Posts Tagged İsmet İnönü
ERDOĞAN’IN MENDERES’TEN ALACAĞI DERS
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/02/2013
Sizin de dikkatinizi çekmiştir eminim. 27 Mayıs konusunda ortaya atılan şu üç “iddia” ezber bozan cinstendir fakat “gerçek” değildir.
Önce özetle o iddiaları anımsayalım: 1. Adnan Menderes olumluydu, Celal Bayar ise olumsuzdu. 2. Menderes milli olduğu ve Rusya’yla yakınlaştığı için devrildi. 3. 27 Mayıs İsrail’in eseriydi.
Bu iddialar sübjektiftir ve gerçek değildir. En Amerikancı iktidarların Menderes’in devamı olduklarını belirtmeleri fakat Bayar’ı ağızlarına almamaları bile buna kanıttır. Ancak biz tarihi belgelere dayanan daha somut kanıtları da ortaya koyalım.
O tarihi belgelerden bugün yerimiz yettiğince bir kaçını yayımlayacağız. Belgelerin sahibi ve hatta belgenin kendisi ise Türkiye’nin Ortadoğu’yu en iyi bilen gazetecisi Lütfü Akdoğan’dır. Duayen Akdoğan 50 yıl boyunca Ortadoğu’da iktidarda olanlarla en yakın ilişki kuran ve bu nedenle kimi zaman Türkiye’nin gayri resmi dışişleri bakanı gibi görev yapan bir isimdir.
Akdoğan’ın “Krallar ve Başkanlarla 50 yıl” isimli üç ciltlik “tarihi belgeseli” Menderes dönemi dış politikası konusunda çok esaslı bir kaynaktır.
Gelelim o belgelere…
EL KUVVETLİ: ABD MENDERES’İ KULLANIYOR
Yıl 1956. Gazeteci Lütfü Akdoğan, Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Şükrü El Kuvvetli ile söyleşi yapmaktadır.
Bir ara Menderes hükümetinden yakınır El Kuvvetli ve şöyle der: “ABD ve İngiltere, Türkiye ve Adnan Bey’i kullanmak istiyor. Kime karşı? Bize karşı. Tıpkı İsrail’i kullandığı gibi…”
Şükrü El Kuvvetli söyleşi sırasında başka şeyler de söyler: “Biz, birbirimizi sevmeye, birbirimizle iyi geçinmeye mecburuz. Türkiye’nin ABD ile bir olup Lazkiye’de bir hükümet darbesi içinde bulunması hiç de hoş değildir.”
Tarihi tekerrür dedikleri bu olsa gerek… Yarım asır sonra 2011’de bir Türk hükümeti yine Suriye’yi ABD adına hedef alır! Asıl çarpıcı olan ise Şam’ı bugün hedef alanın, dün hedef alanı siyasi mirasçısı olarak görmesidir.
NEHRU: ZORLU ABD’NİN AVUKATI
Lütfü Akdoğan’ın söyleşi yaptığı ünlü Hint lider Nehru da Menderes hükümetinin Amerikancılığından şikâyetçidir. Şunları anlatır: “Amerikan, İngiliz ve Rus hegemonyasından bütün milletlerin kurtarılması lazımdır. Türkiye Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 18-24 Nisan 1955 tarihlerindeki Bandung Konferansı’nda İngiltere ve Amerika’yı nasıl savunduğunu ve onların nasıl avukatlığını yaptığını size daha önceki bir görüşmemiz sırasında anlatmıştım. O Konferans’ta Kıbrıs Rumlarının lideri Makarios, toplantının yapıldığı binanın koridorlarında mahalle kavgası çıkarmıştı. Bunun yanı sıra, Türkiye de Bandung Konferansı’nı baltalamak için birçok ülkeye baskı yapmıştı. Kısacası Türkiye, İngiltere ve Amerika’nın yapamadığını çok iyi bir şekilde başarmıştı.”
Nehru Menderes’i bizzat uyardığını da anlatır gazeteci Lütfü Akdoğan’a: “Yazık oldu, Menderes’le bir defa karşı karşıya geldik. 20 Mayıs 1960’ta Türkiye’yi ziyaret ettim. Menderes’i Ortadoğu Paktı, Bağdat Paktı, Amerikan üsleri ve NATO konularında ikaz ettim. Ama gördüğünüz gibi kader… İşte o kader, Adnan Menderes’i tarihin sayfalarına bakınız ne şekilde geçirdi…”
İSMET İNÖNÜ: AH ADNAN BEY AH!
Menderes hükümeti 10 yıl boyunca İsrail’le birlikte ABD adına Ortadoğu’da taşeronluk yapmıştır. 27 Mayıs sonrasında ortaya çıkan gizli ikili anlaşmalar ibretliktir.
Nitekim İsmet Önünü İngiltere’nin Kıbrıs’taki üslerinden yakındığı bir söyleşisinde Lütfü Akdoğan’a şöyle söylemektedir: “Yalnız Kıbrıs’taki mi? Ah Adnan Bey ah! Öyle ikili anlaşmalar yapmış ki Lütfü Bey, Genelkurmay’ın bile haberi yok.”
Menderes döneminde imzalanan ve Türkiye’nin çıkarları yerine ABD’nin ve İsrail’in Ortadoğu’daki çıkarlarını esas alan o ikili anlaşmalara dair çok çarpıcı bir kaynak da Haydar Tunçkanat’ın Kaynak Yayınları’ndan çıkan “İkili anlaşmaların içyüzü” adlı kitabıdır.
ERDOĞAN SURİYE SAHNESİNDEN ÇEKİLMELİ
Bitirirken belirtelim. Adnan Menderes’in Suriye görevinden ders çıkarması gereken ilk kişi Başbakan Erdoğan’dır. Çünkü Menderes 1957’de ABD adına Türkiye’yi Suriye’yle savaşın eşiğine getirmiş ve sınıra asker yığmıştı. Ancak ABD, SSCB’nin “füze” tehdidi nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmıştı. Menderes ise sonuçta ortada kalmış ve bölgede yalnızlaşmıştı!
ABD dün Menderes’i olduğu gibi bugün de Erdoğan’ı ortada bırakabilir; bunun işaretleri de vardır. Türkiye bölgede iyice yalnızlaşmadan önce Erdoğan Menderes’ten ders almalı ve Suriye sahnesinden hızla çekilmelidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Şubat 2013
ATATÜRK’ÜN VASİYETİ NEDEN YOK EDİLDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/03/2012
Eski savcı Sacit Kayasu, Atatürk’ün ölümünün 50. yılında açıklanmak üzere bıraktığı vasiyetin Kenan Evren tarafından yok edildiğini iddia etti.
Kayasu, vasiyetin 1988 yılında açıklanması gerektiğini ancak bunun Evren tarafından engellendiğini belirtti: “Bu vasiyeti Evren sakladı, yok etti. Ölümünden 50 sene sonra açıklanacak olan vasiyet, Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde saklanıyordu. Evren önce böyle bir şey yok dedi. Sonra fasa fiso dedi. Daha sonra da ‘açıklanırsa çok tehlikelidir’ dedi. 24 yıl geçti üzerinden hâlâ açıklanmadı. Atatürk’e hiç mi değer vermiyorsunuz.” (Yeni Şafak, 26 Mart 2012)
Araştırmacı Mehmet Perinçek ise 2007 yılında vasiyetin nerede olduğunu açıklamıştı: “Vasiyet, Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi’nde saklanmıştı. 1988’de dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Atatürk’ün vasiyetini açmış, ancak ‘açıklanmasını sakıncalı görüp’ gizli tutulmak üzere Genelkurmay Harp Dairesi’ne geri göndermişti.”
Atatürk’ün vasiyeti yok mu edildi, yoksa hâlâ Genelkurmay Harp Dairesi’nde midir, bilemiyoruz… Ancak bildiğimiz, Atatürk’ün vasiyetinin Türk milletinden gizlendiğidir.
VASİYETİ AMERİKANCILAR GİZLEDİ
Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk’ün mirası neden Türkiye’den, Türk milletinden gizlenmiştir? Kenan Evren, kurucunun vasiyetini neden “açıklanması sakıncalı” bulmuştur? Vasiyetteki “sakınca” nedir? Kim, hangi hakla bu ülkenin kurucusunun milletine bıraktığı vasiyeti sakıncalı bulabilmektedir?
Aslında tek başına bu vasiyet meselesi bile Türkiye’deki saflaşmayı, Amerikancılık ile Türkiyecilik çatışmasını gözler önüne sermektedir.
Önce şu saptamayı yapalım: Atatürk’ün Türk milletine bıraktığı vasiyeti sakıncalı görenler, Türkiye’yi ABD’nin “serbest piyasa ekonomi” sistemine tam bağlamak üzere 12 Eylül’de askeri darbe yapan NATO’cu generallerdir!
Ve bu Amerikancı generaller Atatürk’ün vasiyetini “sakıncalı” bulduklarına göre, vasiyet Amerika’nın çıkarlarına aykırıdır!
Şimdi gelelim Atatürk’ün vasiyetinde ne olduğunu bulmaya… Bu konuda elimizdeki en önemli ipucu, büyük önderin yakın arkadaşlarına yaptığı sözlü vasiyetlerdir.
ATATÜRK, CUMHURBAŞKANLIĞI’NA FEVZİ ÇAKMAK’I ÖNERDİ
Mehmet Perinçek’in de incelediği çeşitli kaynaklara göre Atatürk, kendisinden sonra Cumhurbaşkanı olarak Mareşal Fevzi Çakmak’ın seçilmesini istemişti. Bu öneri, Atatürk tarafından doğrudan Fevzi Çakmak’a da yapıldı. Hatta Genelkurmay Başkanı Çakmak’ın milletvekili olarak Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için erken seçim bile tasarlandı, anayasanın değiştirilmesi bile düşünüldü. Yakın arkadaşlarına göre Atatürk, ölürken Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olacağına emindi. Ancak Celal Bayar’ın İnönü’yü desteklemesiyle durum değişti ve İnönü Cumhurbaşkanı oldu.
ATATRÜK, TÜRK – SOVYET DOSTLUĞUNU VASİYET ETTİ
Atatürk’ün yakın arkadaşlarına yaptığı en önemli sözlü vasiyeti ise Türk – Sovyet dostluğuna dair olanıdır.
İsmet İnönü, Atatürk’ün Türk – Sovyet dostluğunu vasiyet ettiğini belirtir. Atatürk, Kılıç Ali’ye de ölmeden kısa bir süre önce “Dış politikamızın temeli Sovyet dostluğudur. Sovyet dostluğuna zarar vermemek şartıyla İngiltere ile bir anlaşmanın faydası olur” demiştir.
Atatürk döneminin Dışişleri Bakanı olan Tevfik Rüştü Aras da, Atatürk’ün son sözlerinden birinin Sovyetler’le ilişkilerin 1925 tarihli “Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması” çerçevesinde yürütülmesi olduğunu belirtir.
Zekeriya Sertel, Celal Bayar ve Tevfik Rüştü Aras’ı kaynak göstererek, Atatürk’ün ölüm yatağında şu vasiyette bulunduğunu aktarır: “Sovyetler Birliği’ne karşı asla bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Sovyetler’e yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyecek ve böyle bir antlaşmaya imza koymayacaksınız.”
Atatürk, son günlerinde benzer öğütleri yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a da yapmıştır.
VASİYET, TÜRK MİLLETİNDEN GİZLENEMEZ!
Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanlığı ve Türk – Sovyet dostluğu vasiyeti, Atatürk’ün yazılı vasiyetinde de var mıdır? Atatürk’ün hemen sonrasını ilgilendiren bu iki konunun, 50 yıl sonra açılmasını istediği bir vasiyette yer almış olması, zor gibi görünüyor…
Ama Atatürk ya tarihe bir not düşmek istediyse? Ya kurduğu Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğe 50 yıl sonra gelinen noktayı bu vasiyetle kontrol etme olanağı verdiyse?
Ancak, 50 yıl boyunca Atatürk’ün vasiyet ettiğinin tam tersini yapanlar, o kontrolden kaçarlar ve vasiyetin açıklanmasını sakıncalı görürler!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mart 2012
STAR’IN ‘MİLLİ’YE AÇTIĞI SAVAŞ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/02/2012
Başbakan Erdoğan’ın çok beğenerek twitter’da takipçililerine yönlendirdiği AKP milletvekili Fatih Şahin’in önceki gün Star’da yayımlanan yazısı, ibretle okunmalı! (19 Mayıs’ta Atatürk mü, Recep Peker mi anılıyor? Star, 30 Ocak 2012)
Konumuz “AK Parti, Cumhuriyet tarihinde ilk defa ‘Gençlik ve Spor Bakanlığı’nı kurarak gençliğe ve spora ne kadar önem verdiğini ortaya koymuştur” diyen Fatih Şahin’in cehaleti değil kuşkusuz. Ancak bu cehaletle varılmak istenen nokta önemli.
Zira AKP’li Şahin, bu gerçek dışı sözlerinden hareketle, 19 Mayıs törenlerinin gençlikle ve sporla alakası olmadığını ispatlamaya çalışıyor ki buradan 19 Mayıs törenlerinin kaldırılmasına haklılık zemini bulabilsin…
AKP’li Şahin bu tip “faşist” uygulamaların kaynağının İsmet İnönü, Recep Peker ve Şükrü Kaya üçlüsü olduğunu söyleyip; bu üçlünün düşüncede Nazi Almanya’sını, siyasal yapılanmada ve hukukta Faşist İtalya’yı ve ekonomide sosyalist SSCB’yi model alarak Türkiye’yi inşa etmeye çalıştıklarını belirtiyor.
Henüz direkt saldırmaya cesaret edemedikleri için ismini anmadıkları Atatürk ise bu durumda bu üçlüyü çaresizce izliyor olmalı!
İNKILÂP TARİHİ’NDEN RAHATSIZLAR!
Star, Fatih Şahin’in takıye ve cehalet dolu yazısının yetersiz olduğunu görmüş ki, birkaç koldan saldırıya geçmiş.
Örneğin Ahmet Kekeç’e, aynı gün “İnkilap tarihi” derslerine saldırma görevi düşmüş. Kaldırılan “milli güvenlik” dersi gibi “bu saçmalığın da bitmesini” istemiş Kekeç.
1925 yılından itibaren Mahmut Esat Bozkurt tarafından “İhtilaller Tarihi” olarak verilen ancak 12 Eylül darbesinden sonra “İnkılap Tarihi”ne dönüşen bu ders, kuşkusuz Atatürk’ü bir devrimciden, reformcuya dönüştürdüğü için eksiktir ve bozuktur. Ancak dersin bu yetersiz hali bile yandaşları rahatsız ediyor artık.
Devrimci Atatürk’ten sonra, İnkılapçı Atatürk’e de cepheden saldırıya geçtiler!
‘MİLLİ’ EĞİTİM’E KARŞILAR!
Star’ın önemli isimlerinden ve Başbakan Erdoğan’ın manevi oğlu olan Mustafa Karaalioğlu da aynı gün eğitimin “milli” olma durumuna yönelmiş.
Karaalioğlu, hafta sonu TRT’de buluştuğu Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in “Bırakın milli tarafını, bugüne kadar eğitim var mıydı, o bile sorgulanabilir” şeklindeki sözlerini yazısına kılavuz yaptığına göre, şüphesiz onun saptanmış intihalciliğini hiç duymamıştır!
Eğitimin bunca zamandır Ergenekon’a göre şekillendiğini iddia eden Karaalioğlu, tıpkı askeri vesayetten arınmak gibi bu konuya da topyekun odaklanmak gerektiğini savunuyor.
GENÇLİĞE HİTABE’DEN KORKUYORLAR!
Star’ın prensi Mustafa Akyol da, Ömer Dinçer’in “ideolojik eğitimin sonu geliyor” sözlerini yazısına taşıyarak, kapsamlı bir reformun müjdesini veriyor. Akyol bu reformun başarılı olması için de hem “andımız”ın, hem de “Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinin” kaldırılması gerektiğini savunuyor.
Akyol, Hitabe’nin “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.” şeklindeki başlangıcına şu cıvık sözlerle itiraz ediyor:
“Kimsenin bunu her daim ‘birinci vazife’ edinme zorunluluğu yoktur. İsteyen bunu edinir kendine ‘birinci vazife’ olarak, isteyen de aynı ülkeyi demokratikleştirmeyi, veya dini inancını yaymayı, yahut sokak kedilerine bakmayı.”
Gençliğe Hitabe’yi “askeri darbeleri ve Ergenekonvari oluşumları meşrulaştıran çok sorunlu bir metin” diye nitelen Akyol, derhal okullardan ve ders kitaplarından kaldırılmasını talep ediyor.
Akyol, yazısının sonlarında asıl korkusunu itiraf ediyor; 1960’da gençlerin Hitabe’nin verdiği görevi yerine getirdiğini, 27 Mayıs’ın da bu görevin sonucu olduğunu belirtiyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Şubat 2012