Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

ABD-İngiltere’nin ‘küresel NATO’ hedefi

İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss’un şu dört mesajı, önümüzdeki süreçte yaşanacak güç mücadelesine ve yeni cephe çabalarına ışık tutuyor:

1. İngiltere, “küresel ekonominin yaklaşık yarısını” temsil ettiklerini belirterek, Çin’i, kendilerinin geçen yüzyılda belirlediği uluslararası kurallara uymaya çağırdı.

2. İngiltere, “küresel ekonominin yaklaşık yarısı” olan G7’nin, artık “ekonomik bir NATO gibi hareket etmesi gerektiğini” açıkladı.

3. İngiltere, NATO’nun bugüne kadar Avrupa’nın savunmasına odaklandığını, ancak şimdi Pasifik’in korunması ve Tayvan’ın savunulması gerektiğini, bunun için de artık “küresel bir NATO’ya ihtiyaçları olduğunu” belirtti.

4. İngiltere, NATO’nun genişletilmesini savundu; bu amaçla hem Finlandiya ve İsveç’e katılım çağrısını tekrarladı hem de Gürcistan ve Moldova gibi ülkelerin NATO tarafından desteklenmesi gerektiğini söyledi (28.4.2022).

Emperyalizmin ‘yarı-iletken’ arzusu

Londra’nın bu dört mesajında üç kritik yer var: Tayvan, Gürcistan ve Moldova… Her üçü konusunda da kritik gelişmeler var:

ABD Senato Dışilişkiler Komisyonu’nda konuşan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “Tayvan’ın gerekli tüm askeri araçlara sahip olması için her şeyi yapacaklarını” söyledi. Blinken bu amaçla 2017’den beri Tayvan’a 20 milyar dolarlık silah sattıklarını ifade etti.

Peki ABD Tayvan’ı neden silahlandırıyor? Yanıtın bir bölümünü, Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Senatör Bob Menendez açıklıyor: “Küresel piyasadaki yarı iletkenlerin yüzde 90’ını Tayvan üretiyor, bu Çin’in eline geçemez.”

Gürcistan’da ikinci cephe tezgâhı

Gürcistan Başbakanı İraklı Garibaşvili, Ukrayna’nın Gürcistan ve Moldova’da yeni cepheler açılmasını istediğini açıkladı (27.4.2022). Ukrayna’da savaşın geçen Kasım veya Aralık’ta başlayacağına dair raporlar bulunduğunusöyleyen Garibaşvili, Saakaşvili’nin hükümetin devrilmesi hedefli istikrarsızlık eylemlerinin düzenlenebilmesi için ülkeye döndüğünü, bunda amacın Gürcistan’ı Rusya ile savaşa sürüklemek olduğunu belirtti.

Tamda öyle: 2003’te turuncu darbeyle Gürcistan’da iktidar olan ancak 2008’de Rusya’nın müdahalesi sonrası kaçan, 2014’te Ukrayna’daki turuncu darbe sırasında silahlı adamları rol alan ve ardından Ukrayna’nın önemli yerleşim yerlerinden Odesa’ya vali yapılan Saakaşvili, Ekim 2021’de Gürcistan’a dönme kararı almıştı. Ancak Saakaşvili’nin, daha doğrusu onu cepheye sürenlerin hesabı tutmamıştı.

Ukrayna’nın Kasım veya Aralık 2021’de başlatacağı savaş ise Dombass’a yönelik Batı destekli taarruz hazırlığıydı. Moskova’nın özel askeri operasyonunu “savaşı önleyen savaş” diye nitelemesi, bu nedenleydi.

Amaç: Yarım dünyanın kontrolü

ABD ve İngiltere, elbette Gürcistan ve Moldova’da yeni cephe açılmasını ister, elbette Tayvan’ı Çin’e karşı kullanmak ister, elbette NATO’yu genişletmek ve “küresel bir NATO” oluşturmak ister…

Ancak bu hedef ve hamleler, Atlantik açısından bir yenilginin sahaya yansımasından başka bir şey değildir. Zira Londra’nın mesajındaki “dünyanın yaklaşık yarısı biziz” ifadesi, dünyanın yarısını kaybettiklerinin itirafıdır. Çünkü Atlantik dünyası bir süre öncesine kadar dünyanın çoğuydu, küreselleşme ile neoliberalizmi her yere götüreceklerdi, 21. yüzyıl “Amerikan-Atlantik Yüzyılı” olacaktı…

ABD-İngiltere’nin “küresel NATO” hedefi, işte bu ellerinde kalan “yarım dünya” içindeki “oynak müttefiklerini” denetim altında tutabilmenin ve Atlantik dünyası üzerinde hegemonyalarını sürdürebilmenin gereğidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Nisan 2022

Yorum bırakın

Gezi turuncu değil kırmızıydı

Gezi, bu topraklardaki devrimci geleneğin, isyan ve direniş kültürünün 21. yüzyıla taşınmasıdır. Namık Kemallerden Mustafa Kemallere, Nazım Hikmetlerden ve Deniz Gezmişlerden Ali İsmail Korkmazlara ulaşan bir gelenektir…

Bu gerçeği Türkiye’de en iyi anlayanların başında da saray yönetimi gelmektedir. Öyle olduğu için de Gezi’yle boğuşmaktadırlar.

İktidarın Gezi’ye 4 kumpası

1. Gezi’yi Osman Kavala üzerinden Soros’la irtibatlandırarak lekelemeye çalıştılar: Oysa Soros’un asıl temsilcisi Can Paker ve akrabası olan Barlasgiller ailesi sarayın “entelijansiya” takımında… Kaldı ki Kavala’ya kinleri Sorosçuluktan değil, Kavala’nın AKP-FETÖ kumpası günlerinde, Balyoz sanığı Çetin Doğan’ın kızı Pınar Doğan ve damadı Dani Rodrik’in “kumpasın belgelerini ve gerçekleri” duyurabilmeleri için toplantı düzenlemesi nedeniyleydi.

2. Gezi’yi Henri Barkey üzerinden CIA ile irtibatlandırarak lekelemeye çalıştılar: Oysa Barkey, Kemalizm karşıtlığı konusunda, ilk günden itibaren akıl hocalarıydı…

3. Gezi’yi PKK ile irtibatlandırarak lekelemeye çalıştılar: Oysa Gezi günlerinde, PKK’yle açılım yapan kendileriydi. Dahası HDP, o zamanki adıyla BDP, AKP’den de önce Gezi’de “darbe gören” siyasi partiydi! Demirtaş, “Gezi’de hükümeti devirmeye çalıştıklarını gördük ve mesafe koyduk” deyince, sık sık MİT’le görüşmekte olan Öcalan devreye girmiş ve Demirtaşlara “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” mesajı göndermişti! (Öcalan’ın AKP gümrüğünden geçen o açıklaması sonrası Taksim’e Öcalan posterleri ve PKK flamaları doluştu, hükümet de yol verdiği bu işi daha sonra “Gezi-PKK ortaklığı” diye kullanmaya çalıştı!)

4. Gezi’yi, FETÖ ile irtibatlandırarak lekelemeye çalıştılar. Güya FETÖ’cü polisler, halkı kışkırtmak için bilerek Gezi’deki gençlere sert davranmış ve iş büyümüştü. Oysa polisin o sert müdahalesi sonrası “emri ben verdim” diyen de, daha sonra “polis Gezi’de kahramanlık destanı yazdı” diyen de kendileriydi.

Kısacası, Gezi’yi Sorosçu turuncu eylem gibi göstermeleri mümkün değildir. Zira turuncu eylemlerin iki tipik özelliği vardır; eylemcilerin bir bölümü silahlıdır ve eylem Amerikancılık zeminindedir. Oysa Gezi’de eylemcilerin elinde yan yana geldikleri diğer eylemcilerin avuçları vardı ve eylem sloganlarında görüldüğü gibi antiemperyalistti. Yani turuncu değil kırmızıydı.

Saray muktedir görünme peşinde

Verilen “cezaları”, hukuk dışılığı üzerinden tartışmaya gerek yok, tablo ortada: Daha önce suç bulunamadığından ceza verilememiş bir dava için yeniden mahkeme kurup ağır ceza vermek, hukukun değil, siyasetin konusudur. Kaldı ki saray cezaları, kamu vicdanı nezdinde ceza değil, madalyadır.

O nedenle konunun hukuk boyutunu değil, esası olan “Gezi’ye cezanın” siyasetini konuşmalıyız. Bu cezalar, seçim atmosferine girilmiş Türkiye’de, oyları eriyen ve tabanı erozyona uğrayan sarayın “muktedirlik” gösterisi gereğidir. AKP hükümeti bu cezalarla Gezi’ye katılan milyonlarca yurttaşın iradesini tehdit etmektedir; krizle boğuşan ve AKP’nin ekonomi politikalarına eleştiriler dile getirmeye başlayan burjuvaziye Kavala örneği üzerinden “çok konuşma” sopası göstermektedir, bir türlü ele geçiremediği TMMOB’u sindirmeye çalışmaktadır; sıradan vatandaşta “zengin Kavala’yı zindanda çürüten bize ne yapmaz” duygusu uyandırmayı amaçlamaktadır…

Fakat 2013 Mayıs’ında ağaçları savunan bir avuç genci ezerek halkın hak arama iradesini önleyebileceklerini sanarak nasıl yanıldılarsa, bugün de yanılmaktadırlar.

TMMOB’un örnek yöneticisi Mücella Yapıcı başta olmak üzere hepimiz Gezi’deydik, yine Gezi’deyiz… Gezi, bir mekânın değil, bir mücadelenin adıdır ve her yerdir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Nisan 2022

2 Yorum

Çin ve Rusya’nın ‘sınırsız’ ortaklığı

Bir süredir Çin ile Rusya, işbirliği ilişkilerini, “sınırsız” kavramıyla niteliyor. Öyle ki düzenlenen son foruma da yine bu kavramla isim verildi: “Çin-Rusya İlişkileri – Sınırsız Gelecek

Forumda konuşan Çin’in Moskova Büyükelçisi Zhang Hanhui iki ülkenin “stratejik işbirliğinin ısrarla derinleştirileceği” mesajını verdi. Buradaki “ısrarla” ifadesi, kuşkusuz Ukrayna krizi üzerinden Çin’e baskı yaparak Rusya’ya yaptırım uygulatmaya kalkan ABD’ye bir yanıttı…

Zhang Hanhui’nin mesajlarına geleceğiz ancak şu “sınırsız” kavramı ile tanımlanan Çin-Rusya ilişkilerine dair yakın zamanda kim ne söyledi, öncelikle onu anımsayalım:

ÇİN VE RUSYA KÜRESEL SORUNLARDA TEK SES

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ülkesinin Ukrayna harekâtından bir süre sonra Beijing’i ziyaret etmiş ve iki ülkenin dışişleri bakanları, ABD’nin tehditlerine karşın, dünyaya çok önemli mesajlar vermişti.

Lavrov, görüşme öncesi yayımladığı videoda “sizinle ve sempatizanlarımızla birlikte çok kutuplu, adil, demokratik bir dünya düzenine doğru ilerleyeceğiz” mesajı vermişti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, iki ülkenin dışişleri bakanlarının yaptığı görüşmenin ardından yayınladığı açıklamada, “iki tarafın işbirliğini derinleştirme ve küresel meseleler hakkında ‘tek bir sesle’ konuşma konusunda anlaştığını” duyurmuştu.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü de, düzenlediği basın toplantısında şu çarpıcı mesajı vermişti: “Çin-Rusya işbirliğinde sınır yok, barışı sağlama, güvenliği koruma ve hegemonyaya karşı çıkma çabalarımızda sınır yok” (30.3.2022).

SOĞUK SAVAŞ İTTİFAKLARINDAN ÜSTÜN İLİŞKİ

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yaklaşık iki ay önce, 4 Şubat 2022’de imzaladıkları tarihi ortak bildiri de iki ülkenin işbirliğine dair özel bir nitelemede bulunmuşlardı.

Putin ve Şi, “Rusya ile Çin devletleri arasındaki yeni tür ilişkileri, Soğuk Savaş döneminin askeri-politik ittifaklarından daha üstün olduğunu” ilan etmişlerdi.

“Bilinen ittifaklardan üstün ilişki” yaşayan iki ülkenin liderleri, 4 Şubat’ta imzaladıkları ortak metinle, aslında yeni dünya düzeninin bildirisini ilan etmişlerdi.

İki lider, “Yeni dönem, yeni güç dağılımı ve yeni düzen”e işaret etmiş, çok kutupluluk ve çok taraflılık mesajı vermişti. İki lider, “Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne paralel ve eşgüdümlü olarak Büyük Avrasya Ortaklığı’nı inşa etmeye odaklandıklarını” duyurmuştu.

YENİ ULUSLARARASI İLİŞKİLERİN İNŞASI

Son olarak iki ülkenin işbirliğinin “sınırsızlığına” vurgu, düzenlenen forumla da dünya kamuoyuna gösterilmiş oldu.

Çin’in Moskova Büyükelçisi Zhang Hanhui’nin “Çin-Rusya İlişkileri – Sınırsız Gelecek” forumunda yaptığı konuşmada verdiği şu dört mesaj ise, hem küresel güç mücadelesindeki saflaşmayı hem de dünyanın gidişatının yönünü berrak bir şekilde ortaya koyuyor:

1. “Uluslararası durum nasıl değişirse değişsin, Çin ve Rusya her zaman stratejik işbirliğini ısrarla derinleştirecek”

2. “Çin ve Rusya, uluslararası adalet için omuz omuza duracak”

3. “Çin ve Rusya, hegemonya ve güç politikalarına karşı çıkacak”

4. “Çin ve Rusya, yeni bir tür uluslararası ilişkilerin inşasını ve insanlığın ortak kaderini teşvik edecek.”

Özetle, Çin ve Rusya, adil ve demokratik bir dünya düzeni inşası için “sınırsız bir ortaklık” kurmuş durumda…

Pentagon-CIA imalatı “Çin ve Rusya ortak değil, birçok sorunu bulunan rakiptir” temalı propaganda, artık Batı’da da inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Beijing ve Moskova, Washington’un tehditlerine rağmen, belirledikleri stratejide adım adım ilerliyorlar…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Nisan 2022

1 Yorum

Stratejik saflaşmanın ana ölçütü

İster Kuzey-Güney isterse Batı-Doğu, ister gelişmiş-gelişen devletler isterse ezen-ezilen uluslar çelişmesi temelinde bakılsın; küresel düzeyde ve stratejik düzlemde saflaşmanın esas ölçütü Çin-Rusya işbirliğine karşı tutumdur. 21. yüzyılın birinci yarısının turnusol kâğıdı budur.

İşte Fransa’nın cumhurbaşkanı adayı Le Pen’in sözleri: “Gelecekte güvenliğimizin başına gelebilecek en kötü şey Çin ve Rusya’nın yarı-birleşmesi, bu iki ülke arasında parasal, ekonomik ve askeri olabilecek bir bloğun oluşturulmasıdır. Bu belki de 21. yüzyılda Fransa ve Avrupa’nın güvenliğine yönelik en büyük tehdit olacak.”

Le Pen’in sözleri şu bakımdan önemli: Çin-Rusya işbirliği, Rusya’nın Ukrayna harekâtından sonra artık bir varsayım olmaktan çıktı, 1945 dünyasının tabutuna çiviler çakan bir gerçekliğe dönüştü. Dolayısıyla şimdi Çin-Rusya işbirliğine karşı tutum, nasıl bir dünya arzu edildiğini belirliyor.

Anti-Putin’cilik, Le Pen’cilik

Batı açısından asıl tehlike olarak Çin-Rusya işbirliğini gören anlayış, sadece Le Pen’in değil, Amerikan hakim sınıfının Trump’ın da içinde olduğu kanadı başta olmak üzere Batı’daki pek çok siyasetçinin esas görüşü. Hatta sadece siyasetçilerin değil, devletlerin de egemen görüşü. Biden yönetimi de Ukrayna savaşı boyunca Çin’in Rusya’ya desteğini ve Çin-Rusya işbirliğini kesmeye ağırlık verdi. Çin’i yaptırımlara zorlamak, bunun somut ifadesidir.

Zira en iyi emperyalist devletler bilmektedir; Çin-Rusya işbirliği ekonomi, siyaset, güvenlik ve uluslararası hukuk alanlarında adım adım yeni bir dünya düzeni inşa etmeye çalışıyor.

Stratejik düzlemdeki bu ana saflaşmayı esas almayan bir tür solculuk, nasıl Putin’in ve Rusya’nın kapitalist olmasından hareketle Ukrayna’da yanlış çizgiye düştüyse, diğer tür bir solculuk da NATO karşıtı sözleri üzerinden Le Pen’ciliğe savruldu. (Oysa Fransa’da NATO karşıtlığı zaten yükselen değer, nitekim Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözleri de o değerin siyasete yansımasıydı zaten.)

Ukrayna savaşının iki sonucu

Batı basını üzerinden “Putin tuzağa düştü, Putin yanlış Ukrayna hamlesiyle ABD ile AB’yi birleştirdi, NATO ülkelerini işbirliğine itti” şeklinde propagandalar ne kadar yapılırsa yapılsın, emperyalist merkez şu gerçeğin farkında: Ukrayna krizi; 1) Çin-Rusya işbirliğini kesemedi, tersine Çin-Rusya-Hindistan işbirliğini geliştirdi, 2) Transatlantik ilişkileri restore edemedi, tersine Avrupa’yı böldü.

Almanya ve Fransa liderliğindeki Batı Avrupa’nın ABD’den bağımsız Asya ile yürütmek istediği ilişkinin ABD tarafından bu denli kabul edilemez görülmesinin arkasında işte bu küresel saflaşma var. O nedenle Avrupalı ülkelerin siyasetçilerinin Çin-Rusya işbirliğine karşı nasıl tutum aldıkları, diğer tüm siyasetlerinin üstünde ve belirleyici olandır.

Aynı durum ülkemiz için de geçerlidir.

AKP’nin manevrası

Ukrayna krizini ABD’yle işbirliğinde fırsata çevirme hesabı yapan iktidar, yeni pozisyonlar almaya başladı:

– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Suriye’ye asker taşıyan Rus uçaklarına hava sahasını kapattıklarını” duyurdu!

Çavuşoğlu, “ABD, Türkiye’nin S-400’ü Ukrayna’ya vermesini önermedi. Bizim taleplerimiz ortada zaten, onların bize teklif ile gelmesi lazım” diyor.

– AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “Türkiye’nin sınırları NATO’nun, AB’nin sınırları anlamına geliyor. (…) Bazıları hadlerini aşarak Türkiye’nin NATO üyeliğini tartışmaya çalıştı” diyor. Ki yakın zamanda Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim KalınNATO’ya kayıtsız şartsız bağlıyız” demiş, ÇavuşoğluNATO’nun birliğini, Türkiye’nin savunması öneminde gördüğünü” açıklamış, Milli Savunma Bakanı Hulusi AkarNATO’nun güvenliğinin tam merkezindeyiz” demişti.

Bitirirken önemle belirtelim: NATO’culuk, yukarıda özetlediğimiz stratejik düzeydeki küresel saflaşmada, son örneği Macaristan’da görüldüğü üzere iç siyasetlerde de kaybediyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Nisan 2022

1 Yorum

Yeni küresel güvenlik inisiyatifi

Ukrayna savaşı, eski küresel güvenlik düzeninin yerini yeni küresel güvenlik düzeninin de almaya başlamasının miladıdır.

Avrupa güvenlik mimarisini Rusya’nın güvenliğini tehdit ederek inşa eden ABD, Yugoslavya’yı sekize parçalayarak başlatmış, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz hattında derinleştirmişti. İşte Rusya, ABD’nin bu güvenlik inşa çabasına Ukrayna’da müdahale ederek yeni bir süreç başlatmış oldu.

Avrupa’da ABD ile Almanya-Fransa karşı karşıya

Avrupa’nın güvenliği konusunda iki temel yaklaşım var.

İlki, bir süredir Almanya ile Fransa’nın liderliğini yaptığı ve ABD’den “stratejik özerklik” kazanmayı hedefleyen yaklaşımdır. Bu çizgi, Rusya’yla ve Çin’le ABD’den bağımsız ve ayrı ilişki kurmayı hedefliyor. Bu durum haliyle, Avrupa’nın güvenliğini sağlamada Rusya’ya da rol veriyor. Krizin şu aşamasında bile Paris’in “Rusya’sız Avrupa barışı mümkün değil” mesajı vermesi önemli…

Avrupa güvenliği konusundaki ikinci yaklaşım ise ABD’nin Avrupa hegemonyasını sürdürebilmeyi hedefleyen yaklaşımıdır. Bu yaklaşım birincisi Almanya ve Fransa ile Rusya’nın işbirliğini kesmeyi, ikincisi de Avrupa içinde Batı Avrupa’ya karşı dengeleyici ve Batı Avrupa’yı ABD hegemonyasını kabule zorlayıcı bir merkez inşa etmeyi hedefliyor.

Bunun pratikteki uygulaması şöyle: 24 Şubat’tan önce inşa edilen ve adına “Küçük Avrupa İttifakı” denilen İngiltere-Polonya-Ukrayna ittifakını, Baltık (hatta mümkünse İskandinav), Doğu Avrupa ve Karadeniz ülkeleriyle genişletmek. ABD bu stratejide, askeri gücü nedeniyle Türkiye’ye de önem veriyor. Hatta İngiltere-Türkiye ikilisini, bu ittifakın ana dinamosu yapmak istiyor.

Şi Cinping’in beş önerisi

Çin, yeni dünya düzeni inşasının başladığı bu süreçte, önceki gün, dünyanın önüne bir barış projesi koydu. Asya’nın Davos’u diye bilinen Boao Asya Yıllık Konferansı’nda konuşan Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping, ülkesinin “küresel güvenlik inisiyatifi”ni ilan etti.

Maddeler halinde özetleyecek olursak, Çin’in “küresel güvenlik inisiyatifi” önerisi şöyle:

1. Güvenlik, işbirliği içinde ortak savunulmalı.

2. Egemenliğe ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmeli: İçişlerine müdahaleler son bulmalı ve ülkelerin toplumsal sistem tercihine saygı gösterilmeli.

3. Güvenliğin bölünmezliği prensibi esas alınmalı: Kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği üzerine inşa etmeme yaklaşımı temel prensip olmalı.

4. Krizlere barışçıl çözüm aranmalı ve tek taraflı yaptırımlar kaldırılmalı.

5. Terör ve iklim gibi küresel sorunlar, birlikte göğüslenmeli.

ABD’yi savaşsız çözüme zorlamak

Çin, önerdiği bu “küresel güvenlik inisiyatifi” ile pratikte üç amacı hedefliyor görünüyor:

1. Ukrayna’da Rusya’nın güvenliğini esas alan bir barış sağlanması.

2. NATO’nun sadece Avrupa’da değil, AUKUS gibi alt modellerle Asya-Pasifik’te de genişlemesinin önlenmesi.

3. Rusya ve Çin başta pek çok ülkeye uygulanan ABD yaptırımlarının kaldırılması.

Sonuç olarak, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesiyle son verilen 1945 düzeninin yerini artık yeni bir düzen almaya başlıyor. Bu düzenin siyasi, ekonomik, güvenlik, hukuki boyutları 21. yüzyılın ikinci çeyreği boyunca adım adım inşa edilecek.

Böylece ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın güç mücadelesi yürüttüğü beş merkezli dünya şekillenecek. Çin bu süreçte, Rusya’yla işbirliği yaparak ve Hindistan ile AB’yi de “Büyük Avrasya Ortaklığı”na dahil ederek, emperyalist ABD’yi “savaşsız” çözümü kabule zorlayan bir strateji izliyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Nisan 2022

1 Yorum

AKP’nin İsrail’e 6 mesajı

Aytunç Erkin 19 Nisan’da Sözcü’de bahsedince öğrendim; Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, İsrail’in Moşe Dayan Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi’ne Türkiye-İsrail ilişkilerine dair bir makale yazmıştı.

Mercan’ın İsrail yönetimine mesajları şöyle:

Yeniden BOP!

1. Türkiye ve İsrail, “bölgedeki kötü niyetli aktörlere karşı” işbirliği yapmalı.

2. Türkiye ve İsrail ortaklığı, “Daha geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika”daki istikrarsızlaştırıcı hamleleri frenlemeli.

3. Türkiye-İsrail ortaklığının “Daha geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika”daki işbirliği, Kafkaslar, Orta Asya ve Sahra Altı Afrika bölgelerine kadar uzanabilir.

4. Türkiye ve İsrail, Trans-Atlantik çıkarları güçlendirecek işbirliği alanları potansiyeline sahip. ABD bu nedenle canlanan Türkiye-İsrail işbirliğini teşvik etmeli. Bu ilişki, yeni bir uluslararası sistemin şekillendirilmesine öncülük edebilir.

5. Türkiye-İsrail uzlaşısı, başta doğalgaz olmak üzere hidrokarbonların araştırılması, üretilmesi, taşınması ve pazarlanmasına yeni bir ivme kazandırır.

6. Filistin meselesi gibi görüş ayrılıkları olan konuları bir kenara bırakalım.

Washington ve Tel Aviv ortak büyükelçisi

İsrail’e bu mesajları veren Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, anlaşılan New York’ta görüştüğü Haham Rabbi Mark Schneier’in tavsiyesini uyguluyordu.

Schneier, 11 Mart 2022’de Times of Israel’e anlatmıştı: Murat Mercan, Washington Büyükelçiliğine atandıktan kısa bir süre sonra (Nisan 2021) Haham Schneier ile görüşmüş ve ona “Erdoğan beni Türkiye ile Amerikan Yahudi Cemaati ilişkilerini düzeltmekle yetkilendirdi” demişti. Schneier de bu sözler üzerine Mercan’a şu tavsiyede bulunmuştu: “Eğer Türkiye’nin Amerikan Yahudileri, Kongre, yönetim vb. ile ilişkilerini düzeltmek istiyorsanız, bunun yolu İsrail’den geçiyor.

Böylece AKP kurucusu Murat Mercan’ın, sadece Washington Büyükelçisi değil, aynı zamanda fiili Tel Aviv Büyükelçisi yapıldığını da öğrenmiş bulunuyoruz!

Mercan’ın faaliyetleri

Mercan, 15 Mart 2021’de Washington Büyükelçisi olarak atandı. (Ancak ilk kez bir yılı aşkın süre sonra, NATO Günü olan 4 Nisan 2022’de Biden tarafından Beyaz Saray’da kabul edildi.)

Mercan, Nisan 2021’de Haham Rabbi Mark Schneier’den başlayarak Yahudi cemaatinin önemli isimleriyle görüştü.

Tele1’in Washington Temsilcisi Yılmaz Polat, Mercan’ın Kasım ve Aralık 2021’deki bazı temaslarını, fotoğraflarıyla birlikte haber yapmıştı. Bir çok Yahudi etkinliğine katılan Murat Mercan, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli Yahudi finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yapmıştı.

Mercan öncesinde “Türkiye ile ABD Arasında Uzlaşma Zamanı Geldi” başlıklı bir makaleyle Washington’a öneride bulunmuştu: “Ortadoğu, Kuzey Afrika, Karadeniz Havzası ve Asya’da çıkarlarımız ortak. Avrasya bilmecesinin sularında istikrarlı ve güvenli bir şekilde gezinmek için transatlantik topluluğun rol modellere ihtiyacı var. Türk askeri varlığı Büyük Avrasya’daki güç dengesinin Trans-Atlantik topluluğu lehine çevrilmesine yardımcı oldu. Türkiye ve ABD birlikte çalışmalıdır” (Defense One, 17.10.2021).

Koçbaşı olma teklifi

Özetle, AKP’nin ABD ve İsrail’le ilişkileri düzeltmekten sorumlu diplomatı Murat Mercan, Washington’a Trans-Atlantik dünya adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif ediyor.

Mercan bu görevin gereği olarak da “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika”dan başlayarak Kafkaslar ve Orta Asya’ya kadar etkisi olacak bir Türkiye-İsrail işbirliği öneriyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Nisan 2022

2 Yorum

Şam karşıtlığı eşittir sığınmacı artışı

Çok değil, daha bir ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyordu: “Ana muhalefetin başındaki ve yanındakiler ‘seçimi kazandığımızda mültecileri ülkelerine göndereceğiz’ diyorlar. Biz göndermeyeceğiz.”

Aynı Erdoğan, dün ise tersini söyledi ve “5 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.”

Nedir bu değişikliğin nedeni?

Türkiye artık seçim atmosferinde, erken değil zamanında yapılsa bile 14 ay kaldı… Sığınmacı sorununun AKP’ye 5-6 puan kaybettirdiği ise araştırmacıların genel kanaati.

AVRUPA’NIN HUZURU KAÇMASIN, TÜRKİYE’NİN KAÇSIN!

Oysa Erdoğan yönetimi, Türkiye’yi bile isteye bir “göçmen deposu”, bir “tampon ülke” haline getirdi. Dahası AKP iktidarı, bununla da övündü hep!

Örneğin AKP hükümetinin başbakanı Binali Yıldırım 2016’da aynen şöyle diyordu: “Türkiye olmasa, mülteciler Avrupa’yı istila edecek.”

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da “Avrupa’nın huzurunu, 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlamıştı.

Yıldırım ve Erdoğan’ın sözleri açık: Mülteciler/göçmenler/sığınmacılar Avrupa’yı istila etmesin diye Türkiye’nin istila edilmesine göz yumdular; Avrupa’nın huzuru kaçmasın diye Türkiye’nin huzurunun kaçmasını kabullendiler!

Vahim sözler, vahim itiraflar…

Peki AKP iktidarı Avrupa’nın huzurunu nasıl sağladı, istila edilmesini nasıl önledi? AB ile “Geri Kabul Anlaşması” imzalayarak!

GÖÇMENİ DEĞİL GÖÇMENİ DOĞURAN POLİTİKAYI KONUŞMALIYIZ

Bugünlerde sığınmacı sorunu yeniden alevlendi. Yine kamuoyu iktidar ve muhalefetin yaklaşımlarına paralel olarak gönderilsin-gönderilmesin diye ikiye bölündü. Ama “gönderilsin” diyenlerin arttığı da bir gerçek.

Konu, çok boyutlu ve oldukça hassas. O nedenle özellikle siyasetçilerin konuya dair çözümlerinde insani perspektifi esas alan, sığınmacıdan ziyade sığınmacı doğuran şartları tartışan ve o şartları değiştirmeye yönelen bir çizgi izlemesi gerekir.

Altı ay önce yazdığım Tampon Ülke kitabımda, başından sonuna bu ince çizgiye dikkat çekerek konuyu çözümlemeye çalışmıştım.

Ve şöyle demiştim:

“Türkiye’nin göç sorununun kaynağı, birincisi ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, ikincisi de o politikalarla işbirliği yapan iktidardır. Sorunun olan ABD, AB ve AKP yerine göçmenleri/sığınmacıları suçlamak ve mazlum sığınmacı ile emperyalizmin işbirlikçisi göçmeni aynı kefeye koyarak kategorik bir göçmen karşıtlığı yapmak büyük yanlıştır. Göç sorunun çözümü, işte bu perspektifle başlar.”

UCUZ İŞGÜCÜNE DAYALI SÖMÜRÜ DÜZENİ

Dolayısıyla tartışmamız gereken şey “Suriyeli” değil, “Suriye politikası”dır. Yani Türkiye’nin “Suriyeli göçmen sorunu” değil, “Suriyeli göçmen sonucunu doğuran AKP dış politikası sorunu” vardır.

AKP iktidarı Suriye’de Esad yönetimini yıkmaya kalkmasa, bugün Türkiye’de resmi 5 milyon Suriyeli olmayacaktı.

Ankara, bu politikasını sürdürdükçe, Suriye sayısı daha da artacak!

Yukarıda alıntıladığımız Erdoğan’ın sözleri artışa işaret ediyor. Erdoğan 2019’da 4 milyon Suriyeli derken, bugün 5 milyon Suriyeliden bahsediyor. 2,5 yılda 1 milyon daha arttı…

Tabi bu resmi olanı!

Gayri resmi olarak sayı çok daha yüksek. Zira egemen sınıf göç emeğini, birincisi ucuz işgücü olarak, ikincisi de zam/iyi ücret/sendika isteyen Türk işçisine karşı “alternatifin var” diyerek kullanmaktadır ne acı ki…

Öyle bir “ucuz işgücüne dayalı sömürü düzeni” kurmuşlar ki, iktidar partisinin kimi yöneticileri “Suriyelileri gönderirsek ekonomi batar” demek durumunda kalmıştır!

MİLLET İTTİFAKI’NIN SIRTINDAKİ DAVUTOĞLU YÜKÜ

Sonuç olarak…

Ankara, Esad yönetimini yıkma hedefinden vazgeçmezse, yanlış Suriye politikasını değiştirmezse, Şam’la anlaşmazsa, Adana Mutabakatı şartlarına dönmezse, Suriyeli sayısı artmaya devam edecek…

Ana muhalefet partisi başından itibaren AKP yönetiminin Suriye politikasını eleştiriyor. İktidara geldiklerinde Şam’la anlaşacaklarını da söylüyor. Bu, sığınmacı sorununun çözümünün olmazsa olmazıdır.

Burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu, altılı masa kurulduktan sonra da ana muhalefet partisinin bu çizgisini sürdürüp sürdüremeyeceği…

Zira altılı masada, bu yanlış Suriye politikasının mimarı da var ve o mimar artık AKP’ye muhalif olmasına rağmen, Suriye politikasını hâlâ savunuyor!

Davutoğlu’nun “Suriye’yle ilgili hiçbir pişmanlığım yok” sözleri, Millet İttifakı’nın sırtındaki yük olmayı sürdürüyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Nisan 2022

1 Yorum

ABD’nin sponsorluğunda AKP-İsrail-Barzani enerji üçgeni

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Nisan’da Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani ile görüştü. Dolmabahçe’deki görüşmeye, Erdoğan’ın yanında MİT Başkanı Hakan Fidan, Barzani’nin yanında da IKBY Dış İlişkiler Ofisi Sorumlusu Sefin Dizayi katıldı.

AKP yönetimi, son üç aydır Barzanilerle görüşmeleri sıklaştırdı. Neden mi? İnceleyelim:

Barzanilerin Türkiye trafiği

Erdoğan, 2 Şubat’ta Ankara’da IKBY Başkanı Neçirvan Barzani ile görüştü. Erdoğan Barzani ile ne konuştuğunu, Ukrayna dönüşünde gazetecilere şu sözlerle açıkladı: “Neçirvan Barzani, Irak’ın kuzeyinde de olsa biz onunla Irak’ın merkezini de konuşabiliriz ve konuştuk. Neçirvan Barzani’yle olan dostluğumuz bizim çok çok farklıdır ve aramızdaki hukuk ileri derecededir. O da bu konuda elinden geleni yapacağını, döner dönmez merkezi yönetimle olsun, ilgililerle olsun konuyu görüşeceğini söyledi. İnşallah Irak doğalgazıyla ilgili de anlaşmalarımızı yapıp oradan kazan-kazan esasına göre hem onlar kazanacak hem de biz kazanmış olacağız.”

Erdoğan, Neçirvan Barzani’yle bir süre sonra 12 Mart’ta, Antalya Diplomasi Forumu vesilesiyle yine görüştü. O görüşmeye saray tam kadro katılmış, Erdoğan’a Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ve MİT Başkanı Hakan Fidan ile AKP Sözcüsü Ömer Çelik eşlik etmişti.

Erdoğan’ın bu görüşmelerinin arasında, bir de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Barzanilerle buluşması vardı. Akar, Münih Güvenlik Konferansı’nı fırsata çevirmiş, 18 Şubat’ta hem IKBY Başkanı Neçirvan Barzani ile hem de IKBY Başbakanı Mesrur Barzani ile ayrı ayrı görüşmüştü.

Hedef: Avrupa’ya gaz ihracı

AKP yönetiminin Barzanilerle görüşme trafiğinin merkezinde enerji var. İki taraf da, Ukrayna krizini fırsata çevirerek Avrupa’ya doğalgaz transferinde işbirliği yapmak istiyor. Nitekim IKBY Başbakanı Mesrur Barzani, 28 Mart’ta yaptığı bir açıklamada “yakında Türkiye üzerinden Avrupa’ya gaz ihraç etmeye başlayacağız” müjdesi vermişti.

Bu görüşmeler hakkında yapılan kısıtlı açıklamalarda altı çizilmesi gereken cümle, Erdoğan’ın Barzani’yle “Irak’ın merkezini de konuştuk” demesiydi. Zira Irak’ın merkezi, Barzanilerin Kuzey Irak petrol ve gazını merkeze rağmen satış operasyonlarıyla uzun süredir mücadele ediyor. Çünkü Irak anayasasına göre petrol tüm Iraklıların. Yani Barzaniler, sattığı petrolün parasını Bağdat’a aktarmak zorunda. Bağdat da, tüm petrol gelirinin yüzde 17’sini Kürt bölgesine daha sonra ödemek durumunda.

Ancak Barzaniler geçmişte AKP ile anlaşarak, Irak anayasasına aykırı hareket etmişti. O dönem IKBY Başbakanı olan Neçirvan Barzani, AKP iktidarıyla 50 yıllık anlaşma imzaladıklarını, daha da uzatabileceklerini belirtmişti. Bu anlaşmanın ardından Irak’ın petrolü uluslararası pazarda satılmaya çalışılmış, Irak Başbakanı Maliki, konuyu BM’ye kadar taşımıştı. Dahası Irak Petrol Bakanlığı, Barzaniler tarafından “çalınan” petrollerinin, Türkiye üzerinden İsrail rafinerisine ulaştırıldığına dair belgeler olduğunu açıklamıştı.

Şimdi aynı risk yeniden belirdi: Irak Yüksek Federal Mahkemesi, 2 Şubat’taki Erdoğan-Barzani görüşmesinin ardından, 15 Şubat’ta IKBY gaz ve petrol yasasının “Irak anayasasına aykırı olduğuna ve ihraç gelirlerinin Bağdat’a teslim edilmesi gerektiğine” dair karar açıkladı.

Sponsor: ABD

AKP yönetimi, Barzanilerle yoğunlaştırdığı bu görüşmeleri, İsrail ile de sürdürüyor. İsrail’le normalleşmenin merkezinde de yine Avrupa’ya gaz transferi var.

AKP’nin İsrail ve Barzani gazına talip olmasının arkasında ise doğrudan ABD’nin sponsorluğu var. ABD, Türkiye’yi dışlayan Doğu Akdeniz Boru Hattı’na (EastMed) desteğini birkaç ay önce çekmiş ve bu kez tersine, tarafları Türkiye’nin de dahil edileceği yeni bir anlaşmaya yöneltmişti. Son olarak 7 Nisan’da ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Nuland, “EastMed’i bekleyemeyiz. Gazı şimdi Avrupa’ya getirmeliyiz. Türkiye, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum kesimi geniş perspektifli bir işbirliği içerisinde olmalı” demişti.

Türkiye-İsrail-Irak Kürt Bölgesi üçgenindeki bu yeni enerji merkezli işbirliği, haliyle Türkiye’nin dış politikasını etkileyecek niteliktedir. Sadece Bağdat’la değil, Moskova’dan Tahran’a bazı bölge ülkesiyle ilişkileri de olumsuz etkileme potansiyeline sahiptir. O nedenle enerji-politik mücadeleyi doğru bir strateji içinde yürütmek gerekir. Salt taktik düzeyde ve hele de ABD’nin sponsorluğunda yürütmek, Türkiye’yi enerji hatlarının iyi gelir getiren merkezi terminali yapmak yerine, Batı’ya transferin ucuz koridoru haline düşürür!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Nisan 2022

1 Yorum

Avrupa’nın güvenlik sorunu: NATO’nun genişlemesi

İsveç ve Finlandiya’nın haziranda NATO’ya üye olacağı haberleri yoğunluk kazandı. Nitekim Finlandiya Başbakanı Sanna Marin, “NATO üyeliğine başvurup başvurmama kararı, birkaç hafta içinde parlamentoda görüşülecek” dedi (12.4.2022). Oysa 15 gün önce, 31 Mart’ta NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Finlandiya’nın NATO üyeliğine başvurduğunu açıklamıştı! Kaldı ki Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö, kısa bir süre önce, 20 Mart’ta, “NATO’ya katılmamız, Avrupa’daki güvenlik durumunu olumsuz etkiler” demişti.

Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi ile yoğunlaşan ABD baskısı günlerinde, İsveç de benzer tutumu almıştı. İsveç Başbakanı Magdalena Andersson; 25 Şubat’ta “NATO üyeliği düşünmüyoruz”, 7 Mart’ta “NATO üyeliği için referanduma gidilmesinde tereddütlerim var”, 8 Mart’ta “NATO’ya başvurumuz, Avrupa’yı daha da istikrarsızlaştıracak” demişti. Hatta İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, 10 Mart’ta, “Görevde olduğum sürece NATO’ya katılmayacağız” demişti.

ABD’nin küresel NATO hedefi

Sadece şu açıklamalar bile gösteriyor ki, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesi değil, NATO’nun İsveç ve Finlandiya’ya girmesi söz konusu! Öyle ki 4 Mart’ta NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “İki ülkenin istemesi halinde, çok hızlı bir şekilde NATO’ya katılabileceklerini” ilan etmişti! Çünkü ABD’nin acelesi var!

SSCB dağıldığında ve Varşova Paktı feshedildiğinde, NATO 16 üyeden oluşuyordu. Ancak ABD, Moskova’ya “kazık atarak”, 1999’dan itibaren NATO’yu Rusya’ya doğru genişletme kararı aldı. Böylece Soğuk Savaş boyunca SSCB’yi çevrelemesini daha da ilerleterek, Rusya’yı “daraltılmış kuşak” ile boğmaya başladı.

ABD birinci dalgada, 12 Mart 1999’da Çekya, Macaristan ve Polonya’yı; ikinci dalgada 29 Mart 2004’te Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’yı; üçüncü dalgada 1 Nisan 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan’ı, dördüncü dalgada 5 Haziran 2017’de Karadağ’ı ve beşinci dalgada 20 Mart 2020’de Kuzey Makedonya’yı NATO’ya üye yaptı.

ABD 2008’den beri de, 30 üyeli NATO’yu, Ukrayna ve Gürcistan ile, şartlar elverdiğinde de Moldovya, Bosna-Hersek, Finlandiya ve İsveç ile 36 üyeli bir savaş makinesi haline getirme amacındaydı.

Avrupa barışında iki farklı yaklaşım

ABD’nin NATO’yu genişletmesinin Avrupa’nın güvenliğini sağlamakla ilgili olmadığı ortada. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi hem Finlandiya Cumhurbaşkanı, hem de İsveç Başbakanı, ülkelerinin NATO üyeliğinin Avrupa’nın güvenliğini olumsuz etkileyeceğini belirtiyorlar.

Sadece İsveç ve Finlandiya değil, Avrupa’nın iki lider ülkesi Almanya ve Fransa da bunun farkında. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Avrupa’nın Rusya ve Türkiye ile ilişkilerini yeniden düşünmesi gerektiğini, aksi takdirde Avrupa’nın barış içinde yaşayamayacağını” söyledi (13.4.2022).

Stratejik düzlemde mesele şu: AB, ABD’den “stratejik özerk/bağımsız” olmak ve yükselen Asya-Pasifik bölgesiyle ayrı işbirliği yürütmek istiyor. ABD ise Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürebilme peşinde ve bunun aracı olarak da NATO’yu kullanıyor.

Dolayısıyla “Avrupa güvenlik mimarisi”, çarpışmanın yaşandığı asıl konu olarak önümüzde duruyor. Rusya, temel olarak “bölünmez güvenlik” anlayışı içerisinde Avrupa ve Asya’nın oluşturduğu Avrasya’nın güvenliğinin birlikte ele alınmasını savunuyor. Almanya ve Fransa da, Rusya’ya rağmen bir Avrupa güvenliğinin inşa edilemeyeceğini görüyor. Bu yaklaşımdaki ortaklık, ABD’yi saha dışına itiyor.

ABD ise karşılığında, Baltık-Akdeniz hattında, İngiltere’nin (hatta Türkiye ile birlikte) liderlik ettiği Doğu Avrupa inşa etmeye çalışıyor: İngiltere, Polonya ve Ukrayna üçlüsünün kurduğu “Küçük Avrupa İttifakı”nı, Baltık ve Karadeniz ülkeleri ile genişletmeye çalışıyor. Böylece Avrupalıların Avrupa güvenliğini inşa etmesine engel olmaya çalışıyor.

ABD’nin Rusya’nın istediği güvenlik garantilerini vermemesi, Ukrayna’yı ateşe sürmesi, Rusya-Ukrayna müzakerelerini baltalaması, savaşı uzatacak şekilde silah ve yabancı asker transferi yapması ve NATO’yu genişletmeye çalışması bu nedenle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Nisan 2022

1 Yorum

ABD, Asya’daki dörtgene kama sokma peşinde

Türkiye gibi Hindistan da Rusya’dan S-400 aldı. Ancak ABD Türkiye’ye “ABD Hasımları ile Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası (CAATSA)” kapsamında yaptırımlar uygularken, Hindistan konusunda (henüz) yaptırım uygulama kararı vermedi. Hatta ABD Kongresi’nin etkili senatörleri, Hindistan’ın yaptırımlardan muaf tutulması için tasarı bile hazırladı (2.11.2021).

Diğer yandan Hindistan Rusya’ya yaptırımlara katılmadı, hatta yeni enerji anlaşmaları yaptı. Konu Beyaz Saray Sözcüsüne sorulduğunda, Psaki’nin yanıtı şu oldu: “Hindistan’ın petrol satın alması, Rusya’ya uygulanan yaptırımların delinmesi anlamına gelmiyor. Ama Başkan Biden yine de Rusya’dan petrol alımını artırmanın Hindistan’ın çıkarına olmayacağını dile getirdi” (11.4.2022).

Senatörün işaret ettiği stratejik ihtiyaç

Peki S-400 konusunda ABD’nin Hindistan’ı Türkiye’den farklı olarak yaptırıma tabi tutmamasının nedeni ne? Türkiye’nin NATO üyesi olması ama Hindistan’ın olmaması mı? Değil.

Sorumun yanıtı, yukarıda bahsettiği senatörlerin tasarısında var aslında. Tasarının tanıtımında konuşan Cumhuriyetçi Senatör Ted Cruz şöyle diyordu: “Hindistan, Çin’e karşı birleşen güvenlik mimarisinin kritik bir parçası. Çin’in saldırgan davranışlarına karşı koymak için Asya ve ötesinde kabiliyetli ortaklar gerekiyor ve ABD-Hindistan ilişkisi bu konuda çok taraflı çabalarımızın temel taşı haline geldi. (…) yaptırımları uygulamak, Hindistan’ı Rusya’ya bağımlı olmaya zorlamak gibi ortak güvenlik hedeflerimizi baltalamaktan başka bir işe yaramaz.”

Yani özetle ABD’li Senatör, bu köşede de sık sık altını çizdiğimiz Washington’un şu stratejisine işaret ediyor: ABD’nin Çin’e, hele de Çin-Rusya ikilisine karşı kesinlikle Hindistan’a ihtiyacı var.

Çin, ABD-Hindistan görüşmesini nasıl değerlendirdi?

Peki tablo ne? Hafta başında ABD Başkanı Joe Biden ile Hindistan Başbakanı Nadendra Modi arasındaki görüşme ve ardından savunma ve dışişleri bakanlarıyla yapılan “2+2” toplantılarından ne çıktı?

Benim gözlemim şöyle: Görüşme boyunca Biden, Modi’ye Rusya’ya yaptırımlara dahil olması çağrısı yaptı, Modi ise görüşme boyunca bu çağrıyı geçiştirdi.

Peki, bu görüşmenin en çok ilgilendirdiği ülke olan Çin nasıl değerlendirdi Biden-Modi buluşmasını? Çin yönetiminin resmi görüşlerini yansıtan Global Times’ın analizi şöyle: “Hindistan da dâhil olmak üzere BRICS ülkeleri Rusya’ya yaptırımlara katılmayı reddetti. Hindistan, Rusya ile ticareti askıya almamakla kalmadı, aynı zamanda Rusya’dan enerji ithalatını da önemli ölçüde artırdı. Hindistan, ABD’nin liderliğini takip etmiyor ve ABD’yi utandırdı. Bu durum aynı zamanda Washington’un yeteneklerinin giderek stratejik amaçlarından uzaklaştığını ve kontrol edebileceği kapsamın sınırlı olduğunu gösteriyor. Uluslararası durum artık Washington’un sopasıyla gelişmeyecek ve gelişmemelidir. (…) Washington yönetimi Dörtlü Güvenlik Diyaloğu’nun (QUAD) beklentileri ile Çin’i kuşatmak için özenle düzenlediği ‘Hint-Pasifik Stratejisi’ mekanizmalarını baltalamak istemiyor. ABD’nin Hindistan’ı cezbedecek hiçbir şeyi yokken Hindistan’a karşı ‘zorlama’ taktiğini kullanması (kendisi açısından) uygun değil.”

ABD’nin hedefi Hindistan ile Çin karşıtlığı

Çin’in değerlendirmesi önemli. Ancak ABD’nin elbette hâlâ devreye sokabileceği taktik kartları var. Pakistan’da İmran Han’ın darbeyi önledikten sonra bile Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı’nın fesih kararını geçersiz sayarak muhalefetin parlamentoda Şahbaz Şerif’i başbakan seçebilmesi örneğin…

Dolayısıyla ABD, Çin-Pakistan-Rusya-Hindistan dörtgeninde birtakım sabotajlara yönelebilir. ABD örneğin Çin-Pakistan işbirliğini bozamaz, örneğin Rusya-Hindistan ticaretini sıfırlayamaz; ancak Hindistan ile Pakistan arasında kışkırtıcılık yaparak, Hindistan-Pakistan çatışmasını Çin ile Hindistan arasında bir gerilime dönüştürmeye çalışabilir.

Son tahlilde ABD buradan da stratejik düzeyde bir sonuç elde edemez ama yine de Hindistan-Pakistan ilişkisi, Asya’nın bütünü açısından kritik bir konu haline gelmiş durumda…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Nisan 2022

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: