Posts Tagged İsrail
S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/09/2026
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.
S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.
S-400 silah olmanın ötesidir
S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir;
– Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur,
– Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir,
– Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.
Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.
ABD onaylı alıcı
Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.
Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı.
BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.
Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.
Moskova’nın tutumu
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bahsettiği “süren teknik müzakerelerin” önemli bir aktörü de S-400’ün üreticisi olan Rusya’dır.
Moskova’nın sözleşmeye rağmen Ankara’nın satışını engelleyeceğini sanmıyorum. Putin, S-400’ü satarken de Türkiye’nin elden çıkarmasına razı olurken de ülkesinin çıkarlarını düşünür haliyle.
Oradaki temel çıkarı da şudur: NATO üyesi Türkiye ile iyi işbirliği sürdürebiliyor olmak. Bunun değeri konuşulan yeni bir nükleer santralden çok daha fazladır Moskova için.
Astana-Atlantik terazileri
Dikkat edilirse, Ankara’daki NATO zirvesi, Türk dış politikası açısından bir viraj oldu. Son tahlilde Ankara’nın S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, NATO 3.0’ın sonucudur.
Türkiye iyi kötü denge kurmaya çalıştığı dış politika konularında, NATO zirvesinden bu yana, dengeyi Atlantik’in çıkarlarına uygun şekilde kırmaya başladı. Bu Ukrayna-Rusya savaşından da böyle, ABD-İran savaşında da, diğer bölge sorunları konusunda da…
S-400, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte Astana Platformu’nda hareket ederek ABD dışı bölgesel çözümler aramasının sembolüydü. S-400’ün elden çıkarılması ise Türkiye’nin ABD stratejisine eklemlenmesi demektir. Bunun Ankara’nın İsrail politikasına nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde görmeye başlarız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2026
Tiyatro ve danışıklı dövüş meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/09/2026
Tiyatrocular haklı olarak kızıyorlar ama ne yazık ki mahkeme tutanağına geçtiği için tiyatroyu, bu makalede, siyasette bir benzetme olarak kullanmak durumundayım. Zira Nasuh Mahruki bu benzetme nedeniyle, üstelik kullanmadığı halde tutuklu.
16 Eylül’de Bakırköy’de ilk duruşmasına çıkacak olan Nasuh Mahruki’nin tutuklanma gerekçesi, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama.” Peki kim tahrik oldu? Hangi halk Mahruki’nin analizi nedeniyle kin ve düşmanlığa tahrik oldu? Kamuoyuna yansıyan bir tahrik olma durumu yok. Demek ki bir tek suçlayanlar tahrik oldu!
“Halkı aşağılama” suçlaması ise uğradığı her afette halkın yardımına ilk koşan Mahruki’ye yapılacak en büyük hakarettir. Tersine Mahruki, halkın onurunu Türk Bayrağı ile dünyanın zirvelerine dikmiş bir isimdir.
Öte yandan Mahruki, 15 Temmuz’a tiyatro demekle de suçlanıyor. Oysa Mahruki’nin suça gerekçe gösterilen mesajında tiyatro kelimesi yok. Kaldı ki tiyatro denmesi de bir suç değildir, sorunlu bir analiz olarak değerlendirilebilir, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere birçok siyasetçi tarafından da 15 Temmuz geçmişte tiyatro diye nitelenmiştir.
“Danışıklı dövüş” yalanı
Siyasette tiyatro benzetmesi gibi kullanılan bir başka kavram da “danışıklı dövüş”tür. Örneğin Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan kimi köşe yazarları, geçen yılki 12 Gün Savaşı’nda İsrail ile İran’ın danışıklı dövüştüğünü iddia ettiler. Güya İsrail İran’a, İran da İsrail’e zarar vermeyecek türden füzeler atıyormuş!
Ardından bu yıl 40 Gün Savaşı geldi; ABD ve İsrail İran’ı vurdu, İranlı en üst düzey yetkilileri öldürdü, İran’ın önemli altyapılarını tahrip etti. İran en sert şekilde yanıt verdi; İsrail’i vurdu, ABD’nin füze fırlattığı çeşitli ülkelerdeki üsleri vurdu. Öyle ki Pakistan’ın barış teklifine ABD İran’dan daha fazla istekli oldu.
Tüm bunlara rağmen, Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan aynı kişiler, ABD ile İsrail’in İran’la savaşına da yine danışıklı dövüş dediler!
Yalanlar
Türkiye Gazetesi’nin dünkü manşeti de böyleydi: “İran’ın hedefi Mekke İttifakı” başlığı atmışlar. Gazete, Husilerin (Ensarullah) Yemen’deki atağını ve Babülmendep Boğazı’nı ele geçirmesini bir “Ortadoğu uzmanı”na yorumlatmış. Buna göre;
– Husilerin Yemen’deki atağı, İran’ın işiymiş. İran bu hamleyle Mekke Paktı’nı hedef almış, çünkü Yemen’de hedef alınan Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile Mekke Paktı’ndaymış.
– İran Husileri Suudi Arabistan’a saldırtarak, Mekke anlaşması üzerinden Türkiye’yi ateşe çekmek istiyormuş.
– Bu Mekke Paktı’na karşıtlıkta da İran ile İsrail işbirliği yapıyormuş.
Doğrular
“Uzman”ın ve Türkiye Gazetesi’nin bu yanlışlarının hangi birini düzeltelim ki?
– İran Türkiye’yi neden ateşe çekmek istesin ki? Yemen’den daha büyük ateş İran’dır ve Türkiye o ateşe girmedi, İran da Türkiye ateşe girmediği için Ankara’ya teşekkür etti.
– Husilerin Suudi Arabistan güçleriyle mücadelesi 12 yıldır sürüyor, Mekke Paktı kurulalı daha bir ay oldu.
– İsrail ve İran’ın işbirliğini iddia edebilmek, ancak bu türden “uzmanlıkla” mümkündür! Gerçek çırılçıplak ortada: İsrail ve İran savaşıyor.
– İran ile İsrail Mekke Paktı’na karşı işbirliği yapıyorsa, aynı mantıkla ABD’nin de İsrail gibi Mekke Paktı’na karşı olması gerekir. Oysa ABD Mekke Paktı’na desteğini açıkladı.
ABD’li senatörün o sözleri
Gelelim işin “Türkiye’yi ateşe çekme” kısmına…
ABD’li Senatör Joe Wilson’un sözleri ortada: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”
Görüldüğü üzere Türkiye Gazetesi İran’ı suçlarken, Türkiye’yi asıl ateşe atmaya çalışanları perdeliyor. Bunda Türkiye Gazetesi’nin sahibi Ahmet Mücahit Ören’in ABD vatandaşı olmasının bir etkisi olup olmadığını da lütfen siz yorumlayın.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2026
İsrail’in ‘üç güvenlik halkası’ hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/09/2026
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Suriye topraklarında yaptığı açıklama, dar anlamda seçim kampanyasıdır ama geniş planda İsrail’in Geniş Ortadoğu Güvenlik Mimarisi yaklaşımıdır.
Neresidir İsrail için Geniş Ortadoğu? Mevcut Ortadoğu’ya Kuzey Doğu Afrika, Güney Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile Ege Denizi dahildir.
İsrail’in güvenlik mimarisi
Netanyahu, Şeyh (Hermon) Dağı’ndan, Şam’a 40 kilometre mesafeden şu mesajı verdi: “Hermon Dağı’ndan Yermuk Nehri’ne ve oradan Akdeniz’e kadar tüm bölgeyi kontrol ediyoruz. Bu, eşi benzeri görülmemiş mutlak kontroldür.”
Netanyahu’nun mesajı İsrail’in iç içe geçen üç güvenlik halkası üzerinden güvenlik mimarisi oluşturma hedefine işaret ediyor:
Birinci halka: Filistin, Lübnan, Suriye ve Ürdün’den koparılacak toprak ve tampon bölgeler.
İkinci halka: Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) dayanarak bölgesel ittifak hattı.
Üçüncü halka: Yunanistan, Somaliland ve Hindistan’dan geçen geniş üçüncü daire.
İşbirliği modelleri
Tel Aviv açısından Doğu Akdeniz’deki İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan işbirliği budur. Enerji işbirliği olarak başlayan ve giderek askeri yön kazanan bir ittifak modeli bu. İsrail Yunanistan ile “Aşil Kalkanı” savunma anlaşması yaptı. “Mısır askerleri tarihinde ilk kez Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin askeri geçit törenine katılacak.” (Cumhuriyet, 11.9.2026)
Tel Aviv açısından ABD sponsorlu IMEC, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Yolu da budur.
Hatta Tel Aviv açısından Beyaz Saray’ın Trump Koridoru’na çevirdiği Zengezur Koridoru da budur.
Suriye’de aslında kim kazandı?
Netanyahu Akdeniz’de “görülmemiş mutlak kontrol” mesajı veriyor ama Washington bunun olasılıksızlığının farkında. ABD Büyükelçisi Barrack o nedenle sık sık “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor.
Mesele de bu zaten: ABD müttefikliği, Kissinger’ın ifadesiyle, Türkiye için ölümcüldür. ABD yönetimi Türkiye’ye sürekli “Suriye’de siz kazandınız” diyerek, İsrail’in Suriye’deki kazanımlarını örtüyor:
a) İsrail’in üslere yaptığı saldırıların ardından Suriye Dışişleri, üslerin Türkiye’ye kullandırılmayacağını açıkladı. b) Suriye Dışişleri, İsrail’in 8 Aralık 2024 öncesi hatlara çekilmesi için ABD arabuluculuğunda görüştüklerini açıkladı. Bu, Şara yönetiminin, Esad yönetiminden farklı olarak İsrail işgali altındaki Golan Tepelerinden vazgeçtiği anlamına geliyor. Yeni Kolombiya hükümetinin “Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıma” kararı o amaçlıdır ve ABD faaliyetidir. c) Şara yönetimi Türkçeyi seçmeli dil kategorisinden çıkararak yerine Fransızcayı koydu. d) Şara yönetimi “enerji, liman, havacılık, su ve bankacılık” gibi çok önemli alanlarda Fransa’yla anlaştı.
İran Mekke Paktı’na davet edilmeli
Peki Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak savunma anlaşması İsrail’in modelinin karşısında mıdır? Suudi Arabistan’ın BAE’yle, Pakistan’ın Hindistan’la rekabeti kısmen buna işaret ediyor.
Ancak Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Mekke Paktı’nı, ABD’yle ittifaklarını tamamlayan bir model olarak tarif etmeleri, başka bir sonuç doğuruyor. ABD’yle ittifakı tamamlayan bir ittifak, elbette İsrail’e karşı olamaz.
Tersine ABD’nin Mekke İttifakı’nı İran’a ve İran’ın müttefiklerine karşı konumlandırmak istediği görülüyor ki bu ittifakı İsrail’e yararlı hale getirir. İşte ABD’li Senatör Joe Wilson’un Husilerin Yemen’deki atağı üzerine yaptığı “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” demesi, o amaçlıdır. (ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Darrell Issa’nın Hürriyet üzerinden verdiği “S-400’de en iyi çözüm BAE” mesaj da tamamlayıcı niteliktedir.)
ABD’nin “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni” inşa etmesinin panzehiri ortada: İran, Mekke Paktı’na davet edilmeli. Bu Mısır’ın da BAE başta Körfez ülkelerinin de İsrail’le ilişkilerini gözden geçirmesini sağlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2026
Ortadoğu’da 7 ABD-Çin farkı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/09/2026
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2 Eylül 2026’da Kahire’de Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile yaptığı görüşmede, Ortadoğu için kapsamlı bir “yeni güvenlik mimarisi” önerdi. Çin Dışişleri Bakanlığı bunu dört maddelik öneri olarak yayımladı:
1) Ortadoğu’nun güvenliğini bölge ülkeleri belirlemeli.
2) Sorunlar tek tek değil, bütünlüklü çözülmeli; Filistin merkezde tutulmalı.
3) Güvenliğin, ekonomik kalkınma temeli oluşturulmalı.
4) BM ve uluslararası hukuk merkezli bir sistem kurulmalı.
ABD’den bölge ülkelerine kayan mimari
Xi’nin önerisi, 2022 Çin-Arap Zirvesi’ndeki “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir Ortadoğu güvenliği” önerisinin geliştirilmiş hali. Pekin, özetle Ortadoğu’da “ABD merkezli güvenlik düzeni” yerine “bölge ülkeleri merkezli ortak güvenlik düzeni” öneriyor.
Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la yaptığı ortak savunma anlaşması ve bunun yeni üyelere açık bir Mekke Paktı olarak sunulması, tabii İran’a karşı olmaması şartıyla, Çin’in Ortadoğu için önerdiği yeni güvenlik mimarisiyle örtüşüyor. Buradaki temel sorun, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bu ittifakı, ABD’yle ittifaklarının tamamlayıcısı olarak sunmaları.
Toplamda ise ABD ile Çin’in Ortadoğu’ya yönelik güvenlik mimarisi yaklaşımları birbirine tamamen zıt durumda. Karşılaştıracak olursak:
İran ve İsrail’e yaklaşım farkı
1) Sistemin merkezi: ABD’ye göre ABD’nin bölgedeki askeri/siyasi varlığı ve ikili ittifakları, önemli dayanak durumunda ve sistemin merkezini oluşturuyor. Çin’e göre ise sistemin merkezi, bölge ülkelerinin kendileri. Xi, Ortadoğu halklarının “kendi işlerinin efendisi” olması gerektiğini söylüyor.
2) İsrail’in yeri: İsrail, ABD’nin bölgesel stratejisinin bir numaralı ortağı durumunda. ABD’nin güvenlik mimarisi, bölge ülkelerinin İsrail ile normalleşmesinin genişletilmesini içeriyor. Çin ise İsrail’e ayrıcalıklı/merkezi bir rol tarif etmiyor; güvenliği bütün bölge ülkelerinin ortak güvenliği üzerinden tanımlanıyor.
3) İran’ın yeri: İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması ve çevrelenmesi ABD stratejisinin çok önemli unsuru. Çin ise İran’ın dışlanmasını öngören bir güvenlik sistemine karşı. Çin’e göre İran bölgesel güvenlik düzeninin temel parçası.
Mimaride dış güçler meselesi
4) Filistin sorunu: ABD için Filistin sorunu konusu, İsrail-Arap normalleşmesinin alt başlığı niteliğinde. Xi ise açıkça Mısır’da “Filistin sorunu Ortadoğu sorununun merkezinde kalmaktadır ve hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir” dedi.
5) Dış güçler sorunu: ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinde, ABD’nin kendisi doğrudan bölgesel güvenlik sağlayıcısı rolünde. ABD bunu askeri mevcudiyet, güvenlik garantileri ve ortaklıklar yoluyla sürdürmek istiyor. Xi ise açıkça “dış güçlerin müdahalesine karşı çıkılması” gerektiğini söylüyor ve “bölge güvenliğinin bölgenin iç dinamiklerinden üretilmesi gerektiğini” savunuyor.
Kalkınmaya dayalı güvenlik anlayışı
6) Güvenlik ile kalkınma ilişkisi: ABD’nin güvenlik mimarisi ağırlıklı olarak askeri caydırıcılık, ittifaklar ve ortaklıklara dayanıyor. Çin ise kalkınmayı güvenliğin temeli görüyor. Çin’e göre ekonomik çıkarların bütünleşmesi, karşılıklı güven ve çatışmanın kaynaklarının azaltılması hattı inşa edilmeli.
7) Uluslararası düzen: ABD’nin güvenlik mimarisi anlayışında, ABD liderliğindeki ittifaklar ve ikili/çok taraflı güvenlik ortaklıkları belirleyici durumda. Çin ise bunu BM Şartı, uluslararası hukuk ile egemenlik ve toprak bütünlüğünün toplamı diye formüle ediyor. Xi Jinping, dış güçlerin “çifte standartları” terk etmesini istiyor.
Stratejik özerklik
ABD’nin güç kaybı, Çin’in ABD’yi dengelemeye başlaması, Ortadoğu’ya bakışlarındaki zıtlık ve toplamda çok kutuplu/merkezli dünyanın inşası, bölge ülkelerinin önüne stratejik düzlemde geniş bir manevra alanı yaratıyor. Mesele bölge ülkelerinin bunu değerlendirebilmesi.
20. yüzyılı İngiliz/ABD emperyalizminin ağır baskısı altında geçiren ve ABD güvenlik mimarisine hapsolan bölge ülkelerinin önünde, artık “stratejik özerkliklerini” kazanma fırsatı var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2026
ABD’den Donroe ile İsrail’e nefes
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/09/2026
ABD’nin Güney Amerika üzerinde tam hegemonya kurma stratejisinden İsrail de kazanıyor. Washington, uluslararası alanda yalnızlaşan İsrail’e, Güney Amerika ülkeleri üzerinden nefes aldırmaya çalışıyor.
Trump yönetiminin “Yeni Montroe Doktrini” ya da sevdikleri isimlendirmeyle “Donroe Doktrini”, binlerce kilometre öteden İsrail’e destek sağlıyor.
İsrail’den Kolombiya’ya karaküp operasyonu
Yeni Kolombiya hükümeti, Suriye’deki Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını açıkladı. Oysa önceki Kolombiya hükümeti, İsrail’in Gazze soykırımına karşı çok net bir karşı duruş sergilemiş ve İsrail’in tecriti için dünya çapında etki göstermişti. Nitekim eski Başbakan Gustavo Petro, yeni yönetimin kararını kınayarak, “Kolombiya halkı halen Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunu kabul etmiyor” dedi. (AA, 16.8.2026)
Görevi boyunca İsrail’i karşı etkili tutum alan Petro, 21 Haziran’daki seçimleri, İsrail yanlısı Abelardo de la Espriella’ya kaybetmiş, seçime müdahaleyi şöyle anlatmıştı: “Bautista kardeşlere bu şaibeli algoritmaları ve diğer destekleri sağlayan şirket ‘Black Cube’ adındaki İsrailli bir özel istihbarat şirketidir. ‘Balart’ ise Abelardo’nun oldukça lekeli olan imajını temizlemek için kendisine milyonlarca dolar ödenen ve Trump’ı, Abelardo’yu desteklemeye ikna etmekle görevlendirilen lobicilik şirketidir.”
Peru İran’la ilişkilerini kesti
Peru hükümeti, ABD ve İsrail’in saldırısı altındaki İran’la diplomatik ilişkilerini kesme kararı aldı.
Peru, İran’ı “Ortadoğu’daki çatışmaları kışkırtmakla” suçluyor: Peru Dışişleri Bakanlığının açıklamasına göre Peru Hükümeti İran’ı “nükleer tesislere yönelik uluslararası denetimleri engellemekle” ve “Hürmüz Boğazı’ndaki uluslararası ticareti aksatmakla” suçluyor. Her ikisi de Peru’dan önce ABD ve İsrail’in suçlaması tabii ki.
Peru’ya göre 12 bin kilometre öteden Ortadoğu’ya gelip İran’a saldıran ABD ile İsrail değil ama topraklarını savunan İran suçlu!
Venezuela’da çifte ihanet
Venezuela ve İsrail, bu ay yaptıkları anlaşmayla konsolosluk hizmetlerini yeniden başlatma kararı aldılar. 17 yıl sonra gelen bu kararın ardında elbette emperyalist ABD vardı.
İsrail, 2008 yılının sonunda Gazze’ye “Dökme Kurşun Operasyonu” düzenlemiş ve binlerce Filistinliyi katletmişti. O tarihte İsrail’in bu saldırısına karşı dünyada onurlu tavır gösteren liderlerin başında Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez geliyordu. Chavez, Ocak 2009’da İsrail’le diplomatik ilişkileri kesti. Ardılı Maduro da İsrail’e karşı bu onurlu tutumu sürdürdü.
Ne zaman ki emperyalist ABD Maduro’ya karşı alçakça bir operasyon yaptı ve onu New York’a kaçırdı, Karakas’ın tutumu değişti. Maduro’ya ihanet edenler bir yandan Trump’ın isteklerine teslim olup Venezuela’nın petrol rezervlerini ABD’nin enerji şirketlerine peşkeş çekerken, bir yandan da İsrail’le diplomatik ilişkileri başlatma kararı aldılar.
Arjantin’de İsrail’in en önemli dostu
İsrail’in en önemli dostlarının başında Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei geliyor. Öyle ki İsrail’e verdiği destek nedeniyle özel bir ödül bile aldı!
Arjantin’in İsrail’e desteği, ABD’de yapılan Futbol Dünya Kupası finaline bile yansıdı. Netanyahu finalde İspanya’yla mücadele eden Arjantin’e videolu destek yayınladı. Zira İspanya’nın Sosyalist Başbakanı Sanchez, İsrail’in Gazze soykırımına karşı en etkili tutum alan Avrupalı liderdi.
Milei’nin İsrail’e desteğini sıralamaya bu sütun yetmez. Milei’nin seçim kampanyası sırasında İsrail bayrağı taşımasından, Arjantin’in Tel Aviv Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma sözü vermesine kadar uzun bir destek listesi var.
ABD’den İsrail için UCM çağrısı
Öte yandan ABD, İsrail yönetimini mahkum eden Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) karşı da Güney Amerika ülkelerinden destek arıyor. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Güney Amerika ülkelerine, UCM’den ayrılmaları çağrısı yaptı. (AA, 13.8.2026)
UCM’nin yargıçlarına baskı uygulayan, ABD’ye giriş yasağı getiren, hatta haklarında operasyonel haber yaptıran Washington yönetimi, birkaç ülkenin UCM’den ayrılmasının İsrail’e nefes aldıracağını umuyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2026
Irak’ta Ukrayna hücresi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/08/2026
Irak’ı, ABD-İran savaşının bir alt cephesi yapmaya dönük olaylar yaşandı son bir haftada.
Bu olaylar iki düzlemde ortaya çıktı: Biri, Irak topraklarından Irak’ın komşularının hedef alınması ve bu saldırılarla ilgili olarak İran’ın suçlanması. İkincisi ise Türkiye’yi de ilgilendiren “Kürt kartı” konusu.
Hedef ‘Irak’ı çatışma alanı’ yapmak mı?
Olguları kronolojik olarak sıralayacak olursak:
– Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran ticaret gemisini vurdu. (Cumhuriyet, 25.7.2026)
– Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Irak’tan havalanan insansız hava araçlarıyla (İHA) ülkedeki bazı petrol tesislerinin hedef alındığını açıkladı. Irak’ta faaliyet gösteren İran destekli silahlı gruplar Suudi Arabistan’a yönelik İHA saldırılarının arkasında oldukları yönündeki iddiaları reddetti. (Sputnik, 27.7.2026)
– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi, Ukrayna adına faaliyet gösteren ve ülke içinde düzenlenen çeşitli saldırılardan sorumlu olan hücrelerin yakalandığını açıkladı. (Cumhuriyet, 28.7.2026)
– Irak Başbakanlık Basın Ofisi: “Irak Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD ve Suudi Arabistan’ın Haşdi Şabi’ye ait bazı merkezleri hedef aldığı saldırıların ardından düzenlediği olağanüstü toplantıda, Irak’ın egemenliğini ihlal eden girişimlere karşı koymak ve komşu ülkeleri tehdit edebilecek her türlü girişimi önlemek amacıyla bir güvenlik planının hayata geçirilmesine karar verdi.” (AA, 29.7.2026)
– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım Abbudi: “Bazı taraflar Irak’ı, ülke çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmaların içine çekmeye çalışıyor.” (Rudaw, 30.7.2026)
– ABD ordusu, Erbil Uluslararası Havalimanı’ndan Patriot füze sistemlerini ve personelini çekmeye başladı. (Al-Monitor, 1.8.2026)
– Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik herhangi bir saldırının çıkış noktası veya geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. (Dünya, 2.8.2026)
Ankara-Tahran uyumu
Anımsayacaksınız, ABD Başkanı Trump, 40 Gün Savaşı’nın bir aşamasında Irak’ın kuzeyindeki iki Kürt grubunun liderlerini telefonla arayarak, İran’a karşı harekete geçmelerini istemişti. Ancak Barzaniler ve Talabaniler, bu talebe olumsuz yanıt vermişlerdi. İki grubun bu kararında birincil olarak İran’ın ABD-İsrail cephesine ağır kayıplar yaşatıyor olması ve ikincil olarak da Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin uyarısı etkili olmuştu.
Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi daha sonra yaptığı bir açıklamada, bu konuda Türkiye’nin önemli rol oynadığına dikkat çekmişti: “Savaş sırasında ABD ve İsrail’in planlarından biri, Irak Kürdistanı’nda bulunan İranlı silahlı Kürt gruplarını harekete geçirerek İran içinde ikinci bir cephe açmaktı. Bu konuda Türkiye önemli bir rol oynadı. Türkiye, Amerikalılarla görüştü ve bu meselede son derece kararlı bir tutum aldı. Yürütülen bir dizi girişim bu planı boşa çıkardı.” (Al Monitor, 20.7.2026)
Bu konuda son bir haftada önemli bir gelişme daha yaşandı. Ankara Tahran’a “Irak’taki İranlı Kürt gruplara saldırıları durdur, bu onları İsrail’e yaklaştırır” mesajı verdi (Ragıp Soylu, Middle East Eye, 31.7.2026). Ankara’nın uyarısında, öncelikle PKK’yle yürüttüğü çözüm sürecininin etkilenmemesi amacı olduğu anlaşılıyor.
Amaç İsrail’in “nüfuz alanını” genişletme
ABD ve İsrail, bir yandan İran’a doğrudan saldırırken, bir yandan da İran’dan Filistin’e uzanan “direniş hattını” ortadan kaldırmaya çalışıyor. Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması ve ABD’yle uyumlu Şara’nın iş başına getirilmesi bu amaçlaydı. Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmaya çalışılması bu amaçladır. ABD’nin Irak ile Körfez üülkelerini karşı karşıya getirerek Bağdat yönetimi üzerinde basınç oluşturmaya çalışması ve hükümeti İran’a karşı pozisyon olmaya zorlaması bu amaçladır.
ABD, “İran’ın nüfuzu bölgeyi tehdit ediyor” diyerek ve bu söylem üzerinden bölge ülkelerinin bir kısmını İran’a karşı konumlandırarak, İsrail’in bölgedeki “nüfuz alanını” genişletiyor. Türkiye başta bölge açısından asıl sorun budur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2026
Hazar’da ortak cephe olasılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/07/2026
Yinelemek pahasına şu iki saptamayla başlayalım:
1) ABD’nin İran’a saldırısı, “ana strateji” düzleminde, ABD’nin Asya’yı ve Çin’i hedef almasının aşamasıdır.
2) Ankara’daki NATO zirvesi ve 6 maddelik sonuç bildirisi, NATO üyelerine Rusya’ya ve İran’a karşı konumlanma görevi yüklemektedir.
Ankara’daki NATO zirvesinin önemi
ABD’nin NATO aracılığıyla müttefiklerine dayattığı bu planlama haliyle en çok Türkiye’yi etkileyecektir. Türkiye Ukrayna-Rusya savaşında “aktif tarafsızlık” izledi, ABD-İran savaşında ise dört füze kışkırtmasına rağmen ABD’ye üslerini ve hava sahasını kullandırmadı ve savaşın dışında kalabildi.
Ancak NATO’nun 7-8 Temmuz tarihli Ankara zirvesi bu açıdan bir değişiklik dayattı. İstanbul Boğazı’ndaki yeni deniz komutanlığı Ukrayna ile, Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhı da Doğu Akdeniz-Ortadoğu ile ilgilidir. Haliyle ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı pozisyonlamasıyla ilgilidir.
Netanyahu ve Zelenski’nin hedefleri
İsrail Başbakanı Netanyahu ile Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin peşi sıra Washington’da bulunmaları elbette bir planlamayla ilgili. Her iki isim taktik düzeyde ABD’den destek almanın ve stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenmenin peşinde:
– Netanyahu taktik düzeyde ABD-İran anlaşmasını önleyebilmenin yolunu ararken, stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenerek Ortadoğu’da genişlemek ve merkez ülke olmak istemektedir.
– Zelenski ise taktik düzeyde Trump yönetiminden yeniden almaya başladığı desteği artırmanın ve stratejik düzeyde Ukrayna’yı NATO’ya bağlamanın peşindedir.
Ukrayna Hazar’da İran gemisini neden vurdu?
Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisini vurmasının anlamı işte buradadır. Zelenski, taktik düzeyde Rusya-İran tedarik hattına saldırarak iki ülkenin silah sevkiyatına müdahale edebileceğini ve buradan hareketle Trump’a “Rusya-İran askeri ortaklığını” hedef alabileceğini göstermek istedi.
Zelenski’nin “iki savaşı birleştirme” amacı elbette öncelikle Washington’un desteğini artırmak istemesiyle ilgili ve Trump yönetiminin şu ana kadar “iki savaşı ayrı ele alma” şeklinde götürdüğü planlamaya da uymuyor. Ancak Trump yönetiminin son birkaç aydır Ukrayna-Rusya savaşı konusunda yeniden söylem değiştirmesi, Alaska’da bir anlaşma yapmadıklarını belirtmesi ve daha önemlisi Pentagon’un yeniden Ukrayna’ya askeri destek vermeye başlaması bir durum değişikliğine işaret ediyor. NATO zirvesi kısa sonuç bildirisinden “Rusya’ya karşı Ukrayna’ya ve İran’a karşı ABD’ye (ve elbette İsrail’e) destek” çıkması da bir strateji değişikliğine işaret ediyor.
Dolayısıyla ABD açısından “Asya’ya karşı geniş cephe” stratejisi, koşullarını bulabilirse, hayata geçirilmek istenecektir.
ABD’nin Hazar’daki taktik hamleleri
Kaldı ki ABD bu stratejinin kimi taktik hamlelerini zaten başlattı: 1) ABD, Esad’ı devirme operasyonu üzerinden Astana Platformu’nu, Türkiye-Rusya-İran ortaklığını rafa kaldırdı. 2) ABD, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Zengezur Koridoru’nu 99 yıllığına Trump Koridoru’na çevirerek Güney Kafkasya’ya, Türkiye-İran-Rusya arasına, kama gibi girmeye çalışıyor. 3) ABD, Gürcistan-Rusya ilişkilerini bozmaya, Gürcistan’ı NATO üyesi yapmaya, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısından ABD/NATO üssü elde etmeye çalışıyor. 4) ABD Büyükelçisi Barrack, mevcut tablo hiç öyle göstermese de ısrarla “göreceksiniz, Türkiye ve İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor.
Dolayısıyla ABD’nin bu “ana/büyük stratejisi”, Türkiye’yi Karadeniz, Hazar, Doğu Akdeniz ve Basra (Fars) Körfezi çerçevesi içerisinde İran ve Rusya ile sıkıntıya sokma riski içermektedir.
İç politik mücadele ve onunla bağlantılı operasyon-gözaltı trafiği ise siyasetin ve kamuoyunun bu esas tehdide dikkat kesilmesini engellemektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2026
Anlaşmaya Abraham kaması
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/05/2026
Trump yönetimi, görüleceği üzere İran’a yeniden savaş açamıyor ama İran’ı kendi istediği şartlarda masaya da oturtamıyor. Bu birincisi Washington yönetimi tarafından 15 günlük ateşkesin sürekli uzatılmasına ve ikincisi de Pakistan arabuluculuğunda taraflar arasında sürekli yeni anlaşma taslaklarının gidip gelmesine neden oluyor.
Şu anda üzerinde bugüne kadar en fazla uzlaşılabilen “14 maddelik bir mutabakat muhtırası” var. Son rötuşları yapılan bu “mutabakat muhtırası”nın kabul edilmemesi için İsrail ve ABD’deki İsrail lobisi tüm kozlarını oynuyor.
Tahran’dan Trump’a “İsrail’in yıkıcı müdahalesi” uyarısı
Tahran yönetimine göre 14 maddelik mutabakat muhtırası, “savaşın Lübnan dahil tüm cephelerde sona erdirilmesi”, “Hürmüz Boğazı ve deniz haydutluğunun önlenmesi” konularına odaklanmış bir metin. İran Dışişleri Bakanlığına göre mutabakat muhtırasının sonuç vermesi durumunda, “60 gün içinde nükleer mesele de dâhil olmak üzere muhtırada yer alan konular” tartışılacak…
Bu aslında İran’ın başından beri savunduğu “aşamalı müzakere” prensibine gelindiğini ortaya koyuyor. Ama yukarıda da belirttiğim gibi bu olası uzlaşmayı, İsrail ve lobisi engellemeye çalışıyor.
Tahran yönetimi de buna dikkat çekiyor: “ABD’nin karar alma süreçlerinde bir karmaşa bulunmaktadır; Siyonist rejimin burada yıkıcı müdahalesi için zemin hazırdır.”
Trump: “Bölge önce İsrail’le anlaşsın”
İşte Trump’ın dosyasından çıkan “önce Abraham anlaşması” şartı, İsrail ve lobisinin yeni engelleme girişimidir. Trump’ın “büyük bölge barışı” gibi sunduğu şart şöyle:
Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.
Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!
ABD’nin “Filistin’e ihanet edin” şartı
Bu Trump’ın iddia ettiği gibi “bir bölge barışı” girişimi değil, pratikte ABD-İran anlaşmasına sokulmuş kamadır. Zira Trump’ın görüştüğü ülkelerin çoğunun “sırf İran’la anlaşma karşılığında” İsrail’le Abraham Anlaşması imzalaması olası değildir.
Çünkü ABD’nin bu şartı, fiilen bölge ülkelerine “Filistin’e ihanet edin” şartıdır.
Oysa bu ülkelerinden en azından bir kısmı açısından İsrail’le Abraham Anlaşması’nın şartı, İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve Filistin Devletini tanımasıdır. Bunun üzerinden atlayarak sırf ABD İran’la anlaşsın diye İsrail’le anlaşmak, Abraham anlaşmasına imza atacak liderlerin siyasi intiharı olur.
İran açısından kabul edilemez
Kaldı ki ABD-İran savaşının nedenlerinden biri de Filistin meselesidir, İran’ın Filistinlilere desteğidir, İran’ın İsrail’in Gazze soykırımına karşı fiili karşı duruşudur.
Nitekim İran, ABD’yle mutabakat muhtırasının merkezine sadece “ABD’nin İran’a saldırısının son bulmasını” değil, bölgedeki tüm saldırıların sonlandırılmasını koyuyor. İsrail’in Lübnan başta bölge ülkelerine saldırının sona erdirilmesi, Tahran’ın imzalayabileceğini bir anlaşma metninin esasını oluşturuyor.
Dolayısıyla Trump’ın mutabakata Abraham şartı koyması, İran açısından da Trump’ın isimlerini sıraladığı bölge ülkelerinin çoğunluğu açısından da kabul edilemez.
Trump İran’la anlaşma istiyorsa, ki iddia ettiğinin tersine Washington Tahran’dan çok daha istekli, o zaman “made in İsrail” şartlarını kenara koyarak, geçen hafta dile getirdiği “ben ne dersem Netanyahu onu yapacak” sözünü siyasete yansıtmalıdır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Mayıs 2026