Posts Tagged AKP

AKP, NEDEN İSRAİL’E ÖZÜR DİLETEMEDİ?

Birleşmiş Milletler’in (BM) New York Times’a sızan Mavi Marmara raporu, AKP hükümetinin dış politika başarısızlıklarına bir yenisini daha ekledi.

Ancak Türkiye ve bölge açısından daha önemli olanı, raporun yayınlanmasının, ABD’nin Suriye’ye olası saldırısının ufukta görünmediği anlamına geliyor olabileceği!

Nasıl mı? Açıklayacağız ama önce rapora dair birkaç önemli not aktaralım:

Rapor, AKP’yi tedbir almamakla suçluyor

Rapor, AKP hükümetinin özür ve Gazze ablukasının kaldırılması beklentisini karşılamadığı gibi, hem ablukanın meşruluğuna ve yasallığına vurgu yaptı, hem de AKP hükümetini gerekli tedbirleri almamakla suçladı!

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, rapora tepkisini masaya 5 yaptırım sürerek gösterdi:

1-Diplomatik ilişkiler ikinci kâtip düzeyine inecek. 2-Askeri anlaşmalar askıya alınacak. 3-Doğu Akdeniz’de seyrisefer serbestisi için gerekli önlemler alınacak. 4-İsrail’in Gazze ablukası Uluslararası Adalet Divanı’na taşınacak. 5-Hükümet, mağdurların hak arama girişimlerine destek verecek.

Davutoğlu’nun ardından basının karşısına çıkan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, “Şu anda alınan tedbirler ilk aşamadır. Olayların seyrine, İsrail’in davranışlarına göre başka tedbirler de söz konusu olabilir” dedi. Gül ayrıca, Özdem Sanberk’in de içinde yer aldığı dört kişilik komisyon tarafından hazırlanan BM raporunu “yok hükmünde” saydı.

AKP’nin kararlılığı anlaşılmamış!

Ancak Gül’ün açıklamasında asıl dikkatimizi çeken “Kararlılığımızın anlaşılmadığını görüyorum” sözleri ile “bu tedbirlerin daha erken alınacağını, ancak müttefik ülkelerin iyi niyetli gayretlerine fırsat vermek için bugüne kadar beklediklerini” söylemesiydi.

AKP’nin dış politika başarısızlığını da ortaya koyan bu iki cümle, şu verilerle yan yana gelince daha da anlamlı oluyor.

Rapor aslında Mayıs ayında tamamlandı, ancak tarafların talebi üzerine 6 aylığına ertelendi. Geçen hafta içinde AKP hükümeti raporun yayımlanmasını istedi, İsrail reddetti. Birkaç gün sonra ise bu kez İsrail raporun yayımlanmasını istedi, AKP hükümeti reddetti. Bunun üzerine İsrail, raporu ABD’nin New York Times gazetesine sızdırdı.

AKP böylece, aleyhine olan raporu engelleyememiş oldu.

Gece yarısı hamlesi

Ancak daha vahimi, AKP’nin Washington’dan çare umarak, rapor yayınlanmadan önceki gece yarısı yaptığı sözde hamleydi: Dışişleri Bakanlığı yazılı bir açıklamayla, Türkiye’nin NATO füze savunma sisteminde yer alacağını ilan etti.

Davutoğlu, bu hamleyle ABD’nin devreye girip raporu engelleyeceğini umdu! Oysa Washington, hiçbir şey vermeden, füze kalkanına “imzayı” almış oldu!

AKP hükümeti, bu hamlesinin “ağırlığını” şu sözlerle medyaya sızdırdı: “Türkiye, İsrail’i ABD aracılığıyla sıkıştırmak için elindeki diğer dış politika kozlarını oynuyor.”

Oysa bir kuvvetin başka bir kuvvete karşı elindeki kozu oynayabilmesi için öncelikle o kuvvetten “bağımsız” olması, “hizmet sözleşmesi” imzalamamış olması gerekiyordu!

Suriye’ye saldırı ufukta yok

Koz kullanma durumu olmayan AKP’nin tek yapabileceği, bazı avantajlardan yararlanabilmesiydi: Suriye konusunda Washington’un tek seçeneği olduğunu bilen AKP hükümeti, bu durumu İsrail’e karşı kullanmak istedi. İsrail’in dileyeceği “özür”, AKP için hem iç kamuoyu açısından hem de Ortadoğu’daki misyonlar açısından önemliydi. AKP’nin Libya ve Suriye nedeniyle Arap dünyasında bozulan imajını düzeltmeye acil ihtiyacı vardı!

Washington bu nedenle İsrail’e uzun süre “özür” baskısı uyguladı. Hatta işi “ya özür ya Filistin” dayatmasına kadar götürdü. Ancak geçen hafta bir durum değişikliği yaşandı ve Washington “özür” baskısını hafifletti!

“Özür” dileyeceği İsrail basınında da yer alan İsrail hükümeti, baskının hafiflemesinden yararlanıp, Washington’a “özür” dilemeyeceğini bildirdi. Dahası, içeriğini uygun bulduğu BM raporunu da basına sızdırıp, büyük bir yükten kurtuldu!

Böylece, AKP hükümeti de İsrail’e özür diletememiş oldu!

Peki ABD, İsrail’e “özür” baskısını geçen hafta neden hafifletti? Bu yeni durum, acaba ABD’nin Suriye’ye saldırmanın “siyasi ve askeri” maliyetlerini üstlenemeyecek olmasından mı kaynaklanıyordu?

Gelişmeler buna işaret ediyor.

Filistin devleti faktörü

ABD’nin tutum değişikliğinin bir diğer nedeni de, Filistin devletinin, 20 Eylül’de BM’ye tam üyelik talebini sunacak olmasıdır. Amerikan basınında ABD’nin çekimser oy kullanacağı haberleri çıkıyor. Eğer Washington gerçekten çekimser oy verecekse, şimdi Tel Aviv’i bir badireden kurtararak, 20 gün sonrasının borcunu ödüyor…

Tüm bu gelişmelerden  en çok etkilenen ve kaybeden ise maalesef Türkiye!

Gazze de kaybetti

Bir diğer kaybeden ise Gazze! Çünkü İsrail’in Mısır’la birlikte 2007 yılında uygulamaya başladığı Gazze ablukası, bu raporla, BM nezdinde “yasallık” kazandı!

Böylece AKP, Mübarek devrildikten sonra Refah sınır kapısını açarak ablukayı aralayan Mısır’a, Gazze konusundaki iddiasını da kaptırmış oldu.

 

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s.9
4 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 5: Çözüm: Liberal demokrasi(!)

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un teröre karşı ABD ile “anlık istihbarat paylaşımı” yapılmasını işbirliği sayan anlayışı, bakın gelişmeleri nasıl saptıyor: “2007 Aralık ayında, Irak’ın kuzeyine hava harekâtlarının yapılabilmesi için ABD ile sürdürülen çalışmalar olumlu olarak sonuçlandı.” (s.89)

Sınır ötesi operasyonlar

ABD’nin TSK’nin kara harekâtını engellemek için “sonuç getirmeyecek” bir hava harekâtına “onay” vermesini, “ABD ile olumlu sonuçlanan” bir işbirliği şeklinde tanımlamak, en başta gerçeğe aykırıdır!

Nitekim kamuoyunun tepkisi sonucu 2008 Şubat’ında karadan yapılan “sınır ötesi harekât” karşısında ABD’nin takındığı tutum belleklerdedir, Pentagon’un “biran önce çıkın” açıklamaları arşivlerdedir!

AKP – PKK uyumu

Başbuğ’un yine gerçeklikle örtüşmeyen bir saptaması daha: “21 Ekim 2007 Dağlıca saldırıyla başlayan ve 19 Haziran 2010 Gediktepe çatışmasıyla gelişen süreçte örgütün silahlı propagandasının yapılması hedeflenmiştir. (…) Ancak, örgüt silahlı propaganda sürecini uzatma gücünü de kendisinde göremedi.” (s.93)

Oysa PKK “kendinde bir güç görmediği” için değil, 12 Eylül halk oylaması için “ateşkes” kararı vermiştir, verdirilmiştir!

Nitekim BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, halkoylamasında AKP’nin “evet” oyu ile kendilerinin “boykot” kararının toplamının, “çözüm” olduğunu ilan etmiştir!

Başbuğ’un çözümü: Liberal demokrasi

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ, “terör örgütlerine” karşı çözümünü, kitabının sonunda ilan etmektedir: “Liberal demokrasinin, Türkiye’de uygulandığı veya uygulanmaya çalışıldığını söylemek doğrudur. Aslında, Türkiye için en uygun sistem de liberal demokrasidir ve Türkiye bu sisteme bağlı kalmalıdır.” (s.197)

Başbuğ’un çözümü “liberal demokraside” görmesinin gerekçesi ise siyaset literatürüne yeni bir katkı sunacak cinstendir: “Liberal demokrasi bireysel özgürlükler üzerine inşa edilmektedir.” (s.195), dolayısıyla “liberal demokrasi kolektif haklara karşıdır.” (s.196)

Bu durumda haliyle “liberal demokrasi” Kürtlerin kolektif olarak hak talebinde bulunmasına engel teşkil etmektedir! Nitekim bu parlak değerlendirme Başbakan Erdoğan’da da görülmektedir. Erdoğan da Başbuğ gibi “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın bireysel problemleri vardır” deme noktasına gelmiştir!

Ancak Başbuğ’un “liberal demokrasi”nin gerçekte ne olduğu konusunda da net olmadığı görülmektedir: “Liberal demokraside, devletlerin etnik farklılıkları tanıması söz konusu değildir.” (s.214)

Ulusal devletler çağı kapandı mı?

Başbuğ’u “liberal demokrasi” çözümüne götüren etkenlerden biri de, yine Hilmi Özkök’ten kalma “küreselleşme çağında ulus devletlerin ortadan kalkacağı” şeklindeki Atlantik görüşüdür:

“21. yüzyılda yaşanan gelişmeler, ulus devletlerin bazı yeni anlayışlar içine girmesini gerektirmez mi? Bu soru da yerindedir. Yaşanılan bir küreselleşme gerçeği vardır. Özellikle, ekonomik ilişkilerde sınırlar zorlanmaktadır. Bu açıdan ulus devletlerin çizilen sınırlar içinde kalacağını düşünmek zordur.” (s.211)

Egemenliğin devri

Başbuğ, bu Atlantik görüşünün devamı niteliğinde, egemenlik hakkını da sorgulamaktadır: “Burada egemenlik hakkı mutlak bir hak mıdır sorusu karşımıza çıkmaktadır. Ulus devletler kendi rızaları ile egemenlik haklarını kullanarak uluslararası kuruluşların alacakları kararlara uyacaklarını taahhüt edebilirler. BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı kararlar buna örnektir. Yine kendi egemenlik haklarını kullanarak, uluslararası kuruluşlarda, o kuruluşların karar organlarında bulunarak yer alabilirler. NATO buna örnektir.” (s.211, 222)

Başbuğ’da yansıması görülen ve Türk devletinin bazı merkezi kurumlarının da kabul ettiğinin anlaşıldığı bu görüş, maalesef 2003 yılında TBMM’de onaylanan BM ikiz sözleşmelerini daha da tehlikeli hale getiriyor!

Sonuç

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un 5 gün boyunca incelediğimiz kitabı, sonuç olarak içinde “ABD’nin olmadığı bir terör kitabı” olması nedeniyle hem teşhiste, hem de tedavide reçete görevi göremiyor!

MehmetAli Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

Kandil operasyonu ne anlama geliyor?

Başbakan Erdoğan‘ın “bıçak kemiğe dayandı” sözlerinden sonra Kandil’e “hava harekatı” düzenlenmesi, AKP’nin terörle mücadelesi olarak sunulmaya çalışılıyor.

Oysa AKP iktidarının Washington’a çıpalı politikalarının en başında, TSK’ya sınır ötesi operasyon izni vermemek var! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la imzaladığı anlaşma buna örnek.

ABD: Türkiye’ye savunma hakkı tanıdık

Peki bu durumda Kandil’e düzenlenen hava harekatı ne anlama geliyor?

Gelin bu sorunun yanıtını biz değil, ABD resmi makamları versin:

“ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland, PKK kamplarına yönelik hava harekatıyla ilgili olarak, ‘ABD’nin, Türkiye’nin terörist saldırılara karşı kendini savunma hakkını tanıdığını’ söyledi.” (Star, 20.8.2011)

Peki ABD, bunca yıldır Kuzey Irak’tan uzak tuttuğu TSK’ye bu kez neden itiraz etmiyor, hatta neden “böyle bir hakkının olduğunu” belirtiyor?

Üstelik daha 2008 yılındaki sınır ötesi operasyon baskısı henüz tazeliğini koruyorken… Anımsanacaktır: Hükümet 2008 yılında, kamuoyundan gelen baskılar nedeniyle TSK’nin sınır ötesi operasyon talebine engel olamamış ancak ABD Savunma Bakanlığı’nın “bir an önce çıkın” açıklamasını Genelkurmay Başkanlığı’na karşı kullanmıştı!

Kandil – Suriye bağı

ABD’nin AKP’ye PKK operasyonu izni vermesi Washington’un Suriye planlarıyla ilgilidir.

Açalım:

1- Kandil’e hava harekatı, sonuç alıcı bir operasyon değildir; sınır ötesi operasyon hiç değildir!

2- Kandil’e operasyonda gerçek hedef PKK değildir. PKK hedef olsa Kandil operasyonunum kurmay başkanı tutuklanmaz!

3- Kandil’e operasyon, Suriye’ye savaş açacak hükümete kamuoyu desteği sağlama çalışmasıdır. “Kürt Açılımı” nedeniyle milliyetçi karnesi sıfır dolu olan Erdoğan‘ın, terörle mücadele görüntüsüne ihtiyacı vardır.

4- Erdoğan‘ın Somali çıkartması da aynı nedenledir. Tarihte savaş hazırlığı yapan her aktör, işe “barış” görüntüleriyle başlar.

5- Kuzey Irak, artık ana cephenin sadece bir bölgesidir. ABD’nin planladığı savaşın ana cephesi, “İran’ın batısı, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu” kapsamaktadır. İran bu ana cephede inisiyatif geliştirmek üzere Kuzey Irak’a operasyon düzenlemektedir.

6- PKK’yi Suriye’nin kışkırttığı yalanları da bunun içindir. Şam’ın PKK’yi kullandığı, Türkiye’ye PKK üzerinden yanıt verdiği gibi yalanlar, kamuoyunu Suriye’ye saldırıya alıştırma, desteğini alma amaçlıdır.

K.Irak değil Suriye operasyonu

ABD’nin PKK’ye karşı AKP’ye “sınırlı” operasyon izni vermesi ve bu izin doğrultusunda TSK’nin Kandil’e hava harekatı düzenlemesi, Türkiye’nin gerçek tehdide karşı gözlerini kapatmasından başka bir anlama gelmemektedir.

ABD’yi hedef almayan Kuzey Irak operasyonu kaçınılmaz olarak Suriye operasyonuna dönüşür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

AKP ve PKK karşıt değil, bütünleyendir

Başbakan Erdoğan’ın “bıçak kemiğe dayandı” sözleri, bazı kesimlerde 9 yıllık unutkanlık yaratıp, her nasılsa beklenti oluşturdu!

En son söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim: AKP ve PKK birbirine karşıt değil, birbirinin bütünleyenidir! Son tahlilde her ikisi de Washington’a uyumlu olmak durumundadır. Çünkü ABD’nin ana stratejisinde, birbirlerini tamamlayarak ilerlemektedirler.

İki örnekle açalım:

Evet + boykot = çözüm

AKP Kürt açılımını başlattıktan kısa bir süre sonra KCK davası başlamıştı. Ancak bu dava bile “stratejik müttefikler”i iki yıldır karşı karşıya getirmedi!

12 Eylül halk oylaması öncesinde, AKP “evet”, BDP “boykot” demişti. Görünürde karşıt gibi duran bu yaklaşımların aslında bütünleyen olduğunu, halk oylamasına kısa bir süre kala BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş şu sözlerle formüllendirmişti:
“Evet + boykot = çözüm.”

Hiç bir formül, AKP ile PKK’nin nesnel konumlanmalarını bu kadar net ortaya koyamaz!

Öcalan’a özgürlük kampanyası

Bu bütünleyen olma durumunu anlamamızı kolaylaştırak bir başka süreç de, AKP’nin hem Kandil’le hem de İmralı’yla yürüttüğü
“mutabakat” sürecidir.

Mutabakatı, biz değil taraflar söylüyor! Erdoğan-Gül ikilisi ABD Başkanı Obama’nın isteğiyle hem “Kürt Açılımı”nı hem de İmralı ve Kandil görüşmelerini başlatmıştı.  Görüşmelerin 12 Eylül 2010 halk oylamasından önce müzakereye, 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri sonrasında da mutabakata dönüştüğü bilgisi gazete arşivlerindedir.

Öcalan son olarak, mutabakat konularının işlerliği ve rolünü sürdürmesi için de “özgürlüğünü” şart koştu.

Cemaat: Öcalan muhatap değil partner

Öcalan’ın dayattığı şartla birlikte her iki taraf da harekete geçti:

DTK, 5. Genel Kurulu’nda yeni dönem stratejisini “özgür önderlik, özgür kimlik, demokratik özerklik” olarak belirledi; “Öcalan’a özgürlük inisiyatifi” kurdu.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Hükümet Öcalan’ın koşullarını düzeltmelidir. Açıktan müzakereleri yürütmelidir. Hatta özgürlüğü dahil omak üzere her şeyi tartışmalıdır.” dedi.

Öcalan’ın şartına destek öncelikle cemaatten geldi. Mümtaz’er Türköne, Öcalan’ın önünün açılmasını istedi: “Bugün, Öcalan‘ın hapishane şartlarının gözden geçirilmesi ve terörün azalması şartıyla dışarıyla aracısız ilişkiler kurması tartışılabilir. Öcalan‘ı ne yapmalı sorusunun cevabı, bir ikilemin konusu. Ya asmalı ya da önünü açmalı.”

Cemaatin etkin yazarlarından İhsan Dağı da koroya katıldı: “Devlet hâlâ ‘işi Öcalan’la bitirmek’ niyetindeyse, sevgili Mümtaz’er’in dile getirdiği ‘önünü açmak’tan fazlasını yapacaktır. Çünkü muhatabınızın hakikaten ‘muhatap’, sorunu çözücü, işinizi kolaylaştırıcı bir ‘muhatap’ olmasını istiyorsanız ona ‘destek’ de olursunuz böyle bir konuma ulaşması için. Artık muhatabınızla ‘partner’ olmuşsunuzdur. Devletin Öcalan’la ilişkisinin geldiği nokta budur.”

Ankara değil, Washington görüşmesi

Öcalan’la görüşme konusuna gelince… Kategorik olarak devletin Öcalan’a görüşmesine elbette itiraz etmiyoruz. İtirazımız, görüşmenin Ankara adına değil, Washington adına yapılıyor olmasına; devletin “ikinci bir otoriteyi” masanın diğer tarafı olarak kabul etmesine ve Öcalan’ın “partner” rolüne!

Ya Suriye’ye saldırı, ya PKK terörü

Peki bu durumda 12 şehit verdiğimiz son PKK saldırısını nasıl açıklayacağız?

Savaş lordluğuna soyunan Milliyet’in çizgisi bu konuda önümüzü açıyor. Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Tezkan, PKK saldırısının Suriye’nin işi olduğunu iddia ediyor!

ABD, AKP’ye baskı uygulayarak Türkiye’yi Suriye’ye saldırtabilmek için her yola başvuruyor! Dayatma ortada: Ya Suriye’ye saldıracaksın, ya da iç savaşla uğraşacaksın deniliyor!

Son olarak şunu da belirtelim. Bölgedeki savaşın cephesi, İran’ın batı topraklarını, Irak’ın kuzeyini, Türkiye’nin güneydoğusunu ve Suriye’nin kuzeyini kapsıyor. Bu durum, Kuzey Irak’a girmekle Suriye’ye girmek arasındaki farkı azaltıyor.

Bu konuyu daha derinlemesine inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE EN MALİYETSİZ NASIL BÖLÜNÜR?

Times’in “Türkiye Suriye’ye 2 hafta süre verdi” şeklindeki haberi kuşkusız “kışkırtma” amaçlı. Ancak bu denli ciddi bir haberin hâlâ yalanlanmamış olması, Washington merkezli bir baskıya da işaret ediyor. Şöyle ki; aslında Türkiye Suriye’ye 2 hafta süre vermemiştir, ABD Türkiye’ye 2 hafta süre vermiştir!

Timesın “Esad’ın devrilmesini ancak Türkiye sağlayabilir” şeklindeki bu analiz-haberini, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland’ın Ahmet Davutoğlu’nu açığa düşüren açıklamasıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Sözcü Nuland, daha bir gün önce “kendi mesajımızı götürdük” kaçışına sarılan Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu “iki tarafın mesajlarını koordine ediyor” diye afişe etti!

Ancak daha önemlisi Nulandın şu sözleriydi: “Davutoğlu, Şam dönüşü Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile gerçekleştirdiği uzun telefon görüşmesinde Esad’a baskının arttırılmasını temin etmek için birlikte çalışmayı yeniden taahhüt etti.”

AKP’NİN ABD BAĞI

Meselenin özü, bu cümledeki “taahhüt” kelimesindedir. ABD Türkiye’yi Suriye ile savaşa zorlamaktadır, AKP de bu zor karşısında kıvranmakta ancak geçmişten gelen bağlar, anlaşmalar, sözleşmeler nedeniyle “yeniden taahhütler” vermektedir.

Kıvranma derken, AKP yönetiminin tercihinden değil elbette.; başta Aydınlık’ın Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunan “Suriye haberleri”nin yarattığı iklim koşullarında ortaya çıkan büyük itirazdan…

Bu büyük itiraz, AKP’yi “sabrımızın sonuna geldik” çizgisinden, 24 saat içerisinde “istediğimizi aldık” mevzisine geriletmiştir.

İşte ABD tam bu noktada hamle yapmış, Davutoğlu’nu “postacı” suçlamasının ortasında yakasından tutmuş, “yeniden taahhüt” almıştır!

ABD, TÜRKİYE’Yİ SURİYE’DE BÖLER

ABD Suriye’ye iki nedenle Türkiye‘yi kullanarak aldırmak istemektedir:

1.) ABD, 2003’te Irak’ta olduğu gibi bugün tek başına Suriye’ye saldıracak durumda değil. Libya’daki NATO çıkmazı ortada.

2.) ABD, Türkiye’yi Suriye’ye saldırtarak, Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki nihai hedefine erişmeyi planlamaktadır. O hedef Türkiye’nin bölünmesidir!

ABD, BOP eşbaşkanlığı katından sıkıştırdığı Türkiye’yi Suriye üzerine sürerek, aslında Türkiye’nin de bölünmesini sağlamayı hesaplamaktadır. Suriye’ye savaş açacak Türkiye, kazansa da kaybedecektir. Çünkü Suriye’ye savaş; İran’la bir cephe, Kuzey Irak’la bir cephe, Araplarla bir cephe daha açılması, Türkiye’nin bölgeyle karşı karşıya gelmesi demektir. Böyle bir süreçten de en başta “Büyük Kürdistan” çıkar!

Ve ABD, bu durumda nihai hedefi olan Türkiye’yi kendisi için “en maliyetsiz” yolla parçalamış olur!

İSRAİL’DE SURİYE KOMPLOSUNA İTİRAZ SESLERİ

Yeri gelmişken belirtelim: İsrail’de bile aklı selim kimi sesler çıkmaya başladı ve Suriye’ye saldırının doğuracağı bölge yangınından en çok kendilerinin zarar göreceğini tespit etmeye başladı.

Çünkü açık görülmektedir ki, Suriye’ye saldırı bölgedeki tüm aktörleri karşı karşıya getirecek, sonuçta tüm coğrafyanın haritalarını değiştirecektir.

Türkiye de, AKP yüküne rağmen, bölgeyi ateşe düşürecek bu plana direnmeli ve teslim olmamalıdır.

Mehmet Ali Güller
Ayd
ınlık Gazetesi s:7
Ufuk Ötesi
13 A
ğustos 2011 

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN SURİYE PLANI

Önce üç saptama yapalım:

Birincisi, Başbakan Erdoğan’ın “sabrımızın sonuna geldik, Suriye bizim iç meselemiz” şeklindeki çıkışı, akılla, diplomasi bilmemezlikle, ciddiyetsizlikle açıklanamaz. Bu çıkışın tek açıklaması vardır: Tayyip Erdoğan BOP Eşbaşkanı’dır!

İkincisi, Erdoğan’ın bu “savaş kışkırtan” açıklaması, en çok İsrail’i memnun etti. Bir kez daha ABD-İsrail-Türkiye ekseni adına bölgesel çıkış yapan Erdoğan, Türkiye’nin bölgedeki itibarını daha da düşürdü!

Üçüncüsü; ısrarla altını çiziyoruz: Baş aşağı giden ABD’nin, bölgeye ilişkin atak yapabilmesinin tek şartı, Türkiye’ye dayanmasıdır. AKP’nin ötesinde, Ankara’nın tümden ABD planlarına teslim olması, Washington’un adımlarını ve kararlarını belirleyecektir.

Bu üç saptamadan sonra ABD’nin Suriye planını incelemeye geçebiliriz.

ABD Suriye’ye saldırabilmenin koşullarını yaratabilmek için Nisan’dan bu yana uğraşıyor. Ancak koşullar ve zaman sürekli Washigntonûn aleyhine işledi.

ABD Türkiye’yi sürece dahil eden şu hamleleri sırasıyla denedi:

1. HAMLE: MUHALEFETİ BİRLEŞTİRMEK

Birinci hamle, Türkiye üzerinden Suriye muhalefetinin örgütlenmesiydi. Antalya’da muhalefet toplandı ancak çok parçalı muhalefet Batı’nın tüm gayretlerine rağmen birleştirilemedi.

2. HAMLE: HALKI SINIRA YIĞMAK

ABD’nin ikinci hamlesi, silahlandırdığı gruplar üzerinden yapacağı bir kışkırtıcı eylemle, halkın bölgeyi terketmek zorunda kalıp, sınırı geçip Türkiye’ye sığınmasıydı. AKP daha operasyon başlamadan çadırkent işine soyundu. Plan başta yürüdü. 15 bin Suriyeli sınırı geçip Türkiye’ye sığındı. Ancak Şam yönetimin doğru tutumu, halkını geri çağırması sonuç verdi ve çadıkkent tüm kışkırtıcı faaliyetlere rağmen gün geçtikçe geri dönüşlere sahne oldu. Şu anda yerleşimciler 5 bin civarında…

3. HAMLE: KENT DÜŞÜRMEK

ABD’nin üçüncü hamlesi, dayanak oluşturacak bir kentin ele geçirilmesiydi. Tıpkı Libya’da Bingazi’de olduğu gibi, muhalefetin kontrolüne geceçek bir kent karargah yapılacak ve oradan Şam’a yürünecekti.

Ancak Şam sağlam önlem aldı! ABD önce kuzeyden Cisrişugur’dan denedi, başaramadı. En güneyden Dara’dan denedi, aşiretleri geçemedi. Sonra merkezden Hama’dan denedi, ordu bastırdı. Şimdi de ülkenin doğusundan, Deyrelzor’dan deniyor ama yine sonuç alamıyor.

4. HAMLE: TÜRKİYE’YLE SICAK ÇATIŞMA

Bu üç hamleden sonuç alamayan ABD’nin şimdiki ve dördüncü hamlesi, Suriye’yi fiilen bir başka ülkeyle sıcak çatışmaya zorlamak. İşte burada AKP’nin devreye girdiği görülüyor. Yanlışlıkla düşecek bir top, istenmeden ateşlenecek bir silah gibi gerekçelerle tarihte savaşların çıktığı hep görülmüştür!

SURİYE DEĞİL BÖLGE YANAR!

Suriye konusu, ABD – İran savaşının ön cephesidir. ABD’nin Türkiye üzerinden yaptığı Suriye atağı, İran’ın Kuzey Irak üzerinden aldığı inisiyatife yanıt arayışıdır.

Öte yandan Suriye, Libya’dan farklı olarak Rusya için çok daha belirleyici öneme sahiptir. Suriye’nin Tartus limanındaki Rus deniz üssü, Rusya’nın denizaşırı iki üssünden biridir ve en önemlisidir! Bu durum, Moskova’yı BM Güvenlik Konseyi’nde, Irak ya da Libya kararlarından daha sağlam bir tutum almaya zorlayacaktır.

Dolayısıyla Türkiye, bu adımla sadece bölge ülkeleriyle değil, dünya ile de karşı karşıya kalacaktır.

Ayrıca ABD’nin Suriye’ye saldırısı Irak ya da Libya saldırılarından çok daha büyük bir sonuç yaratır. Suriye’ye saldırı, bölgesel bir savaşa yol açar. İsrail ve İran’dan başlayarak, bölgede pek çok devlet birbirine girer!

Org. Necip Torumtay’ın 20 yıl önce sadece Türkiye’yi değil, bölgeyi de bir ölçüde yangından kurtaran tutumu, bugün daha da büyük bir ihtiyaçtır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
10 Ağustos 2011 

, , , , ,

1 Yorum

AKP VE KEMAL BURKAY, FEDERASYONDA BULUŞTU

Kemal Burkay 31 yol sonra Türkiye’ye döndü. Burkay havaalanında İstanbul Vali Yardımcısı tarafında Kürtçe sözlerle ve Genç Siviller’in alkışlarıyla karşılandı. İstanbul Eminiyet Müdürlüğü 4 koruma tahsis etti, AB Bakanı Egemen Bağış kendisiyle baş başa bir görüşme yaptı.

Yandaş medya günlerdir ondan bahsediyor… Onun PKK karşıtı olduğu, silahsız mücadeleyi savunduğu, Kürt Açılımı’nı desteklediği, AKP’nin ülkeyi demokratikleştirmesinden ne kadar mutlu olduğu yazılıyor, çiziliyor…

AKP’NİN KÜRTÇÜSÜ

AKP ve kalemlerinin Kemal Burkay aşkının tek bir açıklaması var. Burkay artık AKP’nin Kürtçüsüdür! Ki zaten “geliş nedenim, hükümetin açılımına destek vermek içindir” diye açık açık söylüyor…

Peki Kemal Burkay AKP’nin, daha doğrusu ABD’nin “Kürt Açılımı”na nasıl destek verecek?

Burkay 1974’te kurduğu partisi PSK’nın Genel Sekreterliği’ni tam 35 yıl boyunca sürdürdü. AKP’nin Kürt Açılımı’nı başlattığı 2009 yılında, Burkay PSK’nın genel sekreterliğini bıraktı. Ancak PSK’nın internet sitesine bakılırsa, Burkay hâlâ partinin birinci adamı!

İsveç’ten birlikte döndüğü Oral Çalışlar’a göre Burkay, HAK-PAR’a yakın duracak. Ne de olsa HAK-PAR ile Burkay aynı şeyi savunuyor, yani federalizmi… Ancak HAK-PAR BDP ittifakı, PKK karşıtı olan Burkay’ın konumunu nasıl etkileyecek, göreceğiz.

Çalışlar’a söylediği “Kürtler bu çağda tek partili olamaz” sözlerine bakılırsa, belki de yeni bir parti kuracak!

PKK YERİNE PSK ALDATMACASI

Özerklik istemeyi de doğal karşılıyorum ama biz federasyon istiyoruz” diyor Burkay! İşte meselenin özü buradadır. AKP ile Burkay’ı buluşturan “federasyon”dur.

Böylece terörden bıkmış toplum, Öcalan yerine silahsız Kürtçü Burkay’a; Kürtler PKK yerine PSK’ye, Türkiye de özerklik yerine federalizme razı edilecek!

Ancak buradan hareketle ABD’nin PKK’den vazgeçtiğini ve yola PSK’yle devam edeceğini söylemiyoruz elbette.

Türkiye’yi “ya o, ya bu” türünden tercihlere zorlamak, ABD’nin abandığı planı hızlandırmanın bir aracı olacaktır. Ki Washington, bugüne kadar bu yöntemi hemen hemen her siyasetinde uyguladı. AKP’yi teslimiyete zorlarken, CHP-MHP koalisyonunu gündeme getirdiği gibi… Böylece her iki taraf da, Washignton’a daha uyumlu hale geldi!

PSK’NİN FEDERASYON PROGRAMI

Peki PSK’nın mevcut programında “federasyon” konusunda ne deniyor?

“PSK, Kürt halkının ulusal kurtuluşunu, halkımızın kendi kaderini özgürce tayin etmesinde görür. Kürt halkı kendi kendisini yönetmelidir. Partimiz, Kuzey Kürdistan için bunun iki biçimde olabileceği görüşündedir: Kürt halkı ayrılıp kendi devletini kurabilir veya Türk halkıyla demokratik bir birliği seçebilir. İkinci durumda, birlik eşit haklara sahip iki cumhuriyetli bir federasyon biçiminde olmalıdır. Kürdistan ayrı bir cumhuriyet halinde örgütlenmeli, kendi parlamentosu hükümeti olmalı ve her bakımdan Türkiye ile eşit haklara sahip bulunmalıdır.”

Program ortada! ABD’nin “Büyük Kürdistan” planıyla uyumlu. AKP’ye uygulatılan Kürt Açılımı’yla uyumlu. “Diyarbakır’ı BOP içinde merkez yapma” göreviyle uyumlu. “Yeni anayasalı Yeni Türkiye” hedefiyle uyumlu! “Türk-Kürt Federasyonu” ile uyumlu!

Bir tek Türkiye’yle ve Türk milletiyle uyumsuz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık gazetesi / s:7
3 Ağustos 2011

, , , ,

1 Yorum

ABD PKK’DEN VAZGEÇER Mİ?

PKK’li Murat Karayılan, İran’ın Kuzey Irak’a operasyonunu, “Ankara ve Tahran’ın ortak işgal projesi” olarak tanımlıyor ve ABD’nin de “Ankara-Tahran” projesine destek verdiğini belirtiyor. PKK’li Duran Kalkan bu iddiaya kanıt olarak “İran’ın saldırdığı günlerde, Türkiye’nin de sınıra yığınak yapması, saldırı ortaklığını gösterir” diyor.

‘TÜRKİYE OPERASYONUN İÇİNDE” İDDİASI

PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı ANF, 22 temmuz günü “300 Türk özel birlik üyesinin İran plakaları takılan 20 araçla İran’a geçtiğini”, 27 temmuz günü de “20 Türk tankının operasyona destek için operasyon bölgesine geçtiğini” ortaya atmıştı.

ANF de, süreci şu ziyaretler ekseninde analiz ediyor: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun 11 Temmuz’da Tahran’ı ziyareti, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen‘in GülErdoğanDavutoğlu ile görüşmeleri, İran’ın 16 Temmuz’da Kandil’e operasyona başlaması, CIA Başkanı David Petraeus‘un 18 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşener‘le görüşmesi…

ABD, TAHRAN’A BAĞDAT’LA GÖRÜŞMEYİ TAVSİYE ETTİ

Karayılan‘ın gelişmeleri “ABD-Türkiye-İran ittifakı” olarak değerlendirmesinde kuşkusuz ABD’nin saldırıya uzun süre sessiz kalması da rol oynadı. Washington ilk kez 27 Temmuz’da ses verdi. ABD’nin Irak’taki askeri sorumlusu General Jeffrey Bucharan‘ın sesi gerçi kısıktı: “Eğer İran, Irak tarafında bir tehdit görüyorsa, Irak hükümeti ile görüşmeli ve sorunu çözmeli.”

ABD, Tahran’a yalnızca Bağdat’la görüşmeyi “tavsiye” edebiliyordu! Ancak PKK de en başından beri zaten Bağdat’ın Tahran’a seyirci kalmasına itiraz ediyordu. Hatta PKK’li Cemil Bayık, açıkça “ittifakın içinde Irak da var” diyordu.

Irak Parlamentosunun Kürt üyesi Mahmud Osman, daha da ileri gidip “Türkiye-İran-Irak arasında gizli bir anlaşma
olduğunu ileri sürüyordu. Irak Cumhurbaşkanı Talabani‘nin partisi KYB de bu anlaşmaya destek vermekle suçlanıyordu. Kuzey Irak’ta yayımlanan Levin dergisi, anlaşmaya göre İran’ın Kandil’i alıp, KYB’ye vereceğini yazıyordu. Barzani yönetimi de ilk günlerdeki birkaç cılız itiraz sonrasında, sessizliğe gömülmüştü…

CEMAAT-PKK SAVAŞI

Diğer yandan cemaat de dikkat çeken açıklamalar yapıyordu. Örneğin cemaatin yayın organlarının vazgeçilmez öznesi olan Em. Yarbay Şenol Özbek, “Kandil’e tek başına yapılan operasyonun ordu yutacağını” söylüyor ve ekliyordu: “Türkiye-ABD-İran-Irak birlikte operasyon düzenlemeli.”

Cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce de, “Yeni Türkiye”nin oluştuğunu belirtiyor ve “Türk ulusalcıları kaybetti, Kürt ulusalcıları da kaybedecek” diyordu. ANF, Gülerce‘nin çıkışını, “Gülen cemaati savaş ilan etti” şeklinde karşıladı. PKK, “terörle mücadelede polis özel harekat konseptini”, “cemaatin PKK’yle savaşta, sahaya inmesi” olarak yorumluyordu.

ABD EN SONUNDA BARZANİ’YE DEĞİL PKK’YE DAYANIR

Peki PKK’nin iddia ettiği gibi İran operasyonu, aslında Türk-İran ortak operayonu mudur? Operasyonla ilgili ABD-İran-Türkiye-Irak mutabakatı gerçekten var mıdır? Daha da somutlarsak, ABD PKK’den vaz mı geçmiştir?

ABD’nin bölgedeki en temel hedefi, Kuzey Irak’ı Türkiye’nin güneydoğusuna genişletmektir, yani “Büyük Kürdistan” kurmaktır. Peki Büyük Kürdistan’ın ABD adına hakimi kim olacaktır?  Barzani mi, PKK mi? Siyasi, askeri, kültürel, sosyolojik, nüfus ve her türlü gelişmişlik parametreleri açısından bu sorunun tek yanıtı vardır: PKK!

Dolayısıyla ABD için “Büyük Kürdistan” hedefinde PKK’ye dayanmak, stratejik bir karardır. ABD’nin stratejik olarak PKK’den vazgeçmesi mümkün değildir!

Peki, o zaman ABD neden İran’a ses çıkarmamaktadır? ABD ve İran’ın, bütün düşmanlıklarına rağmen, PKK konusunda bir ortaklığı söz konusu olabilir mi?

Elbette hayır… Aslında meselenin özü de buradadır. ABD PKK’den vazgeçmemiş ama İran’a da engel olamamıştır. Çünkü bölgede inisiyatif ABD’de değil, İran’dadır!

ABD’yi bu duruma mahkûm eden bir diğer zorluk da Aralık ayında başlayacak ikinci geri çekilme sürecidir. Kuzey Irak üzerinden İskenderun-Mersin hattına uzanacak bu güzergahın “güvenliği”, bölgedeki dengeler açısından yeni bir parametredir.

HEDEF: YENİ TÜRKİYE

Gelişmeler Türkiye’ye iki şekilde yansımaktadır: Birincisi, gündemi AKP – PKK “takışması” üzerinden belirlenen “yeni anayasalı, Yeni Türkiye” hazırlanmaktadır; ikincisi de, buna hazırlık olarak, “Polis – Jandarma entegrasyonu” ile Türk Ordusu’nun karşısına “cemaat ordusu” konulmaya çalışılmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
30 Temmuz 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN STRATEJİK SAVUNMADA, TAKTİK ATAĞI

Tıpkı ABD Savunma Bakanı Robert Gates gibi ABD Genelkurmay Başkanı Ora. Michael Mullen da, Washington için kötü bir tablo çiziyor… Gates, ABD’nin Asya’daki dört savaşı (Kore, Vietnam, Afganistan, Irak) kaybettiğine işaret etmişti. Ora. Mullen da, Af-Pak başarısızlıklarını, Libya’daki NATO çıkmazını belirtiyor ve tek çıkışın ABD-İsrail-Türkiye eksenine, daha doğrusu Türkiye’ye bağlı olduğunu vurguluyor.

ABD’nin askeri kanadının bu saptamaları bile tek başına Washington’un “stratejik savunma” döneminde olduğunu görmeye yeter. ABD’nin 80’lerde çıkışa geçen ve 90’lardan 2000’lerin ortalarına kadar süren “dünya liderliği”, Rusya’nın 08.08.2008’de Gürcistan’a müdahale etmesiyle inişe geçti!

ABD’nin 2009’da Obamalı dönemle “yumuşak güç” seçeneğini devreye sokması “taktik atak” olmaktan öteye gidemedi… Libya ve Suriye baskıları da ABD’nin genel stratejik savunması içindeki, çaresiz taktik ataklarıdır.

MISIR’DA İKİNCİ DALGA

En başından beri “Tunus, Mısır, Yemen ve Bahreyn” ile “Libya ve Suriye”yi ayrı tutuyoruz. İlk dördü ABD’nin nüfuz alanıydı, son ikisi ABD’nin karşısında konumlanıyordu… Batı’nın, Libya’dan daha fazla insanın öldüğü Yemen’e neden çullanmadığına kafa yormak bile bu basit gerçeğe götürür bizi… Tersine ABD Yemen’de ve Bahreyn’de, Suudi askerler üzerinden muhalefeti kanla bastırmaya çalıştı.

Tunus ve Mısır’da Amerikancı diktatörler devrilirken, bunun bir halk hareketi olduğunu ama nihai sonuca ulaşması için maddi koşulların oluşmadığını belirtmiştik. Halk hareketlerinde inişlerin, çıkışların olacağına dikkat çekmiştik.

İşte Tunus ve Mısır’da yeniden bir çıkış süreci başladı. Şimdiden ismine ikinci dalga bile deniyor. Üstelik bu kez birinci dalganın kazanımları da eklenecek. Daha önemlisi, haftalardır Süveyş Kanalı’nda grev yapan işçiler de sürece ağırlık koyacaklar…

Bu ikinci dalgaya yol açan iç dinamikler dışında, Libya ve Suriye’nin ABD’ye direnmesi şeklindeki dış dinamiği de görmek gerekiyor. Emperyalizme karşı başarı, halkların önünü daha da açacak.

İRAN K. IRAK’A GİRDİ, ABD SUSTU

İşte İran örneği… Daha bir yıl öncesine kadar İran’a saldırının takvimi konuşuluyordu. Şimdi durum tersine gelişti. İran ordusu ABD toprağı sayılan Kuzey Irak’a, “çelik harekât?” yaptı, daha da derinleştiriyor üstelik…

“PKK’nin Kuzey Irak kampları kazınmalı” diyenlere “ABD korkusu” gösterenler, İran’dan ders almalı. Kararlılık en büyük silah çünkü!

BÖLGE İNİSİYATİFİ İRAN’DA

Bölgeyi yakından izleyen uzmanların üzerinde mutabık olduğu tek gerçek şu artık: Irak’ta inisiyatif ABD’de değil, İran’da!

Ki, Irak Petrol Bakanı El-Lueybi‘nin “ABD’nin yaptırımları, İran-Irak ilişkilerini etkilemez” sözü bile bu gerçeği gösteriyor.

En önemlisi de, İran’ın Irak ve Suriye ile yaptığı boru hattı anlaşmasıdır. Kuzey Irak’tan da geçecek boru hattının güvenliği, artık belirleyici olacaktır. Suriye’den Akdeniz’e, oradan Avrupa’ya ulaştırılacak İran gazı konusu, Tahran’ın Akdeniz’e, Aden’e hatta Atlantik’e savaş gemisi göndermesini de açıklıyor.

ABD 5. FİLOSUNU BAHREYN’DEN ÇEKİYOR

İngiliz Times gazetesi yazdı: ABD 5. Filosunu Bahreyn’den çekmeyi planlıyor! Washington, filosunu Katar ya da Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlandırmaya çalışıyor. Tek gerekçe, Bahreyn’deki güvenlik!

Çünkü ABD-Suudi Arabistan askeri varlığı bile Bahreyn’deki Şii muhalefeti durduramadı! İran’ın Bahreyn’de de inisiyatifi ele geçirdiği belirtiliyor.

ABD’NİN TEK KARTI: TÜRKİYE

Tüm bu gelişmelere karşı ABD’nin elindeki tek silah Türkiye! ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın en üste söylediğimiz saptaması bu bakımdan önemli. ABD’li yetkililerin bu dönemde sıklaştırdıkları ziyaretler, Türkiye’ye abanmaları da bu nedenle… Washington, Türkiye kartı için İsrail’e özür de diletecek.

ABD BAŞ AŞAĞI GİDİYOR!

Ancak…

Dışarıda bunları yaşayan ABD’nin içerideki mali krizi, Washington’un baş aşağı gidişini hızlandırıyor. Ki ABD hâkim sınıfları da bunu tartışıyor: Şerefli geri çekilme mi, bütün dünyayı ateşe vermek mi?

Her iki seçenek de, ABD’yi kurtaramayacak!

Türkiye ise ABD’nin silahı olmaktan vazgeçmediği taktirde, ABD’nin yenilgisini paylaşacak! Ki Obama-Erdoğan işbirliği Türkiye’yi şimdiden, Libya’yla, Suriye’yle, İran’la, Irak’la, Ermenistan’la, Azerbaycan’la, KKTC’yle karşı karşıya getirmeye yetti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
29 Temmuz 2011
Odatv.com

, , , ,

Yorum bırakın

ÖZERKLİĞE NASIL GELİNDİ?

13 şehit, Güneydoğu’da özerklik ilan edilmesi, ABD’nin ülkemize füze kalkanı yerleştirme girişimi, İran’la düşmanlık tohumları, Suriye ve Libya’ya karşı karargâh yapılmamız…

Peki, Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Asıl sorumlular kim?

Türkiye bu noktaya ABD’nin aşama aşama ilerlettiği süreçle geldi. ABD kimi zaman AKP’ye anlaşma imzalattırarak, kimi zaman PKK silahını kullanarak, kimi zaman da TSK’ya karşı operasyon yaparak Türkiye’yi teslim almaya çalıştı

Anımsayalım:

2003: Abdullah Gül, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la “2 sayfa, 9 maddelik” gizli anlaşma imzaladı. Gül, bu anlaşmayı, daha sonra Vatan gazetesinden Sedat Sert’e açıkladı. Tabi bu anlaşma, TBMM’ye gelmediği için de anlaşmadan ziyade “hizmet sözleşmesi” anlamına geliyor.

2003: ABD, Tayyip Erdoğan‘la “9 üs” anlaşması yaptı. Bu anlaşma ile AKP, ABD’ye bölge inisiyatifi sağladı.

2003: BM İkiz sözleşmeleri, AKP ve CHP’nin oylarıyla TBMM’den geçti. “Demokratik Özerklik” ilan eden Demokratik Toplum Kongresi (DTK), işte bu ihanet sözleşmelerini dayanak gösterdi.

2003: ABD, Türk askerine “çuval” geçirdi! Pentagon, açıkça TSK’yi hedef aldı ve Kuzey Irak’taki varlığını savaş nedeni saydı.

2004: Tayyip Erdoğan, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) Eşbaşkan yapıldı! Erdoğan, BOP Eşbaşkanı olduğunu, tam 36 ayrı yerde itiraf etti.

2004: Tayyip Erdoğan, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır bir merkez olur” dedi! Erdoğan’ın Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında dile getirdiği bu hedefin ardından, Diyarbakır uluslararası camianın Ankara’dan sonra programlarına aldığı ikinci diplomatik merkez oldu.

2004: Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Eyalet Yasaları, Belediyeler Birliği, Kalkınma Ajansları Yasası, Nitelikli Sanayi Bölgesi gibi TBMM hazırlıklarıyla, özerkliğin altyapısı hazırlandı.

2005: Tayyip Erdoğan, “Diyarbakır Açılımı” başlattı. Ancak, bu açılımın başarılı olması AKP’nin önündeki milli set nedeniyle mümkün olmadı. Öncelikle o setin aşılması, yıkılması gerekiyordu…

2007: AKP’nin iktidara getirilmesi sürecinde başlatılan Ergenekon tertibi, uygulamaya sokuldu. TSK’ye, İşçi Partisi’ne, milli kesimlere uzun sürecek operasyona başlandı.

2008: Eyalet modeli tartışmaya açıldı.

2009: Abdullah Gül, “Kürt Açılımı”nı başlattı.

2009: Önce Gül, ardından Duvutoğlu, Kuzey Irak’ı “Kürdistan” olarak tanıdı.

2009: Öcalan‘la doğrudan görüşmelere ve müzakerelere geçildi.

2010: PKK/BDP önüne “Demokratik Özerklik” hedefi koydu.

2010: Tayyip Erdoğan, “Türkiye vatandaşlığı üst kimliği üzerinden ‘yeni Türkiye’ arayışında olduklarını” söyledi.

2010: AKP, Yargı’yı ele geçirdi! Tayyip Erdoğan referandum akşamı “federal meclis, federal konsey” dedi.

2011: Yeni-CHP, Yerel Yönetim Özerklik Şartı çekincelerini kaldırma sözü verdi.

2011: Tayyip Erdoğan – Abdullah Öcalan mutabakata vardı! Öcalan, “Barış Konseyi” ve “Anayasa Konseyi” üzerinde anlaştıklarını ilan etti.

2011: PKK özerklik ilan etti!

2011: ………….? Yeni anayasa.

Mehmet Ali Güller
16 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / Sürmanşet
Odatv.com

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın