31 MAYIS DERSLERİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/06/2014
Gezi ya da Haziran Halk Hareketi’nin birinci yıldönümü için 31 Mayıs’ta yapılan eylemleri, bugün daha çok veriye sahip olarak değerlendirebiliriz.
Öncelikle belirtelim: Erdoğan’ın tehditlerine, Taksim’e yığılan polislere ve ulaşımın durdurulmasına rağmen saat 19.00 için harekete geçilebilmiş olması çok çok önemlidir!
Zaten mesele anmak değil, mücadeleyi sürdürmektir. O nedenle belirli bir günden ziyade esas olan süreçtir. 31 Mayıs da bu bakımdan umut vermiştir.
Fakat o umudu ete kemiğe büründürebilmek de 31 Mayıs’ı eksileriyle birlikte değerlendirebilmekten geçer. O eksileri masaya yatırarak ancak Haziran’da, Temmuz’da, Ağustos’ta artıları çoğaltabileceğiz.
Peki, eksiler nelerdi?
1) TÜRK BAYRAĞI YOKTU!
Bakın 1 yıl önceki Haziran Halk Hareketi’nin en önemli dersidir aslında: Taksim’e Türk bayrağıyla çıkılır!
Çünkü Türk bayrağı sadece bir siyasal hedefi işaret etmez, aynı zamanda kitleselleşmeyi, halkla birleşmeyi, en geniş siyasal kesimleri bir alanda toplayabilmeyi sağlar.
Ancak o bayrağın altında sağcıyla solcuyu, öğrenciyle emekçiyi, aydınla işçiyi, zenginle yoksulu bir araya getirebilirsiniz.
Ve ancak o bayrağın altında sizi ezmeye gelmiş kolluk kuvvetlerine karşı güçlü olursunuz.
2) ‘MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ’ SLOGANI AZDI
Geçen yılın en çok atılan sloganıydı. Çünkü “Mustafa Kemal’in askeri” olmak bir programı anlatıyordu. Neydi o program?
Cumhuriyetçi olmaktı, Erdoğan rejimine karşı ülkeyi savunmaktı, aydınlanmayı ve laikliği bayraklaştırmaktı…
Bir mirası korumaktı…
Ve her şeyden önemlisi, “Mustafa Kemal’in askeri” olmak, yapabilmekti. Devirebilmek ve yeniyi inşa edebilmekti.
Devrimci olmaktı!
3) ‘HÜKÜMET İSTİFA’ SLOGANI AZDI
Geçen yıl 80 ilde halkın ayaklanabilmesi, en geniş şekilde bir cephe kurulabilmesi ortak bir hedefle gerçekleşti: Halk, Erdoğan ve hükümeti karşıtlığında birleşti.
Ancak bu slogan, 31 Mayıs’ta yerini soyut bir “katil devlet hesap verecek” sloganına bırakmıştı!
Bu sloganla en geniş kesimleri birleştirmek mümkün değildir.
4) ‘HER YER LİCE, HER YER DİRENİŞ’ SLOGANI VARDI!
Taksim merkezli olarak söylüyorum, 31 Mayıs’ta en çok atılan sloganlardan biri de buydu.
Oysa bu slogan ile Gezi eylemlerinin hedefi birbirine 180 derece zıttı!
Zira 2013’teki Haziran Halk Hareketi, Türk Bayrağı ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla sadece Erdoğan’ı değil, Erdoğan ile birlikte AKP-PKK Açılımını da hedef almıştı.
BDP’nin Gezi eylemlerini “darbecilikle” suçlayarak katılmaması da bundandı, ardından Öcalan’ın Erdoğan’a can simidi atmak için PKK’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” talimatı vermesi de bundandı, Haziran’dan sonra Açılımın takviminin ötelenmesi de bundandı… Nitekim Öcalan sonrasında “Erdoğan’ı Gezi’de kurtardıklarını” belirtmişti.
HALK HAREKETİ EN SONUNDA KAZANIR
AKP-PKK Kürt Açılımı şu anda Lice’dedir!
PKK yolu kapatıyor, kalekol yapılmasını engellemeye çalışıyor, askere saldırıyor, bölgede otorite olmaya çalışıyor, işçi kaçırıyor ve hatta Taksim’de “Her yer Lice, her yer direniş” denilirken orada 14 asker yaralanıyordu.
Bakın bu bile bir göstergedir: Asker Lice’de PKK’ye karşı “sabrettiriliyor” ama polise Taksim’de halka karşı “sabretme, vur” deniliyor!
Kaldı ki “Her yer Lice, her yer direniş” sloganı gerçekte Lice için atılmamıştır. Erdoğan–Öcalan ortaklığının sürebilmesi adına Haziran Halk Hareketi’nin altını boşaltmak için atılmıştır.
CHP Milletvekili Mahmut Tanal’ın bir gözlemi bu noktada çok önemlidir. Tanal, polisin sırf Taksim Dayanışması’nın basın açıklamasını engelleyebilmek için maskeli örgütleri İstiklal Caddesi’ne aldığını, sırf Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla toplananları ezmek için bu örgütlere bir süre yol verdiğini saptıyor!
Her şeye rağmen belirtelim: Erdoğan’ın Halk Hareketi’ni PKK ile bölme taktiği tutmayacaktır. Sonuçta halk hareketleri yanlışlarla büyür, eksikleri tamamlayarak yükselir, inişli çıkışlıdır ama en sonunda hesaplaşır ve sonuç alır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Haziran 2014
GEZİ HAYALETİ VE DİKTATÖRLEŞME
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/06/2014
Taksim Dayanışması’nın dün saat 19.00 için Gezi Parkı’na yaptığı çağrı nasıl neticelendi, bu satırları yazarken bilmiyorduk. Zira bu yazıyı Aydınlık Yazı İşleri’ne saat 16.00’da teslim ettik.
Öncesindeki manzara ise şöyleydi:
AKP’NİN KİRLİ MÜZESİ
Taksim dün, AKP’nin “ileri demokrasi” rejiminin bir müzesi gibiydi: Polis, TOMA, iş makineleri, beton…
Üstelik en kirli haliyle sergileniyordu…
Yüzlerce sırt çantalı sivil polis etrafta dolanıyordu. Kimisinin arkasında sırt çantasına sığmayan sopasının ucu gözüküyordu. Kim bilir o çantalarda daha neler vardı…
İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Erdoğan’ın emriyle Gezi Parkı’nı kapatmıştı, metroları durdurmuştu, vapur seferlerini iptal etmişti, Erdoğan’ın konutunun etrafına TOMA’ları yerleştirmişti, 20 küsur ilden polis takviyesi yapmıştı, Taksim merkezli geniş bir bölgede OHAL ilan etmişti…
Neden? Çünkü Gezi hayaleti dolaşıyordu!
ERDOĞAN’IN KORKUSU
Haziran Halk Hareketi’nin sembolü olan Gezi Parkı, Erdoğan’ın inşa etmeye çalıştığı rejim için tam bir hayaletti.
Erdoğan o hayaletten korkuyordu…
Üstelik öyle çok korkuyordu ki, çareyi hayatı durdurmakta arıyordu!
Aslında bu Erdoğan’ın çözemeyeceği bir çelişkiydi, yaşamak zorunda olduğu bir paradokstu, içinden kaçamadığı bir girdaptı…
Çünkü Gezi hayaletinden korktuğu için Gezi Parkı’nı kapatıyordu; ama Gezi Parkı kapandıkça da insanların gözleri açılıyordu.
2013’teki Haziran Halk Hareketi eylemlerinde de öyle olmuştu: Öncünün önceki yıllarda yaptığı eylemler, Gezi’de halkla birleşmiş, kitleselleşmiş ve Erdoğan’ın kâbusu olmuştu.
DİKTATÖRLEŞMEYE MECBUR KALMA YASASI
Hep söylüyoruz, geçenlerde yazdığımız “Erdoğan’ın düşüşünün 11 işareti” başlıklı makalede de vurguladık: Erdoğan yönetemiyor!
Zaten yönetemediği için de Taksim’de OHAL uyguluyor!
Bu Erdoğan’ın içine düştüğü asıl girdaptır: Erdoğan yönetemediği için şiddete başvuruyor, şiddete başvurdukça da yönetme kabiliyetini iyice kaybediyor.
Buna Erdoğan’ın “diktatörleşmeye mecbur kalma yasası” da diyebiliriz!
Haziran Halk Hareketi’nin 1. yılının en önemli gerçeği budur: Erdoğan ayakta kalabilmek için koşmaya mecburdur; yavaşlarsa dengesini kaybedecektir, dursa yere düşecektir. Ama koşmayı sürdürdükçe de, bu kez uçuruma yaklaşacaktır; yere düşmek yerine uçuruma yuvarlanacaktır!
KORKMA’YANLAR YÜRÜYÜŞE BAŞLADI
Erdoğan yıkılmamak içi diktatörleşmeye yönelmektedir. Yöneldikçe de Taksim’i yukarıda özetlediğimiz gibi çirkin bir müzeye dönüştürmektedir.
Sığmayan sopaların arkadan gözüktüğü sırt çantalı sivil polisler ise bu kirli müzenin yeni ve kirli araçlarıdır! Erdoğan, Gezi hayaletinden korktuğu için rejimini bu tür özel araçlarla korumaya çalışmaktadır.
Ancak ne o görüntüler ne de Erdoğan’ın toplamda diktatörlüğe yönelmesi, kimseyi korkutmuyor. Zaten Haziran Halk Hareketi’nin en önemli başarısı da korkuyu korkutması olmamış mıydı?
İşte korkmayanlar, yani İstiklal Marşı’nda “korkma” diye seslenilen Mustafa Kemal’in askerleri yeniden ayaktadır. Bu kez ismi aylara sığmayacak yeni halk hareketleriyle, Erdoğan rejiminin kirli müzesine doğru yürümektedirler. Hem de daha örgütlü, programlı ve kararlı olarak…
Korkma’yanlar, o polislerin sopalarının çantalarından alınacağı ve polisin Erdoğan’ın sopası olmaktan çıkarılacağı günlere yürümektedirler!
Gezi Parkı’nın Özgürlük Parkı ve 31 Mayıs’ın Özgürlük Bayramı olacağı günler yakındır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Haziran 2014
AVRASYA BİRLİĞİ NE ANLAMA GELİYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/06/2014
Rusya, Kazakistan ve Belarus liderleri önceki gün Avrasya Ekonomik Birliği anlaşmasını imzaladılar. Anlaşma, üç ülkenin parlamentosunun onayından sonra, 1 Ocak 2015’te yürürlüğe girecek.
Batı, bu büyük projeyi, Rusya’nın SSCB’yi yeniden inşası olarak yorumluyor.
Peki, öyle mi?
AVRASYA BİRLİĞİ SSCB DEĞİLDİR
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, endişelerin yersiz olduğunu, zira birliğin SSCB’den çok farklı değerlere sahip olduğunu söyledi.
Kuşkusuz doğru; zira SSCB sosyalist bir ekonomiydi, Avrasya Birliği ise neticede kapitalist bir ekonomik birliktir.
Ancak bu birlik, küresel ilişkiler, bölgesel siyasetler, jeopolitik konum ve Batı ile Doğu’nun mücadelesi açısından büyük anlamlar taşıyor.
Washington ve Brüksel de işte bu nedenle kaygılı.
KÜRESELLEŞMEYE BÖLGSELLEŞME YANITI
Avrasya Birliği anlaşması bize göre dört önemli anlama geliyor:
1) Rusya, SSCB’nin dağılmasıyla Batı’nın girmeye çalıştığı bir coğrafyada önemli bir barikat kurmuş oldu. Hatta denilebilir ki, Rusya, Avrasya Birliği anlaşmasıyla nüfuz alanını yeniden tahkim etmeye başladı.
2) Moskova, Avrasya Birliği ile Batı’nın Doğu’ya doğru ilerleyişini durdurmuş oldu. SSCB’den kopan devletleri ve SSCB’nin etkisi altındaki devletleri AB’ye ya da NATO’ya alarak adım adım Avrasya içlerine yönelen Batı, Moskova’nın batısından ve güneyinden durdurulmuş oldu.
3) Rusya, ABD’nin 25 yıllık küreselleşme saldırısına, Moskova merkezli bir bölgeselleşme projesiyle yanıt vermiş oldu.
Pekin ve Rusya merkezli Şangay İşbirliği Örgütü ile yine iki ülkenin Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika ile kurduğu daha geniş bir coğrafyadaki BRİCS ekonomik topluluğu, ABD’nin küreselleşme saldırısına verilen iki başarılı bölgeselleşme yanıtıydı.
Avrasya Birliği ile yanıtlar üçe çıkmış oldu.
4) Avrasya Birliği, Doğu’nun, ABD ile AB’nin hayata geçirmeye çalıştığı Transatlantik Ekonomik ve Yatırım Ortaklığı anlaşmasına verdiği bir yanıt oldu.
40 ÜLKE KATILMAK İSTİYOR
Peki, Avrasya Birliği anlaşması kısa, orta ve uzun vadede üyelerine ve bölgeye neler getirecek?
1) Avrasya Birliği, küresel ve bölgesel meselelerde Doğu’nun elini kuvvetlendirecek, etkisini artıracak.
2) Asya ülkelerinin birlikte kalkınma ve büyüme ilkesini güçlendirecek. SSCB’den ayrıldıktan sonra tek tek ağır kalkınan ülkelerin, şimdi birlikte ve hızlı kalkınmasını sağlayacak.
3) Dünyanın ekonomik merkezinin Batı’dan Doğu’ya kayışını daha da hızlandıracak.
4) Çevre ülkeleri için çekim merkezi haline gelecek.
Nitekim Avrasya Birleşme Enstitüsü Başkanı Zhanargul Kusmangaiyeva’nın belirttiğine göre, Türkiye, Hindistan, Yeni Zelanda ve Vietnam da dahil 40 ülke, bu bütünleşme projesine katılmaya hazır olduklarını Moskova’ya bildirdiler.
5) Avrasya Birliği, Ortadoğu, Hazar, Orta Asya koridorundaki enerji problemlerinin Asya lehine çözümünü kolaylaştıracaktır.
6) Avrasya Birliği, üye ülkelerin kendi milli paralarıyla ticareti anlamına da geldiği için, Dolar’ın dünya egemenliğini de iyice zayıflatacaktır.
TÜRKİYE’NİN YERİ AVRASYA BİRLİĞİ
Avrasya projesini “AvRUSya” olarak göstermek isteyen çevreler, önümüzdeki günlerde bu birliği karalamaya ve Avrupa Birliği projesini yeniden Ankara için ısıtmaya yöneleceklerdir.
Şimdiden Türkiye’nin çıkarlarının Avrasya Birliği’nde olduğunu belirtelim. İleri de bunu rakamlarla da anlatacağız.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mayıs 2014
OKMEYDANI’NDA MİT’İN ROLÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 31/05/2014
Okmeydanı’nda Uğur Kurt’u öldüren merminin balistik sonucu belli oldu: Silah güvenlik kuvvetlerinin, polisin…
Bu gerçekle birlikte düşünüldüğünde, Ahmet Hakan’ın sorusu yerindedir: Eylemlerdeki maskeli tipler kendisini polisten mi, yoksa eylemcilerden mi saklıyor? (Hürriyet, 29 Mayıs 2014)
Bu soru, Aydınlık’a konuşan Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel’in Okmeydanı olaylarındaki MİT parmağına dikkat çekmesiyle birleştirildiğinde çok daha anlamlı olur. (Aydınlık 28 Mayıs 2014)
Nitekim Okmeydanı olaylarıyla ilgili fotoğraflar incelediğinde de, ortada bir tuhaflık olduğu görülecektir: Maskeli ve silahlı 5-6 tip ortada slogan atıyor, Halk Cepheliler de yolun kenarında tuhaf bakışlarla bu tipleri izliyor…
DEVLETİN FONKSİYONU AÇISINDAN MASKELİLER
MİT’in bu tip eylemlerde kışkırtıcılık yapması birincisi devletin fonksiyonu açısından ikincisi de bu örgütlerin işleyişi bakımından incelenmelidir.
Devlet, yani AKP’nin inşa ettiği devlet, MİT’i bu tür örgütlere istihbarat toplamak için değil, örgütü yönetmesi, örgüt adına eylem yapması, örgütün eylem karakterini bozması ve halk hareketi içinde halk karşıtı kışkırtıcılık yapması için görevlendiriyor.
Bu gerçeği en somut haliyle KCK davasında gördük.
Değerli meslektaşım Can Özçelik’in “Hüküm Giyen Adalet” isimli kitabında bu konuda ayrıntılı bilgiler var. Çok önemli bilgilerin yer aldığı kitaptan öğreniyoruz: MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ifadeye çağıran Savcı Sadrettin Sarıkaya’nın ulaştığı bilgilere göre PKK’nin Merkez Komitesi’nde 3 MİT’çi var!
PKK’nin en önemli üst organda 3 MİT’çi varsa, varın daha alt organlarda kaç MİT’çi olduğunu siz düşünün.
Kaldı ki Oslo tutanakları da bu gerçeğe işaret ediyordu. MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, karşısında oturan PKK liderlerine “metropolleri de doldurdunuz bu arada patlayıcılarla” diyordu. Güneş, “yok canım” diyen Sabri Ok’a ısrarla, “biliyoruz, biliyoruz” diyordu.
Nereden biliyorlardı? O patlayıcılarla doğrudan bir ilgileri var mıydı?
ÖRGÜTLERİN FONKSİYONU AÇISINDAN MASKELİLER
Gelelim maskeli kışkırtıcı MİT elemanlarının varlığını, örgütlerin işleyişi bakımından incelemeye…
Burada önemli olan nokta, bu örgütlerin bu tür sızmalara ve sızanların kısa zamanda etkili pozisyona gelebilmesine uygun bir yapıda olmalarıdır. Örgütün eylem çizgisi bu tür kışkırtıcı faaliyetlere uygun olduğu için MİT kolayca istediğini yapabilmektedir.
Elbette biz ölümlerin de yaşandığı Okmeydanı’ndaki gibi olaylarda esas suçlunun devletin güvenlin birimleri olduğunu biliyoruz ve söylüyoruz:
1) Polisin 30 kişilik liseli gruba orantısız şiddetinin, maskeli örgütlerin molotoflu şiddetine zemin hazırladığı ortadadır.
2) Şiddet içerikli eylemler başladıktan sonra sahneye bu kez MİT elemanları çıkmaktadır.
Ancak doğru eylem çizgisini uygulayamayan ve bu tür maskeli eylemlere merkez olan “sol” örgütlerin de ikincil sorumluluğu vardır.
NE YAPMALI?
Kuşkusuz halk hareketleri ve eylemler, MİT’in kışkırtıcılığı ile “sol” örgütlerin buna olanak veren yapılarının arasında sıkışıp kalmaya mahkûm değildir. Erdoğan rejimi halk hareketlerinin içini boşaltmak, yatağını değiştirmek, zayıflatmak ve en sonunda bastırmak için eylemleri buraya hapsetmeye çalışacaktır.
Ancak Türkiye’nin doğru program ve doğru hedefi uygulayacak kuvveti vardır. Bu kuvvet “haklı zemin, yararlı eylem ve sınırı olan eylem” düzleminde doğru eylem hattını uygulayarak, kitle eylemlerinden sonuç alabilecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mayıs 2014
ÇANKAYA İÇİN SÜNNİ-TÜRKÇÜLÜK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/05/2014
30 Mart seçimlerinin en büyük galibinin “milliyetçilik” olduğunu bu köşede incelemiştik. MHP oyunu artıran tek partiydi ve AKP “milliyetçi” söylemle kaybını azaltmıştı.
İşte Erdoğan, Çankaya için de bu gerçeğe yaslanıyor ve iki şey yapıyor: Milliyetçilik ve Sünnicilik.
Peki, nasıl yapıyor? Milliyetçilik için PKK karşıtı söylemlere yöneliyor, Sünnicilik için Alevi karşıtlığına konumlanıyor.
PKK KARŞITLIĞI İLE MİLLİYETÇİLİK
Diyarbakır’da iki çocuğu dağa kaçırılan ailelerin BDP binasını basması önemli. Ancak bunun bir AKP-Hizbullah operasyonu olduğu da ciddi bir iddia. Nitekim aileler, tam da Erdoğan grup konuşmasında bu konuya değindikten sonra BDP’yi bastılar!
Bir konuyu netleştirmek lazım. PKK öyle 15 yaşındaki çocuğu Akşam’ın manşetinde iddia edildiği gibi ilaçla dağa kaldırmıyor. Öyle olsa kaçırdığı çocuğu dağda tutamaz ve eline silah verip ölmeye gönderemez.
O çocukların durumu da “çocuk gelin” durumu gibidir; devletin dolaylı onayı vardır, şartlar PKK lehinedir ve iklim çocukların dağa çıkması için uygundur!
Zaten Emniyet raporlarında mevcuttur: PKK, AKP’nin Kürt Açılımı ile gençleşmiştir. Yaşlılar emekli olmuş, örgüte gençler katılmıştır! Bu tablonun sorumlusu da Erdoğan’dır!
Dolayısıyla Erdoğan’ın grup konuşmasında söylediği “HDP o çocukları getirecek, yoksa B ve C planlarım var” sözleri, gerçekçi değildir ve cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgilidir!
Erdoğan PKK karşıtı görüntüyle ve sözde milliyetçi bir söylemle oy peşindedir! 2. tur için de PKK’nin yüzde 7 oyunu isteyecektir!
ALEVİ KARŞITLIĞI İLE SÜNNİCİLİK
Erdoğan diğer yandan Alevi karşıtlığı ile Sünnicilik yapmaktadır ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde şu dört şeyi hedeflemektedir:
1) Kendi saflarını sıklaştırmak.
2) Milliyetçi söylemi Sünnicilikle takviye ederek MHP’den daha çok oy koparmak.
3) Klasik Sünnicilik ile SP ve BBP gibi partilerin oylarını almak.
4) Alevicilik üzerinden halk hareketinin altını boşaltmak.
ALEVİ KARŞITLIĞINA KARŞI ALEVİCİLİK YAPILMAZ
Bu dördüncü madde özellikle önemlidir.
Erdoğan’ın Alevi karşıtlığına karşı Alevicilik yaparak cevap verilemez. Nitekim Erdoğan tam da böyle olmasını istemektedir. Böylece Halk Hareketi eşittir Alevicilik ve hatta Öcalan katkısıyla Kürtçülük derecesine indirgenecek ve “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diyen Türk ve Sünni kesimler kendisini oradan yavaş yavaş koparacaktır. Plan budur.
Bunu bir ölçüde geçen Haziran’da yaşamıştık; Öcalan’ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyerek Erdoğan’a can simidi atması derslerle doludur.
Erdoğan bu taktiği Soma’da da uyguluyor. Orada da meselenin üstünü örtmek için “dincilik” yarışına girdiler. Bir taraf Erdoğan’ı “maden faciası ve deprem Allah’ın gazabıdır” diyerek suçlamakta, Erdoğancılar ise “bunlar Kuran’ı tahrif ediyor” diyerek yanıt vermektedir! Böylece esastan uzaklaşılmakta, Erdoğan’ın sorumluluğu, kapitalist düzenin yarattığı tablo, özelleştirme perdelenmektedir.
ERDOĞAN’A YANIT: DEVRİMCİLİK
Peki, ne yapmalı?
Elbette AKP-Hizbullah operasyonu da olsa Kürt ailelerin PKK’den çocuklarını istemesi önemli bir gelişmedir. Ama Erdoğan’ın milliyetçiliğinin sahte olduğuna, PKK’yi büyütenin bizzat Erdoğan olduğuna, o çocukların AKP’nin Kürt Açılımı ikliminde dağa çıktığına sürekli dikkat çekmeliyiz.
Öte yandan Erdoğan’ın Alevi karşıtlığına karşı Alevicilik yaparak değil, Alevilerle devrimcilik temelinde birleşerek yanıt verilebileceğine dikkat çekmeliyiz.
Aleviler de Erdoğan gericiliğine yanıtı Alevi kimlikleriyle değil, laiklikle ve bağımsız demokratik Türkiye mücadelesine örgütlü katılımla vermelidir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Mayıs 2014
PARALEL YAPIYLA MÜCADELE NE DURUMDA?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/05/2014
Erdoğan hemen her konuşmasında paralel yapının fenalıklarını anlatıyor. Köln’de de bu konuya değindi ve ertesi gün AK Medya Erdoğan’ın ağzından şu ortak manşetle çıktı: “Her taşın altında Pensilvanya var.”
10 yıldır ortak olduklarına, birlikte hukuku çiğnediklerine, sayelerinde Ergenekon tertipleri yapabildiklerine göre bunu kuşkusuz en iyi kendileri bilir!
17 ARALIK’TAN BU YANA 5,5 AY GEÇTİ
Fakat 17 Aralık yolsuzluk operasyonundan bu yana 5,5 ay geçmesine rağmen, Erdoğan’ın paralel yapıya karşı ciddi bir operasyonu olmadı.
Tamam, HSYK’de düzenleme yaparak yargıda üzerlerine gittiler; tamam görev yeri değişikliği yaparak polisleri kısmen etkisizleştirdiler. Ama hepsi bu kadar! Sonuçta o savcılar ve o polisler görevden alınmadı, sadece yerleri değiştirilmiş oldu!
Bu yarım yamalak operasyon en çok Muammer Güler’i üzüyor olmalı. Zira dün Erdoğan grup konuşmasında “Paralel yapıdan 17 ve 25 Aralık’ın hesabını soracağız” dediğinde, en çok o sevindi, yumruğunu masaya vurdu!
Peki, Erdoğan 5,5 aydır neden paralel yapıdan hesap sormuyor? Yoksa soramıyor mu? Gücü mü yetmiyor?
Normalde oturduğu makam devlet aygıtlarına hükmetme makamı olduğu için, gücünün fazlasıyla yetebileceğini biliyoruz. Tabi başka hesapları yoksa, büyük açıklar vermediyse, diyalog aramıyorsa, pazarlık yapmıyorsa…
Bu konuda somut bir bilgiye sahip değilim; ama söylenenlerle yapılanların uyumsuzluğu ortada…
ERDOĞAN KAÇANLARI SEYREDİYOR MU?
Bakın Erdoğan Köln dönüşü uçakta gazetecilerin soruları üzerine ne diyor: “Türkiye’dekilerden, Pensilvanya’daki zatın arkasında, izinde olanlardan bazılarının yavaş yavaş Türkiye’den kaçmaya başladıklarını görüyoruz. Şu anda bir de o başladı.” (Yeni Şafak, 25 Mayıs 2014)
Peki, Erdoğan her gün haşhaşi dediği, virüs dediği bu örgütün elebaşlarının kaçmasına neden izin veriyor? Erdoğan 5,5 aydır bir türlü şemasını çıkarıp üzerine ciddi soruşturmayla gitmediği bu yapının yöneticilerinin kaçmasını neden seyrediyor?
Oysa örgütün şeması ortadadır. Ergenekon tertiplerinin üzerine giden başta Aydınlık olmak üzere diğer muhalif gazetelerin sayfalarında bu örgütün şeması vardır; sorumluları vardır, kurmayları vardır, uygulayıcıları vardır, kara ve gri propagandacıları vardır…
Erdoğan bu şemayı oğlu Bilal’le birlikte akşam evde çalışarak, üstelik değil 5,5 ayda, isterse bir ayda bile gazeteleri tarayarak yapabilir! Zor mu geldi? Paralel yapıyı deşifre eden kitaplar var! O da mı zor? Paralel yapıyı çözmüş eski polis şefleri var!
Her şey var ancak icraat yok! Bakın Erdoğan ne diyor: “Şu anda bu süreç içerisinde ne gerekiyorsa arkadaşlarımız bunu yapıyor. Soruşturma sürecine ilişkin bir takvim var ancak ilan edilecek bir takvim değil.” (Yeni Şafak, 25 Mayıs 2014)
Yani Erdoğan topu sürekli taca atıyor. Peki neden?
MHP TABANI İÇİN CEMAAT KARTI
Görebildiğimiz kadarıyla Erdoğan cemaatle “lafta” mücadele etmeyi cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının merkezine koyacak!
Şöyle: Erdoğan’ın 30 Mart’ta aldığı yüzde 43’ü yüzde 51 yapabilmesinin, yani seçilebilmesinin pratikte iki kaynağı var:
1) PKK’nin yüzde 7 oyu. Burada problem şu: PKK bu yüzde 7 oyu ya Açılım’ın hatırına ilk turda Erdoğan’a verecek, ya da 2. tura bırakıp yüzde 7’yi “altın hisse” değerinde satacak! İkincisi aynı zamanda kendi tabanından oy kaybı demek!
2) MHP’nin yüzde 7-8’i. Erdoğan, 30 Mart’ta oyunu yüzde 18’e kadar yükseltmiş olan MHP’nin tabanından bir parça kopartarak Çankaya’ya çıkabileceğini düşünüyor. Burada da iki kartı kullanacak: Biri Alevi kartı, diğeri Cemaat kartı.
Okmeydanı olayları sonrası yaptığı açıklamaya, Köln konuşmasına ve dünkü grup toplantısına bakılırsa MHP’nin Sünni-Türk tabanı için Alevi kartını kullanmaya zaten başladı bile!
İkinci kartı, yani Cemaat kartını ise seçime doğru değerlendirecek. Paralel yapı, Pensilvanya ve dış mihrak bağlantısı ile “milliyetçi” oylara seslenecek!
Ancak dün belirttiğimiz gibi, bu kartlara rağmen Erdoğan Çankaya’ya çıkamayacak. Zira en belirleyici kart karşısındaki halk hareketi kartıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mayıs 2014
ERDOĞAN ADAYLIĞINI NEDEN AÇIKLAYAMIYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/05/2014
AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı kim? Hırsına, konuşmasına, hedefine bakılırsa kendisi…
Ancak bu bir türlü açıklanmıyor, açıklanamıyor.
Erdoğan 10 Ağustos’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için Mayıs sonunda adaylarını açıklayacağını ilan etmişti en son. Ancak Köln dönüşü uçakta gazetecilerle yaptığı konuşmaya göre takvim ötelenmiş!
Erdoğan “Adayınızı hangi tarihte açıklayacaksınız” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Mayıs sonu demiştik ama şu gelişmelerden sonra Haziran’ın ortaları olabilir.” (Yeni Şafak, 26 Mayıs 2014)
ÇANKAYA ADAYINI EMİNE HANIM BELİRLİYOR!
Acaba Erdoğan bu takvimi neden öteledi? Neden Haziran ortasını bekliyor? Erdoğan’ın “şu gelişmeler” dediği ne?
Açıklamalarına bakılırsa, Erdoğan çeşitli STK’le görüşecekmiş, kimin adayı olacağı konusunda istişarelerde bulunacakmış!
Eminim, benim gibi sizler de Erdoğan ile istişareyi yan yana getirememişsinizdir.
Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi de Erdoğan’ın bu bahanesinin pek gerçekçi durmadığını görmüş olmalı ki, habere ek olarak, köşesinden de şu bahaneleri sıralamış:
Aslında Erdoğan’ın yakın çalışma arkadaşları onun adaylığını koyacağını düşünüyormuş ama son dakikada Başbakan’ın kendilerini ters köşe yapabileceğine de ihtimal veriyorlarmış. Çünkü Emine Hanım, Erdoğan’ın köşke çıkmasını istemiyormuş. Yakın çalışma arkadaşları da bunu bildikleri için Erdoğan’ın köşkten vazgeçebileceğini düşünüyormuş. (Abdülkadir Selvi, Yeni Şafak, 26 Mayıs 2014)
Hani hep denir ya “milletvekillerini halk seçmiyor, Erdoğan seçiyor” diye… Meğer Erdoğan’ın da ne olacağına Emine Hanım karar veriyormuş!
GÜL ENGELİ AŞILDI MI?
Kuşkusuz bu bahane de bize gerçekçi görünmedi.
Peki, o zaman sorun ne? Neden adaylık bir türlü ilan edilemiyor?
Bir de daha sağlıklı olan şu gerekçelere bakalım:
1) Kimi siyasilere göre Erdoğan, CHP ve MHP’nin ayrı ayrı veya ortak aday göstermesini bekliyor önce…
2) Kimilerine göre Erdoğan henüz başbakanlığı kime bırakacağını belirleyemediği için ağırdan alıyor…
3) Ve kimilerine göre de Erdoğan, Gül engelini henüz çözemedi!
Adaylığın ilan edilmemesinde son iki gerekçenin bir parça etkisi olabilir ama bize göre esası değildir.
O zaman?
ÇANKAYA YOLU KAPALI
Geriye şu gerçek kalıyor: Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçilebilmesini çantada keklik görmüyor!
AK Medya’nın tüm tumturaklı şişirmelerine, Erdoğan’ı padişah gibi sunmalarına, kısacası şeyhi uçurmalarına rağmen Çankaya Erdoğan için hâlâ çıkılabilecek bir yer değildir.
Önceki gün Erdoğan’ın düşüşüne 11 maddede işaret etmiştik. İşte Erdoğan’ın Mayıs sonunu Haziran ortasına ertelemesinin nedenleri oradadır ve giderek artacaktır: Danıştay salonunu ve TOBB genel Kurulu’nu terk eden, Soma’da markete saklanan, halk içine çıkamayan, şiddete yönelen, yalana sarılan, düşmanlarıyla uzlaşmaya mecbur kalan, sürekli kriz yaşayan ve en önemlisi yönetemeyen bir Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkma şansı yoktur!
Bu gerçeği gören Erdoğan da bir türlü kendi adaylığını ilan edememekte, sürekli tarihi ertelemektedir!
Bu şartlardan “ortak aday” çıkararak yararlanamayacak bir muhalefet bloğu ise, açık söyleyelim, tarihe beceriksiz olmaktan daha ağır ifadelerle geçecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mayıs 2014
SOMA MİTİNGİNİN 1 MAYIS’TAN FARKI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/05/2014
Kadıköy’deki Soma mitingi, 25 gün önce Kadıköy’de yapılan 1 Mayıs mitinginden neden zayıftı? Üstelik 1 Mayıs’ta Türk-İş’e bağlı sendikalar, İşçi Partisi, TGB ve bazı kitle örgütleri vaken, Soma Mititngi’nde DİSK, KESK, TMMOB, TTB, CHP ve diğer partiler, sol örgütler, dergi çevreleri de vardı.
ÖRGÜT SAYISI FARKI
Bu soruyu öncelikle kürsüdeki Türk-İş 1. Bölge Başkanı deneyimli sendikacı Faruk Büyükkucak’a sordum. Diğer örgütlerden ziyade kendi durumlarından hareket ederek iki yanıt verdi:
1) 1 Mayıs mitingi için 1 ay öncesinden çalışma yapmıştık. Ama Soma mitingi çağrısını son iki günde yaptık.
2) 1 Mayıs mitingi için Marmara bölgesini harekete geçirdik. Ama Soma mitingi için sadece istanbul’dan çağrı yaptık.
Büyükkucak’a “ya Türk bayrağı olmamasının etkisi” diye sordum. Yanıtı şöyle oldu: “Türk bayrağı taşınmaması doğru değil. Bayrak hepimizin. Bayrağı buraya gelen herkes taşıyabilmeli.”
Faruk Büyükkucak‘ın sıraladığı bu faktörlere, biz de kendi gözlemlerimizi ekleyebiliriz:
BAYRAKSIZ MİTİNG BAŞARISIZ OLUYOR
Miting benim için üç parçalıydı. İlk bölümde, üyesi bulunduğum TMMOB pankartı altında yürüdüm. Alana geldikten sonra ise kürsüye çıkıp, gazetecilik yaptım. Üçüncü bölüm ise eylemin sürdüğü ama işçilerin artık alanı terk etmeye başladığı bölümdü, yani izleyemediğim bölüm.
Dolayısıyla ilk iki bölüme dair gözlemlerimi aktararak, yukarıdaki sorumuza yanıt bulmaya çalışacağım.
1) Bulunduğum TMMOB kortejinde Türk Bayrağı yoktu. Kortejimizde yer alan çocuklu bir ailenin elindeki Türk Bayrağı, alana kadar açılamadı! Bir mühendisin elindeki Türk Bayrağı’nı sarılı tutmak zorunda kalması, yürüyüş boyunca açamaması önemli!
2) Kortejlerin bütünü açısından bakıldığında, Türk Bayrağı’nı bir tek İşçi Partisi ile Türk-Metal taşıyordu. Bayrak, Türk-İş’e bağlı diğer sendikaların kortejinin bütününde değil, ancak tek tük dalgalanıyordu. CHP kortejinde bile Türk Bayrağı yoktu!
TÜRK-İŞ’İN DİSİPLİNİ KÜRSÜDE DEĞİLDİ
3) 1 Mayıs’ta sendikalar sadece yürüyüşte değil, miting alanında da disiplinliydi… Soma mitinginde ise bu disiplin sadece yürüyüşte vardı. Alana giren örgüt, yerine değil, kürsünün önüne yerleşmeye çalıştı. Sol örgütler ve dergi çevreleri, flama reklamı için kürsü önüne yığıldılar.
4) Öyle ki, kürsünden sık sık, “arkadaki işçilerin de görebilmesi için lütfen bayraklarınızı ve pankartlarınızı aşağı indirin” ricası yapıldı! Ancak nafile…
5) Kürsü, görebildiğim kadarıyla DİSK ve KESK yöneticilerinin kontrolündeydi. Türk-İş çok da hevesli görünmüyordu.
Durum böyle olunca, disiplinsizlik arttı ve kürsü hiç dinlenmedi.
APO POSTERLERİ İŞÇİYİ ALANDAN SOĞUTUYOR
6) Miting boyunca dev ekranlardan Soma görüntüleri yayımlandı. Görüntülere eşlik eden ses ise ağıttı.
Kuşkusuz ağıt normaldi, Kürtçe ağıt da normaldi ama ağıtın sürekli Kürtçe olması ve hiç Türkçe ağıt olmaması anormaldi! Soma’da ölen işçilerin tamamı Kürt müydü? Türkçe yakılmış bir ağıt yok muydu?
7) Çok yoğun olmasa da Soma mitinginde Apo posterleri vardı! Zaten birkaç tanesi bile örgütsüz katılımcıyı, halkı alandan soğutmaya yetiyordu!
8) Kürsüden en çok attırılan iki slogan şuydu: “Susma haykır, taşerona başkaldır”, “Soma’nın katili taşeron devleti.”
“Hükümet istifa” demeyi belki de unutmuşlardı! Ancak devlet karşıtlığını kaşıyan bolca slogan, afiş, pankart vardı. Örneğin yüksek bir yerden ekranlara sokulan şu pankart: “Soma’nın katili, Taşeron Cumhuriyeti.” Taşeron Cumhuriyeti lafındaki T ve C harfleri farklı bir renkti ve tıpkı PKK gibi TC göndermesi yapılıyordu!
Özeleştirme yerine taşeronluğu, hükümet yerine devleti ve ülkeyi hedef alan bu yaklaşım hem yanlıştı ama ondan öte siyasal bakımdan kötü niyetliydi!
9) Bu şartlar altında süren mitingde hızla kopmalar başladı. Alanı önce Türk-Metal işçileri, ardından Limter-İş sendikası terketti. Onları İşçi Partisi izledi. O esnada ben de kürsüden inip alana girdim. Sadece kortej halinde değil, işçiler bireysel olarak da sendika pankartlarını bırakıp adım adım alanı terkediyordu.
İşçiler giderken, alana son olarak HDP korteji giriyordu!
APO POSTERLERİ AKP’YE YARIYOR
Bu şartlarda orada kalınıp kalınmaması gerektiği de bir başka konudur ve zamanı gelince tartışırız. Zira “Apo posterlerine” rağmen alanlarda olmak, önümüzdeki süreçte daha da önemli hale gelecektir. Meydanı “Apo posterlerine” teslim etmek, en çok AKP’ye yarayacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mayıs 2014
ERDOĞAN’IN DÜŞÜŞÜNÜN 11 İŞARETİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/05/2014
Mayıs ve Haziran ayları, 200 yıllık devrim tarihimizde hep sıcak geçmiştir: 19 Mayıslar, 15-16 Haziran’lar, Haziran Halk Hareketleri…
Mayıs, bu yıl da karşı-devrimci iktidarı sarsan izler oluşturdu, Haziran’da daha büyük ayağa kalkışların işaretlerini verdi… Ve Mayıs, Erdoğan’ın düşüşüne yeniden işaret etti!
Yeniden diyoruz, zira 9 Aralık 2013’te de “Erdoğan’ın düşüşünün yedi işareti”ni yazmıştık bu köşede…
Tamam, Erdoğan düşmedi, yazımızdan sonraki 17 Aralık hamlesini de savuşturdu, Cemaati yalnızlaştırmayı başararak biraz toparlanabildi, toplumu kutuplaştırarak kendi saflarını bir ölçüde sıklaştırabildi…
Ama bu onun stratejik savunmada olduğu gerçeğini değiştirmez. 17 Aralık’tan bu yana yaptığı tüm hamleler de aslında savunmadaki ataklardır!
Gelelim Mayıs’taki düşüş işaretlerine:
SALONLARDAN KAÇAN ERDOĞAN
1) Erdoğan’ın Danıştay töreninde kürsüdeki Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun sözlerine sık sık müdahale etmesi ve en sonunda ayağa kalkarak “edepsiz” diye bağırması, Başbakanlık makamı açısından tarihe geçmiştir!
Üstelik Erdoğan’ın devlet ciddiyetinin de ortadan kalktığını gösteren saygı dışı hareketlerine rağmen, salon Feyzioğlu’nu alkışlamış ve Erdoğan o salonu terk etmek zorunda kalmıştır!
Erdoğan’ın ilk müdahalesinde Feyzioğlu kürsüden inse, salon Erdoğan’a destek çıksa, kuşkusuz Başbakan arkasına Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı’nı da takıp orayı terk etmeyecekti!
2) Erdoğan bir kez de TOBB Genel Kurulu’nda salon terk etmek zorunda kalmıştır!
Geleneklere göre önce ana muhalefet liderinin, sonra Başbakan’ın konuştuğu TOBB Genel Kurulu’nda Erdoğan protokolü çiğneyerek kürsüye fırlamış, yine geniş halk kesimlerini hedef alan bir konuşma yapmış, bağırmış, çağırmış ve salonu terk etmiştir!
Yeterli muhalefet yapamayan Kılıçdaroğlu’nun, TOBB’da Erdoğan’dan daha fazla alkışlanması da not edilmelidir!
HALK İÇİNE ÇIKAMAYAN ERDOĞAN
3) Erdoğan, Soma’daki büyük iş cinayetinden sonra ilçeyi ziyaret etmiş fakat çok yoğun bir protestoyla karşılaşmıştır. Korumaları çareyi onu bir markete saklamakta bulmuştur!
4) Erdoğan’ın koruma sayısı sürekli artmaktadır. Son bir ayın fotoğraflarına bakıldığında etrafında üç büyük halka olduğu görülecektir. İçerde sayıları 600’ü bulan korumaları, onların etrafında çevik kuvvet, onların etrafında da jandarma… Helikopterleri ve bütün binalara yerleştirilen keskin nişancıları saymıyoruz bile…
Bu Erdoğan’ın halk korkusunun ve halkın içine çıkamadığının fotoğrafıdır.
ŞİDDETE BAŞVURAN ERDOĞAN
5) Salonlardan kaçan, marketlere saklanan Erdoğan artık açık şiddete yönelmiştir!
Vatandaşı tokatlayan, bir kadının kafasını koltuk altına sıkıştırarak vuran Erdoğan görüntüleri, yenilgi görüntüleridir. Korumalarıyla kaçarken karşısına çıkan vatandaşa “Başbakan’a yuh çekersen, tokadı yersin” diyebilen bir Erdoğan, yenilmiştir! Müşavirinin iki polisin yere yatırdığı eli kolu bağlı bir vatandaşa tekmeler atması, korkudandır!
6) Erdoğan korktukça, silaha sarılmaktadır! Polise “vur emri” anlamına gelen “sabretmeyin” mesajı ibretliktir! Silahlar patlamış ve yurttaşlarımız ölmeye başlamıştır!
YALANA SARILAN ERDOĞAN
7) Korkunun bir diğer göstergesi de yalana başvurmaktır: Geçen yıl Haziran Halk Hareketi sırasında “Camide içki” yalanıyla, “türbanlı bacıma saldırdılar” yalanıyla nefes almaya çalışan Erdoğan ve kurmayları benzer yöntemlere yine başvurmuştur: Ak Medya’da maden işçisine provokatör, şehit yakınına terörist yaftası yapıştırılmaktadır!
8) Erdoğan ve kurmayları, bir parça nefes alabilmek için halkın sevdiği köşe yazarlarının sözlerini çarpıtmış, onlara nefret kusmuş, hatta “yüzlerine tükürün” diyerek linç çağrısı yapmıştır! Bu kadar sıkışmıştır!
‘DÜŞMANINA’ SARILAN ERDOĞAN
9) Erdoğan sıkıştıkça, eski düşmanlarına el uzatmaya başlamıştır. Haziran Halk Hareketi’nin sorumlusu ilan ettiği, hedef aldığı, üzerine vergi müfettişleri gönderdiği Koç’a el uzatmıştır!
Koç’un fabrikasını açan Erdoğan, aileyi övgülere boğmuştur.
YÖNETEMEYEN ERDOĞAN
10) Erdoğan hükümeti artık yönetememektedir. Türkiye çok ciddi bir yönetim krizi içindedir. 30 Mart seçimleri bile doğru düzgün yapılamamış, hükümetin açık hileleri ortalığa saçılmıştır. Hâlâ seçimlerin sonuçlanmadığı ve tekrarlanacağı iller vardır!
11) Ve en önemlisi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yaklaşık 2 ay kaldı ve Erdoğan hâlâ adaylığını ilan edemedi!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Mayıs 2014
ERDOĞAN KONTROLÜ KAYBETTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/05/2014
Polisin Cemevi’ndeki cenazesi için bulunan Uğur Kurt’u vurmasından bir gün sonra Erdoğan ekranlardan şöyle seslendi: “Hayret ediyorum, polis nasıl sabrediyor? Polis eli kolu bağlı mı duracak?”
Erdoğan aynı konuşmasında halktan Yılmaz Özdil’in suratını tükürmesini de istedi! Bir nevi linç çağrısı yani…
Erdoğan’ın üslubunu artık tıbben de açıklamak mümkün değildir!
Bunca olaydan sonra, bugün polise “sabretme” mesajı vermek şu anlamlara gelmektedir:
1) Halka, “eylemlere katılma, ölürsün” tehdididir!
2) Yandaşa, “eylemciye saldır” mesajıdır!
3) Polise, “vur” emridir!
Erdoğan’ın “sabretme” mesajı, toplamda “iç savaş kışkırtıcılığı” anlamına gelmektedir!
SOMA VE OKMEYDANI SABOTAJ MI?
Erdoğan’ın bu “iç savaş çığırtkanlığını” açıklamaya çalışan AKP çevreleri, dün itibariyle olaylarda Alman İstihbarat örgütü BND’nin parmağı olduğunu servis etmeye başladılar. Bu çevrelere göre Berlin, Erdoğan’ın Köln mitingini engelleyebilmek için sol örgütleri harekete geçirtmişti.
Kuşkusuz kimi sol örgütlerin yabancı istihbarat servislerinin denetimine girebildiğini biliyoruz. Ama bu son olayı BND ile açıklamak mümkün değil!
Şundan: Olaylar nasıl başladı? 20-30 kişilik bir liseli grup Berkin Elvan ve Soma şehitleri için eylem düzenledi. Polis, olağanüstü kalabalık bir şekilde bu eyleme saldırdı! Ardından maskeli gruplar, molotoflar ve iş çığırından çıktı. Polis en sonunda sağa sola ateş açtı ve olayla hiç alakası olmayan bir yurttaşımızı vurdu.
Bu tablo karşısından soru şudur: BND, Erdoğan’ın Köln mitingini iptal edebilmek için Soma’da sabotaj mı yaptı? Zira Soma olmasa, Okmeydanı’ndaki protesto eylemi de olmayacaktı!
AKP çevrelerinin servis edilen bu bilgilerin hedefi bellidir. Kaldı ki Berlin mitingi yaptırtmamak istese, zaten izin vermez!
Bu konuyu bitirirken şu notu da düşelim: Siz ortam yarattıktan ve halkınızla karşı karşıya geldikten sonra, bundan yararlanmaya çalışan çok olur!
POLİS, ERDOĞAN’A GÜVENEREK SUÇ İŞLEMEMELİ
Bakın olayın ne olduğunu anlamamızı sağlayacak en önemli saptamayı Polis Akademisi öğretim üyelerinden Tuğrul Özşengül yaptı: “Yeni durumun Çevik Kuvvet müdahaleleriyle önlenmesi mümkün değil. Çok daha vahim sonuçlar çıkabilir. İstihbarat destekli operasyonlar gerekli. Silahlı terör örgütüyle sokak olayları çerçevesinde mücadele etmek, provokasyonun ve masum ölümlerin artması demektir.”
Gerçekten de Çevik Kuvvet’i halkın üzerine sürerek bir sonuç alınabileceğini düşünen üst düzey Emniyet Müdürü var mı? Yoksa ölümler getirecek bu strateji, size zorla mı dayatıldı?
Buradan Emniyet personelini uyarmak durumundayız: Sizi soktukları yol yol değildir! Erdoğan’ın destancısı olmak, aynı zamanda halk düşmanı olmak demektir! Erdoğan’a güvenerek suç işlemeyin! Zira Erdoğan sizin suçlarınıza kalkan olamayacak durumdadır!
ÖRGÜTLÜ HALK YENİLMEZ!
Bunu propaganda olsun diye söylemiyorum: Gerçekten de Erdoğan kendine bile kalkan olamayacak bir duruma sürüklenmektedir!
Danıştay salonundan da, TOBB salonunda da kaçmak zorunda kalması, Soma’da bir markete saklanmak zorunda kalması çukura yuvarlandığını göstermektedir!
Lastiği patlamış, freni boşalmış bir kamyon gibidir! Direksiyon hâkimiyetini kaybederek bir sağa bir sola kırmak zorunda kalan şoför gibidir!
Tüm bu klinik düzeydeki açıklamalarının, işlediği nefret suçlarının, vatandaş tokatlamasının, iç savaş çığırtkanlığı yapmasının nedeni kontrolü kaybetmiş olmasıdır!
Sallanan iktidarı için çıkış bulamadıkça saldırganlaşmakta ve artık silah göstermektedir!
Bu saldırganlığın en önemli panzehri ise örgütlenmektir: Zira bir tek örgütlü halk yenilmez!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Mayıs 2014