Posts Tagged İsrail
TBMM Mekke İttifakı’nı neden reddetmeli?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/11/2026
Mekke Ortak Savunma Anlaşması onaylanması için yarın TBMM Genel Kurulu’na geliyor. Anlaşmanın imzalandığı 7 Ağustos’tan bu yana konuyla ilgili birçok yazı yazdım. Yarınki oylamadan önce bir kez daha konuyu ele alarak milletin vekillerine seslenmek istiyorum. İşte milletvekillerinin Mekke İttifakı’na “hayır” demesini gerektiren 9 neden:
10 yıllık bağlama
1) Muhalefet milletvekilleri, bu anlaşmaya TBMM’nin onuru için hayır demeli öncelikle. Zira iktidar, bu anlaşmayla TBMM’yi ve milletin iradesini yok saydı. Daha vekiller Anayasa’nın 90. maddesine göre bu anlaşmayı onaylamadan, iktidar onaylanmış gibi anlaşmaya dair icraatlar yaptı: Komite kurdu, genel sekreter oyladı, toplantılar yaptı, 5 Ekim’deki toplantıda Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldı.
2) 16 maddeli anlaşmaya göre üye ülkeler 10 yıl boyunca bu anlaşmadan çekilemeyecekler! İktidar, anlaşmayla 10 yıl boyunca Türkiye’yi bağlıyor, kendinden sonraki iktidarları bu politikasına mecbur bırakıyor. Bu kabul edilemez.
Anlaşmanın merkezinde Yemen var
3) CHP yönetimi hem “Yemen’e asker gönderilmesine karşıyız” diyor ama hem de “anlaşmayı onaylayacağız” diyor. Yemen’e asker göndermek istemeyen biri bu anlaşmaya evet diyemez. Zira anlaşmanın merkezinde bu konu var. Öyle olduğu için de daha anlaşma konusunu milletvekillerine sormadan, Yemen topraklarını bombalayan Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldılar.
4) İktidar “Suudilere askeri desteğimiz saldırı değil, savunma amaçlı” diyerek anlaşmaya evet denilmesini istiyor. Savunma ve saldırı ikiz kardeştir. Savunma da saldırı da bir savaş halidir. Suudileri savunmak için gönderdiğiniz Mehmetçikler, kaçınılmaz olarak savaşın parçası olurlar.
İsrail de Husilere karşı
5) Mekke İttifakı, kurulduğu andan beri ABD ve İsrail tarafından destekleniyor. Neden? Çünkü Mekke İttifakı’nın hedef aldığı Husiler (Ensarullah Hareketi), ABD ve İsrail’in de hedefi. O nedenle Husilere karşı ABD ve İsrail ile aynı cephede olup olmamaya oy vereceksiniz son tahlilde.
6) Husiler, Gazze soykırımı yapan İsrail’e füze fırlatan, İsrail gemilerini vuran, Filistinli kardeşlerini lafla değil eylemle savunan bir harekettir. Husilere karşı konumlanmak, Filistinlilere sırtını dönmek demektir.
7) Trump da Jeffrey de Barrack da açık açık söylediler: “ABD’nin yeni doktrini gereği Ortadoğu’daki işlerimizi müttefiklerimize paylaştırıyoruz” dediler, bunu “yük paylaştırma stratejisi” diye niteledir. ABD’nin bölgedeki en önemli işi petrodolar anlaşması gereği Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin güvenliğini garanti etmektir. İşte vereceğiniz oy ile ABD’nin bu işini yüklenip yüklenmemeyi kararlaştırmış olacaksınız.
11 yılda 3 farklı tutum
8) Türkiye dünyada ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı ile kurulmuş ülkedir. Öyle olduğu için de mazlumlardan yana konumlanır. Suudi-Husi savaşında zalim kimdir, mazlum kimdir? Saldıran kimdir, topraklarını savunan kimdir? 2015’ten bu yana Husilere karşı operasyon yapan Suudi Arabistan’dır. ABD, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri, 2015’ten bu yana birçok kez Suudilerin yanında Husilere karşı savaştı ama püskürtüldü. Burada mazlum olan Husilerdir, topraklarını Suudi Arabistan’a karşı korumaya çalışan Yemenlilerdir. Türkiye, mazlumun karşısında konumlanamaz.
9) Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015’te “Suudi Arabistan’ın (Yemen’deki) müdahalesini destekliyoruz. Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz” dedi. Ancak Kaşıkçı cinayeti nedeniyle Ankara-Ryad ilişkileri bozulunca, Erdoğan bu kez 2019’da Suudi Arabistan’ı Yemen’i bombalamakla ve bu ülkeyi “yerle yeksan” etmekle suçladı. Hatta Erdoğan bir konuşmasında “Yemen’i bu hale getiren Suudi Arabistan’ın hesap vermesi gerektiğini” bile savundu. Ama Riyad’la ilişkileri düzeltmeye karar verince, aynı olayda üçüncü kez tutum değiştirdi.
10 yıl üyelikten çıkılamayacak bir anlaşmayı size onaylatmaya çalışan iktidar, bu anlaşmanın öncelikli işi olan Yemen konusunda 11 yılda üç kez tutum değiştirdi. Sadece bu nedenle bile oyunuz “hayır” olmalı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2026
İsrail’in yeni güvenlik doktrini
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/10/2026
ABD-İsrail ilişkileri iki ülkede de tartışılıyor. Bu ilişki Washington’da, İsrail’in ABD’ye yükünün boyutu, Tel Aviv’de ise ABD desteğinin ne kadar sürebileceği üzerinden tartışılıyor.
Bu tartışmayı hızlandıran bir etken de Trump Doktrini oldu. Zira doktrin, ABD’nin Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine dağıtmayı, yük paylaştırmayı esas alıyor.
Heyman’a göre doktrinin ana hatları
Konunun bir süredir Tel Aviv’de kapsamlı bir şekilde ele alındığını gösteren konulardan biri, İsrail’in yeni güvenlik doktrini. Gerçi 2023’te şekillenmeye başladıysa da, ABD gibi açık belgesi olmadığı için doktrinin içeriğini tam olarak bilmiyoruz. Neyseki İsrail seçim süreci ve sertleşen iç mücadele, bu yeni doktrine dair ipuçları edinmemizi sağladı: Eski İsrail Askeri İstihbarat Dairesi (AMAN) Başkanı Tamir Heyman, henüz resmi belgelere dökülmemiş yeni güvenlik doktrini hakkında, Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nde (INSS) bir analiz yayımladı.
Heyman’ın yeni güvenlik doktrinini nazıl değerlendirdiğine geçmeden önce, Anadolu Ajansı’nın derlemesinden hareketle, doktrinin içeriğini anlamamızı kolaylaştıran ana hatlarına bir göz atalım:
ABD ile yol ayrımı
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu hükümetinin uyguladığı yeni güvenlik doktrinine göre;
1) Yahudi kimliği demokratik sistemin önüne geçiriliyor.
2) Ortadoğu’da gerçek ve anlamlı bir barışın mümkün olmadığı ve Arap devletlerle varılacak mutabakatların geçici olduğu savunuluyor.
3) ABD ile yol ayrımı öngörülüyor. ABD “gerileyen bir güç” olarak niteleniyor ve bu durumun “İsrail’i terk etmesini” hızlandıracağı düşünülüyor. İsrail’in güvenliğinin sadece kendi askeri gücüne dayanması gerektiği belirtiliyor ve ABD ile bağları koparmanın yalnızca kaçınılmaz değil, ulusal kimliğin direnci açısından zorunlu olduğu savunuluyor.
Savunma yerine saldırı
4) Askeri stratejide savunma yerine saldırının mutlak öncelik kazandığı belirtilerek, baskın ve sürpriz önleyici darbelerin tek yol olduğu savunuluyor. Çatışmayı düşman sahasına taşımak ve derin hatlar kurmak amacıyla “ileri savunma alanları” oluşturulması gerektiği kaydediliyor.
5) İki devletli çözüm reddediliyor, Filistin topraklarına yerleştirilen İsrailliler, İsrail için “savunma kalkanı” olarak nitelendiriliyor.
6) Savunma sanayisinde, siber teknolojide ve yapay zekada tam yerlileşme ve uluslararası ortaklıklardan bağımsız bilimsel üretim hedefleniyor. (Muhammet Nazım Taşcı, AA, 14.10.2026)
Savunma açığı ve izolasyon riski
Peki eski AMAN Başkanı Heyman, ana hatları yukarıda özetlediğimiz bu yeni güvenlik doktrinini nasıl yorumluyor?
Heyman’a göre yeni güvenlik doktrininin üç temel zayıflığı var:
– Doktrinin, İsrail’in varoluşsal temellerini dinamitlediği savunuluyor.
– Doktrinin, İsrail’i uluslararası alanda derin bir izolasyona, ekonomik ve teknolojik durgunluğa, beyin göçüne ve sınırları belirsiz sürekli bir savaş döngüsüne sokacağı savunuluyor.
– ABD ile stratejik bağı koparmanın, savunma açığına ve diplomatik izolasyona yolaçağı savunuluyor.
ABD-İsrail yol ayrımı şu anda olası görünmüyor
Heyman’ın analizinin ve eleştirisinin temelini, “ABD ile stratejik bağı koparmanın doğuracağı sorunlar” oluşturuyor. Heyman haksız değil; ABD’nin askeri ve istihbarat desteğinin olmaması savunma sorununa, siyasi desteğinin olmaması diplomatik yalnızlığa yol açacaktır. Çünkü İsrail’in Araplar karşısında sağladığı askeri başarılarının kaynağı da ona uluslararası platformlarda dokunulmazlık sağlayan da ABD’dir.
Peki ABD, Ortadoğu’daki “ileri karakolu” gördüğü İsrail’den öyle kolayca vazgeçer mi? Son tahlilde ABD için İsrail, Ortadoğu dizaynında kullandığı değerli bir sopadır. Bu nedenle doktrinde belirtilen bir “yol ayrımının” yaşanması kısa ve orta vadede pek olası görünmüyor. Üstelik Netanyahu’suz bir İsrail ile Trump’sız bir ABD’nin, yolu birlikte yürümek için hâlâ geçerli nedenleri olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2026
AKP’ye Ortadoğu’da yeni görev
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/10/2026
Mekke İttifakı’ndan Suudi Arabistan’a “askeri destek” kararı çıkmasını ilk kutlayan kişinin ABD’li Senatör Joe Wilson olması bile yeterince uyarıcı olmalı. Wilson, kararın hemen ardından yaptığı açıklamada iki kritik mesaj verdi:
1) “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım.”
2) “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”
Trump’ın Mekke İttifakı’ndan beklentisi
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, Cumhuriyetçi Senatör Wilson, daha ilk günden “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutlamıştı.
Wilson ve benzerlerine göre Mekke İttifakı, “ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası. Nitekim Trump’ın Mekke İttifakı’na destek açıklamasında da bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor. Bahsi geçen üç ülkenin büyük liderliklerini tebrik ediyorum. Bu, büyük, cesur ve önemli bir ilk adım. Vay canına.”
ABD’nin Suudileri koruma görevi Türkiye’ye
Trump’ın açıklamasındaki anahtar cümle şu: “Nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.”
Trump yönetiminin hazırladığı Donroe Doktrininin müttefiklerle ilgili kısmı tam da buydu. ABD Batı yarımküreye egemen olmayı önüne hedef koyarken, Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine paylaştıracaktı. ABD’li yetkililer bunu “yük paylaştırma stratejisi” olarak yorumluyorlar.
İşte Trump’ın “nihayet kendilerini savunacaklar” derken kastettiği bu: ABD’nin Suudi Arabistan’ı savunma işini fiilen Türkiye ve Pakistan üstlenmiş oluyor!
Mekke İttifakı İsrail’le aynı cephede
Başından beri Mekke İttifakı’nın ikili yönüne işaret ediyoruz: ABD’nin güvenlik mimarisine alternatif olabildiği ölçüde olumlu ama ABD’nin yük paylaştırma stratejisiyle uyumlu olarak onu tamamlayan nitelikte İran’a karşı pozisyon aldığı ölçüde olumsuzdur.
Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı, “ABD’yle ittifaklarını tamamlar” nitelikte yorumlamaları, ikinci olasılığın güçlü olduğunu gösteriyordu. Artık Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri destek kararı alarak, ağırlığı tümden terazinin ikinci kefesine koyduklarını ortaya koymuş oldular.
Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husilere) karşı pozisyon almak, fiilen Ortadoğu’da da İran’a karşı konumlanmak demektir. Daha önemlisi, Husilere ve İran’a karşı konumlanmak, ABD ve İsrail ile aynı cephede olmak demektir.
ABD’nin hedefi: Ortadoğu NATO’su
Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı ABD’yle ittifakın bütünleyeni olarak değerlendirmeleri ile Trump’ın işaret ettiği gibi “ABD’nin Suudileri koruma görevinin Mekke İttifakı’nca yüklenilmesi” toplandığında, Wilson’un temenni ettiği asıl hedef ortaya çıkıyor: “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”
Peki iktidar bu görevi neden üstleniyor? Yemen’de Suudileri desteklemenin Türkiye’nin ulusal çıkarıyla ilgisi ne? Mesele bu adımın salt Körfez sermayesini çekebilmeyi kolaylaştırması mı, ya da AKP’nin “askeri sanayi”ye dayalı ekonomi modeliyle uyumu mu, yoksa ABD’nin işlerini üstlenerek Ortadoğu’da yine “neo-Osmanlıcı liderlik” hedeflemek mi?
Üçünün toplamı olduğu anlaşılıyor zira her biri diğerini kolaylaştırıyor ve bütünlüyor. Sorun şu ki ve 24 yılda bir kaç kez görüldü ki bu tür hamleler, stratejik düzlemde ciddi sorunlar doğuruyor ve geri dönüşü ağır maliyet yaratıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ekim 2026
ABD-İsrail’in yapamadığını Türkiye neden yapsın?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/10/2026
Okurlarımızın en çok sorduğu soru şu: İktidar, TBMM’de onaylatmadan Mekke İttifakı anlaşmasını Yemen’de hayata geçirebilir mi?
Bu endişe kaynaklı soruyu ortaya çıkaran biri genel diğeri özel iki neden var: Genel neden, iktidarın kimi konularda Anayasa’ya açıkça uymaması ve bir çok konuda yasaların etrafından dolanması. Özel neden ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Yemen’de Suudilere askeri yardım konusunda “acele” yeşil ışık yakması.
Anlaşma mı ortak bildiri mi?
Her şeye rağmen iktidarın TBMM’de onaylatmadan Mekke İttifakı üzerinden Yemen’de askeri bir angajmana girmesi, hukuken de siyaseten de hâlâ olası değildir. Zira AKP “o kadar” güçlü değil. Görüntü, kendi gücünden değil, muhalefetin güçsüzlüğünden kaynaklanıyor çünkü.
Anayasa’nın 90. maddesi açık: “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.”
Oysa ortada bir kanun teklifi bile yok. Konu TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a sorulduğunda “Bu konuda henüz TBMM’ye iletilmiş olan bir teklif yok.” demişti. Mekke İttifakı anlaşmasının yürürlüğe girebilmesi için TBMM’ye sunulması ve onaylanması gerekiyor ama ortada henüz kamuoyunun bildiği bir “anlaşma metni” bile yok. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan liderlerinin imzaladığı metin “bir anlaşma metni”nden ziyade, “anlaşma niyeti ortaya koyan bir ortak bildiri” görünümündedir.
Mekke İttifakı’nın kronolojisi
İki aylık süreci anımsayalım:
7 Ağustos 2026: Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pakistan Başbakanı Muhammed Şahbaz Şerif ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Selman bin Abdulaziz Al Suud, Mekke’de Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladı.
31 Ağustos 2026: İttifak üyelerinin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarından oluşan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi’nin ilk toplantısı İstanbul’da yapıldı. İttifakın kurumsallaştırılması ve sekreteryasının Riyad’da oluşturulması kararlaştırıldı.
23 Eylül 2026: Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Riyad’daki Mekke İttifakı Genel Sekreterliğine Em. Korg. Numan Mahmud’un atandığını açıkladı.
24 Eylül 2026: Mekke İttifakı üye ülkeleri dışişleri bakanları BM Genel Kurulu sırasında New York’ta toplandı.
25 Eylül 2026: Mekke İttifakı üye ülkeleri genelkurmay başkanları Riyad’da toplantı yaptı.
5 Ekim 2026: Bugün Riyad’da Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısı yapılacak. Toplantıya Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Org. Selçuk Bayraktaroğlu katılıyor.
Hukuku yok, uygulamaları var
Mekke İttifakı’nın şu anda hukuku yok, resmiyeti yok ama varmış gibi hızlı adımlar atılıyor. Neden? Kanunu daha TBMM’ye teklif bile edilmemişken, Mekke İttifakı çalışmalarının bu denli hızlandırılmasının nedeni ne?
İttifak İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye saldırılarına karşı harekete geçmeyeceğine göre, ittifak ABD ve İsrail’in İran’a saldırısına karşı durmayacağına göre geriye bir tek Suudilerin Yemen sorunu kalıyor!
Suudiler 10 yıldan fazladır Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husiler) saldırıyor ama sonuç alamıyor. Tersine Ensarullah kazanıyor. Em. Albay Douglas MacGregor canlı yayında Andrew Napolitano’ya anlatmıştı: İki yıl önce 70 ABD ve İsrail özel kuvvet askeri Yemen’e sızarak kritik noktalara operasyon düzenlemeye kalktı ama Ensarullah tamamını yok etti.
Türkiye kamuoyunun, özellikle muhafazakâr kesimlerin şu soruya yanıt vermesi gerekiyor: ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın yapamadığını Yemen’de yapmaya kalkmak, neden Türkiye’nin çıkarına olsun?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2026
Zorunlu ‘yük paylaşımı stratejisi’
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/10/2026
ABD dün itibariyle Irak’tan tamamen çekildi. 1 Ekim tarihi Irak’ta “Egemenlik Bayramı” ilan edildi.
Bu hem 23 yıllık işgalin hem de 35 yıllık Ortadoğu stratejisinin sonudur. 1990’dan itibaren bölge için “açık askeri saldırganlık” stratejisi başlatan ABD açısından 30 Eylül 2026, bir dönemin kapanması anlamına geliyor. 1 Ekim 2026 ise bölgemiz açısından yeni bir dönemin başlaması demek.
Donroe Doktrini
ABD’nin Irak’tan son askerini çekmesi “gerileme sürecinin” sonucudur. Obama yönetiminden itibaren ABD, Afganistan ve Irak işgallerini sonlandırma ve adım adım askeri güçlerini azaltma kararı aldı ve Beyaz Saray’a gelenler bunu sıra sıra farklı ölçeklerde uyguladılar.
Diğer yandan ABD’nin “Büyük Ortadoğu”dan çekilmesi, son olarak Trump yönetiminin doktrinleştirdiği, “genel gerilemeye” uygun Donroe Doktrini ile birlikte düşünülmelidir. ABD, batı yarım kürede egemenliği esas alan, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerinde yükü müttefiklerine paylaştırarak buradaki ağırlığını azaltan ve azalttığı kuvveti Pasifik’te Çin’i çevrelemekte kullanmayı amaçlayan bir doktrin belirledi.
Emperyalistler nasıl çekilir?
“ABD ne yaparsa bir büyük planın gereği yapar” görüşü doğru değildir: Donroe Doktrini, bir gerileme sürecinin “zorunlu” sonucudur. ABD öyle istediği için değil, zorunda kaldığı için çekiliyor.
ABD gerilediği için çekiliyor, iktisadi kapasitesinin bir kaç cephede birden büyük askeri varlık bulundurmasını artık sağlayamadığı için çekiliyor. Emperyalist ABD güçlü olsa, değil Irak’tan çekilmek, İran engelini de geçip, sıra sıra her yeri işgal etmek ister, her yeri yönetmek ister, tüm doğal kaynaklara el koymak ister.
Çekilmek, işgal etmekten vazgeçmek, yönetmeyi bırakmak, emperyalizmin doğasına aykırıdır ve emperyalistler ancak güç kaybederlerse çekilirler.
Dünya tahlili
Dünya tahlilini doğru yapmadan, süreci strateji düzleminde anlamak ve genel gidişat eğilimini belirlemek olası değil. Olmaktan olan şudur: Çin ABD ile makası kapatıyor, “tek merkezli dünya” kısa dönemi kapandı, “çok merkezli dünya” adım adım inşa oluyor ve Çin’in göbeğinde olduğu Küresel Güney ülkeleri ABD’yi küresel politikalarda yavaş yavaş dengeliyor.
ABD’nin geri çekilmesi, işte bu genel sürecin içindedir. ABD’nin Afganistan ve Irak’ta yaptığını İran’da yapamaması da bu genel süreçle uyumludur. “Amerikan hegemonyacılığının sonu” açısından İran bir dönüm noktasıdır, ileride daha iyi görülecektir.
ABD varlığının daralması
Kuşkusuz ABD için bölgeden geri çekilme, elbette bir “tam çekilme” değildir. ABD hem petrodolar sisteminin ihtiyacı nedeniyle hem ileri karakolu İsrail’in geleceği nedeniyle, tutunabildiği kadar bölgede tutunmak isteyecektir. Bu aşamada önemli olan ABD askeri varlığının bölgemizin derinliklerinden Körfez’e doğru daralmasıdır.
ABD’nin “tam çekilmesi”, çok merkezli dünyanın inşasına paralel olarak, Amerikan güvenlik mimarisinin adım adım çözülmesiyle, bölgede yeni güvenlik mimarisi inşasıyla, geniş işbirliğiyle, emperyalizme alan daraltarak, önümüzdeki dönemde elbette yaşanacaktır.
ABD’nin işleri devralınmamalı
Dolayısıyla bölge açısından mesele şu soruya verilecek doğru yanıttır artık: ABD’nin yük paylaştırma stratejisinin yükleyeceği ağırlıklar, bölge ülkeleri için fırsat mıdır, yoksa sıkıntı ve zorluk mu?
Taktik düzeyde kimi ülkeler bundan kısa vadede yarar sağlasa da, stratejik düzeyde bunun nasıl bir zorluk olduğu mutlaka anlaşılacaktır.
“ABD’nin işlerini” devralan, ABD’nin yenilgisini paylaşır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ekim 2026
Ortadoğu 1’den büyük değil mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/09/2026
BM Genel Kurulu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kez daha “dünya beşten büyüktür” diyerek BM Güvenlik Konseyi için reform talep etti.
Evet, dünya beşten büyüktür, güvenlik konseyi de buna uygun hale getirilmeli, Küresel Güney ülkelerinin temsiliyet oranı artırılmalıdır. Ama bugün tartışmak istediğim bu değil. Tamam, “dünya beşten büyüktür”, peki “Ortadoğu 1’den büyük” değil midir?
Trump’ın 12 ülke lideriyle toplantısı
ABD Başkanı Donald Trump’ın BM Genel Kurulu kapsamında 12 bölge ülkesiyle, Türkiye, Suriye, Katar, Ürdün, Irak, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Umman liderleriyle toplantısı vardı.
İktidara yakın medya, toplantıyı daha çok Trump’ın Erdoğan için söylediği “Sert ceviz, onunla şakalaşmayın, harika bir adam” şeklindeki sözleriyle okuruna sundu. (Trump’ın Erdoğan’ı övüyor oluşundan “muhafazakâr kesimlerin” memnun oluyor oluşu, üzerinde ayrıca durulmayı gerektiriyor.)
Bu toplantı, iktidar basını dışında, iç ve dış sosyal medyada ise 12 bölge ülkesi liderinin Trump’ın salona girişi sırasında topluca ayağa kalkması üzerinden konuşuldu, tartışıldı. Ama bence asıl konuşulması gereken konu başka.
İsrail tek başına mı?
İsrail, Gazze soykırımını tek başına mı yaptı? İsrail terör devleti Filistinlileri tek başına mı katlediyor? Eğer öyleyse, İslam ülkelerinin tamamına bile gerek yok, sadece belli başlı Arap devletleri bile harekete geçerek İsrail’i durdurabilirler.
Peki neden durduramıyorlar? Çünkü İsrail’in arkasında, yanında, sağında, solunda, hatta bazen önünde ABD emperyalizmi var. Ve çoğu Arap devleti ile çoğu İslam ülkesi petrodolar, finans ve hatta silah sistemi üzerinden ABD’ye bağımlıdır. O nedenle de arkasında ABD durduğu için İsrail’e karşı harekete geçemiyorlar. Sadece kamuoylarını rahatlatmak üzere İsrail’e karşı yüksek perdeden açıklamalar yapıyorlar.
İleri karakol meselesi
İsrail tek başına değil, ABD sayesinde Gazze’de soykırım yaptı, ABD sayesinde Filistinlileri katlediyor, ABD sayesinde yıllardır adım adım genişliyor.
Dolayısıyla İslam ülkeleri liderlerinin İsrail’e karşı yüksek perdeden konuşması ama yukarıda bahsettiğim toplantıda ABD Başkanı Trump’a saygılarını sunması, bu yönüyle sorunludur.
12 ülkeden sadece bir ikisi, o da “İsrail’in durması için lütfen nüfuzunuzu kullanın” çağrısı yapıyorlar ABD’ye. Bu talep, ABD’nin İsrail’i bir “ileri karakol” olarak Ortadoğu’da kullandığı gerçeğini atlıyor. ABD neden İsrail’i durdursun? Tersine ABD İsrail sopası ile Ortadoğu’yu dizayn ediyor.
İsrail nasıl durdurulur?
ABD İsrail’i ancak bir şekilde durdurur: Eğer Arap devletleri ve İslam ülkeleri birlikte harekete geçer ve ABD’nin üslerini kapatmaya başlarsa, Washington Netanhayu’yu hemen gemler!
Mesele aslında bu kadar basittir. Basittir de neden uygulanmaz, işte o sistemsel sorundur. Ancak sistem dışına çıkarak ABD’ye karşı net tutum alınabilir! Aksi takdirde “dünya beşten büyüktür” denir ama “Ortadoğu 1’den büyüktür”, hadi ABD’yle birlikte sayılırsa, “Ortadoğu 2’den büyüktür” denemez ne yazık ki.
BM New York’tan taşınmalı
BM Genel Kurulu ABD’nin New York şehrinde yapılıyor. ABD hükümeti ise kendi politikasına göre katılımcılara zorluk çıkarıyor. Örneğin İran heyetinin kimi katılımcılarına vize vermediler. Ama daha önemlisi Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın vize talebini reddettiler. Oysa Abbas, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da BM Genel Kurulu’na hitap etmesi için davet edilmişti. Ama emperyalist ABD, Abbas’ı konuşturmamak için iki yıldır vize vermyor.
Tek başına bu durum bile New York’un, BM Genel Kurullarına ev sahipliği yapabilecek bir adres olmaktan çoktan çıktığını gösteriyor. Belki de İsrail şehirleri dışında dünyada her yer, şu anda New York’tan daha iyi bir seçenektir. Hele ki Şanghay, Madrid, İstanbul gibi seçenekler varken…
Değerli program arkadaşım emekli diplomat Engin Solakoğlu, bu yöndeki sosyal medya mesajım üzerine uyardı: “Zaten Cenevre mevcut. Tüzük (şart) Genel Kurulların Cenevre’de yapılmasına olanak veriyor.”
Evet, bu da bir seçenek, sonuçta BM’yi New York’tan toptan çıkarabilmek, yenilenen dünyanın, çok kutupluluğun gereğidir. Bugün olmasa da yarın mutlaka olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Eylül 2026
S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/09/2026
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.
S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.
S-400 silah olmanın ötesidir
S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir;
– Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur,
– Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir,
– Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.
Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.
ABD onaylı alıcı
Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.
Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı.
BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.
Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.
Moskova’nın tutumu
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bahsettiği “süren teknik müzakerelerin” önemli bir aktörü de S-400’ün üreticisi olan Rusya’dır.
Moskova’nın sözleşmeye rağmen Ankara’nın satışını engelleyeceğini sanmıyorum. Putin, S-400’ü satarken de Türkiye’nin elden çıkarmasına razı olurken de ülkesinin çıkarlarını düşünür haliyle.
Oradaki temel çıkarı da şudur: NATO üyesi Türkiye ile iyi işbirliği sürdürebiliyor olmak. Bunun değeri konuşulan yeni bir nükleer santralden çok daha fazladır Moskova için.
Astana-Atlantik terazileri
Dikkat edilirse, Ankara’daki NATO zirvesi, Türk dış politikası açısından bir viraj oldu. Son tahlilde Ankara’nın S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, NATO 3.0’ın sonucudur.
Türkiye iyi kötü denge kurmaya çalıştığı dış politika konularında, NATO zirvesinden bu yana, dengeyi Atlantik’in çıkarlarına uygun şekilde kırmaya başladı. Bu Ukrayna-Rusya savaşından da böyle, ABD-İran savaşında da, diğer bölge sorunları konusunda da…
S-400, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte Astana Platformu’nda hareket ederek ABD dışı bölgesel çözümler aramasının sembolüydü. S-400’ün elden çıkarılması ise Türkiye’nin ABD stratejisine eklemlenmesi demektir. Bunun Ankara’nın İsrail politikasına nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde görmeye başlarız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2026
Tiyatro ve danışıklı dövüş meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/09/2026
Tiyatrocular haklı olarak kızıyorlar ama ne yazık ki mahkeme tutanağına geçtiği için tiyatroyu, bu makalede, siyasette bir benzetme olarak kullanmak durumundayım. Zira Nasuh Mahruki bu benzetme nedeniyle, üstelik kullanmadığı halde tutuklu.
16 Eylül’de Bakırköy’de ilk duruşmasına çıkacak olan Nasuh Mahruki’nin tutuklanma gerekçesi, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama.” Peki kim tahrik oldu? Hangi halk Mahruki’nin analizi nedeniyle kin ve düşmanlığa tahrik oldu? Kamuoyuna yansıyan bir tahrik olma durumu yok. Demek ki bir tek suçlayanlar tahrik oldu!
“Halkı aşağılama” suçlaması ise uğradığı her afette halkın yardımına ilk koşan Mahruki’ye yapılacak en büyük hakarettir. Tersine Mahruki, halkın onurunu Türk Bayrağı ile dünyanın zirvelerine dikmiş bir isimdir.
Öte yandan Mahruki, 15 Temmuz’a tiyatro demekle de suçlanıyor. Oysa Mahruki’nin suça gerekçe gösterilen mesajında tiyatro kelimesi yok. Kaldı ki tiyatro denmesi de bir suç değildir, sorunlu bir analiz olarak değerlendirilebilir, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere birçok siyasetçi tarafından da 15 Temmuz geçmişte tiyatro diye nitelenmiştir.
“Danışıklı dövüş” yalanı
Siyasette tiyatro benzetmesi gibi kullanılan bir başka kavram da “danışıklı dövüş”tür. Örneğin Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan kimi köşe yazarları, geçen yılki 12 Gün Savaşı’nda İsrail ile İran’ın danışıklı dövüştüğünü iddia ettiler. Güya İsrail İran’a, İran da İsrail’e zarar vermeyecek türden füzeler atıyormuş!
Ardından bu yıl 40 Gün Savaşı geldi; ABD ve İsrail İran’ı vurdu, İranlı en üst düzey yetkilileri öldürdü, İran’ın önemli altyapılarını tahrip etti. İran en sert şekilde yanıt verdi; İsrail’i vurdu, ABD’nin füze fırlattığı çeşitli ülkelerdeki üsleri vurdu. Öyle ki Pakistan’ın barış teklifine ABD İran’dan daha fazla istekli oldu.
Tüm bunlara rağmen, Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan aynı kişiler, ABD ile İsrail’in İran’la savaşına da yine danışıklı dövüş dediler!
Yalanlar
Türkiye Gazetesi’nin dünkü manşeti de böyleydi: “İran’ın hedefi Mekke İttifakı” başlığı atmışlar. Gazete, Husilerin (Ensarullah) Yemen’deki atağını ve Babülmendep Boğazı’nı ele geçirmesini bir “Ortadoğu uzmanı”na yorumlatmış. Buna göre;
– Husilerin Yemen’deki atağı, İran’ın işiymiş. İran bu hamleyle Mekke Paktı’nı hedef almış, çünkü Yemen’de hedef alınan Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile Mekke Paktı’ndaymış.
– İran Husileri Suudi Arabistan’a saldırtarak, Mekke anlaşması üzerinden Türkiye’yi ateşe çekmek istiyormuş.
– Bu Mekke Paktı’na karşıtlıkta da İran ile İsrail işbirliği yapıyormuş.
Doğrular
“Uzman”ın ve Türkiye Gazetesi’nin bu yanlışlarının hangi birini düzeltelim ki?
– İran Türkiye’yi neden ateşe çekmek istesin ki? Yemen’den daha büyük ateş İran’dır ve Türkiye o ateşe girmedi, İran da Türkiye ateşe girmediği için Ankara’ya teşekkür etti.
– Husilerin Suudi Arabistan güçleriyle mücadelesi 12 yıldır sürüyor, Mekke Paktı kurulalı daha bir ay oldu.
– İsrail ve İran’ın işbirliğini iddia edebilmek, ancak bu türden “uzmanlıkla” mümkündür! Gerçek çırılçıplak ortada: İsrail ve İran savaşıyor.
– İran ile İsrail Mekke Paktı’na karşı işbirliği yapıyorsa, aynı mantıkla ABD’nin de İsrail gibi Mekke Paktı’na karşı olması gerekir. Oysa ABD Mekke Paktı’na desteğini açıkladı.
ABD’li senatörün o sözleri
Gelelim işin “Türkiye’yi ateşe çekme” kısmına…
ABD’li Senatör Joe Wilson’un sözleri ortada: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”
Görüldüğü üzere Türkiye Gazetesi İran’ı suçlarken, Türkiye’yi asıl ateşe atmaya çalışanları perdeliyor. Bunda Türkiye Gazetesi’nin sahibi Ahmet Mücahit Ören’in ABD vatandaşı olmasının bir etkisi olup olmadığını da lütfen siz yorumlayın.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2026
İsrail’in ‘üç güvenlik halkası’ hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/09/2026
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Suriye topraklarında yaptığı açıklama, dar anlamda seçim kampanyasıdır ama geniş planda İsrail’in Geniş Ortadoğu Güvenlik Mimarisi yaklaşımıdır.
Neresidir İsrail için Geniş Ortadoğu? Mevcut Ortadoğu’ya Kuzey Doğu Afrika, Güney Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile Ege Denizi dahildir.
İsrail’in güvenlik mimarisi
Netanyahu, Şeyh (Hermon) Dağı’ndan, Şam’a 40 kilometre mesafeden şu mesajı verdi: “Hermon Dağı’ndan Yermuk Nehri’ne ve oradan Akdeniz’e kadar tüm bölgeyi kontrol ediyoruz. Bu, eşi benzeri görülmemiş mutlak kontroldür.”
Netanyahu’nun mesajı İsrail’in iç içe geçen üç güvenlik halkası üzerinden güvenlik mimarisi oluşturma hedefine işaret ediyor:
Birinci halka: Filistin, Lübnan, Suriye ve Ürdün’den koparılacak toprak ve tampon bölgeler.
İkinci halka: Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) dayanarak bölgesel ittifak hattı.
Üçüncü halka: Yunanistan, Somaliland ve Hindistan’dan geçen geniş üçüncü daire.
İşbirliği modelleri
Tel Aviv açısından Doğu Akdeniz’deki İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan işbirliği budur. Enerji işbirliği olarak başlayan ve giderek askeri yön kazanan bir ittifak modeli bu. İsrail Yunanistan ile “Aşil Kalkanı” savunma anlaşması yaptı. “Mısır askerleri tarihinde ilk kez Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin askeri geçit törenine katılacak.” (Cumhuriyet, 11.9.2026)
Tel Aviv açısından ABD sponsorlu IMEC, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Yolu da budur.
Hatta Tel Aviv açısından Beyaz Saray’ın Trump Koridoru’na çevirdiği Zengezur Koridoru da budur.
Suriye’de aslında kim kazandı?
Netanyahu Akdeniz’de “görülmemiş mutlak kontrol” mesajı veriyor ama Washington bunun olasılıksızlığının farkında. ABD Büyükelçisi Barrack o nedenle sık sık “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor.
Mesele de bu zaten: ABD müttefikliği, Kissinger’ın ifadesiyle, Türkiye için ölümcüldür. ABD yönetimi Türkiye’ye sürekli “Suriye’de siz kazandınız” diyerek, İsrail’in Suriye’deki kazanımlarını örtüyor:
a) İsrail’in üslere yaptığı saldırıların ardından Suriye Dışişleri, üslerin Türkiye’ye kullandırılmayacağını açıkladı. b) Suriye Dışişleri, İsrail’in 8 Aralık 2024 öncesi hatlara çekilmesi için ABD arabuluculuğunda görüştüklerini açıkladı. Bu, Şara yönetiminin, Esad yönetiminden farklı olarak İsrail işgali altındaki Golan Tepelerinden vazgeçtiği anlamına geliyor. Yeni Kolombiya hükümetinin “Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıma” kararı o amaçlıdır ve ABD faaliyetidir. c) Şara yönetimi Türkçeyi seçmeli dil kategorisinden çıkararak yerine Fransızcayı koydu. d) Şara yönetimi “enerji, liman, havacılık, su ve bankacılık” gibi çok önemli alanlarda Fransa’yla anlaştı.
İran Mekke Paktı’na davet edilmeli
Peki Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak savunma anlaşması İsrail’in modelinin karşısında mıdır? Suudi Arabistan’ın BAE’yle, Pakistan’ın Hindistan’la rekabeti kısmen buna işaret ediyor.
Ancak Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Mekke Paktı’nı, ABD’yle ittifaklarını tamamlayan bir model olarak tarif etmeleri, başka bir sonuç doğuruyor. ABD’yle ittifakı tamamlayan bir ittifak, elbette İsrail’e karşı olamaz.
Tersine ABD’nin Mekke İttifakı’nı İran’a ve İran’ın müttefiklerine karşı konumlandırmak istediği görülüyor ki bu ittifakı İsrail’e yararlı hale getirir. İşte ABD’li Senatör Joe Wilson’un Husilerin Yemen’deki atağı üzerine yaptığı “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” demesi, o amaçlıdır. (ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Darrell Issa’nın Hürriyet üzerinden verdiği “S-400’de en iyi çözüm BAE” mesaj da tamamlayıcı niteliktedir.)
ABD’nin “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni” inşa etmesinin panzehiri ortada: İran, Mekke Paktı’na davet edilmeli. Bu Mısır’ın da BAE başta Körfez ülkelerinin de İsrail’le ilişkilerini gözden geçirmesini sağlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2026
Ortadoğu’da 7 ABD-Çin farkı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/09/2026
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2 Eylül 2026’da Kahire’de Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile yaptığı görüşmede, Ortadoğu için kapsamlı bir “yeni güvenlik mimarisi” önerdi. Çin Dışişleri Bakanlığı bunu dört maddelik öneri olarak yayımladı:
1) Ortadoğu’nun güvenliğini bölge ülkeleri belirlemeli.
2) Sorunlar tek tek değil, bütünlüklü çözülmeli; Filistin merkezde tutulmalı.
3) Güvenliğin, ekonomik kalkınma temeli oluşturulmalı.
4) BM ve uluslararası hukuk merkezli bir sistem kurulmalı.
ABD’den bölge ülkelerine kayan mimari
Xi’nin önerisi, 2022 Çin-Arap Zirvesi’ndeki “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir Ortadoğu güvenliği” önerisinin geliştirilmiş hali. Pekin, özetle Ortadoğu’da “ABD merkezli güvenlik düzeni” yerine “bölge ülkeleri merkezli ortak güvenlik düzeni” öneriyor.
Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la yaptığı ortak savunma anlaşması ve bunun yeni üyelere açık bir Mekke Paktı olarak sunulması, tabii İran’a karşı olmaması şartıyla, Çin’in Ortadoğu için önerdiği yeni güvenlik mimarisiyle örtüşüyor. Buradaki temel sorun, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bu ittifakı, ABD’yle ittifaklarının tamamlayıcısı olarak sunmaları.
Toplamda ise ABD ile Çin’in Ortadoğu’ya yönelik güvenlik mimarisi yaklaşımları birbirine tamamen zıt durumda. Karşılaştıracak olursak:
İran ve İsrail’e yaklaşım farkı
1) Sistemin merkezi: ABD’ye göre ABD’nin bölgedeki askeri/siyasi varlığı ve ikili ittifakları, önemli dayanak durumunda ve sistemin merkezini oluşturuyor. Çin’e göre ise sistemin merkezi, bölge ülkelerinin kendileri. Xi, Ortadoğu halklarının “kendi işlerinin efendisi” olması gerektiğini söylüyor.
2) İsrail’in yeri: İsrail, ABD’nin bölgesel stratejisinin bir numaralı ortağı durumunda. ABD’nin güvenlik mimarisi, bölge ülkelerinin İsrail ile normalleşmesinin genişletilmesini içeriyor. Çin ise İsrail’e ayrıcalıklı/merkezi bir rol tarif etmiyor; güvenliği bütün bölge ülkelerinin ortak güvenliği üzerinden tanımlanıyor.
3) İran’ın yeri: İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması ve çevrelenmesi ABD stratejisinin çok önemli unsuru. Çin ise İran’ın dışlanmasını öngören bir güvenlik sistemine karşı. Çin’e göre İran bölgesel güvenlik düzeninin temel parçası.
Mimaride dış güçler meselesi
4) Filistin sorunu: ABD için Filistin sorunu konusu, İsrail-Arap normalleşmesinin alt başlığı niteliğinde. Xi ise açıkça Mısır’da “Filistin sorunu Ortadoğu sorununun merkezinde kalmaktadır ve hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir” dedi.
5) Dış güçler sorunu: ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinde, ABD’nin kendisi doğrudan bölgesel güvenlik sağlayıcısı rolünde. ABD bunu askeri mevcudiyet, güvenlik garantileri ve ortaklıklar yoluyla sürdürmek istiyor. Xi ise açıkça “dış güçlerin müdahalesine karşı çıkılması” gerektiğini söylüyor ve “bölge güvenliğinin bölgenin iç dinamiklerinden üretilmesi gerektiğini” savunuyor.
Kalkınmaya dayalı güvenlik anlayışı
6) Güvenlik ile kalkınma ilişkisi: ABD’nin güvenlik mimarisi ağırlıklı olarak askeri caydırıcılık, ittifaklar ve ortaklıklara dayanıyor. Çin ise kalkınmayı güvenliğin temeli görüyor. Çin’e göre ekonomik çıkarların bütünleşmesi, karşılıklı güven ve çatışmanın kaynaklarının azaltılması hattı inşa edilmeli.
7) Uluslararası düzen: ABD’nin güvenlik mimarisi anlayışında, ABD liderliğindeki ittifaklar ve ikili/çok taraflı güvenlik ortaklıkları belirleyici durumda. Çin ise bunu BM Şartı, uluslararası hukuk ile egemenlik ve toprak bütünlüğünün toplamı diye formüle ediyor. Xi Jinping, dış güçlerin “çifte standartları” terk etmesini istiyor.
Stratejik özerklik
ABD’nin güç kaybı, Çin’in ABD’yi dengelemeye başlaması, Ortadoğu’ya bakışlarındaki zıtlık ve toplamda çok kutuplu/merkezli dünyanın inşası, bölge ülkelerinin önüne stratejik düzlemde geniş bir manevra alanı yaratıyor. Mesele bölge ülkelerinin bunu değerlendirebilmesi.
20. yüzyılı İngiliz/ABD emperyalizminin ağır baskısı altında geçiren ve ABD güvenlik mimarisine hapsolan bölge ülkelerinin önünde, artık “stratejik özerkliklerini” kazanma fırsatı var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2026