RTE: ORTALAMA TÜRK, ILIMLI MÜSLÜMANDIR
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 09/05/2008
Başbakan ortaya yine bir “laf” attı, kırk gazeteci tahlil yapıyor: Ortalama Türk!
Yüksek tirajlı gazetelerin, yüksek fiyatlı kalemşörleri “ortalama Türk” kavramıyla ilgili yazıp çizdi hafta boyunca.
***
Aslında kavram yeni değildi. Yeni olan, kalemşörlerimizin, -o ya da bu nedenle- Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarına artık daha nesnel gözlükle bakmaya başlamalarıdır!
***
Tarih, 26 Ocak 2002. Çiçeği burnunda AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, beraberinde Cüneyd Zapsu, Ömer Çelik, Turhan Çömez, Abdullah Gül, Murat Mercan, Reha Denemeç, Ali Babacan, İbrahim Özal, Mevlüt Çavuşoğlu ve Atasay Kuyumculuk’un sahibi Cihan Kamer olduğu halde, ABD’ye gitti.
Heyetin öncelikle ikiye ayrıldığını belirtelim! Erdoğan, Cüneyd Zapsu, Ömer Çelik ve o zamanlar özel kalem müdürü olan Turhan Çömez’le birlikte, ayrı bir programa tabi tutulmuştu! O program, Tayyip Erdoğan’ı 1994’te keşfeden ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz’e aitti.
Kısa bir hatırlatma; Abramowitz, 1994 yılında açıkça “Erdoğan’ı Erbakan’a tercih ederiz” demiş, 15 Ekim 1996’da da, Erdoğan’a hitaben, “Siz İstanbul’u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şeyler yapabilirsiniz” demişti!
Gelelim programa… Kamuoyuna aktarıldığı kadarıyla 30 Ocak’a kadar Erdoğan’a Startejik Araştırma Merkezi CSIS’te konuşma yaptırılacak, CIA’nın düşünce kuruluşu Rand Corporation ve Lehman Brothers Aracılık Kurumu yetkilileriyle görüştürülecek, Amerikan Musevi Kongresi yetkilileriyle tanıştırılacak ve Washington bürokrasisinin karşısına çıkarılacaktı. Erdoğan 31 Ocak – 4 Şubat tarihleri arasında da New York’a götürülüp Davos toplantılarına takdim edilecekti!
Gayrıresmi program ise daha çekiciydi. Grenville Bayford, Erdoğan ve Zapsu’yu 27 Ocak Pazar sabahı, karanlıklar prensi Richard Perle ile gizlice buluşturdu! Perle’i artık kamuoyu tanıyor. Bayford’u da bir başka yazımızda tanıtacağız!
***
Gelelim gizli görüşmeye… Görüşme tarih itibariyle AKP’yi iktidara getirecek 3 Kasım seçimlerinden tam 282 gün önce, hatta Bahçeli’nin durduk yere seçim ilan etmesinden de tam 163 gün önce gerçekleşti.
Görüşmede özetle, AKP’nin iktidar olması halinde yeni Türk hükümetinin; ABD ile ilişkileri, AB ile ilişkileri, IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerinin nasıl olması gerektiği; AKP’nin Kıbırıs ve Irak konusundaki düşünceleri; AKP’nin Kürtler başta olmak üzere diğer azınlıklara bakışı ve Türkiye’nin İslam’a bakışı masaya yatırıldı!
Konumuz açısından asıl önemlisi Tayyip Erdoğan Perle’e, partisinin seçmen tabanının ortalama Türk vatandaşının değer yargılarını yansıtan muhafazakar kesimden oluştuğunu anlatmasıydı!
***
Erdoğan, bu kavramı ertesi gün, Stratejik Araştırmalar Merkezi CSIS’teki konuşmasında da yineledi: “Biz herhangi bir partinin devamı değiliz. Partimizin seçmen tabanı, ortalama Türk vatandaşının değer yargılarını yansıtan muhafazakar kesimden oluşmaktadır. Ortalama bir Türk ılımlı bir Müsülüman’dır. Bu nedenle partimiz ılımlı Müslümanların ortak değerlerini temsil etmektedir. Kendi tabanımızı yabancılaştırmadan, Türk toplumunun demokratik ve laik niteliğini güçlendirmeyi hedefliyoruz…”
***
Erdoğan’ın 26 Ocak 2002’de başlayan ABD gezisi bugünü anlamak açısından çok öğreticidir. Okurlarımız Erdoğan’ın 26 Ocak 2002 tarihli gezisiyle ilgili diğer ayrıntılara, dönemin Aydınlık dergisi sayılarından ve geçen yıl yitirdiğimiz usta gazeteci Turan Yavuz’un “Çuvallayan ittifak” isimli kitabından ulaşabilirler.
MEHMET ALİ GÜLLER
‘O BAKAN’IN ŞANTAJI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 29/04/2008
Milliyet Ankara temsilcisi Fikret Bila yine çok konuşturan bir söyleşiye imza attı dün. Bila, “çok önemli bakanlıklar üstlenmiş, AKP’yi etkileyecek ağırlıkta ve konumda bulunan, milletvekilliği de devam eden kıdemli politikacı”nın mesajını kamuoyuna aktardı.
“O bakan” AKP’nin kapatılmasının iki önemli sonucu olacağını söylüyor:
1 – Ekonomi reel krize girer!
2 – “Güneydoğu’yla siyasi bağ ‘DTP hariç’ tümüyle kesilir. Çünkü, DTP ve AK Parti dışında bölgeyle bağı olan başka siyasi parti yok. AK Parti kapatılırsa hem genel hem yerel seçimlerde bölge tümüyle DTP’li olur. Kapatmaya en çok DTP sevinir. Güneydoğu’da halk başka sulara yelken açmak için yönlendirilir.”
Yani, “o bakan” ülke bölünür diyor! Tezini güçlendirmek için bakın ne ekliyor:
“Balkanlar’ı kaybettiğimiz günleri bir hatırlayalım… Siyasette ne yaşanıyordu o zaman? İttihak ve Terakkiciler, Hürriyetçilere, ‘vatansız-milletsiz’ diyorlardı. Hürriyetçiler de İttihat ve Terakkicilere, ‘dinsiz-imansız’ diyorlardı. Bu bitmez tükenmez kavga devam ederken iki taraf da bir gün baktılar ki, Balkanlar, ne İttihatçıların ne Hürriyetçilerin. Çoktan gitmiş.”
***
“O bakan”ın verdiği tarih dersinin ciddiyetini bir yana bırakalım, siyasi şantaja gelelim!
Bila’nın “şantaj mı yapıyorsunuz” sorusuna, “ülke menfaatleri söz konusu olduğunda siyasi kariyerimin veya partimin önemi yoktur”! diyen “O bakan”, düpedüz şantaj yapıyor. AKP kapanırsa, ülke bölünürmüş!
***
“ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez, bir yıldız yapacağız” diyen kim? Diyarbakır neyin merkezi olur?
“Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde bir görev üstlendik ve bu görevle birlikte bize eşbaşkanlık verildi” diyen BOP görevlisi kim? BOP’un nihai amacı ne?
“Türk yerine Türkiyelilik kavramını” ortaya atan kim?
Tek başına bu üç söylem bile AKP’nin bizatihi kendisinin bölücülüğe hizmet ettiğini gösteriyor.
Fikret Bila ve Milliyet üzeridnen “o bakan”ın şantajına elbette boyun eğilmeyecek.
AKP kapanırsa, ülke bölünürmüş!
Tam tersine AKP kapatılmazsa, ülke bölünür!
***
Öte yandan “o bakan”ın şantajından önce, utangaç bir şekilde bu tez iki bileşenli olarak zaten piyasaya sürülmüştü. Utangaç bazı kalemler şöyle yazdılar:
“Güneydoğu’dan oy alan sadece AKP ve DTP var. Her ikisi de kapanırsa, oyları kim alacak? Bölgenin TBMM’yle siyaseten bağları kopacak! Dolayısıyla bölgenin Ankara’yla bağları kopacak!”
***
Pişkinliğin bu kadarına da pes doğrusu!
22 Temmuz öncesinde hem Barzani’nin yayın organlarından, hem de PKK’nın yayın organlarından yapılan, “DTP’nin aday çıkarmadığı yerlerden AKP’yi destekleyin” çağrılarını hiç mi duymadınız?
***
Bir kez daha söyleyeylim:
“AKP ve DTP kapatılırsa, ülke bölünür” şantajına Türk milleti boyun eğmeyecektir!
Devletin merkezi kurumları da, tam tersine “AKP ve DTP kapatılmazsa, ülke bölünür” gerçeğini görmektedir!
***
Fikret Bila’nın “o bakanı” üzerinde dün gün boyu tahminler yürütüldü. Ortak tahminler Hürriyet’e göre, Cemil Çiçek’ti…
BAŞBAKAN BATIDAN ASLINDA NE ALDI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 27/04/2008
“Tekeşlilik mümkün olsaydı, kerhane olmazdı” diyen, tessettür defilecisi, üç eşli modacının sözlerinin mürekkebi henüz kurumadan gündeme bir yeni bomba daha düştü!
Din ve ahlak konuşmalarıyla ünlü, 78 yaşındaki Vakit Yazarı Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki çocuğa taciziyle sarsıldık milletçe!
5 yıl önce, azgın teke Hüseyin Üzmez’in 73 yaşındaykn, 22 yaşındaki bir genç kızla evlendiğini de yeni öğrenmiş olduk!
***
Bu iki olayın kültürel, sosyolojik, ekonomik, psikolojik nedenleri üzerinde düşünürken Başbakan Erdoğan’ın tarihe geçen şu sözü geldi aklımıza: “Batı’nın ilmini alacağımıza, ahlaksızlığını aldık”!
***
Ama AKP ve (öncülleri) 60 yıldır Batı’dan aslında ne aldı?
Öncelikle AKP batıdan emir aldı! Batı (ABD-AB) emretti, AKP yasalar çıkarttı. AKP döneminde “emir”le çıkartılan yasaları sıralamaya yer yetmez; en sonuncusunu anımsayalım: Vakıflar Yasası!
AKP batıdan yüzksek faizle borç aldı! Erdoğan’ın hükümet ettiği dönem boyunca Türkiye’nin toplam borcu, 80 yıllık borcun 2 katına çıktı!
AKP, batıdan mal aldı! Çiftçiyi üretemez hale getirdikten sonra buğday, pamuk, mısır… diye başlıyor liste!
AKP, batıdan “ithal bakan” aldı! Erdoğan’ın son kabinesindeki Mehmet Şimşek en resmi olanı tabii. Yoksa, Barzanici olduğu iddia edilen isimlerden bahsetmiyoruz.
AKP, batıdan “rüya” aldı! AKP-AB ittifakı milleti uyutmak için “tam üyelik rüyası” verdiler 2002 Aralık ayında.
***
Latin Alfabesi, ölçü sistemi, matemetik-fen, sosyal bilimler, Faşizmden kaçan Alman bilimadamları…
Bu liste de Tayyip Erdoğan ve Menderes’e kadar uzanan öncüllerinden önce, Atatürk zamanında batıdan alınan bilimlerin bir bölümü…
Peki “Batıdan ilim yerine, alınan ahlaksızlık” aslında nedir o cenaha göre?
Laikliktir korktukları…
AKP’NİN KATAR ZİYARETLERİNİN SIRRI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 23/04/2008
“Ulusal egemenlik”in 88 yıl sonra geldiği boyuta bakalım bu 23 Nisan’da…
***
Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç’in TBMM’de, yani “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazan yerde uğradığı linç girişimi ve Başbakan Erdoğan’ın “benim milletvekillerim şiddet uygulamaz” sözleri tarihe not düşülmüştü. Neydi Kamer Genç’in üstüne basa basa sorduğu?
Son 5 ayda Katar’a yapılan resmi ziyaretlerin nedenini sormuştu Kamer Genç. Erdoğan’ın ATV-Sabah ihalesini alan Çalık grubuna para bulmaya mı gittiğini sormuştu Kamer Genç.
***
Önce TMSF, Turgay Ciner’in ATV ve Sabah’ına el koymuştu. Gerekçe, Turgay Ciner ile Dinç Bilgin arasındaki mutabakatın sahte olduğuydu. (Gerçi sonradan mutabakatın gerçek olduğu yargı tarafından belirlenmişti!)
Sonrasında, Erdoğan’ın damadının üst düzey yöneticilik yaptığı Çalık grubuna kalan ilginç bir ihale süreci yaşandı ATV-Sabah’ta. (Çalık grubunun en üst düzey yöneticisi, Başbakan’ın damadı Berat Albayrak’tır. Berat’ın kardeşi Serhat Albayrak da ATV-Sabah ihalesini kazanan Turkuvaz Radyo Televizyon Gazetecilik ve Yayıncılık şirketinin genel müdürü ve küçük ortağıdır.)
***
Ancak Çalık grubu ihaleyi almaya almıştı ama para bulamıyordu. Başbakan Erdoğan’ın konuyla bizzat ilgilendiği siyaset kulislerinde konuşuluyordu. Özel bankalar Çalık Grubu’na kredi vermemiş, kamu bankalarının bazı yöneticileri de kredi konusunda yapılan siyasi baskıya direnmekteydi.
İşte AKP’nin Katar ziyaretleri böyle bir süreçte başlamıştı.
***
Bugün kamu bankaları Vakıfbank ve Halkbank bir açıklama yaparak Turkuvaz A.Ş’ye (Çalık Grubu’nun ihaleyi alan şirketinin ismi) 750 milyon dolar (375-375) finansman sağladıklarını ilan ettiler!
Ancak bu para da yetmiyordu!
***
Bugün bir açıklama da Çalık Grubu’ndan geldi. Çalık Grubu, Katar’lı bir ortak bulduğunu belirttiği açıklamasında şunları söyledi:
“”Turkuvaz Radyo Televizyon’a yüzde 25 oranında hissedar olan Katarlı ortağımız 125 milyon dolar, Çalık Holding 375 milyon dolarlık kaynak aktardı. Böylece, her iki ortağın sağladığı sermayeyle Turkuvaz A.Ş., 500 milyon dolarlık bir özkaynağa sahip oldu.”
Katarlı ortak hakkında da bilgi verilen açıklamada, Turkuvaz A.Ş.’nin yüzde 25 oranında ortağı olan Al Wasaeel International Media Company’nin Katar Yatırım İdaresi’nin bir iştiraki olduğu bildirildi.
***
Emrinde 60 milyar dolarlık fon bulunan Katar Yatırım İdaresi, Katar’ı yöeten ailenin malıdır. Katar’ın Başbakan’ı da Katar Yatırım İdaresi’nin başındadır.
Milliyet’ten Metin Münir’in yazdıklarına göre, AKP’nin Katar ziyaretleri sırasında, Katar Yatırım İdaresi önce bayağı bir zorluk çıkarmış. Kurum’un profesyonel yöneticileri yatırımı cazip bulmamış. Alışveriş cazip hale getirilene kadar da ziyaretler sürmüş!
Son ziyaret sırasında da “alışverişi tatlandırmak için Katarlılara gelecek yıl özelleştirme kanalına girecek olan İstanbul gaz dağıtım şebekesi İGDAŞ’la ilgilenebilecekleri mesajı” verilmiş! Yetmemiş, “Başbakan El Tani’ye de TMSF’nin uhdesinde bulunan bir İstanbul yalısını isterse açık artırmadan satın alabileceği” söylenmiş!
***
Özetin özeti: ATV-Sabah’a devlet el koymuştur. Devlet, el koyduğu ATV-Sabah’ı, hükümete akraba bir gruba vermiştir. Grubun parası olmayınca, devlet gruba bankası aracılığıyla borç vermiştir. Yetmemiş, devlet başka devletten ortak da almıştır.
***
Devlet, Atatürk’ün kurduğu devlet olmaktan çoktan çıkmıştır.
Gün, “Ulusal Egemenlik” günüdür ama egemen olan ulus değildir!
RTE VE BİR MALİYET HESABI ANALİZİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 22/04/2008
Almanya, Andora, Arnavutluk, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Karadağ, Letonya, Liechtenstein, Litvanya, Luksemburg, Macaristan, Makedonya, Malta, Moldova, Monaco, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Yunanistan.
Kim bunlar..?
Alfabetik olarak dizilmiş çoğu AB üyesi olan Avrupa devletleri…
Hani Türkiye’ye hemen her konuda “şunu yapın, bunu yapmayın” diyen devletler…
Hani daha dün yayınladıkları raporla “AKP kapatılmasın, Ergenekon daha da genişletilsin” diyerek “demokrasi” dersi veren Avrupa devletleri…
Hani Kıbrıs’ta “birleşin” diye tutturup, içerde “ayrılın” çalışmaları yaptırtan Avrupa devletleri…
Hani hemen her etnik-dinsel gruba “ayrılık” hedefiyle para fonlayan Avrupa devletleri…
Ve de 1 Mayıs’ı tatil ilan etmiş Avrupa devletleri…
***
Ne dedi Başbakan Erdoğan: “1 Mayıs’ın tatil edilmemesiyle ilgili bizi eleştiriyorlar. Türkiye bir tatil ülkesi. Çalışma süresi yılda 200 gün. Bir taraftan emeğin karşılığını verin diyeceksiniz diğer yandan gönül beylikte diyeceksiniz, olmaz. Biz hesapladık bir günlük tatilin Türkiye’ye maliyeti 2 katrilyon (2 milyar YTL). Biz bunu enine boyuna tartıştık.”
***
Peki hemen her konuda Türkiye’ye dayatmada bulunan, Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı sayesinde, dayattıklarını alan bu Avrupa Devletleri nerede..?
Neden 1 Mayıs için de AKP’den istekte bulunmazlar..?
Onların özgürlük anlayışları işçi sınıfının haklarına kadar mı sınırlı?
“Tüklük kavramına hakareti” bile “düşünce” sayıp “özgürlüktür” diyen bu devletlerin Ankara büyüklçileri, 1 Mayıs konusunda neden AKP’ye dayatma yapmazlar?
***
Sadece bu örnekten bile görülüyorki, işçi sınıfı 1 Mayıs’ı kendisi mücadele edip kazanacak. AB’den fonlanan sendikacıların hükümetle dirsek temaslarından, çıka çıka Sosyal Güvenlik Yasası çıkıyor nitekim.
***
Unutmadan… Konu işçiler olunca ne de güzel hesap yapıyor Başbakan. 1 Mayıs’ın maliyeti 2 milyar dolarmış!
Ya gemicikler, ya mısırlar, ya fındıklar, ya ABD bursları…
2B’ler, Çalıklar, Katarlar…
***
Herşeyin bir maliyet hesabı var!
301 VE ‘TÜRK TARİHİNİN HAKKINDAN GELMEK’
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 20/04/2008
AB’nin istediği 301 değişikliği TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçti.
Tasarıdaki en önemli değişiklik, mevcut yasada yer alan “Türklüğü, Cumhuriyeti veya TBMM’yi alenen aşağılaya kişi…” yerine konulan şu ifadedir: “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni veya TBMM’yi, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve Devletin Yargı organlarını alenen…”.
Bir diğer dikkat çekici durum ise, teklifte Cumhurbaşkanı’na verilen kovuşturma izni yetkisi, AKP milletvekillerinin verdiği önerge ile “Soruşturma yapılması Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır” şeklinde değiştirildi.
12.5 saat süren komisyon toplantısındaki eleştirilere yanıt veren Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Hukuk tarihine geçecek saptamalar yapıyor!
Bakan Şahin, “Türklük” kelimesinin çıkartılarak yerine “Türk Milleti” ifadesinin konmasına itiraz eden milletvekillerine yanıt veriyor: “Ben de size sorarım, siz niçin Türk Milleti ibaresinden rahatsız oluyorsunuz?”
Şahin, yargı kararlarında Türklük ifadesinin Türk Milleti anlamına geldiği yönünde içtihat oluştuğunu savunarak şu felsefi açılımı yapıyor: “Türklük kelimesi yerine Türk Milleti kelimesinin konması, bizim değerlerimizi korumasız bırakmaz. Türklüğü, korunması gereken değerlerimizi koruyan tek bir madde TCK’nın 301. maddesi midir Allah aşkına? Buradaki Türklüğü çıkarınca, değerlerimiz korumasız mı kalıyor? Bizim değerlerimizi, devletimizi, milletimizi, milletimize has özellikleri koruyan üstün hukuk normu Anayasadır. Anayasa’da bu kavramlar var, bunları kimse değiştirmiyor, değiştiremez”.
Kendisinin Oğuzlar’ın Kayı boyundan geldiğini ortaya koyma ihtiyacı duyan Bakan Şahin savunmasını şöyle sürdürüyor: “Ben Türküm arkadaşlar. Benim Türklüğüme kimse hakaret edemez. Ettiği halde bunun cezası var, cezasız kalamaz. Benim soyum itibariyle, Türk soyundan gelmem itibariyle bana biri hakaret ettiğinde bunun cezası başka maddelerde var. Türklük soyut bir kavramdır, Türk Milleti ise somut bir kavramdır. Sadece teknik bir düzenleme yapılıyor. Yoksa bizim değerlerimizi ortadan kaldıran bir düzenleme yok. Bu teklifle Türkiye’yi Hıristiyan Haçlı zihniyetine meze yaptığımızı söylüyorsunuz. Bunlar son derece talihsiz sözler. Hrant Dink, Türkiye’nin Ermeni iddialarıyla ilgili karşı aksi bir görüşü ifade etti. Bu sözleri nedeniyle yargılandı. Bir genç tarafından vuruldu. Hrant Dink’in Türk tezine karşı yazdığı bu yazı mı Türklüğe ve Türk Milletine daha fazla zarar vermiştir yoksa onun öldürülmesi mi? Biz Türklüğü ortadan kaldırmıyoruz. Biz sizden de Türküz…”
Bakan Şahin “kim daha Türk” tartışmaları yapadursun… Ancak kamuoyu 301 konusunun AB’nin AKP’ye bir ödevi ve görevi olduğunu biliyor! Kaldı ki verilen ödev 301’in tamamen kaldırılması idi. Kapatılması gündemde olan AKP’nin buna gücü yetmedi!
Aslında AB’nin verdiği ödev çok daha kapsamlı. AB’nin eski komiseri Karen Fogg, e-postalarında asıl hedefi nasıl formüle ediyordu? “Türk devletinin ve tarihinin hakkında gelmek!”
İşte ABD ve AB adına siyasetten ekonomiye, hukuktan felsefeye, kültürden eğitime yapılan budur!
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başlattığı bu temel kavramları sulandırma işine verilecek en iyi yanıtı Mustafa Kemal vermişti: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.”
Ancak bu tanıma sarılarak, “Türk devletinin ve tarihinin hakkından gelmek isteyenlere” yanıt verebiliriz!
BAŞBAKAN BAŞSAVCIYI ABD’YE ŞİKAYET ETTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 31/03/2008
AKP’nin kapatılması davası, geçen hafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney arasında gündeme gelmiş. Cheney’ye partisine açılan kapatma davası hakkında bilgi veren Başbakan Erdoğan, kendisinin iddianamede “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı” olarak gösterildiğini söylemiş. (Milliyet, 31 Mart 2008)
Milliyet’in konuyla ilgili sorusunu basın sözcüsü Kathy Schalow aracılığıyla yanıtlayan ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson da şunları söylemiş: “Sözü edilen konu Başkan Yardımcısı Cheney tarafından gündeme getirilmemiştir. Başbakan’ın sözlerini ise Türk tarafından öğrenmeniz gerekecektir.”
Wilson’un yanıtına göre, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin bir iç konusu hakkında, ülkesini bir başka ülkeye resmi bir ikili görüşmede şikayet etmiştir! Değilse, Başbakanlık ABD Büyükelçiliğini biran önce yalanlamalıdır! Hatta, devlet gibi devletsek, Başbakanlık yalanlamayla yetinmemeli, maksatlı şekilde yalan beyanda bulunduğu için ABD Büyükelçisi Wilson’la ilgili başka tedbirler de almalıdır.
Ancak herhangi bir yalanlama yapılmaması Erdoğan’ın ülkesinin başsavcısını ABD’ye şikayet ettiğini maalesef doğruluyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 3 Kasım 2002’de başlatılan tasfiye girşiminin geldiği boyuttur bu!
Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AKP ile ilgili iddianamesinde “Bir ABD projesi olan ve kapsamındaki ülkeleri ılımlı İslami rejimlerle yönetmeyi amaç edinen Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu her fırsatta tekrarlayan Başbakan Erdoğan…” ifadesini kullanmıştı.
İddianameden daha önce de İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından gündeme getirilen bu “görev”, Erdoğan tarafından yalanlanmaya çalışılmıştır! Erdoğan, kendisinin BOP değil, BM çerçevesinde İspanya Başbakanı ile birlikte yürüttüğü Medeniyetleri Uzlaştırma Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu söylemiştir.
Ancak Başbakan’ın ve kurmaylarının bu düzeltme girişimleri gerçeği değiştirememiştir! Başbakan Erdoğan BOP eşbaşkanı olduğunu tam 7 kez dile getirmişti:
1. Erdoğan, 16 Şubat 2004 gecesi, Kanal D’de, Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında aynen şöyle dedi: “Şu anda Amerika’nın da Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım.”
2. Erdoğan 28 Temmuz 2004 günü, İran’da bir gazetecinin “Büyük Ortadoğu Projesi’nde ortak hedef olarak İran gösteriliyor. Bu konu gündeme geldi mi?’ sorusu üzerine “Demokratik ortak olarak Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde, bu projenin eşbaşkanları arasında yer aldığını” ifade etti. (http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=4808)
3. Erdoğan 8 Haziran 2005 günü basın mensuplarının sorusu üzerine, “Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde demokratik ortak olarak bir görev üstlendiğini ve bu görevle birlikte eş başkanlığın verildiğini” anımsattı ve devamla çeşitli ülkelere yaptığı ziyaretlerin bu görev kapsamında olduğunu belirtti: “Şu anda Ortadoğu coğrafyası üzerindeki ülkelere yapmış olduğumuz ziyaretler ve onlarla yapmış olduğumuz görüşmelerde, bu konulara özellikle yaptığımız vurgular hep bunun açık, net örnekleridir. Yani bizim sınırdaşımız, komşumuz olan örneğin bir Suriye, bir Ürdün, bir Lübnan, Kuzey Afrika ülkeleri, Fas, Tunus, bunlara yaptığımız ziyaretler, hepsi bunun birer adımıdır ve bu da devam edecek.” (http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=10522)
4. Erdoğan, 21 Şubat 2006 günü TBMM’de AKP Grup Toplantısında şöyle dedi: “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesindeki rolümüz bize özellikle Ortadoğu’da önemli görevler yüklemektedir.”
5. Erdoğan, 4 Mart 2006 günü AKP İstanbul Bayrampaşa İlçe Kongresi’nde şöyle dedi: “Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var. Biz Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlarından biriyiz. Bu görevi yapıyoruz.” (http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=11245)
6. Erdoğan 30 Mayıs 2006 günü, TBMM’de AKP Grup Toplantısında “Eşbaşkanlık görevini kabul ettik.” dedi.
7. Erdoğan 27 Temmuz 2006 günü CNN’de Larry King Show’da şöyle dedi: “Daha önce Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afraka girişimi içerisinde zaten yer almıştık. Burada gerek barış, gerek huzur, gerek insan hakları, hukukun üstünlüğü, ileri demokrasi için bir eşbaşkanlık görevi üstlenmiştik.”
Peki Eroğan 16 Şubat 2004’ten beri tam 7 kez dile getirdiği görevini şimdi neden yalanlıyor!? Yalanlama girişimi son birkaç gündür olsaydı, “Başsavcı’nın kapatma davası nedeniyle” yorumu yapılabilirdi. Ancak davadan da önce başladı bu yalanlama girişimleri…
Bir zamanlar övünerek dile getirilen bu görev yalanlanmaya çalışılıyorsa, demekki ABD ve Büyük Ortadoğu Projesi ciddi bir şekilde inişe geçmiş!
“Ergenekon” tertibi de bu inişin bir telaşesi zaten!
Mehmet Ali Güller
15 ARALIK SEÇİMLERİ ÖNCESİNDE YAŞANANLARIN PERDE ARKASI: ŞEMDİNLİ-KERKÜK HATTI VE TSK’YA OPERASYON
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 31/12/2007
TSK’yı Kuzey Irak’ta etkisizleştirme operasyonun yeni durağı, TSK’yı bu kez Türkiye’de etkisizleştirme operasyonu! 4 Temmuz 2003’te Türk askerine çuval geçirilmesiyle başlatılan sürecin son durağı Şemdinli! 15 Aralık seçimleri öncesinde, Barzani’nin Bush tarafından “Kürdistan Devlet Başkanı” sıfatıyla kabul edildiği dönemde, hem Türkiye’de, hem de İran ve Suriye’de eş zamanlı benzer olaylar yaşandı.
MEHMET ALİ GÜLLER
Aydınlık Dergisi
Şemdinli’deki olayları, Umut Kitapevi, Jandarma mensupları ve patlamanın hemen ardından toplanan kalabalık üçgeninde, polisiye vaka ya da AKP hükümetinin yönettiği “hukuk devleti” perspektifiyle incelemek, gerçeği perdelemenin en kestirme yolu. ABD’nin 1992’de tohumlarını attığı Kukla Devlet’in, 15 Aralık 2005 seçimleriyle resmiyet yolunda atacağı son adımı görmeden, olayları analiz etmek mümkün değil.
Okların sözde “derin devlet” üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönlendirildiği Şemdinli olayları, ABD’nin “Ya Türkiye Kukla Devleti himaye edecek, ya Kukla Devlet Türkiye’ye girecek” denkleminin yansımasıdır.
YANITI GEREKEN ESAS SORULAR
Olayları analiz etmek için yanıtları bulunacak bazı sorular şunlardır:
– 1 Eylül 2005 tarihinden itibaren Şemdinli’de gerçekleşen 22 patlamanın sırrı ne?
– Hakkari-Şemdinli’deki Barzani’ye akraba aşiretlerin PKK’ye karşı tutumu ne?
– ABD açısından bölgedeki tüm Kürtlere çekim merkezi yapılmak istenen Barzani ile “etki alanına göz dikilen” PKK arasında bir çelişme var mı?
– Apo-PKK, yeni süreçte, ABD’nin Kukla Devlet planının neresinde?
– PKK’nin bölünmesi ne anlama geliyor?
– Şemdinli’yle eş zamanlı meydana gelen İran ve Suriye’deki olaylar ne anlama geliyor?
Diğer sorulara ve yanıtlara geçmeden önce birkaç hafta geriye dönelim.
BÖLGESEL YAPI RESMİYET KAZANDI
ABD’nin Irak’ta, 15 Ekim 2005 tarihinde yaptığı referandumla, Geçici Irak Anayasa’sı resmileşti. Yani, Irak’ın bölünmesini esas alan Anayasa, artık, uluslararası kabul gördü. Federatif Irak’tan koparılacak Kukla Devlet için geriye Kerkük’le ilgili “çözümsüzlük” kaldı. Ancak Anayasa’da yer alan madde, sözde çözümsüzlüğün de, bizzat Kukla Devlet lehine çözümünü öngörüyor. Anayasa’ya göre, Kerkük’ün nihai durumu 2007’de yapılacak seçimle belirlenecek. Barzani ve Talabani’nin, daha önceki seçim sırasında kente ABD eliyle taşıdığı peşmergelerin sayısı, zaten her geçen gün artıyor. 2007 seçimlerinden önce, Kukla Devlet adına nüfus iyice sağlamlaştırılmış olacak.
KUKLA DEVLET’TEN ÖNCE BARZANİ’NİN İLANI
IKDP lideri Barzani, 15 Ekim referandumunun hemen ardından, 24 Ekim’de, ABD Başkanı George Bush tarafından, “Kürdistan Devlet Başkanı”! sıfatıyla kabul edildi. 15 Aralık seçimleri öncesindeki bu kabulle, ABD Türkiye, İran ve Suriye’ye de son mesajını vermiş oldu.
Bu mesajın ardından da Türkiye’de Şemdinli olayı, Suriye’de Kamışlı olayı ve İran’da da kanla bastırılan kalkışma eş zamanlı gerçekleşti.
ABD açısından en kritik soru şu: Kuzeyden Türkiye, batıdan Suriye, doğudan İran ve güneyden Irak halkı (Sünni Araplar) tarafından çevrili bir Kukla Devlet nasıl yaşar?
Uzun yıllar önce de sorulan ve iki temel yanıtı bulunan bu soru, artık ABD açısından daha da kritik.
Ya Türkiye Kukla Devleti himaye edecek, ya da Kukla Devlet Türkiye, Suriye ve İran’a girecek!
KARADAYI-KIVRIKOĞLU ÇİZGİSİ
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bu projeye evet demesinden bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri plana direniyor. Türkiye’yi başta Irak, İran ve Suriye olmak üzere bölge ülkeleriyle ve Çin-Rusya gibi güçlerle karşı karşıya getirecek bu planın kabulü, Türkiye’nin felaketi olur. Bu gerçek üzerinden konumlanan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin direncini kırmak ve Karadayı-Kıvrıkoğlu çizgisini tasfiye etmek ise ABD’nin esas meselesi!
ABD TSK’nın direncini kırmak, milli çizgiyi tasfiye etmek, Türk Ordusu’nu Kuzey Irak’ta by-pas etmek için, “çuval geçirme” olayından, hükümet eliyle 30 Ağustos öncesinde Büyükanıt Paşa üzerinden spekülasyonlar yaratmaya kadar pek çok yol denedi.
Kukla Devleti savaş ilanı kabul eden, himaye etmeyeceğini deklare eden Türk Ordusu’na ve Türkiye’ye karşı uygulamaya koyulan yeni plan ise “Kukla Devlet’in Türkiye’ye girmesi!”
ABD’nin Kerkük’ü peşmergelere işgal ettirerek başlattığı plan, Kürdistan Belediyeler Birliği Projesi, Güneydoğu Anadolu’nun Barzanileştirilmesi projesi gibi yollarla da adım adım ilerletildi.
İKİ PKK
Pek çok olayın, PKK açısından gelenekselleşmiş illerden ziyade, özellikle Van’ın alt tarafında ve Hakkari merkezli yaşanması da bu planın gereği. Güneydoğu’da son dönemde meydana gelen olaylarda, Apo posterleri kadar Barzani posterlerinin de taşınıyor olması dikkat çekici. Kukla Devleti ve Barzani’yi Türkiye, İran ve Suriye Kürtleri için çekim merkezi yapma gayreti ise ABD’yi, PKK kartı açısından yeni hamlelere götürdü. Kendi etki alanını korumak ya da ABD’nin “esas aktör Barzani’dir” planına boyun eğmek şeklindeki iki yol ise, PKK’de bölünmelere, PKK’nin bir kanadıyla Barzani aşiretiyle akraba aşiretler arasında sertleşen saflaşmalara yol açtı. Cevapsız kalan pek çok cinayetin ve bombalama olayının perde arkasında da, “iki PKK” var.
ŞEMDİNLİ-KERKÜK HATTI
Okların, iki Jandarma mensubu üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönlendirilmesiyle amaçlanan ise, Türk ordusu’nun elini kolunu bağlamak ve adım adım Kuzey Irak’taki etkisini sıfırlamak!
Herkesin cevabını ilk aradığı soru, yani jandarma mensuplarının olayla ilgisinin olup olmadığı sorusu ise, aslında sorulacak en son soru!
4 Temmuz 2003’te Türk askerine çuval geçirilmesiyle başlayan “TSK’yı Kuzey Irak’ta etkisizleştirme operasyonu”, Ağustos 2003’te Tuzhurmatu’da ve Eylül 2004’de Tel Afer’de Türkmenlere katliam yapılmasıyla, Aralık 2004’te Musul’da 5 Türk görevlisinin öldürülmesiyle, yani Kerkük-Şemdinli hattında, adım adım güneyden kuzeye ilerletildi.
TSK’yı Kuzey Irak’ta etkisizleştirme operasyonun yeni durağı, TSK’yı bu kez Türkiye’de etkisizleştirme operasyonu!
Geriye Türkiye’nin geleceği açısından sorulacak tek soru kalıyor: Türkiye, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde ‘merkez’ yapma iradesindeki” bu iktidarla, bu sürece daha ne kadar direnebilir?
ANAPOLİS’TE BOP TOPLANTISI VE AKP’YE İRAN ROLÜ: ‘FİLİSTİN KİMİN UMURUNDA? HEDEF İRAN’
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 31/12/2007
ABD’nin sözde İsrail-Filistin barışı adına topladığı Anapolis zirvesinden İran düşmanlığı çıktı. İran’a karşı Sünni bloku oluşturmaya çalışan Washington yönetimi, AKP’ye “PKK’ya karşı ortak mücadele” karşılığında İran rolü verdi. İran zirve esnasında yeni füzesini dünyaya ilan ederken, Rusya da alternatif toplantı çağrısı yaptı.
MEHMET ALİ GÜLLER
“Ortadoğu barışı” adına Anapolis’te yapılan İsrail-Filistin sorununa çözüm zirvesinden, İran’a düşmanlık çıktı! Washington’un apar topar organize ettiği zirve, içeriği, katılımcıları ve sonucu açısından tam bir BOP toplantısıydı. ABD’nin Irak işgali ardından tezgaha koyduğu İran’a karşı sünni ittifağı niteliğindeki zirve, AKP’nin Washington adına daha önce düzenlediği İstanbul zirvesinin de devamı niteliğindeydi. Anapolis zirvesi sonucu itibariyle, Filistin’i de ikiye böldü.
GAZETECİLERİN NOBEL MERAKI
ABD’nin 27 Kasım’da Anapolis’de organize ettiği İsrail-Filistin zirvesinin ciddiyeti, katılan ülkelerin ertesi günkü gazete yorumlarında ortaya çıktı! Nobel ödülünü ABD Başkanı Bush mu, İsrail Başbakanı Olmert mi, yoksa Filistin Devlet Başkanı Abas mı alacaktı?
ABD’nin apar topar organize ettiği, ilgili ilgisiz 49 ülkenin katıldığı zirvenin sonucunda ilan edilen çözüm takvimi, Washington’un İran konusunda acelesi olduğu şeklinde yorumlandı.
HIZLANDIRILMIŞ BOP TAKVİMİ
“Ayakları havada” şeklinde yorumlanan çözüm paketine göre taraflar – İsrail ve Filistin- 2008 yılı bitmeden bir anlaşmaya varmak için “ellerinden geleni” yapacaklar. Ortak Komite ortak bir çalışma oluşturacak. İsrail Dışişleri Bakanı Livni ile Filistinli başmüzakereci Ahmed Kurey arasında müzakereler başlayacak. ABD’nin denetleyeceği müzakerelerin ilki 12 Aralık 2007’de yapılacak. Mücakerelere yardımcı olmak için ayrıca, Olmert ve Abbas da her hafta toplanacak. 17 Aralık 2007’de Paris’de Uluslararası izleme konferansı yapılacak. Konferansta bağışçı ülkeler biraraya gelecek.
ARAPLARA İSRAİL’İ TANITMA GAYRETİ
Bush yaptığı açılış konuşmasında zirvenin hedefini 3 maddede özetledi. Filistin terörün altyapısını ortadan kaldıracak, İsrail daha fazla genişlemeyecek, Filistin Devleti kurulacak.
Filistin Devleti kurulmasının karşılığının ne olacağını da İsrail Başbakanı açıkladı. Arapların İsrail’e yönelik tecritinin kaldırılması ve tanınması!
AKP’YE İRAN ROLÜ
ABD’nin Anapolis zirvesiyle hedeflediği ise BOP Planı’nın yeni aşamasının hayata geçmesi. Yani, İran’ın öncelikle yalnızlaştırılıp, sünni ittifak tarafından bloke edilmesi. Irak’ın kuzeyine uzun vadeli yerleşme hesapları yapan Washington, bir yandan İsrail’in konumunu güçlendirmeyi, bir yandan da Irak’ta uyguladığı Sünni-Şii kutuplaşmasını bölgeye yaymayı hedefliyor. Bush yönetimi bu plan çerçevesinde daha önce AKP iktidarına İstanbul’da, İran’ı tecrit etmeye yönelik Sünni Blok toplantısı organize ettirmişti. Yine Bush, 5 Kasım’da Tayyip Erdoğan’a PKK’ya karşı “ortak mücadele” karşılığında Irak’ın kuzeyindeki yönetimi tanımak ve İran konusunda rol almak görevini vermişti. 5 Kasım’dan sonraki gelişmelere bakılırsa, BOP eşbaşkanı sıfatı da taşıyan Tayyip Erdoğan bu görevi kabul etmiş görünüyor. Aydınlık okurları, bir saati aşan 5 Kasım toplantısının ana gündeminin İran olduğunu hatırlayacaklardır.
İRAN’A KARŞI HAVA SAHASI AÇTIRMA TUZAĞI
Aydınlık’a değerlendirme yapan çevreler, ABD’nin Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye yönelik tehdidinin Genelkurmay tarafından doğru algılandığına dikkat çekiyorlar. Bu nedenle Türkiye’nin ABD’nin İran planında yer alamayacağını belirten kaynaklar, Washington’un AKP’ye en azından İran’a operasyon sırasında hava sahası açtırarak durumu bir oldu bittiye getirmeyi hedeflediğini söylüyorlar. Washington’a göre bu durum, Ankara-Tahran arasında geri dönüşü olmayan bir süreci başlatacak ve TSK da gidişatın önüne geçemeyecek! Ancak aynı çevreler Washington’un bu planının tutmayacağının altını çiziyorlar.
RUSYA’DAN ALTERNATİF ZİRVE ATAĞI
İran ise Anapolis zirvesi esnasında yeni füze denemesini dünyaya ilan etti. ABD’nin her tehdidine somut yanıtlar veren Tahran yönetimi, Anapolis zirvesinin Filistin adına barış getirmeyeceğine dikkat çekti.
Öte yandan ABD’in İran karşıtı ataklarından ciddi rahatsızlık duyan Rusya da, sürece aktif müdahale için, Moskova’nın ev sahipliğinde alternatif bir toplantı önerdi. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un konferans talebi İsrail Başbakanı Olmert tarafından yalanlanırken, Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner, toplantının ocak ayında yapılabileceğini açıkladı.
KURTLAR VADİSİ – IRAK FİLMİ DEĞERLENDİRMESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Kitap-Film Yazıları on 16/02/2006
Kurtlar Vadisi – Irak filmiyle ilgili değerlendirmeye geçmeden önce, filmin ana fikri ve bir propaganda filmi olarak verdiği mesajların kaynağını anlayabilmek için, öncelikle Şaşmaz ailesine mercek tutmak gerekiyor.
ŞAŞMAZ AİLESİ
Kurtlar Vadisi’nin yapımcısı Raci Şaşmaz ile Polat Alemdar’ı canlandıran Necati Şaşmaz kardeşler, Elazığ merkezli Kadiri Tarikatı’nın şeyhi Abdülkadir Şaşmaz’ın oğullarıdır.
Kadiri Şeyhi Abdülkadir Şaşmaz, kurduğu Takva Tasavvuf Kültürünü Araştırma Vakfı aracılığıyla, ses sanatçıları ve gazetecileri çevresinde topladı. Şeyh Şaşmaz, hedef kitlesi farklı olduğu için, dergahını da Ankara ve İstanbul’a taşıdı.
Şeyh Abdülkadir Şaşmaz’ın babası Caferi Tayyar Şaşmaz da bir Kadiri şeyhi. Türbesi Elazığ-Harput’ta bulunuyor. Şaşmaz’lar, soylarını Abdülkadir Geylani’ye, hatta Hz. Muhammed’e kadar uzatıyorlar. Bu nedenle kendilerine “seyid” yani peygamber soyundan gelen gözüyle bakılıyor.
Şeyh Abdülkadir Şaşmaz, 1991 yılında Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek tarafından “Bakan Danışmanı” yapıldı.
Şeyh Abdülkadir Şaşmaz’ın üç oğlu var: En büyük oğlu 1971 doğumlu Necati Şaşmaz, Tayyar Raci Şaşmaz ve Hilmi Zübeyr Şaşmaz. Polat Alemdar yani Necati Şaşmaz, tarikat içinde Şeyh’in veliahtı olarak değerlendiriliyor.
TAYYİP’İN DANIŞMANI DA ORTAK
Tarikat 90’lı yıllarda İstanbul’da “Çağrışım” isimli bir dergi çıkardı. Dergi, kendisini siyasal islama karşı, tasavvuf kültürüne dönük olarak tanımladı. Derginin Genel Yayın Yönetmenliğini Ömer Lütfü Mete (Aynı zamanda filmin konsept danışmanı. Deli Yürek dizisinin de Raci Şaşmaz’la birlikte senaristi), Yazı İşleri Müdürlüğünü de Ahmet Tezcan (Şu anda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Basın Danışmanı) yaptı.
Dergi etrafında toplanan sanatçı ve gazetecilerin, o dönemde Gayrettepe’de bir evde haftada bir toplanarak zikir yaptığı basına yansıdı. (Bkz. 2004 yılı Tempo Dergisi) Şeyh Abdülkadir Şaşmaz’ın yönettiği zikirlerin katılımcıları arasında Hasan Kaçan, Ömer Lütfü Mete, Osman Sınav gibi isimlere rastlıyoruz.
ŞAŞMAZ’LARIN TİCARİ İLİŞKİLERİ
PANA Film hem “Kurtlar Vadisi” dizisinin, hem de “Kurtlar Vadisi – Irak” filminin yapımcı şirketi olarak karşımıza çıktı. Peki PANA Film’in ortakları kimler? İstanbul Ticaret Odası kayıtlarına göre ortaklar; Muhammed Naci Şaşmaz, Tayyar Raci Şaşmaz, Hilmi Zübeyr Şaşmaz, Bahadır Özdener, Hasan Kaçan ve Faruk Çetinkaya.
Faruk Çetinkaya, aynı zamanda PANA Film’in avukatı. Bahadır Özdener ise hem dizinin hem de filmin senaristi olarak karşımıza çıktı. Eski bir gazeteci olan Bahadır Özdener, Raci Şaşmaz’ın en yakın arkadaşı olarak biliniyor.
RACİ ŞAŞMAZ’IN İLİŞKİLERİ
Raci Şaşmaz, 1973 doğumlu, Marmara Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü mezunu. Raci Şaşmaz, kardeşler arasında “ticaretten” sorumlu olanı!
PANA Film dışında, Raci Şaşmaz’ın resmi iki firması daha var. Bunlardan biri Mücazoğlu Basın Yayın Sinema A.Ş. Bu şirketin ortakları arasında da tanıdık isimler var: Adnan Erdoğan, Mehmet Baş, Mehmet Akalın, Ömer Lütfü Mete ve Tayyar Raci Şaşmaz. Şirketin eski Yönetim Kurulu üyeleri kayıtlarda şu isimlerden oluşuyor: Abdülkadir Şaşmaz, Cengiz Solak, Zülfü Canpolat, Fahri Yüksel.
MHP-BBP VE KADİRİ TARİKATI
Zülfü Canpolat, Avrupa Nizam-ı Alem Ocakları Genel Başkanı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun has adamı. Şirket Yönetim Kurulu’nda adı geçen Fahir Yüksel de ilginç bir isim. 1999 seçimlerinde MHP’nin Malatya’dan 4. sıra adayı olan Fahir Yüksel, önce seçildi ama ardından mazbatası geri alındı. 2000-2002 yılları arasında MHP Malatya İl Başkanlığı yapan Fahir Yüksel’in 1979 yılında Malatya’da öğretmen Nevzat Yıldırım’ın Oral Çelik tarafından öldürülmesi olayında yer aldığı; gözaltına alındığı ancak “bilinmeyen sebeple” serbest bırakıldığı, bu nedenle 1980 yılından beri arandığı basına yansıdı.
Unutmadan! Şeyh Abdülkadir Şaşmaz’ın kardeşi ve Polat’ın amcası Tahir Şaşmaz da, bir dönem MHP milletvekilliği yaptı.
SİNAN KÖYLÜLERİNE ZULMEDEN AĞA
Raci Şaşmaz’ın bir diğer şirketi ise Pana Teknik Araştırma ve Elektronik Güvenlik Sistemleri Sanayi ve Ticaret Ltd. Şirketi. Raci Şaşmaz dışında şirketin üç ortağı var. Osman Sınav (Kurtlar Vadisi dizisinin ilk yönetmeni), Dr. Mehmet Mustafa Kızılilsoley ve Nilüfer Sinanlı.
Nilüfer Sinanlı tanıdık bir isim: Sinanlı köylülerine kan kusturan, zorla köylülerin arazilerine el koyan Sinanlı aşiretinin “hanımağası”! Güneydoğu’da 100 bin dönüm araziyi “gaspederek” ele geçiren Hanımağa’nın İstanbul’daki iş ilişkileri oldukça karışık.
“Kurtlar Vadisi”, yapımcısıyla, yönetmeniyle, senaristiyle, konsept danışmanıyla, oyuncularıyla tam bir tarikat ağı! Öyle ki, Şaşmaz kardeşlerin halasının torunu bile “Erhan” tiplemesiyle, dizinin ilerleyen bölümlerinde rol kapmıştı!
AMERİKAN VATANDAŞI POLAT
ATV, Şubat başında yer alan bir haber bülteninde, Polat’ın Amerikan vatandaşı olduğunu duyurdu. Amerika’da oturma izni ve vatandaşlık hakkı alan Polat, bu hakkı kullanmış, yıllarca Amerika’da yaşamış, ancak 11 Eylül saldırısında sonra Türkiye’ye gelip, bir daha da ABD’ye dönmemiş.
HANİ ÇUVAL’IN İNTİKAMI?
Aileye mercek tuttuktan sonra gelelim filme…
Film, öncelikle bir propaganda filmi. Filmde yer alan her sahne, alelade hazırlanmış, basit bir tasarım olarak düşünülemez. Ayrıca, her karakterin ağzından çıkan cümle de, yine propaganda filmi gereği özenle seçilmiş.
Filmin, ana fikri, kamuoyuna “çuvalın intikamı” olarak sunuldu. Filmin ilk sahnesinden itibaren de, izleyici bu “intikama” odaklandırılıyor! Ancak, film boyunca “çuvalın intikamı” beklenildiği gibi, ABD’lilere çuval geçirilerek bir türlü alınamadı! ABD’li komutanla toplam dört defa hesaplaşmaya giren kahramanımız, ilk üçünde kaybetti, dördüncüsün de ise kazandı. İlk hesaplaşmada, Polat Grand Harilton otelinin uçurulması pazarlığında Sam Marshall’a çuval geçirmeye çalıştı. Ancak restleşmeyi, Iraklı çocukları pazarlık unsuru haline getiren ABD’li kazandı.
İkinci hesaplaşma, Sam Marshall’ın, Türkmen, Arap ve Kürt liderlerle yaptığı toplantı çıkışında suikast şeklinde planlanmış. Ancak burada da Polat başaramadı. Polat’ın amacına, Iraklı bir intihar bombacısı dolaylı engel oldu! (İyi planlanmış bir propaganda)
Üçüncü hesaplaşmada, Polat, Saddam’ın sarayından Sam Marshall’a getirilen piyanoya bomba yerleştiriyor. Ancak, açık pencereden içeri giren rüzgar, rüzgarın piyano tuşlarına düşürdüğü notalar, erken patlamaya ve ABD’linin yine kurtulmasına neden oluyor.
Dördüncü ve son hesaplaşma ise, ABD askerlerinin topluca Polat ve adamlarına saldırdığı, filmin son bölümü. Burada ise kazanan Polat oluyor. Ancak, beklenildiği şekilde “çuval hadisesi” yaşanmıyor. Polat, ABD’liyi Selahattin Eyyubi’nin kamasıyla kalbinden vuruyor!
Sonuç olarak, ABD’li öldürülüyor ancak, beklenildiği gibi “çuvalın intikamı” alınamıyor.
Film bu bakımdan, psikolojik olarak, izleyiciyi belli bir hedefe güdületen ancak, finalde hedefi biranda değiştiren bir yapıya sahip. Bunun özellikle yapıldığı ortada!
ATATÜRK NEREDE?
Film, 4 Temmuz 2003 günü Süleymaniye baskınında olduğu anlaşılan bir TSK mensubunun Polat’a mektubuyla başlıyor. Üniformasından ve apoletlerinden Üsteğmen olduğu anlaşılan Türk subayı, mektubunu makam odasında yazıyor. Makam odası olan bir üsteğmen olduğuna göre de kendisi bir bölük komutanı. Her Türk Subayı’nın makam odasında, makam koltuğunun arkasında, duvarda Atatürk resmi olması lazım. Ancak böyle bir resim maalesef yok. Bunu bir dekor hatası olarak kabul edemeyiz. Kaldı ki, Atatürk resminin filmde olmamasının özel bir nedeni olduğu da daha sonra anlaşılıyor. O konuya daha sonra geleceğiz. Önce ilk sahneyle ilgili değerlendirmemizi sürdürelim.
4 Temmuz baskınını anlatan Üstteğmen, Polat’tan intikam almasını istediği mektubu tamamladıktan sonra intihar eder. Şimdi birincisi, intihar ettiği tabanca, Üstteğmen’in her ne hikmetse belinde değil de çekmecesinde. Herhalde, Şaşmaz kardeşler 4 Temmuz günü silah kullanmayan 11 subay ve astsubaya (haklı olarak) gönderme yapıyorlar.
İkincisiyse, bizatihi intiharın kendisi!
MİLLET DEĞİL, DİN-TARİKAT PROPAGANDASI
Filmin üç ayrı sahnesinde, ayrı ayrı Polat Alemdar, Tarikat Şeyhi ve Türkmen lideri “Ağa” tarafından, izleyiciye “ana mesaj” veriliyor. ABD’nin Irak ve bölge işgalini, filmin bu üç ana karakteri, “dini birliğin” zayıflamasına bağlıyor. Amerikan işgalinin gerekçesini 180 derece ters tanımlayan ve izleyiciyi bilerek yanlış yönlendiren bu ana mesajla, Şaşmaz kardeşler, Tarikat ailesi olmanın gereğini yerine getiriyorlar.
Filmde bol bol dini öğeler kullanılmış. Öyleki kendini Şeyh Abdülkadir Geylani’ye kadar dayandıran bir tarikat, filmde uzun uzun zikir yapıyor. Dikkat! Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kendisini Şeyh Abdülkadir Geylani’ye dayandıran tarikat, Şaşmaz’ların Kadiri tarikatı. Şaşmazlar böylece, kendi tarikat reklamlarını da yapmış oluyorlar.
Filmdeki Kadiri Şeyhi, intihar eylemlerine karşı olan, direnişçilerin “ajan-gazeteci iddiasıyla batılıları öldürmelerine” karşı çıktığı sahneyle Irak direnişiyle ilgili tavrını koyan, öldürmenin çözüm olmadığını savunan, müritlerine sabır dileyen, kısacası “barışçı” bir din adamı portresi! Tam da dinlerarası diyalogcu kesimlerin istediği türden din adamı.
KÜRT SORUNUNA TARİKAT ÇÖZÜMÜ
Filmin en önemli mesajlarından biri de “Kürt sorunu”yla ilgili olandı.
Barzani tiplemesini canlandıran karakter, filmin hemen her sahnesinde ABD’li komutan Sam Marshal’ın emirlerini yerine getiriyor. Ancak filmin finaline doğru, Sam Marshall, “Barzani”den, Türkmen Kadiri Şeyhi’ni öldürmesini istiyor. Ancak, her sahnede, Barzani karakteri üzerinden ABD’ye el pençe hale getirilen “Kürt”, konu din olunca, tarikat olunca, üstelik Kadiri tarikatı olunca, “düşmanı” Türkmeni öldürmeyi kabul etmiyor. (Bu konuda o kadar keskin ki, gerekirse Kukla Devletten bile vazgeçecek)
Kısacası, filmin bu can alıcı sahnelerinde, Kürt meselesinin de çözümü bulunmuş oluyor. Kürt meselesi de dinle, tarikatla çözülmüş oluyor.
Filmin bir diğer önemli sahnesi de, Kürt meselesinde bu kez Türkiye içinden farklı bir eleştiri getiriyor. Baskın sırasında Kürtlere serzenişte bulunan Memati’ye Abdülhey, “Abi ben de Kürt’üm” diyor. Memati’nin ustaca yanıtı hazır: “Sen başkasın”! Abdülhey’in şu son sözü ise çok önemli. “Abi, hep böyle başlıyor zaten”
Şimdi burada Abdülhey tiplemesi önemli. Diziyi izleyenler bilirler. Abdülhey de tıpkı Polat gibi istihbaratçı. O da mafyaya sokuluyor. Ancak Polat’dan farklı bir istihbaratçı profili çiziyor. Dizinin pek çok bölümünden ortaya çıkan, Abdülhey’in “itirafçı” türünden istihbaratçı olduğu. Geçelim…
Toplamda ortaya çıkan “makul Kürt profili”, tarikat çözümünden yana ve itirafçı olan şekilde algılatılıyor izleyiciye. Bunun dışında ise, “her türden Kürt’e düşmanlık” ön planda!
NASIL BİR TÜRK?
ABD’li komutan Sam Marshall, filmin ilk hesaplaşma sahnesinde Polat’a (haklı olarak) “don lastiğinizi bile biz veriyoruz. Çuval’dan bu kadar alınmanız niye?” diye soruyor. Polat’ın yanıtı ilginç: “Ben politikacı, diplomat ya da asker değilim. Ben Türk’üm”!
Bu mesaj önemli. İzleyiciyi çözümün kaynağına ve ABD karşıtlarının muhteviyatına dönük olarak güdüleyen Şaşmaz kardeşler, tümden siyaseti, tümden dışişlerini ve tümden Türk Ordusu’nu tukaka yapıyor. Daha doğrusu Türk devleti değil, herhangi bir Türk’tür, ABD’ye karşı olan, çuvalın intikamıyla dolan…
Elbette Sam’in söyledikleri doğrudur ve “Küçük Amerika” sürecinin hükümetleri, Dışişlerine yerleşmiş monşerleri ve ABD patentli darbelere imza atan askerleri suçludur! Ancak, her saptama kendi sürecinde yapılır. Siyaseti tümden AKP hükümetiyle, ya da çuvalı kabullenen Org. Hilmi Özkök’le tümden TSK’yı hedef almak, daha doğrusu tümden Türk devletini yanlış bulmak… Şaşmaz kardeşler açısından oldukça önemli bir mesaj.
SAM MARSHALL KİMLİĞİ
Filmde Irak’taki ABD’yi temsil eden Sam William Marshal tiplemesi ve ismi özenle seçilmiş. Sam, Sam amcayı, William, 4 Temmuz tarihinde K.Irak’taki ABD birliklerinin komutanı Albay William Mayvile’i, Marshal da, Türkiye’yi “küçük Amerika” yapan süreci başlatan Marshall planını sembolize ediyor.
Yeri gelmişken Sam Marshal tiplemesi üzerinde de duralım. Film, Türkmen Kadiri şeyhi üzerinden ne kadar İslam dini vurgusu yapıyorsa, Sam Marshall üzerinden de Hristyan-Musevi vurgusu yapıyor. Filmin pek çok sahnesinde Sam Marshall’ı dini ritüeller içinde görüyoruz. Bush’un “haçlı seferi başlatıyoruz” söylemini kılavuz alan Sam Marshall, bölge işgalini tamamen kutsal kitaplara dayandırıyor. Emperyalizm’in işgali, yerini filmde tamamen kutsal nedenlere bırakmış! İsa’nın önünde dualar eden, kutsal kitaptan bölümler okuyan Sam Marshall’ın, 4 hesaplaşmanın ilk üçünde ölmeyerek, ilginç rastlantılarla (rüzgar vs.) kurtulması, izleyiciye yine dini pencereden mesaj amacı güdüyor.
ANTİ-AMERİKANCILIK
Filmde pek çok sahne ve de ABD’li askerlerin karakteri, izleyicide ABD karşıtlığını güçlendiriyor. ABD’li askerlerin, silah sıkılmasını bahane ederek Türkmen düğününü basması, araca doldurduğu esirlerin hava alması için aracı taraması, Ebu Gruyb hapishanesinde yaşananların çok gerçekçi bir şekilde sunulması, Iraklıların iç organlarını çalan Yahudi doktor, organların doldurulduğu kutulardaki alıcı adreslerin New York, Tel-Aviv ve Londra olması vs…
Yeri gelmişken ABD askerlerine dair de bir saptamada bulunalım. Filmde görülen ABD’li askerler, gerçeğe aykırı şekilde “zenci-beyaz-hispanik” şeklinde oranlanmış. Bunu “yapımcı ekip, zenci asker bulamadı” şeklinde açıklayamayız herhalde…
Öte yandan, ABD askerlerinin hepsi de kötü değil. Örneğin, esirlerin doldurulduğu aracın taranması sahnesinde duruma itiraz eden ve öldürülen ABD’li asker…
Acaba, kötü olanları, bazı kesimlerin savunduğu gibi iktidara hasbel kader gelmiş NeoCon’ları, iyi olan ABD askeri de, yine bası kesimlerin savunduğu “özgürlük ülkesi”ni mi sembolize ediyor?
SONUÇ
Kurtlar Vadisi – Irak filmi, pek çok kesimin de söylediği gibi ABD karşıtı bir film… Doğru! Ama nasıl bir anti-Amerikancılık?
Film, aynı zamanda izleyiciye “Kürt karşıtlığı” mesajı da veriyor.
Tarikatçılığın birleştiriciliği altında Kürt’e düşman bir ABD karşıtlığı!
Bu Türkiye’nin çözümü müdür?
Elbette değil. Irkçı zihniyetle, neredeyse “Güneydoğu’yu verelim, batıdaki Kürtleri de sürelim” diyen kesimin sözde çözümü. Kürt’ü kazanmadan, Kurtuluş Savaşı’ndaki Atatürk formülünü, yani Türk-Kürt ittifakını esas almayan hiçbir ABD karşıtlığı, gerçekte ABD karşıtlığı değildir ve de Türkiye’yi içine girdiği bu süreçten “bağımsız” olarak çıkaramaz.
Filmin bir başka sonucu da “maceracı” yanı… Çözüm için çok değil, 4 Türk yeterli. 4 tarikatçı-Kürt düşmanı cesur adam, Türkiye’nin çözümü…
MEHMET ALİ GÜLLER