 2019’da bu anlaşmayı yaptı?

Peki neden 10 yıl gecikti? 2009’da ne Serraj vardı ne de Hafter! O gün anlaşmayı yapsalar, Libya’nın bütünüyle yapmış olacaklardı!

Hatta şöyle de sorabiliriz: AKP hükümeti o anlaşmayı neden 2018 yılında değil de 2019 yılında yaptı?

Çünkü 2019 Nisan’ında, destekledikleri Trablus’taki İhvan rejimi saldırıya uğradı ve iş savaşı kaybetme riskiyle karşı karşıya geldi! (AKP de gayrı resmi olarak o tarihten itibaren Libya’ya kuvvet gönderdi!)

Rusya’yla gerilim

AKP hükümetinin Libya’ya asker gönderme hazırlığına Rusya’nın ilk tepkisi İdlib üzerinden oldu: Moskova, Suriye ordusunun İdlib’de ilerlemesine yeşil ışık yaktı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 11 Aralık’ta yaptığı çıkış ile Türkiye’nin İdlib’de muhaliflerle teröristleri ayıramadığını belirtti. Rusya Dışişleri Sözcüsü Mariya Zaharova da 26 Aralık’ta yaptığı açıklamada, Ankara’yı İdlib’le ilgili Soçi Mutabakatı’nı uygulamaya çağırdı!

Ve Moskova, AKP hükümetinin Libya’ya asker gönderme girişimine doğrudan açıklamalarla da karşı çıktı.

Örneğin Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Türkiye’nin askeri müdahalesinin Libya’daki krizin çözümüne katkı sunmayacağını belirtti (26.12.2019)

Örneğin Rus parlamentosunun alt kanadı Duma’nın Savunma Komitesi Başkan Yardımcısı Andrey Krasov, Libya’da TSK’nin kullanılmasının durumu ağırlaştıracağını belirtti ve siyasi çözüme katkıda bulunulması gerektiğini söyledi. (28.12.2019)

İdlib ve Libya’daki bu tablo nedeniyle Türk ve Rus heyetlerinin Moskova’da yaptıkları heyetler arası görüşme de uzadı!

Tunus’tan Erdoğan’a ret

AKP hükümeti, Libya tezkeresi çıkarmaya hazırlanırken, ülkenin Batı komşusu Tunus’la da bir ittifak oluşturmaya çalışıyor.

Erdoğan bu amaçla geçen hafta Tunus’u ziyaret etti ve sonrasında “Libya’daki meşru hükümete siyasi destek verilmesi yönünde Türkiye ile Tunus’un müttefik olduklarını” açıkladı.

Ancak Tunus’tan gelen ses farklıydı!

Tunus Cumhurbaşkanlığı “Herhangi bir ittifakın veya safın üyesi olmayacağımız teyit edilir” dedi!

Yani AKP hükümeti Libya’da iş savaşa taraf olurken, bir müttefik de bulamamış görünüyor!

Ne yapmalı?

Türkiye’nin hızla “jeopolitikçi bakış”tan kurtulması gerekiyor. Bu bakışı şu sözlerle ifade ediyorlar: “Şam yönetimini devirmezsek, Ankara’yı koruyamayız; Libya’ya asker göndermezsek Suriye’deki kazanımlarımızı koruyamayız…”

Bu bakışın sınırı yok: Yarın da “Libya’daki payımızı korumak için Tunus’a, Cezayir’e girmemiz gerekir” derler!

Dolayısıyla bu bakıştan kurtulup, Atatürk’ün “ittifaklar kurarak, Türkiye’nin etrafında bir güvenlik kuşağı oluşturma” anlayışına dönmemiz gerekiyor.

Somut olarak:

1. Libya’dan pay kapma anlayışı yerine Libya’nın birliği savunulmalı.

2. İhvancı Trablus hükümetini askeri olarak destekleme ve Tobruk hükümetine düşman olma çizgisini bırakıp, müzakere masasında Tobruk hükümetinin de olacağı gerçeğine göre hareket edilmeli; “esnek diplomasi” yapılmalı.

3. ABD ve AB’ye karşı Libya’nın birliği için Rusya’yla işbirliği yapılmalı.

4. Türk-Rus işbirliği Doğu Akdeniz’de Ankara’ya Şam ve Lübnan işbirliği sağlar. Hatta Kahire’ye bile içinde bulunduğu mevcut ittifakları sorgulatır!

Özetle, Trablus’a asker değil, Şam’a ve Kahire’ye diplomat göndermek gerekir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2019

1 Yorum

Milli otomobil

Gündemin baş konusu milli otomobil…

İşin teknik yanından anlamam. Zaten arabam yok, hatta ehliyetim bile yok!

Toplu taşıma araçlarının kullanılmasını savunuyorum. Deniz ulaşımının toplam ulaşım içindeki payının artması gerektiğini düşünüyorum.

Deniz ulaşımı deyince, Kanal İstanbul’u desteklediğim sanılmasın elbette… Kaldı ki Kanal İstanbul bir ulaşım projesi değil, bir rant projesidir. ÇED Raporu’ndaki gelir kalemlerinin en başına “gayrimenkul geliri” yazılması bile bunun göstergesidir. Cumhuriyet’te konunun güvenlik boyutunu da yazdım: “Kanal İstanbul: Karadeniz’e NATO yolu

Milli otomobil de olmalı, uçak da olmalı

Gelelim milli otomobile…

Baştan belirteyim: Kategorik olarak milli otomobil destekçisiyim. Tıpkı milli gemiyi desteklediğim gibi, ki bir gemi mühendisi olarak bu büyük projenin çok küçük bir parçası olmanın gururunu da yaşadım.

Milli uçağımız da olmalı. Milli füze savunma sistemimiz de olmalı. Teknoloji transferi sağladığı için o yolu açacak S-400 alımını da destekledim.

Diğer yandan “milli otomobil”in ne kadar milli olduğu konusuna da çok takılmıyorum. Nitekim yüzde yüz millilik artık pek söz konusu değil. Genel bakışım, yerlilik oranının mümkün olduğu kadar artırılmasının esas alındığı bir anlayışın, yan sanayiye de katkı yapacağı ve toplamda içeriye daha çok gelir bırakacağı şeklinde…

Milli tarımı-sanayiyi koruma sorunu

Evet, milli otomobil yapmak önemli. Fakat yerli ve milli kurumlarımızı korumak da önemli. Tam bu günlerde TEMSA’nın konkordato ilan etmesi, Kâmil Koç otobüs şirketinin Almanlara satılması acı…

Evet, milli otomobil yapmak önemli. Fakat daha önemlisi milli stratejik kurumları (örneğin Telekom) özelleştirmemektir, yabancılara satmamaktır!

Evet, milli otomobil yapmak önemli. Fakat daha önemlisi Tank Palet fabrikası gibi askeri fabrikalarımızın işletmesini Katar ortaklı özel şirketlere devretmemektir!

Evet, milli otomobil yapmak önemli. Fakat Cargillere karşı milli tarımımızı korumak daha da önemli!

Makam araçlarını millileştirme

18 yılda her şeyi özelleştiren, yabancılaştıran; satılacak bir şey kalmayınca artık toprakları satmaya başlayan bir hükümetin “milli otomobil” takıntısı haliyle çoğunuza samimi gelmiyor…

Hatta çoğunuz için AKP’nin “milli otomobil” projesi, iç politikadaki zayıflamasını durdurmaya yönelik bir propaganda işi gibi geliyor…

Konuyla ilgili kararnamedeki “22 miyar TL’lik yatırımın süresinin 13 yıl olduğu, bu sürede gerçekleştirilememesi halinde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bu sürenin yarısı kadar ek süre vereceği” gibi ifadeler de, asıl hedef konusunda kafaları karıştırıyor.

Göreceğiz…

Bitirirken şunu belirtelim: Kamuda 115 bin makam aracı var. Cumhurbaşkanından başlayarak herkes o çok pahalı makam araçlarını milli otomobille değiştirirse, bu bile ülkemiz için büyük bir para kaybından kurtulmak demektir…

Mehmet Ali Güller
28 Aralık 2019

 

3 Yorum

ABD-Rusya enerji savaşı

ABD ile Rusya, Ukrayna ve Suriye’de, hatta Libya’da çatıyor. Fakat Washington ile Moskova’nın asıl güç mücadelesi AB konusundadır. Anlatalım:

Rusya’nın çok önemli iki projesi var: Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı.

Kuzey Akım-2, Rusya’dan Almanya’ya doğalgaz taşıyan boru hattı… Türk Akımı ise Rusya’dan Türkiye’ye, Türkiye’den de AB’ye doğalgaz taşıyan boru hattı…

ABD’nin AB’yi elde tutma hedefi

ABD, hem kuzeyden hem güneyden AB’ye Rus doğalgazı taşıyan bu boru hatlarının, AB’yi enerjide Moskova’ya bağımlı hale getireceğini ve AB üzerinde Rus nüfuzu oluşturacağını düşünüyor.

AB’yi denetiminde tutamayan ABD’nin ise önümüzdeki yıllarda büyük hesaplaşmaya gideceği Çin’e ve büyük ihtimalle onun müttefiki olacak Rusya’ya karşı eli çok zayıflayacak…

Washington, Trump’ın imzaladığı savunma bütçesi ile Kuzey Akım-2 bünyesindeki şirketlere yaptırım kararı aldı; bu ABD’nin artık doğrudan Rusya ve Almanya’yı hedef alması demektir.

Alman hükümeti ABD’nin bu hamlesinin “Avrupa ve Almanya’nın içişlerine müdahale anlamına geldiğini” savunarak, sert tepki gösterdi. ABD’nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell ise ülkesinin kararının “son derece Avrupa yanlısı bir karar” olduğunu savunarak AB’ye şu mesajı verdi: “Amaç, Avrupa enerji kaynaklarının çeşitliliğini sağlamak ve bir ülkenin ya da bir kaynağın Avrupa üzerinde enerji yoluyla çok güçlü bir nüfuz oluşturmamasını güvence altına almaktır.

Doğu Akdeniz gazı AB’ye nereden taşınacak?

ABD’nin, enerji yoluyla Avrupa üzerindeki Rus etkisinden rahatsızlığı, kuşkusuz Suriye ve Libya meselelerini de doğrudan ilgilendiriyor.

Suriye meselesinin, esas olmamakla birlikte, bir yönüyle Katar gazının Avrupa pazarına hangi güzergâhtan taşınacağı sorunu olduğunu daha önce bu köşede incelemiştik.

İşte Doğu Akdeniz’deki cepheleşme ve buna bağlı olarak ısınan Libya konusu da, bir yönüyle ABD-Rusya enerji savaşıyla ilgilidir.

Şöyle ki, Doğu Akdeniz’de saptanan doğalgaz ve petrol rezervlerinin Avrupa’ya hangi güzergâhtan taşınacağı sorunu, güzergâhın geçtiği ülkeler kadar, ABD ve Rusya’yı da ilgilendiriyor.

Zira ABD’li diplomat Grenell’in de belirttiği gibi Washington “Rusya’nın enerji yoluyla Avrupa üzerinde güçlü nüfuz kurmasını” istemiyor. Bu ABD’yi Avrupa’ya Rusya dışında enerji tedariki seçenekleri oluşturmaya itiyor.

ABD bu amaçla bir yandan Rotterdam gibi terminaller üzerinden Avrupa’ya sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sağlamaya çalışıyor, bir yandan da Doğu Akdeniz doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak güzergâh konusunu netleştirmeye uğraşıyor.

Doğu Akdeniz’deki doğalgaz ya daha ucuz bir şekilde KKTC-Türkiye güzergâhından ya da daha pahalı bir şekilde Güney Kıbrıs-Girit-Yunanistan-İtalya güzergâhından geçecek.

Ankara-Moskova işbirliğinin önemi

İşte bu güzergâh konusu, başta Kıbrıs sorunu olmak üzere bölgede pek çok soruna yansıyor.

Türkiye’nin Libya’yla deniz sınırı anlaşması yapması güzergâh konusuna müdahale anlamında doğrudur; Libya’ya asker göndermesi ise iç savaşa taraf yapacağı, hatta Rusya’yla karşı karşıya gelme riski doğuracağı için yanlıştır.

ABD’nin de desteğiyle Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’in Eastmed boru hattı için imzaya hazırlandığı şu süreçte, Ankara’nın esas odaklanması gereken nokta, Rusya’nın Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınmasında bir çıkarının olup olmadığı konusudur.

ABD’nin Güney Kıbrıs ile Rusya’nın arasını açmak üzere bu ülkeye uyguladığı silah ambargosunu bile kaldırdığı “taktik savaşları” sürecinde, Ankara’nın Suriye’den sonra Libya’da da Moskova ile işbirliği yollarını araması gerekmektedir.

Türkiye’nin Trablus hükümetiyle anlaşması, pratikte Libya’yla anlaşması anlamına gelmemektedir; asker göndererek -pek mümkün olmasa da- Trablus hükümetini Libya’nın bütününe egemen kılsa dahi, o anlaşma asıl konuya çare olmayacaktır.

Zira asıl konu, Doğu Akdeniz’deki rezervlerin paylaşılması konusudur; Türkiye’nin ve KKTC’nin hakkını alabilmesidir.

Bunun yolu da önce Suriye’yle, ardından da Mısır’la anlaşmaktan geçmektedir. Suriye’yle anlaşan ve Rusya’nın desteğini alan bir Türkiye, Mısır’ı Güney Kıbrıs-İsrail-Yunanistan cephesinden koparabilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2019

Yorum bırakın

Çin-Batı Asya ittifakının önemi

NATO’nun Londra Zirvesi’nin en çarpıcı sonuçlarının başında, ittifakın 70. yılında ilk kez Çin’i hedef alması geliyordu…

Zirve öncesinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltengberg, “Çin ilk kez resmi gündemimizde olacak” demişti. Zirve sonrası yayımlanan Londra Deklarasyonu’nda Çin’in yükselen gücüne dikkat çekilerek şöyle denmişti: “Çin’in artan nüfuzu ve uluslararası politikalarının ortaya çıkardığı fırsat ve sınamaları ittifak olarak birlikte ele almalıyız.” (4.12.2019)

ABD strateji belgelerinde Çin

Elbette bunda şaşıracak bir durum yok. ABD için esas hedef Çin…

Nitekim Trump Doktrini olarak bilinen 2017 tarihli ve “Önce Amerika” vurgulu ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde, Washington yönetimi ilk kez Çin’i “meydan okuyan stratejik rakip” kategorisine yükseltmişti.

ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) 1 Haziran 2019’da açıkladığı “Hint-Pasifik Strateji Raporu” da, yine Çin’i hedef almıştı.

64 sayfalık raporun özeti şuydu: ABD, kendi batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölgeyi “ABD’nin geleceği için en kritik bölge” ilan ediyor. Çünkü “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7 tanesi Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

Pentagon raporuna göre “ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin ise ABD’nin esas rakibidir.

Pentagon’un askeri yığınak hedefi

Kısacası ABD, NATO’yu da “stratejik rakip” ilan ettiği Çin’e karşı konumlandırmaya çalışıyor…

Ve Pentagon da, bu esasa göre askeri yığınak yapmaya hazırlanıyor.

ABD Savunma Bakanı Mark Esper, birkaç gün önce yaptığı açıklamada tam da bunu vurguladı: “Ulusal Savunma Stratejimiz bizim şu anda büyük güç rekabetinde olduğumuzu söylüyor. Bizim başlıca rakiplerimiz Çin ve daha sonra ise Rusya. Dolayısıyla benim amacım Suriye olsun veya Afganistan olsun, asker sayımızı buralardan düşürüp ülkeye getirip daha büyük görevler için tekrar eğitmek veya onları Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırmaktır. Bu benim ana amacımdır.” (20.12.2019)

Ortadoğu’da ortaya çıkan fırsat

Kuşkusuz ABD Ortadoğu’dan (Batı Asya’dan) güç azaltarak Hint-Pasifik bölgesine yığınak yapmaya yönelirken, Ortadoğu’daki genel çıkarlarını ve İsrail’in güvenliği gibi özel çıkarlarını belli bir dengede garantiye almak ve korumak isteyecektir.

İşte bu durum, ABD karşısındaki kuvvetlere, birbirini bütünleyen iki yönlü avantaj sağlamaktadır:

1. ABD’nin stratejik olarak Hint-Pasifik bölgesine yığınak yapmak üzere Ortadoğu’dan güç azaltma yoluna girmesi, bölgedeki ABD merkezli 70 yıllık yapıyı adım adım çözecek… Özellikle Rusya, İran ve Türkiye için alan açılacak, açılıyor…

2. Çin’in Ortadoğu’daki bu çözülüşe destek vererek ABD’nin genel çıkarlarını belli bir dengede garantiye almasını zorlaştırması, ABD’nin Hint-Pasifik bölgesine yığınak yapmasını geciktirecek…

Bu iki hamlenin toplamı da ABD emperyalizmini zayıflatacak…

Dolayısıyla ABD’ye karşı Çin-Batı Asya ittifakı kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Aralık 2019

 

 

 

 

 

1 Yorum

Yanlış dış politika askeri güçle düzeltilmez!

Erdoğan 9 Aralık 2019’da “Libya yönetimi ya da halkı isterse, asker göndeririz” dedi.

Erdoğan hükümetinin Serraj hükümetiyle imzaladığı “güvenlik ve askeri işbirliği mutabakat muhtırası”, 21 Aralık 2019’da TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.

AKP’liler tepkiler nedeniyle mutabakat muhtırasını “metinde muharip asker yok” diyerek savundu. Doğru, metinde “muharip asker” yoktu, tanımlarla ilgili 3. maddede “misafir personel” vardı. Hatta o “misafir personelin faaliyetlerine” nezaret edecek “kıdemli personel” de vardı.

Ne ki “misafir personel”in yapacaklarının tarif edildiği “güvenlik ve askeri işbirliği alanları” başlıklı 4. maddenin altındaki bölüme göre aslında misafir personel askerdi, kıdemli personel de komutanı!

Yani açıkça TBMM’de “yurtdışına tezkeresiz asker gönderme”nin yolunu yaptılar! Ki aslında zaten aylardır Libya’da Türk askeri var! Anayasa’ya aykırı olduğu için, resmi üniformaları çıkarılarak Serraj hükümetini savunmaya gönderilmişlerdi…

‘Anlaşmayı koruma’ kılıfı

Evet, aylar önce, Yeni Şafak yazdı üstelik!

Yani henüz ortada Serraj hükümetiyle yapılan “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşması yokken…

Bu, şundan önemli: Libya’ya asker göndermeyi, 27 Kasım 2019 tarihinde imzalanan “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşmasını hayata geçirmek için savunuyorlar! Ama daha o anlaşma olmadan altı ay önce Libya’ya asker gönderiyorlar!

Bir öngörü mü? Hayır, çünkü Libya’yla “deniz yetki sınırlandırılması” anlaşması yapılması gerektiği, kendilerine ilgili bahriyeli kurmaylarca bir yıldan fazla süredir söylendiği halde o anlaşmayı yapmamışlardı!

Yani önce İhvancı Serraj’ı desteklemek için Libya’ya asker gönderdiler, altı ay sonra o anlaşmayı yaptılar, şimdi de “anlaşmayı korumak için asker göndermeliyiz” diyorlar!

Asker değil, önce diplomat gönderilmeli

Bu köşede yazdık: Libya’yla “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşması yapmak doğru bir hamledir. Ancak bu hamleyi tamamlamanın yolu Trablus’a asker göndermek değil, Şam’a, Kahire’ye, hatta Tel Aviv’e diplomat göndermektir! Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmektir!

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2 Nisan 2004’te, Libya 27 Mayıs 2009’da, Suriye 2009’da, Lübnan 19 Ekim 2010’da Münhasır Ekonomik Bölgesini (MEB) ilan etti! Türkiye hâlâ etmedi!

Dış politikadaki yanlışları askeri güçle düzeltmeye çalışmak, marifet değildir!

Peki buraya nasıl geldik?

Denktaş’ı dışlayan ve “masadan kalkan taraf olmayız” diye özetlenen AKP anlayışı, GKRY ile Yunanistan’a büyük manevra alanı sağladı.

AKP hükümeti, “Doğu Akdeniz’in önemine” dair yapılan uyarılara yıllarca kulaklarını tıkadı; neredeyse iş işten geçtikten sonra bölgeye sondaj gemisi yollayarak oyuna girmeye çalıştı.

İhvancı anlayışı nedeniyle sorunlu hale getirdiği Mısır ve İsrail’le ilişkileri, GKRY ve Yunanistan’a, bu iki ülkeyle ayrı ayrı üçlü mekanizma kurma şansı verdi. GKRY-Yunanistan-Mısır ve GKRY-Yunanistan-İsrail üçlü mekanizmaları, en sonunda Şubat 2019’da yedi üyeli (GKRY, Yunanistan, Mısır, İsrail, İtalya, Filistin ve Ürdün) Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na dönüştü! Dikkat ediniz, AKP’nin İsrail’e karşı savunduğu Filistin de oradadır, Akdeniz’e sınırı olmayan Ürdün’de!

Hepsini bir araya getiren ise kuşkusuz ABD’dir! Donald Trump’ın 21 Aralık 2019’da imzaladığı ve Türkiye’ye yaptırım içeren Savunma Bütçesi metinlerinde pek üzerinde durulmayan bir konu daha var: Washington yönetimi, İsrail, Yunanistan ve GKRY ile “ortak enerji merkezi” kuruyor!

Rusya’yla karşı karşıya gelmenin maliyeti

Hal böyleyken, AKP hükümeti şimdi Rusya’nın desteklediği Hafter’e karşı Serraj hükümetini desteklemek üzere Libya’ya asker gönderiyor.

AKP, Suriye’de İdlib sorununa rağmen süren Rusya’yla işbirliğini ve Astana Sürecini riske atıyor. Ukrayna’da karşı karşıya bulunduğu Rusya’yla bir de Libya’da karşı karşıya olmak, ciddi risktir ve maliyeti Suriye düzleminde büyük olur.

Tersinden bile! Moskova AKP’ye Libya’da alan açmaya bir şekilde razı olursa, karşılığını Suriye’de alır!

Sonuç olarak AKP’nin “milli dış politika” diye zorla kabul ettirmeye çalıştığı ve karşı çıkanı milli olmamakla, hatta vatan haini olmakla suçladığı dış politikası, bir hatalar zinciridir!

O zincire son dönemde takılmaya çalışılan kimi doğru halkalar bile, AKP dış politikasını milli dış politika yapmamaktadır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Aralık 2019

1 Yorum

‘Tek ülke iki sistem’ modelinin başarısı

1842’de Hong Kong’u sömürgeleştiren İngiltere, yönetimini 1 Temmuz 1997’de Çin Halk Cumhuriyeti’ne devretti.

1887’de Makao’yu sömürgeleştiren Portekiz, yönetimini 20 Aralık 1999’da Çin Halk Cumhuriyeti’ne devretti.

Hong Kong ve Makao’nun “özel yönetim bölgesi” olarak anavatana dönmesi özetle Çin devriminin başarısı ve emperyalizmin Asya’da yenilgisi anlamına geliyordu…

20 yılda 8 kat büyüme

Bugün Makao’nun Çin egemenliğine dönmesinin 20. yılı…

Peki Portekiz egemenliğinden Çin egemenliğine geçiş Makao’ya ne kattı?

İşte rakamlar:

1999 yılından 2018 yılına kadar Makao’nun Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) yıllık ortalama yüzde 7,7 oranında büyüdü! Bu oran en gelişmiş Batılı ülkelerin son 20 yıllık ortalama büyüme oranlarının iki katından fazladır!

1999 yılında Makao’da kişi başına düşen GSMH yaklaşık 15 bin ABD Doları iken, bu rakam 2018’de yaklaşık 84 bin ABD Dolarına yükseldi.

1999’da Makao’da işsizlik oranı yüzde 6,3 iken, bu oran 2018’de yüzde 1,8’e düştü.

Bütçe fazlası veren şehirde her yıl bütçenin bir kısmı vatandaşlara dağıtılıyor.

Kısacası “bir ülke iki sistem” modeli ile Çin’in egemenliğinde “özel yönetim bölgesi” olan Makao, 20 yılda büyüdü, gelişti ve kalkındı…

Öyle ki bunu Makao’yu Çin’e devreden Portekiz bile söylüyor! Portekiz Başbakanı Antonio Costa “bir ülke iki sistem” politikasının Makao’ya “göz alıcı bir başarı hikayesi ve sosyal refah getirerek kültürel çeşitliliğinin korunmasına büyük katkı sunduğunu” söylüyor!

Kumar gelirine bağımlılığı azaltma hedefi

Doğu’nun Vegas’ı olarak biline Makao’nun en önemli geliri, kumarhane ve turizm gelirleri…

Ancak Çin Halk Cumhuriyeti yönetimi, şehrin Portekizlilerden miras kumar gelirine bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.

Bu hedefte bir başarı da sağlanmış görünüyor: Kumarhane gelirlerinin toplam gelir içindeki payı yavaş yavaş düşüyor ve Makao’da sergi, konferans, finans, geleneksel Çin tıbbı ve kültürel inovason gibi yükselen yeni sektörlerin payı yükselmeye başlıyor.

Çin yönetimi, Makao’ya yapılacak yeni yatırımlarla, bu şehrin, uluslararası konferanslara ev sahipliği yapan Singapur’la yarışmasını hedefliyor. Nitekim Makao’nun sergi ve konferans gelirleri, daha şimdiden GSMH’nin yüzde 1’ine ulaşmış durumda…

Dengeli birleşme

Sonuç olarak 100 yıldan fazla bir süre Avrupa sömürgesi olmuş iki “özel yönetim bölgesi” olan Hong Kong ve Makao’daki bu çarpıcı gelişim başarıları, Çin’e özgü “tek ülke iki sistem” modeliyle dengeli bir “birleşmenin” sonucudur.

Batı’nın Hong Kong olaylarından hareketle Çin düşmanlığı pompalaması ve ayrılıkçılığı teşvik etmesi, sosyo-ekonomik tablodaki asıl gerçeği elbette değiştiremeyecektir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Aralık 2019

1 Yorum

Türkiye’nin altı kozu

ABD Kongresi’nin Ermeni soykırımı karar tasarısını kabul etmesine yanıt olarak Erdoğan’ın “Gerekirse İncirlik ve Kürecik’i kapatırız” demesi, gündeme oturdu. Kafalardaki ilk soru da şu: AKP hükümeti gerçekten İncirlik ve Kürecik’i kapatabilir mi?

Hatırlatalım: Her ne kadar AKP’li yazarlar Erdoğan’ın bu açıklamasını özetle “Batı’nın tehditlerine karşı sessiz kalan o eski Türkiye artık yok” diyerek cilalasa da, “eski Türkiye” İncirlik dahil tüm ABD üslerini kapatmıştı!

Erdoğan’ın Trump’a mesajı

ABD üssü İncirlik de, NATO üssü Kürecik de hemen kapatılmalıdır! Hatta İncirlik üssü çoktan kapatılmalıydı ve komşularımızı hedef alan Kürecik radarı da hiç kurulmamalıydı!

Gelelim bugüne: Erdoğan’ın “İncirlik ve Kürecik’i kapatma” mesajı, ABD Kongresi’nden geçen karar tasarısı hakkında işlemde bulunacak olan Trump’a yöneliktir. Ankara Beyaz Ev’e “Tasarıyı onaylama!” demiş oluyor. Erdoğan’ın açıklamasındaki “gerekirse” kelimesi, fiilen “Trump’ın onayı halinde” anlamına gelmektedir.

Aslında sıkıntıda buradadır: İncirlik’in kapatılması çoktan gerekmekteydi!

İncirlik zaten kapatılmalıydı

Ankara’nın İncirlik’i kapatmasını “gerektiren” nedenler zaten vardı:

1. İncirlik’in ABD’nin bir kanadınca desteklenen FETÖ darbe girişimindeki rolü ortaya çıktığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

2. ABD’den Fethullah Gülen’i iade isteğine olumsuz yanıt aldığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

3. ABD Türkiye’nin güneyinde “terör koridoru” inşa ederken, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

4. ABD PKK’nin Suriye kolu olan YPG’ye silah yardımı yapmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

5. ABD Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de bir cephe kurmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

6. ABD Türkiye’ye karşı yaptırım uygulamaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

7. ABD Türkiye’nin parasını ödediği F-35’leri vermediğinde ve Türkiye’yi F-35 programından çıkardığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

8. ABD Başkanı Trump Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na tehdit dolu o mektubu gönderdiğinde, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

Şimdi “Gerekirse kapatırız” diyen Erdoğan için demek ki tüm bu ABD tehditleri gerçekleşirken, İncirlik’i kapatmak gerekmemiş!

Bari en azından İncirlik’teki uçuşları geçici sürelerle askıya alabilsekerdi! Bu hamle, 8 maddenin en azından bazılarını geçersiz kılabilirdi!

Kozu zamanında oynamak gerekir

Doğru, İncirlik Türkiye’nin elindeki çok önemli bir kozdur. Fakat koz güçlüyken oynanmalıdır. Zamanında oynanmayan ve değeri zayıflayan koz, gecikildiğinde etkisizleşir.

Bunu şundan söylüyoruz: Tamam, İncirlik çok önemli; ABD için sadece askeri bir üs değil, Türkiye-Amerikan ilişkilerinin de bir nevi siyasi karargâhıdır.

Ancak ABD Irak’ın kuzeyindeki Erbil üssünü askeri anlamda önemli bir üsse dönüştürüyor ve Yunanistan-Bulgaristan-Romanya aksına askeri yığınak yapıyor. Bu tablo haliyle İncirlik’in önemini azaltıyor.

O nedenle Türkiye elindeki kozu değeri azalmadan, zamanında ve gecikmeden oynamalıdır. Yani hiç beklemeden İncirlik’i kapatmalıdır.

Türkiye’nin ABD’ye karşı kozları

Kimileri “Eliminde başka koz yok, hemen oynayıp kozsuz kalmayalım” demektedir. Bu aslında “İncirlik’i kapatmaya karşı” üretilmiş bir argümanıdır.

Tersine Türkiye’nin elinde başka kozlar da var ve o nedenle İncirlik’i kapatma kozu bekletilmeden oynanmalıdır.

İşte kademeli olarak uygulanabilecek diğer kozlar:

1. Türkiye hiç beklemeden S-400’leri Doğu Akdeniz’i esas alarak aktif hale getirebilir.

2. Türkiye F-35’lerin muadili olan Rusya’nın Su-57 uçaklarından alabilir.

3. NATO’ya Karadeniz yolu anlamına gelen Kanal İstanbul projesinden vazgeçildiği ilan edilebilir.

4. Ankara, Şam’la normalleşme adımı atabilir.

5. Bölgede Türkiye-İran-Irak-Suriye ittifakı kurulabilir. Bu ABD için en olumsuz tablodur. 4 komşunun ittifakı, bölgeyi ABD emperyalizmine kapatır!

AKP hükümetin bunları yapar, yapamaz; o ayrı… Fakat hükümetlerden bağımsız olarak belirtmeliyiz ki, Ankara bu kozları adım adım her halükarda oynamalıdır. Zira altı koz da Türkiye’nin çıkarınadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2019

6 Yorum

ABD küresel ticaret savaşını kazanamadı

ABD’nin Çin’e açtığı küresel ticaret savaşının geride kalan 20 ayında ortay çıkan en önemli sonuç şudur: ABD’nin Çin’e ticaret savaşı, sadece Çin’i değil, ABD’yi de vurmaktadır.

Washington bu nedenle bir müzakere masası kurmaya mecbur kaldı. Ancak masaya güçlü oturabilmek ve Çin’den taviz koparabilmek için Beijing’i baskı altında tuttu: ABD’nin Uygur ayrılıkçılığını ve Hong Kong’daki olayları desteklemesini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Sonuç olarak küresel ticaret savaşıyla iki tarafın da kaybettiğini gören Washington ve Beijing yönetimleri masaya oturdu ve iki tarafın da kazanacağı bir yol bulmaya çalıştı. İlerleyebilmek için de müzakereleri aşamalara bölerek kolaylaştırma yolunu seçtiler.

İşte geçen günlerde yapılan anlaşma, bu müzakerenin birinci aşamasına dair anlaşmadır.

ABD makası kapatamadı

Anlaşmanın özeti şudur: Çin ABD’den daha çok mal alacak ve ABD de Çin’e uyguladığı ek gümrük vergilerini kademeli olarak kaldıracak.

Ayrıntılandırırsak:

Mevcut durumda Çin’in ABD’ye sattığı mal, ABD’nin Çin’e sattığının çok çok üstündeydi. ABD bu nedenle Çin’e karşı sürekli ve büyüyen bir dış ticaret açığı veriyordu. Çin’in sattığı mallara gümrük vergilerini artırarak makası kapatacağını hesapladı.

Örneğin Çin’in 2017’de ABD’ye ticaret fazlası 275 milyar dolardı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı ticaret savaşına rağmen bu açık büyüdü ve 2018’de 323 milyar dolara çıktı!

Üstelik Çin de benzer şekilde ABD mallarına ek vergi koyma yoluna girince, ortaya biri daha az, biri daha çok ama son tahlilde iki tarafın da zarar ettiği bir tablo çıkmış oldu.

Anlaşmanın içeriği

Varılan “ilk aşama” anlaşmasına göre Çin önümüzdeki iki yılda ABD’den yapacağı tarım ürünleri alımını (50 milyar dolar) artıracak. ABD de karşılığında Çin’e uyguladığı ek gümrük vergilerini kademeli olarak kaldıracak: Washington 15 Aralık’ta uygulamaya koyacağı 160 milyar dolarlık Çin malına gümrük vergisi artışını erteleyecek; Eylül ayında uygulamaya başladığı 120 milyar dolarlık Çin malına gümrük vergisini de yarı yarıya azaltacak. Beijing de karşılığında ABD otomobillerine yüzde 25 gümrük vergisi içeren planını erteleyecek.

Anlaşma kapsamında ayrıca fikri mülkiyet haklarının korunması ve teknoloji transferinin engellenmesi gibi konularda Çin ABD’ye taahhütte bulundu.

Sonuç olarak her iki taraf da kazanmış oldu. Nitekim Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, müzakerelerin birinci aşamasında varılan anlaşmayı “herkes için iyi haber” olarak değerlendirdi ve “Küresel ticaretin istikrarına katkıda bulunacağını” belirtti.

Çin direnişinin önemi

Artık önemli olan şudur: ABD küresel ticaret savaşını kazanamayacağını anladı. Çin’e, AB’ye, Rusya’ya, İran’a, Türkiye’ye ticaret savaşı açan ve yaptırım uygulayan Washington yönetiminin uzun vadede kazanma şansı zaten yoktu.

ABD’nin küresel ticaret savaşının Çin ayağında ortaya çıkan bu tablo, o savaşın bir başka cephesinde, AB cephesinde de Avrupa lehine değişiklik getirecektir.

Yani ABD’nin açtığı küresel ticaret savaşına karşı Çin direnişi, diğer cephelerde savaşa maruz kalanları da rahatlatacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Aralık 2019

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın