Posts Tagged Trump

Atlantik 3.0.

NATO 3.0.’ı konuşuyoruz ama Atlantik 3.0.’ı da konuşmalıyız. 

ABD ve İngiltere’nin II. Paylaşım (Dünya) Savaşı sırasında temellerini attığı Atlantik dünyası dönüşüyor. 

ABD, Kanada ve Batı Avrupa ülkelerinden oluşan Atlantik 1.0., 1991 sonrasında Doğu Avrupa ülkelerinin katılımıyla Atlantik 2.0.’a dönüşmüştü. Bu bir genişlemeydi. 

Ancak inşası başlayan Atlantik 3.0. ise bir dönüşüm: Genişleyen ama iki kutba ayrışarak dönüşen Atlantik…

Ticaret savaşı

Atlantik 3.0’ın en temel karakteristiği ABD’nin Atlantik içinde yalnızlaşıyor oluşudur. Bu yalnızlaşma, ABD açısından zorunlu bir tercihtir. Çin’le arasındaki makas kapanan ABD, iktisadi çareyi düşmanına da müttefikine de “gümrük duvarı” yükseltmekte arıyor. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın birinci döneminde başlayan ve Joe Biden döneminde belli ölçülerde süren ama Trump’ın ikinci döneminde derinleşen “müttefiklere ticaret savaşı” Atlantik 2.0. dünyasında ciddi bir kırılma yarattı. 

Donroe’nün yüklediği ağırlık

Artık buna ABD’nin Batı yarım küreye egemen olmayı hedefleyen Donroe Doktrini de eklendi. Zira bu doktrinin gereği olarak ABD, AB toprağı durumundaki Danimarka’ya bağlı Grönland’ı istiyor ve kuzey komşusu Kanada’yı 51. eyaleti yapmaya çalışıyor. Beyaz Saray’ın baskısıyla dijital harita platformları Trump’ın istediği yeni coğrafi isimlendirmeleri kullanmaya başladı bile. 

Bu doktrin aynı zamanda ABD’nin Avrupa’da güç azaltmasını ve yük paylaşımını Avrupalılara dağıtmasını öngörüyor. Bu da AB ülkelerini silahlanmaya, başka alanlardan askeri alana bütçe kaydırmaya, savunma harcamalarını yüzde 3’ün üzerine çıkarmaya zorluyor. Daha önemlisi ABD’nin yük paylaşımı stratejisi, AB’nin Ukrayna’daki yükünü ağırlaştırıyor.

AB-Kanada ortak üyeliği

Bu tablo karşısında çıkış arayan Atlantik ülkelerinin başında Kanada geliyor:

1) Kanada ile AB arasında “ortak üyelik” modeli görüşülüyor. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “ortak üyelik” önerisi 29-30 Ekim’de AB-Kanada Zirvesi’nde ele alınacak. Trump, AB ile Kanada arasında olası bir “ortak üyelik” sağlanmasını, ABD’ye yönelik “düşmanca bir eylem” olarak değerlendirdi ve “sert karşılık” vereceklerini belirtti. 

2) Kanada AB ile mevcut Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) dışında, AB ile savunma sanayi, kritik minareller, enerji ve teknoloji alanında işbirliğini derinleştirmek üzere adımlar atıyor.

Kanada JEF’e başvurdu

3) Kanada, ayrıca AB’nin Avrupa İçin Güvenlik Eylemi (SAFE) girişimine katılacağını açıkladı. 

4) Kanada, İngiltere öncülüğündeki Müşterek Sefer Kuvveti’ne (JEF) başvurdu. İngiltere öncülüğünde kurulan JEF, Danimarka, Estonya, Finlandiya, İzlanda, Letonya, Litvanya, Hollanda, Norveç ve İsveç’ten oluşuyor. İngiltere öncülüğündeki bu askeri yapı, bir açıdan NATO içinde “küçük NATO” görüntüsü veriyor ama bir yandan da İngiltere’nin Avrupa içinde kurduğu bir “küçük Avrupa” ittifakı izlenimi doğuruyor. 

5) Öte yandan Kanada, Temmuz ayında, yine İngiltere’nin öncülüğündeki Küresel Savaş Uçağı Programı’na (GCAP)  “gözlemci” olarak katıldı. İngiliz BAE Systems, İtalyan Leonardo ve Japon Mitsubishi Heavy Industries tarafından yürütülen program, yeni nesil bir hayalet avcı uçağını hizmete sokmayı amaçlıyor.

Atlantik çağının sonu

Kanada’nın Atlantik içinde ABD’ye karşı Avrupalı güçlerle işbirliği araması, ABD’nin AB’ye açtığı ticaret savaşı, ABD’nin Ukrayna yükünü AB’ye yüklemesi, Avrupalı ülkelerin ABD’nin İran savaşına destek vermemesi, İngiltere’nin Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleriyle yakın işbirliğine girmesi, Almanya ve Fransa ile İngiltere’nin rekabeti, AB içindeki Almanya ile Fransa rekabetine Polonya’nın da eklenmeye başlaması…

Görüleceği üzere Atlantik 3.0., genişleyen Atlantik dünyasının, ilhak tehditleri ve ticaret savaşı altında, kendi içinde ayrışması demek. Aynı zamanda Atlantik çağının sonu demek. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’den Donroe ile İsrail’e nefes

ABD’nin Güney Amerika üzerinde tam hegemonya kurma stratejisinden İsrail de kazanıyor. Washington, uluslararası alanda yalnızlaşan İsrail’e, Güney Amerika ülkeleri üzerinden nefes aldırmaya çalışıyor. 

Trump yönetiminin “Yeni Montroe Doktrini” ya da sevdikleri isimlendirmeyle “Donroe Doktrini”, binlerce kilometre öteden İsrail’e destek sağlıyor.  

İsrail’den Kolombiya’ya karaküp operasyonu

Yeni Kolombiya hükümeti, Suriye’deki Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını açıkladı. Oysa önceki Kolombiya hükümeti, İsrail’in Gazze soykırımına karşı çok net bir karşı duruş sergilemiş ve İsrail’in tecriti için dünya çapında etki göstermişti. Nitekim eski Başbakan Gustavo Petro, yeni yönetimin kararını kınayarak, “Kolombiya halkı halen Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunu kabul etmiyor” dedi. (AA, 16.8.2026)

Görevi boyunca İsrail’i karşı etkili tutum alan Petro, 21 Haziran’daki seçimleri, İsrail yanlısı Abelardo de la Espriella’ya kaybetmiş, seçime müdahaleyi şöyle anlatmıştı: “Bautista kardeşlere bu şaibeli algoritmaları ve diğer destekleri sağlayan şirket ‘Black Cube’ adındaki İsrailli bir özel istihbarat şirketidir. ‘Balart’ ise Abelardo’nun oldukça lekeli olan imajını temizlemek için kendisine milyonlarca dolar ödenen ve Trump’ı, Abelardo’yu desteklemeye ikna etmekle görevlendirilen lobicilik şirketidir.”

Peru İran’la ilişkilerini kesti

Peru hükümeti, ABD ve İsrail’in saldırısı altındaki İran’la diplomatik ilişkilerini kesme kararı aldı. 

Peru, İran’ı “Ortadoğu’daki çatışmaları kışkırtmakla” suçluyor: Peru Dışişleri Bakanlığının açıklamasına göre Peru Hükümeti İran’ı “nükleer tesislere yönelik uluslararası denetimleri engellemekle” ve “Hürmüz Boğazı’ndaki uluslararası ticareti aksatmakla” suçluyor. Her ikisi de Peru’dan önce ABD ve İsrail’in suçlaması tabii ki. 

Peru’ya göre 12 bin kilometre öteden Ortadoğu’ya gelip İran’a saldıran ABD ile İsrail değil ama topraklarını savunan İran suçlu! 

Venezuela’da çifte ihanet 

Venezuela ve İsrail, bu ay yaptıkları anlaşmayla konsolosluk hizmetlerini yeniden başlatma kararı aldılar. 17 yıl sonra gelen bu kararın ardında elbette emperyalist ABD vardı. 

İsrail, 2008 yılının sonunda Gazze’ye “Dökme Kurşun Operasyonu” düzenlemiş ve binlerce Filistinliyi katletmişti. O tarihte İsrail’in bu saldırısına karşı dünyada onurlu tavır gösteren liderlerin başında Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez geliyordu. Chavez, Ocak 2009’da İsrail’le diplomatik ilişkileri kesti. Ardılı Maduro da İsrail’e karşı bu onurlu tutumu sürdürdü. 

Ne zaman ki emperyalist ABD Maduro’ya karşı alçakça bir operasyon yaptı ve onu New York’a kaçırdı, Karakas’ın tutumu değişti. Maduro’ya ihanet edenler bir yandan Trump’ın isteklerine teslim olup Venezuela’nın petrol rezervlerini ABD’nin enerji şirketlerine peşkeş çekerken, bir yandan da İsrail’le diplomatik ilişkileri başlatma kararı aldılar. 

Arjantin’de İsrail’in en önemli dostu 

İsrail’in en önemli dostlarının başında Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei geliyor. Öyle ki İsrail’e verdiği destek nedeniyle özel bir ödül bile aldı!

Arjantin’in İsrail’e desteği, ABD’de yapılan Futbol Dünya Kupası finaline bile yansıdı. Netanyahu finalde İspanya’yla mücadele eden Arjantin’e videolu destek yayınladı. Zira İspanya’nın Sosyalist Başbakanı Sanchez, İsrail’in Gazze soykırımına karşı en etkili tutum alan Avrupalı liderdi. 

Milei’nin İsrail’e desteğini sıralamaya bu sütun yetmez. Milei’nin seçim kampanyası sırasında İsrail bayrağı taşımasından, Arjantin’in Tel Aviv Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma sözü vermesine kadar uzun bir destek listesi var.

ABD’den İsrail için UCM çağrısı

Öte yandan ABD, İsrail yönetimini mahkum eden Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) karşı da Güney Amerika ülkelerinden destek arıyor. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Güney Amerika ülkelerine, UCM’den ayrılmaları çağrısı yaptı. (AA, 13.8.2026)

UCM’nin yargıçlarına baskı uygulayan, ABD’ye giriş yasağı getiren, hatta haklarında operasyonel haber yaptıran Washington yönetimi, birkaç ülkenin UCM’den ayrılmasının İsrail’e nefes aldıracağını umuyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Haydut Trump

ABD ile Kanada arasındaki sosyal medyada süren animasyon savaşına hiç denk geldiniz mi? Bu animasyonların çoğu doğrudan Trump kaynaklı olduğu için kimi Amerikalılar “utanıyoruz” mesajı paylaşıyorlar. Utanılmayacak gibi değil: Örneğin kartal kılığında Trump elindeki tüfeği Kanadalı ördeğe doğrultup, Ontario Gölü’nün tabelasını Amerikan Gölü yapıyor!

Bilmeyenlere kötü bir mizah gelebilir ama ne yazık ki doğru. ABD Başkanı Trump, ABD ile Kanada arasındaki Ontario Gölü’nün ismini Amerikan Gölü ilan etti. Trump’a tepki gösteren Kanadalılar da göle Hürmüz Gölü demeye başladı.

Örtülü değil açık yayılmacılar

Kızılderililerin topraklarına çöken kurucu ABD’liler gibi Trump da Batı yarım küreye çökmenin peşinde: Danimarka’dan Grönland’ı istedi, Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapıyor, Panama Kanalı’na el koyma peşinde, Venezuela’nın petrolüne çöktü, Küba’yı ilhak etmekle tehdit ediyor.

Trump, önceki ABD başkanlarından farklı olarak, haydutluğunu açıktan yapıyor. Yoksa ABD’nin başkanları arasında, Demokrat ile Cumhuriyetçi başkanlar arasında, yayılmacılık, sömürgecilik, işgalcilik açısından temelde pek bir fark yok. Fark yöntemlerinde… 

Yeri gelmişken önemle altını çizeyim: Aynı durum İsrail için de geçerli. Kimi analizlerde sanki problem Netanyahu’ymuş, o ekimde  seçilemeyince herşey düzelecekmiş gibi yorumlanıyor. Öyle değil. İsrail kuruluşundan itibaren yayılmacıdır, işgalcidir. Bir kol bunu örtülü olarak, diğer kol da açıktan yapmayı savunur. Netanyahu budur, Trump gibi, açık.

Trump Venezuela petrolüne çöktü

Trump’un son haydutluğu Veneuzela petrolüne çökmesidir. Haydut bunu kişisel sosyal medya hesabından “dünya tarihinin en büyük petrol anlaşması” diye müjdeledi. Büyüklüğü doğru ama anlaşma olduğu yalan, çünkü bu bir çökmedir. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu alçakça kaçırmasının sonucudur, Maduro’nun koltuğuna oturanları “ya petrol ya aynı muamele” diye tehdit etmesinin sonucudur ama daha acısı Delcy Rodriguez’in korkup Chavez ve Maduro’ya ihanet etmesinin sonucudur! 

Haydut Trump’ın anlaşma dediği emperyalist ABD’nin Venezuela’nın 65 milyar varillik kanıtlanmış petrol rezervini ele geçirmesidir. Kurulacak ortak şirketin yüzde 55’i, yani kontrolü ABD’de olacak. 

Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip Venezuela’ya yıllarca ambargo uygulayan, uluslararası petrol şirketlerine Veneuzela’dan petrol çıkarmayı yasaklayan, Venezuela’nın kendi çıkardığı petrolü satmasını önleyen, Venezuela petrolü taşıyan tankerleri kendi limanlarına kaçıran, Venezuela’nın bankalardaki parasına ve altın rezervlerine el koyan, böylece ekonomisini vurarak halkı Chavez-Maduro yönetimine karşı kışkırtan emperyalist ABD, şimdi doğrudan Venezuela’nın petrolüne el koyuyor özetle. 

NATO 3.0 ve bağımlılık

ABD’nin İran’a saldırısının nedenlerinden biri de petroldür. Sadece petrole çökmek değil, petrolün dolarla satışının devamını sağlamak, petrolün alışveriş güzergâhlarını kontrol altında tutmaktır hedefleri…

Tamam, ABD’nin ürettiği petrol bir süredir tükettiğini karşılıyor ama bunun sınırı var. Çünkü ABD’nin kanıtlanmış petrol rezervi 35 milyar varil. ABD’nin yıllık üretimi 5 milyar varil olduğuna göre, bu 7 yıllık rezerv demektir.

ABD bir yandan enerjilere çökmenin ama diğer yandan da müttefiklerine bu enerjiyi pahalı satmanın uğraşında. Ukrayna’da olan odur. ABD, Avrupa’nın ucuz Rus doğalgazına erişimini engelledi, yerine kendi pahalı sıvılaştırılmış doğal gazını satıyor. Avrupa ekonomileri bu yüzden daralma yaşadı. (ABD şimdi de NATO 3.0 ile “güvenlik yükü paylaşımı” yaparak Avrupalılara silah satmaya hazırlanıyor.)

Konu Türkiye’yi de ilgilendiriyor ve İran’a ambargoyla birlikte daha da ilgilendirecek. Cumhuriyet’teki haberi görmüşsünüzdür. Türkiye’nin ABD’den doğal gaz ve petrol ithalatı artıyor. Yani ucuz Rusya/İran enerjisinin yerini pahalı Amerikan enerjisi almaya başlıyor. İşte NATO 3.0 aynı zamanda bu türden bağımlılıktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin bölgesel yük paylaşımı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan ve Suudi Arabistan’la imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşaması’nın 2 yıl 8 ay süren bir hazırlık aşaması olduğunu belirtti. (AA, 8.8.2026)

Pakistan Savunma Üretim Bakanı Raza Hayat Harraj da 15 Ocak 2026’da Reuters’e yaptığı açıklamada, üç ülkenin bir yıldır üçlü anlaşma üzerinde çalıştığını ve taslak metnin hazır olduğunu söylemişti. 

Bu süreçteki kimi temas ve anlaşmalar, Washington’un Mekke Anlaşması’nın neresinde olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır.

İkili savunma anlaşmaları

– 24 Şubat 2025’te, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, Pentagon’da ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile görüştü. Pentagon’un resmi açıklamasına göre iki bakan “ABD-Suudi stratejik savunma ortaklığını, bölgesel güvenliği, askeri işbirliğini ve caydırıcılığı” ele aldı. 

– 7 Haziran 2025’te, Beyaz Saray’da sıradışı bir buluşma vardı. 21 Haziran 2025’te bu köşede “Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan” başlığıyla yazdım. ABD Başkanı Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’i Beyaz Saray’da ağırlamıştı. Münir’e eşlik eden isim de ilginçti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik.

Peki Trump bir asker ve bir asker/istihbaratçı ile ne görüşmüştü? Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almıştı: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği, ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zekâ, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler.” (AA, 19.6.2025)

– 17 Eylül 2025’te,  Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalandı.

– 18 Kasım 2025’te ABD ile Suudi Arabistan Stratejik Savunma Anlaşması imzaladı. Beyaz Saray, Suudi Arabistan’ın 1 trilyon dolarlık yatırım taahhüdünü içeren anlaşmayı “ABD ile Suudi Arabistan’ın ekonomik ve savunma ortaklığını güçlendiren anlaşma” diye duyurdu. Pentagon anlaşmayı ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisinin parçası olarak tanımladı. 

– 23 Temmuz 2026’da ABD ile Suudi Arabistan nükleer işbirliği anlaşması imzaladı.

Bütünleyen mekanizma

Her üç ülke de, Mekke Anlaşması’nı, ABD’yle olan savunma anlaşmalarını “bütünleyen bir mekanizma” olarak tarif ediyorlar. 

Bu tanım, ABD’nin “bölgesel yük paylaşımı” içeren yeni Ulusal Güvenlik ve Savunma Stratejisi belgeleriyle de uyumlu. İki belge, ABD’nin önümüzdeki dönemde Batı yarımkürede “yeni Monroe Doktrini” ilan ettiğini, diğer yarımkürede Çin’le mücadeleyi esas alacağını, bu nedenle Avrupa ve Ortadoğu’daki müttefiklerine daha çok sorumluluk dağıtacağını içeriyordu. 

ABD, İran meselesini bir an önce “çözerek” ve çevrelenmesini bölgedeki müttefiklerine devrederek asli işine odaklanmak istiyor. ABD elbette aynı zamanda ileri karakolu İsrail’in güvenliğini de garantiye almak istiyor. Washington bu amaçla özellikle Suudi Arabistan’ın İsrail’le İbrahim Anlaşması imzalamasını istiyor. Bunun için de Trump’ın Gazze Barışı’nın ilerleyebilmesi gerekiyor.

Kısacası bölgede hepsi birbiriyle ilgili gelişmeler yaşanıyor. 

Mekke Anlaşması’nın ikili karakteri

Mekke Anlaşması bu nedenle ikili bir karaktere sahip: Hem ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisiyle uyumlu ve İran’ı çevrelemeyi içeriyor ama hem de ABD’nin güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığının İran’la savaşta görüldüğü gerçeğinin sonucu. Dolayısıyla ABD için de Mekke Anlaşması’nın tarafları açısından da mesele, çıkarları uyumlaştırmak ve ortaklaştırmaktır. 

Peki bu ne kadar olası? Suudi Arabistan açısından sorun İran ve onunla bağlantılı Yemen; Pakistan Hindistan’la çatışma riski içeren problemler yaşıyor; Türkiye ise bölgede İsrail’le sorunlu. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın taraflarının “ortak bir birincil tehdit algılaması” yok ama birincil olmasa da kimi sorunları caydırılması gereken ortak tehdit olarak algılıyorlar. İşte ABD’nin kullanmak istediği zemin de bu. 

Çok kutupluluk

Anlaşmanın imzalanmasından bir saat sonra ham verilerle yaptığım “Mekke Paktı sorunu” başlıklı ilk analizi bitirirken şöyle demiştim: “Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.”

Olguların ikili karakteri ve dönüşme kapasiteleri, elbette çok kutuplu/merkezli dünyanın inşasıyla ilgilidir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Hazar’da ortak cephe olasılığı

Yinelemek pahasına şu iki saptamayla başlayalım: 

1) ABD’nin İran’a saldırısı, “ana strateji” düzleminde, ABD’nin Asya’yı ve Çin’i hedef almasının aşamasıdır.

2) Ankara’daki NATO zirvesi ve 6 maddelik sonuç bildirisi, NATO üyelerine Rusya’ya ve İran’a karşı konumlanma görevi yüklemektedir. 

Ankara’daki NATO zirvesinin önemi

ABD’nin NATO aracılığıyla müttefiklerine dayattığı bu planlama haliyle en çok Türkiye’yi etkileyecektir. Türkiye Ukrayna-Rusya savaşında “aktif tarafsızlık” izledi, ABD-İran savaşında ise dört füze kışkırtmasına rağmen ABD’ye üslerini ve hava sahasını kullandırmadı ve savaşın dışında kalabildi. 

Ancak NATO’nun 7-8 Temmuz tarihli Ankara zirvesi bu açıdan bir değişiklik dayattı. İstanbul Boğazı’ndaki yeni deniz komutanlığı Ukrayna ile, Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhı da Doğu Akdeniz-Ortadoğu ile ilgilidir. Haliyle ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı pozisyonlamasıyla ilgilidir.

Netanyahu ve Zelenski’nin hedefleri

İsrail Başbakanı Netanyahu ile Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin peşi sıra Washington’da bulunmaları elbette bir planlamayla ilgili. Her iki isim taktik düzeyde ABD’den destek almanın ve stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenmenin peşinde: 

– Netanyahu taktik düzeyde ABD-İran anlaşmasını önleyebilmenin yolunu ararken, stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenerek Ortadoğu’da genişlemek ve merkez ülke olmak istemektedir. 

– Zelenski ise taktik düzeyde Trump yönetiminden yeniden almaya başladığı desteği artırmanın ve stratejik düzeyde Ukrayna’yı NATO’ya bağlamanın peşindedir.

Ukrayna Hazar’da İran gemisini neden vurdu?

Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisini vurmasının anlamı işte buradadır. Zelenski, taktik düzeyde Rusya-İran tedarik hattına saldırarak iki ülkenin silah sevkiyatına müdahale edebileceğini ve buradan hareketle Trump’a “Rusya-İran askeri ortaklığını” hedef alabileceğini göstermek istedi. 

Zelenski’nin “iki savaşı birleştirme” amacı elbette öncelikle Washington’un desteğini artırmak istemesiyle ilgili ve Trump yönetiminin şu ana kadar “iki savaşı ayrı ele alma” şeklinde götürdüğü planlamaya da uymuyor. Ancak Trump yönetiminin son birkaç aydır Ukrayna-Rusya savaşı konusunda yeniden söylem değiştirmesi, Alaska’da bir anlaşma yapmadıklarını belirtmesi ve daha önemlisi Pentagon’un yeniden Ukrayna’ya askeri destek vermeye başlaması bir durum değişikliğine işaret ediyor. NATO zirvesi kısa sonuç bildirisinden “Rusya’ya karşı Ukrayna’ya ve İran’a karşı ABD’ye (ve elbette İsrail’e) destek” çıkması da bir strateji değişikliğine işaret ediyor. 

Dolayısıyla ABD açısından “Asya’ya karşı geniş cephe” stratejisi, koşullarını bulabilirse, hayata geçirilmek istenecektir. 

ABD’nin Hazar’daki taktik hamleleri

Kaldı ki ABD bu stratejinin kimi taktik hamlelerini zaten başlattı: 1) ABD, Esad’ı devirme operasyonu üzerinden Astana Platformu’nu, Türkiye-Rusya-İran ortaklığını rafa kaldırdı. 2) ABD, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Zengezur Koridoru’nu 99 yıllığına Trump Koridoru’na çevirerek Güney Kafkasya’ya, Türkiye-İran-Rusya arasına, kama gibi girmeye çalışıyor. 3) ABD, Gürcistan-Rusya ilişkilerini bozmaya, Gürcistan’ı NATO üyesi yapmaya, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısından ABD/NATO üssü elde etmeye çalışıyor. 4) ABD Büyükelçisi Barrack, mevcut tablo hiç öyle göstermese de ısrarla “göreceksiniz, Türkiye ve İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor. 

Dolayısıyla ABD’nin bu “ana/büyük stratejisi”, Türkiye’yi Karadeniz, Hazar, Doğu Akdeniz ve Basra (Fars) Körfezi çerçevesi içerisinde İran ve Rusya ile sıkıntıya sokma riski içermektedir.

İç politik mücadele ve onunla bağlantılı operasyon-gözaltı trafiği ise siyasetin ve kamuoyunun bu esas tehdide dikkat kesilmesini engellemektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2026

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın hediyesinin karşılığı ne?

CNN Türk’ün Washington Temsilcisi Yunus Paksoy, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’a sormuş: “Sayın Başkan, Türkiye F-110 jet motorlarını ve F-35 savaş uçaklarını istiyor. Türkiye’ye büyük bir hediye çantasıyla mı gidiyorsunuz?” Trump da “Evet, muhtemelen onu (Erdoğan’ı) çok mutlu edecek bir şey yapacağım” demiş. 

İlk akla gelen, 80 motorun, Türkiye’ye NATO’da verilen yeni iki görevin, yani Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı’nın ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı’nın karşılığı olduğudur. 

Ancak Adana’daki ve Boğaz’daki yapılar kesinleşti, 80 motor ise kesin değil. Hem Dışişleri Hakan Fidan hem de Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler aylar önce açıklamıştı. Türkiye’nin KAAN için istediği 80 motor talebi ABD Kongresi’nde bekletiliyordu. Yani Trump’ın hediye olarak belirttiği konu yeni değil. Üstelik Kongre’nin itirazları da sürüyor.

Trump Erdoğan’dan “ne yapmamasını” istedi?

Trump’ın Beyaz Saray’daki basın toplantısında dikkat çeken başka sözleri de vardı: “O (Erdoğan) benim bir dostum ve savaşın dışında kaldı. Biliyorsunuz, İran’la yaşanan savaşa dahil olabilecek en güçlü adaylardan biriydi. Hatta belki de İran’ın tarafında yer alabilirdi. Çünkü bildiğiniz gibi İsrail’in büyük bir hayranı değil. Ben de ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.”

Trump’ın bu sözlerinin ilk kısmı elbette palavra. İktidarın İsrail karşıtlığı üzerinden ABD-İsrail’e karşı İran’ın yanında savaşa girebilmesi, bir olasılık problemi bile değil!

Trump’ın sözlerinin devamı ise başka bir şeyi örtüyor: “Ben ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.” Oysa Ankara’dan savaşın dışında kalmasını istemiş değiller, tersine İran’ın Türkiye’ye 4 kere füze attığını iddia ederek Ankara’yı İran’a karşı pozisyon almaya zorlayan kışkırtma eylemi düzenlediler. 

Bu örtülü açıklamayı anlayabilmek için Trump’ın bu konudaki bir başka sözünü anımsamamız gerekiyor. Trump, 27 Mart 2026’da, İran’la süren savaş konusunda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Bence Türkiye harikaydı, gerçekten harikaydı; onlardan uzak durmalarını istediğimiz konuların dışında kaldılar.”

Evet, mesele “ne yapılmasını istediler de yapıldı” konusu değildir, “ne yapılmasını istemediler de yapılmadı” konusudur.

Hazar-Akdeniz hattı

Trump bir işadamı. Ülkesini şirket, kendisini de CEO gibi görüyor. Dolayısıyla “karşılıksız hediye” vermesi olası değil.

Anımsayın, Trump’ın yakın arkadaşı ABD Büyükelçisi Tom Barrack, hem de bir kaç kez söyledi: “Göreceksiniz, yakında Türkiye ve İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak.”

Hazar bölgesinde, Güney Kafkasya’da ABD için kritik konu Çin’in Kuşak ve Yol’unu düğümleyebilmek. Trump’ın Azerbaycan ve Ermenistan’la anlaşarak Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru’na çevirmesi bu açıdan önemli. Yine ABD’nin Ermenistan’a askeri destek içeren açılımları önemli. Gürcistan üzerinden Doğu Karadeniz’de bir liman/üs edinme amacı da önemli.

Doğu Akdeniz’de ise kritik konu Kıbrıs. Daha doğrusu KKTC’nin AB tarafından “yutulması” üzerinden İsrail-Kıbrıs-Yunanistan (Avrupa) ekseni inşa edilmesi. İşte tam da bu süreçte BM Kıbrıs Özel temsilcisi Maria Angela Holguin’in Kıbrıs planı ortaya çıktı: “Maraş ve Güzelyurt Rumlara bırakılacak. Karşılığında Türk tarafına, ülke yönetiminde dönüşümlü başkanlık ve federal konsey, AB’ye katılım, ambargoların kaldırılması, doğrudan ticaret, temas ve uçuş vadediliyor. Akdeniz gazı da KKTC kullanımına açılıyor.” (Sözcü, 25.6.2026)

Sonuç olarak Trump yönetimi NATO’yu dönüştürürken Hazar-Akdeniz ekseni üzerindeki hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Trump’ın Ankara’dan yapmasını değil, yapmamasını istediği şeyler, işte bu eksendeki gelişmelerle ilgili.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Büyük uzlaşı

ABD Başkanı Donald Trump, İran’la savaşı durduracak “büyük bir uzlaşmaya” varıldığını duyurdu. Taraflardan biri ABD, hele de Trump olunca, imza atılmadan “varıldı” demek elbette mümkün değil. Hatta Trump’ın Obama döneminde yapılan ABD-İran anlaşmasını iptal ettiğini göz önünde bulundurursak, imza atılması bile bir garanti anlamına gelmez. 

Nitekim henüz imzalar atılmadı, 14 Haziran Pazar günü atılacağı belirtiliyor.

ABD’nin güvenilmezliği sorunu

ABD’nin güvenilmezliği konusunu dünyada en iyi test etmiş ülke İran’dır. Bu nedenle Tahran yönetimi iki aydır Trump’tan gelen uzlaşma talebini garantiye bağlamaya çalışıyor. Bunu birincisi aşamalı müzakere yöntemi kabul ettirerek, ikincisi de uluslararası bir mekanizmaya bağlayarak yapmak istiyorlar. 

Basına sızan uzlaşma metnine bakılırsa, bunu sağladıkları anlaşılıyor. Temel konuların tamamı bir kere de değil, parça parça, uygulamadan dönülmediği görüldükçe müzakere edilip bağıtlanacak. 

Uzlaşmayı İran füzeleri sağladı

Trump’ın “büyük uzlaşı” tanımlamasını kullanması önemli. Süper güç ABD’nin, “haydut devlet” dediği İran’la uzlaşmak zorunda kalmasını “büyük uzlaşma” diye tanımlaması, her şeyden önce savaşın galibine işaret etmektedir. 

Savaş, siyasetin silahla yapılması halidir ve silahlı siyaseti İran kazandı, İran füzeleri kazandı. İran ayrıca, ABD’nin büyük baskısına rağmen, füze kapasitesini müzakerenin konusu olmanın dışında tuttu. 

Uzlaşılan maddelere bakılırsa, ABD, İran’ın barışçı nükleer çalışmasını önleyemiyor, zenginleşmiş uranyumuna el koyamıyor. Seyreltme İran’da yapılacak. ABD’nin başarı diye pazarladığı “İran nükleer silah yapmayacak taahhüdü” zaten Tahran’ın bölgeye ve dünyaya yıllardır yaptığı taahhüttü!

Rejim düşmedi, savaş bitiyor

ABD ve İsrail 28 Şubat 2026 sabahı İran topraklarına ağır saldırı başlattığında hedefleri bir kaç gün içinde rejimi devirmekti. Ağır bombardıman altında İran halkı ayaklanacak ve Tahran yönetimini devirecekti. Bundan o kadar emindiler ki Washington merkezli Atlantik dünyası medyası aynı temalı manşeti attı: “Rejim düşer, savaş biter.”

Rejim düşmedi, İranlı muhalifler ayaklanmadılar, tersine vatan savunması cephesine girdiler, İran halkı birlik içinde direndi, İran silahlı kuvvetleri ABD’ye, bölgedeki ABD üslerine ve İsrail’e aynı etkide yanıt verdi.

Ve 40. günde Pakistan’ın uzattığı 15 günlük ateşkes teklifine ABD İran’dan daha çok sarıldı.

ABD Asya girişinde durduruldu

Bu köşede bir kaç kez yazdım: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı”, işte İran o tek dişi söktü. Emperyalist ABD’nin “ısırma kapasitesinin” zayıflatılmasının bölgemiz açısından ne kadar yararlı olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır.  

ABD’nin birinci 12 Gün Savaşı’nda ve ikinci 40 Gün Savaşı’nda İran’ı aşamamasının Asya cephesi açısından ne kadar değerli olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır. 

Beşli Güvenlik Mekanizması

Emperyalist ABD, bir yılda İran’a iki kez yenildi. Elbette önümüzdeki yıllarda üçüncü kez saldırmayacağı anlamına gelmiyor bu. Zira “büyük uzlaşının” en büyük kaybedeni durumundaki İsrail’in güvenliği yine ABD’nin omuzlarında olacak. Ve ABD bunu da garantiye alabilmek için “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” hedefini sürdürecektir. 

İşte bu nedenle iki konu kritik önemde: 

1) Bölge ülkeleri, ABD-İsrail saldırganlığına karşı caydırıcı bir ortaklık modeli oluşturabilmelidir. Bunu ikinci savaştan önce, 25 Eylül 2025’ten beri bu köşede formüle etmeye çalışıyorum. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’dan oluşan Beşli Güvenlik Mekanizması. İran dışındaki dört ülke arasında bu yönde bir işbirliği zemini oluştu zaten. 

İran-Körfez anlaşması

2) ABD, İran’a ağırlıkla Körfez ülkelerindeki üslerinden saldırdı. ABD medyasının da raporladığı gibi Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki bu üsler, hatta Irak ve Ürdün’dekiler de dahil çok ciddi hasarlar aldılar ve bir kısmı kullanılmaz hale geldi. 

İşte ABD’nin coğrafyamızdaki bu üslerini yenileyememesi en büyük kazanç olacaktır. Bu, elbette İran’ın Körfez ülkeleriyle başarı bir diplomasi yürütmesine de bağlı. Bu noktada Çin faktörü taraflar üzerinde etkili olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2026

, , ,

1 Yorum

Barrack’ın Türkiye’ye çizdiği rota

ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’a üçlü görev verdi. Trump, Suriye Özel Temsilciliği görev süresi dolan Barrack’ı bu kez Ankara Büyükelçiliğine ek olarak hem Suriye Özel Temsilcisi hem de Irak Özel Temsilcisi olarak atadı.

Bu üçlü görevlendirmenin amacının ne olduğu, Barrack’ın ilk mesajından anlaşılıyor. 

Barrack’ın dört msajı

Barrack’ın o ilk mesajının önemle analiz edilmesi gerekiyor. Vurguları şöyle: 

– Barrack, Anadolu ile Levant’ı “aynı bölge” olarak tarif ediyor.

– Barrack, Türkiye, Irak ve Suriye’yi “aynı eksenin parçaları” olarak niteliyor.

– Barrack, ABD’nin bu üç ülkeyle ilgili politikasını şu sözlerle tarif ediyor: “Bu üç ülkeyi dengelemek, Amerikan temas ve kaldıraç noktasında tek, tutarlı bir odak gerektirir.”

– Barrack, Trump’ın hedefinin “bu üç ülkenin dağınık çıkarlarını birbiriyle uyumlu hale getirmek olduğunu” belirtiyor. 

Elbette ABD tüm bunları, bu üç ülkenin çıkarları için değil, ABD’nin çıkarları gereği istiyor!

Trump’ın “İsrail’le normalleş” mesajı

Barrack’a döneceğiz. Ama ABD Başkanı Trump’ın geçen haftaki bir mesajını anımsamalıyız:

Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.

Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!

Gerçi Türkiye’nin teknik olarak İsrail’le bir Abraham Anlaşması imzalamasına gerek yok, o anlaşma İsrail’i tanımayan ülkelerin İsrail’le anlaşması için tasarlanmıştı. Türkiye zaten İsrail’i tanıyor. 

Burada Trump’ın mesajının Ankara’yı ilgilendiren boyutu şu: Washington, Gazze Soykırımı nedeniyle en alt seviyeye düşürülen Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeniden yükseltilmesini, normalleşleştirilmesini istiyor. 

Çünkü Washington’a göre diğer bölge ülkelerinin İsrail’le normalleşmesini kolaylaştıran etkenlerden biri de  Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini düzeltmesidir.

Akdeniz-Hazar-Körfez üçgeninde ABD stratejisi

Yeniden Barrack’a dönebiliriz. 

Tom Barrack diplomat kökenli olmayan ama yetkileri ve yetenekleri bakımından Ankara’ya son dönemde gelen en güçlü ABD Büyükelçisidir. Hatta bugüne kadar Türkiye karşıtı açıklamalarını “en rahat” yapabilen ABD Büyükelçisidir.

Barrack Güney Kafkasya’daki Zengezur Koridoru’nda da var, Körfez ülkeleriyle ilişkilerde de; Lübnan’da Hizbullah’un silahsızlandırılması çalışmasında da var, Suriye’ye hizalama operasyonunda da… 

Özetle Doğu Akdeniz, Hazar ve Körfez üçgeninde kapsamlı bir biçimlendirme çalışması yürütüyor. 

Asıl amacı mı?

ABD’nin Hazar-Akdeniz hattı planı

Trump yönetimi, “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” inşa etmeye çalışıyor. İran’ı saldırının nedenlerinden biri bu: o düzenin karşısındaki kuvveti zayıflatma.

Böyle bir düzenin inşası, Türkiye’nin tutumuna da bağlı. İşte Trump’ın amacı Türkiye’yi “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni inşasın” razı etmek; bunun gereklerini Ankara’nın önüne koymak. İşte “iktidara meşruiyet” mesajı da, “monarşi” mesajı da, “Osmanlı millet sistemi” önerisi de bu amacın parçasıdır. 

Barrack’ın bir kaç kez, ısrarla, “göreceksiniz, ileride Türkiye ile İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e kadar, işbirliği yapacak” demesi bir rotadır. Trump’ın Türkiye’ye “İsrail’le normalleş” mesajı da bunun içindir. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Haziran 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Anlaşmaya Abraham kaması

Trump yönetimi,  görüleceği üzere İran’a yeniden savaş açamıyor ama İran’ı kendi istediği şartlarda masaya da oturtamıyor. Bu birincisi Washington yönetimi tarafından 15 günlük ateşkesin sürekli uzatılmasına ve ikincisi de Pakistan arabuluculuğunda taraflar arasında sürekli yeni anlaşma taslaklarının gidip gelmesine neden oluyor. 

Şu anda üzerinde bugüne kadar en fazla uzlaşılabilen “14 maddelik bir mutabakat muhtırası” var. Son rötuşları yapılan bu “mutabakat muhtırası”nın kabul edilmemesi için İsrail ve ABD’deki İsrail lobisi tüm kozlarını oynuyor.

Tahran’dan Trump’a “İsrail’in yıkıcı müdahalesi” uyarısı

Tahran yönetimine göre 14 maddelik mutabakat muhtırası, “savaşın Lübnan dahil tüm cephelerde sona erdirilmesi”, “Hürmüz Boğazı ve deniz haydutluğunun önlenmesi” konularına odaklanmış bir metin. İran Dışişleri Bakanlığına göre mutabakat muhtırasının sonuç vermesi durumunda, “60 gün içinde nükleer mesele de dâhil olmak üzere muhtırada yer alan konular” tartışılacak…

Bu aslında İran’ın başından beri savunduğu “aşamalı müzakere” prensibine gelindiğini ortaya koyuyor. Ama yukarıda da belirttiğim gibi bu olası uzlaşmayı, İsrail ve lobisi engellemeye çalışıyor. 

Tahran yönetimi de buna dikkat çekiyor: “ABD’nin karar alma süreçlerinde bir karmaşa bulunmaktadır; Siyonist rejimin burada yıkıcı müdahalesi için zemin hazırdır.”

Trump: “Bölge önce İsrail’le anlaşsın”

İşte Trump’ın dosyasından çıkan “önce Abraham anlaşması” şartı, İsrail ve lobisinin yeni engelleme girişimidir. Trump’ın “büyük bölge barışı” gibi sunduğu şart şöyle: 

Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.

Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!

ABD’nin “Filistin’e ihanet edin” şartı

Bu Trump’ın iddia ettiği gibi “bir bölge barışı” girişimi değil, pratikte ABD-İran anlaşmasına sokulmuş kamadır. Zira Trump’ın görüştüğü ülkelerin çoğunun “sırf İran’la anlaşma karşılığında” İsrail’le Abraham Anlaşması imzalaması olası değildir. 

Çünkü ABD’nin bu şartı, fiilen bölge ülkelerine “Filistin’e ihanet edin” şartıdır. 

Oysa bu ülkelerinden en azından bir  kısmı açısından İsrail’le Abraham Anlaşması’nın şartı, İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve Filistin Devletini tanımasıdır. Bunun üzerinden atlayarak sırf ABD İran’la anlaşsın diye İsrail’le anlaşmak, Abraham anlaşmasına imza atacak liderlerin siyasi intiharı olur.

İran açısından kabul edilemez

Kaldı ki ABD-İran savaşının nedenlerinden biri de Filistin meselesidir, İran’ın Filistinlilere desteğidir, İran’ın İsrail’in Gazze soykırımına karşı fiili karşı duruşudur. 

Nitekim İran, ABD’yle mutabakat muhtırasının merkezine sadece “ABD’nin İran’a saldırısının son bulmasını” değil, bölgedeki tüm saldırıların sonlandırılmasını koyuyor. İsrail’in Lübnan başta bölge ülkelerine saldırının sona erdirilmesi, Tahran’ın imzalayabileceğini bir anlaşma metninin esasını oluşturuyor. 

Dolayısıyla Trump’ın mutabakata Abraham şartı koyması, İran açısından da Trump’ın isimlerini sıraladığı bölge ülkelerinin çoğunluğu açısından da kabul edilemez.

Trump İran’la anlaşma istiyorsa, ki iddia ettiğinin tersine Washington Tahran’dan çok daha istekli, o zaman “made in İsrail” şartlarını kenara koyarak, geçen hafta dile getirdiği “ben ne dersem Netanyahu onu yapacak” sözünü siyasete yansıtmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Orman kanununun panzehri

Pekin, ABD Başkanı Donald Trump’ın ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ağırladı. Uluslararası basında iki ziyaretin farkları üzerine çeşitli analizler yapılıyor. 

Ancak iki ziyareti birbiriyle kıyaslamak doğru bir yöntem değil. Çünkü ilki rakibin, ikincisi ise ortağın ziyaretiydi. Bu nedenle ilkinde “çatışma” dahil birçok uyarı, ikincisinde de ise ortaklığın her boyutta derinleştirilmesi amacı vardı. 

Hegemonizme karşı işbirliği

Bu temel fark Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in imzaladığı 40 anlaşmaya ve iki ülkenin dünyaya ilan ettiği ortak bildiriye yansıdı. 

Çin ve Rusya’nın “çok kutuplu dünya düzeninin inşasına ilişkin ortak bildirisi” içeriği, mesajları ve hedefleriyle yeni dünya düzenine işaret ediyor.

Pekin ve Moskova’nın ortak bildirideki tespitleri şunlar: “Tek taraflı zorlayıcı yaklaşımlar, hegemonizm ve blok çatışması gibi olumsuz yeni sömürgeci eğilimler yükselişte. Uluslararası toplum parçalanma ve yeniden ‘orman kanunu’na dönüş riskiyle karşı karşıya.”

İki lider bu riske karşı dünyaya “çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler” çağrısı yapıyor.

Çin ve Rusya bu bildiriyle “tek taraflı yaptırımların, blok siyasetinin, sıfır toplamlı oyun stratejilerinin ve hegemonya girişimlerinin kabul edilemez olduğunu” belirterek, askeri ittifakların genişlemesini reddediyor ve insan haklarının diğer devletlerin iç işlerine müdahale için bahane olarak kullanılmasına karşı çıkıyor.

Askeri işbirliğinin derinleştirilmesi

Çin ve Rusya, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisine de ortak tutumla karşı çıkıyor. 

Pekin ve Moskova, NATO’nun Asya-Pasifik bölgesine doğru genişleme eğilimine karşı çıkarken, Japonya’nın silahlanma programına ve askerileşmesine dikkat çekiyor, Tokyo’nun “ciddi güvenlik riski” oluşturduğunu belirtiyor.

İki ülke, bölgedeki bu risklerin karşılığında, askeri ilişkilerini daha ileri seviyeye taşıyacaklarını ilan ettiler. Bunu ortak askeri tatbikatları artırarak, hava ve deniz devriyelerini genişleterek, savunma koordinasyon mekanizmalarını güçlendirerek ve güvenlik alanındaki karşılıklı koordinasyonu derinleştirerek yapacaklar. 

Küresel yönetişim sistemi

Putin’in Çin’e 25. ziyareti bu. Her ziyaret, iki ülkenin işbirliğinin ve ortaklığının seviyesinin artmasıyla sonuçlandı. Bunu bazen “en sert kaya” benzetmesiyle, bazen de “Mao ile Stalin’in işbirliğini aşan işbirliği” benzetmesiyle sundu iki başkent… 

İki liderin bu son zirvesinde de, Xi, ikili ilişkilerin “binlerce darbeye rağmen yeni zirvelere ulaştığını” belirtti. Xi, iki ülkenin “karmaşık ve değişken dünyada, daha adil ve makul bir küresel yönetişim sistemi için birlikte çalışmasına” işaret etti. 

İran’a destek

İki liderin gündeminde iki çatışma da vardı. 

İran’a destek veren Xi ve Putin, ABD ve İsrail’in İran’a askeri saldırısının uluslararası hukukun ve uluslararası ilişkilerin temel ilkelerini ihlal ettiğini belirttiler. 

İki liderin Ukrayna krizinin çözümüne ilişkin ortak saptamları ise meselenin köküne işaret ediyor: Çözümün, ancak çatışmanın temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olduğunu savundular. 

Putin başından beri “kök meselenin” NATO’nun genişlemesi olduğunu belirtiyordu. 

Üç sonuç

Çin-Rusya zirvesini küresel güç mücadelesi bağlamında analiz edersek:

1) ABD hegemonyası zayıflıyor, çok merkezli/kutuplu yeni dünyanın inşası güçleniyor.

2) ABD’nin küresel liderlik kapasitesi zayıflıyor, Küresel Güney’in uluslararası ilişkilerdeki etkisi artıyor.

3) ABD-Avrupa işbirliği zayıflıyor, Çin-Rusya işbirliği güçleniyor. (Hatta Avrupa içinde ABD’den bağımsız Çin’le yararlı işbirliği yapma eğilimi yükseliyor.)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın