Mekke İttifakı’ndan Suudi Arabistan’a “askeri destek” kararı çıkmasını ilk kutlayan kişinin ABD’li Senatör Joe Wilson olması bile yeterince uyarıcı olmalı. Wilson, kararın hemen ardından yaptığı açıklamada iki kritik mesaj verdi:
1) “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım.”
2) “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”
Trump’ın Mekke İttifakı’ndan beklentisi
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, Cumhuriyetçi Senatör Wilson, daha ilk günden “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutlamıştı.
Wilson ve benzerlerine göre Mekke İttifakı, “ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası. Nitekim Trump’ın Mekke İttifakı’na destek açıklamasında da bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor. Bahsi geçen üç ülkenin büyük liderliklerini tebrik ediyorum. Bu, büyük, cesur ve önemli bir ilk adım. Vay canına.”
ABD’nin Suudileri koruma görevi Türkiye’ye
Trump’ın açıklamasındaki anahtar cümle şu: “Nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.”
Trump yönetiminin hazırladığı Donroe Doktrininin müttefiklerle ilgili kısmı tam da buydu. ABD Batı yarımküreye egemen olmayı önüne hedef koyarken, Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine paylaştıracaktı. ABD’li yetkililer bunu “yük paylaştırma stratejisi” olarak yorumluyorlar.
İşte Trump’ın “nihayet kendilerini savunacaklar” derken kastettiği bu: ABD’nin Suudi Arabistan’ı savunma işini fiilen Türkiye ve Pakistan üstlenmiş oluyor!
Mekke İttifakı İsrail’le aynı cephede
Başından beri Mekke İttifakı’nın ikili yönüne işaret ediyoruz: ABD’nin güvenlik mimarisine alternatif olabildiği ölçüde olumlu ama ABD’nin yük paylaştırma stratejisiyle uyumlu olarak onu tamamlayan nitelikte İran’a karşı pozisyon aldığı ölçüde olumsuzdur.
Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı, “ABD’yle ittifaklarını tamamlar” nitelikte yorumlamaları, ikinci olasılığın güçlü olduğunu gösteriyordu. Artık Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri destek kararı alarak, ağırlığı tümden terazinin ikinci kefesine koyduklarını ortaya koymuş oldular.
Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husilere) karşı pozisyon almak, fiilen Ortadoğu’da da İran’a karşı konumlanmak demektir. Daha önemlisi, Husilere ve İran’a karşı konumlanmak, ABD ve İsrail ile aynı cephede olmak demektir.
ABD’nin hedefi: Ortadoğu NATO’su
Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı ABD’yle ittifakın bütünleyeni olarak değerlendirmeleri ile Trump’ın işaret ettiği gibi “ABD’nin Suudileri koruma görevinin Mekke İttifakı’nca yüklenilmesi” toplandığında, Wilson’un temenni ettiği asıl hedef ortaya çıkıyor: “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”
Peki iktidar bu görevi neden üstleniyor? Yemen’de Suudileri desteklemenin Türkiye’nin ulusal çıkarıyla ilgisi ne? Mesele bu adımın salt Körfez sermayesini çekebilmeyi kolaylaştırması mı, ya da AKP’nin “askeri sanayi”ye dayalı ekonomi modeliyle uyumu mu, yoksa ABD’nin işlerini üstlenerek Ortadoğu’da yine “neo-Osmanlıcı liderlik” hedeflemek mi?
Üçünün toplamı olduğu anlaşılıyor zira her biri diğerini kolaylaştırıyor ve bütünlüyor. Sorun şu ki ve 24 yılda bir kaç kez görüldü ki bu tür hamleler, stratejik düzlemde ciddi sorunlar doğuruyor ve geri dönüşü ağır maliyet yaratıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ekim 2026