Posts Tagged Suriye
İki model
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/08/2026
Sürece “entelektüel destek neden yok” diye yakınanlar var. Hatta son olarak bir akademisyen bu yakınmayı “sürece destek vermeyene entelektüel denmez” boyutuna kadar getirdi!
Sürece destek veren entelektüeller de yavaş yavaş akıllarındaki modeli dile getirmeye başladılar. “Şartlar uygun, Türkiye bölgedeki Kürtlerin hamisi olmalı” diyorlar.
70 yıllık ABD planı
Kürt meselesinin bölgesel “çözümüne” dair modellerden biri budur: “Türkiye bölge Kürtlerini himaye etsin.”
Ancak bu model “sürece destek veren entelektüellerin” icadı değildir, 70 yıllık ABD planıdır ve Ankara’nın önüne çeşitli dönemlerde “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı diye getirilmişti. Hatta önceki açılım süreçlerinde, bu kez başka entelektüeller tarafından “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” diye formüle edilmişti.
Son açılımda ise formülü bu kez, Suriye’de SDG’nin entegrasyonunu da göz önünde bulundurarak, “şartlar uygun, Türkiye bölge Kürtlerini himaye etsin” diye savunuyorlar.
Hamilik modeli kimin çıkarına?
Bakınız, sürecin aktörlerinin “Türk-Kürt ittifakı Ortadoğu’yu biçimlendirir” demesi de, “Irak ve Suriye Kürtleri Osmanlı’daki gibi Türkiye’yle birlikte yaşamak istiyor” demesi de, “İran’ı ABD-İsrail değil, Türk-Kürt ittifakı halleder” demesi de, tarihi Yavuz – Kürt İdris ittifakının siyasette sık sık vurgulanması da, Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki Kerkük, Musul ve Halep’e plaka dağıtarak bu bölgeleri Türkiye’ye katmayı tasarlayan propagandalar yapılması da, “Türkiye bölge Kürtlerinin hamisi olsun” modeli de aynı kapıya çıkmaktadır: “Türkiye himayesinde Kürdistan.”
Milliyetçi, Türkiyeci, Türk-Kürt kardeşlikçi gibi sunulan bu söylemler aslında tersidir. Türkiye’nin, Türk’ün, Kürt’ün çıkarını değil, ABD’nin çıkarını gözetir. Öyle olduğu için de Washington uzun yıllardır döndürüp dolaştırıp bu modeli Türkiye’nin önüne getirmektedir..
Bölge karşıtı model
Bu modelin sorunlarından biri şu: Türkiye Irak, Suriye ve İran’la karşı karşıya gelmeden bu ülkelerdeki Kürtlerin hamisi olabilir mi?
Elbette Tahran da Bağdat da Şam da Ankara’ya “al Kürt bölgelerini kendine bağla” demeyecektir. Bu durumda Türkiye neden Kürtlerin hamisi olmaya soyunarak komşularıyla karşı karşıya gelsin?
Kürtlerin hamisi olmaya çalışırken Türkiye’nin komşularıyla ve Türk-Kürt ittifakının Araplarla-Farslarla karşı karşıya gelmesi kime yarar? Elbette emperyalist ABD ile siyonist İsrail’e…
Demokratikleşmenin asıl yolu
PKK ve türevlerinin gerçekten silah bırakması bölge halklarının da bölge ülkelerinin de yararınadır. Bölge Kürtlerinin demokratik haklarını kullanabilmeleri zaten gereklidir. Elbette bunun yolu demokratikleşmeden geçmektedir ama gerçek demokratikleşme etnik ve mezhepsel temelde değil, sınıfsal temelde sağlanır.
Girişte bahsettiğim “Sürece entelektüel destek neden yok” diye yakınanların anlamak istemediği budur. Sürece destek yok çünkü Türkiye’nin iyi kötü var olan demokrasisini tırpanlayanların amacının “süreçle demokratikleşme getirmek” olmadığı gayet net bir şekilde görülüyor ve bunun iktidarı sürdürebilmekle ilişkisi ortada.
Bu bizi ikinci modele götürüyor…
Bölgenin ortak paydası: Kürtler
Kürtlerin dört ülkedeki varlığı uzunca bir süre negatif amaçla değerlendirildi. Ülkeler, komşu ülkedeki Kürtleri kendi çıkarları için kullanmaya çalıştı. Ardından ABD emperyalizminin Kürt örgütlerini kendi planları için kullanması süreci başladı.
ABD’nin küresel güç kaybı, İran’ın ABD’nin Ortadoğu’daki etkisini kırması, çok kutuplu dünya inşasının ülkelere manevra alanı yaratması vb etkenler bölge ülkelerinin önüne yeni bir fırsat kapısı açtı. Bu kez dört ülkedeki Kürtler üzerinden dört ülkenin iyi komşuluğunu sağlamak ve güçlü bir ortaklık/ittifak kurmak fırsatı var. Yani dört ülkedeki Kürtler, bu kez dört ülkeyi bir araya getirebilmenin “ortak paydası” olabilir.
Önümüzde böyle bir fırsat varken, neden neo-Osmanlıcı bir anlayışla bölge Kürtlerini himayeye soyunarak komşularımızla karşı karşıya gelelim?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2026
Entegrasyon ama nasıl?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/08/2026
ABD Büyükelçisi Tom Barrack, SDG’nin kendini feshedip Şam’daki HTŞ yönetimine entegre olmasını “Trump’ın Ortadoğu planının bir parçası” diye yorumluyor. (Cradle, 26.8.2026)
SDG’nin fesih kararıyla ABD’nin Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkarma kararının eşzamanlılığı, Barrack’ın tezini güçlendiriyor.
Çünkü Suriye’de sonuçta olan şudur: Önce “terör örgütü” HTŞ devletleşti, ardından “terör örgütü” YPG/SDG devlete entegre oldu; böylece ABD de Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkardı.
Mazlum Abdi’nin o röportajı
Burada mesele entegrasyonun nasıl anlaşıldığı ve uygulandığıdır. Entegrasyon yani Türkçesiyle bütünleşme, örgütün kendini feshetmesi ve üyelerinin “tek tek” orduya teslimi ve Şam’ın onları istediği yerde görevlendirilmesi gibi sunuldu bu süreç boyunca…
Oysa Suriye’de aslında olan şudur: YPG/SDG devlete küçük ortak oldu. Örgütün üst düzey yöneticileri devlette çeşitli görevleri üstlenecekler. YPG askerleri de Suriye ordusuna teslim olup tek tek verilen yerde göreve başlamıyor; beş tugay şeklinde, bulundukları bölgede varlığını sürdürecek.
Şam’daki Şara-Abdi buluşmasından kısa süre önce Barzanilerin yayın organı Rudaw’a kapsamlı bir röportaj veren YPG/SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, “entegrasyonun aslında nasıl olduğunu” çok net bir şekilde ortaya koymuştu.
5 Kürt tugayı
Mazlum Abdi, askeri güçlerinin ne şekilde Suriye ordusunun parçası olduğunu şu sözlerle dile getirdi: “Askeri gücümüzün Suriye ordusunun bir parçası olmasına karar verdik. Ancak yine biz Kürtler olarak katılacağız; Kürt komutanlar, Kürt askerler yer alacak ve Kürt tugaylarımız olacak. Böylece Kürtler kendi bölgelerini koruyacak ve aynı zamanda Suriye ordusunun resmi parçası olacaklar.” (Rudaw, 20.8.2026)
Mazlum Abdi bu Kürt tugaylarının Derik, Kamışlı, Haseke, Kobani ve Afrin tugayları olduğunu belirtiyor.
Fesih ve statü konusu
Peki ifade edildiği şekilde YPG ve SDG gerçekten de fesih mi ediliyor? Aslında hayır. Çünkü Mazlum Abdi aslında ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Süreç tamamlandığında SDG ortadan kalkmış olmayacak, biçimini ve yapısını değiştirecektir.”
Peki SDG ve Kürtler, iddia edildiği gibi bu entegrasyonla Suriye’deki statülerini kayıp mı ediyorlar? Aslında hayır. Tersine Mazlum Abdi entegrasyonla statünün korunduğunu belirtiyor: “Anlaşmayla Kürt bölgesinin özel statüsü kabul edildi. İdari, asker ve daha pek çok konuda… Yaptığımız anlaşmalara göre Kürtler, Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde kendi kendilerini yönetiyor, ister askeri, ister güvenlik, ister idari açıdan olsun.”
Mazlum Abdi, “Kürtlerin Suriye devletinin kuruluş ve bağımsızlık aşamalarında devletin bir parçası olamadığını ama şimdi devletin inşasında yer almak için fırsat doğduğunu” belirtiyor.
Ve Mazlum Abdi kendilerine statü sağlayan bu anlaşmaların garantörleri olduğunu da vurguluyor: ABD ve Fransa.
Öcalan’ın belirleyiciliği
Türkiye’deki ve Irak’taki Kürtlerin bir bölümü, SDG’nin entegrasyon kararına karşı çıkıyor. Bunu bir yenilgi olarak yorumluyor. Bu anlaşmayla Suriye’de elde ettikleri “Kürt özerk yönetiminin” yok edildiğini savunuyor.
Mazlum Abdi ise tersine Halep’teki yenilginin ardından, bu anlaşmayla özerk bölgeye yönelebilecek bir saldırıyı durdurduklarını, önceki “özerk yönetim” kazanımı kadar olmasa da devlete ortak olmak ve statü elde etmek bakımından çok kritik bir kazanım elde ettiklerini savunuyor.
Öcalan ile PKK liderlerinin 1-2 Şubat 2026’da yaptığı görüşmelere dair tutanaklar, sürecin karar vereninin zaten Mazlum Abdi olmadığını, bizzat Öcalan olduğunu ortaya koyuyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2026
Bahçeli ve Fidan’ın taktiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/02/2026
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM grup toplantısındaki şu sözleri yine gündem oldu: “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir!”
Peki Bahçeli, Öcalan’ın “umut hakkından” yararlanarak serbest kalmasını, Ahmet Türk’ün görevden alındığı Mardin Belediye Başkanlığına geri dönmesini ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasını neden istedi?
Açılım masasına dayanak
1) Bahçeli bu açıklamasıyla koçbaşılığını yaptığı açılım sürecini ayakta tutmaya çalışıyor öncelikle. Şam’ın Ankara destekli operasyonlarla SDG’ye geri adım attırması sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal iklim, Kürtlerin açılıma desteğini zayıflatmıştı. Haliyle açılım masasının ayakları da sallanmaya başlamıştı. Bahçeli bu çıkışıyla masanın ayaklarını sağlamlaştırmak üzere çivi çaktı.
2) Bahçeli başından beri “Kürt siyasal hareketinin” farklı merkezlerine yönelik özel taktikler izliyor. Örneğin, yıllarca kapatılmasını savunduğu DEM’i, müzakere edilecek meşru kuvvet ilan ederek, Kandil’in karşısına konumlandırmaya çalışıyor. Sırrı Süreyya Önder ve Ahmet Türk’le özel ilişkisi üzerinden DEM’e “alan açmaya” çalışıyor.
Öte yandan Bahçeli, Öcalan’ı “kurucu önder” ilan ederek, onun PKK içindeki güç merkezlerine karşı otoritesini güçlendirmeye çalışıyor. Öcalan’la ortaklaşılan konuların Kandil’e kabul ettirilmesinde, onun “kurucu önder” vasfından yararlanmak istiyor.
DEM’le solu ayrıştırma hamlesi
3) Bahçeli ve Fidan’ın, yeni süreçte Kürtler ile Türk solunu ayrıştırma hamlesi yaptığı anlaşılıyor. YPG ile SDG çatısı altında hareket eden Türk sol örgütleri ve DEM ile birlikte hareket eden Türk sol örgütleri ayrıştırmaya çalışılıyor.
Fidan’ın şu sözleri bu yeni aşamaya işaret ediyor: “Dünya kamuoyunun pek bilmediği bir şey var, o da sadece diğer ülkelerden gelen Kürt PKK unsurlarına değil, Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu unsurlarına da Türkiye’ye karşı faaliyet gösterebilecekleri bir sığınak ve yer verildiği. 300 kadar silahlı insan var orada. Bunlar Türk sol örgütlerinin üyeleri.”
Bu açıklamanın ardından DEM’le hareket eden sol örgütlere operasyon yapıldı.
Erken seçim olası mı?
4) Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan, Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş ile ilgili sözleri aynı zamanda olası bir erken seçimde AKP-MHP-DEM ittifakı oluşturulmasını amaçlıyor.
Gerçi Bahçeli aynı konuşmasında net bir şekilde “erken seçim yok” dedi ama Bahçeli’nin siyasi yaşamı, söylediklerinin tersini yapmasıyla dolu. Nitekim CHP Genel Başkanı Özgür Özel de buna işaret etti: “Geçmişte 4 ay boyunca erken seçim yok deyip 1 hafta sonra erken seçim ilan ettiğine göre ya bir erken seçim çağrısı yapacak, geçmişteki gibi lastikleri ısındırıyor olabilir ve muhataplarının bundan haberdar olmamasını istiyor olabilir.”
Cumhur İttifakı’nın Erdoğan’ı dördüncü kez aday yapabilmek için şartları “olgunlaştırarak” erken seçim yapabileceği elbette olasılık dışı değil.
Erdoğan’dan “eşit yurttaşlık” vurgusu
5) Bahçeli’nin sadece Fidan’la değil, doğrudan Erdoğan’la da bu süreci koordinasyon içinde götürdüğü anlaşıyor.
Çünkü Erdoğan’ın siyasal jargonunda da bariz değişiklikler var. Örneğin geçmişte YPG diyordu, hatta İngilizce okunuşuyla “vaypici” diyordu. Ancak yeni dönemde YPG yerine SDG demeyi tercih ediyor.
Daha da ilginci, Erdoğan son süreçte örgütün “eşit yurttaşlık” kavramını da kullanmaya başladı. Örneğin Erdoğan son olarak Suudi Arabistan gazetesine mülakatında bu kavramı kullandı. Anadolu Ajansı metninden aktarayım: “Burhanettin Duran, Erdoğan’ın, ‘Bizim için ölçü bellidir, komşularına tehdit üretmeyen, terör örgütlerine alan açmayan ve toplumun bütün kesimlerini eşit vatandaşlık temelinde kucaklayan bir Suriye, bölgesel istikrar açısından hayati önemdedir.’ sözleriyle Türkiye’nin tavrını bir kez daha teyit ettiğini belirtti.”
Oysa “yurttaşların eşitliği” ile “eşit yurttaşlığın” siyasal planda ne denli farklı olduğu biliniyorken…
Erdoğan bagaj yüklendi
Peki, Erdoğan’ın Şam’ın Kürtlere verdiği haklarla ilgili kararnameye destek açıklamasından, eşit vatandaşlığı savunmasına kadar tüm söyledikleri, yarın DEM tarafından açılım masasında iktidarın önüne getirilmeyecek mi?
DEM Partisi de haklı olarak iktidardan “Suriye’deki Kürtler için olumlu bulduklarınızı Türkiye’deki Kürtler için de uygulayın” demeyecek mi? Hele de iktidar oylarınaihtiyaç duyuyorken.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Şubat 2026
Kademeli entegrasyon
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/01/2026
Şam yönetimi ile YPG/SDG arasında bir anlaşma daha yapıldı. Bu kez anlaşmanın ruhunu “kademeli entegrasyon” diye formüle ettiler.
O nedenle bunu bir anlaşmadan çok, bir uzlaşma diye düşünebiliriz. Bireysel entegrasyon ile bütünsel entegrasyon arasındaki uzlaşma: Kademeli entegrasyon.
Tugaylı entegrasyon
Suriye devlet televizyonu anlaşmayı şu maddelerle duyurdu:
– Askeri güçler temas hatlarından çekilecek.
– İçişleri Bakanlığına bağlı güçler, Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girecek.
– YPG/SDG’ye bağlı üç tugayı içeren bir askeri tümen oluşturulacak.
– Aynularab (Kobani) güçlerine bağlı bir tugay, Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde teşkil edilecek.
Özetle SDG tugaylar halinde Suriye ordusuna entegre olacak.
HTŞ ve SDG’nin ABD stratejisine uyumu
YPG/SDG 10 Mart anlaşmasını “Suriye ordusuna tümenler halinde kendi bütünlüğünü koruyarak entegrasyon” diye yorumluyordu. HTŞ/Şam yönetimi ise “SDG’nin Suriye ordusuna bireyler halinde tek tek entegrasyonu” şeklinde olduğunu savunuyordu.
Ankara HTŞ/Şam yönetiminin görüşünü, İsrail ise YPG/SDG’nin görüşünü destekliyordu.
ABD ise hedeflerini İsrail-Suriye normalleşmesini sağlamak, bunun üzerinden Hazar’dan Akdeniz’e Türkiye-İsrail işbirliği oluşturabilmek ve toplamından İran’a karşı bir cephe çıkarmak diye belirlemiş durumda. O nedenle HTŞ’nin de SDG’nin de “müttefiklik değeri”, bu stratejiye uyumuna bağlı.
ABD’nin yatırımı
ABD’nin Halep’ten başlayarak SDG’yi savunmadığı ve HTŞ’nin Fırat’ın doğusuna geçmesine göz yumduğu çatışmalı süreç, PKK’nin çeşitli merkezleri tarafından “satılmak” ve “ihanet” diye yorumlanmıştı.
ABD’nin yatırım yaptığı SDG’yi neden savunmadığını analiz ettiğim 22 Ocak tarihli makalede şöyle demiştim: “Emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen ‘bireysel entegrasyon’ ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden ‘kullanım değeri’ oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak?”
İşte “kademeli entegrasyon” diye hem Şam’ın hem de ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın duyurduğu son uzlaşma budur; SDG’nin “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasına yatırım yapmış oldu Washington…
Peki sadece Washington mu?
Türkiye-İsrail bilek güreşi
Bu uzlaşıyı Türkiye ile İsrail’in Suriye’deki bilek güreşi diye yorumlamak da mümkün.
Süreç İsrail ile Suriye’nin 6 Ocak tarihli Paris mutabakatıyla başlamıştı. HTŞ iki gün sonra, 8 Ocak’ta Halep’te SDG’ye karşı harekete geçmişti.
Ama operasyon Halep’le sınırlı kalmadı, hatta Fırat’ın batısıyla da sınırlı kalmadı. Ankara’nın ağırlığıyla bu hamlenin Fırat’ın doğusuna uzatıldığı anlaşılıyor. Üst üste ateşkesler, kırılgan uzlaşılar yapılması da bundandı.
İlginçtir, bir kaç gündür İsrail, üstelik Paris mutabakatına rağmen, Suriye’nin güneyini bombalıyor. Bunu HTŞ’ye, SDG lehine “yeni anlaşma” baskısı diye yorumlayabilmek mümkün.
Özellikle CENTCOM’un da İsrail gibi, SDG’nin Kamışlı merkezli varlık bulundurmasından yana ağırlık koyduğu, çeşitli açıklamalardan anlaşılıyor.
İşte “kademeli entegrasyon” bu uzlaşının sonucudur ama nihai değildir, kırılgandır, güç çarpanlarının sahaya yansımasına göre değişkendir.
Kısacası bu mesele daha çok su kaldırır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ocak 2026
IŞİD’e Irak görevi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/01/2026
Suriye Savunma Bakanlığı’nın SDG’yle ateşkesi 15 gün uzattığını belirttiği açıklamasında dikkat çeken bir gerekçe vardı: “ABD’nin IŞİD’li tutukluları SDG kontrolündeki hapishanelerden Irak’a taşıma süreci sebebiyle ateşkes süresi uzatıldı.” (AA, 25.1.2026)
ABD IŞİD’lileri neden Suriye’den Irak’a taşıyor?
IŞİD’liler SDG kontrolündeki hapishanelerdeydi, şimdi o hepishaneler Suriye ordusunun kontrolüne geçiyor. Peki o hapishaneleri SDG kontrol edebiliyor da Suriye ordusu edemiyor mu? Madem öyle, ABD neden “SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil” diyor? Yoksa mesele başka mı?
ABD’nin ‘kullanışlı düşmanı’: IŞİD
IŞİD: Kara Terör (Kaynak, 2014) kitabımda yazmıştım; IŞİD ABD için “kullanışlı düşman” durumundadır. IŞİD henüz Irak İslam Devleti ismini taşırken, ABD sıra sıra liderlerini öldürerek Bağdadi’nin örgütün başına geçmesini sağlamıştı. Bağdadi ABD’nin Irak’taki hapishanesinden çıkıp IŞİD lideri olmuştu.
Hepsi bir yana, Trump 2016’da “IŞİD’in kurucusu Obama” diyordu.
Dolayısıyla ABD’nin IŞİD’i Suriye’den Irak’a taşıması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.
IŞİD-Colani ilişkisi
Bugünlerde nedense HTŞ lideri Colani’nin IŞİD bağı olmadığı propaganda ediliyor. Neden peki? HTŞ lideri Colani’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara kimliğini pekiştirmek için mi?
Oysa Colani’nin IŞİD bağı var ve o bağı hem Colani’nin kendisi hem de onu görevlendiren IŞİD lideri Bağdadi açıklamıştı:
Colani El Cezire röportajında açık açık Irak İslam Devleti liderliği (IŞİD’in eski ismi) tarafından görevlendirilerek Suriye’ye geldiğini anlattı. Hatta IŞİD lideri Bağdadi’nin yayınlanan bir ses kaydında da Colani’nin görevlendirildiği net bir şekilde var: “Colani’yi atadık ve yanına çocuklarımızdan bir grup vererek Şam’daki hücrelerimizle buluşmak üzere Irak’tan Şam’a gönderdik. Onlara planlar geliştirildi, hareket ve eylem politikaları resmedildi. Her ay maaşlarını verdik ve militanlar sağladık.”
Gerçek budur: Colani, 2011’de, IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi tarafından Irak’tan Suriye’ye yollandı ve Nusra Cephesi’ni kurdu. Nusra cpehesi, 2013’e kadar Suriye’de Bağdadi’ye biatlı olarak faaliyet yürüttü. Colani 2013’te biatı reddetti ve IŞİD’le yolunu ayırdı.
IŞİD’e Haşdi Şabi’ye operasyon görevi
IŞİD, Bağdadi, Nusra, Colani… Tekrar soralım: ABD, Suriye hapishanelerindeki binlerce IŞİD’liyi neden Irak’taki hapishanelere taşıma kararı aldı?
Tam bugünlerde ABD yönetiminin Irak’ta olası Nuri el-Maliki hükümetini engellemeye çalıştığını da anımsayalım. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio mevcut Irak Başbakanı Sudani’yle görüştü ve “İran tarafından kontrol edilen bir hükümet kabul edilemez” dedi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Irak’ın Batı ile işbirliğini sürdüren bir hükümet kurması gerektiğini” söyledi. ABD Başkanı Trump, “Çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle, Maliki’nin seçilmesi halinde ABD Irak’a artık yardım etmeyecek” dedi.
Acaba ABD IŞİD’i Irak’ta “İran nüfuzuyla” mücadelede mi kullanacak? IŞİD Haşdi Şabi’ye karşı mı savaşacak? Çünkü Haşdi Şabi sonuçta Irak ordusuna bağlı resmi bir birlik. Bu birliğe karşı açıktan operasyon, Suriye-Irak, hatta ABD-Irak savaşı demektir. Ama IŞİD sahaya sürülürse bu resmiyet oluşmaz.
ABD’nin ‘İran nüfuzuyla” mücadele amacı
ABD’nin IŞİD’e Irak’ta Haşdi Şabi görevi vermesi, fiilen İran görevi vermesi demektir.
ABD, İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak istiyor. Bunun için İran’ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaya, “elleri” olarak gördüğü örgütleri tasfiye etmeye çalışıyor. Gazze’de Hamas’ı ezmeye, Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırmaya, Yemen’de Husileri etkisileştirmeye ve Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışması bundandı. Şimdi Irak’taki “İran etkisiyle” mücadele etmek istiyor.
Bu nedenle de “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i, Suriye’den Irak’a taşıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2026
ABD’den SDG’ye yeni görev
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/01/2026
Omurgasını PKK’nin Suriye kolu olan PYD/YPG’nin oluşturduğu ve ABD’nin resmi müttefiki durumundaki SDG, Suriye ordusuyla kısa süreli çatışmanın ardından, kontrol ettiği Halep’teki iki mahalleden çekildi.
Peki, SDG’nin bu geri çekilmesi bir yenilgi mi yoksa taktik manevra mı? ABD SDG’yi korumaktan vaz mı geçti? Bu ABD’nin “Şara kartına” daha çok yatırım yapacağı anlamına mı geliyor? Yoksa Washington “Halep’i Şam’a verip Fırat’ın doğusunu Ankara’ya kabul ettirme” taktiği mi izliyor? ABD’nin Suriye ile İsrail’e imzalattığı “ortak istihbarat mekanizması” sonuçlu mutabakatın “Halep satrancı”yla ilgisi var mı?
Bugün bu ve benzeri sorulara “elimizdeki ham verilerle” yanıt aramaya çalışacağız. Zira konu Türkiye’deki açılımı da etkiliyor.
İsrail’in kazancı gözetiliyor
Bölgedeki gözlemcilerin genel kanaati, SDG’nin Halep’i bırakmasını sağlayanın ABD olduğu şeklinde. Peki ABD Suriye’deki “kara ordusu” olarak gördüğü SDG’ye neden mevzi terk ettirdi?
Mesele şu: ABD, hem HTŞ’yi hem de SDG’yi kullanıyor, ama “İsrail’in çıkarları” temelinde birbirine karşı kullanıyor. ABD, ihtiyaca göre “yatırım yaptım, kara ordum” dediği SDG’yi Şara’ya karşı kollayarak, duruma göre “Suriye için bir şans” dediği Şara’nın elini kuvvetlendirmek için SDG’ye geri adım attırarak, iki örgütü birbirine karşı dengeliyor.
Bu “dengeden” kazancı aranan ise elbette İsrail.
Araçların ABD açısından işlevi
Çünkü ABD, Suriye’nin İsrail’le anlaşmasını istiyor. Peki nasıl bir anlaşma?
İsrail’in Golan Tepelerinin hatta Esad’ın devrilmesinin ardından genişlettiği işgal bölgesinin kabul edildiği, Şam’ın güneyinin askerden arındırılmış bölge yapıldığı, İran’ın etkisinin olmadığı bir Suriye…
ABD, İran’ın tekrar Suriye’ye dönebilmesini engelleyecek araç olarak Şara’ya kredi veriyor.
Ve ABD böylesi bir Suriye için SDG’yi, hem Şam’ı baskı altında tutacak ama hem de gerektiğinde Şam’a karşı taviz verdirebileceği bir araç olarak görüyor.
Halep satrancı
Satranç tahtası üzerinde anlatırsak…
Beyaz Şah’ın (İsrail) konumunu güçlendirmek için beyaz piyon (SDG/Abdi) feda ediliyor ve siyah filin (HTŞ/Şara) önünde kısa bir koridor açılmasına izin veriliyor.
Burada hem siyahlarla hem de beyazlarla oynayan ise Washington. Ankara, fil merkeze (Şam’a) çıktığında bunu kendi zaferi ilan etmişti ama şu anda Washington’un hem siyahları hem beyazları kontrol ettiği masanın kenarında kalmış durumda.
İktidar risk alır mı?
Kısacası HTŞ ile SDG mücadele ediyor ve bu mücadeleden, İsrail kazançlı çıkıyor. Çünkü oyunu kuran, İsrail’in sponsoru ABD.
Türkiye’nin bu oyunu bozabilmesi, Fırat’ın doğusuna müdahale etmesinden geçiyor ama Trump’la beyaz sayfa açmak isteyen Erdoğan hükümetinin böyle bir risk alabilmesi şu aşamada olası görünmüyor. Zira bu Bahçeli’nin koçbaşılığında başlatılan “yeni açılım” masasının da devrilmesi demektir.
Ancak…
Elbette iktidar açısından kritik önemdeki tarihi seçimin arifesinde hükümet risk almayı daha kârlı bulabilir!
Açılıma etkisi
İktidarın bileşenleri, bir taktik uygulamıyorlarsa, daha kimin “oyunbozan” olduğu konusunda bile hemfikir değiller. 10 Mart mutabakatının hayata geçememesinde, MHP lideri Bahçeli Mazlum Abdi’yi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Kandil’i sorumlu tutuyor. Bu “devlet aklı(!)” günün sonunda Öcalan’ı “hakem” yapar!
Diğer yandan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da Fidan’ı “Suriye’nin dışişleri bakanı gibi konuşmakla” suçluyor.
Sonuç olarak Halep satrancının Ankara’ya ilk etkisi, TBMM Komisyonu’ndan ortak bir rapor çıkabilmesini daha da zorlaştırmış olmasıdır.
Yeni düzen arayışı
Türkiye-Suriye-İsrail üçgeninde yaşanan ve ABD’nin HTŞ ve SDG kartlarını karşılıklı kullandığı bu süreç, inişli çıkışlı bir süreç.
Bu iniş ve çıkışları çözümleyebilmek, üstündeki stratejik düzleme bakmaktan geçiyor. Orada ise uzun zamandır işaret ettiğimiz planlama var: ABD; İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor, İran’a karşı Türk-Kürt-Arap-Yahudi cephesi oluşturmaya uğraşıyor.
Asıl satranç ustalığı, emperyalizmin bu tezgahını bozabilmektir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ocak 2026
Faturacılar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/01/2026
Henüz ABD-İsrail saldırganlığı yokken, çok kutupluluğa şu eleştiri yapılırdı: “Çok kutupluluk halka ne kazandırdı, emekçilerin hayatını iyileştirdi mi?”
ABD-İsrail saldırganlığıyla birlikte, bu kez çok kutupluluğa şu tür “sağdan eleştiri” gelmeye başladı: “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı.”
Sanırsınız ABD köşesinde sakin sakin duruyordu, Çin liderliğindeki Küresel Güney ülkeleri çok kutupluluk isteyerek ABD’yi kışkırtmış oldular! Yani çok kutupluluk başlamasa, ABD dünyaya pervasızca yayılmayacaktı!
Oysa Afganistan ve Irak işgalleri örneğin, çok kutupluluk yokken ve ABD egemenliğinde tek kutupluluk varken yaşanmıştı.
Antidemokratik anlayış
Gerçi “sağdan eleştiri” diyoruz ama bu yapılan aslında eleştiriden ziyade “fatura” çıkarmaktır, emperyalist ABD’nin saldırganlığına ve pervasızlığına gerekçe üretmektir.
Bu türden gerekçe üretmenin daha kabasını kimi gazeteciler sosyal medyadan “konu petrol değil, konu demokrasi” diyerek yapıyorlar, “Maduro yolsuzluk yapıyor, Maduro diktatör oldu” diyerek yapıyorlar. Buradan hareketle ABD’nin Venezuela’ya saldırısında güya “ahlaki” bir yön olduğununa kamuoyunu ikna etmeye çalışıyorlar.
Halbuki “demokrasi yok diyerek bir ülkenin başka bir ülkeye saldırmasının” ve bunun savunulabilmesinin kendisi baştan sona antidemokratiktir. Demokrat, bir ülkede yolsuzluk varsa onun hesabının o ülkenin halkı tarafından sorulmasını ister çünkü…
Konu petrol ve petrodolar sistemi
Diğer yandan medyamızda bolca yer alan “konu petrol değil, konu demokrasi” yalanını, ABD’deki Amerikalılar bile savunamıyor. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya saldırdığı 3 Ocak’tan bu yana en büyük mesaisi, ABD’li petrol şirketlerinin yöneticileriyle Venezuela petrolünün nasıl paylaşılacağını tartışmakla geçiyor.
Yirmi civarında petrol şirketi yöneticisiyle görüşen Trump’ın verdiği mesaj şu: “Venezuela’yı ve ABD’yi bir araya getirdiğinizde, dünyadaki petrolün yüzde 55’ine sahip oluyoruz.”
Hani konu petrol değildi? Konu bal gibi de petrol. Elbette ABD’nin kullanmak için petrole ihtiyacı yok ama petrolün ne kadar üretildiği, fiyatının nasıl belirlendiği, hangi para biriminden satıldığı konuları ABD için kritik önemdedir. Daha da somutlarsak, petrolün dolarla satılması ABD ekonomisi için hayati önemdedir. Çin’in Rusya’dan, İran’dan, Venezuela’dan ve Suudi Arabistan’dan dolar yerine “yuan” ve diğer ülke paralarıyla petrol almasını ABD fiilen savaş nedeni saymış durumda.
Fakat “Küçük Amerika”nın “küçük Amerikancıları”, sosyal medyadan “konu petrol değil, demokrasi” demeye devam ediyorlar. “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı” diyenler de herhalde “Çin yuanla petrol almasa, ABD saldırganlaşmazdı” diyecekler!
Faturayı ABD’ye değil Kaddafi’ye kestiler
Ne yazık ki Türkiye’de de dünyada da böyle bir “entelektüel” tutumu var; siyasette, akademide, medyada, bürokraside bu fikirler savunuluyor.
Dün ABD’nin Irak’a saldırısına “ama Irak’ta demokrasi yok” diye gerekçe üretip, faturayı Saddam Hüseyin’e kesiyorlardı!
Dün ABD’nin Libya’ya saldırısına “ama Libya’da özgürlük yok” diye gerekçe üretip, faturayı Muammer Kaddafi’ye kesiyorlardı!
Dün ABD’nin Suriye’ye saldırısına “ama Suriye’de adalet yok” diye gerekçe üretip, faturayı Beşar Esad’a kesiyorlardı.
Bugün ABD’nin Venezuela’ya saldırısına “ama Venezuela’da fakirlik var” diye gerekçe üretip, faturayı Nicolas Maduro’ya kesiyorlar…
Zalime değil mazluma fatura
Sadece ABD’nin saldırdığı Irak, Libya, Suriye, Venezuela ve diğerleri mi? Ya Türkiye?
ABD darbe yapıyor, faturayı solculara kesiyorlar. ABD ekonomik operasyon yapıyor, faturayı S-400’e kesiyorlar. ABD Irak-Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiriyor, “ne işleri var orada” diye soruyorlar. ABD Türkiye’ye Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ağır ambargo uyguluyor, faturayı Ecevit’e kesiyorlar.
Kısacası faturayı saldırana değil, saldırılanlara kesiyorlar; zalime değil mazluma kesiyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2026