Posts Tagged ABD

ABD-İRAN ANLAŞMASININ ANLAMI

P5+1 ülkeleriyle, yani ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile İran arasındaki Cenevre müzakereleri anlaşmayla sonuçlandı. Buna göre İran’ın uranyumu yüzde 5 zenginleştirmesi, artık kabul edildi. Daha önce İran’a “uranyumu zenginleştirme, bizden zenginleştirilmiş uranyum al” diyen Batı, Tahran’ın kararlılığına boyun eğmiş oldu.

Bu Tahran açısından tarihi bir başarıdır. Zira ABD, İran’ın nükleer silah üretebileceğini ileri sürerek, uranyumu zenginleştirmesine sürekli karşı çıkıyordu. Hatta ABD bu nedenle İran’ı ablukaya almış ve ciddi yaptırımlar uygulamıştı.

6 ay geçerli olacak ve ikincisi için geçiş niteliği taşıyacak bu anlaşmayla, İran etrafındaki çemberi kırmış oldu.

TEKNİK SONUÇLAR

1) İran bu anlaşmayla ABD’yi, nükleer silah üretme niyetinin olmadığına ve sadece nükleer teknolojiden yararlanmak istediğine “ikna” etmiş oldu.

2) İran uranyumu yüzde 5 zenginleştirebilecek.

3) İran hiçbir nükleer tesisini kapatmayacak.

EKONOMİK SONUÇLAR

1) İran bu anlaşmayla üzerindeki ekonomik baskıyı hafifletmiş oldu. Yeni yaptırımların uygulanmayacağı, eski yaptırımların da adım adım gevşetileceği bir süreç başlamış oldu.

2) İran bu anlaşmayla ambargoyu delmiş ve halkı için gerekli ürünleri dünya pazarlarından alabilmenin önünü açmıştır.

3) İran petrol ve gazını artık parayla satabilecektir. Daha önce bazı ülkelerle petrol ve gaz alışverişini takas yöntemiyle yapmak zorunda kalan Tahran, döviz elde edebilecektir.

SİYASAL SONUÇLAR

1) İran, ABD’yi masaya oturmaya mecbur bırakarak, çok önemli bir siyasal başarı kazandı.

2) ABD İran’ın gücünü kabul etmiş oldu. Irak ve Suriye üzerinden de İran’la çatışan ABD, önemli bir mevzi kaybetti.

3) İran, bu anlaşmayla İsrail’in etkinliğini kırdı. ABD ve İran arasında mektuplaşmayla başlayan, telefonlaşmayla süren ve dışişleri bakanları seviyesinde ilk temasla taçlanan süreç, İsrail’i zayıflattı. Hatta İsrail, “ABD olmazsa, İran’a karşı Suudi Arabistan’la ittifak kurarım” dedi.

OLASI SONUÇLAR

1) P5+1 ile anlaşma sağlayan İran, büyük ihtimalle Suriye konulu Cenevre-2 konferansına da artık katılabilecektir. Konferansta İran’ın olması, Asya cephesini daha da güçlendirecektir.

2) Suudi Arabistan’ın İran’a karşı İsrail’le açık ittifak yapmaya soyunması, bugüne kadar Riyad’la hareket eden Körfez Ülkeleri arasında bir ayrışma yaratacaktır. Böylece İran, bir cepheyi daha yarmış olacaktır.

3) Batı’nın saldırılarına karşı bir direniş hattı olan İran, Irak, Suriye, Lübnan hattı, daha da güçlenecektir.

4) Üzerindeki ağır baskıyı hafifleten İran, bölge sorunlarına daha fazla odaklanabilecektir. Hem batısındaki Irak ve Suriye’de, hem de doğusundaki Afganistan’da, bir barış kuşağı oluşturmaya çalışacaktır.

ANLAŞMANIN TÜRKİYE’YE ETKİSİ

1) ABD’yle anlaşan İran, tıpkı İsrail gibi AKP Hükümeti’ni de yalnızlaştırmış oldu. AKP Hükümeti iki ileri bir geri götürdüğü İran’la ilişkilerini artık yeniden gözden geçirmek zorundadır. AKP Hükümeti daha önce ABD tarafından, Batı adına İran’ı masada tutmakla görevlendirilmişti. Washington Erdoğan’a “kolaylaştırıcı” rolü vermişti.

2) Suriye’ye düşmanlık yapan ve Beşar Esad’ı yıkmaya çalışan AKP Hükümeti’nin karşısında artık İran değil, “Batı’yı anlaşmaya mecbur eden” İran var!

3) Tahran’ın siyasal başarısı, bu ülkenin Kürt meselesinde de bölge adına olumlu adımlar atmasını kolaylaştırabilir. AKP’nin Diyarbakır’ı merkez yapma çalışması, İran’ın Irak ve Suriye’de daha da artıracağı etkinlikle, sekteye uğrayabilir. Ankara’nın Bağdat’ı zayıflatmayı amaçlayan Erbil’le yakınlaşması, Tahran’ın baskısıyla sınırlanabilir.

Bitirirken meselenin şu çok önemli boyutuna da dikkat çekelim: Çin ve Rusya, ABD’yi İran’la anlaşmaya mecbur etti. Sırada Suriye var! “Ortadoğu’da oyun kurucu” olduğunu iddia eden Erdoğan-Davutoğlu ikilisi ise tüm bu süreçlerin dışında…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Kasım 2013

,

Yorum bırakın

ABD ERDOĞAN’IN ÜSTÜNÜ ÇİZDİ Mİ?

Önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ABD’ye gitti, şimdi de Başbakan Yardımcısı Bülent ArınçDavutoğlu ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’yle, Arınç da ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’la Türkiye-ABD ilişkilerini ele aldı; Suriye, Irak, Mısır, İran dosyalarını görüştü.

Bu görüşmeleri normalde 11 yıldır Başbakan Erdoğan yapardı. Neredeyse ortalama yılda iki kez ABD’ye gider Bush’la ve Obama’yla görüşürdü; Washington’un verdiği yol haritalarını iktidarının dayanağı olarak alır, Büyük Ortadoğu’da uygulamak üzere “model ortak” sıfatıyla yurda dönerdi.

ABD başkanlarıyla sıkça telefonda da görüşürdü. Azıcık çizginin dışına kaysa Bush ya da Obama arar ve çizgiyi anımsatırdı. Hatta Beyaz Saray bu telefon görüşmelerinden birinin fotoğrafını da yayımlamıştı. Obama’nın sol elinde telefon, sağ elinde beyzbol sopası vardı. Oraları iyi bilen Egemen Bağış Washington’un mesajını “onlarda beyzbol sopası tespih gibidir, sürekli eldedir” diyerek milletin gözünde yumuşatmaya çalışmıştı.

Neyse uzatmayalım. Erdoğan son olarak bu yılın Mayıs ayında Washington’da, Beyaz Saray’daydı. Hatta Obama ile Erdoğan ortak basın toplantısı düzenlendiği sırada yağmur yağmış ve basının tüm yandaş kalemleri koro olup söylemişti: “Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda.” Bu sözleri ErdoğanObama görüşmesine başlık yapan, manşet yapan bile vardı.

AKP’NİN HAZİRAN YALANI

Sonra araya soğukluk girdi. Kimileri o soğukluğun kaynağının Haziran Halk Hareketi olduğunu propaganda etti, ediyor. ABD’den gelen kimi “gösteri hakkı” açıklamalarını iddialarına dayanak yapıyorlar.

Oysa bu gerçek değil. Hem de iki kere: Birincisi direnişin sahibi halk olduğu ve hedefinde ABD’yle birlikte Erdoğan olduğu için. İkincisi de ABD’nin Erdoğan’dan kurtulmak istediğinde böyle pahalı operasyonlara ihtiyacı olmadığı için! Danışmanının ifadesiyle “deliğe süpürmek” kolaydır.

Ancak Erdoğan ve kurmayları, medya üzerinden yaptıkları bir psikolojik harekâtla Türkiye-ABD ilişkilerindeki soğukluğu Haziran’a endekslemeye çalıştılar. Böylece hem Haziran direnişinin arkasında ABD’nin olduğunu propaganda ederek direnişi karalamış olacaklar, hem de ABD’yle esas sorunu perdelemiş olacaklardı!

Fakat bu yalana kendi tabanlarını bile ikna edemediler.

OBAMA DİREKSİYON KIRIYOR, ERDOĞAN SAVRULUYOR

Esas mesele ise başkaydı. AKP ile ABD arasında bir kırılma varsa da, bunun tarihi Haziran değil, 3 Temmuz’du. Yani Müslüman Kardeşler iktidarının Mısır’da yıkıldığı gün. ABD bu süreçte Mısır’ı tamamen kaybetmemek üzere bir manevra yapmış fakat model ortağı, projesinin eş başkanlığı bu manevraya uyamamıştı.

Öte yandan 21 Ağustos kimyasal komplosu sonrasında Suriye meselesini savaşla çözemeyeceğini kabul etmek zorunda kalan ABD, manevra yapmış ve Rusya’nın planlarına mecbur kalmıştı. Fakat model ortağı, Suriye’de de o manevraya uyum sağlayamamıştı.

Diğer taraftan Ortadoğu’da toplamda bir değişikliğe gitmek zorunda kalan ABD, İran’la da masaya oturmaya mecbur kalmıştı. Model ortağı burada da savruldu.

Ve en önemlisi ABD, Irak’ı İran’ın nüfuzuna terk etmemek için Nuri El Maliki’yle de uzlaşmak zorundaydı. Maliki’yle uzlaşmak demek mecburen Irak’ın birliğini şimdilik kabul etmek ve Ankara-Erbil hattının Bağdat karşıtı operasyonlarını bir süreliğine rafa kaldırmak demekti. AKP bu zorunlu manevraya da ayak uyduramadı.

Özetle otobüsün şoför koltuğunda oturan Obama direksiyonu sola kıvırınca en arkadaki Erdoğan sağa savruluyordu.

ERDOĞAN’IN ÜSTÜNÜ MİLLET ÇİZDİ

Peki, ABD Erdoğan’ın üzerini, bu manevralara uyum sağlayamadığı için çizdi mi? Hayır!

Eskiden ABD’nin Türkiye’de birden fazla seçeneği olurdu. Washington’un A olmazsa B, B olmazsa C ile yola devam etme kabiliyeti vardı. Fakat artık yok. ABD zayıfladıkça, böyle kabiliyetleri de azalıyor. Artık Washington’un Türkiye’de ikinci bir seçeneği yok.

Hatta diyebiliriz ki, Türkiye’de artık toplamda zaten iki seçenek var: ABD’nin seçeneği, Türkiye’ni seçeneği.

GülGülen ittifakı, ABD açısından Türkiye’ye kumanda edebilecek bir seçenek değildir. Bu ittifakın değeri, ABD’nin Erdoğan’ı çizgi içinde tutma sopası olabilmesine bağlıdır.

ABD, yerine gerçekçi bir seçenek bulmadan, asla Erdoğan’ın üstünü çizmez.

Üstünlük milli güçlerdedir! Erdoğan’ı da, Erdoğan için sopa görevi görecek kuvvetleri de çizme kabiliyeti artık milli güçlerindir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Kasım 2013

, , , , , , ,

1 Yorum

SURİYE, ABD İLE S.ARABİSTAN’I AYIRDI

Suriye’nin Batı’ya direnmesi ve Rusya ile birlikte 2,5 yılın ardından ABD’yi savaşsız çözüme mecbur etmesi, Washington ile müttefiklerini ayrıştırmaya devam ediyor.

Daha önce bu köşede Katar’daki değişimi ayrıntılarıyla incelemiştik. Özetlersek: Önce Katar Emiri Temmuz’da devrildi. Ardından yerine geçen oğlu, Ekim’de ülkesinin Suriye politikasını değiştireceğini Filistin Özerk Yönetimi aracılığıyla Beşar Esad’a iletti. Son olarak da yeni Emir, eski Emir olan babasını tutuklattı!

ABD’nin Suriye’deki üç aktöründen biri olan Katar, böylece diğer ikisi olan Türkiye ve Suudi Arabistan’dan ayrıştı.

Ama özellikle belirtelim: Katar güçlü bir manevrayla, aslında politikalarını ABD’nin Suriye ve İran’la girdiği yeni sürece uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

S. ARABİSTAN: ABD’YLE HAREKET ETMEYECEĞİZ

Peki ya Suudi Arabistan?

Suudi Arabistan, ABD’nin izlemek zorunda kaldığı yeni Suriye ve İran politikaları nedeniyle, Katar’ın tersine Washington’la sorun yaşıyor.

Nitekim Riyad’ın seçildiği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) geçici üyeliğini reddetmesi, Washington’a mesaj olarak yorumlanıyor.

Gerçi Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney, BMGK geçici üyeliğini kabul etmese de, Suudi Arabistan’la işbirliğini sürdüreceklerini açıkladı. Ancak ABD yönetiminin bu ılımlı mesajına rağmen, ipler oldukça gerilmiş görünüyor.

Zira ülkenin kontrolünü büyük ölçüde elinde tutan istihbarat şefi Prens Bandar, Washington-Riyad hattındaki sorunların çok daha büyük olduğuna işaret ediyor.

Wall Street Journall’ın haberine göre Avrupalı diplomatlarla görüşen Prens Bandar, Barack Obama’nın bölge politikasını protesto etmek için, Suriyeli muhaliflerin silahlandırılması ve eğitilmesi konusunda artık ABD ile birlikte hareket etmeyeceğini, bunun yerine Ürdün ve Fransa’yla çalışacaklarını açıkladı.

KATAR İLE S.ARABİSTAN MISIR’DA DA AYRIŞMIŞTI

Böylece Katar ile Suudi Arabistan, Suriye konusunda farklı uçlara savrulmuş oldular.

Gerçi iki ülke Mısır’daki 3 Temmuz devrimi sırasında da ayrı düşmüşlerdi: Suudi Arabistan, Mısır’da Muhammed Mursi iktidarının yıkılmasını, geleneksel İhvan karşıtı politikaları nedeniyle desteklemişti. Katar ise Türkiye ile birlikte Mursi’yi desteklemiş, İhvan’ın devrime direnmesini istemişti.

O gün Mısır’da ayrışan iki ülke, şimdi Suriye’de de ayrışmış oldu.

Artık son durum şöyle: Katar ABD’nin değişimine ayak uydurarak ve hatta onu aşarak Suriye politikasını değiştirirken, Suudi Arabistan mevcut Suriye politikasında ısrar ediyor. Yani muhalifleri destekleyeceğini, silahlandırmayı sürdüreceğini ve hatta Fransa ile birlikte dış müdahalenin peşinde olacağını ilan etmiş oluyor.

TÜRİYE, KATAR İLE S.ARABİSTAN’IN ORTASINDA

Ya Türkiye?

AKP Hükümeti, ABD’nin üç taşeronu içinde ortada bulunuyor. Yani Türkiye, Katar’ın değişimiyle, Suudi Arabistan’ın mevcudu koruyan Suriye politikası arasında seyrediyor.

Ankara, bir yandan Katar’dan farklı olarak Esad’ı yıkma hedefini koruyor ama diğer yandan Suudi Arabistan’dan farklı olarak ABD’nin radikal grup ilan ettiği muhalif gruplara desteğini, en azında görünüşte adım adım kesmeye başlıyor.

Peki gidişat?

Cenevre-2 süreci Atlantikçi bölge politikalarını daha da zayıflatacak ve Suriye karşıtı blok daha da ayrışacak. Hatta Katar’daki gibi yönetim değişiklikleri de gerçekleşecek.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ekim 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

ASEAN’DA ABD KAYBETTİ, ÇİN KAZANDI

Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN, ABD’nin komünizmi engellemek için kurduğu örgütlerden en önemlisidir. 8 Ağustos 1967’de Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında kurulan örgütün hedefi, Vietnam Savaşı’ndan kaynaklanan yeni devrimci dalgaya barikat olmaktı.

Yıllar içinde örgütün misyonu değişti. Hatta 1995’te Vietnam, 1997’de Lao ve 1999’da da Kamboçya örgüte katıldı.

ABD için örgütün yeni dönemde önemi ise Çin’e karşı denge araçlarından biri olabilmesinden geçmektedir. Nitekim ABD hem ASEAN’la, hem de ASEAN içerisindeki ülkelerle Çin’e karşı işbirliği yapmaktadır.

Peki ya sonuç?

ABD: ASEAN ZİRVESİ ÇİN’E YARADI

Amerika’nın Sesi, son ASEAN zirvesine dair haberini şu başlıkla verdi: “ASEAN Zirvesi Çin’e yaradı.” (Amerika’nın Sesi, 10 Ekim 2013)

Bu oldukça önemli saptamanın başlığa çıktığı haberin spotu durumu özetlemekteydi: “Başkan Barack Obama’nın federal hükümetin kapatılması yüzünden iptal edip gitmediği ASEAN’ın yıldızı Çin oldu.

Amerika’nın Sesi’ne göre 10 ASEAN ülkesinin dördüyle münhasıran ekonomik bölgeler konusunda sorunlar yaşayan ve sorunlarını ASEAN yerine üye ülkelerle ikili çözmeye çalışan Çin, bu son zirveden önemli kazanımlarla çıktı.

2 FİKİR BİRLİĞİ, 7 İŞBİRLİĞİ ALANI

Peki, Çin ASEAN’da nasıl yıldız oldu?

Çin Başbakanı Li Keqiang, Çin-ASEAN Liderler Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, karşılıklı ilişkilerin gelecek 10 yılda daha geniş alana yayılarak derinleştirilmesi ve yükseltilmesi gerektiğini söyledi. Li Keqiang, bu nedenle ikili ilişkilere uzun vadeli bakılarak, iki siyasi fikir birliği ile yedi işbirliği alanına yoğunlaşılması gerektiğini söyledi. (Çin Radyosu, 9 Ekim 2013)

Çin’in önerdiği iki siyasi fikir birliğinden birincisi iyi komşuluk, ikincisi de ekonomik kalkınma ile karşılıklı kazanç elde etmek.

Yedi işbirliği alanı ise şöyle: Çin-ASEAN iyi komşuluk ve işbirliği antlaşmasının imzalanması; Çin-ASEAN Serbest Ticaret Bölgesi’nin bir üst aşamaya yükseltilmesi; her türlü bağlantı altyapısının inşasının hızlandırılması; finansal işbirliği ve riskten korunma önlemlerinin attırılması, deniz alanında işbirliğinin ilerletilmesi; güvenlik alanında diyalog ve işbirliğinin geliştirilmesi; bilim, teknoloji, kültür alanlarındaki işbirliğinin sıkılaştırılması.

JAPONYA VE KORE’YE UYARI

Çin Başbakanı Li Kegiang, “10+3” Zirvesi’nde de, yani 10 ASEAN ülkesi ile Çin, Japonya, Kore arasında yapılan Zirve’de de önemli uyarılar yaptı.

Li Kegiang, “Doğu Asya’nın gelişmesi, barış ortamına bağlı” dedi!

Li Keqiang, son yıllarda Doğu Asya’da kaydedilen büyük gelişmelerin bölgede bir savaş yaşanmamasına bağlı olduğunu vurguladı. (Çin Radyosu, 10 Ekim 2013)

Böylece Çin, son dönemde bazı adalar konusunda sorun yaşadığı bu ülkelere açıkça ekonomisiyle sopa göstermiş oldu!

ÇİN ABD’NİN KOZLARINI ELİNDEN ALIYOR

ABD’nin Asya-Pasifik stratejisiyle Çin’i çevrelemeye ve bunun için Çin’in etrafındaki ülkelerle ikili işbirliğini geliştirmeye çalıştığı bir süreçte yapılan ASEAN Zirvesi’nde ortaya çıkan bu tablo, Washington açısından durumun hiç de iç açıcı olmadığını gösteriyor.

Çin, ABD’nin el attığı her yere giriyor ve büyük ekonomisinin verdiği avantajla ABD’nin kozunu elinden alıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ekim 2013

, , ,

Yorum bırakın

ABD İÇİN İSRAİL’İN ANLAMI

ABD’nin Suriye konusunda daha ileri gidemeyerek Rusya’nın çözümüne mecbur kalması, İran’la “yakınlaşmasını” da doğurdu.

İsrail’in salonu terk etmesine rağmen ABD heyeti BM Genel Kurulu’nda ilk kez İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi dinledi. Ardından ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif 30 yıl sonra bir ilki gerçekleştirdi ve New York’ta baş başa görüştü.

Bu görüşmeyi, daha önce İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile mektuplaştığını açıklayan Obama’nın, bu kez de telefonlaştıklarını açıklaması izledi!

İSRAİL RAHATSIZ

Kuşkusuz bu “yakınlaşma” en çok İsrail’i rahatsız etti. İsrail bir numaralı müttefikinin, bir numaralı düşmanıyla yakınlaşmasını, güvenliğine tehdit olarak algılıyor.

Nitekim İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail’in tek başına kalsa bile İran’ın nükleer silah geliştirmesine izin vermeyeceğini açıkladı. “Tek başına” vurgusuyla Washington’u eleştiren Netanyahu, Obama’ya da çarpıcı bir göndermede bulundu: “Ahmedinejad kurt postu içindeki kurttu ama Ruhani, kuzu postuna bürünmüş kurt.”

İSRAİL ABD’YE YÜK OLMAYA BAŞLADI

Bu durum değişikliği, elbette emperyalist ABD’nin zorunlulukları ile çıkarlarının kesişmesinden doğan bir sonuçtur ve ABD’nin stratejik savunmada olmasıyla ilgilidir.

Ayrıca bu sonuç, Türkiye’deki kimi ulusalcı ve İslamcı çevrelerde hâkim olan “ABD’yi İsrail yönetiyor” algısının düzelmesi bakımından da fırsattır.

MOSSAD’a ve Yahudi Lobisi’ne fazlasıyla önem atfeden bu görüşler için İsrail, dünyanın efendisidir ve Washington’u parmağında oynatmaktadır.

Oysa gerçeğin böyle olmadığı ortadadır. Hatta ABD hâkim sınıfları içinde İsrail’in bir yük olmaya başladığı görüşleri son yıllarda ağırlık kazanmaktadır. Örneğin ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brezezinski’nin İsrail’in İran’a saldırma olasılığının konuşulduğu günlerde yaptığı şu çok çarpıcı açıklama öğreticidir: “Eğer İsrail savaş uçakları, Irak hava sahasını kullanıp İran’a saldırırsa ABD savaş uçakları havalanıp onlarla savaşmalı. İsrail’in uçakları tepemizde uçarken oturup seyredecek miyiz, onlara bu hakkı vermeme konusunda ciddi olmalıyız” (Milliyet, 24 Eylül 2009).

ABD’NİN ÜÇ İSRAİL PLANI

Daha anlamlısını ise ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden dile getirdi: “Eğer bir İsrail olmasaydı çıkarlarımızın korunabildiğinden emin olmak için bir tane İsrail icat etmek zorunda kalabilirdik” (Bloomberg HT, 1 Ekim 2013).

Biden bu veciz ifadesiyle, bizim yıllardır İsrail için kullandığımız “karakol devlet” kavramını açmış ve berraklaştırmış oldu!

Evet, ABD için İsrail’in anlamı budur!

İkinci dünya savaşının ardından Ortadoğu’nun kontrolünü İngilizlerden devralan ABD için, yeni kurulan İsrail, bir karakol devleti olarak çok değerliydi. ABD o karakol devletini kullanarak nüfuz etmek istediği bölgelerde sorunlar çıkartacak ve o karakol devleti üzerinden bölgeyi karıştıracaktı. Böylece bölgeyi denetleyebilecekti.

Hatta ABD, ilerleyen yıllarda Ortadoğu’da tek bir karakol devletinin yetmediğini gördü ve ikinci, hatta üçüncü İsrail devleti icat etmek istedi!

2000’e Doğru ve Aydınlık 30 yıldır ABD’nin üç İsrail Planı’nı vurguluyor:

1. Biden’ın ifadesiyle ABD’nin hazır bulduğu İsrail, birinci İsrail.

2. ABD’nin kurmaya çalıştığı Kürdistan, ikinci İsrail.

3. Kürdistan kurulunca küçülecek olan Türkiye. Küçük Türkiye, artık “ABD’ye bağımlı Türkiye” olmaktan çıkacak ve “ABD için Türkiye” olarak İsrailleşecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ekim 2013

,

Yorum bırakın

ABD TAHTTAN DÜŞTÜ

5-6 Eylül 2013 tarihli son G-20 zirvesi, tarihe sadece Suriye’ye karşı savaş yerine diplomatik çözümün bulunduğu zirve olarak değil, Batı’nın tahttan indiğinin resmileştiği zirve olarak da geçecek.

Bu köşenin okurları sık sık yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunu yazdığımızı bilir. İşte son G-20 Zirvesi, o yeni dünyanın da kurulduğunun ilanıdır artık.

G-20 Zirvesi’nde dünyanın en büyük ekonomik gücü olan 20 ülke ikiye bölünmüş, fakat inisiyatifi Rusya ve Çin’in liderlik ettiği Doğu ülkeleri almıştır: Hindistan, Brezilya, Güney Afrika, Arjantin, Güney Afrika, Meksika ve Almanya Moskova-Pekin ortaklığına destek vererek ABD’nin Suriye’ye saldırmasına karşı çıktılar.

ABD’nin liderlik ettiği kampta ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Avustralya, Suudi Arabistan, Güney Kore ve Türkiye yer aldı. Yalnız tüm bu devletlerin savaş yanlısı olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim bazıları önceliğin savaşsız çözüm olduğunu ısrarla belirtiyorlar.

Bu kamplaşmada en dikkat çeken ülke ise Almanya’dır. Almanya dünyanın en hayati sorunlarında artık Batı kampıyla değil, Doğu kampıyla birlikte hareket etmektedir.

G-8’E KARŞI BRICS

Batı’nın hükmettiği dünya son 15 yılda Doğu tarafından dengelendi ve son G-20 Zirvesi’yle birlikte inisiyatif Doğu’ya geçti. Denge yıllarının en önemli kurumsal değişimi, 1999 yılında G-8’in yerini artık G-20’nin alması ve Zenginler Kulübü’ne Doğu’nun da ortak olmasıydı.

Doğu dengeden inisiyatif alma sürecine geçerken başka önemli adımlar da attı. Örneğin BRICS’i kurdu. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın baş harflerinden oluşan BRICS kulübü, aslında bir anlamda Doğu’nun G-8’iydi… Nitekim Batı’nın Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu IMF ile 60 yıl boyunca hükmetmesinin karşısına kendi bankaları ve para fonlarıyla dikildiler! Bu beş ülke 50 milyar dolar sermayeli kalkınma bankasının ve 100 milyar dolar bütçeli bir para fonunun kurulmasının adımını attılar. (Hindistan ekonomik olarak dünyanın Kuzey ve Güney şeklinde bölünmesine istinaden, bankaya Güney ismini önerdi.)

ABD’nin dünya egemenliğindeki en önemli avantajı olan Dolar’ın etkisi de bu süreçte azaldı. Zira Dolar’ın karşısına önce son 20 yılda Avro gibi bir engel çıktı, ardından da BRICS ülkelerinin karşılıklı ticaretlerinde kendi milli para birimlerine yönelme kararı…

NATO’YA KARŞI ŞİÖ

Batı’nın egemenliğinin kaynağı ekonomik olarak Dünya Bankası ve IMF iken, askeri kaynağı da NATO’ydu. Doğu ise Batı’nın NATO’sunun karşısına, kendi güvenlik örgütünü çıkardı: Şanghay İşbirliği Örgütü ŞİÖ.

Gerçi kurucu üyeler ŞİÖ’yü NATO’nun bir karşılığı gibi değerlendirmiyorlar. Çünkü ŞİÖ sadece bir güvenlik örgütü değil, onu aşan bir yapı…

Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından kurulan örgüt daha sonra Özbekistan’ın da katılımıyla bir Asya Kalesi oldu. Örgüt daha sonra genişledi ve İran, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Moğolistan’ı gözlemci üye, Sri Lanka ve Belarus’u da diyalog ortağı olarak kabul etti. (Türkiye’nin de diyalog ortaklığı gündemde.)

Dünya nüfusunun ve coğrafyasının yarısından büyük olan örgüt, son yıllarda çok büyük kapsamlı askeri tatbikatlara imza atarak, açıkça NATO’ya “dur” diyecek gücü olduğunu gösterdi!

ASYA YÜZYILI

Irak’ın 2004’te ABD’ye direnişe geçmesi, Hizbullah’ın 2006’da İsrail’i yenmesi, Rusya’nın 2008’de Gürcistan’ı vurması, kapitalizmin 2008’de derin bir krize girmesi ve Suriye’nin 2013’te Batı saldırısını göğüslemesi, Doğu’nun inisiyatif almasını sağlayan en önemli etkenlerdendir.

Tüm bu etkenler birleştiğinde ortaya şu sonuç çıkmıştır: Batı’nın G-8’ine karşı BRICS’i, NATO’suna karşı ŞİÖ’yü ortaya çıkaran Doğu, Atlantik merkezli dönen dünyayı artık Asya-Pasifik merkezli döndürmeye başlamıştır. 21. Yüzyıl Amerikan Yüzyılı değil, şimdiden Asya Yüzyılı olmuştur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Eylül 2013

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ÜÇ KÜRT AÇILIMI

PKK lideri Cemil Bayık’ın “Geri çekilmeyi durduruyoruz” sözleri AKP-PKK işbirliğinin ve “Kürt Açılımının” bittiği şeklinde yorumlandı. Ardından PKK liderlerinden Remzi Kartal’ın, “Açılımdan biz kârlı çıktık” demesi, biten bir sürecin muhasebesi gibi algılandı.

Peki, öyle mi? Bugün bu soruya yanıt arayacağız.

Öncelikle belirtelim. Remzi Kartal’ın “Açılımdan biz kârlı çıktık” demesi bir doğruya, ama eksik bir doğruya işaret etmektedir. PKK’nin AKP’ye göre Açılımdan daha kârlı çıktığı doğrudur ama ABD’nin hem AKP’den, hem de PKK’den daha kârlı olduğu en doğrusudur. Çünkü alt yüklenicilerin kârlarının toplamı ana yükleyicinin hanesine yazılacaktır ve her halükarda ABD, enstrümanlarından daha kârlıdır.

Bu gerçek, bir başka gerçeğe daha işaret eder. Açılımı AKP ya da PKK başlatmadığı için AKP ya da PKK bitiremez. Kim bitirebilir? Açılımın ana yüklenicisi olan ABD; zira açılımı o başlatmıştır.

Peki, ABD Açılımı ne zaman başlattı? İnceleyelim:

ABD’NİN IRAK ÜZERİNDEN 1. AÇILIMI

Bu Açılım, 1986 yılında Pentagon’un iki numarası olan William Taft’ın “Kürt dosyasını” Turgut Özal’a getirmesiyle başlar. Özal dosyayı kabul eder ama dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ, Taft’la görüşmeyerek dosyayı Türk Ordusu adına reddeder.

ABD bu ilk Açılımda atılımı, Irak’a saldırarak yaptı. Sonuçları ise Irak’ın kuzeyinde, 1991’de bir kukla devletçiğin filizlenmesidir.

Çekiç Güç’ün 17 Nisan 1991’de Irak’ın kuzeyine girmesiyle kurulan devletçik, 1992’de parlamentoya kavuştu ve 1996 yılına kadar iyice serpildi. TSK’nin Türk hükümetlerine rağmen bu devletçiğe yaptığı Çelik Harekâtı gibi müdahaleler ise devletçiğin resmiyet kazanmasını engelledi.

ABD’NİN IRAK ÜZERİNDEN 2. AÇILIMI

Bu Açılım, aslında 1998 Washington sürecinde Barzani’nin TSK denetiminden çıkarılmasıyla başladı ve 1999’da Türkiye’ye dayatılan ABD’nin Yeni Kürt Planı ile uygulamaya geçti. Plan Pentagon tarafından Alan Makovsky başkanlığındaki bir ekibe hazırlatıldı, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın onayı ve ABD Başkanı Bill Clinton’un parafı ile yürürlüğe girdi.

ABD bu ikinci Açılımda atılımı, 2003’te Irak’ı işgal ederek yaptı. Bu süreçte Irak fiilen üçe bölündü ve Washington, Erbil merkezli Kürt Devleti’ni adım adım Bağdat’tan kopardı.

Ancak Irak’ın 2004’te ABD’ye direnmeye başlaması, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’i yenmesi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a saldırması ve 2008’de ekonomik krizin patlaması ABD’yi planlarını tamamlamaktan alıkoydu. Washington adım adım Ortadoğu’dan çekildi ve kalan işlerini taşeronlarına bıraktı.

ABD’NİN SURİYE ÜZERİNDEN 3. AÇILIMI

Bu Açılım, 2009’da Abdullah Gül’ün “çok güzel şeyler olacak” demesiyle başlatıldı. Ankara, Bağdat, Şam ve Beyrut’la bir Ortadoğu Birliği kurarak, Büyük Kürt devletinin yollarını döşeyecekti.

Ancak Ortadoğu’da halk hareketleri başladı ve plan değiştirilmek zorunda kaldı. Suriye, Büyük Kürdistan’a silahla mecbur bırakılacaktı.

2011’de başlatılan Atlantik saldırısının merkezinde ABD’nin Kürt Koridoru planı vardı. ABD, Irak’ın kuzeyindeki devletçiğini Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmaya çalışacaktı. Bu planın aktörleri Erdoğan ve Öcalan’dı. Paranın kaynağı ise Katar ve Suudi Arabistan…

İşte AKP’nin Türkiye’de bir “Kürt Açılımı” başlatması ve Öcalan’la Suriye merkezli bir ortaklığa soyunmasının sebebi bu üçüncü Açılımdır. Öcalan’ın PKK’ye İran, Irak ve Suriye’de yeni görev alanları çizmesi bu nedenledir.

ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDEN 4. AÇILIMI

Kısaca özetlediğimiz gibi Açılımların sahibi ABD’dir ve AKP ile PKK Açılımın alt yüklenicileridir. Dolayısıyla ABD’ye rağmen süreci bitirmeleri mümkün değildir.

Ancak ABD’nin Açılımını Türkiye’nin, hele de komşularıyla birleşen Türkiye’nin bitirebileceğini özellikle vurgulayalım. Hatta bitirmek zorunda olduğunun da altını çizelim.

Zira ABD’nin dördüncü Açılımı Türkiye üzerinden olacaktır ve Irak’ın kuzeyindeki yapı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açıldıktan sonra Türkiye’ye doğru genişleyecek ve Diyarbakır merkezli olarak Büyük Kürdistan kurulacaktır!

O nedenle Türkiye’nin ve bölgenin savunma hattı bugün Suriye’dedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Eylül 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: