Posts Tagged İsrail
ABD-İsrail-BAE ekseni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/05/2026
Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) OPEC ve OPEC+ grubundan ayrılması ne anlama geliyor? BAE’nin kararı Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’i nasıl etkiler?
Bugün bu sorulara yanıt arayacağız ve BAE’nin kararının ekonomi-politik, petropolitik ve jeopolitik düzeylerdeki anlamını ve etkisini inceleyeceğiz.
Ekonomi-politik anlamı
ABD/İsrail’in İran’a saldırısının sonuçlarından en fazla etkilenen ülkelerin başında BAE geliyor. BAE borsaları savaşta 120 milyar dolar değer kaybetti. BAE’nin ekonomideki payı yüzde 13 olan turizm sektörü çöktü; uçuşlar, otel rezervasyonları iptal oldu. Dubai, finans merkezi olarak kaçışlara sahne oldu. Rafinerisi vuruldu.
BAE’nin bu kayıpları telafi edebilmesi için daha çok petrol satması gerekiyor. OPEC kotaları nedeniyle günlük 3.2 milyon varil üreten ama üretim kapasitesini günlük 5 milyon varile çıkaran BAE, 1.5 milyon varil sevkiyat kapasiteli Habşan-Füceyre (Abu Dhabi Crude Oil Pipeline) boru hattını kullanarak, Hürmüz Boğazı’na takılmadan, ek petrolünü Umman Denizi’ne ulaştırıp satmak istiyor.
Petropolitik anlamı
BAE, OPEC’in üçüncü, OPEC+’ın dördüncü büyük petrol üreticisi. OPEC+’da Suudi Arabistan günlük 10 milyon varil üretimle birinci, Rusya 9,5 milyon varille ikinci, Irak 4.3 milyon varille üçüncü ve BAE 3,2 milyon varille dördüncü sırada.
OPEC+’nın toplam günlük üretimi 45 milyon varil. Dünya toplamı ise 105 milyon varil. Dolayısıyla OPEC+’nın toplam petrol üretimindeki payı yüzde 43. Yani OPEC ve OPEC+ için tam bir kartel diyebilmek bir süredir mümkün değil. Ama yine de Rusya ve Suudi Arabistan ikilisinin işbirliği ile üretimi ve fiyatları belli ölçülerde kontrol edebiliyor.
Bundan en çok rahatsız olan ülke ABD. OPEC+ grubu dışı petrol üreticisi olan ABD, uzun süredir OPEC+ grubundan petrol üretimini artırmasını istiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman ise fiyatların düşmemesi için üretimi artırmıyor. Bu konuda geçen yıllarda ortaya çıkan çelişme, ABD Kongresi’nde Suudi Arabistan’la güvenlik ilişkilerini gözden geçirme baskısı talebine kadar derinleşmişti.
BAE’nin üretim fazlası var ama OPEC kotası nedeniyle satamıyor, depoluyor. İşte BAE OPEC’ten ayrılarak istediği kadar üretme ve satma olanağına kavuşmak istiyor.
Jeopolitik anlamı
BAE’nin kararının bir de jeopolitik anlamı var. BAE bölgedeki en ABD/İsrail yanlısı ülke durumunda:
– BAE, İsrail’le İbrahim Anlaşmalarını ilk imzalayan ülkelerin başında geldi. İki ülke gittikçe Ortadoğu’da bir eksene dönüşüyor.
– BAE, İsrail dışında Somali’den çıkan Somaliland’a destek veren ikinci ülke.
– BAE Sudan’daki iç savaşta İsrail yönetimiyle paralel politika izledi.
– BAE ile Suudi Arabistan arasındaki çelişmeler gittikçe artıyor. İki ülkenin Yemen’de farklı vekilleri var ve bu nedenle karşı karşıya geldiler.
– BAE ile Suudi Arabistan, ayrıca Ortadoğu’da finansa ve petrole dayalı merkez olma rekabeti içinde.
Özetle BAE, Ortadoğu’da ABD/İsrail politikalarına en yanaşık ülke durumunda ve ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeninde etkili bir pozisyon almak istiyor.
Önemli olan Moskova-Riyad işbirliği
Petrol üretimindeki yüzde 43’lük payı nedeniyle OPEC+, geçmiş yıllardaki gibi etkili değil. Kaldı ki OPEC’in 2016’da OPEC+ olarak genişleme kararı da yeni petrol üreticilerinin ortaya çıkmasıyla etkisinin azalmasındandı.
OPEC 1973’te İsrail’e destek veren ABD başta bazı ülkelere uyguladığı petrol ihraç etmeme kararıyla oyun değiştirme gücüne sahipti ama artık o çapta bir gücü yok. Ancak yüzde 43 üretim hâlâ oyunun en etkili aktörü olmasını sağlıyor.
BAE’nin OPEC’ten ayrılması elbette örgütün bu gücünü olumsuz etkiledi ama buradan hareketle OPEC’in dağılması şu koşullarda söz konusu değil. Dahası, Rusya ve Suudi Arabistan işbirliği sürdükçe, örgütün ABD baskısına karşı manevra alanının genişlemesi sürer.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mayıs 2026
Hürmüz savaşının 7 etkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/04/2026
ABD Başkanı Donald Trump sıkışmış durumda: Ne savaşı yeniden başlatabiliyor ne de İran’ı müzakereye oturtabiliyor.
Tahran yönetimi net bir şekilde “baskı altında müzakere etmeyeceğini” ilan etti. Buna karşın ABD yeniden saldırmaya da başlayamıyor. Zira ABD’li siyaset bilimci Prof. Dr. John Mearsheimer’in de belirttiği gibi “Hava gücü başarısız oldu, kara gücü ise imkansız.”
Beyaz Saray bu nedenle bir çıkış stratejisi üretemiyor ve ateşkesi sürekli uzatma taktiği izliyor. ABD’nin bu şekilde çıkması, hem Trump’a Kasım’da seçim yenilgisi demek hem de ABD’ye “yenilgi” yazılması demek.
Ve ABD tabloyu değiştiremezse, bu sonucun çok önemli 7 etkisi olur:
Dolardan çıkış ve yuanın rolü
1) ABD’nin Venezuela ve İran’a saldırısının önemli nedenlerinden biri petropolitikti. ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan bile Çin’e petrolü yuan ile satmaya başlamıştı. Petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla satışının başlaması demek, doların saltanatının sonu ve ABD ekonomisi için felaket demek.
İşte ABD İran’ı aşamayınca, dolardan çıkış eğilimini de frenleyememiş olacak. Hürmüz’ü ABD ve müttefiklerine kapatan İran’ın izinli geçişte yuan kabul etmesinin sembolik değeri büyük. Yeni dönemde yuanın küresel ticaretteki rolü artacak.
ABD’nin güvenlik şemsiyesi sorunu
2) ABD’nin İran’ı aşamamasının en önemli sonuçlarından biri ABD korumasına olan ilginin azalacak olmasıdır. Zira İran’ın karşı yanıtlarında görüldü ki Körfez ülkelerindeki ABD “güvenlik şemsiyesi” işe yaramıyor; Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt’teki hedefler vuruldu.
3) ABD’nin İran’ı aşamaması, ABD’nin Çin’e karşı üs olarak kullandığı ülkelerde, özellikle ABD askerleri bulunan Güney Kore ve Japonya’da yeni bir eğilimi tetikleyebilir. Daha İran’a karşı Körfez’deki müttefiklerini koruyamayan ABD’nin, olası bir çatışmada Çin’e karşı Güney Kore ve Japonya’yı nasıl koruyacağı sorgulanacaktır. Bu ülkelerde ABD’nin stratejisinden ayrılarak, Çin’le bağımsız ve dengeli ilişki yürütme politikası güçlenecektir.
Atlantikte ayrışma
4) ABD’nin İran’ı aşamaması, Atlantik içindeki çelişmeyi derinleştirdi. Müttefikleri, ABD’nin İran’a karşı yardım taleplerini reddettiler. Ticaret savaşı ve ABD’nin Kanada ve Avrupa (Grönland) topraklarını tehdit ediyor olması nedeniyle zaten gergin olan ilişkilere eklenen yeni yükler, Atlantik içindeki ayrışmayı büyütecek. Avrupa, ABD’den ayrı savunma gücü oluşturma konusunda harekete geçti bile.
5) ABD ile müttefikleri arasındaki var olan ilişki, ABD’nin ağır bastığı türden ilişkilerdir. Öyle ki Washington, müttefiklerinin parlamentolarında ABD şirketleri lehine yasalar bile çıkartır.
İşte ABD’nin İran’ı aşamamasının bir diğer sonucu da bu türden ilişkileri değiştirmeye başlayacak olması olasılığıdır. ABD’nin müttefikleri ile ilişkisindeki tek yanlılık zayıflayacak ve ilişkiler dengeye doğru zorlanacaktır. Bir çok müttefiki, artık kimi politikalarını ABD stratejisine eklemlenmeden, bağımsız şekilde yürütebilecek.
İsrail saldırganlığı gemlenecek
6) ABD’nin İran’a saldırısının bir amacı da İsrail hegemonyasında kurmak istediği yeni Ortadoğu düzeniydi. İran’ı aşamayan ABD, haliyle o düzeni kuramayacak. Bunun İsrail’e ve bölgedeki ABD projelerine çok ciddi etkisi olacak.
ABD’nin son dönemde geliştirdiği Güney Kafkasya’daki Trump Koridoru gibi projelerin vadelerinde kısalma baskısı oluşacak.
Durumdan en çok etkilenen de ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail olacak: İsrail saldırganlığı gemlenecek, İsrail içinde çok ciddi bir güç mücadelesi yaşanacak ve İsrail halkı içinde Filistin’i tanıyarak barış içinde yaşama eğilimi güç kazanacak.
7) İran’ı aşamayan ABD’nin artık küresel ilişkilere tek başına yön ve karar verebilmesi mümkün olmayacak. ABD’nin İran’da yenilgisi, küresel liderliğinin sonu ve uluslararası sistemde değişim demek. Çin uluslararası sistemde ABD ile eş düzeyde etkin konuma yükselecek. Bunun uluslararası düzene ve ilişkilere çeşitli etkileri olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Nisan 2026
Sharett’in günlüğü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/04/2026
Lübnan’ın güneyini işgal eden İsrail askerleri Mossad’ın uzun süredir tehdit ettiği El Ahbar muhabiri Emel Halil’i takip edip, sığındığı evde öldürdü.
Bu haberi görünce sosyal medyada şöyle yazdım: “İsrail bir devlet değildir, terör örgütüdür. Bu başından beri böyledir. Filistinlilere terör uygulayan siyonist örgütlerler, İsrail kurulurken ordu, emniyet ve istihbarat kurumlarına dönüştüler.”
Teröristler sıra sıra başbakan oldu
Ufuk Ötesi köşesinin takipçileri anımsayacaktır. 17 Mayıs 2021’de bu köşede “İsrail ve Terör” başlıklı bir yazı yazmıştık. İsrail devletinin terör örgütleri üzerine inşa olduğunu örnekleriyle incelemiştik:
İlk Siyonist terör örgütü Haganah’tır, “savunma” demektir, 1920’de “sendika” olarak kuruldu. Ancak 1936’dan itibaren “askeri örgüt”oluşturdu. Diğer örgütlerle birlikte 1948’de İsrail’in resmi ordusuna dönüştü. David Ben Gurion, İzak Rabin, Ariel Şaron gibi İsrail başbakanları Haganahçıydı.
Haganah’ın Kudüs komutanı Avraham Tehomi, 1931’de ayrılıp kendi örgütünü kurdu: Irgun. 1943’te Irgun’un liderliğine, daha sonra İsrail başbakanı olacak Menahem Begin getirildi. Irgun da Haganah gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.
Stern, 1940’ta Abraham Stern tarafından kuruldu. İsrail başbakanlığı yapacak olan İzak Şamir, bu örgütün önemli liderlerindendi. Bu örgüt de diğerleri gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.
Bu üç örgüt dışında Şatiron, Lohmei gibi daha küçük ölçekli başka Siyonist terör örgütleri de vardı ve hepsi İsrail’in “güvenlik aygıtına” dönüştüler.
Başbakanların terör faaliyetleri
Bu örgütler, 1 Ekim 1945’te işbirliği kararı aldılar ve “kaçak Yahudi göçlerini önlemekle görevli” İngiliz askerlerine karşı bazen birlikte bazen tek tek terör saldırıları düzenlediler:
Örneğin 31 Ekim -1 Kasım 1945 gecesi Filistin’deki demiryolu ağının 153 noktasını bombaladılar; 27 Aralık 1945’te 10 polisi öldürdüler; 20 Şubat 1946’da Hayfa radar istasyonunu havaya uçurdular, 25 Nisan 1946’da 7 İngiliz askerini öldürdüler; 18 Haziran 1946’da 6 İngiliz subayını kaçırdılar.
Örneğin Menahem Begin komutasındaki Irgun, 22 Temmuz 1946’da İngiliz subayların kaldığı Kral Davud Oteli’ni bombaladı, 92 kişiyi öldürdü.
Bu örgütler, aynı süreçte Filistinlilere terör saldırıları da düzenlemeye başlamışlardı. Çapları gittikçe büyüyen bu terör saldırılarından biri, örneğin Irgun ve Stern’in birlikte 9 Nisan 1948’de Deir Yasin’e saldırıp 254 Filistinliyi katletmesiydi.
Pappe’nin maskesini indirdiği yalan
Ilan Pappe adını duymuşsunuzdur. İsrailli tarihçi ve akademisyendir. İsrail ve Filistin konusunda çok önemli kitapları vardır. Onlardan biri “İsrail Hakkında On Mit” ismini taşıyor (Nika Yayınevi, 2018).
Pappe, kitabında maskesini düşürdüğü yedinci mit şu: “İsrail Ortadoğu’daki tek demokrasidir.” Pappe bunun bir yalan olduğunu belirtiyor. Dahası, bazı akademisyenlerin, “İsrail demokrasiydi, 1967’den sonra aşındı” tezine de karşı çıkıyor, İsrail’in 1967’den önce de demokrasi olmadığını örneklerle gösteriyor.
Pappe, İsrail devletini bir “askeri terör devleti” olarak niteliyor. İsrail’in Filistinlileri topraklarından çıkartabilmek yaptığı terör eylemlerini listeliyor; örneğin 1956’da 49 Filistinli köylünün nasıl katlediğini anlatıyor.
İsrail’in Kutsal Terörü
Size bir başka kitaptan daha bahsetmeliyim: Livia Rokach’ın “İsrail’in Kutsal Terörü” adlı kitabı… Şimdilerde baskısı var mı bilmiyorum, elimdeki baskı, Belge Yayınları tarafından 1984’te yapılmış. Kitap, Moshe Sharrett’in özel günlüğünü inceleyerek İsrail’in terörünü belgeliyor.
Moshe Sharett İsrail’in ilk dışişleri bakanı, 1948-56 arasında dışişleri bakanlığı yaparken, aynı zamanda 1953-55 arasında ek olarak başbakanlık görevini üstlendi. Sharret görevi sırasında hangi kararların nasıl alındığını belgeleyen bir “siyasi günlük” tutmuş. Bu günlüğün yayınlanmasının nasıl engellenmeye çalışıldığı başlı başına bir konu ama sonuçta 1979’da yayınlandı.
Sharett’in günlüğü özetle İsrail “güvenlik aygıtının”, David Ben-Gurion, Arik Sharon ve Moshe Dayan’ın örtülü askeri opeasyonlarını, terör eylemleriyle Arap ülkelerinde nasıl istikrarsızlık yaratmaya çalıştığını, Güney Lübnan, Batı Şeria ve Gazze’yi yutmak için nasıl komplolar düzenlediğini sergiliyor.
Kısacası, İsrail’in bir “terör örgütü” olduğunun belgesi aslında bu günlük.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Nisan 2026
‘ABD iyi, İsrail kötü’ koalisyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/03/2026
Uygulamalarından ve açıklamalarından hareketle AKP-MHP koalisyonunu “ABD iyi ama İsrail kötü” koalisyonu diye de niteleyebiliriz.
AKP’yle başlarsak…
TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Milletvekili Fuat Oktay, Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi’nde (STRATCOM) yaptığı konuşmada, “Bu ABD savaşı değil, İsrail savaşıdır ve tüm dünya, Amerikan vatandaşları da dahil, bunun bedelini ödüyor” dedi.
Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı da olan Fuat Oktay, konuşmasının devamında şöyle dedi: “Türkiye olarak temel pozisyonumuz çok nettir: Bu savaş adil değildir, İsrail’in savaşıdır ve Körfez’e yayılmamalıdır. Bu savaşı durdurmak ve ateşkes sağlamak için elimizden geleni yapacağız.”
AKP’nin bu tutumu, hükümet olarak imzaladıkları Riyad bildirisine de yansıdı zaten.
ABD’yi değil, İsrail’i suçlamak
AKP’nin koalisyon ortağına gelirsek…
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçen haftaki TBMM Grup Toplantısında savaşı yorumlarken şöyle dedi: “İsrail’in ABD yönetimine nüfuz etmesi, istikamet çizmesi büyük tehlikedir.”
Bahçeli de esas olarak Fuat Oktay gibi bu savaşı ABD’nin değil, İsrail’in savaşı olarak görüyor. İsrail’in ABD yönetimini yönlendirerek bu savaşa soktuğunu ifade ediyor.
Kısacası AKP de MHP de ABD’yi değil, İsrail’i suçluyor.
ABD için İsrail’in kullanım değeri
Oktay ve Bahçeli’nin tezinin doğru olmadığı ortada. İran’a saldırının asıl sahibi ABD’dir. ABD içinde buna itiraz edenlerin olması gerçeği değiştirmez. ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye saldırılarına da itiraz edenler, istifa eden yöneticiler vardı ama o savaşlar, sonuçları itibariyle görüldü ki ABD’nin savaşıydı.
İsrail – ABD ilişkisi, Türkiye’de ve bölgemizde özellikle ters yorumlanmaktadır. Çünkü bölge hükümetleri, ABD’yle ilişkilerini bu yöntemle “aklamaya” çalışmaktadır. ABD’ye itiraz edemedikleri için İsrail’i suçlarlar hep…
İsrail ve Yahudi lobisi elbette Washington’da etkilidir ama bunu ABD’yi kontrol eden bir ilişki olarak tarif etmek doğru değildir, tersi doğrudur. ABD için İsrail, Ortadoğu stratejisini uygulamada kullandığı bir ileri karakoldur. Öyle olduğu için de İsrail’i her şartta korumaya çalışır, öyle olduğu için de karakolun sınırlarının genişlemesini destekler.
ABD olmasa İsrail Filistin’i işgal edemezdi
ABD’nin İran dahil bölge politikalarının İsrail’e de yaraması, bu politikaların asıl sahibinin İsrail olduğu anlamına gelmez. 35 yıldır süren tüm bu saldırılarının temel amacı son tahlilde dünya egemenliğidir. Peki 9 milyonluk İsrail mi dünya egemenliği yürütebilecek ki bu politikaların asıl sahibi o olsun?
ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik sponsorluğu olmasa, İsrail varlığını bile sürdüremezdi. ABD’nin desteği olmasa, İsrail’in değil İran’a saldırması, Gazze’yi bile işgal etmesi mümkün olmazdı. Gerçek budur. Ama bu gerçek ABD’yle işbirliği yapan iktidarlara sıkıntı yaratmaktadır. Çünkü bölge halkları Gazze’deki soykırıma karşıdır ama bölge iktidarları soykırımın sponsoruna ses edemeyecekleri için sadece İsrail’i kınarlar. Sonuç? ABD’yle işbirliği yürüttükleri için İsrail’in soykırımını engelleyemediler!
ABD’nin bölgeden atılabilmesi
Bu “ABD’ye ses edemeyip İsrail’e kızma” ve “ABD’nin suçlarını İsrail’e yazma”, bir bölge politikasıdır. Ne yazık ki Suud hanedanından Körfez’deki emirliklere ve Ankara’ya kadar böyledir bu…
Böyle olduğu için de ne Filistin devletinin tanınmasını sağlayabildiler ne de İsrail’in genişlemesini önleyebildiler. Böyle olduğu için de ABD’nin ne Irak ve Afganistan’a ne de Libya ve Suriye’ye saldırılarını önleyebildiler. Tersine bu saldırılardan yararlanmaya çalıştılar.
İran’ın emperyalist ABD karşısındaki bugünkü direnişi, bu kısır döngüyü de kırabilme potansiyeli taşımaktadır. ABD bölgeden çıkarılmadan, hiçbir bölge halkına gerçekten özgürlük yoktur çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mart 2026
Kaplan-Kuneralp cephesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/03/2026
İlginç zamanlardan geçiyoruz; “siyasal İslamcı” Yusuf Kaplan ile “liberal seküler” Büyükelçi Selim Kuneralp’i aynı cephede birleştiren zamanlardan…
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, bu iki ismi ve benzerlerini aynı cephede buluşturdu. İkisi de İran’a karşı. Siyasal İslamcı Kaplan Şii karşıtı olduğu için, liberal seküler Kuneralp Batıcı olduğu için İran’a karşılar.
Tuna’dan Kaplan’a itiraz
Kaplan, 12 Gün Savaşı’nda da aynı tutumu almıştı. Kaplan ve benzerleri, Sünnicilik yaptıklarından İran’ın füzelerini soba borusu ilan etmişlerdi, İsrail’e değil İran’a düşen füzelere sevinmişlerdi.
Kaplan Yeni Şafak’taki köşesinde şöyle yazdı: “Batılıların korkulu rüyası Ehl-i Sünnet’tir, Şia değil. Ehl-i Sünnet, İslâm’ın özü, özsuyudur. Şiilik dahil, Ehl-i Sünnet’in dışındaki bütün oluşumlar, icattır, bidattır, sonradan zuhûr etmiş oluşumlardır.” Devamında da Batı’nın “Türkiye’yi laiklikle mankurtlaştırdığını” ileri sürdü Kaplan.
Kaplan’a itirazlardan biri Sabah yazarı Salih Tuna’dan geldi: “Uzmanlık alanın olmayan konulara neden bu denli iddialı giriyorsun Yusuf Bey kardeşim. Hem kendini meczuplaştırıyorsun hem de hepimizin mensubu olduğu Ehl-i Sünnet’e zarar veriyorsun. Lütfen yapma artık, toparla kendini, kendi itibarını da iptizale uğratıyorsun. Yazık değil mi?”
Kuneralp Atatürkçülerden rahatsız
Kuneralp ise İran karşıtlığını şöyle sergiledi: “Atatürkçü olduklarını iddia edenlerin molla sevgisini anlamakta güçlük çekiyorum. Rıza Şah Pehlevi ve oğlu Muhammed Rıza Atatürk’ün çizgisinden giderek mollaları siyasetten çıkarmak, kadın-erkek eşitliğini sağlamak gibi reformlara imza attılar. Tabii ki özellikle Muhammed Rıza’nın hataları oldu ve bedelini devrimle ödedi. Ancak yapılan reformları tersine çevirip bir istibdat rejimi getiren bu sözde din adamları Atatürkçü geçinenlerin desteğine neden sahip? Tek neden ilkel bir Batı düşmanlığı sanırım. O da yeterli olmamalıydı.”
Kuneralp’ın sosyal medyadaki bu mesajına şu yanıtı verdim: “Selim Kuneralp, meselenin Molla sevgisi olmadığını bilmiyor değil elbette. Ama ABD-İsrail saldırısına karşı çıkanları Mollacı diye yaftalayarak tipik bir Atlantikçi diplomat kurnazlığı sergiliyor. Atatürkçüler Molla sevdiği için değil, emperyalist ABD’nin bölge hesaplarını sizlerden daha iyi okuyabildikleri için İran’ı destekliyorlar! Solcular antiemperyalist olduğu için İran’ı destekliyorlar! Ve evet, ABD Selim Kuneralp’a karşı çıksa, Selim Kuneralp’ı da destekleriz.”
İsrail’in listesindeki altı ülke
Tutturmuşlar bir molla rejimi diye. Oysa mesele rejim değil, ABD’nin çıkarı. Kuneralp, molla rejimi yokken, ABD ve İngiltere’nin İran Başbakanı Musaddık’ı petrolü millileştirdiği için darbeyle yıktığını bilmez mi? ABD’nin pek anlaştığı Körfez ülkelerindeki krallılar, emirlikler, İran’daki molla rejiminden daha mı demokratik?
Daha da önemlisi, mesele teokrasiyse, İsrail İran’dan geri kalıyor mu? İsrail anayasasını dine dayandırıyor, dış poltiikasını dine dayandırıyor. Açık açık “şuralar Tanrı’nın bize vaat ettiği topraklardır, alacağız” demiyor mu İsrailli yetkililer?
Vaat edilmiş topraklar hangi ülkelerde? Ürdün’de, Suudi Arabistan’da, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta ve Türkiye’de… İsrailli yetkililer açık açık “hakları” olan buralardaki topraklarını sıra sıra alacaklarını söylüyorlar. (Ve İsrail pratikte Akdeniz’den Körfez’e, Türkiye’nin ticaret yollarını da kesmeye çalışıyor.)
Bakınız meselenin sadece bu yanı bile Türkiye’nin bir bütün olarak İran’ın yanında olmasını gerektirir. Çünkü İran ABD-İsrail saldırısına karşı kendi topraklarını savunurken, İsrail’in sonraki hedef listesinde bulunan bu altı ülkenin de fiilen topraklarını savunmaktadır aslında.
ABD’nin asıl marifeti
Kaplan-Kuneralp ve benzeri cepheler, geride kalan 35 yılda Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, İran’da farklı gerekçelerle de olsa ABD’nin arkasında hizalandılar.
Emperyalist ABD’nin asıl marifeti de budur işte: Benzemezleri bile kendi çıkarı için yan yana getirebiliyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mart 2026
Çıkış arayışı mı, tuzak mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/03/2026
Önce şu haberlere bakalım:
– ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nı açması için İran’a 48 saat süre verdi ama zaman dolarken, “beş gün erteleme” duyurusu yaptı.
– Trump, ABD ve İran’ın anlaşma istediğini, hatta 15 noktada anlaştıklarını ve Mücteba Hamaney’in öldürülmesini istemediğini söyledi.
– ABD basınına göre Türkiye, Mısır ve Pakistan, taraflar arasında mesaj trafiği yürütüyor.
– Trump İran’a saldırı kararı konusunda ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’e şöyle seslendi: “Pete, bence ilk konuşan sendin. ‘Hadi yapalım’ dedin.”
Haliyle bu açıklamalar Trump’ın “çıkış arayışı” olarak yorumlandı.
Ancak hem bir sözü bir sözünü tutmayan Trump’ın sözleri üzerinden sağlıklı bir analiz yapılamayacağı için ama hem de iki kere müzakere masasında İran’a saldıran ABD’ye güvenilemeyeceği için, “çıkış arayışı” değerlendirmesine ihtiyatlı yaklaşmak gerekir.
Washington’un mayın korkusu
Asıl gerçek şu: İran, ABD’ye geri adım attırıyor.
Evet, Trump, 48 saat dolarken “İran enerji altyapısına saldırıyı beş gün erteleme talimatı verdim” dedi, çünkü İran Devrim Muhafızları Washington’u şu kararlılıkla uyardı: “Hastanelerimizi vurdunuz, aynısını yapmadık. Acil durum merkezlerimizi vurdunuz aynısını yapmadık. Okullarımızı vurdunuz , aynısını yapmadık. Ama elektrik santrallerimizi vurursanız aynısını yaparız!”
Evet, Trump, 48 saat dolarken “beş gün erteleme” açıkladı çünkü İran bu tehdit karşısında Arap-Fars Körfezi’ni mayınlama kozunu “ilk kez resmi olarak” ilan etti.
Hürmüz Boğazı’nı kendi gücüyle açamayan, müttefiklerinden de destek alamayan ABD yönetimi, bir de mayın problemiyle karşılaşırsa bu Atlantik dünyası için çok ciddi bir ekonomik kriz demektir. Çünkü mayınların temizlenebilmesi için ABD’nin önce İran engelini ardından da temizlik için gereken zaman engelini aşması gerekir.
Tahran sağlam dayanak istiyor
Trump İran’la müzakere ettiğini açıklıyor ama Tahran yönetimi bunu yalanladı. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf ABD’yle doğrudan ya da dolaylı bir müzakerenin olmadığını açıkladılar.
ABD’yle müzakere konusunda iki kere aldatılmış Tahran yönetimi, belli ki müzakereyi bu kez sağlam bir dayanağa bağlamak istiyor. Örneğin İran askeri yetkililerinin ateşkes için Washington’a sunduğu şartlar, o dayanağa işaret ediyor.
ABD’nin lojistik sorunu
Öte yandan Trump’ın “beş gün erteleme” açıklaması, pekala zaman kazanmaya yönelik bir tuzak da olabilir. Zira İran’ı kısa zamanda “yeneceğini” varsayan ABD, gerekli lojistik hazırlık yapmadan saldırıya geçmişti. İran direndikçe ve etkili yanıt verdikçe, ABD mühimmat sorunu yaşamaya başladı. Buna tamir için Girit’e çekmek zorunda kaldığı uçak gemisi gibi olguları da eklediğinizde, Pentagon’un bir “ara zamana ihtiyacı olduğu” görülür.
Nitekim beş bin kadar ABD deniz piyadesinin bölgeye gönderildiğini geçen hafta ABD basını yazmıştı ve henüz ulaşmış değiller. ABD bir kara harekatıyla Hark adasını ele geçirip, Arap-Fars Körfezi için “köprübaşı” tutmak istiyor.
Bunun ise tersine ABD için hem daha çok kayıp hem de girdaba daha çok girme riski barındırdığı ortada.
ABD’nin çıkışı, İsrail’in felaketi
Diğer yandan ABD için çıkış, İsrail için felaket demek. İsrail bu nedenle, Trump’ın “beş gün erteleme” kararına rağmen, sonrasında İran’a füze fırlatmaya devam etti. Yahudi lobisi de dahil İsrail, Beyaz Saray’ı içeride tutmak için her türlü baskıyı yapıyor.
ABD’nin İsrail’in güvenliğini garantiye alamadan İran savaşından çıkması, İsrail’in sonu demek olur. Çünkü İran bu savaşta çok ağır kayıplar vermiş olsa bile büyük bir siyasi kazançla çıkacak. Bu İsrail’in bölgede hegemonya kurarak sınırsız genişlemeye geçme planının çökmesi demek.
İran bölgeyi savunuyor
Olaya sadece bu yönüyle bakıldığında bile İran’ın kendisini savunarak, aslında bölge ülkelerini de savunduğu görülecektir. Zira İsrail açık açık “kutsal kitaba göre bu toprakları bana Tanrı vaat etti, alacağım” diyerek bölgedeki beş altı ülkenin birden topraklarını hedef almaktadır. Üstelik bunu en yetkili ağızlardan dile getirmektedir.
O nedenle ABD ve İsrail saldırganlığına karşı topraklarını savunan İran halkı, fiilen bölge ülkelerinin topraklarını da savunmaktadır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Mart 2026
Kağıttan kaplan
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/03/2026
Kağıttan kaplan benzetmesi, Çin devriminin lideri Mao Zedong’un emperyalist ABD için kullanılmasıyla bir siyasi kavrama dönüştü ve Çin’den dünyaya yayıldı.
Kavram, Mao’nun kağıttan kaplan dediği emperyalist ABD’nin Başkanı Donald Trump tarafından bu kez NATO için kullanıldı ve “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
Böylece 7 yıl arayla NATO, üyesi iki nükleer güç tarafından “zayıflığıyla” tanımlanmış oldu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti, 2026’a ABD Başkanı Donald Trump “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
ABD zayıfladığı için NATO zayıf
Mesele şu ki Trump’ın “ABD olmadan” vurgusu, NATO’nun ABD varsa kaplan olduğu anlamına gelmiyor.
NATO hâlâ ve esas olarak ABD’dir ve NATO’nun kağıttan kaplana dönüşmesi, ABD’nin kağıttan kaplana dönüşmesinin sonucudur. Yani NATO “ABD olmadığında” değil, ABD zayıfladığı için kağıttan kaplandır.
Dolayısıyla Mao bir kez daha haklı çıkmıştır: Emperyalist ABD kağıttan kaplandır.
ABD güçlü olsaydı yalnız kalmazdı
ABD zayıfladığı için NATO zayıflamıştır. ABD zayıfladığı için NATO üyeleri ABD’nin yardım çağrılarına sessizdir. ABD güçlü olsaydı, hepsi ABD’nin “en yanında” olabilmek için birbiriyle yarışacaktı bu ülkeler.
ABD gücünün zirvesinde Afganistan ve Irak’a saldırırken, geniş koalisyon kurabilmişti örneğin. Bugünse İran karşısında İsrail ile baş başa kalmış durumda. Yanına müttefik alabilmek için bir yandan diplomasiye başvuruyor bir yandan da provokasyona!
Kütle çekim kanunudur; gücün kadar müttefik toplarsın. Gücün varsa örneğin, Ankara’daki iktidar Irak’ta olduğu gibi “bir koyup üç alacağız” diyerek yanında savaşa girmek ister. Ama gücün zayıflamışsa, Ankara’daki iktidar İran’da “kontrollü dengeciliği” seçer. (ABD’nin İran’a diş geçirmeye başladığı görülürse, bugün çağrılara sessiz kalan müttefiklerinin çoğu ABD’nin yanındayız diye sıralanır, o ayrı elbette.)
Amerikan Hegemonyasının Sonu
Nicholas Mulder, 17 Mart 2026’da İngiliz Financial Times’da şu başlıkla yazdı: “ABD’nin ekonomik savaşta hakimiyeti dönemi sona erdi.”
Atlantik coğrafyasında konuşulan ve tartışılan artık budur. ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı, “süper devlet” olmadığı, kurallarını koyduğu düzeni koruyamadığı, hatta çıkarı için kendisinin de düzenin kurallarına uymadığı, bu nedenle düzenin yıkılmakta olduğu artık ABD’nin müttefikleri tarafından saptanan ve Davos’ta, Münih’te dile getirilen bir gerçekliktir.
2019’da Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda ayrıntılı inceledim. ABD hegemonyasının zayıfladığını verilerle ortaya koyup, bununla çok kutuplu/merkezli dünya inşası arasındaki ilişkiyi analiz ettim. ABD’nin hegemonyasının “sonu” ise elbette bir “uzun çöküş” süreci içindedir.
ABD bir çıkış bulamazsa ki çıkışsızlıktan İran’a saldırdı, hamlesi tarihe bu sürecin hızlandırıcısı olarak kaydedilecektir.
Örtülü Amerikancılık
ABD’nin zayıflamasının bir başka yansıması da Amerikancıların halidir. Kamuoyunu yönlendirebilmekteki etkisizliklerini “Türkiye’de ne çok İrancı varmış” diyerek açıklamaya çalışıyorlar.
İrancılık diyerek karalamaya çalıştıkları, Türkiye’deki milyonların ABD-İsrail saldırısına karşı çıkmasıdır. Bugün milyonlar emperyalist-siyonist ittifakın komşusuna saldırısına karşı çıkarak hem haklının ve mazlumun yanında konumlanıyorlar, hem de ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni”ne itiraz ederek Türkiye’yi savunuyorlar.
Açıktan “Amerikancıyım, Atlantikçiyim” diyemeyenler ise milyonların bu tutumunu İrancılık diye yaftalayarak örtülü Amerikancılık-İsrailcilik yapıyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2026
Washington bildirisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/03/2026
Resmi adı Riyad bildirisi olsa da 12 bölge ülkesinin imzaladığı 6 maddelik o bildiri aslında Washington bildirisidir.
Daha acı olanı da 12 ülkeden birinin ülkemiz olmasıdır. Türkiye dışında Washington bildirisine imza atan bölge ülkeleri şunlardır: Azerbaycan, Bahreyn, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE).
ABD’ye sessiz bildiri
Bildiri, Riyad bildirisi ya da bölge bildirisi değildir, Washington bildirisidir, çünkü:
1) 12 Bölge ülkesinin dışişleri bakanları İran’ı kınıyor, İran’a “saldırılarını derhal durdur” diye ültimatom veriyor ama ABD’ye tek laf etmiyor!
Oysa ABD’nin İran’a saldırısı “neden”, İran’ın yanıtı ise “sonuç”tur. Bölge ülkelerinin sonuca işaret edip nedeni görmezlikten gelmesi, tam da Washington’un istediği durumdur.
2) 12 bölge ülkesi, İran’ın Körfez ülkelerine, hatta Türkiye ve Azerbaycan’a saldırdığını iddia ediyor. Oysa İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’a bir saldırısı yok, olmadığını İran yetkilileri defalarca açıkladı. İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef aldığı iddiasının sahibi Washington’dur, çünkü İran’a karşı kara gücü aramaktadır!
İran’ın meşru yanıtı
3) İran’ın Körfez ülkelerine saldırısı ise propaganda edildiği gibi değildir. İran Körfez ülkelerini vurmuyor; Körfez ülkelerindeki ABD’yi vuruyor. ABD İran’a Teksas’tan ya da New York’tan saldırmıyor, Körfez ülkelerinden saldırıyor. İran da haliyle Teksas’ı ya da New York’u değil, ABD saldırısının geldiği “Körfez ülkesindeki Amerika”yı vuruyor.
Üslerin dışına taşan İran hamleleri ise ABD ve İsrail saldırısına veri sağlayan teknoloji merkezlerinden ABD personelinin yerleştirildiği otellere kadar çeşitlilik göstermektedir. Üzerinde en çok durulan Katar’daki petrol rafinerisinin vurulması ise açık ki öncesinde İsrail’in vurduğu İran petrol rafinerisine yanıttır.
Washington’un talepleri bildiride
4) 12 bölge ülkesi, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı açmasını istemektedir ki bu zaten doğrudan Washington’un talebidir.
5) 12 bölge ülkesi, İran’ın “bölgedeki örgütleri desteklemesini, finanse etmesini ve silahlandırmasını” durdurmasını istemektedir ki bu da Washington’un talebidir. Husilerin yalnızlaştırılmasını ve ezilmesini isteyen ABD ve İsrail’dir. Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve ezilmesini isteyen ABD ve İsrail’dir.
6) 12 bölge ülkesi, “Lübnan’da silahların devlet tekeline alınmasını” istemektedir. Bu da ABD ve İsrail’in talebidir. Bizzat ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge mesailerinden biri budur.
Bildirideki İsrail kurnazlığı
Görüldüğü üzere Riyad bildirisi aslında Washington bildirisidir ve bölgenin tarihine bir utanç vesikası olarak geçecek niteliktedir.
İran’ı kınayan ama ABD’ye ses etmeyen bildiride bir tek yerde İsrail’in adı şu şekilde geçmektedir: “İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırganlığını ve bölgedeki yayılmacı politikasını kınamışlardır.”
ABD’ye ses etmeden İsrail’i eleştirmek, bölge yönetimlerini, halklarının tepkisinden korumak amacıyla bildiriye eklenmiş bir kurnazlıktan ibarettir. Dahası İsrail’i İran’a saldırdığı için değil, Lübnan’a saldırdığı için kınamak ucuz bir kurnazlıktır!
ABD’nin çifte Körfez kazancı
ABD Dışişleri Bakanlığı, daha yeni BAE, Kuveyt ve Ürdün’e 16 milyar dolarlık silah satışına onay verdi. Diğer devletlere de ABD silah satıyor. Sadece bu tablo bile çok şey anlatıyor. ABD hem bu ülkelerden İran’a saldırarak bu ülkelerin vurulmasına neden oluyor hem de bu ülkelere İran’dan korunması için silah satıp para kazanıyor!
Körfez ülkeleri, normalde İran’a saldıramasın diye topraklarını ve hava sahasını ABD ve İsrail’e kapatmalıyken, saldırgandan silah alıyor, saldırgana hizmet ediyor, saldırgana üs oluyor ve İran’dan yanıt gelince de kınama bildirisi yayınlıyor!
Bu utanca “emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin” imzasını dahil edenleri de tarih önemle not ediyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mart 2026
Trump’ın ahlakı ve ABD tertipleri
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/03/2026
İkinci füze olayı da yaşandı. Yine aynı şekilde füze NATO’nun Kürecik radarı tarafından tespit edildi ve Akdeniz’deki NATO unsurları tarafından düşürüldü. İlkinde Hatay’a, ikincisinde Gaziantep’e düştü parçalar. (İlkinde Hatay’a düşen parçaların atılan füzeye değil, vuran mühimmata ait olduğunu söylemişti Milli Savunma Bakanlığı sözcüsü.)
İran ısrarla Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı hedef alan saldırıları olmadığını açıklıyor. Kaldı ki İran’ın ABD ve İsrail’in yanında bir de Türkiye ile Azerbaycan’ı kendisine karşı savaşa sokması için hiçbir mantıklı nedeni yok.
Peki o zaman olayın açıklaması ne?
Füze olayında üç olasılık
1) Füzeler, başka bir hedefe atılmış ama kontrolünü kaybetmiş olabilir.
2) Füzeler, başka bir hedefe atılmıştır ama NATO tarafından uzay boşluğu seviyesinde tespit edilerek uygun yerde vurulup, Türk hava sahasının hedef alındığı gösterilmeye çalışılmıştır.
3) Tespit eden de vuran da NATO/ABD olduğu için, tespitin de vurulmanın da şüpheli olabileceğini üçüncü bir seçenek olarak kenarda tutalım.
İkinci olasılığın daha güçlü olduğu görülüyor ama şu tesadüf de dikkat çekici.
ABD’nin personeline uyarısının zamanlaması
İkinci füze olayı ile eş zamanlı olarak ABD Büyükelçiliğinin dikkat çeken bir açıklaması oldu. Açıklamada ABD personelinin güvenlik nedeniyle Adana Başkonsolosluğunu terketmesi istendi. Ayrıca Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan Amerikalıların da bölgeyi derhal terketmesi istendi.
Başkonsolosluk personelinin binayı derhal terk etmesini sağlamanın en kestirme yolu sosyal medya mı? ABD kendi personelini doğrudan ve daha hızlı uyaramıyor mu da sosyal medyayı tercih ediyor?
Bu uyarı aslında “normal yollarla” daha önce yapılmıştır büyük olasılıkla ve bu da yine büyük olasılıkla ilgililerce saptanmıştır. ABD sonradan, füze olayıyla paralel olarak açıklamayı kamuya açık şekilde yaparak, muhtemelen “önceden uyarının” doğuracağı soru işaretlerini önlemek istedi!
İran’ın nedeni yok ama ABD’nin nedeni çok
İran’ın Türkiye’yi ya da Azerbaycan’ı vurmak için bir nedeni yok. İran’ın Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı, kendisine saldırtmak için bir nedeni yok. Ama ABD’nin ve İsrail’in birçok nedeni var.
En savaş çığırtkanı ABD’li senatör Lindsey Graham’ın her gün ekranlarda Arapların ve İran’ın komşularının da artık ABD’nin yanında savaşa girmesini istemesi boşuna değil. ABD ve İsrail, hava saldırılarını sürdürürken, karadan onlar için fedakârlık yapacak ülkelere ihtiyaç duyuyor!
Mesele budur ve Ankara ile Bakü’nün bu gerçeğe göre konumlanması gerekir. Her iki füze olayında da belli kesimlerin kamuoyu oluşturmak üzere medyada Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtması üzerinde de ayrıca durulmalıdır.
ABD’nin suç dosyası kabarık
Sosyal medyadan soranlar var. ABD böyle tertip yapar mı? Yapar, yaptı da…
Örneğin bir İran gemisi, davetli olduğu Hindistan’daki tatbikattan dönüyordu. Gemi tatbikat gereği silahsızdı. Hindistan bunu biliyordu, ABD bunu biliyordu. ABD bunu bile bile İran gemisini Sri Lanka açıklarında, uluslararası sularda vurdu. 100’den fazla askeri sulara gömdü. Bile isteye savaş suçu işledi.
Ve ABD Başkanı Donald Trump, bu olayı gevrek gevrek gülerek ekranlarda anlattı: “Dedim ki, ‘Neden gemiyi ele geçirmiyoruz, kullanabiliriz, neden batırdık’, o da ‘Batırmak daha eğlenceli’ dedi, batırmayı daha çok seviyorlar, batırmanın daha güvenli olduğunu söylüyorlar.”
Emperyalizm budur ve ahlaksızdır. Çıkarı için her türlü insanlık suçunu işler. Üstelik çıkarının gereği olarak dost-düşman ayrımı bile yapmaz. Anımsayın, 34 yıl önce ABD uçak gemisi Saratoga, Ege tatbikatı sırasında Muavenet muhribimize iki Sea Sparrow füzesi fırlatarak beş askerimizi şehit etmiş, yirmi askerimizi de yaralamıştı. Teknik olarak “yanlışlıkla” olması mümkün değildi, ABD açık açık Türkiye’nin Irak’taki onaylamadığı harekatına yanıt veriyordu!
Trump’ın yalanları
Ve evet, emperyalist ABD, savaş durumunda, ahlaki ölçütü tamamen ortadan kaldırır. Anımsayın, Trump İran’a saldırmadan önce, 9 Ocak 2026’da aynen şöyle demişti: “Beni durduracak tek şey kendi ahlakım, uluslararası hukuka ihtiyacım yok.”
Peki ya Trump’ın ahlakı?
New York Times muhabiri ile Trump arasındaki ekranlara yansıyan şu diyalog, o ahlakı resmediyor:
– Gazeteci: “Görüntüler, bir Tomahawk füzesinin İranlı kız okulunu imha ettiğini gösteriyor. ABD herhangi bir sorumluluk kabul edecek mi?”
– Trump: “Görüntüleri görmedim. Tomahawk füzeleri başka ülkeler tarafından da kullanılıyor. İran bu füzeleri elde etmiş olabilir.”
– Gazeteci: “Sayın Başkan, İran’ın bir şekilde Tomahawk füzesi ele geçirip savaşın ilk gününde kendi ilkokulunu bombaladığını öne süren hükümetinizdeki tek kişi sizsiniz.”
– Trump: “Bu konuda yeterince bilgim yok, olay soruşturma altında”
ABD, İran’da kız okulunu vurdu ve 175 öğrenciyi katletti.
Trump, bu konuda sürekli yalan söylüyor. Ve kendi yalanını örtebilmek için de yeni yalanlara başvuruyor…
Trump normalde tıbbın, psikiyatrinin, psikolojinin konusu ama bulunduğu makam nedeniyle ne acı ki insanlığın sorunu…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
10 Mart 2026
ABD’nin taktikleri çuvallıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/03/2026
ABD’nin İsrai’le birlikte İran’a saldırmasında izlenen ilk taktik şuydu: İran’ı yoğun bir şekilde bombalayacaklar, bu kez 12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak doğrudan liderini ortadan kaldıracaklar ve başsız kalan İran devlet mekanizması çözülmeye başlayacak, ardından zaten kısa bir süre önce rejime karşı ayaklanmış olan halk yeniden isyan edecek, böylece rejim yıkılacak…
Beyaz Saray’ın bu taktiği iki nedenle işe yaramadı:
Birincisi Hamaney İran’ın lideriydi ama İran’da “tek adam rejimi” yoktu. İran rejiminde, Batılı kodlarla anlaşılması pek mümkün olmayan iç içe geçmiş birçok kurum ve kurul var. Dolayısıyla ABD’nin Hamaney’i öldürmesi, devlet mekanizmasında hiçbir boşluk yaratmadı.
İkincisi de İran halkına dair yapılan yanlış yorumdu. Evet, İran halkı dinamikti, neredeyse her yıl rejime karşı demokrasi talepli olarak ayaklanıyordu. Ama İran halkı, ülkesi ABD ve İsrail saldırısı altındayken, birlik eğilimi içinde oluyordu.
Körfez’i doğrudan savaşa sokamadı
ABD’nin ikinci taktiği Körfez ülkelerini İran’a karşı harekete geçirmekti. Ama bu taktik de en azından şu anda kadar işe yaramadı. Zira İran akıllı bir diplomasiyle, Körfez ülkelerini değil, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef aldığını sürekli işliyordu. Haklıydı da. Zira ABD Teksas’tan değil, Körfez’deki üslerinden İran’a saldırıyordu ve İran da buna karşı uluslararası hukukla uyumlu yanıt veriyordu.
ABD üsleri ya da doğrudan ABD ve İsrail’le bağlantılı adresler dışındaki yerlere yapılan saldırılar ise Tahran tarafından da kısmen Körfez ülkeleri başkentleri tarafından da kuşkulu görünüyor. Bu tür saldırların Körfez ülkelerini İran’a karşı kışkırtma amacı taşıdığı yorumlanıyor.
Sonuç olarak ABD Körfez ülkelerini, şimdiye kadar doğrudan savaşa sokamadı.
Kürt kartında U dönüşü
ABD ve İsrail’in izlediği üçüncü taktik ise Türkiye ile Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtmaktı. NATO tarafından tespit(?) edilen ve düşürülen(?) füze de Azerbaycan/Nahçıvan’a düşen dronlar da şaibeli. Zaten İran Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef almadığını açıkladı. Üst üste gelen bu olaylarla Türkiye’de kamuoyunun bir bölümü ama Azerbaycan’da yönetim, İran’a karşı belli oranda kışkırtılabildi. Neyseki Ankara’nın yaklaşımı Bakü’yü frenlemiş görünüyor.
ABD ve İsrail’in izlediği dördüncü taktik ise Kürt kartını kullanmaktı, Irak’tan İran’a bir Kürt cephesi açmaktı. Netanyahu yönetimi bu amaçla Barzaniler üzerinde zaten bir süredir çalışıyordu. Trump’ın da bu süreçte Barzani ve Talabani’yle görüştüğü ortaya çıktı. Nitekim Trump açık açık “Kürt güçlerinin İran’a karşı bir saldırı başlatmaları harika olur. Ben tamamen desteklerim.” dedi. Ancak Trump’a iki kritik yanıt geldi. KYB lideri Bafel Talabani’nin teyzesi olan Irak Cumhurbaşkanı’nın eşi Şanaz İbrahim Ahmed, “Kürtler kiralık silah değildir” dedi. Ertesi gün ABD medyasına konuşan Bafel Talabani de “Kürdistan savaşın mızrak ucu olmamalı” çıkışı yaptı.
Bu süreçte İran’ın Kürdistan eyaletindeki Kürt halkının ABD ve İsrail’e karşı ülkesini savunma gösterileri yapması, Tahran’ın Kürt örgütlerini uyarması ve Ankara’nın Kürt kartının” kullanımı halinde ortaya çıkacak bölgesel riskler nedeniyle muhatapları ile yürüttüğü diplomasi de etkili oldu. Trump, üç gün önce söylediğinden U dönüşü yaptı: “Savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtler içeri girmeye istekliler, ama ben onlara içeri girmelerini istemediğimi söyledim.”
Mussolini çok konuşuyor
ABD’nin bu dört taktiği de en azından şu ana kadar işe yaramadı, çuvalladı. Dahası ABD, İngiltere ve Fransa gibi müttefiklerinden istediği desteği alamadı. İspanya gibi bir NATO ve AB üyesi ülke, ABD ve İsrail’e karşı cepheden pozisyon aldı, insanlık ve ahlak dersi verdi.
Savaşı ilk birkaç gün çok konuşmadan izleyen Trump’ın artık sürekli konuşuyor olması, büyük olasılıkla bu çuvallamadan kaynaklanıyor. Nazım’ın Taranta-Babu’ya Sekizinci Mektup’ta dediği gibi: “Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu / çok korktuğu için çok konuşuyor!”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2026