Posts Tagged AKP

ASKER KARŞITLIĞINDAN, MÜSLÜMAN DÜŞMANLIĞINA

Irak’ta, Afganistan’da 2 milyon Müslüman öldüren, Libya’ya bomba yağdıran ABD emperyalizmi şimdi de Suriye’ye saldırmaya hazırlanıyor… Aydınlık gazetesi dışında bu gelişmeye seyirci kalmayan tek gazeteci Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül ve Akşam’dan Hüsnü Mahalli; İşçi Partisi dışında bu gelişmeye itiraz eden tek parti –sesi biraz kısık da olsa- Saadet Partisi…

Peki, nerede Türkiye’nin Müslümanları? Türban için camilerden akın akın çıkıp eylem yapan Türkiye Müslümanları için Suriye Müslümanlarının bir önemi yok mu? Suriyeli Müslümanların türban kadar değeri yok mu? Acaba Suriye yönetimi Alevi diye mi bu suskunluk? Değil elbette, bal gibi de Suriyeli çoğunluğun Sünni olduğunu biliyorlar; üstelik Suriyeli Sünni din adamlarının “dinimiz, mezhebimiz vatan” dediği şu günlerde…

Yoksa AKP hükümeti Suriye konusunda ABD taşeronluğu yaptığı için mi bu suskunluk? Neden suskun bizim Müslümanlarımız?

Açalım:

ABD’nin 9 yıldır uyguladığı AKP operasyonu aynı zamanda Türkiye Müslüman’ına yaptığı bir operasyondur. AKP’yle birlikte Türkiye Müslüman’ı da İsrail’den “Yahudi Cesaret Madalyası” aldı, Irak’ta Müslüman katleden ABD askerinin sağlığı için duacı oldu, Afganistan’a, Somali’ye, Lübnan’a asker gönderdi, Libya’ya tezkere için el kaldırdı… Aslında başına çuval geçirildi!

28 ŞUBAT, TÜRKİYE-İRAN-SURİYE İTTİFAKIYDI

Türkiye Müslüman’ı neden AKP’nin bu suçlarına ortak oldu, hatta destek verdi? AKP 28 Şubat’ın intikamını alıyor diye mi? Gelin şu 28 Şubat’ın intikamı konusunun üzerindeki perdeyi kaldıralım:

AKP hükümetinin tarihi aynı zamanda ABD’nin TSK’ye operasyonlarının tarihidir. Ergenekon tutuklamaları 2007’de başladı ama aslında operasyonun tarihi 2001’dir… Operasyonu yöneten merkez, zaman zaman 28 Şubat’ın intikamı diye sunarak geniş kitlelerin desteğine başvurdu; 28 Şubat’ı, “askerin din karşıtlığı” diye sundu, türbana indirgedi…

28 Şubat’ın esası “irtica karşıtlığı” değildi! 28 Şubat esas olarak ABD’nin bölgesel planlarına karşı Türkiye’nin İran ve Suriye ile ittifak kurmasıydı; Atlantik cephesi yerine Avrasya cephesine yönelmesiydi… İşte bu nedenle, Ergenekon operasyonlarıyla tutuklanan asker ve sivillerin tek bir ortak noktası varsa, o da Avrasyacılıklarıdır!

28 Şubat’ın irtica karşıtlığı sözleri ise tam bir uydurmadır; 28 Şubat “batı destekli irtica karşıtlığıydı”, “Haçlı irtica karşıtlığıydı.”

Bizim Müslümanlarımız işte bu 28 Şubat düşmanlığı üzerinden, önce asker karşıtlığına, sonra da başka ülkelerin Müslümanlarına düşmanlıkta AKP’ye ortak oldular! “Din düşmanı askere” karşı olacağım derken, ABD’nin Müslüman katliamına sessiz kalarak, ortak oldular!

Gerçek çırılçıplak ortada: 28 Şubat, Türkiye’yi Suriye ve İran’la ittifak yapmıştı; AKP ise Türkiye’yi Suriye ve İran’la düşman yapıyor!

SURİYE KARŞITLIĞI, AKP’Yİ İSRAİL’LE BULUŞTURDU

AKP, Müslümanımızı sözde İsrail karşıtı görüntü üzerinden de kandırdı, Davos ve Mavi Marmara gerçeklerine perde örttü… Çünkü İran’a karşı markaj görevi almıştı, İsrail karşıtı görünmesi gerekiyordu…

Aynı AKP, durum değişip Suriye konusunda görev geldiğinde, yeniden İsrail’le kol kola girmeye başladı; İsrailli bakanların gizlice Türkiye’ye gelip, Suriye konusunda müzakereler yürüttüklerine gözlerinizi kapamayınız, ey Müslümanlar!

OSMANLICILIK DEĞİL, ABD İMPARATORLUĞU

Biliyoruz, size alttan alta Osmanlıcılık hikâyeleri de anlatıyorlar; Osmanlının hükmettiği topraklara yeniden hükmedileceğini, sırf bu nedenle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne “sözde” destek verdiklerini söylüyorlar… Kuyruklu yalan! AKP’nin “yeni-Osmanlıcılığı”, size suça ortak etmek içindir.

Bu coğrafyada yeniden Osmanlı kurulmayacak, Osmanlı diye diye aslında ABD’ye eyaletler kurulacak; Büyük İsrail kurulacak, Büyük Kürdistan kurulacak, Küçültülmüş Türkiye oluşturulacak…

Irak fiilen üçe bölündü, Suriye’nin de benzer şekilde bölünmesi, Türkiye’yi değil, ABD’yi ve İsrail’i büyütecektir!

EMPERYALİZMİN SURİYE YALANLARI

Ey Türkiye Müslüman’ı; Suriye konusunda kanma, Beşar Esad’ın halkını katlettiği yalanına inanma. Holding ve yandaş medyanın ısıtıp ısıtıp önüne getirdiği 1982’deki Hama isyanının, Suriye’nin Şeyh Sait ve Dersim ayaklanması olduğunu bil. Mayıs ayında isyancıların 120 polis öldürdüğü Cisreşşugur katliamının da, Suriye’nin Maraş katliamı olduğunu aklından çıkarma!

Suriye’deki 1982 ve 2011 ayaklanmaları, emperyalizme işbirliği yapanların ayaklanmasıdır, vatan karşıtıdır; Batılı Haçlı irtica, ılımlı İslam ve Müslüman Kardeşler aynı cephededir!

EY MÜSLÜMAN, SESSİZ KALMA!

Irak’a sözde reform getirmenin bedeli 1,5 milyon Müslüman’ın ölmesi, milyonlarcasının da sakat kalmasıdır… Suriye’den reform istemek, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dediği gibi “reform yapmazsan, dış müdahale olur” diye tehdit etmek, Türkiye’nin görevi olamaz! Reform’un ABD bombası olduğunu, en iyi Iraklı Müslüman bilir!

Ey Türkiye Müslüman’ı; Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirecek, Suriye’yle ve İran’la düşman haline getirecek bu gidişata sessiz kalma!

Ey Türkiye Müslüman’ı; AKP’nin Ergenekon operasyonu ile Türkiye’yi Suriye ve İran’la düşman yapmasına, seyirci kalma!

ABD bu coğrafyadan er geç gidecek ama Türk; Kürt’le, Arap’la, Acem’le bu coğrafyada binlerce yıl yaşayacak!

Mehmet Ali Güller
27 Haziran 2011
Aydınlık Gazetesi / Manşet

, , ,

Yorum bırakın

AKP HÜKÜMETİ, SURİYE OLAYLARININ NERESİNDE?

Seçim gündemi nedeniyle kamuoyunda hak ettiği ilgiyi görmediyse de, Aydınlık gazetesi Suriye olayları konusunda büyük gazetecilik başarısı elde etti. Bu haberler ortaya koydu ki, AKP hükümeti Suriye olaylarının boylu boyunca içinde…

Gelin o haberleri kısaca anımsayalım önce:

AYDINLIK’IN SURİYE HABERLERİ

Türkiye’den Suriye’ye kaçak silah – Reka Gümrük Emniyet Müdürü Albay Kemal İsa, Urfa plakalı bir kamyonda 36 adet otomatik silah bulduklarını açıkladı.” (Aydınlık, 30 Mayıs 2011, s:6)

Suriyeli muhalifler, Antalya’da ABD’nin Ortadoğu’daki yeni sınır tasarımını konuştu. PKK’li Bayık aynı konuyu Brüksel toplantısında gündeme getirdi.” (Aydınlık, 30 Mayıs 2011, s:6)

Suriye operasyonu Hatay’dan yönetilecek – NATO’nun Amanos dağlarındaki radarı çevresinde hareketlilik.” (Aydınlık, 31 Mayıs 2011, s:8)

Suriyeli NATO’cuların Antalya toplantısını Amerikalılar organize ediyor.” (Aydınlık, 1 Haziran 2011, s:6)

“Antalya’da toplanan Suriyeli muhalifler: Asıl düşman İran.” (Aydınlık, 2 Haziran 2011)

Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in Türkiye’deki lideri Gazi Mısırlı, Tayyip Erdoğan’ın arkadaşı çıktı.” (Aydınlık, 3 Haziran 2011, s:6)

“Muhalif Suriyeliler, Antalya’daki toplantılarına Türk hükümetinin izin verdiğini açıkladılar.” (Aydınlık, 3 Haziran 2011, s:6)

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Feltman’ın cinayet planı elinde patladı.” (Aydınlık, 6 Haziran 2011, s:6)

“MOSSAD’ın Suriye Ordusu’nu hedef alan planı.” (Aydınlık, 7 Haziran 2011, s:6)

“Polise pusu: 120 ölü” (Aydınlık, 7 Haziran 2011, s:6)

Erdoğan’ın silahlandırdığı çeteler – Suriye’de öldürülen 120 polis olayının perde arkası aydınlanıyor.” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:1,6)

“Suriyeli gazeteciler: Dörtyol’da Türk askerini katledenler aynı kişiler.” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:6)

“MOSSAD’ın müttefikleri: Kürtler, İhvan, Selefiler” (Aydınlık, 8 Haziran 2011, s:6)

Suriye’deki saldırının komutanı MİT ajanı çıktı.” (Aydınlık, 9 Haziran 2011, s:6)

“Tanık: Saldırganlar Türkiye’den geldi.” (Aydınlık, 10 Haziran 2011, s:1)

Saldırının amacı BM’den kınama kararı çıkartmak.” (Aydınlık, 11 Haziran 2011, s:10)

CIA Hatay’dan, MOSSAD Erbil’den.” (Aydınlık, 12 Haziran 2011, s:6)

Erdoğan: Seçimlerden sonra, Esad’la farklı şekilde görüşeceğiz.” (Aydınlık, 12 Haziran 2011)

Teröristlerde Türk SİM kartları.” (Aydınlık, 13 Haziran 2011, s:6)

ABD’nin planına göre, Suriye sınır kenti İdlib’e müdahale edecek, ardında Türk ordusu, Suriye topraklarına girecek.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

Erdoğan, Suriye’yi arkadan hançerliyor.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

Aydınlık’ın yukarıda özetlediğimiz iki haftalık Suriye haberleri, tv ve yandaş basının kamuoyuna yansıttıklarının gerçekle ilgisinin olmadığını ortaya koyuyor. Ki o haberler özel olarak, Suriye ordusunun kendi halkına katliam yapmak üzere kuzeye doğru yöneldiğini, Suriyelilerin de korkudan Türkiye’ye sığınmaya başladığı aldatmacası üzerine kurulu… 120 polisin öldürülmesinin üzerinde nedense hiç durmuyorlar!

Ve seçim gündemi nedeniyle, AKP’nin Suriye olaylarındaki rolü Türk kamuoyunda pek yer bulmadı…

RUSYA-İRAN ve SURİYE’DEN TÜRKİYE’YE UYARI

Ancak Suriye durumun farkında… Gelişmelere, ABD projesi olması nedeniyle yakından ilgi gösteren İran ve Rusya da durumun farkında…

Örneğin, Suriyeli Parlamenter Muhammed Zahir Gunnum, “Türkiye güvenirliğini kaybeder” derken, Şam Üniversitesi Hukuk fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muhammed Hüseyin de “ABD, Türkiye’yi kukla ve işbirlikçisi yapacak” uyarısında bulunuyor. (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

İran da AKP hükümeti üzerinden Türkiye’nin tutumunu ortaya koyuyor. “İran: Türkiye Suriye konusunda ikili oynuyor.” (14 Haziran 2011 tarihli günlük gazeteler)

Rusya Devlet Başkanlığı İdaresi Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uzmanı Aleksandr Kuznetsov da AKP’nin ikili tutumuna dikkat çekiyor: “AKP, Suriye üzerinde ikili oyun oynuyor. Amaç, Müslüman Kardeşler’in başında olduğu zayıf bir Suriye yaratmak. Ancak Suriye’deki bu istikrarsızlık, Türkiye’nin güvenliğine Kürt meseleleriyle birlikte tehdit olarak geri dönecektir. Bşar Esad’ın istifası bölgede felaketlere yol açacaktır.” (Aydınlık, 14 Haziran 2011, s:6)

AKP’NİN SURİYE GÖREVİ

Peki, AKP hükümeti neden Suriye olaylarının içinde? Düne kadar “Komşularla sıfır sorun” diyen, Suriye’yle “Şamgen” eksenli Ortadoğu Birliği kuran AKP, gerçekten ikili oynuyor olabilir miydi? (AKP’nin bu hamlelerinin BOP’la doğrudan ilgili olduğunu, Kaynak Yayınlarından çıkan “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi:Büyük Kürdistan” isimli kitabımdan okuyabilirsiniz).

Bu sorunun yanıtını da yorumla değil yine olgularla ortaya koyalım:

1.) AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisinin de 35 ayrı yerde söylediği gibi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıdır.

2.) ABD, Tunus ve Mısır’da başlayan ve kendi nüfuz alanı olan Bahreyn, Yemen, Ürdün ve Kuzey Irak’a sıçrayan halk hareketlerine karşı önlem almak için üç önemli adım attı. Birincisi, bölgedeki nüfuz alanı olmayan Libya, Suriye ve İran gibi ülkelerde ayaklanma başlattı. İkincisi, bu ayaklanmaları bastırmaya çalışan Libya’ya karşı Fransa-İngiltere ikilsiyle birlikte askeri saldırı başlattı. Üçüncüsü, ABD’nin nüfuz alanı olan ülkelerdeki (Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen, Bahreyn) halk hareketlerinin yönelimini değiştirmek için Türkiye’ye BOP kapsamında devreye soktu: 14 Mart’ta, İstanbul’da Türkiye’nin bölge liderliği hedefli “Değişim Liderleri Zirvesi” düzenletti.

Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almayı hedefleyen zirvede, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söyledikleri, amacı net ortaya koyuyordu:

Başbakan Erdoğan, bölgede değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü şu sözlerle anlatıyordu: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözeriz. Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık tarif ediyordu durumu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

ABD ve BOP Eşbaşkanlığı, “Ortadoğu’daki değişime istikamet verilmezse, değişime liderlik yapılamazsa, değişimin en başta BOP’u olumsuz etkileyeceğinin” farkındaydı!

3.) İşte ABD Başkanı Barrack Obama, değişime “istikamet” vermek üzere 29 Mayıs’ta “Ortadoğu Planı”nı açıkladı. Plan iki esas üzerine dayanıyor: Washington birinci olarak Suriye’yi hedef tahtasına koyuyor, ikinci olarak da İsrail’e 1967 sınırlarını “şart” koşarak, bölgenin ABD karşıtlığını frenlemeye çalışıyordu.

4.) AKP hükümeti plan gereği, Suriyeli muhalifleri organize etmek için Antalya’da karargâh oluşturdu. ABD ve Batı ülkelerinden gelen liberalleri, Dera aşiretlerini, Müslüman Kardeşler’i ve Talabanici Kürtleri aynı hedefte birleştirmeyi hedefleyen Antalya toplantılarında “Suriye’ye Erdoğan modeli” bile gündeme geldi!

5.) 29 Mayıs günü New York Times’ın “Türkiye, Arapları birleştirebilir mi” sorusuna Dışişleri Bakanı Ahmet DavutoğluTürkiye’nin sınırlarının hiçbiri doğal değil. Hemen hemen tümü yapay.” yanıtını verdi! (Sabah, 30 Mayıs 2011)

6.) NATO’nun hava üssü olan İzmir’in, NATO’nun kara üssü yapılmasına karar verildi!

7.) Bu hazırlıkların ardından da, Aydınlık’ın yukarıda özetlediğimiz haberlerindeki gelişmeler AKP tarafında uygulanmaya başlandı.

8.) Başbakan Erdoğan, 12 Haziran Genel Seçimlerindeki yüzde 50 zaferini kutlamak üzere yaptığı balkon konuşmasında “Seçimleri Ankara kazandı, Şam kazandı” diye formüle etti!

AMAÇ, KÜRDİSTAN’I DENİZE AÇMAK

Tüm bu gelişmelerin tarihteki benzer bir izdüşümünü anımsatarak bitirelim yazımızı:

Birinci Körfez Savaşı’nda “Saddam’ı devirmeden” müdahaleyi kesen ABD, daha sonra Saddam’ı devirmek üzere Irak’ın kuzeyindeki Kürt grupları ayaklandırdı. Irak hükümeti ayaklanmayı iki günde bastırdı. 450 bin mülteci Türkiye sınırına yığıldı. BM 5 Nisan 1991’de sığınmacıların durumunu ele aldığı oturumunda, 36. paralelin kuzeyinde kalan Kürt bölgesini, uçuşa yasak bölge ilan etti!

ABD, BM kararına dayanarak “Huzur Operasyonu” başlattı. Operasyonu yapacak “Çekiç Güç” birlikleri, Silopi ve İncirlik’te konuşlandırıldı; 17 Nisan 1991’de de ilk birlikler Kuzey Irak’a girdi. Türkiye 12 Temmuz 1991’den başlayarak, ABD’nin Irak’a 19 Mart 2003’te yeniden saldırmasına kadar, Çekiç Güç’e her altı ayda bir izin çıkardı!

Irak, ABD’nin 2003 yılındaki saldırısında değil, aslında BM’nin uçuşa yasak bölge kararı aldığı 5 Nisan 1991’de bölündü! Ve Kürdistan’ı bizzat Çekiç Güç yani ABD kurdu.

Suriye’nin de benzer bir operasyon sonrası bugün bölünmesi, ABD’nin hedefi. Böylece Kuzey Irak’taki kukla devletin, İskenderun hattı üzerinden Akdeniz’e açılması hesaplanıyor.

Bu plan gerçekleştiği takdirde, Başbakan Erdoğan’ın daha 2004 yılında tarif ettiği “Diyarbakır’ı BOP içinde bir merkez yapma” görevi başarılmış olacak! Diyarbakır, genişlemiş büyük Kürdistan’ın merkezi, yani başkenti olacak!

ABD’nin AKP üzerinden Türkiye’yi ateşe attığı ve komşularıyla karşı karşıya getirdiği bu sürecin sonucu, sadece bölgemizi değil, dünyayı da yeniden şekillendirecek!

Mehmet Ali Güller
16 Haziran 2011 – Odatv.com
18-19 Haziran 2011 – Aydınlık Gazetesi

, ,

1 Yorum

SEÇİM ANALİZİ 2: OYLAR MAĞDURA DEĞİL GÜÇLÜYE GİDER!

İlk seçim analizimizde, Türkiye’yi içine sokacağı zorluklardan hareketle, seçimlerin iki önemli sonucu üzerinde durmuştuk: Dış politika açısından; Erdoğan’ın “Ankara kazandı, Şam kazandı” demesini ve iç politika açısından; AKP-CHP-BDP arasında “Yeni Anayasa” ittifakı oluşturulacağının işaretinin verilmesini incelemiştik.

İkinci seçim analizimizde ise Ergenekon sürecinin ve mağduriyet konusunun seçime nasıl yansıdığını inceleceğiz:

‘ASKER KONUŞURSA, AKP BÜYÜR’ YALANI

Türkiye’de AKP’nin başarısına ve seçimlere yönelik “seçmen mağdura oy verir” diye bir “teori” üretildi…

Bu “teori”nin çok sayıdaki sözcüsüne göre:

2002 seçimlerini AKP almıştı çünkü mağdurdu; Kemalist rejim AKP liderini seçim yasaklısı ilan etmişti, ayrıca türban nedeniyle mağdurlardı… AKP, 28 Şubat oldu diye seçimi kazanmıştı…

Yine bu “teori”nin çok sayıdaki sözcüsüne göre:

2007 seçimlerini AKP almıştı çünkü yine mağdurdu; Kemalist yargı üzerine gidiyordu, asker darbe yapmaya çalışıyordu, askerin darbe istemeyen kanadı bile AKP’yi azarlıyordu, üstelik türban nedeniyle hâlâ mağdurlardı… AKP, 27 Nisan muhtırası verildi diye seçimi kazanmıştı…

CHP işte 12 Haziran 2011 seçimlerine AKP’nin sözde bu mağduriyet kartlarını elinden alarak girdi; türbanı çözdü(!), askeri hizaya getirdi… Diğer yandan AKP yargıyı zaten adım adım kontrol altına alıyordu, orada da mağduriyet kalmıyordu… Peki ya sonuç?

Tüm mağduriyetleri elinden alınan AKP oylarını yüzde 50’ye çıkardı!

Çünkü “seçmen mağdura oy verir” teorisi tam bir yalandı. Seçmen güçlüye, güçlü gözükene, güçlü gözüktürülene oy verirdi. Ki bunu anlamaları için çocukluklarına dönüp, mahallede zayıftan yana değil güçlüden yana durdukları günleri hatırlamaları yeterliydi… Çünkü toplumsal eğitimimiz böyleydi! Hatta bir bölümü, Erdoğan korkusu nedeniyle neleri yazamadığını düşünerek de bu yanlışı görebilirdi… Aslında sadece Erdoğan’ı neden desteklediklerini “samimiyetle” yanıtlayarak da, gerçeğe ulaşabilirlerdi…

Her neyse, biz teorinin yanlışlığı üzerinde duralım…

AKP’Yİ 28 ŞUBAT DEĞİL, ABD İKTİDAR YAPTI

Gelin bu mağduriyet teorisini önce 2002 seçimlerinde çürütelim:

AKP, 28 Şubat oldu diye 2002’de iktidar olmadı, Erdoğan seçim yasaklısı yapıldı diye Başbakan olmadı! Tersine 1997’deki 28 Şubat, 1999’da Ecevit’i iktidar yaptı.

Ki bu teoriye göre 28 Şubat mağduriyeti bir partiyi iktidar yapacaksa, o parti AKP yerine Saadet Partisi olmalıydı; bir lideri Başbakan yapacaksa, o lider Erdoğan yerine Erbakan olmalıydı!

Erdoğan’ı AKP’ye lider yapan, onu daha 1996’da Erbakan’ın yerine hazırlayan ABD’dir. AKP’yi 2002’de Türkiye’de iktidar yapan, Irak’a girmeye hazırlanan ABD silahlı kuvvetleridir!  Erdoğan’ın, seçim yasağını kaldırtmak üzere, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le görüştürülmesini Pentagon’dan, Wolfowitz’den mektupla istediği; yasaklı Erdoğan’ın, ABD girişimlerinden sonra Cumhurbaşkanlığı’nda ve Genelkurmay Karargâhı’nda başbakan gibi ağırlandığı; Baykal’ın desteğiyle yasa değiştirilip, Siirt seçimlerinin yenilenip, Erdoğan’ın milletvekili seçtirildiği gerçeğinin üzerinden atlanarak “teori” üretilemez!

2007 SEÇİMLERİNİ, AKP’Yİ İNDİR(E)MEYENLER KAYBETTİ

Gelin şimdi de AKP’nin yine mağduriyet nedeniyle 2007 seçimlerini kazandığı yalanını çürütelim:

Önce o günleri anımsayalım: 2007 baharında Türkiye ayakta, milyonlar Cumhuriyet mitinglerinde AKP’yi protesto ediyordu. Türkiye tarihinin bu en büyük halk hareketi, AKP’yi baş aşağı götürüyordu. Dahası, 27 Nisan açıklaması, Cumhuriyet mitinglerinin daha da kitleselleşmesine güç vermişti!

Ancak… Sezer-Baykal ikilisi, halk hareketinin gücünü –belki kendilerini de silip süpüreceği korkusundan- kullanmadı, TBMM’de 367 sandalye cambazlığıyla Cumhuriyet’i koruyacaklarını sandılar! Ardından Dolmabahçe mutabakatı, TSK’nın 27 Nisan’ın arkasında duramaması, Cumhuriyet mitingleri kürsüsüne “ne darbe ne şeriat” anlayışının hâkim kılınması, o mitinglere katılan milyonlara kürsüden “solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye oy versin” denilmesi, AKP’yi kurtardı!

Kısacası AKP, 22 Temmuz 2007 seçimlerine mağdur olarak değil, tersine Cumhuriyet kalesindeki geri çekilmeler nedeniyle güçlenerek, güçlü gözükerek girdi ve yüzde 47 oy aldı!

Öte yandan Eylül’de açıklanacak Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davası sonucunun, gizli ellerin devreye girmesiyle –üstelik kapatamama kararıyla- Temmuz sonuna alınması, AKP’yi 30 Ağustos stratejisinde daha da güçlendirdi!

Mağduriyeti değil gücü kullanan AKP de, TSK’ya karşı Ergenekon operasyonunu başlattı! Cumhuriyet kalesi, “hukuk” dedikçe, AKP operasyonun çapını büyüttü; “aman asker konuşmasın, AKP’yi mağdur etmesin” denildikçe, AKP Türk Ordusu’na baskısını artırdı… “Militarizm karşıtlığı” ile “asker karşıtlığını” birbirine geçirerek uygulanan psikolojik savaş, Türkiye’yi esir aldı!

Adım adım operasyonların hangi boyuta geldiği artık ortada!

2010 HALK OYLAMASINI, ŞURA’DA TSK’YA BOYUN EĞDİREN AKP KAZANDI

Ya 12 Eylül 2010 halk oylaması sonucunu ne belirledi? AKP yine mağdur olduğu için mi yüzde 58 oy çıkardı?

Hayır, tersine AKP 30 Ağustos terfilerine müdahale edebildiği için, Yüksek Askeri Şura’da TSK’ya boyun eğdirebildiği için halk oylamasına güçlü girebildi ve kazandı! Buna bir de kuşkusuz CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “genel af” söyleminin MHP saflarında yarattığı çekinceyi ve kaybettirdiği oyları eklememiz gerekiyor…

AKP GÜÇLÜ GÖZÜKTÜKÇE OYUNU ARTIRDI

Gelelim 12 Haziran 2011 seçimlerine…

AKP hangi mağduriyetle girdi bu kez seçimlere? AKP türban mağduru mu, asker mağduru mu?

CHP bu mağduriyetleri güya teker teker almadı mı? İlk seçim analizimizde altını çizmiştik: CHP AKP’nin güya türban ve dini mağduriyetini ortadan kaldırmak için türbanı üniversitelere soktu, “cemaatlere saygılıyız” dedi, “laiklik tehlikede değil” dedi, “tekke ve zaviyelerin kapatılması yanlıştı” dedi… CHP AKP’nin asker mağduriyetini gidermek için 27 Mayıs’ı eleştirdi, 27 Nisan’ı kötüledi, 25. maddayi kaldıracağını ilan etti, profesyonel askerliğe ve bedelli askerliğe evet dedi, askerliği 6 aya indireceklerini taahhüt etti, gençlere staj kabilinde askerlik yapma sözü verdi…

Hepsinden önemlisi CHP askere “sus, sakın konuşma” dedi: CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, Genelkurmay’ın balyoz davasına ilişkin açıklamasını doğru bulmadıkları ilan etti. Bir ay sonra Harp Akademileri Komutanı Org. Balanlı tutuklandığında ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu çıkıp Genelkurmay’a “sakın ola ki herhangi bir tepki vermeyin, kendi kışlanızda oturun” dedi!

İşte AKP’nin hem türban hem de asker mağduriyeti giderilmişti…

Sonuç ne oldu peki?

AKP yüzde 50’ye çıktı!

Çünkü mağduriyeti giderelim derken, aslında AKP güçlendirilmişti.

Arkasına ABD’yi alan AKP, orduya boyun eğdirebilen, generali içeri atabilen, aydını mahkemelerde süründürebilen, yargıyı ele geçirebilen, emekçi hareketini şiddetle bastırabilen, kısacası “güçlü” bir profil sergilemiş oldu… Buna bir de İsrail’e sözde posta koyan bir hükümet görüntüsü eklendiğinde, AKP daha da güçlü bir görüntü sergilemiş oldu.

Kısacası, AKP mağdur olduğu için değil, güçlü gözüktüğü için oy aldı!

Keza BDP de, mağdur olduğu için değil, “güçlü” durduğu için seçimlerde başarı elde etti ve neredeyse milletvekili sayısını iki katına çıkardı. Silahlı siyasetin etkisi ortada… BDP’nin YSK’nın kararı karşısında Türkiye’yi içine soktukları savaş görüntüleri ile YSK’ya kararlarını geri aldırtmaları, seçimlere girerken en büyük kozları oldu! Aynı durum karşısında tam ters tavır takınan ÖDP’nin ise hali ortada…

Not: Üçüncü seçim analizimizde, partileri kurumsal yapıları ve dayandıkları sınıflar ile sosyo-ekonomik tabakalar üzerinden inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
14 Haziran 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

SEÇİM ANALİZİ -1- SEÇİMİ “AKP-BDP-CHP” İTTİFAKI KAZANDI!

12 Haziran 2011 Genel Seçimleri için pek çok sonuç dile getirilebilir. Ama biz Türkiye’yi içine sokacağı zorluklardan hareketle, bu ilk incelememizde, iki önemli sonuç üzerinde duracağız:

1.) Dış politika açısından; Başbakan Erdoğan “Balkon konuşmasında” yaptığı değerlendirmede “Ankara kazandı, Şam kazandı” dedi.

2.) İç politika açısından; AKP-CHP-BDP arasında “Yeni Anayasa” ittifakı oluşturulacağının işareti verildi.

Açalım:

“ANKARA KAZANDI, ŞAM KAZANDI”

Başbakan Erdoğan, partisinin yüzde 50 oy kazandığı seçimlerden sonra yaptığı geleneksel balkon konuşmasında kurdu bu bağı: “İnanın bugün İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar, Avrupa kazanmıştır. Bugün, demokrasi kadar, özgürlük kadar, barış, adalet, istikrar kazanmıştır.”

İlk bakışta ilgisiz gibi duran bu denklem, AKP’nin varlık nedeniyle doğrudan ilgilidir. Bu denklem, Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olmasının gereğidir.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı aynı zamanda BOP eşbaşkanı olursa, doğal olarak kazandığı seçim nedeniyle Şam da kazanmış olur!

ABD’nin Suriye’yi parçalama planında görev alacak muhalefete Antalya’da evsahipliği yapan bir parti için, seçimleri elbette Şam kazanmış olur! “ABD’nin BOP’u içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” diye 7 yıl önce taahhütte bulunan bir Başbakan için, seçimleri elbette Diyarbakır-Gazze ekseni kazanmış olur! (Diyarbakır ile Gazze’yi eşitlemenin siyaseten Türkiye’yi içine sokacağı sıkıntı, başlı başına bir yazı konusudur).

Kısacası, seçimleri “yüzyıllık hesaplaşma” olarak değerlendiren AKP, seçim başarısını da ABD’nin BOP’unun bir ayağı olan yeni-Osmanlıcılık içinde tanımlamıştır!

“YENİ ANAYASA” İTTİFAKI

Seçimler, üç partili bir TBMM’nin, AKP ne denli yüksek oranda oy alırsa alsın, tek başına anayasa değiştirecek 367 milletvekili sayısına ulaşamayacağı gerçeğini somut olarak gösterdi. AKP açısından TBMM’yi MHP’siz şekillendirmek, bu nedenle çok önemliydi. Seçim süreci boyunca AKP’nin “Kürt Açılımı”nı sanki başka parti yapmış gibi yüksek perdeli milliyetçi bir görüntü verme gayreti, bu hesabın gereğiydi.

Başbakan Erdoğan, “balkon konuşmasında” bunun seçim gereği olduğunu, yeniden eski sözlerine dönerek ortaya koydu!

Erdoğan, yüzde 50 oya rağmen düşen ve 326 olan milletvekili sayısıyla artık yeni Anayasa konusunda doğal müttefiki olan BDP’ye yeniden dönmek durumunda. Seçim sürecinde “Ben olsam Apo’yu asardım” diyen Erdoğan’ın balkon konuşmasında, “kalbini kırdığım herkesten helallik istiyorum” demesine bakalım BDP nasıl tepki verecek?

AKP ve BDP arasındaki doğal “yeni Anayasa” müttefikliği, her iki partinin milletvekili sayısının 361’de kalması nedeniyle sayısal olarak mümkün değil. Ancak sayısal olarak mümkün olsa da CHP’siz, siyaseten yine de mümkün değildir.

Daha önce çok vurguladığımız için kısaca değinelim: CHP, bu ülkenin kurucu partisidir. Onun mazbatası, imzası, onayı olmadan rejim değişikliği yapılması mümkün değildir. AKP’nin gücü üniter yapıyı değiştirmeye yetmez. “Başkanlık Sistemi” gibi, “Federal Anayasa” gibi değişikliler ve “Özerklik” sonrası “federatif bir Türkiye” için CHP onayı şarttır, “İstanbul ve Diyarbakır başkentli Türk-Kürt Federe Devleti” için CHP’nin imzası şarttır.

İşte “yeni CHP” bu gerçeğin bir sonucudur!

Bu bakımdan seçimleri CHP düzleminde de incelememiz gerekmektedir:

CHP KAYBETTİ, YENİ CHP KAZANDI

CHP her ne kadar 2007 Genel Seçimleri’ne göre hem oy oranını hem de milletvekili sayısını artırdıysa da, Kılıçdaroğlu ve yeni ekibinin ortaya koyduğu hedefler bakımından kesinlikle başarısızdır.

Kılıçdaroğlu, bir kısmı CHP’ye yabancı olan yeni ekibiyle birlikte inşa ettiği yeni partinin iktidar olabilmesinin formülünü “2D’ye karşı 2Y” olarak belirlemişti. Kılıçdaroğlu CHP’ye Genel Başkan olduktan sonra yaptığımız analizlerde, bu formülün başarılı olmayacağını ısrarla vurgulamıştık. Güya “yeni CHP” AKP’yi, 2D’ye yani “Din ve Darbe” kartına karşı 2Y ile yani “Yolsuzluk ve Yoksulluk” silahıyla vuracaktı. Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın elinden din ve darbe silahını alacaktı!

Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si bu formüle uygun olarak AKP’nin elinden “din”i almak için Cumhuriyet’i tahrip eden şu tavizleri verdi:

Kılıçdaroğlu 2007 yılından beri gündemde olmayan türban konusunu eline aldı ve üniversitelerde serbest olmasının yolunu açtı. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin çekincesini geri çektiğini ifade etmesi, YÖK’ün Anayasa Mahkemesi kararlarını hiçe sayarak bir genelge yayımlamasına ve türbanı üniversitelere sokmasına neden oldu. Bunu fırsat bilen çeşitli tarikat ve cemaatler, türbanı ilköğretim okullarına kadar soktu.

Türban kartını bu hamleyle AKP’nin elinden aldığını sanan Kılıçdaroğlu, hemen ardından “cemaatlere saygılıyım” dedi, “laiklik tehlikede değil” beyanatları verdi. Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı, seçim döneminde cemaat bağlantılı kimi yeni CHP’lilerce “tekke ve zaviyelerin kapatılması yanlıştı” gibi Kemalist Devrim’e en sert yönelen hamlelere dönüştü.

AKP’nin sözde “din” kartına darbe vuran CHP, ardından “darbe” konusuna yöneldi. 27 Mayıs’ın yanlış olduğunu söyleyerek bu alandaki açılımlarına soyunan Kılıçdaroğlu, CHP’nin 2007 yılında desteklediği 27 Nisan’ı da eleştirdi. (Öyle ki, Başbakan Erdoğan bile bunu fırsata çevirip seçim döneminde “27 Nisan muhtıra değildi” açıklaması yaptı). Yetinmeyen Kılıçdaroğlu 35. maddeyi kaldıracaklarını, profesyonel askerliğe geçeceklerini, bedelli askerlik getireceklerini, askerliği 6 aya indireceklerini, üniversite öğrencilerine yazları staj kabilinde askerlik yaptıracaklarını söyledi… Önüne AKP’nin “darbe karşıtlığı” kartını almayı hedef koyan yeni CHP, bu açılımlarla militarizm karşıtı bir parti yerine asker karşıtı bir partiye dönüşmüş oldu. Bunu seçime tahvil etmeye soyunan AKP de, taktik olarak, CHP’ye karşı TSK savunuculuğuna soyundu. (İlginçtir, askeri her konuya itiraz eden Kılıçdaroğlu, TSK’nın Libya’ya gönderilmesine ise TBMM’de açık destek verdi).

Bu iki açılımın kısmen sınanacağı ilk çarpışma 12 Eylül halk oylamasıydı. Ancak orada da Kılçdaroğlugenel afdiyerek “hayır” cephesinde yer alan MHP seçmenlerini kaybetti.

12 Haziran Genel Seçim süreci ise “yeni CHP”nin misyonunu daha da somut ortaya koymasına dönüştü: Dersim’i tartışmaya açarak seçim sürecini başlatan ve AKP’ye İnönü üzerinden Cumhuriyet’e saldırma imkânı sunan yeni CHP, son adım olarak da “özerklik” dedi!

CHP’nin, dış ve iç cephede yaratılan rüzgâra rağmen “anlamlı oy artışı” sağlayamaması, işte değişim yerine dönüşüm hatta başkalaşım yaşamasının sonucudur!

Not: Bir sonraki seçim analizimizde, Ergenekon sürecinin ve mağduriyet meselesinin seçimlere etkisini işleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
13 Haziran 2011

, , ,

Yorum bırakın

AKP 12 EYLÜL’DEN HESAP SORAMAZ

12 Eylül halk oylamasına sunulan anayasa değişikliğinin hedefinin, yargıyı teslim almak olduğunu defalarca yazmıştık. “12 Eylül’den hesap sorulacak” safsatasının da, “yetmez ama evetçi” bir destek bulmaya dönük taktik olduğunu belirtmiştik. Zaman gerçeği tescilledi. AKP’nin anayasa değişikliğiyle önce HSYK genişletilip, ele geçirildi. Ardından HSYK’nın belirlediği yeni “blok” üyelerle Yargıtay ve Danıştay başkanlıkları ele geçirildi.

Bu arada 12 Eylül halkoylamasının üzerinden tam 9 ay geçti ama 12 Eylül’le hesaplaşma yaşanmadığı gibi olmamış sözde darbeler üzerinden, TSK’ya balyoz üstüne balyoz vuruldu!

9 aydır bekleyen hesap sorma işi, nedense, tam da seçimlere bir hafta kala uygulanmaya başladı. Aynı günlerde dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Nejat Tüğmer’in de ölmesiyle, sadece dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren’e ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Tahsin Şahinkaya’ya darbenin hesabı sorulabildi(!)

Peki, bu sor(g)ulama ne anlama geliyor, bu müsamere nasıl izlenmeli?

12 EYLÜL’LE HESAPLAŞMA DEĞİL, SEÇİM TAKTİĞİ

1.) 9 ay durup, seçimlere bir hafta kala 12 Eylül generallerine hesap sorma işi kuşkusuz bir seçim taktiğidir. AKP, 12 Eylül halk oylamasında, sırf bu hesap üzerinden anayasa değişikliğine “evet” diyen yüzde 6-8 oranındaki kitlenin desteğine yine ihtiyaç duyuyor.

12 Eylül’ün yarattığı Türkiye şartlarının ürünü olan AKP iktidarının 12 Eylül’den gerçekte hesap sormayacağı bir yana… Evren’e “sizin desteğinizle İstanbul’u uçururdum” diye iltifat eden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Evren’i Çankaya’da ağırlayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Evren ile Manisa’da açılış peşinde koşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, Evren’den hesap sormayacağı, soramayacağı da ortadadır!

2.) Evren ve Şahinkaya’ya güya 12 Eylül’ün hesabının sorulduğu operasyon çerçevesinde öne çıkarılan iki konudan biri, darbeci generallerin, pişman olmadıkları, bugün olsa, yine darbe yapacaklarıydı!

“Eskiler hala darbe yapmaktan bahsettiklerine göre, bugünküler de kesin darbe yapmak istiyordur” düşüncesinin, kamuoyu bilincinde hâkim kılınmaya çalışıldığı açıktır, ortadadır.

3.) Aydınlık, seçim sonrası iki eski Genelkurmay Başkanı’nın darbecilikten tutuklanacağını deşifre etti. 367 krizinin yeniden gündeme getirilmesi Aydınlık’ın “Karadayı ve Başbuğ’a operasyon” uyarısını doğrularken, Başbakan Erdoğan’ın bir tv programında “belki başkaları da var” demesi, operasyonun sinyalini belirginleştirdi.

Öte yandan iddianamede yer alan “Ergenekon demek, TSK demektir” esasına uygun süren tertibin son aşamasında, seviye bir rütbe daha yükseltilmiş ve görevdeki en üst rütbeliye, yani ilk defa bir Orgeneral’e uzanılmıştı.

İşte Evren’e sözde hesap sorulması, Genelkurmay Başkanlarına sıçratılacak yeni aşamada, aynı zamanda işi kolaylaştıracak, yoldaki dikenleri temizleyecekti!

ABD-12 EYLÜL İLİŞKİSİ PERDELENİYOR

4.) Evren ve Şahinkaya’ya, güya 12 Eylül’ün hesabının sorulduğu operasyon çerçevesinde öne çıkarılan ikinci konu ise “ABD’nin perdelenmesi” olmuştur!

Geçenlerde ölen CIA şefi Paul Henze’nin, darbe olduktan hemen sonra ABD Başkanı Jimmy Carter’ın kulağına söylediği “our boys did it”, yani “bizim oğlanlar yaptı” şeklindeki tarihi sözünün belgelediği darbe-ABD ilişkisi, 31 yıl aradan sonra, bu vesileyle belleklerden temizlenmeye çalışılıyor!

Savcının bu sorusuna Tahsin Şahinkaya’nın verdiği yanıt çarçaf çarşaf gazetelerde yer alıyor. Güya ABD Genelkurmay Başkanı, darbeden sonra Şahinkaya’ya sitem etmiş ve “11 Eylül günü birlikte kahvaltı yaptık, bana müdahaleyle ilgili bir şey söylemedin” demiş! Bu sözler, tv ve gazetelerden, “ABD’den icazet alınmamış” başlığı ile kamuoyunun belleğine yerleştirilemeye çalışılıyor iki gündür!

12 EYLÜL YÜRÜRLÜKTE

12 Eylül’e 12 soru soran savcı da en az Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü kadar iyi biliyordur ki, 12 Eylül’ün yarattığı zeminde ayaktadırlar! Çünkü Türkiye’yi dünya ekonomik sitemine entegre etmek, serbest piyasa ekonomisine geçirtmek üzere uygulanan silahlı siyasetin adıdır 12 Eylül! Ve Özal’ıyla, Çiller’iyle, Erdoğan’ıyla da 30 yıldır yürürlüktedir!

12 Eylül sadece hapishaneler, tutuklamalar, sadece işkenceler ve sadece idamlar değildir!

12 Eylül özelleştirmedir, kamunun malını haraç mezat satmaktır küresel tekellere… 12 Eylül, Özal’ın yasaları hiçe saymasıdır, Çiller’in “son sosyalist devleti de yıktık” diyerek kadeh kaldırmasıdır. 12 Eylül, emekçileri örgütlerinden kopartmaktır, gençlere siyaseti yasaklamaktır. 12 Eylül, ABD’nin “yeşil kuşak” politikası ve “ılımlı İslam” hedefi doğrultusunda, topluma Sünni ideolojiyi hâkim kılmaktır. 12 Eylül, Türk-Kürt ayrılık tohumlarını ekmektir, “Kürt diye bir şey yoktur” diyerek, Kürtçeyi yasaklayarak… 12 Eylül Atatürk devrimiyle hesaplaşmaktır, yerine Natotürkçülük yapmaktır. 12 Eylül aynı zamanda TSK’ya darbedir, Kemalist subayların ordudan atılmasıdır, tasfiyesidir.

Ve 12 Eylül, sürmektedir!

Mehmet Ali Güller
9 Haziran 2011

, , ,

Yorum bırakın

DANIŞTAY DA DÜŞTÜ!

Başbakan Erdoğan’ın, katıldığı bir tv programında, “hizmetlerimizin önünde duran tek engel Danıştay kaldı” dediği saatlerde, Danıştay’da başkanlık seçimleri yapılıyordu. Ve “beklenildiği” gibi Danıştay’ın yeni başkanı, 1. Daire Üyesi Hüseyin Hüsnü Karakullukçu oldu.

Geçen haftaki Yargıtay seçimleri sonrasında, yeni Başkan Nazım Kaynak için “Benim güzel arkadaşım. Çok şükür birinci turda seçildi” sevinci gösteren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Danıştay’a Başkan seçilen Hüseyin Hüsnü Karakullukçu için de “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor” mutluluğu sergiledi.

YARGITAY’DAKİ YÖNTEM, DANIŞTAY’DA DA UYGULANDI

Danıştay seçimleri de tıpkı Yargıtay seçimleri gibi 12 Eylül referandumu öncesi planlandığı gibi geçti.

12 Eylül’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesiyle genişletilen HSYK’yı, Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı liste kazanmış; “yeni HSYK” da, yine anayasa değişikliğiyle daire ve üye sayısı artırılan Yargıtay ve Danıştay’a “blok” liste sokmuştu. Tıpkı Yargıtay’a seçilen 160 yeni üyenin blok oy kullanarak Arınç’ın arkadaşını seçmesi gibi, Danıştay’a yeni seçilen 61 yeni üye de blok halinde Hüseyin Hüsnü Karakullukçu’ya oy verdi. 156 oyun 82’sini alan Karakullukçu, böylece ilk turda, 32 dakikada seçilmiş oldu.

YENİ BAŞKAN’IN İLK SÖZÜ, ‘YENİDEN YAPILANDIRMA’

Karakullukçu, seçilmesinin ardından yaptığı ilk açıklamada, Danıştay’ı yeniden yapılandıracağı sözünü verdi. Böylece Başbakan Erdoğan’ın “önünde tek engel gördüğü” Danıştay da, “yeni Danıştay” olarak bir engel olmaktan çıkacak!

Karakullukçu ikinci olarak da, kendisine blok halinde oy veren Danıştay’ın yeni üyelerine teşekkür etti: “Bugünden itibaren, şu andan itibaren genç, anayasa ve yasamızda yapılan yeni düzenlemelerle aramıza katılan, seçilerek aramıza katılan, birbirinden genç, dinamik, birbirinden zeki arkadaşlarımızla çalışmak bana son derece onur verecektir.”

ERDOĞAN’I CEZADAN KURTARAN HAKİM

Yeni Danıştay Başkanı Hüseyin Hüsnü Karakullukçu’nun tek özelliği, Arınç’ın sınıf arkadaşı olması değil elbette; Karakullukçu aynı zamanda Erdoğan’a yakınlığıyla biliniyor.

Dahası Yeni Danıştay Başkanı Karakullukçu, Tayyip Erdoğan’ı ceza almaktan kurtaran kararlara imza atan isim olarak anımsanıyor. 2001 yılında İçişleri Bakanlığı’nın Erdoğan hakkında “cürüm işlemek amacıyla suç örgütü oluşturmaktan” verdiği soruşturma açılması izni, Karakullukçu’nun da verdiği oyla iptal edilmişti. Bu karar yerel mahkeme kararlarına da dayanak oluşturmuş ve Erdoğan ceza almaktan kurtulmuştu!

YENİ DANIŞTAY BAŞKANI, BAŞBAKANLIK MÜSTEŞARI OLACAKTI

Fatih Altaylı’nın 2005 yılında Sabah gazetesinde yazdığına göre, Başbakan Erdoğan Dışişleri Bakanlığı’nda uzman olarak çalışan arkadaşı Vahit Özdemir’den, Danıştay’daki davasında yardımcı olmasını istemiş; Özdemir de Hüseyin Hüsnü Karakullukçu ile görüşüp, Erdoğan’ın durumunu anlatmıştı.

Bu arada Erdoğan, Başbakan olduğunda, Hüseyin Hüsnü Karakullukçu’nun isminin Başbakanlık Müsteşarlığı için geçtiğini de anımsatalım.

Karakullukçu, sadece Erdoğan’ı ceza almaktan kurtarmadı elbette… Örneğin, Danıştay 1. Dairesi, TOKİ’ye değerinden 170 kat fazla fiyata arsa sattığı belirtilen AKP’li Siirt Belediye Başkanı Mervan Gül’ün soruşturulması doğrultusunda karar vermiş, bu karara Hakim Hüseyin Hüsnü Karakullukçu muhalif kalmıştı!

Bu arada ilginç bir bağı daha anımsatalım: Erdoğan’a Başbakan olmasının yolunu açan Siirt seçimleri sırasında AKP’nin Siirt Milletvekili Mervan Gül’dü. Gül, bir yıl sonra Siirt Belediye Başkanı olarak mükafatlandırıldı. Ancak ilerleyen yıllarda Mervan Gül’le ilgili yolsuzluk iddiaları öyle birikti ki, AKP Mervan Gül’ü 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde aday gösteremedi. Hatta Gül, “izinli olarak” yurtdışına gönderildi! Gül’ün yerine seçime kadar Belediye Meclis üyesi Aydın Gülcan vekalet ederken, Başbakanlık Danışmanı Nurettin Ertemel de, belediyedeki işleri yürütmüştü!

SONUÇ YERİNE

Cumhuriyet’in kaleleri tek tek düştü, düşüyor… Dolayısıyla artık korunacak değil, yeniden kurulacak bir Cumhuriyet ödevimiz var!

Mehmet Ali Güller
8 Haziran 2011

, , , ,

1 Yorum

YARGITAY NASIL ELE GEÇİRİLDİ?

YARGITAY NASIL ELE GEÇİRİLDİ?

AKP 12 Eylül referandumunu “10” seçim öneminde sayıyor, 12 Haziran genel seçimini de “20” referandum öneminde100 yıllık İttihatçı rejimle son hesaplaşma olarak görüp, yazan çizenler bile var; tıpkı 2004 yerel seçimlerinde, “84 yıllık karanlığa son” dedikleri gibi…

Artık açık ve netler: Cumhuriyet’le hesaplaşıyorlar; Cumhuriyet’in kurumlarını yönetmek için değil, parçalamak için ele geçiriyorlar!

Bir darbe de Yargıtay’a vurdular!

Anımsayalım:

İLK HEDEF HSYK

Yargı uzun süre, iş yükünün ağırlığı nedeniyle ek daire talep etti. Yürütmenin umurunda olmadı. Ki yürütme yargıyı önünde engel olarak gördüğünü zaten söyleyip duruyordu… Yargıtay’a ek daireler için şartlar henüz oluşmamıştı. Daire şimdi oluşturulsa, oraya yürütmenin “baş belası” HSYK üye belirleyecekti. (Zaten HSYK’nın diğer görevlerde de atama yapmaması için, kurul başkanı bir süredir toplantılara katılmıyordu!) Bu, iş yükü pahasına kabul edilemezdi.

Derken ajandadan “anayasa değişiklik paketi” çıkarıldı ve “yetmez ama evetçi”lerin de desteğiyle, paket 12 Eylül referandumunda geçti. Paketin en önemli unsuru HSYK’nın genişletilmesiydi. Evet, artık şartlar oluşmuştu!

Adalet Bakanlığı’nın “desteklediği” liste, yeni HSYK’yı oluşturdu. Kimi hâkimlerin “Adalet Bakanlığı eşeği aday gösterse oy veririm” dediği medyaya da yansıdı. Sıra Yargıtay’daydı artık.

YARGITAY’A 160 YENİ ÜYE

İş yüküne bağlı zaman aşımından dolayı Hizbullah üyelerinin serbest bırakılmasının kamuoyunda yarattığı rahatsızlığı değerlendiren yürütme, aradığı fırsatı bulmuştu: Ek daireler ve Yargıtay’a yeni 160 üye seçildi… Elbette Adalet Bakanlığı’nın seçtiği yeni HSYK üyeleri, Yargıtay’a da istenilen üyeleri seçmişti!

Ve geldik bugüne…

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker 1 Haziran’da emekli oldu. Yerine aday olanlar arasında, sadece 11 ay sonra yaş haddinden emekli olacak 6. Hukuk Dairesi Başkanı Nazım Kaynak da vardı.

Ve Kaynak, 2 Haziran günü, yeni HSYK’nın seçtiği 160 yeni üyenin firesiz blok oyunu da alarak 197 oyla, hem de ilk turda Yargıtay Başkanı seçildi!

Kaynak’a ilk kutlama Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan geldi: “Benim güzel arkadaşım. Pırıl pırıl bir Anadolu delikanlısı. Çok şükür birinci turda seçildi” dedi.

AKP’NİN ASIL HAMLESİ 11 AY SONRA

Ancak AKP’nin asıl hamlesi 11 ay sonra, yani Nazım Kaynak zorunlu emekliye ayrıldığında olacak. Yani Nazım Kaynak da, tıpkı “yetmez ama evetçi”ler gibi, tıpkı YARSAV’ın karşısına “demokrat yargı” diye çıkanlar gibi, “değerlendirilip” bir köşeye bırakıldığında olacak!

Böylece AKP, önündeki bir engelden daha kurtulmuş olacak!

12 Haziran seçimleri, bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için kritik öneme sahiptir. AKP’nin yeni hedefleri olan “federatif anayasa” ve “başkanlık sistemi”ne direnecek bir ekibi TBMM’ye sokmak, ülkenin geleceğini belirleyecektir!

Cumhuriyet, Cumhuriyet Güçbirliği ile savunulacaktır! TBMM’ye giren Güçbirliği, CHP’yi de MHP’yi de Türkiye Cumhuriyeti’nde ve vatan savunmasında birleştirecektir!

Mehmet Ali Güller
3 Haziran 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

8 MADDEDE YSK’NIN BDP VETOSUNUN ANALİZİ

Yüksek Seçim Kurulu’nun 12 milletvekili adayını veto etmesi, aynı zamanda BDP’nin AKP’yi, AKP’nin de BDP’yi komplo yapmakla suçlamasına neden oldu. Ancak üç günlük süreç analiz edilirse, aslında her iki partinin de, sonuçları bakımından, Türkiye’ye komplo yaptığı görülecektir!

Gelin sürecin en önemli parametrelerini tek tek ele alalım:

YSK’NIN BDP VETOSU NE ANLAMA GELİYOR?

1..) 2002 seçimlerinde ABD Büyükelçisi’nin talebi doğrultusunda yasaklı Tayyip Erdoğan’ın ismini seçim pusulasına dahil eden, Siirt’te uydurma seçimlere alan açan YSK’nın tarafsızlığı ve pozisyonu zaten soru işaretlidir. YSK’nın bu durumu, süreci kullanmanın zeminini oluşturmuştur.

2..) BDP, bazı milletvekili adaylarının veto edilmesine, ilk dakikadan itibaren “savaşa engel olmayız” şeklinde tepki göstermiştir. Bu tepki en yalın haliyle, Türkiye’yi PKK terörü üzerinden tehdit etmektir!

Nitekim YSK’nın kararından bir saat sonra, Türkiye’nin pek çok kesiminde BDP taraftarları sokağa çıkmış ve türü tipik “kalkışma” olarak nitelendirilecek eylemlere imza atmışlardır. BDP taraftarlarının YSK’nın karına tepkisi, İstanbul gibi şehirlerde dükkânlara, araçlara hatta içinde yolcu taşıyan belediye otobüslerine molotof atmak şeklinde olurken, Diyarbakır gibi BDP’li belediyelerin bulunduğu illerde, belediyenin iş makineleriyle emniyet güçlerine saldırmak biçimine dönüşmüştür.

3..) YSK’nın kararı BDP dışında AKP ve CHP tarafından da ilk dakikadan itibaren kınanmıştır! Hemen tüm siyasi partiler, BDP’nin arkasında saf tutmuşlardır! BDP, YSK’nın vetosuyla birlikte, yapmayı planladığı ve yapabileceği seçim çalışmasından kat be kat fazla etkiye sahip bir olanak bulmuştur.

İKİNCİ HABUR REZALETİ

4..) PKK ve BDP taraftarlarının sokakları zapt etmesi, Türkiye Cumhuriyeti devletini “esir” almıştır. Hükümetin yönettiği devlet, kalkışma karşısında aciz bıraktırılmıştır! Türkiye’ye, üç gün boyunca ikinci Habur rezaleti yaşatılmıştır. YGS’deki şifre skandalını protesto eden gençleri “karşılarına 10 bin genç” sürmekle tehdit eden iktidarın başı, emrindeki kolluk kuvvetlerini gereği gibi kullanmamıştır. Hak arayan işçiye, memura, öğrenciye yetkisi dışında zulmeden kolluk kuvvetleri, iktidarın tavrı nedeniyle BDP taraftarlarına “hoşgörülü” davranmıştır. Kolluk kuvvetleri nadiren “hoşgörü” dışına çıktığında ise her ne hikmetse “Türk – Kürt ayrışmasına” hizmet edecek nitelikte işlere imza atmışlardır; Öldürücü maksatlı ateşli silah kullanmak gibi, ya da Diyarbakır’da olduğu gibi yakaladığı BDP taraftarlarını, sanki karakolmuş gibi AKP Diyarbakır İl Başkanlığı’na sokmak gibi…

Sokakları esir alan bu görüntüler, AKP’den CHP’ye, ılımlı İslamcılardan muhafazakârlara, sosyal demokratlardan liberallere, geniş yelpazede doğrudan ve dolaylı destek görmüştür. Hemen her kesim sokakları esir alan bu kalkışmaları “demokratik hak” olarak değerlendirmiştir.

“Ergenekon” soruşturmasında sağdan sola “hukuk”  çığırtkanlığı yapanlar, yargıya saygı isteyenler, bir yargı kurumu olan YSK’nın –doğru ya da yanlış- kararına değil saygı göstermek, kararı boğmak için sokakları zapt edenlere alkış tutmuşlardır.

11 seçimin 8’inde hapiste olan Doğu Perinçek’in ve Ergenekon soruşturması kapsamında üç yıldır tutuklu yargılanan ama hâlâ suçlarını bilmeyen siyasi parti başkanları ve yöneticilerinin siyasal hakları konusunda en küçük bir “demokratlık” sergilemeyen bu kesimler, terör örgütü üyeliğinden hüküm giymiş BDP’li isimleri ise militanca savunmuş ve TBMM’ye girmelerine kimsenin engel olamayacağını ekranlardan haykırmışlardır!

5..) Üç günlük sürecin en dikkat çeken görüntüsü ise “eli taşlı bölücülerle”, “eli sopalı dincilerin” karşı karşıya geldiği sahneydi! İşte Türkiye bu sahnenin hâkimiyetine hazırlanmaktadır.

Bu sahneyi AKP ve BDP’nin seçim listelerindeki şu olgularla birlikte okumamız gerekmektedir.

GÜNEYDOĞU ADAY LİSTELERİ NASIL OKUNMALI

6..) AKP, Güneydoğu Anadolu’daki mevcut milletvekillerinin yüzde doksanının üzerini çizdi. Kürt Açılımı’nın kilit isimleri olan Dengir Mir Mehmet Fırat, İhsan Arslan, Abdurrahman Kurt gibi isimlerin liste dışı bırakılması dikkat çekicidir. Bu isimlerin yerini BDP-HADEP kökenli Mehmet Metiner ve İslamcı Kürt kimlikli kişiler almıştır. Daha önce AKP’nin aday göstereceği ifade edilen Barzanici Haşim Haşimi’nin ise listede yer almaması ilginçtir.

BDP’nin listesinin en önemli özelliği ise -AKP’nin tersine- Barzanici parti KADEP’in Genel Başkanı Şerafettin Elçi’ye yer vermesiydi. İkinci önemli özellik ise AKP’nin Kürt Açılımı’nı destekleyen Altan Tan’ın listede bulunmasıydı. (HADEP kökenli Mehmet Metiner AKP listesine girerken, Refah Partisi kökenli Altan Tan BDP listesine girdi). Bu ittifaklar dışında ana gövde olarak PKK/BDP’nin üç ana akımın da listede yer alması dikkat çekiciydi.

Son iki genel seçimde bölgede başa baş yarışan iki parti arasındaki ağırlık, şimdi BDP lehinedir. AKP, listesine bakılırsa, sanki bölgede yarıştan çekildiğini en baştan ilan etmiş gibidir. AKP’nin bölge örgütleri de listeleri şaşkınlıkla karşılamıştır. Hatta kimi AKP’liler, bunun bilerek yapıldığını düşünmektedirler.

Peki, bölgede BDP’nin yeni rakibi kim olacaktır? CHP mi?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun bölgenin oyuna talip olmak için üye yaptığını söylediği eski Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’nu, bölge yerine İstanbul’dan aday göstermesi, CHP’nin bölgede yarışmayacağı şeklinde okunmaktadır.

ERDOĞAN’IN SEÇİM AÇILIMI

Şimdi gelin YSK vetosundan dolayı yaşananlara ve partilerin bölgedeki aday listelerine, sondan başa giderek, şu üçüncü grup olguları da ekleyelim:

7..) Başbakan Erdoğan, “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımızın bireysel sorunu vardır” diyerek, “Kürt Açılımı”nın Kürtlerin anladığı şekliyle bittiğini ilan etmiştir. (Kürt Açılımı, Kuzey Irak üzerinden bir ABD projesi olarak devam ediyor). Türk sözcüğünü kullanmaktan imtina eden Erdoğan, son dönemde “tek devlet, tek millet, tek bayrak” çizgisine soyunmuştur.

“İyi ki bunlarla savaşa girmemişiz” diyecek kadar TSK karşıtı bir çizgi izleyen AKP, CHP’den TSK’ya gelen salvoları fırsat bilip, TSK avukatlığına soyunmuştur. Hatta “kâğıttan kaplan” benzetmesi yaptı diye CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. (Ama AKP gerçekte TSK’yı etkisizleştirme politikasını sürdürmektedir).

Başbakan Erdoğan, seçim startını Avrupa Konseyi toplantısında, Strazburg’da vermiştir. Erdoğan’ın konuşması, holding ve yandaş medya tarafından aynı kulaklıkla dinlenmiş ve Erdoğan’ın Avrupa’ya rest çektiği, fırça kaydığı şeklinde okura sunulmuştur. Oysa konuşmanın satır araları vahimdir. Daha önce Papa heykeli altında AB anayasasını imzalayan Tayyip Erdoğan, işi Haçlı seferlerini övmeye kadar götürmüştür: “Haçlı Seferleri, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade, birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur. Bugün, Batı medeniyetinin temellerinde de Doğu medeniyetinin temellerinde de bu karşılaşmanın etkisini hiç kimse inkâr edemez”.

Bugüne kadar “ver kurtul” politikası izleyen AKP ve Başbakan Erdoğan, seçim sürecine girilince “Kıbrıs’ta stratejik ilgilerinin olduğunu” ilan etmiştir. (Ancak ABD ve AB ile en temel konuda, yani Türk Ordusu’nun adada işgalci olduğu iddiasında müttefik olmayı sürdürmektedirler. Erdoğan, Papandreu’nun Erzurum’da yaptığı bu suçlamayı yanıtsız bırakmıştır).

AKP’li belediye tarafından, Ermeni Açılımı’nın bir sembolü olarak dikilen “İnsanlık Anıtı”, bölgede güçlenen MHP’nin etkisini kırmak üzere, ansızın “ucube”ye dönüşmüş ve yıkılma aşamasına gelinmiştir!

Seçim sürecine girildiğinde ortaya çıkan bu sözde politikaların en önemli hedefi, AKP’yi MHP ve CHP karşısında güçlendirmektir. MHP’nin baraj altında kalması, AKP’nin anayasa değiştirecek sandalyeye kavuşmasının anahtarıdır.

HEDEF: TÜRK-KÜRT FEDERE DEVLETİ

8..) Ancak BOP Eşbaşkanı olan Tayyip Erdoğan’ın temel hedefi AKP’yi “Türklerin” partisi yapmaktır.

Açalım:

12 Haziran seçimleriyle oluşturulan Meclis, artık BDP milletvekili adaylarının da ifade ettiği gibi “kurucu Meclis” işlevi görecektir. Yani, 1923 Cumhuriyeti yıkılacak ve yerine yenisi yani “Türk – Kürt Federe Devleti” ilan edilecektir. AKP’nin “yeni anayasa” ve “başkanlık sistemi” ısrarı Atlantik merkezli bu projenin gereğidir. ABD’nin Büyük Ortaoğu Projesi içinde AKP’nin yaptığı yeni-Osmanlıcılık politikasının esası budur.

İşte AKP, federasyonun İstanbul başkentli Türk parçasının, BDP de Diyarbakır başkentli Kürt parçasının temsilcisi olacaktır. “Kurucu Meclis”te kurucular olarak federasyona imza atacaklardır. AKP’nin Güneydoğu Anadolu’yu BDP’ye karşı boşaltması ve ülkenin batısında ulusalcı, milliyetçi oylara yönelmesi bu nedenledir.

Erdoğan’ın 2004 yılında verdiği “BOP içinde Diyarbakır’ı merkez yapma” sözü ile İstanbul’u üç yıldır finans başkenti yapmaya dönük hamleleri işte bu projede birleşmektedir.

Atlantik merkezli bu proje konusunda Abdullah Gül’ün deyimiyle “tarihi fırsat” yakalanmıştır, yani “kurumlar arası işbirliği” sağlanmıştır. TÜSİAD başta olmak üzere işbirlikçi sermayeyle, milli devletin tasfiyesi konusunda uzlaşılmıştır.

Ancak son tahlilde, yıkmak da, kurmak da projelerle değil “silahla” olacaktır!

Her türlü iç savaş senaryosuna, yaratılmak istenen Türk ve Kürt düşmanlığına karşı ülkemizin önemli bir sermayesi vardır:

Türkler ve Kürtler, bin yıllık ortak yaşama dayanan ve 80 yıl önce emperyalizme karşı “kardeşlik formülü” olarak ete kemiğe bürünen birlikteliklerine sıkı sıkıya sarılmayı sürdüreceklerdir! Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e düşman edecek girişimlere elbirliği ile karşı duracaklardır! Çünkü Kürtsüz Türk’ün ve Türksüz Kürt’ün emperyalizme yem olacağı artık görülmektedir!

Bu nedenle, 12 Haziran seçimleri tarihidir. Nitelik olarak bu sürece karşı çıkabilecek, dur diyecek adayları TBMM’ye sokmak kritik önemdedir.

MEHMET ALİ GÜLLER

, , , ,

Yorum bırakın

AKP AÇILIMI, KKTC’Yİ BÖLDÜ!

“Besleme” sözü üzerinden Türkiye kamuoyunun gündemine oturan KKTC’deki “toplumsal varoluş” mitinginin üçüncüsü yapıldı. Mitingin katılımcıları bu kez daha da ileri gitti ve Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçiliği binasına Rum bayrağı astı. Eylemciler başta “İşgalci TC, Kıbrıs’tan defol” pankartı olmak üzere pek çok Ankara karşıtı pankart taşıdı, slogan attı…

Avrupa Parlamentosu’ndan Liberal Grup heyetinin de katıldığı “toplumsal varoluş” mitinginde bir ara eylemciler birbirine düştü. Bir grup, Cumhuriyetçi Türk Partisi CTP Genel Başkanı ve eski Başbakan Ferdi Sabit Soyer ile Toplumsal Demokrasi Partisi TDP Genel Başkanı Mehmet Çakıcı’ya sert tepki gösterdi. Çıkan arbedede, polis CTP Girne Milletvekili Ömer Kalyoncu’yu zor kurtardı.

KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanlığı, Türk askerini “işgalci” gösteren ve Türk hükümetini hedef alan pankart ve söylemleri şiddetle kınadı.

MİTİNGİN SONUÇLARI

“Toplumsal varoluş” mitinginin üçüncüsüyle birlikte ortaya çıkan somut tablo şudur:

1.. Türk askeri, 8 yıl aradan sonra, yine aynı gruplar tarafından işgalci olmakla suçlandı! 2003 yılında yani Annan Planı’nın kabul ettirilmesi için yürütülen çalışmalar sırasında, aynı gruplar Türk askerini “işgalci” olmakla suçlayan pankartlar açmışlardı!

2.. Ki bu gruplar, KKTC’ye Annan Planı’nı kabul etmesi için baskı uygulayan AKP’nin en önemli müttefikiydiler!

3.. “Toplumsal varoluş” mitinginde birbirine düşen her iki grup da AKP müttefikiydi. Örneğin CTP’yi iktidara AKP taşımıştı! Rauf Denktaş’ı çözümsüzlüğün adresi olarak sunan, açıktan hedef alan ve devre dışı bırakan AKP, CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Talat’ı önce Başbakanlığa sonra da Cumhurbaşkanlığı’na taşımıştı!

Ki bu gruplar ve siyasi partiler ABD’nin de “yardımlarını” almışlardı. ABD Kongresi için hazırlanan ve internette yer alan 27 Haziran 2006 tarihli bir raporda, ABD’nin Kıbrıs Özel Koordinatörü Thomas Weston’un, “çözüm şansını artırmak için, Aralık 2003’teki seçimlerden önce, Kıbrıs Türk siyasi muhalefetine açık biçimde yardım ettiği” yazmaktadır!

Dahası Türk askerini hedef alan pankartı açanlar, 24 Nisan 2004 tarihindeki referandum öncesinde de, Trodos dağında Rumlarla birlikte etkinlik yapanlardır.

4.. Peki, müttefiklerinin aralarında bölündüğü ve bir bölümünün kendisini sert biçimde hedef aldığı AKP’yi bugün her şeye rağmen kim savunuyor: Ulusal Birlik Partisi UBP ve KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanlığı. Yani Erdoğan – Gül ikilisin Mehmet Ali Talat’ı iktidara getirmek için açıktan aleyhinde çalıştığı “Denktaşçı” parti.

5.. AKP hükümeti, 2003 yılından bu yana AB üzerinden gelen her türlü TSK karşıtı açıklama karşısında sessizdir! Türk askerinin Kıbrıs’ta işgalci sayılması, AKP müttefiki olan bu grupların pankartından önce Avrupa Parlamentosu kararlarında yer aldı! Daha dün, Yunanistan Başbakanı Papandreu bile Erzurum’da “Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalcidir” demedi mi? Papandreu’ya bu konuda yanıt vermeyen, veremeyen Tayyip Erdoğan, nitekim KKTC’deki eylemlere de sırf şahsı hedef alınıyor diye tepki göstermişti!

İKİ SAPTAMA

“Toplumsal varoluş” mitinglerinden ortaya çıkan bu tabloya göre şu iki saptamada bulunabiliriz:

1.. AKP, Kıbrıs Açılımı ile önce KKTC’yi ikiye böldü: Bir yanda Rauf Denktaş, UBP ve destekçileri, diğer yanda CTP, TDP, kimi sendikalar, liberaller vs… Ancak AKP’nin Açılımı sonuçları itibariyle, müttefiklerini de böldü! Toplamda AKP’nin Kıbrıs Açılımı KKTC’yi üçe böldü!

2.. Ne ABD’nin “çözüm” sözleri, ne AB’nin üyelik yemi, ne BM’nin Annan Planı, ne de başka bir şey… Geniş ittifakın tek hedefi var: Türk Ordusu’nu KKTC’den çıkarmak! Çünkü biliyorlar ki, TSK adada bulunduğu sürece, başa kimi getirirseniz getirin, KKTC’yi ABD ve AB’ye peşkeş çekemez!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

ERTUĞRUL GÜNAY AKP’YE ‘AK DEĞİL KARANLIK’ DEDİĞİ GÜNLERİ ÖZLÜYOR MU?

Tarih: 13 Mayıs 2004
Yer: İnciraltı Crowne Plaza – İzmir
Demokrasi Kültürünü Geliştirme ve Yaygınlaştırma Derneği DEMKÜLDER, “Günümüz Sosyal Demokrasi Anlayışı ve Türk Sosyal Demokrasi Paneli” düzenlemektedir.
Doğu Perinçek’ten Murat Karayalçın’a, Mümtaz Soysal’dan Tarhan Erdem’e, Masum Türker’den Celal Doğan’a, Erol Tuncer’den Hurşit Güneş’e çeşitli isimler 12-13 Mayıs 2004 tarihinde, toplam dört oturum halinde düzenlenen panelde “Sosyal Demokrasi” konusunu tartışmaktadırlar…
Konuşmacılardan biri de AKP’nin Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dır.
Gerçi Günay o tarihte, henüz AKP’li değildir.
Neden mi yakın tarihte böyle bir yolculuğa çıktık?
Açıklayalım:
AKP, AKP ANITINA KARŞI!
Bildiğiniz gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kars’taki “İnsanlık Anıtı”na “ucube” demiş ve yıkılmasını istemişti.
Oysa Mehmet Aksoy imzalı anıt, bizzat AKP’li Kars Belediyesi tarafından 2004 tarihli “öyle bir heykel yapalım ki, sınırın ötesinden, Ermenistan’dan görünsün” talebi üzerine yapılmıştı…
Üstelik henüz tamamlanmayan 35 metrelik ve 700 tonluk bu heykele karşı, MHP “yıkılsın” kampanyası da yürütüyordu? Erdoğan’ı “heykel düşmanı” durumuna sokan bu öfkesinin sebebi, acaba dönemin AKP’li Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun, sonradan CHP’ye geçmesi miydi? Ya da “komşularla sıfır sorun” temelli yapılan icraatların, seçimlere beş ay kala, rafa kaldırılması ihtiyacı mıydı? Sorular çoğaltılabilir…
Ama bizim konumuz başka…
Erdoğan’ın 8 Ocak günü yaptığı bu çıkış, büyük tepki topladı. Öyle ki, en sadık Erdoğan kalemşörleri bile durumu kurtarabilmek adına, konuyu “Başbakan heykel konusunda fikir belirtemez mi” gibi sıradan bir polemiğe sokmaya çabaladılar… Ama gerçek bütün sadeliğiyle ortadaydı. Konu Erdoğan’ın beğenileri değildi, tersine beğenmediği bir konuda, padişah gibi “tez yıkıla” hükmü verebilmesiydi… Öyle ki, konuya en uzak bakanlığın başındaki Ahmet Davutoğlu bile kendisini padişahın sadrazamı sanıp ikinci bir “yıkılsın” hükmü verebiliyordu…
Ancak her şeye rağmen tepkiler büyüdü…
GÜNAY, BAŞBAKAN’A NEDEN KALKAN OLDU?
İşte bu tepkilerin tam ortasında AKP’li Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ortaya çıktı ve “Başbakan heykele değil, heykelin yerine ve ortama ucube dedi” diyerek “yumuşatıcılık” görevine soyundu. Koskoca bakanı, üstelik kameralar önünde yaşanmış ve kanıtlı bir olayı bu denli “yok saymaya” götüren nedenler neler olabilirdi?
Bu çıkış, ya Erdoğan’ın talebi gereğiydi, ya AKP’nin toplumdaki balık hafızaya olan güveni nedeniyleydi ya da Ertuğrul Günay’ın seçimler yaklaşırken üstü çizilme endişesine karşı kendiliğinden üstlendiği Başbakan’a kalkan olma görevi gereğiydi… Kim bilir?
Günay’ın bu “yumuşatıcı” rolünün üzerinden iki gün geçti ki, Başbakan bir açıklama yaptı ve “sağa sola çekmeye gerek yok, ucube ifadesini heykel için kullandım” dedi!
Erdoğan’ın bu açıklamasının nedeni, Ertuğrul Günay’ı boşa düşürmek değilse eğer, herhalde yüzde 58 sonrası oluşan tabloya duyulan güvendi… Erdoğan, takiyeye gerek duymadan daha açık ilerliyordu nede olsa…
Peki, Ertuğrul Günay kendini bu duruma nasıl sokmuştu?
GÜNAY’A GÖRE AKP, AK DEĞİL KARANLIK!
Sorunun yanıtına geleceğiz ama önce yazımızın başında anımsattığız 13 Mayıs 2004 gününe dönelim.
Uçak rötarı nedeniyle panele biraz da geç kalan Ertuğrul Günay başlıyor konuşmaya… Genel bir değerlendirme yaptığı sırada şöyle söylüyor Günay:
“Kendisini, çok ustalıklı bir imaj yaratmayla da, AK Parti diye niteleyen bu parti, biraz Fikret’in şiirindeki, Zulmeti Beyza’ya benziyor: ‘Aksa eğer, bir beyaz karanlık…’ Yani, gitgide ülkenin üzerine çöken ve biraz göz gözü görmemeye, ne olduğunu gizlemeye dönük; bir beyaz karanlık. Böyle bir siyasal yapı”.
Acaba bu konuşmayı yaptıktan çok değil üç yıl sonra bakan olan Ertuğrul Günay, kendisini AK Partili mi, yoksa AKP’li mi saymıştır? Ne dersiniz?
Neyse, bizi ilgilendirmeyen bu sorunun yanıtını bırakıp, Ertuğrul Günay’ın konuşmasını anımsamaya devam edelim. Günay, bakın “seçmenlerin aslında neye oy verdiğini” açıklamaya çalışırken, şimdiki partisi “beyaz karanlığı” neyle suçluyor:
CUMHURİYET VE DEMOKRASİ KARŞITI, ŞERİATÇI PARTİ HANGİSİ?
“… 1989’da İzmir’in ya da İstanbul’un ya da Ankara’nın daha kırsal ya da kentlerin çevresi sayılabilecek olan yoksul kesimlerinde, biz oy alırken, bize Ümraniye’de ya da Altındağ’da oy verirken, inanmış, sosyal demokrat oldukları için vermediler. Ya da sosyal demokrasiyi bilimsel olarak bildikleri, özümsedikleri kişiselleştirdikleri için vermediler. İnandılar, getirdiler oylarını verdiler. 95’te Refah Partisi’ne veya bu seçimde AKP’ye oy verirken de, birden bire o insanlar, yine aşağı yukarı aynı sosyal sınıflardan gelen insanlar, bu kez cumhuriyet karşıtı, demokrasi karşıtı ve şeriatçı falan olmadılar…”
Neymiş, aslında karanlık olan AKP, kendisine imaj için AK Parti dedirtiyormuş…
Neymiş, AKP cumhuriyet karşıtı, demokrasi karşıtı, şeriatçı bir partiymiş…
Hani, demin sormuştuk ya, “Peki, Ertuğrul Günay kendini bu duruma nasıl soktu?” diye… Gelin bu sorudan da, yanıtında da vazgeçelim ve şu yeni soruyu soralım:
Ertuğrul Günay bu ‘beyaz karanlık’ durumdan nasıl kurtulur?
İstifa mı dediniz?
MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın