Posts Tagged Mekke Paktı

Mekke İttifakı Yemen için mi?

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman, Yemen’de Ensarullah Hareketine karşı ABD’den destek istedi alamadı, İngiltere’den destek istedi alamadı. Ancak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamasına bakılırsa, Ankara Riyad yönetimine destek vermeye yeşil ışık yaktı. 

19 Eylül akşamı NTV’ye çıkan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Mekke İttifakı’nın gereği olarak Husilere (Ensarullah) karşı Suudilerin yanında askeri angajmana girilip girilmeyeceği” soruldu. Fidan yanıt olarak özetle “müttefiklik anlaşması yaptıklarını, sözlerinin eri olduklarını, dayanışma göstereceklerini, Suudilerin askeri ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini” söyledi. 

Resmi olarak Mekke İttifakı yok

Fidan kamuoyunun karşısında böyle dedi ama Türkiye’nin Mekke İttifakı gereği Yemen’de Suudilere yardım etmesi “hukuken” olası değil. 

Bir kere ortada resmi olarak bir Mekke İttifakı yok. Üç ülke, bu yönde bir irade ortaya koydular ama ittifak konusu Türk hukuku nezdinde henüz geçerli değil. Zira anlaşmanın resmileşmesi, metnin TBMM’de onaylanmasını gerektiriyor. Ancak ortada bir anlaşma metni de yok. Üç ülke yetkilileri ittifak kurduklarını söylediler ama en azından kamuoyunun bildiği bir ittifak metni imzalamadılar. 

İçeriğine dair sınırlı açıklamalar yaptılar. O açıklamalara göre ittifak, NATO’nun 5. maddesinden ilham almıştı; üyelerden birine yapılan saldırı  tüm üyelere yapılmış sayılıyordu, ittifak kimseyi hedef almıyordu, “herkese” açıktı, üzerinde iki yıldır çalışılıyordu. 

Ensarullah’a vurulan darbe, İsrail’e yarar 

İttifak resmen TBMM tarafından onaylanmadığı için Türkiye Yemen’de Ensarullah hareketine karşı Suudi Arabistan’a destek veremez. Mehmetçik Suudi kraliyet ailesinin çıkarları için Yemen çöllerine gönderilemez.

Peki AKP hükümeti, TBMM’ye bir metin getirir ve onaylatırsa? Yemen örneğinden de görüleceği üzere bu ittifak daha çok Suudilerin çıkarını savunmak için oluşturulduğuna göre ve daha ortada bir resmiyet yokken bile AKP hükümeti sadece mutabakata dayanarak Suudilere yardım etmek istediğini ortaya koyduğunu göre, TBMM bu ittifakı şu şartlar dışında reddetmelidir: İttifak, Türkiye’nin komşusu İran’a karşı olmamalı ve ABD ile İsrail’in çıkarlarını dolaylı da olsa desteklememelidir.

Yemen’de Ensarullah Hareketine vurulan her darbe, İsrail’e yarayacaktır. Gazze soykırımı karşısında Arap devletleri “açıklama” yapmakla yetinirken, Yemen’in Ensarullah Hareketi Filistinli kardeşlerini füzelerle savundu!

Türkiye mazluma karşı olmamalı 

Diğer yandan, gerçi erozyona uğratıldıysa da, Türkiye’nin kuruluş felsefesi zalimle mazlumu ayırmayı esas alır. Burda mazlum olan Yemen’in Ensarullah Hareketi’dir. 

2015 yılından bu yana Yemen Ensarullah Hareketi’ne saldıran Suudi Arabistan’dır. Gazze’yi savunmak için Filistinlilere tek bir tabanca bile göndermeyen Suudi kraliyet ailesi, petrodolar çıkarı için 10 yıldır Yemen’e bomba yağdırmaktadır. 

Türkiye sadece bu nedenle bile Ensarullah’a karşı Suudiler için cepheye girmemelidir.

Suudilerin güvenliği sorunu 

ABD’nin Mekke İttifakına desteği yeterince açıklayıcıdır. ABD, yeni doktrini gereği bölgesel müttefiklerine güç paylaştırma stratejisi uygularken, Suudi Arabistan’ın güvenliğini de Türkiye’ye havale etmiş görünüyor.

ABD’li Senatör Joe Wilson’un şu sözleri, bu amacı ortaya koymaktadır: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”

“Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” diyen Soros’tan, Mehmetçiği Yemen’de görmek isteyen Wilson’a, hepsi, emperyalizmin Körfez çıkarlarını Türk kanıyla korumak istiyorlar!

Türkiye bubtezgaha gelmemeli!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Eylül 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Tiyatro ve danışıklı dövüş meselesi

Tiyatrocular haklı olarak kızıyorlar ama ne yazık ki mahkeme tutanağına geçtiği için tiyatroyu, bu makalede, siyasette bir benzetme olarak kullanmak durumundayım. Zira Nasuh Mahruki bu benzetme nedeniyle, üstelik kullanmadığı halde tutuklu.

16 Eylül’de Bakırköy’de ilk duruşmasına çıkacak olan Nasuh Mahruki’nin tutuklanma gerekçesi, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama.” Peki kim tahrik oldu? Hangi halk Mahruki’nin analizi nedeniyle kin ve düşmanlığa tahrik oldu? Kamuoyuna yansıyan bir tahrik olma durumu yok. Demek ki bir tek suçlayanlar tahrik oldu!

“Halkı aşağılama” suçlaması ise uğradığı her afette halkın yardımına ilk koşan Mahruki’ye yapılacak en büyük hakarettir. Tersine Mahruki, halkın onurunu Türk Bayrağı ile dünyanın zirvelerine dikmiş bir isimdir. 

Öte yandan Mahruki, 15 Temmuz’a tiyatro demekle de suçlanıyor. Oysa Mahruki’nin suça gerekçe gösterilen mesajında tiyatro kelimesi yok. Kaldı ki tiyatro denmesi de bir suç değildir, sorunlu bir analiz olarak değerlendirilebilir, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere birçok siyasetçi tarafından da 15 Temmuz geçmişte tiyatro diye nitelenmiştir.

“Danışıklı dövüş” yalanı

Siyasette tiyatro benzetmesi gibi kullanılan bir başka kavram da “danışıklı dövüş”tür. Örneğin Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan kimi köşe yazarları, geçen yılki 12 Gün Savaşı’nda İsrail ile İran’ın danışıklı dövüştüğünü iddia ettiler. Güya İsrail İran’a, İran da İsrail’e zarar vermeyecek türden füzeler atıyormuş! 

Ardından bu yıl 40 Gün Savaşı geldi; ABD ve İsrail İran’ı vurdu, İranlı en üst düzey yetkilileri öldürdü, İran’ın önemli altyapılarını tahrip etti. İran en sert şekilde yanıt verdi; İsrail’i vurdu, ABD’nin füze fırlattığı çeşitli ülkelerdeki üsleri vurdu. Öyle ki Pakistan’ın barış teklifine ABD İran’dan daha fazla istekli oldu. 

Tüm bunlara rağmen, Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan aynı kişiler, ABD ile İsrail’in İran’la savaşına da yine danışıklı dövüş dediler!

Yalanlar

Türkiye Gazetesi’nin dünkü manşeti de böyleydi: “İran’ın hedefi Mekke İttifakı” başlığı atmışlar. Gazete, Husilerin (Ensarullah) Yemen’deki atağını ve Babülmendep Boğazı’nı ele geçirmesini bir “Ortadoğu uzmanı”na yorumlatmış. Buna göre; 

– Husilerin Yemen’deki atağı, İran’ın işiymiş. İran bu hamleyle Mekke Paktı’nı hedef almış, çünkü Yemen’de hedef alınan Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile Mekke Paktı’ndaymış.

– İran Husileri Suudi Arabistan’a saldırtarak, Mekke anlaşması üzerinden Türkiye’yi ateşe çekmek istiyormuş. 

– Bu Mekke Paktı’na karşıtlıkta da İran ile İsrail işbirliği yapıyormuş.

Doğrular

“Uzman”ın ve Türkiye Gazetesi’nin bu yanlışlarının hangi birini düzeltelim ki?

– İran Türkiye’yi neden ateşe çekmek istesin ki? Yemen’den daha büyük ateş İran’dır ve Türkiye o ateşe girmedi, İran da Türkiye ateşe girmediği için Ankara’ya teşekkür etti. 

– Husilerin Suudi Arabistan güçleriyle mücadelesi 12 yıldır sürüyor, Mekke Paktı kurulalı daha bir ay oldu. 

– İsrail ve İran’ın işbirliğini iddia edebilmek, ancak bu türden “uzmanlıkla” mümkündür! Gerçek çırılçıplak ortada: İsrail ve İran savaşıyor. 

– İran ile İsrail Mekke Paktı’na karşı işbirliği yapıyorsa, aynı mantıkla ABD’nin de İsrail gibi Mekke Paktı’na karşı olması gerekir. Oysa ABD Mekke Paktı’na desteğini açıkladı. 

ABD’li senatörün o sözleri

Gelelim işin “Türkiye’yi ateşe çekme” kısmına… 

ABD’li Senatör Joe Wilson’un sözleri ortada: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”

Görüldüğü üzere Türkiye Gazetesi İran’ı suçlarken, Türkiye’yi asıl ateşe atmaya çalışanları perdeliyor. Bunda Türkiye Gazetesi’nin sahibi Ahmet Mücahit Ören’in ABD vatandaşı olmasının bir etkisi olup olmadığını da lütfen siz yorumlayın.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

İsrail’in ‘üç güvenlik halkası’ hedefi

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Suriye topraklarında yaptığı açıklama, dar anlamda seçim kampanyasıdır ama geniş planda İsrail’in Geniş Ortadoğu Güvenlik Mimarisi yaklaşımıdır. 

Neresidir İsrail için Geniş Ortadoğu? Mevcut Ortadoğu’ya Kuzey Doğu Afrika, Güney Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile Ege Denizi dahildir.

İsrail’in güvenlik mimarisi 

Netanyahu, Şeyh (Hermon) Dağı’ndan, Şam’a 40 kilometre mesafeden şu mesajı verdi: “Hermon Dağı’ndan Yermuk Nehri’ne ve oradan Akdeniz’e kadar tüm bölgeyi kontrol ediyoruz. Bu, eşi benzeri görülmemiş mutlak kontroldür.”

Netanyahu’nun mesajı İsrail’in iç içe geçen üç güvenlik halkası üzerinden güvenlik mimarisi oluşturma hedefine işaret ediyor:

Birinci halka: Filistin, Lübnan, Suriye ve Ürdün’den koparılacak toprak ve tampon bölgeler. 

İkinci halka: Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) dayanarak bölgesel ittifak hattı.

Üçüncü halka: Yunanistan, Somaliland ve Hindistan’dan geçen geniş üçüncü daire. 

İşbirliği modelleri

Tel Aviv açısından Doğu Akdeniz’deki İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan işbirliği budur. Enerji işbirliği olarak başlayan ve giderek askeri yön kazanan bir ittifak modeli bu. İsrail Yunanistan ile “Aşil Kalkanı” savunma anlaşması yaptı. “Mısır askerleri tarihinde ilk kez Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin askeri geçit törenine katılacak.” (Cumhuriyet, 11.9.2026)

Tel Aviv açısından ABD sponsorlu IMEC, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Yolu da budur. 

Hatta Tel Aviv açısından Beyaz Saray’ın Trump Koridoru’na çevirdiği Zengezur Koridoru da budur. 

Suriye’de aslında kim kazandı?

Netanyahu Akdeniz’de “görülmemiş mutlak kontrol” mesajı veriyor ama Washington bunun olasılıksızlığının farkında. ABD Büyükelçisi Barrack o nedenle sık sık “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor. 

Mesele de bu zaten: ABD müttefikliği, Kissinger’ın ifadesiyle, Türkiye için ölümcüldür. ABD yönetimi Türkiye’ye sürekli “Suriye’de siz kazandınız” diyerek, İsrail’in Suriye’deki kazanımlarını örtüyor:

a) İsrail’in üslere yaptığı saldırıların ardından Suriye Dışişleri, üslerin Türkiye’ye kullandırılmayacağını açıkladı. b) Suriye Dışişleri, İsrail’in 8 Aralık 2024 öncesi hatlara çekilmesi için ABD arabuluculuğunda görüştüklerini açıkladı. Bu, Şara yönetiminin, Esad yönetiminden farklı olarak İsrail işgali altındaki Golan Tepelerinden vazgeçtiği anlamına geliyor. Yeni Kolombiya hükümetinin “Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıma” kararı o amaçlıdır ve ABD faaliyetidir. c) Şara yönetimi Türkçeyi seçmeli dil kategorisinden çıkararak yerine Fransızcayı koydu. d) Şara yönetimi “enerji, liman, havacılık, su ve bankacılık” gibi çok önemli alanlarda Fransa’yla anlaştı. 

İran Mekke Paktı’na davet edilmeli

Peki Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak savunma anlaşması İsrail’in modelinin karşısında mıdır? Suudi Arabistan’ın BAE’yle, Pakistan’ın Hindistan’la rekabeti kısmen buna işaret ediyor. 

Ancak Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Mekke Paktı’nı, ABD’yle ittifaklarını tamamlayan bir model olarak tarif etmeleri, başka bir sonuç doğuruyor. ABD’yle ittifakı tamamlayan bir ittifak, elbette İsrail’e karşı olamaz.

Tersine ABD’nin Mekke İttifakı’nı İran’a ve İran’ın müttefiklerine karşı konumlandırmak istediği görülüyor ki bu ittifakı İsrail’e yararlı hale getirir. İşte ABD’li Senatör Joe Wilson’un Husilerin Yemen’deki atağı üzerine yaptığı “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” demesi, o amaçlıdır. (ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Darrell Issa’nın Hürriyet üzerinden verdiği  “S-400’de en iyi çözüm BAE” mesaj da tamamlayıcı niteliktedir.)

ABD’nin “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni” inşa etmesinin panzehiri ortada: İran, Mekke Paktı’na davet edilmeli. Bu Mısır’ın da BAE başta Körfez ülkelerinin de İsrail’le ilişkilerini gözden geçirmesini sağlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2026

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu’da 7 ABD-Çin farkı

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2 Eylül 2026’da Kahire’de Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile yaptığı görüşmede, Ortadoğu için kapsamlı bir “yeni güvenlik mimarisi” önerdi. Çin Dışişleri Bakanlığı bunu dört maddelik öneri olarak yayımladı:

1) Ortadoğu’nun güvenliğini bölge ülkeleri belirlemeli.

2) Sorunlar tek tek değil, bütünlüklü çözülmeli; Filistin merkezde tutulmalı.

3) Güvenliğin, ekonomik kalkınma temeli oluşturulmalı.

4) BM ve uluslararası hukuk merkezli bir sistem kurulmalı. 

ABD’den bölge ülkelerine kayan mimari

Xi’nin önerisi, 2022 Çin-Arap Zirvesi’ndeki “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir Ortadoğu güvenliği” önerisinin geliştirilmiş hali. Pekin, özetle Ortadoğu’da “ABD merkezli güvenlik düzeni” yerine “bölge ülkeleri merkezli ortak güvenlik düzeni” öneriyor.

Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la yaptığı ortak savunma anlaşması ve bunun yeni üyelere açık bir Mekke Paktı olarak sunulması, tabii İran’a karşı olmaması şartıyla, Çin’in Ortadoğu için önerdiği yeni güvenlik mimarisiyle örtüşüyor. Buradaki temel sorun, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bu ittifakı, ABD’yle ittifaklarının tamamlayıcısı olarak sunmaları. 

Toplamda ise ABD ile Çin’in Ortadoğu’ya yönelik güvenlik mimarisi yaklaşımları birbirine tamamen zıt durumda. Karşılaştıracak olursak:

İran ve İsrail’e yaklaşım farkı

1) Sistemin merkezi: ABD’ye göre ABD’nin bölgedeki askeri/siyasi varlığı ve ikili ittifakları, önemli dayanak durumunda ve sistemin merkezini oluşturuyor. Çin’e göre ise sistemin merkezi, bölge ülkelerinin kendileri. Xi, Ortadoğu halklarının “kendi işlerinin efendisi” olması gerektiğini söylüyor.

2) İsrail’in yeri: İsrail, ABD’nin bölgesel stratejisinin bir numaralı ortağı durumunda. ABD’nin güvenlik mimarisi, bölge ülkelerinin İsrail ile normalleşmesinin genişletilmesini içeriyor. Çin ise İsrail’e ayrıcalıklı/merkezi bir rol tarif etmiyor; güvenliği bütün bölge ülkelerinin ortak güvenliği üzerinden tanımlanıyor.

3) İran’ın yeri: İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması ve çevrelenmesi ABD stratejisinin çok önemli unsuru. Çin ise İran’ın dışlanmasını öngören bir güvenlik sistemine karşı. Çin’e göre İran bölgesel güvenlik düzeninin temel parçası.

Mimaride dış güçler meselesi

4) Filistin sorunu: ABD için Filistin sorunu konusu, İsrail-Arap normalleşmesinin alt başlığı niteliğinde. Xi ise açıkça Mısır’da “Filistin sorunu Ortadoğu sorununun merkezinde kalmaktadır ve hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir” dedi.

5) Dış güçler sorunu: ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinde, ABD’nin kendisi doğrudan bölgesel güvenlik sağlayıcısı rolünde. ABD bunu askeri mevcudiyet, güvenlik garantileri ve ortaklıklar yoluyla sürdürmek istiyor. Xi ise açıkça “dış güçlerin müdahalesine karşı çıkılması” gerektiğini söylüyor ve “bölge güvenliğinin bölgenin iç dinamiklerinden üretilmesi gerektiğini” savunuyor.

Kalkınmaya dayalı güvenlik anlayışı

6) Güvenlik ile kalkınma ilişkisi: ABD’nin güvenlik mimarisi ağırlıklı olarak askeri caydırıcılık, ittifaklar ve ortaklıklara dayanıyor. Çin ise kalkınmayı güvenliğin temeli görüyor. Çin’e göre ekonomik çıkarların bütünleşmesi, karşılıklı güven ve çatışmanın kaynaklarının azaltılması hattı inşa edilmeli.

7) Uluslararası düzen: ABD’nin güvenlik mimarisi anlayışında, ABD liderliğindeki ittifaklar ve ikili/çok taraflı güvenlik ortaklıkları belirleyici durumda. Çin ise bunu BM Şartı, uluslararası hukuk ile egemenlik ve toprak bütünlüğünün toplamı diye formüle ediyor. Xi Jinping, dış güçlerin “çifte standartları” terk etmesini istiyor.

Stratejik özerklik

ABD’nin güç kaybı, Çin’in ABD’yi dengelemeye başlaması, Ortadoğu’ya bakışlarındaki zıtlık ve toplamda çok kutuplu/merkezli dünyanın inşası, bölge ülkelerinin önüne stratejik düzlemde geniş bir manevra alanı yaratıyor. Mesele bölge ülkelerinin bunu değerlendirebilmesi. 

20. yüzyılı İngiliz/ABD emperyalizminin ağır baskısı altında geçiren ve ABD güvenlik mimarisine hapsolan bölge ülkelerinin önünde, artık “stratejik özerkliklerini” kazanma fırsatı var. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin bölgesel yük paylaşımı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan ve Suudi Arabistan’la imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşaması’nın 2 yıl 8 ay süren bir hazırlık aşaması olduğunu belirtti. (AA, 8.8.2026)

Pakistan Savunma Üretim Bakanı Raza Hayat Harraj da 15 Ocak 2026’da Reuters’e yaptığı açıklamada, üç ülkenin bir yıldır üçlü anlaşma üzerinde çalıştığını ve taslak metnin hazır olduğunu söylemişti. 

Bu süreçteki kimi temas ve anlaşmalar, Washington’un Mekke Anlaşması’nın neresinde olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır.

İkili savunma anlaşmaları

– 24 Şubat 2025’te, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, Pentagon’da ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile görüştü. Pentagon’un resmi açıklamasına göre iki bakan “ABD-Suudi stratejik savunma ortaklığını, bölgesel güvenliği, askeri işbirliğini ve caydırıcılığı” ele aldı. 

– 7 Haziran 2025’te, Beyaz Saray’da sıradışı bir buluşma vardı. 21 Haziran 2025’te bu köşede “Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan” başlığıyla yazdım. ABD Başkanı Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’i Beyaz Saray’da ağırlamıştı. Münir’e eşlik eden isim de ilginçti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik.

Peki Trump bir asker ve bir asker/istihbaratçı ile ne görüşmüştü? Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almıştı: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği, ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zekâ, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler.” (AA, 19.6.2025)

– 17 Eylül 2025’te,  Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalandı.

– 18 Kasım 2025’te ABD ile Suudi Arabistan Stratejik Savunma Anlaşması imzaladı. Beyaz Saray, Suudi Arabistan’ın 1 trilyon dolarlık yatırım taahhüdünü içeren anlaşmayı “ABD ile Suudi Arabistan’ın ekonomik ve savunma ortaklığını güçlendiren anlaşma” diye duyurdu. Pentagon anlaşmayı ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisinin parçası olarak tanımladı. 

– 23 Temmuz 2026’da ABD ile Suudi Arabistan nükleer işbirliği anlaşması imzaladı.

Bütünleyen mekanizma

Her üç ülke de, Mekke Anlaşması’nı, ABD’yle olan savunma anlaşmalarını “bütünleyen bir mekanizma” olarak tarif ediyorlar. 

Bu tanım, ABD’nin “bölgesel yük paylaşımı” içeren yeni Ulusal Güvenlik ve Savunma Stratejisi belgeleriyle de uyumlu. İki belge, ABD’nin önümüzdeki dönemde Batı yarımkürede “yeni Monroe Doktrini” ilan ettiğini, diğer yarımkürede Çin’le mücadeleyi esas alacağını, bu nedenle Avrupa ve Ortadoğu’daki müttefiklerine daha çok sorumluluk dağıtacağını içeriyordu. 

ABD, İran meselesini bir an önce “çözerek” ve çevrelenmesini bölgedeki müttefiklerine devrederek asli işine odaklanmak istiyor. ABD elbette aynı zamanda ileri karakolu İsrail’in güvenliğini de garantiye almak istiyor. Washington bu amaçla özellikle Suudi Arabistan’ın İsrail’le İbrahim Anlaşması imzalamasını istiyor. Bunun için de Trump’ın Gazze Barışı’nın ilerleyebilmesi gerekiyor.

Kısacası bölgede hepsi birbiriyle ilgili gelişmeler yaşanıyor. 

Mekke Anlaşması’nın ikili karakteri

Mekke Anlaşması bu nedenle ikili bir karaktere sahip: Hem ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisiyle uyumlu ve İran’ı çevrelemeyi içeriyor ama hem de ABD’nin güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığının İran’la savaşta görüldüğü gerçeğinin sonucu. Dolayısıyla ABD için de Mekke Anlaşması’nın tarafları açısından da mesele, çıkarları uyumlaştırmak ve ortaklaştırmaktır. 

Peki bu ne kadar olası? Suudi Arabistan açısından sorun İran ve onunla bağlantılı Yemen; Pakistan Hindistan’la çatışma riski içeren problemler yaşıyor; Türkiye ise bölgede İsrail’le sorunlu. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın taraflarının “ortak bir birincil tehdit algılaması” yok ama birincil olmasa da kimi sorunları caydırılması gereken ortak tehdit olarak algılıyorlar. İşte ABD’nin kullanmak istediği zemin de bu. 

Çok kutupluluk

Anlaşmanın imzalanmasından bir saat sonra ham verilerle yaptığım “Mekke Paktı sorunu” başlıklı ilk analizi bitirirken şöyle demiştim: “Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.”

Olguların ikili karakteri ve dönüşme kapasiteleri, elbette çok kutuplu/merkezli dünyanın inşasıyla ilgilidir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu’nun ABD sorunu

İlişkilerinin en gerildiği süreçte, İran ile Suudi Arabistan, Çin’in başkenti Pekin’de 10 Mart 2023’te biraraya gelerek normalleşme kararı almıştı. Çin’in bu barışçı diplomatik başarısı ABD’yi çok rahatsız etmişti. Çünkü sorun yoksa, ABD’ye ihtiyaç da olmazdı. ABD bölgedeki varlığını gerekçelendirebilmek için gerekirse sorun yaratıyor ve karşıtlıklar oluşturuyordu.

ABD iki yıl sonra Haziran 2025’te İran’a saldırı başlattı ve artık Suudi Arabistan ile İran karşı karşıyalar. ABD Suudi Arabistan’daki üslerinden İran’a saldırıyor, İran da Suudi Arabistan topraklarındaki o üsleri vurarak ABD’ye yanıt veriyor.

Sadece iki yıldaki şu farklı iki örnek bile bölgemizin en önemli sorununun ABD emperyalizmi olduğunu göstermektedir. ABD sorun çıkarırken, karşıtlıklar üretirken, bölge ülkelerine sıra sıra saldırırken, tersine Çin problemlerin çözümüne arabuluculuk yapmaktadır. 

Bu “bölgenin dostu kim, düşmanı kim” temel sorusuna yanıt açısından kritik önemdedir. Bu, bölgesel güvenlik mimarisi inşa ederken sorulacak en temel sorudur. 

Hangi güvenlik mimarisi?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsünün imzaladığı Mekke İttifakı anlaşmasını değerlendirdiği söyleşinde şöyle dedi: “Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede hatta orta vadede uyumlaştırılması da mümkün.” (AA, 8.8.2026)

Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerini uyumlulaştırabilmenin olası olup olmaması bir yana, bağımsız Avrupa ya da Ortadoğu güvenlik mimarilerinden söz edebilir miyiz acaba? Çünkü ABD, Ukrayna ve İran krizleri üzerinden, her iki bölgenin güvenlik mimarilerini parçalayarak, kendisiyle uyumlu olanı inşa etmeye çalışıyor. 

ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı dışarıda bırakan bir Avrupa güvenlik mimarisini, İran’ı vurarak da İsrail merkezli bir Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa etmeye çalışıyor. 

Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Fidan’ın uyumlulaştırma iddiasında bulunduğu Avrupa ve Ortadoğu güvenlik mimarileri, eğer Rusya ve İran içinde değilse, zaten ABD sponsorlu güvenlik mimarileri olduğunu anlamına gelir.

Mekke Paktı’nın rolü

Bölgemizin önümüzdeki dönem açısından en temel konusu şudur: ABD’yi dışarıda bırakan bir büyük bölgesel güvenlik mimarisi inşa edilebilecek mi, yoksa biri ABD’nin kontrolünde olan, farklı güvenlik mimarileri mi olacak? 

ABD, İsrail hegemonyasında bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor. ABD bunu Hazar-Akdeniz hattında İsrail-Türkiye normalleşmesiyle, Körfez-Akdeniz hattında İsrail-Körfez ülkeleri normalleşmesiyle sağlamayı planlıyor.

İran’ın başarısı bu bakımından kritiktir; ABD planlamasını füzeleriyle frenlemiş durumda. Dahası Amerikan güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığını da bölge ülkelerine göstermiş oldu. 

Dolayısıyla bölge ülkeleri açısından maharet, bu konjonktürü, ABD’yi dışarıda bırakacak şekilde bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa edebilmenin zemini yapabilmektir. Tersine, bunu İran’ı dışarıda bırakan bir anlayışla ele almak ise bölgecilik değil, dar çıkarcılıktır ki döner dolaşır ABD’ye yarar.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Mekke Paktı’nın Ortadoğu güvenlik mimarisi açısından değerinin iki zıt temel ölçütü vardır: ABD ve İran’a karşı pozisyonu.

İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa edemez, üye ülkelerin güvenliğiyle sınırlı kalır ama daha önemlisi İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, ABD’nin bölgesel işlerinin vekaletini almış olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Mekke Paktı sorunu

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşması, bölgenin güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin başlangıcıdır. 

Anlaşmanın “üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını” içermesi, bu üçlü savunma anlaşmasına bir pakt niteliği sağlamaktadır. 

Burada Türkiye açısında sorun şudur: Paktın diğer iki ülkesinin güvenlik, yakın savaş ve yakın silahlı saldırı açısından risk durumu nedir? 

Beşli güvenlik mekanizması 

Anımsayacaksınız, MHP lideri Bahçeli “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermişti. Peki öyle bir ittifak ne derece olasıydı, Bahçeli’nin dışarıdan destek verdiği AKP hükümeti, “ABD’ye karşı” böyle bir ittifaka gerçekten de soyunabilir miydi? 

İşte bu tartışmalar sürecinde, anımsayasaksınız, bu köşede, 20 Eylül 2025’te “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” kurulması gerektiğini dile getirmiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.”

ABD destekli Sünni ittifak

Peki Mekke Paktı, bu beşli güvenlik mekanizmasına giden yol olabilir mi? Üç ülke, Mısır ve İran’ı da pakta dahil edebilir mi? Yoksa tersine bu pakt “İran karşıtlığı” mı içermektedir?

Suudi Arabistan ile İran iki cephede birden şu anda karşı karşıya. ABD İran’a saldırılarını Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki üslerinden yapıyor. İran da bu ülkelerdeki ABD üslerini vuruyor. Diğer yandan iki ülke Yemen’de de karşı karşıyalar. ABD-İran savaşının Hürmüz Boğazı’na, Suudi Arabistan-Yemen çatışmasının da Babül Mendeb Boğazı’na etkisi dikkate alınırsa, konu küresel bir meseledir üstelik.

Kaldı ki anlaşmanın “Mekke” ismiyle yapılması bile Sünniliğine ve İran karşıtlığına işaret etmektedir. 

Son olarak ABD Başkanı Trump’ın Mekke Paktı konusunda yaptığı “olumlu” değerlendirme de üçlü ittifakın “İran karşıtı” karakterine işaret etmektedir. 

NATO’da alan kaydırılması meselesi

Peki Türkiye neden böylesi bir yükün altına girdi? Suudi Arabistan’ın İran’la iki cephede karşı karşıya olduğu, Pakistan-Hindistan çatışmalarının büyüme riski taşıdığı şartlarda, Türkiye neden “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” anlaşması yaptı? 

Ankara’nın bu pozisyonu, NATO’nun Ankara Zirvesi’yle başlayan yeni süreçten bağımsız değil. NATO’da alan kaydırılıyor. Adana’da Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu yeni bir NATO karargâhı kuruluyor. 

Yakın zamanda Suudi Arabistan’da “çok uluslu bir deniz savunma ittifakı” da kurulmuştu. Türkiye, “Kızıldeniz, Babül Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi’nde küresel enerji tedarik yollarını güvence altına alma” amaçlı o ittifaka da dahil olmuştu. 

Ankara’nın beklentisi ne?

İran’a karşı müttefiklerinden aradığı desteği bulamayan ABD’nin NATO aracılığıyla o desteği nasıl sağlayabildiğini incelemiştik. NATO’nun Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisinde İran’ın hedef alınmasının Türkiye açısından ne büyük risk taşıdığını çözümlemiştik. İşte o riski büyüten yükümlülüktür Mekke Paktı.

Peki Türkiye bu riski neden alıyor? Ankara dört füze provokasyonuna rağmen ABD’nin yanında İran’a karşı konumlanmamışken, bugün neden böyle bir riski alıyor? 

Amaç Pakistan’ın nükleer gücünden yararlanmak mı? Amaç ABD-Suudi Arabistan’ın imzaladığı nükleer anlaşmadan yararlanmak mı? Amaç “Bayraktar merkezli askeri endüstriyi” iki büyük silah alıcısı üzerinden geliştirmek mi? Yoksa amaç sünni blok liderliği mi? Ya da hepsi mi? 

Astana’dan Mekke’ye

Türkiye kısa süre öncesine kadar İran ve Rusya’yla Astana Platformu’ndaydı, ABD rahatsızdı. Türkiye bugün Pakistan ve Suudi Arabistan’la Mekke Paktı’nda, ABD memnun, Trump coşkuyla selamlıyor savunma ittifakını… 

Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın