Posts Tagged AKP

ERTUĞRUL GÜNAY AKP’YE ‘AK DEĞİL KARANLIK’ DEDİĞİ GÜNLERİ ÖZLÜYOR MU?

Tarih: 13 Mayıs 2004
Yer: İnciraltı Crowne Plaza – İzmir
Demokrasi Kültürünü Geliştirme ve Yaygınlaştırma Derneği DEMKÜLDER, “Günümüz Sosyal Demokrasi Anlayışı ve Türk Sosyal Demokrasi Paneli” düzenlemektedir.
Doğu Perinçek’ten Murat Karayalçın’a, Mümtaz Soysal’dan Tarhan Erdem’e, Masum Türker’den Celal Doğan’a, Erol Tuncer’den Hurşit Güneş’e çeşitli isimler 12-13 Mayıs 2004 tarihinde, toplam dört oturum halinde düzenlenen panelde “Sosyal Demokrasi” konusunu tartışmaktadırlar…
Konuşmacılardan biri de AKP’nin Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dır.
Gerçi Günay o tarihte, henüz AKP’li değildir.
Neden mi yakın tarihte böyle bir yolculuğa çıktık?
Açıklayalım:
AKP, AKP ANITINA KARŞI!
Bildiğiniz gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kars’taki “İnsanlık Anıtı”na “ucube” demiş ve yıkılmasını istemişti.
Oysa Mehmet Aksoy imzalı anıt, bizzat AKP’li Kars Belediyesi tarafından 2004 tarihli “öyle bir heykel yapalım ki, sınırın ötesinden, Ermenistan’dan görünsün” talebi üzerine yapılmıştı…
Üstelik henüz tamamlanmayan 35 metrelik ve 700 tonluk bu heykele karşı, MHP “yıkılsın” kampanyası da yürütüyordu? Erdoğan’ı “heykel düşmanı” durumuna sokan bu öfkesinin sebebi, acaba dönemin AKP’li Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun, sonradan CHP’ye geçmesi miydi? Ya da “komşularla sıfır sorun” temelli yapılan icraatların, seçimlere beş ay kala, rafa kaldırılması ihtiyacı mıydı? Sorular çoğaltılabilir…
Ama bizim konumuz başka…
Erdoğan’ın 8 Ocak günü yaptığı bu çıkış, büyük tepki topladı. Öyle ki, en sadık Erdoğan kalemşörleri bile durumu kurtarabilmek adına, konuyu “Başbakan heykel konusunda fikir belirtemez mi” gibi sıradan bir polemiğe sokmaya çabaladılar… Ama gerçek bütün sadeliğiyle ortadaydı. Konu Erdoğan’ın beğenileri değildi, tersine beğenmediği bir konuda, padişah gibi “tez yıkıla” hükmü verebilmesiydi… Öyle ki, konuya en uzak bakanlığın başındaki Ahmet Davutoğlu bile kendisini padişahın sadrazamı sanıp ikinci bir “yıkılsın” hükmü verebiliyordu…
Ancak her şeye rağmen tepkiler büyüdü…
GÜNAY, BAŞBAKAN’A NEDEN KALKAN OLDU?
İşte bu tepkilerin tam ortasında AKP’li Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ortaya çıktı ve “Başbakan heykele değil, heykelin yerine ve ortama ucube dedi” diyerek “yumuşatıcılık” görevine soyundu. Koskoca bakanı, üstelik kameralar önünde yaşanmış ve kanıtlı bir olayı bu denli “yok saymaya” götüren nedenler neler olabilirdi?
Bu çıkış, ya Erdoğan’ın talebi gereğiydi, ya AKP’nin toplumdaki balık hafızaya olan güveni nedeniyleydi ya da Ertuğrul Günay’ın seçimler yaklaşırken üstü çizilme endişesine karşı kendiliğinden üstlendiği Başbakan’a kalkan olma görevi gereğiydi… Kim bilir?
Günay’ın bu “yumuşatıcı” rolünün üzerinden iki gün geçti ki, Başbakan bir açıklama yaptı ve “sağa sola çekmeye gerek yok, ucube ifadesini heykel için kullandım” dedi!
Erdoğan’ın bu açıklamasının nedeni, Ertuğrul Günay’ı boşa düşürmek değilse eğer, herhalde yüzde 58 sonrası oluşan tabloya duyulan güvendi… Erdoğan, takiyeye gerek duymadan daha açık ilerliyordu nede olsa…
Peki, Ertuğrul Günay kendini bu duruma nasıl sokmuştu?
GÜNAY’A GÖRE AKP, AK DEĞİL KARANLIK!
Sorunun yanıtına geleceğiz ama önce yazımızın başında anımsattığız 13 Mayıs 2004 gününe dönelim.
Uçak rötarı nedeniyle panele biraz da geç kalan Ertuğrul Günay başlıyor konuşmaya… Genel bir değerlendirme yaptığı sırada şöyle söylüyor Günay:
“Kendisini, çok ustalıklı bir imaj yaratmayla da, AK Parti diye niteleyen bu parti, biraz Fikret’in şiirindeki, Zulmeti Beyza’ya benziyor: ‘Aksa eğer, bir beyaz karanlık…’ Yani, gitgide ülkenin üzerine çöken ve biraz göz gözü görmemeye, ne olduğunu gizlemeye dönük; bir beyaz karanlık. Böyle bir siyasal yapı”.
Acaba bu konuşmayı yaptıktan çok değil üç yıl sonra bakan olan Ertuğrul Günay, kendisini AK Partili mi, yoksa AKP’li mi saymıştır? Ne dersiniz?
Neyse, bizi ilgilendirmeyen bu sorunun yanıtını bırakıp, Ertuğrul Günay’ın konuşmasını anımsamaya devam edelim. Günay, bakın “seçmenlerin aslında neye oy verdiğini” açıklamaya çalışırken, şimdiki partisi “beyaz karanlığı” neyle suçluyor:
CUMHURİYET VE DEMOKRASİ KARŞITI, ŞERİATÇI PARTİ HANGİSİ?
“… 1989’da İzmir’in ya da İstanbul’un ya da Ankara’nın daha kırsal ya da kentlerin çevresi sayılabilecek olan yoksul kesimlerinde, biz oy alırken, bize Ümraniye’de ya da Altındağ’da oy verirken, inanmış, sosyal demokrat oldukları için vermediler. Ya da sosyal demokrasiyi bilimsel olarak bildikleri, özümsedikleri kişiselleştirdikleri için vermediler. İnandılar, getirdiler oylarını verdiler. 95’te Refah Partisi’ne veya bu seçimde AKP’ye oy verirken de, birden bire o insanlar, yine aşağı yukarı aynı sosyal sınıflardan gelen insanlar, bu kez cumhuriyet karşıtı, demokrasi karşıtı ve şeriatçı falan olmadılar…”
Neymiş, aslında karanlık olan AKP, kendisine imaj için AK Parti dedirtiyormuş…
Neymiş, AKP cumhuriyet karşıtı, demokrasi karşıtı, şeriatçı bir partiymiş…
Hani, demin sormuştuk ya, “Peki, Ertuğrul Günay kendini bu duruma nasıl soktu?” diye… Gelin bu sorudan da, yanıtında da vazgeçelim ve şu yeni soruyu soralım:
Ertuğrul Günay bu ‘beyaz karanlık’ durumdan nasıl kurtulur?
İstifa mı dediniz?
MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

ABD-AKP İŞBİRLİĞİ WİKİLEAKS’LE ÇIRILÇIPLAK

Mehmet Ali Güller
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi
Teori Dergisi – Ocak 2011

1.ABD BELGELERİNİN SUÇ KANITI DEĞERİ

Belgeler ne anlama geliyor?

ABD Büyükelçiliklerinin ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği ve Wikileaks’in yayımladığı belgeler, AKP ve yandaşlarına göre asla “belge” değil, dedikodudan ibaret! Bu “basit ve çaresiz” tutuma, belgelerde ortaya çıkan iki somut gerçek nedeniyle başvurdular. Birincisi, ABD ile AKP’nin ilişkisi, belgelerde “görev alanla, görev verenin” ilişkisini açıkça sergiliyor. İkincisi de ABD’nin AKP’lilerle ilgili tuttuğu siciller, “savunulacak” gibi değil!

Bu nedenle, belgelerdeki gerçekleri “dedikodu” diye niteleyerek, önemsizleştirmeye çalışıyorlar.  Ama, belgelerin ortalığa döktüğü gerçekleri değersizleştirmeye dönük bu ön alma girişimlerini çürüten kanıtlar yine belgelerde bulunmaktadır.

ABD Dışişleri Bakanlığı, 22 Ocak 2010 tarihinde geçtiği, 10STATE6451 nolu belgede ABD Ankara Büyükelçiliği’nden, “Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast iddialarıyla ilgili” bilgi talebinde bulunuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı için “bilgi”nin önemi, bu örnekte şöyle vurgulanıyor: “Bu bilgiler, politika yapıcılarını durumdan haberdar etmek amacıyla yapılacak olan analitik üretimde kullanılacak”.

İşte Wikileaks’in yayımladığı ABD belgelerinin içeriklerinin “dedikodu” gibi gerçekliği kuşkulu söylentilerden değil; ABD “politika yapıcılarının analitik üretimde kullanacakları” türden sağlam bilgilerden oluştuğunun kanıtı bu nottur. ABD devleti, politikalarını, bu bilgilerle inşa etmektedir. Küçük büyük hiçbir devlet, politikalarını “dedikodu” ve “söylenti” üzerine kurmaz. ABD gibi dünya hegemonyası peşindeki bir süper devlet hiç kurmaz. Kendisine yalan söylemeyeceği gibi, kendisini dedikodu gibi şeylerle de oyalamaz.

Wikileaks belgeleri değil, ABD belgeleri!

Wikileaks’in yayımladığı belgeler, ABD’nin iç yazışma belgeleridir. Diplomatlar, gördüklerini, duyduklarını, konuşulanları, bilgiyi, kısacası tüm istihbaratı, üzerine yorum katmadan, en saf haliyle, politika üretsin diye ABD Dışişleri Bakanlığı’na yollamaktadır.

Üstelik bu bilgiler, gizli olduğundan ve kamuoyu baskısı oluşmayacağından, en çıplak haldedirler; dolayısıyla bilgiyi bozma, eğme-bükme, karartma durumlarına pek rastlanmaz. Çünkü temel prensip, diplomatın, devletini “doğru bilgilendirmesidir”!
Dolayısıyla, belgeleri küçümsemeye ve kullanılmasını engellemeye yönelik olarak savunulan, “wikileaks sızıntısı”, “wikileaks belgeleri” gibi ifadeler doğru değildir; belgeler, ABD belgesidir!

Bu belgeler geçmişte de sızmıştı ya da sızdırılmıştı. Üstelik nicelik olarak çok az sayıdaki bu belgeler büyük gündemler yaratmış ve hâlâ çok satan kitaplara malzeme olmuştu.

Elektronik haberleşme ve internetin hayatımıza girdiği yeni dönem ise kuşkusuz bu tür sızıntıları nicelik bakımından da arttırmıştır, daha da artıracaktır. Üstelik ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, şu anda yayımlanmakta olan yüzbinlerce belgeyi, tek bir küçük kartta saklaması ve binlerce kişinin erişimine açık bırakması, sızıntıyı zaten kaçınılmaz kılmaktaydı.

Wikileaks ve komplo teorileri

Wikileaks’in daha önce yayımladığı belgeler bu kadar gürültü koparmamıştı. Wikileaks, ABD’nin 400 bin Irak belgesini yayımladığında; dünya ve Türkiye, ABD’nin yaptığı işkencelerden, PKK’yı “özgürlük savaşçıları” olarak tanımlamalarına kadar pek çok “belgeli” gerçekle yüzleşmişti. Keza, Wikileaks’in, ABD’nin 92 bin Afganistan belgesini yayımlaması da, en hafifinden Amerikan halkının gözünde bu savaşın meşruiyetini tartışma noktasına getirmişti.

Ama Wikileaks’in bu son belge ifşaatı, Türkiye’de büyük telaş yaratı ve komplo teorileri üretilmesine neden oldu.

Bu komplo teorilerinin başlıcaları şunlardı:

a-Belgeleri İsrail sızdırdı

Bu teori, en başta AKP hükümetinin sarıldığı bir komplo teorisiydi. Geleneksel sağın yerleşik bu komplo teorisi, siyaseten değişik evrelerde bir sübap gibi kullanılmaktadır. Bu teorinin milli kesimler içinde taraftarı bulunması da bu gelenek nedeniyledir. Bu teoriye göre, dünyada olan biten her şeyin müsebbibi Yahudilerdir. ABD’yi de Yahudi lobisi yönetmektedir. Dahası, ABD’yi savaşlara, kötülüklere Yahudi lobisi yöneltmektedir. Bu teorinin hemen her versiyonunun teorik sonucu, ABD’yi “masumiyet sandalyesi”ne oturtmaktadır.

Bu komplonun sahipleri, iddialarını “Açıklanan belgelerden bir tek İsrail zarar görmedi” tezine dayandırmaktadırlar. Belgelerin henüz binde biri bile açıklanmamışken böyle bir saptama yapmak ne kadar bilimselse, örneğin Papua Yeni Gine’nin de bu belgelerden zarar görmediğini saptamak, o kadar bilimseldir!

Bu komplonun sahipleri, iddialarını, İsrail’de çıkan ve Türkiye’nin iki uçak gönderdiği yangını bile, Yahudilerin, Wikileaks belgelerini kendilerinin sızdırdığını perdelemek üzere çıkardığını yazacak noktaya vardırmışlardır!

b-Belgeleri İngiltere sızdırdı

Bu teori, emperyalist devlet aygıtı kavramını bulanıklaştırmak ve ABD’yi yine “masumiyet sandalyesi”ne oturtmak için üretilen ve milli kesimlere bulaştırılan bir teoridir. Teorinin pek çok versiyonu mevcuttur. Dünyayı aslında İngiltere’nin yönettiği, yüzyıl önceki hedeflerini gerçekleştirmek ve Ortadoğu’yu ele geçirmek için ABD’yi kullandığı, İngiliz Kraliyet ailesinin zaten 400 yıl önce kıtaya özel aileler göndererek bu işi en başından planladığı, bu ailelerin ABD devletinde köşeleri kaptığı, listesinin de İngiltere Kraliyet Sarayı’nda gizlice muhafaza edildiği, yazılıp çizilmektedir.

c-Belgeleri ABD bilerek sızdırdı

Kuşkusuz belgelerin Wikileaks’e sızması noktasında, ABD kaynaklı bir durum olasıdır ve hatta vardır. Bu kaynaklık etme durumu, ABD’yi yöneten kesimlerden, sermaye gruplarından biri de olabilir, belgelere erişim olanağına sahip kişi ya da kişiler de.

Gerçeğin bu yüzünden hareketle, ABD’yi her şeye muktedir olmakla yücelten, ABD Irak’ta yenildiğinde de, Afganistan’da yenildiğinde de bunun ABD planı olduğunu savunabilen, kriz çıktığında da krizi ABD’nin bilerek yarattığını savunabilen anlayışlar, komplo teorisidir. Bu teorinin savunucuları, “ABD çökse bile, altından Atlantis çıkacak” diyecek noktaya kadar körleş(tiril)mişlerdir.

d-Belgeleri ABD, Türkiye ve RTE’ye şantaj için sızdırdı

Buna göre de ABD, Türkiye ve Azerbaycan’ın arasını bozmak için ya da Türkiye ile İran’ın arasını bozmak için ve hatta Tayyip Erdoğan’a şantaj yapmak için bu belgeleri sızdırdı!

ABD’nin Erdoğan’a şantaj yapmak için, dünya çapında bir organizasyona ihtiyacı mı vardır? Erdoğan’a şantaj yapmak isteyen ABD, buna göre önce Julian Assange’ı ve arkadaşlarını organize etti, onlara 2006 yılında internet sitesi kurdurttu, durum çakılmasın diye, periyodik olarak ABD’yi zorda bırakan önce Irak, sonra Afganistan belgelerini yayımlattı. Ve ardından da Erdoğan’a şantaj yapmak üzere bu son belgeleri yayımlattı. Üstelik, yine durum çakılmasın diye belgelerde, Rusya’dan başlayarak Fransa’ya kadar pek çok ülkenin sırları da deşifre edildi; hem de bu ülkelerin ABD’yle ilişkisi bozulması pahasına!

Erdoğan’a nesnel olarak kudret atfeden bu teorinin en ufak bir mantığı olmamakla birlikte, maalesef savunucuları vardır. Oysa ortaya çıkan belgeler incelendiğinde görülecektir ki, ABD zaten sekiz yıldır AKP’ye ve Erdoğan’a her türlü şantajı yapmıştır!

Bu belgelerden hareketle, gerçeğe gözünü kapatıp, Erdoğan, Gül ve Davutoğlu övgüleri bulanları, kategori dışı tutuyoruz elbette. Bir AKP’linin ABD’liye yaptığı ve yazışmalara giren Erdoğan övgülerinden, ABD’nin Erdoğan övgüsü sonucunu çıkaran zihniyet, artık Teori Dergisi’nin değil, tıbbın konusudur. Keza, belgeleri “Ergenekon işi” olarak yorumlayanları da bu kategoride değerlendiriyoruz…

e- Liberallerin “AKP Amerikancı değilmiş!” yalanı

Komplo teorisi standardında olmasa da, bir de, ABD belgelerindeki bazı değerlendirmelerden hareketle, “Ulusalcı tezler çöktü, AKP’nin Amerikancı olmadığı ortaya çıktı” şeklinde savunma yapanlar kategorisi vardır. Bu kategorinin sahipleri, AKP’ye sürekli destek veren liberal kesimlerdir.

Bu kesimler, özellikle “Davutoğlu hakkında olumsuz ifadeler olmasından” hareketle iddialarını savunmaktadırlar. Ancak hemen söyleyelim ki, Davutoğlu hakkındaki en olumsuz ifadeler, aslında yine AKP’li bakanların ağzından ABD belgesine giren ifadelerdir. (Örneğin, 04ANKARA7211 nolu ve 30 Aralık 2004 tarihli belgede, Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, Davutoğlu’nu “aşırı tehlikeli” olarak tanımlandığı yazılmaktadır.)

Davutoğlu’nun durumunu açıklayan en önemli olgu, kuşkusuz onun “ABD’yle altın bir işbirliği dönemi” tarifi yaptıktan 40 gün sonra Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturmasıdır. Yürütmeye çalıştığı Neo-Osmanlıcı çizgi de, “Türkiye yeni küresel düzene, çevresinde alt bölgesel düzenler kurarak katkıda bulunacak” şeklinde Washington’a verdiği sözle doğrudan ilgilidir.

Liberal çevrelerin her şeye rağmen, “AKP’yi ABD’ye karşı gibi göstermeye çalıştığı olumsuz ifadeler” toplamda, görev alanla görev verenin ilişkisi dışında değildir! Alternatifsizlik ve “sandık başarıları”, AKP’yi zaman zaman, ABD’ye karşı, siyasi geleneğinde de var olan “at pazarlığı” yapma noktasına götürmüştür. Durum bundan ibarettir.

Belgeler, ABD’nin yenilmesinden kaynaklanmaktadır!

Yukarıda da belirttiğimiz gibi “Kuşkusuz belgelerin Wikileaks’e sızması noktasında, ABD kaynaklı bir durum olasıdır  ve hatta vardır. Bu kaynaklık etme durumu, ABD’yi yöneten kesimlerden, sermaye gruplarından biri de olabilir, belgelere erişim olanağına sahip kişi ya da kişiler de”. Üstelik bu durumun maddi zemini de vardır. O zemin, ABD’nin siyaseten de ekonomik olarak da, askeri olarak da tepetaklak yuvarlanıyor olmasıdır. ABD emperyalizmi, bu gidişe çareler aramaktadır.

Ancak buradan hareketle işi gücü bırakıp, dahası belgelerin içeriğini de bırakıp, “belgelerin Wikileaks’e neden ve nasıl sızdırıldığı, Wikileaks’in bu belgeleri neden ve kimin için kullandığı” sorularının peşine düşmek, siyaset değildir!

Kuşkusuz, belgelerin nasıl ele geçirildiği ve neden yayımlandığı önemlidir. Ancak bu sorunun peşine takılmak, dahası saplanmak, belgeleri işlemek ve değerlendirmek görevini hafifletmekte, hatta bazı siyasi kesimlerde bu görevi olduğu gibi rafa kaldırtmaktadır.

Belgeler, AKP’nin Amerikancılığının teyididir

Wikileaks’in yayımladığı belgelerin, bizi ilgilendirmesi gereken özelliği ABD ile AKP arasındaki ilişkiyi çırılçıplak ortaya koymasıdır. AKP’nin 8 yıllık iktidarı boyunca uyguladığı politikalarının, Washington merkezli olduğu, bu kez ABD belgelerinde somutlanmıştır!

AKP’nin başta İran politikası olmak üzere, dış politikadaki hemen her hedefi, Washington’un hedefiyle büyük oranda uyumludur.

İnceleyelim:

2.ABD BELGELERİNDE AKP’NİN İRAN POLİTİKASI

AKP hükümetinin İran konusundaki tutumu, iç politikaya dönük olarak, sanki ABD karşıtıymış gibi sunuldu hep. Kuşkusuz Erdoğan ve kurmaylarının bu konudaki tutumu, tabanın beklentileriyle doğru orantılıydı. Ancak gerçekte olan biten neydi?

“Büyük Kürdistan” isimli kitabımda, bu konuda şu tespitte bulunmuştum:

“AKP’nin Suriye-Ürdün ve Lübnan’la oluşturduğu ve ‘Ortadoğu Birliği’ diye isimlendirdiği bu yapı, Davutoğlu’nun ‘Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak’ diye ifade ettiği görevin sonucudur.

“Tabi Türkiye’nin AKP eliyle ABD’nin planlarına uygun böyle bir süreci geliştirmesi iki ana unsura bağlıdır: 1. İran’dan rol çalmak. 2. Sözde İsrail karşıtlığı üzerinden Arap desteği sağlamak.

“ABD, Kukla Devleti ilan edebilmek ve yaşatabilmek, Türkiye’ye doğru genişletebilmek için AKP’den, ‘alt bölgesel düzenleri yeniden kurmasını’ istiyordu.

“Peki, 60 yıllık Küçük Amerika süreci içinde, ‘Arap karşıtı ve İsrail müttefiki’ görüntüsü çizen bir Türkiye’nin BOP içinde ‘bölgesel alt düzenleri yeniden kurma görevini’ başarması mümkün müydü? Türkiye, ‘Arap karşıtı, İsrail müttefiki’ görüntüsüyle, Ortadoğu’da İran’dan rol çalabilir miydi? Türkiye bu görüntüyle, Arapların nezdinde İran yerine yeni Ortadoğu lideri olabilir miydi? Türkiye, bu görüntüyle, ABD adına Ortadoğu’da ‘kolaylaştırıcı’ bir rol oynayabilir miydi? Tüm yanıtların ‘hayır’ olduğu çok açıktı.

“İşte AKP’nin ‘İsrail’le kontrollü gerilim’, ‘İran’a markaj’ ve ‘Araplarla dostluk’ temelli Ortadoğu politikasını yani ‘eksen kayması’na neden olduğu ifade edilen görevlerinin asıl nedeni buydu”. X (Mehmet Ali Güller, ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan, Kaynak Yayınları, Birinci Baskı, Kasım 2010)

Hedef, Tahran’ı ılımlı hale getirmek

Wikileaks’in yayımladığı belgeler, işte bu tespiti doğrulayan verilerle ve saptamalarla dolu. Örneğin, ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun, 4 Aralık 2009 tarihinde gönderdiği 09ISTANBUL440 nolu belge:

ABD Konsolosluğu’nun çeşitli kaynaklarla yaptığı görüşmelere dayanarak oluşturduğu rapora göre Türkiye’nin İran’a yönelik tutumunun iki nedeni var. Birinci nedene göre, “Türkiye bölgesel istikrar ve çatışmadan kaçınmak, Doğu ile Batı arasında vazgeçilemez bir köprü olabilmek, enerji ve ticaret alanlarında uzun vadeli ilişkileri güçlendirebilmek amacıyla” İran’la yakınlaşıyor. Türkiye’nin İran’a yakınlaşmasının ve tutumunun ikinci nedeni ise, “Tahran’ın tavrını ılımlı bir hale getirebilmek”.

Rapora göre İran, bu yaklaşıma olumlu yanıt veriyor çünkü Türkiye’yi “diplomatik yalnızlığına karşı bir sığınak, yaptırımlara karşı bir tampon ve halkı için bir güvenlik vanası olarak görüyor”.

Öte yandan, belgede görüşlerine yer verilen bir kaynağa göre “Bölgedeki başka hiçbir ülkenin İran’ı dengeleyebilecek askeri ve ekonomik gücü yok. Türkiye bu boşluğu, İran’ın güçlenmesinden korkan diğer devletler adına dolduruyor”.

Belgeye göre AKP hükümetinin bu politikası, “Türkiye’yi zaman zaman ABD hükümetinin duruşundan uzaklaştırmak zorunda bırakıyor ancak bu durum ABD’den stratejik bir uzaklaşma anlamına gelmiyor”.

İran, bölgesel örgütlerle bağlanacak

Belgede “İran’ı bölgesel örgütlerle bağlamak” başlığı altında şöyle deniyor: “Türkiye’deki bağlantılarımız, Davutoğlu, Türk dış politikasını kontrol ettiği sürece, Ankara’nın İran’la iki taraflı ve çok taraflı ilişkiler kurma çabalarını sürdüreceğini, ilişkileri maksimuma çıkarmak için bölgesel uluslararası kurumlarla işbirliği yapacağını söyledi”.

Belgede dikkat çeken saptamalardan biri de şu: “Davutoğlu’nun, Gül ve Erdoğan desteğiyle gerçekleştirdiği haftalar süren şahsi diplomasi girişimi İran’ın karar mercilerini Türkiye’yle Tahran nükleer reaktörü yakıt takasını işler durumda tutacak bir anlaşmaya ikna edemedi”. Anımsanacağı gibi anlaşmanın müzakereleri bir yıl sürmüş ve ABD, sanki bu anlaşmaya karşıymış gibi açıklamalar yapmıştı!

ABD ve AKP’nin İran politikasını netleştiren belgedeki saptamalardan biri de şöyle: “ABD hükümeti gibi Türkiye de İran rejimi içinde birçok fraksiyon olduğunu kabul ediyor. Abdullah Gül’ün Interpol’ün kırmızı bültenle aradığı Rafsancani yanlısı Muhsin Rezai’yle, Erdoğan’ın ise Meclis Başkanı Ali Laricani ile görüşmesi de buna işaret ediyor. Bu durum Türkiye’nin İran’ın en güçlü liderinin kim olacağı konusuna bahislerini bölmeye karar verdiğini de gösteriyor”.

Erdoğan’ın İran tutumu, taktik

ABD Ankara Büyükelçiliği’nin 3 Kasım 2009 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği, 09ANKARA1583 nolu belge yine İran’la ilgilidir. Belge, 21 Ekim 2010 tarihinde bir araya gelen ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasındaki İran görüşmesini içermektedir.

Belgeye göre, Erdoğan’ın açıklamaları taktikseldir: “Sinirlioğlu, Erdoğan’ın üslubunun nükleer silah karşıtı mesajını daha iyi verebilmek amacıyla Ortadoğu sokaklarında güvenilirliğini artırmak için kullandığı bir taktik olduğunu ifade etti”.

Aslında Türkiye’nin AKP üzerinden İran’a rakip olduğu, bu rekabet alanının da kuzey Irak merkezli olduğu da belgelerde yer almaktadır. 13 Kasım 2009 tarihinde ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’nden Washington’a gönderilen 09BAGHDAD2992 nolu belgede şöyle denilmektedir:

“İran, Irak pazarında önemli bir pay sahibi. Diğer sanayileşmiş ülkeler için çok çekici olmayan ve kolayca da başvuramadıkları bu pazara, İran çok kolayca, coğrafi yakınlığı nedeniyle de girebiliyor. Türkiye burada İran’a rakip bir ekonomik güç olarak duruyor. Özellikle Kuzey Irak’ta Türkiye bu rolde görünüyor”.

Belge, ABD’nin Kuzey Irak’ta Türkiye-İran-Suriye işbirliğini önlemeye yönelik on yıllık girişimlerinin başarılı olduğunu ve AKP döneminde Ankara ile Tahran’ın işbirliği yerine rekabete yöneldiğinin aslında açık bir teyididir.

Büyükelçi, İran’ın faaliyetini ABD’ye ihbar etti

Aslında AKP hükümetinin, değil batıyı karşısına almak pahasına İran’la işbirliği içinde olduğu, tam tersine İran’ın faaliyetlerini batıya ihbar ettiği de Wikileaks’in yayımladığı belgelerde görülüyor.

Örneğin,  ABD’nin Akşaabad Büyükelçiliği’nin 24 Şubat 2009 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 09ASHGABT248 nolu belgede Türkiye’nin Türkmenistan Büyükelçisi Hüseyin Bıçaklı’nın Amerikalılar’a çok önemli bir bilgi aktardığı belirtiliyor:

Belgeye göre Bıçakçı, Amerikalılar’a Türkmenistan ile Rusya’nın ortak bir faaliyetle işlenmiş uranyumu İran’a göndermeyi planladıklarını söylüyor. Büyükelçi Bıçakçı ABD Büyükelçisi’ne, uranyumun Balkan eyaletindeki Kızılkaya’da bulunan Sovyet döneminden kalma fabrikada işleneceğini ve kullanılacak yolun da Türkmenistan içinden geçen 700 km’lik Rusya İran demiryolu hattı olacağını söylüyor.

AKP’ye Suriye’yi İran’dan koparma görevi

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nin, 20 Ocak 2010 tarihinde gönderdiği 10ANKARA1987 nolu belgeye göre, ABD, Türkiye’nin Suriye ile geliştirdiği ilişkiden memnun. Çünkü, ABD Büyükelçiliğine göre “Eğer Türkler Suriye’yi İran’dan uzaklaştırma niyetinde ciddiyse ve eğer gerçekten başarılı olmaya başlarlarsa, bu ABD’nin çıkarına olacaktır”.

Nitekim bu konuda ABD Büyükelçiliği haklı çıkmıştır! Büyükelçiliğin 25 Şubat 2010 tarihinde gönderdiği, 10ANKARA302 nolu belgede, bu haklılık teyit edilmiştir. Belge, 18 Şubat 2010 tarihinde bir araya gelen Müsteşar William Burns ile Müsteşar Feridun Sinirlioğlu’nun görüşmesinin içeriğini aktarmaktadır. Sinirlioğlu, Suriye ile ilişkiler konusunda ABD’ye şu mesajı vermektedir:

“Sinirlioğlu Türkiye’nin diplomatik çabalarının Suriye’yi İran’ın yörüngesinden çıkarmaya başladığını söyledi. ‘Çıkarları ayrılıyor’ dedi. İsrail’in Türkiye’yi görüşmelerde arabulucu kabul etmesi durumunda, Sinirlioğlu, İran’ın daha da yalnızlaşacağını belirtti”.

AKP’nin İran ve Suriye konusundaki tutumunu en net ifade eden belgelerden biri, 09ANKARA1594 nolu belgedir: “Amerika Türkiye’yi dört şekilde test etmek istiyor; kuzey Irak konusunda rol alıp alamayacağı, İran’ı ABD’nin isteklerine razı edip edemeyeceği, Suriye’yi Amerika’nın tarafına çekip çekemeyeceği ve Hizbullah ya da Hamas’ı İran’ın etkisinden kurtarabileceği. Bunlar yapılmazsa, Bush dönemine geri dönülecek”.

3. ABD BELGELERİNDE AKP VE FÜZE KALKANI

Meğer, Füze Kalkanı 9 ay önce kabul edilmiş!

NATO Füze Kalkanı konusu Türkiye’nin gündemine 2010 yılının Ekim ayının sonunda geldi. 18 Kasım’da Lizbon’da alınacak NATO kararı birkaç hafta boyunca Türkiye’de tartışıldı. AKP hükümeti, bu tartışmalar boyunca, İran’ı hedef alan füze kalkanına karşıymış görüntüsü çizdi. Ama en sonunda gitti Lizbon’da, kalkana onay verdi!

Oysa Wikileaks’in yayımladığı belgelerden gördük ki, AKP hükümeti, füze kalkanı konusunun gündeme gelmesinden yaklaşık bir yıl önce, zaten ABD’yle mutabakata varmış!

Örneğin 26 Ocak 2010 tarihli, 10ANKARA126 nolu belgeye göre, Başbakan Erdoğan 7 Aralık 2009 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama ile yaptığı görüşmede, “ABD’nin Türkiye’ye bir AN/TPY-2 radarı ve diğer Füze Savunma donanımı yerleştirme isteğine karşın, gerek iç politika ve gerekse Türkiye’nin İran ile olan ilişkileri bağlamında hükümetin maruz kalacağı politik maliyeti azaltmak için söz konusu sistemin NATO çerçevesinde yerleştirilmesi gerektiğini” belirtmiş.

Belgede “şimdi top, buradaki sivil politik liderlerin kendileri için ‘ne kadar NATO’un yetebileceğini tespit edecekleri kulvardadır. Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin katılımının, daha sonraları İsrail’i İran’ın karşı saldırısından koruyabileceğiyle de ilgilenmektedir” ifadesi yeralmaktadır.

ABD Ankara Büyükelçiliği’nin 16 Şubat 2010 tarihinde geçtiği, 10ANKARA251 nolu belgeye göre, ABD Savunma Bakanı Robert Gates ve mevkidaşı Vecdi Gönül, Türkiye’nin Avrupa füze kalkanı sistemindeki rolünün önemine değindi:

“Gönül, eski ABD yönetiminin kullandığı ve Türkiye’yi içermeyen yaklaşımın yerine yenilikçiliği öne çıkaran Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım’ın daha iyi olduğunu belirtti. Gates, Gönül’ün görüşünü destekledi ve Polonya ve Romanya’nın SM-3 füzelerini bulundurma anlaşmasını hatırlattı. Ardından Türkiye’de bir radar sistemi bulunmadan, ülkenin doğusundaki önemli bölgelerin sistemin kapsama alanının dışında kalacağını ifade etti. Gönül, Gates’e radar konusundaki görüşmelerin hükümet içinde devam ettiğini belirtti. ABD’nin değerlendirdiği alternatif bölgeleri soran Gönül, radar sistemi yerleştirilmesi için en iyi ideal yerin Türkiye olduğunu tekrarladı”.

“Türkiye’nin İran’dan saldırı beklemediğini söyleyen Gönül, Tahran’ın, Ankara’nın Avrupalı müttefiklerine karşı oluşturduğu tehdidin bir hava savunması oluşturulması adına önemli olduğunu belirtti. Gönül, füze savunma sisteminin sadece Türkiye’yi değil, tüm Avrupa’yı savunmak için tasarlanabileceğini ifade etti”.

ABD ve AKP’nin Füze Kalkanı taktiği

Aslında 09ANKARA1472 nolu belge, mutabakat öncesi ABD’nin nasıl bir yol izlediğinin de işaretini veriyor. Belge, Türk yetkililerle “ilkin ve her şeyden önce füze savunma sistemi” konusunda görüşecek bir diplomata, ön bilgiler veriyor. Füze kalkanının, ABD için öncelikli gündem olduğu vurgulanıyor. Değerlendirmeye göre “Türkler ABD füze savunma planlarının güncelleşmesinden çok memnun olacaklar.” Ama, “füzeleri Türkiye’ye yerleştirme talebi için siyasal ortam karışık”, çünkü Türkiye hükümeti “ABD’yle güçlü ilişkilerini sürdürürken hem İslam dünyası hem Rusya’yla bağlarını korumak gibi ince bir çizgi tutturmayı sürdürüyor.”

Ardından konsolosluk, füze kalkanı kulisi yapmak üzere gelen diplomatına şunu tembihliyor: “Hükümet, herhangi bir füze savunma programının özel olarak İran’a karşı ve bariz biçimde İsrail’i destekleme amaçlı olmadığını açıkça gösterebilmeli.”

AKP, ABD’ye Rusya’nın tepkisini soruyor

AKP hükümeti, bir yandan füze kalkanı konusunda ABD’yle mutabık kalırken, bir yandan da Rusya’nın tepkilerini kollamaktadır. ABD Büyükelçiliği’nin, “Müsteşar William Burns ile Müsteşar Feridun Sinirlioğlu’nun görüşmesini” içeren 25 Şubat 2010 tarihli ve 10ANKARA302 nolu belgesinde, bu durum görülmektedir: “Sinirlioğlu projeyle ilgili Rusya’nın tepkisini sordu. Burns, Rusların çok daha rahat olduğunu ve önce ikili, sonra Rusya-NATO arasında görüşmeler yapmayı beklediklerini söyledi”.

Yine 09ANKARA1472 nolu belgede de şöyle denilmektedir: “Keza Türkler, Türkiye’nin rolüne Rusya’nın karşı olmadığından emin olmak istemektedirler. Ayrıca, bunun NATO’nun komuta ve kontrolu altında bir NATO sistemi olduğu bir dereceye kadar açıklığa kavuşturulması önemlidir. Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım, Türkiye’nin ulusal füze savunma çabalarının tamamlayıcısı olarak kabul edilmelidir. Türkiye’nin hava savunma ihalesine cevaben verilen teklifteki PAC-3 füzelerinin, gelecekte NATO komuta ve kontrol mimarisi içinde bütünleşmeye uygun olduğunun altı çizilmelidir”.

4. ABD BELGELERİNDE EKSEN KAYMASI KONUSU

AKP, ABD ve AB’nin çıkarlarına hizmet ediyor

AKP hükümetinin uyguladığı son dönem politikalar, bazı kesimlerde kaygı yarattı ve “eksen kayması” tartışması başlattı. Oysa ABD Ankara Büyükelçiliği, 20 Ocak 2010 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği 10ANKARA87 nolu belgeye göre, bu konuda çok net:

“Bütün bunlar Türkiye’nin dış politikasında İslamcı dünyaya ve Müslüman geleneğine daha fazla odaklandığı anlamına mı geliyor? Kesinlikle. Peki bütün bunlar Türkiye’nin geleneksel Batı yanlısı tutumunu ya da bizimle işbirliği yapma isteğini ‘terk ettiği’ ya da terk etmek istediği anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır!”.

“Türkiye kendisini ‘post-modernleştirmeye’ çalışıyor. AKP’nin çabalarının odaklandığı en önemli alanlardan bir tanesi Türkiye’nin ‘yakın çevresi’ ile sorunlarının çözülmesi. Bu çaba Türkiye’nin geleneksel ‘donmuş sorunların’ olduğu gibi bırakılması stratejisiyle çelişiyor ve ABD ile Avrupa’nın çıkarlarına daha fazla hizmet ediyor”.

5. ABD BELGELERİNDE, AKP’NİN İSRAİL POLİTİKASI

ABD Ankara Büyükelçiliği, 27 Ekim 2010 tarihinde 09ANKARA1549 nolu belgeyle, Dışişleri Bakanlığı’na, İsrail’in Anakara Büyükelçisi Gaby Levy ile yapılan görüşmeyi aktarır. Belgeye göre Levy, ABD Büyükelçisi’yle, Davutoğlu’ndan aldığı mesajı paylaşmıştır:

“Levy, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, ülkeyi ziyaret eden Çek Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’yla kendisine ‘işlerin daha iyi olacağı’ mesajını gönderdiğini belirtti”.

Levy’ye göre, “Erdoğan’ın sürekli olarak Gazze’deki insani durumla ilgili öfkeli açıklamalar yapması, iç siyaset malzemesi olmasından” kaynaklanmaktadır”.

6. ABD BELGELERİNDE TÜRKİYE’NİN AB’YE ÜYELİĞİ KONUSU

“AKP AB üyeliği konusunda samimi mi, değil mi?” tartışması, 2002 sürecinde AKP’ye destek veren ama sonrasında bu desteği geri çekme eğilimine giren liberal aydınların esas konusuydu. Ancak Türkiye’nin 1999’da AB’ye aday üye yapılmasının arkasındaki şu gerçeğin altını ısrarla çizdik: “Türkiye’yi AB kapısına bağlayarak, Avrasya’ya yönelmesini engellemek ve bu yolla Türk Devletini yeniden yapılandırmak”.

Ve dedik ki, AKP de, Washington ajandasına bağlı olarak, AB kapısına bağlanmış bir Türkiye’nin kendisine yaratacağı olanakları sonuna kadar kullanacak. Türkiye, AB’ye hiçbir şart altında üye olamayacak!

AKP’ye göre AB Yolu, TSK ve Kemalizm’i dışlamanın yolu

İşte Wikileaks’in yayımladığı belgelerde bu durum çok açık bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

Örneğin, ABD Ankara Büyükelçiliği’nin, 30 Aralık 2004 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği, 04ANKARA7211nolu belgede şöyle denmektedir:

“AKP’nin parti içinde tutarlılığının ve şeffaflığının olmaması, AB üyeliğini isteme konusunda da muğlâk ve karışık bir tavrın ortaya çıkmasına neden oluyor. Bazıları, bu süreci Türk ordusunu ve kuru Kemalizm’in ‘laiklik’ artıklarını dışlamanın bir yolu olarak görüyor.

“AKP’nin daha dindar olan kanadı ise AB’yi bir Hıristiyan Kulübü olarak görüyor. AKP’nin önde gelen isimlerinden Sadullah Ergin’in kısa bir süre önce bize itiraf ettiği gibi, ‘Eğer AB evet derse kısa bir ümit doğurur. Ancak AKP için esas zor süreç ondan sonra başlar. Eğer AB hayır derse o zaman işin başında zorluk olur ama uzun vadede her şey bizim için daha kolay olur’.

Örneğin, ABD Ankara Büyükelçiliği’nin, 11 Nisan 2008 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği, 08ANKARA691 nolu belgede, AKP-ABD işbirliğini güçlendirmek adına şu tavsiyede bulunulmaktadır:

“Türkiye’nin AB üyesi olma hedefini ve yargı, siyaset ve ekonomik alanda gerçekleştirilecek reformları desteklemeliyiz”.

AB’nin müzakereleri kesmemesi, Türkiye’nin yapısal değişikliğini sürdürmesi için şart

Ancak her şeye rağmen, Türkiye’nin AB’ye asla üye olamayacağı gerçeği de Wikileaks’in yayımladığı belgelerle kanıtlanıyordu. Örneğin, ABD’nin Paris Büyükelçiliği’nin, 18 Mayıs 2007 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na geçtiği, 07PARIS1995 nolu belgede aynen şöyle deniliyordu:

“Son ve önemli mesele ise Türkiye’dir. Türkiye konusunda Sarkozy’nin muhalefeti kolay kırılabilir gözükmüyor. Bu konu onun dış politika yönelimlerinin başlıca maddelerinden bir tanesi haline gelmiş durumda. Bizim ABD olarak Türkiye’nin AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak gördüğümüzün de bilincinde kendisi. Fakat O, 70 milyon Müslüman’ın Avrupa’ya taşınmasına, Avrupa kimliğinin bundan zarar görmesine ve bu durumun Fransa’nın hassas göçmen meselesini yeniden alevlendirmesine her fırsatta karşı çıkıyor. O kadar ki, Sarkozy’ye göre, Türkiye Küçük Asya’dadır, Avrupa’da değil!”

Peki Türkiye’nin AB süreci, ABD’yi neden bu kadar ilgilendiriyor? Yanıtı yine aynı belgede aslında:

“Bu konu her ne kadar nihayetinde AB’nin vereceği bir karar olsa da yapılacak olan ikili görüşmede Başkan Türkiye’nin AB üyeliği konusunda Sarkozy’yi ikna etmenin yollarını denemeli, Avrupa kapılarının Türklere dramatik bir şekilde tamamen kapatılması fikrinin önüne geçmeye çalışmalıdır. Bilinmeli ki, müzakerelerin kesilmemesi aynı zamanda Türkiye’nin iç reformlarının da kesintiye uğramaması, devam etmesi anlamına gelmektedir”.

7. ABD BELGELERİNDE  KÜRT AÇILIMI

ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Türkiye’ye yapacağı ziyaret öncesinde Washington’a bir değerlendirme raporu gönderen ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, raporunda, Kürt Açılımı konusunda şöyle diyor:

“Büyükelçiliğimiz, bizim verdiğimiz istihbarat desteğiyle PKK’ya karşı kazanılan askeri başarının, sivillere bu açılımı yapmak, Mesut Barzani ve diğer Kürtler ile doğrudan ilişki kurmak için siyasi alan yarattığına inanıyor”.

Kürt Açılımı tam da bu işte: AKP üzerinden Türkiye’ye Barzani’yi ve devletini kabul ettirme…

8.YOLSUZLUKLAR

AKP’nin rahatsız olduğu en önemli belgeler ise, ABD’nin yolsuzluklarla ilgili istihbaratlarıdır:

Bunlardan belli başlıları şunlardır:

04ANKARA7211 nolu, 30 Aralık 2004 tarihli belge: “İki kaynaktan duyduğumuza göre Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 hesabı bulunuyor; varlığının davetlilerin oğluna verdiği düğün hediyelerinden geldiği ve Erdoğan’ın dört çocuğunun ABD’deki okul masraflarını bir Türk işadamının karşıladığı açıklamaları inandırıcı gelmiyor”.

04ANKARA348 nolu, 20 Ocak 2004 tarihli belge: “AKP iktidarı, sokaktaki vatandaşın yolsuzluğa olan tepkisi sayesinde geldi. Erdoğan’ın zenginliğinin İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemdeki rüşvetlerden kaynaklandığına dair suçlamalar hiçbir zaman kanıtlanmamıştı ama artık gittikçe artan bir şekilde, içerdeki kaynaklarımızdan Erdoğan’ın yakın danışmanlarından özel kalemi Hikmet Balduk, Mücahit Aslan ve Cüneyd Zapsu’nun komisyonculuk yaptıklarını duyuyoruz. XXXX, Erdoğan ve kendisinin Tüpraş’ın bir Rus ortaklığa özelleştirilmesinden doğrudan fayda sağladıklarını söyledi”.

04ANKARA7211 nolu, 30 Aralık 2004 tarihli belge: “Eğer Hükümet, ‘bizden birisidir’ anlayışıyla, AKP’nin bürokrasideki görevlendirmelerinde Sünni kardeşlik ve cemaat ortamından oluşturulan havuzdan atama yapmaya devam edecek olursa, liyakat eksikliği yönetimde bir sorun olacaktır”.

04ANKARA7211 nolu, 30 Aralık 2004 tarihli belge: “AKP iktidara yolsuzluğun kökünü kazıma sözü vererek geldi. Buna karşın, bakanlardan başlayıp aşağı kademelere inmek üzere gittikçe artan sayıdaki AKP’li bize, ulusal, bölgesel ve yerel seviyede ve bakanların yakın aile çevresinde meydana gelen parti içindeki çıkar çatışmalarından ve ciddi yolsuzluklardan bahsediyor”.

04ANKARA7211 nolu, 30 Aralık 2004 tarihli belge: “Bize açıkça yolsuzluk yaptıkları sürekli olarak ifade edilen çok sayıdaki şahsiyet arasında İçişleri Bakanı Aksu, Dış Ticaret Bakanı Tüzmen ve AKP İstanbul İl Başkanı Müezzinoğlu yer alıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Teşkilatı’ndaki bir bağlantımızdan anladığımıza göre Müezzinoğlu’nun yasadışı faaliyetleri (haraççılık, hortumculuk ile şantaj, irtikap ve rüşveti içeren extortion racket ifadesi kullanılıyor) ile ilgili devam eden soruşturmalar Erdoğan’ı suçlayıcı deliller ortaya çıkardı”.

05ANKARA3199 nolu, 8 Haziran 2005 tarihli belge: “Faruk Özak, Erdoğan’ın sporu AKP’nin tabandaki desteğini sürdürmek için kullanma stratejisinin bir parçası olarak AKP’nin Mart 2004’teki belediye seçimlerini Trabzon’da kaybetmesinin ardından, Trabzonspor başkanlığına atandı. Söylendiğine göre, aynı dönemde Erdoğan’ın, başbakanlığın gizli ödenek hesaplarından birinden, Özak başkanlığındaki Trabzonspor’a daha iyi transferler yapması için birkaç milyon dolar göndermeyi kabul etti”.

05ANKARA3199 nolu, 8 Haziran 2005 tarihli belge: “Erdoğan’ın izlemeye aldıkları bakanlar arasında Aksu’nun yanı sıra, AKP milletvekillerinin isteklerine yanıt vermede zayıf not alan eski ANAP’lı Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu, adı, TSE’deki sertifikasyonlar için 500 milyon dolarlık rüşvet skandalına karışmış gözüken Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun ve Irak’ta gıda karşılığı petrol rüşvetlerine bulaşmış ve her çeşit avantaya açık olduğu ifade edilen eski (aşırı-milliyetçi) MHP’li Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen bulunuyor”.

08ANKARA1643 nolu, 15 Eylül 2008 tarihli belge: “Erdoğan’ın, Almanya’da faaliyet gösteren Deniz Feneri isimli bir yardım derneğinin, topladığı yardım paralarını kendisine ve AKP’ye yakın kişilere gönderdiği yönündeki Alman yargısında yer alan suçlamaları yayımlaması nedeniyle Aydın Doğan’ı azarlaması üzerine Başbakan Erdoğan ile Doğan Grubu arasında, çok çirkin bir kavga patlak verdi. Suçlamalar, parti için çok zararlı olabilecek bir şekilde, kamuoyunun dikkatini AKP’deki yolsuzluklar ile ilgili geniş çaplı iddialar üstüne çekiyor”.

08ANKARA1643 nolu, 15 Eylül 2008 tarihli belge: “Birkaç hafta önce, Ticaret Bakanı Şimşek, Londra’daki bir grup yatırımcıya Doğan hisselerini satmaları gerektiğini, çünkü bir süre sonra artık ortada bir Doğan kalmayacağını söyledi. Hakikaten de, Erdoğan’ın saldırısından sonra Doğan hisseleri yüzde 8 düştü. Çeşitli medya ve iş dünyası kaynakları bize hükümet ihaleleri ve işleri olmamasının Doğan gibi büyük grubu vurmaya başladığını bildirdiler”.

09ANKARA321 nolu 27 Şubat 2009 tarihli belge: “Yerel basında Türkiye ile İran’ın, İran’da gaz çıkartıp, hat kurarak bunu Türkiye ve Avrupa’ya taşıyacak bir ortaklık kurdukları haberi çıktı. Demir, İran ile bir ortaklık kuran Türk şirketinin SOM Petrol olduğunu söyledi. SOM Petrol’ün sahibi Sıtkı Ayan, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip’ten yakın bir arkadaşı. Ayan, Başbakan’ın kardeşi Mustafa Erdoğan, Cihan Kamer ve Mücahit Aslan’ın da bulunduğu yakın arkadaş grubu içinde”.

10ANKARA251 nolu, 16 Şubat 2010 tarihli belge: “Savunma Sekreteri Gates, Savunma Bakanı Gönül ile görüşmesinde, mevcut ihalelerde Türkiye’nin ABD şirketlerini seçmesi önerisinde bulundu. Sikorsky, Türkiye’nin alacağı her helikopter karşılığında Türkiye’nin ihraç etmesi için bir helikopter üretecek. Gönül ihalede Sikorsky’nin kazanma şansının yüksek olduğuna inanıyor”.

9.SONUÇ

Wikileaks’in yayımladığı ABD gizli belgelerinin, henüz binde biri yayımlanmıştır. Ancak bu kadarı bile AKP’yi ve Başbakan Erdoğan’ı iktidardan düşürecek niteliktedir. Belgeleri değerlendirmek, en başta siyasi partilerin görevidir. Belgelerin nasıl ve kimler tarafından sızdırıldığı konusuna odaklanmak, belgeleri değerlendirme görevini sekteye uğratır.

Belgelerin Türkiye’yi ilgilendirmesi gereken esası, ABD ile AKP’nin işbirliğidir. Belgelerdeki saptamalar ve ifadeler, aynı zamanda, görev verenle görev alanın ilişkisini tarif etmektedir. Ve bu, her şeyden önce anayasal suç demektir.

, ,

Yorum bırakın

ABD-AKP İŞBİRLİĞİ WIKILEAKS’LE ÇIRILÇIPLAK

WikiLeaks’in yayımlamaya başladığı belgelerin ilk partisi, ABD-AKP işbirliğini çırılçıplak ortaya sermiş vaziyette. Kürt Açılımı’ndan AB sürecine, İsrail’le ilişkilerden AKP’nin yolsuzluklarına kadar pek çok şey “belgeli” olarak artık kanıtlanmış durumda…

KÜRT AÇILIMI

Örneğin, Eski ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Kürt Açılımı konusunda şöyle diyor: “Büyükelçiliğimiz, bizim verdiğimiz istihbarat desteğiyle PKK’ya karşı kazanılan askeri başarının, sivillere bu açılımı yapmak, Mesut Barzani ve diğer Kürtler ile doğrudan ilişki kurmak için siyasi alan yarattığına inanıyor”. Kürt Açılımı tam da bu işte: AKP üzerinden Türkiye’ye Barzani’yi ve devletini kabul ettirme…

İRAN

Örneğin, AKP’nin İran-İsrail-Suriye ilişkilerinin tamamen ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyumlu olduğu da ortaya çıktı. ABD adına Ortadoğu’da görev üstlenen AKP, sözde İsrail karşıtı görüntü sergileyip, hem Arap ülkelerinin liderliğine soyunuyor hem de İran’ı yalnızlaştırıyordu. İşte bu gerçek, ABD Büyükelçisi James Jeffrey’in ağzından belgeye şöyle yansıyordu: “Eğer Türkler, Suriye’yi İran’dan ayırmak konusundaki isteklerinde ciddilerse, bu konuda telefon defteri değerinde tartışmalı protokoller imzalamak yerine, gerçek başarılar elde etmeye başlamaları halinde, bu hepimizin çıkarına olur…”

İSRAİL

İsrail’le izlenen kontrollü gerilim de Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Burns arasındaki ikili temasta günyüzüne çıkıyor. Buna göre, Sinirlioğlu, yaşanan gerilime rağmen, Erdoğan’ı Netenyahu ile bir araya getirmeyi arzuladıklarını beyan ediyor.

FÜZE KALKANI

AKP’nin sözde füze kalkanına karşıymış gibi davranmasının da, tamamen tabanından gelecek tepkilere karşı planlandığı belgelerde ortaya çıktı. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Washignton’a yazdığı bilgi notunda, AKP hükümetinin füze savunma sistemini kendi kamuoylarına anlatabilmek için, “NATO ile bağlamaya ihtiyaç duyduklarına” dikkat çekiyor ve şu gerçeğin altını çiziyor: “Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin bu füze sistemine katılımının, ileride bir İran saldırısına karşı İsrail’e savunma sağlamasından endişeli…”

AZERBAYCAN

Belgeler sayesinde, AKP’nin ABD için Kafkasya’da uyguladığı politikaların, Azerbaycan’ın çıkarlarına aykırı olduğu da kanıtlanmış oldu. Aliyev belgelerde, açıkça “Erdoğan hükümetinden hazzetmediğini” ifade ediyor.

AB ÜYELİĞİ

Yine belgelerde, aslında Türkiye’nin AB’ye asla üye olamayacağı da sergileniyor. Türkiye’nin AB kapısına, üye yapılmamak üzere bağlandığı gerçeği, belgelerle somutlanıyor.

YOLSUZLUK

İsviçre’de sekiz ayrı banka hesabı; ihale yolsuzlukları; İran doğal gazından pay alımları; Trabzon belediyesini CHP’den alabilmek için Bakan Faruk Nafiz Özak’ın önce Trabzonspor başkanı yapılması, ardından da kulübe para akıtılması; Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, vatandaşı olduğu İngiltere’de bir grup yatırımcıya, “Doğan hisselerinizi satın, çünkü onlar gidici” demesi; Hikmet Balduk, Cüneyd Zapsu ve Mücahit Arslan’ın ihalelerde etkin olduğu; Aksu ve Tüzmen gibi bakanlarla, Müezzinoğlu gibi parti yöneticilerinin yolsuzluklara bulaştığı; AKP’li Bakan Abdülkadir Aksu’nun eroin işine bulaşmakla suçlanması, Emine Erdoğan’ın Tayyip Erdoğan’ı “Allah’a inanan ama Allah’a güvenmeyen” şeklinde tanımladığının bir belgede yer alması…

Bakanların ilişkileri, düşkünlükleri gibi ayrıntılara ise basın-yayın ilkeleri gereği hiç girmiyoruz…

SONUÇ

251 bin 287 belgeden henüz 226’sı bu denli kirli ilişkiyi ortaya çıkardığına göre, bakalım belgelerin tamamı yayınlandığında nasıl bir tabloyla karşı karşıya olacağız?!

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

AKP’NİN PKK İLE 19 MÜZAKERESİ

Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı Demokratik Toplum Partisi’nin yerine kurulan Demokratik Toplum Kongresi’nin Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk, avukat sıfatıyla, ikinci kez Abdullah Öcalan’la görüştü.

İmralı dönüşü açıklama yapan Tuğluk’tan öğrendiğimize göre, AKP Öcalan’la yürüttüğü diyalog sürecini “müzakere” aşamasına çevirmiş: “(Öcalan) Devlet yetkilileri ile bir kez daha görüşme gerçekleştirildiğini, bu görüşmenin son derece önemli olduğunu, niteliksel bir görüşme olduğunu, ciddi bir görüşme olduğunu ifade etti. Kendisiyle görüşme yapan devlet yetkililerini barış konusunda daha ciddi bulduğunu bir kez daha dile getirdi. Yapılan görüşmeleri bir nevi diyalog sürecinden müzakere sürecine geçişi ifade eden bir süreç olarak gördüğünü söyledi”. (Hürriyet, 2 Kasım 2010)

Temas, diyalog, görüşme, pazarlık, müzakere, anlaşma” diye ilerleyen sürecin nasıl kotarıldığının ayrıntılarını, Kaynak Yayınları’ndan çıkan, “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan” kitabımda okuyabileceğiniz bu müzakereler, özetle şunlardı:

1.. AKP’nin PKK ve Öcalan’la ilk teması, görev süresini tam dört kez uzattığı MİT Müsteşarı Emre Taner üzerinden kuruldu. Öcalan, ilk temasta, henüz Müsteşar Yardımcısı olan Taner’den dağdakilere mesaj gönderme imkanı talep etti.

Taner, 15 Haziran 2005’te Müsteşar olduktan kısa bir süre sonra 20 Ekim 2005’te Mesut Barzani ile görüştü. Barzani’nin, Taner üzerinden Türkiye’den talepleri şunlardı: “Türkiye, Kuzey Irak’taki oluşumu tanımalı; Kuzey Irak ve Türkiye’deki Kürtlere çifte vatandaşlık vermeli; ekonomik ilişkileri geliştirmeli, kurulacak askeri okullarda Türk uzmanlar görev yapmalı…”

2.. Hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, AKP’nin “Kandil ve İmralı” ile görüştüğünü söyledi. (Vatan Gazetesi, 26 Eylül 2009) Zaten Çandar, en başından beri meseleyi “İki Abdullah”ın çözeceğini savunuyordu. (Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)

3.. Habur’dan giriş yapan “barış grubu” da AKP’nin Öcalan ile yürüttüğü diyalogun sonucuydu. Öcalan’ın çağırdığı barış grubunun Habur’dan girişini, Başbakan Erdoğan, henüz toplumsal tepki başlamadan şöyle değerlendiriyordu grup konuşmasında: “Dün Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan anlamlı gelişmeye de değinerek sözlerimi sonlandırmak istiyorum. Bildiğiniz gibi 34 kişi sınırı geçti ve sabah saatlerinde 29’u, ilgili yasalarımız çerçevesinde bırakıldı. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Şu anda yargı diğer 5’i ile ilgili çalışmalarını da sürdürüyor”.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün 17 Ekim cumartesi günü gizlice buluştukları ve Habur’dan girişi organize ettikleri basına yansıdı. (Milliyet Gazetesi, 21 Ekim 2009)

4.. Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıkladı. Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu da, “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” dedi. Her iki açıklama birleştirilince AKP’nin Sabri Ok’la, Ok’un da Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkmış oluyordu.

5.. PKK lideri Murat Karayılan, Habertürk’ten Amberin Zaman’a şöyle diyordu: “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu. Hükümet üyesi Öcalan’ın açılıma ilişkin hükümete sunduğu yol haritası çerçevesinde müzakere edilebilecek tartışmaların başlayabileceğini ifade etmiş ama gerisi gelmemiş.” (Habertürk Gazetesi, 16 Nisan 2010)

6.. Aksiyon Dergisi’nde yer alan bir habere göre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “orkestra şefliği”nde, MİT Müsteşarı Emre Taner’in yürütücülüğünde ve PKK ile yapılan dolaylı görüşmelerde bir yol haritası belirlendi. Bu yol haritasına göre, PKK’lılar Kandil’den Mahmur kampına inecek, oradan da silahsız olarak Türkiye’ye dönecekti! (Aksiyon Dergisi, Sayı:757, 8 Haziran 2009)

7.. Hasan Cemal, PKK lideri Murat Karayılan’la “diplomasi işlevi taşıyan” bir röportaja imza atmıştı. Cemal, yazmadıklarını da hükümete aktardı.

8.. Öcalan, Erdoğan ve Gül’ün kendisine dolaylı çağrılarda bulunduğunu açıkladı: “Sayın Erdoğan ve Gül’ün dolaylı da olsa, basın yoluyla da olsa çağrıları oldu, ricaları oldu. Ben de bunlara cevap verdim. Osmanlı zamanında padişahlar perde arkalarından dinlerlerdi. Eğer çözüm olacaksa biz bunu da kabul ederiz.” (ANF, 26 Temmuz 2009)

Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık, oluşan tepkiler nedeniyle, Öcalan’ın avukatları aracılığıyla yaptığı bu açıklamayı yalanladı. Oysa AKP Milletvekili Mehmet Halit Demir, üç gün sonra “Gerekirse Abdullah Öcalan ile görüşülmesi gerektiğini” söylüyordu. (Hürriyet Gazetesi, 30 Temmuz 2009)

9.. AKP Milletvekili Mahmut Esat Güven, şartları düzeltilirse Öcalan’ın olumlu mesajlar vereceğini, bu konuda İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dan talepte bulunduğunu açıkladı. (Hürriyet Pazar eki, 1 Ağustos 2010)

10.. Öcalan’ın AKP’yle pazarlıklarındaki şartlarından biri de cezaevi koşullarının düzeltilmesiydi. AKP bu konuyu sürece yayarak çözdü, Öcalan’a arkadaş bile gönderdi. Öcalan, Adalet Bakanlığı’ndan bir heyetle bu konuda yaptığı görüşmeyi avukatları aracılığıyla şöyle açıklıyordu: “Buraya getirilen arkadaşlarla bir kez görüştüm. Buradaki görevliler, ileride televizyon vereceklerini belirttiler. Adalet Bakanlığı’ndan gelen heyetle görüştüm. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif İşleri Müdürü de vardı. Bu görüşmeden sonra kapının üstünde aşağıya ve yukarıya yeni bir pencere açtılar. Kaldığım odada yatak, dolap, masa var. Onun dışında bana iki-üç adım mesafesinde yer kalıyor. Yatak, Masa ve Dolap yeri dışında enine iki adım boyuna üç adımlık mesafe var. Bütün yer bundan ibarettir.” (ANF, 11 Aralık 2009)

11.. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Abdullah Öcalan’dan aldığı mektubu, Ankara ziyareti sırasında görüştüğü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile paylaştı. (Milliyet Gazetesi, 6 Temmuz 2010)

12.. AKP’nin PKK ve Öcalan ile pazarlıklarından biri de KCK iddianamesinde yer alıyordu. İddianamede yer alan tutanakta Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani şöyle diyordu: “Benim Apo ile bir ilişkim var. 2 Kasım’da bana avukatları aracılığıyla bir mektup gönderdi. Ben bu talepleri Türk yetkililerine de iletmiştim. Benim PKK ile de bir diyalogum var. Bu bayramda ben talep etmişim ateşkesi, hem uzatılması konusunda da bir yaklaşım oldu. Silah bırakma ve ateşkes ilan etme arasında fark var. Ben silah bırakma yanlısı değilim. Ateşkes ilan edilsin. Silah bırakmanın karşılığı var. Ateşkes ilan etmek ise Türkiye’de çalışan arkadaşların mücadelesini yükseltmek için olmalıdır. Yine PKK’nın bir talebi vardı; genel af ile onu dile getirdik. Biz MİT müsteşarları ile PKK’nın bazı ilişkileri var, sizin bilginiz dahilinde mi dedik. Erdoğan, MİT müsteşarının tüm ifadeleri benim ifademdir dedi.” (ANF, 14 Haziran 2010)

13.. Cumhurbaşkanı Gül, 12 Eylül halkoylaması öncesi, “devlet terörü bitirmek için her yöntemi dener” dedi. Ardından Karayılan “devletle anlaştıklarını” açıkladı. PKK, 20 Eylül’e kadar “eylemsizlik” kararı almıştı!

Kararın, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 20 Temmuz günü Öcalan ile yaptığı görüşmenin sonucu alındığı ortaya çıktı.

PKK ile görüşmeyi yalanlayan Başbakan Erdoğan, danışmanı Yalçın Akdoğan’ın “pazarlık yok, diyalog var” demesi üzerine, “hükümet değil, devlet görüştü” dedi! Oysa görüşen Hakan Fidan hem kendisine bağlıydı, hem de Fidan’la birlikte heyette Adalaet Bakanlığı yetkilileri vardı.

14.. AKP ile BDP, 23 Eylül 2010 günü heyetlerarası bir görüşme yaptı. Görüşmede “PKK’nın ateşkesi uzatmasının söz konusu” olduğu ifade edildi. (Hürriyet Gazetesi, 24 Eylül 2010) BDP heyeti, “İmralı’nın muhatap alınması yönünde bir söyleminiz oldu mu?” sorusuna şu yanıtı veriyordu: “Bazı görüşmelerin sürdüğü biliniyor. O konuda söylenecek yeni bir şey yok”.

Başbakan Erdoğan, AKP ile BDP arasında yapılan bu müzakereyi “birlikte iyi olma” biçiminde yorumluyordu. 1 Ekim 2010 günü TBMM’nin açılış resepsiyonunda sohbet eden Başbakan ve BDP heyetinin “müzakere” ilişkin dikkat çekici temennileri şöyleydi:
Selahattin Demirtaş: Sayın Başbakan, hayırlı olsun diyelim.
Başbakan Erdoğan: Birlikte iyi olacağız inşallah. Görüşme trafiğini iyi götürün ha.
Selahattin Demirtaş: Valla Sayın Başbakanım, görüşme çift taraflı olursa iyi olur, çift taraflı iyi götürülürse iyi olur. Beraber olacak.
Akın Birdal: İnşallah öyle olacak”. (Vatan Gazetesi, 2 Ekim 2010)

15.. Kandil, Öcalan’ın “Ateşkesi uzatın”, (Milliyet, 20 Eylül 2010) talimatı gereği, “Bazı gelişmeler var, ateşkesi bir hafta uzattık” açıklaması yaptı. (Taraf, 21 Eylül 2010) Taraf Gazetesi, “bazı gelişmelerin” ne olduğunu da bir başka haberinde açıklıyordu. Meğer “Apo’yla barışın takvimi konuşuluyor”muş! (Taraf, 21 Eylül 2010)

16.. Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı DTP’nin, Ahmet Türk’le birlikte siyasi yasaklı hale gelen eşbaşkanı Aysel Tuğluk, “avukat” sıfatıyla Öcalan’la görüştü. Adalet Bakanlığı’nın kiraladığı gemiyle İmralı’ya giden Tuğluk, görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajlarını hükümete ve PKK’ya iletti: “PKK’nın eylemsizlik kararını en az bir yıl uzatması gerekiyor. Kalıcı ateşkes ve silahsızlanma zamana yayılacak. Hükümetin siyasi adımları beklenecek. Kalıcı ateşkese giden süreçte cezaevi koşullarının iyileştirilmesi bu döneme katkı yapacak.” (Vatan, 28 Eylül 2010)

17.. Hükümet, Öcalan’la Aysel Tuğluk üzerinden müzakere yürütürken, bir yandan da Barzani’yle anlaşma yoluna giriyordu. Sürpriz bir şekilde Kuzey Irak’a giden Açılım Koordinatörü Beşir Atalay, Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ve Kürt Hükümeti Başbakanı Berham Salih’le görüştü.

Basına yansıyan görüşme tutanaklarına göre, Barzani’den “Topun taca atıldığı noktada aktif rol almasını” isteyen Atalay, “aktif rolden kastınız ne?” diye soran muhatabana şu ibretlik yanıtı verdi: “Bölgede (Güneydoğu Anadolu) saygınlığınız var. Bu saygınlığınızı kullanmalı ve PKK üzerinde etkinizi hissettirmelisiniz. Sık sık medya önünde silahların bırakılması yönündeki telkinleri sürdürünüz. Kürt kamuoyu, Kürt hareketinde tek fayda olarak PKK’yı görme alışkanlığını terk edecektir. Bu da sorunların çözümü noktasında işimizi kolaylaştıracaktır”. (Milliyet, 28 Eylül 2010)

18.. AKP’nin PKK’yla müzakerelerinin aslında en önemlisi DTP ile yapılanlarıdır. Çünkü Öcalan, DTP’yi AKP’yle müzakere konusunda resmi muhatap tayin etmişti. AKP Adıyaman Milletvekili ve MAZLUM-DER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal da, bu gerçeği kendi tarafı adına şu sözlerle ifade ediyordu: “Öcalan zaten indirekt olarak sürecin içinde. Ayrıca, kendisi resmi muhatap olarak DTP’yi gösterdi, DTP de buna itiraz etmeyerek dolaylı olarak adres gösterilmeyi kabul etti.” (Milliyet, 8 Ağustos 2009)

Bu durum en başından beri kabul edildiği için Başbakan Erdoğan, aşamalı manevralar izledi. Erdoğan, önce bir süre “PKK’ya terör örgütü demeyenle görüşmem,” diyerek DTP ile bir araya gelmedi, böylece hem kamuoyunun tepkisini değerlendirdi hem de TSK’yı “idare” etti. Erdoğan, şartlar oluştuğunda DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le görüştü. Erdoğan, daha önce söylediği şartı, geri almamak için de pozisyonuyla ters orantılı bir manevraya yöneldi: Ahmet Türk’le başbakan olarak değil, AKP Genel Başkanı olarak görüştüğünü açıkladı!

19.. Son görüşme, yazımızın en başında da belirttiğimiz gibi Aysel Tuğluk üzerinden yürütüldü. Bu görüşmede dikkat çeken bir ayrıntı da, Tuğluk’un, PKK lideri Karayılan’ın mektubunu, AKP’nin bilgisi dahilinde, Öcalan’a götürmesiydi!

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

1 Yorum

AKP İSRAİL’E SICAK AMA GİZLİ SİNYALLER GÖNDERDİ

Yıllarca “Türkiye’nin Kürtlere baskı yaptığını” gerekçe göstererek konser davetlerini reddeden U2; anımsayacağınız gibi AKP’nin “Kürt Açılımı” kapsamındaki konserini geçen yıl kabul etmişti. Ancak U2 solistinin bir de şartı olmuş: Konser öncesinde köprüden Asya’ya yürümek şartıyla AKP’nin konser davetine evet demiş Bono. AKP de bu konser pazarlığının bir unsuru olan bu şartı kabul etmiş. Bugün önde Bono, arkada Devlet Bakanları Egemen Bağış ve Hayati Yazıcı, İstanbul Boğaz Köprüsü’nden yürüyecekler!

Dünyanın odaklanacağı bu yürüyüşe, fonda Erdoğan’ın sesinden “beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını ekleterek, 3. Köprü’ye reklam çıkarmayı hedefliyordur muhtemelen Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım

Öte yandan Başbakan Erdoğan da, Başbakanlık ofisinde ağırlayacağı U2 üyelerine, hükümetin insan hakları alanında attığı adımları anlatacakmış. Kürt açılımı ve Anayasa değişiklik paketiyle ilgili de bilgi verecek olan Erdoğan, “Türkiye artık daha demokratik bir ülke. İleri derece demokrasi için de durmadan çalışıyor” mesajı verecekmiş! Ve Erdoğan, U2 solisti Bono’dan, Türkiye’deki bu gelişmelerle ilgili görüşlerini kamuoyuyla paylaşmasını isteyecekmiş!

Geçelim; konumuz bu değil. AKP’nin pazarlık kültürüne güncellik katıyor diye değindik Bono’nun AKP’yle yürüyüş pazarlığına ve Erdoğan’ın Bono’yla “Kürt Açılımı” pazarlığına…

Esas değineceğimiz bir başka pazarlık… AKP – İsrail pazarlığı:

Referandum gündemi içinde kaynadı gitti. AKP, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu başkanlığındaki bir heyeti önceki hafta Washington’a yolladı. Türk delegasyonunun en önemli görüşmeleri Yahudi toplum liderleri ile olanıydı. Basına pek yansımayan bu görüşmeler, İsrail gazetelerinde oldukça önemli yankılar buldu. Örneğin 29 Ağustos tarihli Yedioth Ahronot Gazetesi, “Türkiye, Netenyahu’yu bekliyor” başlıklı haberinde şu yorumu yapıyordu: “Türkiye kameralar önünde İran’la yakın ilişkiler kuruyor gibi görünebilir ancak hafta sonu boyunca İsrail’e sakinleştirici sinyaller gönderdi”.

Haberin en dikkat çeken paragrafı ise şöyleydi: “İsrail ve Türkiye arasındaki ilişkiler üç ay önce yaşanan kanlı filo baskınından bu yana ciddi anlamda gerildi. Ancak geçtiğimiz hafta sonu üst düzey bir Türk Dışişleri yetkilisi İsrail’e sükûnet mesajları gönderdi. Bu da geçmişte yakın müttefik olan iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden canlanabileceği yorumlarına neden oldu”.

Öte yandan aynı tarihli Jerusalem Post da, Feridun Sinirlioğlu’nun temaslarını ele aldığı haberinde, Demokrat bir Kongre üyesinin yardımcısının “Türkiye’nin İsrail ile dost olma arzusu, arkadan başka şeylerle de desteklenmeli. Şimdiye kadar benim gördüğüm şey bir halkla ilişkiler çalışması” dediğini yazdı.

Anlaşılan, Brüksel’de İsrailli Bakan Ben Elizer’le gizlice buluşan Ahmet Davutoğlu’nun bu teması, kamuoyundan, özellikle de AKP tabanından büyük tepki çekince, iktidar yeni tip pazarlık yöntemleri sergiledi. Bugüne kadar Dışişlerini pek değerlendirmeyen, hatta bazı önemli görüşmelere bile sokmayan AKP, İsrail’le temas için Dışişlerini değerlendirdi!

Aslında bu durum tıpkı Öcalan’la müzakere gibi de okunabilir. Hani diyor ya Erdoğan, “biz değil devlet görüştü” diye… Kamuoyunda gelecek tepkiler karşısında da, “biz değil Dışişleri İsrail’le temas kurdu, sıcak sinyaller gönderdi” diyecek Başbakan Erdoğan

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

AKP’NİN PKK’YLA 7 PAZARLIĞI

Daha düne kadar “PKK’yla pazarlık yaptığımızı ispatlayamayan şerefsizdir” diye yeri göğü inleten Başbakan Erdoğan, her şey kabak gibi ortaya çıkınca tevil yoluna gitti ve “hükümet değil gerekirse devlet görüşür” dedi. Ancak altını çizelim ki, devlet değil bizzat hükümet PKK’yla pazarlık yapıyor… Kaldı ki, “hükümet değil devlet görüşür” demenin de gerçekte teknik olarak hükümeti aklamadığı, bir şey değiştirmediği ortada…

AKP – PKK pazarlığın nasıl kotarıldığını yazacağız ama gelin önce ilk olmayan bu pazarlıkları kısa kısa anımsayalım:

1.. Hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, AKP’nin “Kandil ve İmralı” ile görüştüğünü söyledi. (Sanem Altan Röportajı, Vatan Gazetesi, 26 Eylül 2009). Zaten Çandar, en başında beri meseleyi “iki Abdullah”ın çözeceğini savunuyordu. (Cengiz Çandar, Çankaya’daki Abdullah-İmralı’daki Abdullah-Kürt sorununda iyi şeyler olacak, Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)

2.. Açılım Koordinatörü İçişleri Bakanı Beşir Atalay 20 Ekim 2009 günü yaptığı açıklamada,  Öcalan’ın talimatıyla Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye gelen birinci barış grubuyla ilgili olarak, “eve dönüş, demokratik açılım sürecinin bir safhası, planın bir parçası” dedi. Ki Bakan Atalay’ın DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk ile 17 Ekim günü gizlice görüşüp, iki gün sonra Habur’dan geçişi planladıkları basına yansımıştı. (Milliyet Gazetesi, 21 Ekim 2009)

3.. Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıkladı. Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu da “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” dedi. Her iki açıklama birleştirilince AKP’nin Sabri Ok’la, Ok’un da Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkmış oluyordu. Öcalan boşuna “AKP benim söylediklerimi alıp uyguluyor” dememişti! (ANF, 16 Ekim 2009)

4.. PKK lideri Murat Karayılan, Habertürk’ten Amberin Zaman’a şöyle diyordu: “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu”. (Habertürk, 16 Nisan 2010)

5.. Ve elbette eski MİT Müsteşarı Emre Taner’in gerek Barzani ile gerekse henüz müsteşar yardımcısı iken Öcalan’la hükümet adına yaptığı birkaç müzakereyi unutmamak gerekiyor…

6.. Diğer yandan Hasan Cemal başta olmak üzere PKK’yla röportaj yapan kimi gazetecilerin “yazılmayanları” Cumhurbaşkanı Gül ve hükümet ile paylaşması şeklinde yürütülen pazarlıklar…

Ayrıntılarını daha önce yazdığımız yukarıdaki en temel altı müzakereden sonra referandum nedeniyle ortaya çıkan 7. müzakere ise AKP’yi köşeye sıkıştırdı:

7.. AKP’nin PKK ile son pazarlığı ise referandum nedeniyle yapılan ama hedefleri referandum sonrası sürece ilişkin olan pazarlıktır. Pazarlığın ilk sinyali, PKK’nın 13 Ağustos’ta ansızın ilan ettiği “eylemsizlik” kararıyla ortaya çıktı. Ardından Cumhurbaşkanı Gül’ün, Bakü’ye giderken yaptığı “Terörü bitirmek için devlet her yöntemi dener” açıklaması gerçeği ortaya koyuyordu…

Ve  PKK liderli Murat Karayılan’ın “devletle anlaştıklarını” ilan etmesi; ardından BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın “Taleplerimize cevap verilmesi durumunda elbette ki biz yeni anayasayı destekleriz” sözleri ile Demokratik Toplum Kongresi DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün “Hükümet ciddi adımlar atar, hamle yaparsa her şey değişebilir” sözleri, durumu gün yüzüne çıkarıyordu… Eşzamanlı olarak Abdullah Öcalan’ın “boykot yerine, seçmeni serbest bırakma” çağrısı pazarlığı iyice netleştiriyordu.

Aslında PKK’nın eylemsizlik kararıyla ilgili Tarım Bakanı Mehdi Eker’in “kan ve gözyaşı dökülmemesi her halükarda olumlu mütalaa edilmesi gereken bir durumdur” şeklindeki ilk yorumu meseleye o cenahtan nasıl bakıldığına işaret ediyordu. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in “Terör örgütü kimsenin hatırına silah bırakmaz” demesi de akıllara “peki PKK ne karşılığında silah bırakır?” sorusunu getiriyordu…

Tüm bu açıklamalar yapılırken, durumun ters teptiğini gören Başbakan Erdoğan miting meydanlarında görüşmeyi yalanlıyordu, dahası “ispatlayamayan şerefsizdir” diyordu…

Ancak Başbakan’ın danışmanı Doç. Dr. Yalçın Akdoğan’ın “pazarlık yok, diyalog var” demesi Erdoğan’ı istemeden de olsa köşeye sıkıştırdı ve Başbakan tevil yoluna gidip “hükümet değil, devlet görüşür” dedi.

Peki pazarlığın boyutu sadece referanduma “evet” demek karşılığında gündeme gelen BDP’nin “Öcalan muhatap alınsın, operasyonlar durdurulsun, seçim barajı düşürülsün, KCK tutukluları serbest bırakılsın” şeklindeki dört şartıyla mı sınırlı?

Yoksa, aslında referandumda “evet” çıktıktan sonra yolu açılacak “demokratik özerklik” ve “federasyon anayasası” pazarlığı mı yapılıyor?

Pazarlığın ayrıntılarını da bir sonraki yazımızda ortaya koyacağız…

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

REFERANDUM DEĞİL, KONFEDERASYON PAZARLIĞI YAPILIYOR

AKP ile PKK arasında ortaya çıkan referandum pazarlığı, salt anayasa değişikliğine “evet” demeyi kapsamıyor. Pazarlığın esasını, “federasyon Anayasası” oluşturuyor. Ama bu alt pazarlığın üstünde, ABD ile Türkiye arasında, Irak’ın kuzeyi merkezli “konfederasyon” pazarlığı yapılıyor.

Öcalan’ın PKK ve BDP’ye “demokratik özerkliğe ibadet eder gibi sarılın” (Öcalan demokratik özerkliğin esaslarını açıkladı, ANF, 20 Ağustos 2010) mesajı da, işte bu üst pazarlıkta rol alma hedefine yöneliktir.

Bu pazarlıkları açacağız. Ama gelin bu analiz için gerekli olan soruları yöneltelim önce:

1.. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, daha iki ay önce hükümet “PKK’nın arkasında İsrail var” derken, ne oldu da İsrail’i akladı ve PKK’yı iki Avrupa ülkesinin yönlendirdiğini açıkladı?

2.. Güneydoğu’da temaslar yapan Alman heyetinin “PKK diyaloga dahil edilmeli” çağrısı ne anlama geliyor?

3.. ABD Irak’tan gerçekten çekiliyor mu? ABD’nin Irak’la işi bitti mi?

4.. Hanefi Avcı neden cemaati hedef alan bir çıkış yaptı? Deniz Baykal, kaset olayında neden cemaati aklamış ve sadece hükümeti suçlamıştı?

5..Sahte darbe  belgesinin aradan bunca zaman geçtikten sonra, “AKP’den Edelman’a, oradan John Kunstadter ve Faruk Demir yolunu izleyerek TSK’ya gittiği” bilgisi neden piyasaya sürüldü?

6.. Washington’un, Ankara’ya gönderilecek bir büyükelçi üzerinde bile uzlaşılamaması ve bazı kalemlerin, ABD’nin AKP’ye mesafe koyduğu şeklindeki yorumları ne anlama geliyor?

Analizimize yön verecek bu temel soruların ardından yanıtlara geçelim:

AKP-PKK PAZARLIĞI

AKP ve PKK-BDP, aynı projenin alt bileşenleri olmaları nedeniyle, nesnel olarak aynı cephede yer almaktadırlar. Karşıt durumlar oluştuğunda da pazarlıklarla her iki kuvvet yeniden aynı cepheye sürülmektedirler. Bu pazarlıklardan en önemlileri şunlardı:

— Hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, AKP’nin “Kandil ve İmralı” ile görüştüğünü söyledi. (Sanem Altan Röportajı, Vatan Gazetesi, 26 Eylül 2009). Zaten Çandar, en başında beri meseleyi “iki Abdullah”ın çözeceğini savunuyordu. (Cengiz Çandar, Çankaya’daki Abdullah-İmralı’daki Abdullah-Kürt sorununda iyi şeyler olacak, Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)

— Açılım Koordinatörü İçişleri Bakanı Beşir Atalay 20 Ekim 2009 günü yaptığı açıklamada,  Öcalan’ın talimatıyla Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye gelen birinci barış grubuyla ilgili olarak, “eve dönüş, demokratik açılım sürecinin bir safhası, planın bir parçası” dedi. Ki Bakan Atalay’ın DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk ile 17 Ekim günü gizlice görüşüp, iki gün sonra Habur’dan geçişi planladıkları basına yansımıştı. (Milliyet Gazetesi, 21 Ekim 2009)

— Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıkladı. Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu da “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” dedi. Her iki açıklama birleştirilince AKP’nin Sabri Ok’la, Ok’un da Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkmış oluyordu. Öcalan boşuna “AKP benim söylediklerimi alıp uyguluyor” dememişti! (ANF, 16 Ekim 2009)

— PKK lideri Murat Karayılan, Habertürk’ten Amberin Zaman’a şöyle diyordu: “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu”. (Habertürk, 16 Nisan 2010)

— Ve elbette eski MİT Müsteşarı Emre Taner’in gerek Barzani ile gerekse henüz müsteşar yardımcısı iken Öcalan’la hükümet adına yaptığı müzakereleri unutmamak gerekir.

— Son olarak da kamuoyuna referandum pazarlığı diye yansıyan ama gerçekte “federasyon anayasası” pazarlığı olan anlaşma ortaya çıktı. Karayılan, “devletle anlaştıklarını” söyledi. PKK’nın aldığı eylemsizlik kararının kısa ve öz hikâyesini şöyle açıkladı Karayılan: “Artık açıklanmasında bir sakınca görmediğimiz diğer önemli bir gelişme de devletin, önderliğimizle geliştirdiği diyalog temelinde ateşkes talebinde bulunmasıdır. Aslında önderliğimiz aradan çekilmişti ancak, talep üzerine yeniden devreye girerek, çağrıları ve devletten doğru gelen istemi de dikkate alarak, bir kez daha barışa şans tanınması için hareketimize bir mesaj gönderdi”. (ANF, 17 Ağustos 2010)

Ki Zaten Cumhurbaşkanı Gül, “terörü bitirmek için devlet her yöntemi dener” diyerek zaten pazarlık yapıldığını itiraf etmişti. Bakü uçağında konuşan Gül “her yöntem denince, bu hem silahlı mücadeledir hem de siyasi, diplomatik, metodlar bunun içerisindedir. Devlet teröristle masaya oturmaza, pazarlık yapmaz ama yapılacak her iş için gerekli organları, kurumları vardır. Devlet organları ne yapacaklarını bilir” dedi. (Fehmi Koru, Cumhurbaşkanı ile Bakü yolunda, Yeni Şafak, 17 Ağustos 2010)

PKK’nın eylemsizlik kararı ve bu kararın ardındaki pazarlıkla ilgili olarak taraflar şunları söyledi:

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “taleplerimize cevap verilmesi durumunda elbette ki biz yeni anayasayı destekleriz. Böyle bir durumda AKP ile ortak çalışma çağrımızı yeniliyoruz” dedi. (Radikal Gazetesi, 18 Ağustos 2010)

Demokratik Toplum Kongresi DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk de, “hükümet ciddi adımlar atar, hamle yaparsa her şey değişebilir” dedi. (Vatan Gazetesi, 21 Ağustos 2010)

AKP’li Tarım Bakanı Mehdi Eker, “kan ve gözyaşı dökülmemesi her halükarda olumlu mütalaa edilmesi gereken bir durumdur” dedi. (Vatan Gazetesi, 17 Ağustos 2010)

En ilginç açıklama ise Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’ten geldi: “Terör örgütü kimsenin hatırına silah bırakmaz”. (CNNTurk, 20 Ağustos 2010). Çiçek’in açıklaması akıllara “peki PKK ne karşılığında silah bırakır?” sorusunu getirdi.

Aydınlık Dergisi o soruya şu yanıtı veriyor: “AKP evet oyları karşılığında Apo’yla gizli af anlaşması yaptı”. (Aydınlık Dergisi, Sayı 1201, 22 Ağustos 2010)

BDP açıkça miting meydanlarından “evet” oyu karşılığında dört talep sunuyor AKP’ye: “Öcalan muhatap alınsın, operasyonlar durdurulsun, seçim barajı düşürülsün, KCK tutukluları serbest bırakılsın”. Başbakan Erdoğan’ın 3 Eylül’de Diyarbakır Mitinginde söyleyecekleri durumu netleştirecek.

Öte yandan Yalçın Doğan, pazarlık tarihlerini de tespit etti. Doğan’a göre “28 Temmuz – 11 Ağustos” tarihleri arasındaki görüşmelerin altı çizilmeli. (Yalçın Doğan, Tarih düşelim: Apo ile masaya oturuldu, Hürriyet Gazetesi, 21 Ağustos 2010).

‘YENİ ANAYASA ÖZERK KÜRDİSTAN’

Ancak meselenin sadece referandumdan “evet” çıkartılması olmadığı, esas olarak “evet” çıktıktan sonraki sürece ilişkin pazarlık yapıldığı ortada. Öncelikle, pazarlığın ilk unsuru Öcalan’ın 15 Ağustos’ta ilan edeceği “demokratik özerklik”ti. AKP özerklik ilanının referandum öncesi getireceği kaybı göz önünde bulundurarak, bu konuyu pazarlığın ilk unsuru olarak ele aldı ve Öcalan’a 15 Ağustos açıklamasını erteletti.

Ancak Ruşen Çakır “bu ateşkesin arkası gelebilir” (Vatan Gazetesi, 17 Ağustos 2010) ve Fikret Bila, “referandumdan sonra gündem özerklik” (Milliyet, 21 Ağustos 2010) diyerek aslında BDP Genel Başkan Yardımcısı Gülten Kışanak’ın birkaç gün sonra “yeni anayasa özerk Kürdistan” diye formüle edeceği esasa ışık yakıyorlardı… Kışanak, “Bizim rengimiz belli; sarı, kırmızı, yeşildir. Taraflarımızı en güçlü şekilde örgütleyeceğiz. Onlar bu renkleri kabul edecek ve onlar bizim yazdığımız yeni anayasayla Kürt halkına özgürlük ve demokratik özerk Kürdistan gelecek” dedi. (Milliyet Gazetesi, 22 Ağustos 2010)

Özetlersek, AKP ile PKK-BDP arasında yürütülen pazarlığın merkezinde “demokratik özerkliğin” yani “federasyonun anayasasının” pazarlığı yapılıyor. Apo’ya af, KCK’lı tutukluların serbest bırakılması, operasyonların durdurulması, seçim barajının düşürülmesi gibi talepler ise pazarlığın ikinci halkasını oluşturuyor.

ÖZERKLİK-FEDERASYON-KONFEDERASYON

Gelin şimdi de federasyon ile konfederasyon pazarlıkları arasındaki bağa ışık tutan gelişmeleri mercek altına alalım:

15 Ağustos Pazar günü, yani Öcalan’ın “demokratik özerlik” ilan edeceği ancak AKP’nin pazarlıkla bu ilanı ertelettiği tarih… Adalet Bakanı Sadullah Ergin,  İstanbul’da gazeteciler İsmail Küçükkaya, Eyüp Can, Mehmet Tezkan ve Ahmet Hakan’a iftar verir. Ergin diğer gazetecilerden bir saat önce gelen Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’ya hem zamanlaması hem de içeriği ilginç olan bir açıklama yapar. Adalet Bakanı, devletin ulaştığı son raporlar ve analizlere göre bir sonuca varmış: PKK’nın arkasında İsrail değil, iki Avrupa ülkesi varmış! (İsmail Küçükkaya, Adalet Bakanı’ndan çarpıcı PKK analizi: hepsi figüran, beyin Avrupa’da, Akşam Gazetesi, 17 Ağustos 2010)

AKP İSRAİL’İ NEDEN AKLADI?

Çok değil daha iki ay önce hükümet açıkça İskenderun’daki PKK saldırısıyla ilgili olarak İsrail’i suçluyordu… Birden bire ne değişmişti?

İnceleyelim…

18 Ağustos günü Almanya’dan bir heyet doğrudan Diyarbakır’a geçti. Heyet, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, İHD ve BDP üyeleri, baro ve STK’larla görüştü. Heyet Almanya’ya döndükten sonra da, “PKK diyaloga dâhil edilmeli” açıklaması yaptı. (ANF, 22 Ağustos 2010)

Acaba Adalet Bakanı, 3 gün öncesinden geleceği belli olan bu heyeti fırsat bilerek mi yapmıştı İsrail’i aklama ve Avrupa’yı suçlama açıklamasını? Çünkü bugüne kadar Ankara’ya uğramadan Diyarbakır’a giden Almanya ve Avrupa heyetlerinin sayısı belli bile değildi! Bunca heyete sessiz sedasız yol veren hükümet için şimdi ne değişmişti? Birden bire nereden çıkmıştı İsrail’i aklamak? Üstelik kamuoyu biliyordu ki, İsrail demek, ABD demekti!

Acaba Almanya merkezli AB, ABD’nin hem havuç hem de sopa olarak kullandığı PKK üzerinde etkinlik artırmaya mı çalışıyordu? ABD PKK liderlerinden Murat Karayılan, Ali Rıza Altun ve Zübeyir Aydar’ı uyuşturucu kaçakçısı ilan ederken, AB tutuklu bulunan PKK liderlerinden Nizamettin Toğuç’u neden serbest bırakıyordu? Mesaj neydi ve kimeydi? Her şeyden önemlisi AB’nin bu mesajların altını dolduracak kuvveti var mıydı?

HEDEF TÜRKİYE’YE ‘KÜRDİSTAN’A EVET’ DEDİRTMEK

ABD ile AB arasındaki bu çelişmeyi şimdilik bir yana bırakıyoruz ve kuzey Irak konusundaki en temel saptamanın altını çiziyoruz:

ABD, 1992’den bu yana parlamentosunu kurduğu, hükümetini oluşturduğu, başkentini ilan ettiği, merkez bankasını inşa ettiği, parasını bastığı, gümrüğünü ördüğü, en önemlisi ordusunu kurduğu Kukla Devleti’ni hâlâ neden ilan edemiyor? Çünkü Türkiye henüz bu plana razı olmadı! Plana direnen kuvvetler zayıflatıldı, yıpratıldı, içeri atıldı ama hâlâ teslim alınamadı!

Şimdi bu saptamaya bir ara verelim ve ABD’nin Irak’tan muharip asker çekmesinin ne anlama geldiği üzerinde duralım:

ABD’nin son muharip askerini de Irak’tan çekmesi, Obama iktidara geldiğinde estirilen rüzgâr benzeri bir etki yaptı herkeste… Ki Obama’nın kendisi gibi bu çekilme de revize BOP’un bir parçası… Peki gerçekte olan biten neydi?

YENİ ŞAFAK OPERASYONU BAŞLIYOR

Öncelikle altını çizmemiz gereken olgu şu ki, geri çekilme takvimiyle ilgili anlaşmayı Obama değil, aslında Bush hükümeti imzalamıştı! İkincisi çekilen muharip askerler orta ve güney Irak’tan çekildi. Ve yerlerini bundan sonra alacak olan Blackwater tipi “özel ordu”larla kontratlar, hızlı biçimde imzalanıyor. Ne de olsa Irak petrollerinin yaklaşık yüzde 75’i 35 yıllığına çoğu ABD’li olan batı şirketlerine devredildi. ABD her halükarda bu kontratların güvenliğini korumak isteyecektir. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü P. J. Crowley’nin, “Irak’ta savaşı bitiriyoruz, ama Irak’la işimizi bitirmiyoruz” demesi tam da bu anlama gelmiyor mu?

ABD’nin Irak komutanı General Odierno’nun, geri çekilme takvimi ile ilgili söylediği “en son kuzey Irak’tan çekiliriz” açıklaması asker çekme meselesinin esasıdır. Aslında ABD Irak’tan çekilmiyor, kuzey Irak’a yoğunlaşıyor. El Halic Gazetesine yansıdığı kadarıyla 2020 yılına kadar 94 üs’te 6 tugay ABD askeri bulundurulması konusunda, zaten bir mutabakat oluşturulmuş! Ki şu anda 56 bin ABD askeri hâlâ Irak’ta bulunuyor!

Savaşın bitmediği ABD’nin süreç isimlendirilmesinden de anlaşılıyor. ABD Irak’a savaş açtığında buna “Özgürlük Operasyonu” demişti. ABD, 1 Eylül 2010’dan sonraki sürece ise “Yeni Şafak Operasyonu” ismi vermiş. Demek ki, ABD açısından biten bir şey yok, hatta başlayan yeni bir süreç var!

İşte o süreç Irak’ın kuzeyi merkezli yeni bölge düzeni sürecidir. “Acelemiz var” diyerek hızla “Kürt Açılımı” başlatan Tayyip-Gül ikilisinin acelesi de bu takvim nedeniyleydi…

ABD KONFEDERASYONU İÇİN KÜRT AÇILIMI

Şimdi yeniden az önce yaptığımız saptamaya dönelim. ABD’nin her şeye rağmen Kürdistan’ı ilan edemediğini; çünkü Türkiye’nin plana henüz razı edilemediğini; direnen kuvvetlerin zayıflatıldığını, yıpratıldığını, içeri atıldığını ama hâlâ teslim alınamadığını belirtmiştik.

İşte 12 Eylül referandumu, aslında Türkiye’nin teslim alınması öncesinin son vuruşu olacak. Ve bölgede üç gelişme birbirine paralel olarak ilerleyecek.

Birincisi ABD, Irak’ın kuzeyini Erbil başkentli olarak Kürdistan diye ilan edecek.

İkincisi, Türkiye’nin güneydoğusu özerk ilan edilecek; dolayısıyla üniter Türkiye yerine federatif Türkiye kurulacak.

Üçüncüsü, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir alt düzeni olarak geçen aylarda ilan edilen ve adına Ortadoğu Birliği denilen “Türkiye, Suriye, Lübnan ve Ürdün” arasındaki ticari birlik, İstanbul başkentli siyasi birliğe dönüştürülecek.

Ve son olarak bu üç yapı birleştirilip İstanbul ve Diyarbakır merkezli bir konfederasyona dönüştürülecek!

İşte ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi budur! Başbakan Erdoğan’ın tam 6.5 yıl önce “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” dediği görev işte budur. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

HANEFİ AVCI NEDEN CEMAATE SAVAŞ AÇTI?

Peki 28 Şubat sürecinde TSK karşıtı bir profil sergileyen, cemaatin yayın organlarının gözdesi olan, hatta gizli bilgileri deşifre ettiği için hapis bile yatan, ama AKP iktidar olduğunda Erdoğan tarafından çok önemli bir görev olan Organize Suçlar Dairesi’nin başına getirilen Hanefi Avcı ne oldu da cemaate savaş açtı?! Ya da tersinden şunu soralım. Baykal kaset skandalıyla birlikte tasfiye edilirken, neden cemaati akladı da sadece hükümete yüklendi?

Yanıtı aynı kapıya çıkacak olan iki soru daha soralım:

Ergenekon konusunda her şey yolunda giderken(!) “sahte darbe belgesinin AKP’den Edelman’a, oradan John Kunstadter ve Faruk Demir yolunu izleyerek TSK’ya gittiği” bilgisi neden ansızın piyasaya sürüldü? Daha doğrusu, tertibin sahibi, tertibin uygulayıcını neden tehdit etti? ABD, AKP’ye neden sopa gösterdi?

Washington, Ankara’ya gönderilecek bir büyükelçi üzerinde neden bir türlü uzlaşamıyor? ABD ile Türkiye arasındaki gidişatın kaderini bir büyükelçi tek başına belirleyebilir mi?  John ya da Paul, çok şey fark eder mi? Ya da daha dün Washington’un saptadığı “5.5 yıllık Bush iktidarından ziyade 1.5 yıllık Obama iktidarı AKP’den daha iyi faydalandı” tespitine rağmen, neden birden bazı özel kalemler ABD’nin AKP’ye mesafe koyduğu mealinde yazılar yazmaya başladı?

Tüm bunlar, acaba, AKP’yi TSK’ya karşı daha iyi savaşması için motivasyon anlamı mı taşıyor? Engelleri yıkma konusundaki kararlılığını pekiştirmek için AKP’ye sopa mı gösteriliyor? AKP, kendisi dışındaki iktidar odaklarını, “konfederasyon” planına razı etmesi için kamçılanıyor mu?

DEVLETİN KONFEDERASYONA DİRENCİ KIRILDI MI?

Gelişmeler devleti oluşturan kurumlar ve o kurumlara yön veren kuvvet odakları arasındaki mücadele açısından yorumlanabilir mi?

Hanefi Avcı’nın çıkışı, işte bu savaşın bir parçası olarak, Ergenekon tertibinin nedenleri ile sonuçları arasındaki sürecin bir uzlaşması olarak mı okunmalı?

Daha net sorarsak, AKP yıllardır “Türkiye himayesinde Kürdistan Planı”na direnen Türk devletini ikna mı etti, teslim mi aldı? Türkiye, “Erbil başkentli Kürdistan”a ve “Diyarbakır merkezli demokratik özerkliğe” evet mi diyor?

Taraflar uzlaştı mı?

İşte 12 Eylül referandumu aslında bu sorulara “kuvvet boyutunda” yanıt verecek!

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

AKP İSRAİL İLİŞKİSİNİN KISA TARİHÇESİ

AKP ile İsrail arasındaki sözde kriz, aslında tam da İsrail’in kurucusu David Ben Gurion’un Türkiye-İsrail ilişkilerini tarif ettiği şu cümle gibi: “Türkiye bize metres gibi davranıyor. Halbuki evlendik, evliliğimizi bir türlü açıklamıyor.”

Ben Gurion’un bu tespitinin üzerinden yarım yüzyıl geçti ama AKP döneminde İsrail’le ilişkiler tam da böylesi bir tanıma uygun gelişti. Kapalı kapılar ardında farklı, dışarıda farklı…

Gelin AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana, İsrail’le gerçekte nasıl bir ilişki türü yürüttüğüne birlikte gözatalım…

ERDOĞAN’A YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ

1.. AKP 3 Kasım seçimleri öncesinde 16 Temmuz 2002’de ABD’de Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA’da temaslarda bulunarak iktidar vizesi desteği aradı ve aldı.

2.. Erdoğan Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret madalyası” aldı. Resmi ismi “Davut Boynuzu” olan bu madalya, dünyada ilk kez Yahudi olmayan bir isme, dahası bir Müslüman’a verildi!

AKP: FİLİSTİN TERÖR, İSRAİL ŞİDDET UYGULUYOR

3.. 30 Ağustos 2004 tarihinde AKP’li Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Mevlüt Çavuşoğlu İsrail’le kapsamlı görüşmeler yapmak üzere 3 günlüğüne İsrail’e gitti. Havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtlayan heyet, “ziyaretlerinin, ilişkileri daha da pekiştirmek için büyük önem taşıdığını” belirtti. Ömer Çelik, “ortada kriz var” gibi bir adım atılmak ve öyle bir durum yaratılmak istendiğini belirterek, “aslında ortada bir kriz olmadığını” vurguladı. Ömer Çelik ve Egemen Bağış’ın bu ziyaretten önce, ABD’ye gidip Yahudi kurumlarıyla özel temaslarda bulunduklarını da anımsatalım.

Yeri gelmişken, bir başka anımsatma daha yapalım. Ömer Çelik, İsrail’e bu ziyaretinin iki ay öncesinde TBMM’de yaptığı bir konuşmada, “Filistinlilerin yaptığını terör, İsrail’in yaptığını ise şiddet” olarak nitelendirmişti. Bugün koşullar gereği Irak’taki Müslümanları anımsayan Ömer Çelik’in, o tarihlerde “Irak’taki direniş örgütlerinin, katillerden oluştuğunu” söyleyecek kadar Amerikancı olduğunu da belirtelim.

İSRAİL AKP ELİYLE TÜRK TARIMINI ÇÖKERTTİ

4.. AKP hükümeti, İsrail ile 15 Temmuz 2004’de Ankara’da bir mutabakat zaptı imzalayarak, Serbest Ticaret Anlaşması kapsamında “temel ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretindeki tavizlerin karşılıklı genişletilmesini müzakere etme konusunda” anlaştı. Böylece AKP, İsrail’e Türk tarımını çökertme olanağı sundu!

İNTERNET GÜVENLİĞİMİZ İSRAİL’E EMANET

5.. AKP’li Enerji Bakanı Hilmi Güler, İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Binyamin Ben-Elizer ile boru anlaşması imzaladı. Türkiye’den İsrail’e uzanacak boru hattından petrol, doğalgaz, elektrik, su ve fiberoptik geçmesi planlandı.

6.. Fiberoptik demişken…  İsrail’le sözde krizin zirve yaptığı 2010 Haziran’ında ortaya çıktı ki, pek çok devlet kurumunun internet güvenliğini de İsrail sağlıyor! Bu görevi yürüten İsrailli Check Point firmasının, 2006 yılında “stratejik ortağı” ABD’den benzeri bir iş almak istediğinde bizzat ABD Başkanı Bush tarafından veto edildiğini de anımsatalım!

AKP’NİN İSRAİL’LE 17 PROJESİ

7.. Şimdilerde çok tartışılan insansız uçak Heron anlaşmasını, Tayyip Erdoğan 1 Mayıs 2005 tarihli İsrail ziyareti sırasında imzaladı. Bu ziyarette 200 milyon dolarlık bu anlaşmayla yetinilmedi, M60 tanklarının modernizasyonu için yeni protokol yapıldı ve 17 ayrı askeri proje görüşmesi yapıldı!

Bu arada anımsatalım… Erdoğan, Davos’ta “one minute” dedikten sonra, AKP’li Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 27 Ocak 2009’da açıklama yaparak İsrail’le ilişkiler konusunda bir sıkıntı olmayacağını ilan ediyordu. Gönül, “insansız İsrail uçağı Heron’lar konusunda bir sıkıntı olmayacağının ve ilk parti Heron’ların Nisan ayında Türkiye’ye geleceğinin” müjdesini veriyordu.

AKP İÇİN HAMAS BAŞKA, EL FETİH BAŞKA

8.. Erdoğan, Filistin dostluğu değil; El fetih karşıtlığı, Hamas dostluğu yaptı. İsrail’le sözde ilk kriz sırasında bakın Başbakan Erdoğan ne diyor: “İsrail’in en yetkili ağzı, Filistin lideri Mahmut Abbas’ın tutuklu Hamas milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemediğini söyledi”.

ERDOĞAN: ARAFAT BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL

9.. Dahası Erdoğan, geçmişti açıkça İsrail’i savunup, Arafat’ı da suçlamıştı. ABD’de İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak, ABD Kongre üyesi Jane Harmon ve şarkiyatçı Prof. Bernard Lewis ile 13 Haziran 2004’te bir panele katılan Erdoğan şöyle söylemişti: “Ben Barak’ın başlatmış olduğu barış sürecine katılıyorum. Ancak Sayın Barak’ın başlattığı süreç devam etmedi. Sayın Arafat büyük bir fırsatı tepmiştir. Eğer o zaman oturulan masadan kalkılmasaydı isabetli olurdu. Şu anki sıkıntı budur. Fakat biz yine de barıştan umutsuz değiliz. Barış süreci sıkıntılı bir süreçtir. Çile çekmeyi gerektirir ve bu mücadeleyi çile çekerek sürdürmeliyiz. 80 yaşına merdiven dayamış olan bir Arafat barışın önünde bir engel olamaz. Bu işi halklar arasında çözebiliriz”.

10.. Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!

ERDOĞAN MUHALEFETİ YAHUDİ DÜŞMANLIĞI YAPMAKLA SUÇLADI

11.. Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 44 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.

ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”

12.. Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy “Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli” dedi.

İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti. “İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti: “Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye’yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.

KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ

13.. İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı. AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.

AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti. Bakın Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu: “Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir”.

AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI

14.. İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafında yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim. AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu. Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenleri, “Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok”.

İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ

15.. İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.

16.. İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.

AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ

17.. Gelin hiç yorumsuz, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde yer alan Devrim Sevimay’ın AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’le yaptığı röportaja göz atalım şimdi de:

Hüseyin Çelik: Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar”
Milliyet: “Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?”
Hüseyin Çelik: “Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten’.”
Milliyet: “Ve sakinleşiyor, öyle mi?”
Hüseyin çelik: “Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor. One minute çıkışı bundan dolayı insanların uzun yıllar bastırılmış bazı haykırmalarının bir manada temsilciliğini yaptı. Sayın Başbakan Türk milletinin bu manada ve insanlık vicdanının sesi olmaya çalışıyor.

ANKARA’DA SİYONİZM ANMASI!

18.. AKP’nin İsrail karşıtı olmadığı, dahası anti Siyonist olmadığı, başka uygulamalarından da anlaşılıyor. AKP, tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, İsrail’e siyonizmin kurucu Theodor Herz’i anma izni verdi. 6 Aralık 2004 günü İsrail’in Ankara Büyükelçiliği, Ankara’da, Milli Kütüphane Konferans Salonu’nda siyonizmi andı!

SONUÇ

Davos’da “one minute” krizi, Anadolu Kartalı tatbikatı krizi, büyükelçiyi alçak koltukta oturtma krizi, Mavi Marmara gemisine saldırı krizi…

Tümünün, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulayabilmek için Türkiye’ye biçtiği model ortak statüsüyle doğrudan ilişkisi var. ABD, BOP’u uygulayabilmek için “Filistin Sorunu”nu kısmen çözüp, İran’ı Türkiye ile markaja alıp, alt-bölgesel düzenleri kurmaya çalışıyor…

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, “İsrail özür dilemezse, bari soruşturmayı kabul etsin” anlamına gelen sözleri aslında tüm gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor. Davutoğlu İngiliz mevkidaşıyla birlikte düzenlediği ortak basın toplantısında bakın ne diyor: “Ortada bir suç var. Bu vatandaşlar İsrail sularını ihlal etmedi. Hiçbir İsrail vatandaşını öldürmedi. Peki kim öldürdü bu vatandaşları? Eğer İsrail bu sorumluluğu üzerine alır ve özrü dilerse biz de önümüze bakar ve iki ülke ilişkilerini nasıl daha geliştirebiliriz buna bakarız. Eğer özür dilemezlerse o zaman uluslararası bir soruşturmayı kabul etsinler. Bu bizim ülkemizin onurudur”.

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

ABD, İSRAİL’İ AKP SOPASIYLA TERBİYE EDİYOR

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile İsrail Sanayi Bakanı Binyamin Ben-Eliezer’in “gizli” görüşmesi ile ilgili olguları sıralayalım önce:

1.. Görüşme ABD Başkanı’nın talimatıyla gerçekleşti. Obama bizzat bu talebi, Erdoğan’a Toronto’da, G-20 toplantısı sırasında yaptıkları ikili görüşmede iletti.

2.. Görüşme anında basına yansıdı. (Demek ki hedef “gizlilik” değildi!)

3.. AKP, görüşmenin İsrail hükümeti tarafından talep edildiğini açıkladı.

4.. İsrail koalisyon hükümetinin Türkiye’ye mesafeli olan partisi Yisrael Beiteinu’nun lideri ve İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman, görüşmenin ortaya çıkması üzerine yazılı açıklama yaptı ve açıkça başbakan Netanyahu’yu suçladı: “Dışişleri Bakanı, bu olayın Dışişleri Bakanlığı’nın bilgisi dışında olmasını çok büyük bir ciddiyetle ele almaktadır. Bu kabul edilebilir davranış normları çerçevesinde bir hakarettir ve Dışişleri Bakanı ile Başbakan arasındaki güvene indirilmiş büyük bir darbedir”.

5.. İsrail Başbakanlığı, Lieberman’ın çıkışı üzerine, bilgilendirmenin “teknik sebeplerden” dolayı yapılamadığını açıkladı.

6.. Görüşmenin İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Ehud Barak’ın onayıyla gerçekleştiği açıklandı.

Bir anımsatma: İsrail hükümeti bir koalisyon hükümeti. Koalisyonun en büyük partisi Likud adına Netanyahu Başbakanlık koltuğunda, koalisyonun ikinci büyük partisi Yisrael Beiteinu adına da Lieberman Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturmakta… Davutoğlu ile görüşen Sanayi Bakanı Ben-Eliezer ise İşçi Partisi’nden…

7.. Davutoğlu her şey ortaya çıktıktan sonra şu ilginç açıklamayı yaptı: “İsrail, ilk defa dünyada bu kadar yalnızlaştırıldı. Çok büyük bir dayanışma gördük. Bunun için hükümetleri çatırdamaya başladı, çatırdayacak”.

8.. Davutoğlu’nun “İsrail hükümeti çatırdamaya başladı” dediği saatlerde, İsrail’de, muhalefetteki Kadima’nın lideri, eski Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin Başbakan Netanyahu ile masaya oturabileceği haberleri yayılmaya başladı.

9.. Lieberman, “istifa etmeyeceğini” açıkladı.

10.. İsrail Sosyal Hizmetler Bakanı Davutoğlu – Ben Eliezer görüşmesinin gizliliğinin Lieberman’a yakın isimler tarafından basına sızdırıldığını açıkladı.

Bu 10 olgudan hareketle şu soruyu sorabiliriz herhalde: Türkiye-İsrail ilişkilerini tamir etmek üzerinden, acaba İsrail Başbakanı ile Dışişleri Bakanı’nın arası mı bozulmaya çalışılıyor? Daha doğrusu İsrail koalisyon hükümetinin iki büyük ortağının arası mı açılmaya çalışılıyor? Daha da berraklaştırmak gerekirse soruyu, İsrail hükümeti yıkılmak mı isteniyor?

Sorularla bağlantılı bir başka olguyu daha anımsatalım: 8 Temmuz’da Obama-Netanyahu görüşmesi var. Peki görüşmenin odağında hangi konu var? Evet, ABD-İsrail zirvesinin ana konusu “Ortadoğu Barışı”!

Obama, Büyük Ortadoğu Projesi’nin geleceği açsından “Ortadoğu barışını” şart görüyor. ABD, İsrail-Filistin konusunda olumlu bir adım geliştirmeden, Ortadoğu’da önemli değişiklikler yaratamayacağının farkında; İsrail’i Filistin devleti konusunda “ikna” etmeden, Ortadoğu’da “geniş çaplı işbirlikleri” geliştiremeyeceğinin farkında…

Ki Obama ile Netanyahu’nun 20 Mayıs 2009’daki ilk ikili görüşmesi, bu konu nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmış ve “geleneksel ittifak bitti” yorumlarına neden olmuştu. Dört saat süren görüşme boyunca, Obama, Filistin Devleti’nin kurulmasının gerektiğini vurgulamış ve Yahudi yerleşim merkezleri inşasının da durmasını istemişti.

İsrail Barış Hareketi’nden Jeff Halper, tam bir yıl önce, 2 Haziran 2009 tarihli Deutsche Welle’ye bakın ne diyor: “Yeni Amerikan yönetimi İsrail – Filistin anlaşmazlığıyla Ortadoğu’daki diğer sorunlar arasında doğrudan bağlantı bulunduğunu açıkça söylüyor. Eski dışişleri bakanlarından James Baker de İsrail – Filistin anlaşmazlığının bütün İslam dünyasındaki istikrarsızlığın merkez üssü olduğunu söylemişti. Beyaz Saray’ın Yahudi Kurmay Başkanı Rahm Emanuel de daha geçen hafta, İsrail – Filistin sorunu açılmadan İran meselesiyle uğraşamayacaklarını söyledi. Washington’da çok önemli ve umut verici değişiklikler oldu. Ancak yine de uyanık olmamız lazım.”

İşte ABD, bu hedef nedeniyle İsrail hükümetini sıkıştırmak istiyor. ABD, mevcut İsrail hükümetinden ya bu plana evet demesini, ya da bu plana evet diyecek yeni bir hükümet kurulacağını ilan etmiş oluyor.

Bu konuda görev alan ise AKP oluyor. ABD, İsrail’i AKP sopasıyla terbiye ediyor!

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN, İSRAİL SÖYLEMİYLE MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ

Meğer Erdoğan, İsrail karşıtı söylemleriyle sadece milletin gazını alıyormuş… Meğer eksen kaydığı da yokmuş; AKP, CIA Teorisyenlerinin teorisi doğrultusunda hareket ediyormuş…

Bu bir itiraf…

“Davos’da drama” başlıklı yazımızdan beri onlarca defa tekrar etme pahasına altını çizdiğimiz bir gerçeğin itirafı:

Erdoğan’ın, toplantıyı terk ettikten sonra koridorda, “Ben Perez’e değil, aslında moderatöre ‘one minute’ dedim” sözlerinin itirafı… Erdoğan’ın, mayınlı arazilerin satışına karşı çıkanları Yahudi düşmanlığı ile suçlamasının itirafı… Erdoğan’ın Gazze Konvoyu sonrası çıkardığı “gürültü”ye rağmen, boynunda asılı Yahudi Cesaret Ödülü olan Davut Boynuzu’nu hâlâ taşımasının itirafı… Fetullah Gülen’in Gazze Konvoyu konusunda AKP’ye verdiği “ayar”ın itirafı…

İtiraf AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’ten geldi. Eski Bakan Çelik’in itirafına göre meğer Başbakan antisemitizm artmasın, milletin gazı alınsın diye yüksek perdenden İsrail karşıtlığı yapıyormuş!

Gelin yoruma yer bırakmayacak açıklıktaki bu sözlere yer verelim şimdi. Bakın AKP sözcüsü Hüseyin Çelik Milliyet’ten Devrim Sevimay’ın sorularına ne yanıt veriyor:

Hüseyin Çelik: Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar”

Milliyet: “Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?”

Hüseyin Çelik: “Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten’.”

Milliyet: “Ve sakinleşiyor, öyle mi?”

Hüseyin çelik: “Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor. One minute çıkışı bundan dolayı insanların uzun yıllar bastırılmış bazı haykırmalarının bir manada temsilciliğini yaptı. Sayın Başbakan Türk milletinin bu manada ve insanlık vicdanının sesi olmaya çalışıyor.

AKP, ABD PLANINA UYGUN İLERLİYOR

Dün söylemiştik, bir kez daha yineleyelim:

Davutoğlu’nun 2009’da ABD’ye vaat ettiği gibi “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır”.

Tayyip Erdoğan, tam 34 kez itiraf ettiği şekilde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin, yani 24 Müslüman ülkenin sınırlarının değiştirilmesi projesinin hâlâ eş başkanıdır!

AKP; ABD’nin teşvikiyle İran’la uranyum takası anlaşması yapmıştır, ABD’nin teşvikiyle İsrail’le kontrollü gerilim uygulamaktadır, ABD’nin yönlendirmesiyle “Arap karşıtı, İsrail müttefiki” görüntüsüne makyaj yapmaktadır, ABD’nin oluruyla, Diyarbakır’ın merkez olacağı yeni bir Ortadoğu Birliği kurmaktadır!

EKSEN KAYMA YOK, ABD GÜZERGAHINDA YOLA DEVAM

Aslında Hüseyin Çelik bu konuda da çok ciddi bir itirafta bulunuyor. Ve bu politikalarda kıblelerinin ABD ve BOP, akıl hocalarının da CIA teorisyenleri olduğunu ortaya koyuyor. Bakın Çelik, aslında eksenlerinin kaymadığını ne güzel dile getirmiş!

Hüseyin Çelik: “Buna rağmen İsrail bugün makûl, mantıklı bir noktaya gelse Türkiye yine arabuluculuk yapmaya hazır. İsrail ne zaman doğru noktaya gelirse biz onun da yanında yer alırız. Çünkü biz kuvvetlinin haklı değil, haklının kuvvetli olması gerektiği tezini savunuyoruz. Bu İsrail de olabilir, ABD de olabilir. Zaten bugün birilerinin anlamadığı Türk dış politikasının özü de budur. Graham Fuller’in (CIA’nin eski Ortadoğu Masa Şefi) ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ kitabını mutlaka görmüşsünüzdür. Fuller o kitabında Türkiye’nin yeni dış politikasında hangi saiklerin esas olduğunu ifade ediyor”.

Milliyet: “Yani Fuller doğru mu anlamış?”

Hüseyin Çelik: “Bence çok doğru anlamış. Zannedildiği gibi Batı’ya sırtımızı döndük, Batı’dan hayır yok, Ortadoğu’ya dönelim, böyle bir şey yok. AB için sabırla, sonuna kadar, bütün şartları zorlayarak çalışıyoruz, çalışmaya da devam edeceğiz. Ama şunu da söyleyeyim, AB bizim işlerimizi çok kolaylaştırmış olsaydı da biz Afrika’ya yine açılacaktık, Asya’ya, Ortadoğu’ya yine açılacaktık. Tarihi misyonumuza yakışır, 73 milyon nüfuslu, Avrupa’nın 6., dünyanın 17. büyük ekonomisi olan, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir Türkiye’nin kendi yapısına uygun bir dış politika yönetmesi gerekir, ki biz de öyle yapıyoruz”.

Son bir alıntı daha yaparak, AKP’nin verili yol haritası üzerinden yolunda devam ettiğini gösterelim. Duayen politikacı Kamran İnan bakın ne diyor:

“Richard Perle Washington’un en ileri gelen liderlerinden biridir, savunma bakanı yardımcısıyken tanımıştım, 2002 yılında ‘Yılın Devlet Adamı’ ödülünü almak için Washington’a gittiğimde, bu vesileyle konuşmuştuk… Demişti ki, “Bizim size güvenimiz İngiltere’ye olan güvenle eşittir. Bizim amacımız sizinle el ele vererek Avrasya ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek, sizi bölgenin güç merkezi haline getirmek…Ve bilin ki, biz gelecek sene Irak’ı vuracağız.” Ben bunu geldim sayın hükümete aynen naklettim…” (Vatan Gazetesi, 14 Haziran 2010)

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın