Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Erdoğan’ın üs mesajının anlamı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macaristan Başbakanı Orban ile 11 Kasım’da düzenlediği ortak basın toplantısında, ABD’nin Yunanistan’daki üslerine de değindi.

Yunanistan’daki ABD üslerini “saya saya bitiremediğini” söyleyen Erdoğan “Hepsini bir araya toparladığımız zaman ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki Yunanistan’ın kendisi âdeta Amerika’nın bir üssü gibi” dedi.

ABD’ye ‘yanlış tercih’ tepkisi

Peki bu sözleri, bir kısım medyanın sunduğu gibi, Erdoğan’ın ABD üslerine itirazı olarak mı yorumlamalıyız, hatta bazı kesimlerce propaganda edildiği gibi Erdoğan’ın “antiemperyalistliğine” kanıt olarak mı görmeliyiz?

Kuşkusuz Erdoğan’ın konuşmasının salt burası haber yapılınca, okur ya da izleyicide bu duygular oluşabilir. Ancak Erdoğan devamında bakın neler söylüyor: “Kendilerine seçtikleri komşu, yanlış bir komşu ve üs olarak da Ege’de Yunanistan’la takındıkları bu tavır doğru bir tavır değil.

Yani Erdoğan ABD’ye açıkça “Yunanistan’ı değil, Türkiye’yi tercih et” diyor! Tanıdık değil mi? Yıllarca ABD’ye “IŞİD’e karşı PYD/YPG’yi değil, bizi tercih et” dedikleri gibi…

Kaldı ki, bu çıkışı salt sunulduğu gibi “ABD üssüne tepki” diye anlamak, Türkiye gerçeğine aykırı. Türkiye’de 15’i üs olmak üzere toplam 38 ABD tesisi var çünkü!

Mesele NATO planı

Diğer yandan Yunanistan’ın giderek ABD üssü haline geldiği doğru. Nitekim 16 Ekim’de bu köşede ABD ile Yunanistan’ın anlaşmasını “İşgal anlaşması” başlığı altında incelemiş ve şöyle demiştim: “İlk bakışta ‘Türkiye’ye karşı ABD’yi yanına almak’ şeklinde yorumlanabilecek bu anlaşma, aslında açıkça Atina hükümetinin emperyalist ABD’ye Yunanistan’ı işgal ettirmesidir!

Meselenin Türkiye ve Yunanistan ulusları açısından asıl önemi burada. Yunanistan Komünist Partisi’nin yayın organı Rizospastis’in dikkat çektiği gibi “ABD’nin Yunanistan’daki varlığını artırması, öyle basına yansıdığı gibi Türk-Yunan anlaşmazlıklarının sonucu olarak değil, Yunanistan’ın yeni NATO planlarında daha verimli kullanılması amacıyladır” (Sol, 26.3.2021).

Ne yazık ki Türkiye’de de konu Türk-Yunan karşıtlığı temelinde ele alınıyor daha çok. Ve ABD’nin Dedeağaç üssü, salt Türkiye’ye karşı ABD-Yunanistan yığınağı olarak yorumlanıyor.

Rusya’ya karşı ana ve destek hattı

Oysa Dedeağaç üssünün esas hedefi Türkiye değil, Rusya’dır. Nitekim Yunanistan’ın eski AP Milletvekili Notis Marias, bu gerçeği çok açık bir şekilde ortaya koymuştur: “Dedeağaç, ABD’nin Rusya karşıtı politikası için dayanak noktası olacak” (Sputnik, 3.11.2021). Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos’un son çıkışı da bu esasa işaret etmektedir: “NATO, Rusya’yla uzun mücadeleye hazırlanmalı” (Sputnik, 12.11.2021).

Çünkü ABD’nin Yunanistan’a askeri yığınağı, bu ülkenin Rusya’ya karşı oluşturmaya çalıştığı cephelerle ilgilidir.

ABD, Rusya’ya karşı “Baltıklar, Doğu Avrupa, Karadeniz” hattını ana hat olarak inşa ediyor. ABD aynı zamanda bu hattın devamı olarak, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e bir destek hattı inşa ediyor. İşte Ege’yi de kapsayarak Dedeağaç’tan Girit’e inen hat budur. ABD bu destek hattıyla Rusya’nın Karadeniz’den Akdeniz’e çıkışına barikat kurmak istemektedir.

Sistemin içi-dışı sorunu

İktidarın sistemli bir ABD karşıtlığının olup olmadığının esas ölçütü, Türkiye’nin ekonomik düzenidir. Ulusal parasını ABD’nin isteğiyle dalgalı kura bırakan bir ülke, son tahlilde ABD’nin inşa ettiği sistemin içindedir. Türkiye, 24 Ocak 1980’den beri ABD’nin neoliberal ekonomi sistemine çapalanmıştır. Erdoğan’ın ekonomi-politiği, Özal’ın ve Çiller’in devamıdır.

ABD’yle krizler ve sorunlar elbette vardır ama mesele sistemin içinde olunup olunmadığıdır. Sistem içinde kalındıkça da dönüp dolaşılıp ABD politikalarına eklemlenmek kaçınılmazdır.

İşte Suriye… Arap ülkelerinin tek tek Esad yönetimiyle barışmaya ve normalleşmeye başladığı, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in “Normalleşmeyi desteklemiyoruz ve dostlarımızı ve ortaklarımızı bunu dikkate almaya çağırıyoruz” (13.11.2021) dediği şartlarda, AKP iktidarı Esad karşıtlığı temelinde ABD ve İsrail ikilisiyle aynı safta kalmaya devam etmektedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Kasım 2021

2 Yorum

Polonya-Belarus göç krizinin perde arkası

Öncelikle belirtelim: Polonya-Belarus göç krizi aslında bir göç krizi değildir. Hatta kriz, aslında Polonya-Belarus krizi bile değildir.

Bir yanıyla AB-Rusya krizidir ama daha çok ABD-Rusya krizi. Ve gelişim yönü itibariyle de kısmen ABD-AB krizi.

Belarus’un sınırı açması hakkı

Eemperyalist işgallerle başlayan büyük göç krizi dalgaları düşünüldüğünde, havayoluyla Belarus’un başkenti Minsk’e gelen ve oradan Polonya’ya geçmek isteyen göçmen sayısı çok sınırlıdır. O nedenle, Polonya Belarus krizi, aslında bu yönüyle bir göç krizi değildir.

Ancak bu sınırlı göçmen sayısı bile “medeni” Avrupa’nın maskesini düşürmeye yetmiştir. Sınırı geçmeye çalışan göçmenlere muamele bir “devlet terörü” halini almıştır.

Diğer yandan Belarus’un, ülkesinden başka yerlere göç etmek isteyenlere sınırlarını açması en doğal hakkıdır. AB’nin Rusya’yla iyi ilişkileri nedeniyle Belarus’u cezalandırmak amacıyla bu ülkeye yaptırım uyguladığı şartlarda, Minsk yönetiminin Avrupa’yı korumak için Belarus’u “tampon ülke” haline getirmesi elbette beklenemezdi. Hele ki ortada o yanlışı yapan Türkiye gibi “göçmen deposu” bir örnek varken!

Dolayısıyla Polonya-Belarus krizi, bir yanıyla AB-Rusya krizidir. AB’nin Rusya-Belarus işbirliğini baltalamak üzere Belarus’a yönelttiği ekonomik saldırıya karşı Minsk yönetiminin haklı yanıtıdır. Üstelik Minsk yönetiminin elinde, doğalgaz geçişini kapatmak gibi çok daha güçlü bir kart varken…

Batı Rusya-Belarus işbirliğinden rahatsız

Ancak daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Polonya-Belarus krizi, aslında AB-Rusya krizi olmaktan çok, ABD-Rusya krizidir. Zira Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmaya çalışan, Berlin-Paris hattından ziyade Washington’dur.

ABD, Baltıklardan başlayan, Doğu Avrupa’yı kapsayan ve Karadeniz’e uzanan bir cephe inşa ediyor Rusya’ya karşı. Uzun zamandır yaşanan Ukrayna krizinin nedeni de budur.

Doğu Avrupa’da Rusya’nın tek müttefiki Belarus’tur ve Batı, Belarus Devlet Başkanı Alexander Lukashenko’yu o nedenle yıkmayı denedi, başaramayınca şeytanlaştırmaya çalışıyor. Ekonomik yaptırımlar da Lukashenko’yu zayıflatmak, çıkacak kriz nedeniyle halkıyla karşı karşıya gelmesini sağlamak için elbette…

ABD, AB içinde blok inşa ediyor

Aslında ABD-Rusya krizi olan Polonya-Belarus göç krizi, gelişim yönü itibariyle kısmen ABD-AB krizidir aynı zamanda. Şöyle ki, demin de belirttiğim gibi, Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmak isteyen ABD’dir. Hatta Almanya ve Fransa, Ukrayna sorununda da görüldüğü gibi, işi Rusya’yla açık çatışmaya götürecek hamlelere mesafeli duruyorlar.

ABD yönetimi, AB’yi uzun zamandır Çin ve Rusya karşıtlığı için zorluyor. Ancak AB’nin en güçlü ülkesi Almanya, Gerhard Schröder’in politikalarını 16 yıldır sürdüren Angela Merkel sayesinde, Çin ve Rusya düşmanlığına yönelmedi. Dahası Berlin ve Paris, hem kıtayı riske atacak hamlelere karşı Washington’u frenlemeye gayret etti, hem de ABD’ye karşı stratejik özerklik arayışına girdi.

ABD ise işte tam da bu nedenle, kıtanın doğusunda Polonya merkezli bir blok inşa etmeye çalışıyor. ABD’nin politikalarına AB’nin diğer ülkelerinden daha sadık olabilecek ülkelerle, yeni ittifaklar oluşturuyor. Bu, kaçınılmaz olarak ABD ile AB arasında krize neden olacak.

AKP’nin rolü

AKP iktidarının dış politikası ise ne yazık ki bu meselelerde ülkemizi sıkıntıya sokuyor. İktidar Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destekliyor, Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirecek ABD/NATO politikalarına olur veriyor, yine Polonya ile savunma işbirliği geliştiriyor.

Son krizde ise göçmenlerin bir kısmının İstanbul’dan uçakla gelmiş olmasına tepki gösteren Polonya ve AB karşısında hızla geri adım atıyor ve Türkiye’den Belarus’a seyahat etmek isteyen Irak, Suriye ve Yemen vatandaşlarına uçak bileti satışı yapmama kararı alıyor! Böylece AKP iktidarı, “medeni” Avrupa’nın talebiyle, “insan haklarına aykırı” bir uygulamaya daha imza atıyor!

Yetinmiyor, Dışişleri Bakanlığı, Belarus’la göç krizi yaşayan 3 AB ve NATO ülkesi Polonya, Litvanya ve Letonya’ya tam destek açıklaması yapıyor!

Not: Son kitabım Tampon Ülke: Emperyalizmin Göç Stratejisi’ni henüz okumayan okurlarıma önemle öneriyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Kasım 2021

2 Yorum

Erdoğan cephesindeki Susurluk

Susurluk’un yıldönümü ve Mehmet Eymür’ün yeniden ortaya çıkması, Gladyo gerçeğini bir kez daha ele almamızı gerektiriyor.

Önce bir yanlışı düzeltelim:

“Gladyo eşittir FETÖ” denklemi gerçeği yansıtmıyor, madalyonun sadece bir yüzünü ortaya koyuyor.  FETÖ Gladyo’nun ayaklarından sadece biridir. Ne kadar edildiği de soru işaretli olmakla beraber, FETÖ’yü tasfiye etmek, Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.

İşte Mehmet Eymür örneğin…

Gladyo’nun has adamıdır ve cinayet, hukuk dışı operasyonlar ve işkence itiraflarına rağmen yıllardır yargılanmıyor. (Bu kez siyasal iklimin adım adım değişiyor olması, Eymür için çanları çaldırabilir!)

Ki Mehmet Eymür’ü tasfiye etmek bile Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.

Çünkü, önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Gladyo, NATO örgütlenmesidir ve NATO üyeliği sürdükçe, Gladyo zayıflasa bile, varlığını güncelleyerek sürdürür.

Çiller Özel Örgütü

Gladyo ahtapot gibidir, çok bacaklıdır. Bir bacağını kesmek, ahtapotu ortadan kaldırmıyor. Hatta Gladyo, ahtapot ve bacaklarından daha karmaşık bir yapıdır, bazı bacaklar içe içe geçmiştir. Siz keserken, diğer bacağa dolanmış olan parça harekete geçebiliyor.

Bunun tipik göstergesi 1990’larda Susurluk ve 2000’lerde FETÖ olgularıdır…

3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen kazayla ortaya çıkan Çiller Özel Örgütü ile önemli oranda mücadele edilebildi. Örgüt “kısmen” ortaya çıkarıldı, önemli merkezleri tasfiye edilebildi.

Ancak sadece Susurluk ile Gladyo tasfiye edilememiş oldu.

NATO bağı

Ve Gladyo’nun bir başka bacağı, FETÖ, 2000’lerde AKP iktidarının da sağladığı olanaklarla Türk ordusuna kumpaslar yaptı, devleti belli oranda ele geçirdi ve en sonunda 15 Temmuz’da darbeye soyundu.

Ve o süreçten sonra FETÖ’yü tasfiye operasyonu başlatıldı ancak yine Gladyo varlığını sürdürdüğü için, o mücadele de bölük pörçük ilerledi, bazı önemli unsurların kaçışına göz yumuldu, hatta bazı unsurlar da FETÖ’nün yerini dolduracak yapılara kaydırıldı!

İşin FETÖ borsası boyutuna hiç değinmiyorum bile…

Peki neden Gladyo’ya karşı, hatta FETÖ’ye karşı süpürücü ve kazıyıcı bir mücadele yürütülemiyor?

Bunun nedenlerinden biri, kuşkusuz iktidarın elinin AKP-FETÖ ortaklığı nedeniyle zayıf olmasıdır. Çünkü FETÖ’nün derinliklerine inmek, mızrağın ucunun kendilerine de değmesine neden oluyor.

Ama bundan daha önemli neden şudur: Türkiye’nin Gladyo gerçeğine karşı bütünlüklü bir stratejisi olmadığı için, daha doğrusu Türkiye’nin NATO üyeliği ile Gladyo faaliyeti zayıflasa bile sürebildiği için, bu örgütle kapsamlı ve kökü kazınacak türden bir mücadele yürütebilmek mümkün olmuyor.

Gladyo’yla esaslı mücadele için öncelikle NATO bağı kesip atılmalıdır.

Çiller-Ağar ikilisi

Susurluk döneminin öne çıkan üç portresi vardır: Tansu Çiller, Mehmet Ağar ve Mehmet Eymür.

Bunlardan ilk ikisi, bugün doğrudan AKP iktidarına eklemlenmiş durumda. Çiller ve Ağar, sadece siyasal tutumları ve verdikleri fotoğraflar ile değil, halkaları birbirine bağlama misyonlarıyla da Erdoğan’la birliktedir.

Susurluk’un üç önemli portresinin dışında, Çakıcı gibi unsurlar da bugün MHP bağı üzerinden iktidar cephesindedirler.

Kısacası, Susurluk’un en önemli isimleri, Erdoğan iktidarına dahil pozisyondadır.

Mehmet Eymür’ün Mehmet Ağar’la uzun yıllara dayanan kavgası ya da Sedat Peker’in bu yıl ortaya çıkan Mehmet Ağar’la ve Süleyman Soylu’yla kavgası, bu tür yapılardaki tipik iç çekişmeler ve güç mücadeleleridir. Bu kavgalar nedeniyle ortaya serilenler, esasa ulaşmaya yararları bakımından çok önemlidir.

O nedenle Eymür’ün belli periyotlarda ortaya çıkmasını çözümleyebilmek ve bugünkü pozisyonunun hangi odağı temsil ettiğini anlayabilmek önemlidir. Hele de son Ergenekon kumpasındaki rolü anımsanırsa…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Kasım 2021

1 Yorum

ABD Ankara’dan Montrö’ye göz yummasını istiyor

ABD Donanması subayı Brian Harrington, The Hill gazetesi için kaleme aldığı makalede, “Montrö Sözleşmesi’ne göz yumularak düzenli askeri tatbikatlar yapmanın Rusya’yı Karadeniz’deki hakimiyetten mahrum etmeye yardımı olacağını” söylüyor.

Yani ABD subayı açıkça ülkesinin bir süredir yaptığı türden askeri tatbikatların ve sık sık Karadeniz’e girmesinin, Karadeniz’i Rusya’da dar etmek hedefini taşıdığını belirtiyor. Ve Türkiye açısından daha önemlisi, Amerikalı subay, ülkesinin Montrö Sözleşmesi’ni sulandırma çabalarını ve delme hedefini dile getiriyor.

PENTAGON: KARADENİZ ULUSAL ÇIKARIMIZ

ABD’li subayın söyledikleri, ülkesinin resmi politikasını yansıtıyor elbette.

Daha geçenlerde, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, açık açık Karadeniz’in ulusal çıkarları olduğunu dile getirmişti!

NATO Savunma Bakanları toplantısı öncesi Karadeniz turu yaparak Gürcistan, Ukrayna ve Romanya’yı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin aynen şöyle demişti: “Karadeniz’in güvenliği ve istikrarı ABD’nin ulusal çıkarıdır ve NATO’nun doğu kanadının güvenliği açısından kritik önem taşımaktadır” (20.10.2021).

Austin, Romanya ve Yunanistan’daki üslerin, “Rusya’ya karşı caydırıcılık taşıdığını” da belirtmişti.

ABD-NATO İÇİN KARADENİZ’İN ÖNEMİ

Karadeniz’in ABD açısından önemi çok boyutlu. Hatta ABD’nin Baltık Bölgesinden Orta Asya’ya uzanan geniş bir yay hedefi düşünüldüğünde, Karadeniz’in merkez olduğu da görülecektir.

Nitekim ABD’nin eski Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Ben Hodges, ülkesi açısından Karadeniz’in neden önemli olduğunu şöyle belirtiyor: “Rusya ve İran’ı çevrelemek ve bölgedeki müttefiklerimizi ve dostlarımızı korumak için Karadeniz’e ihtiyacımız var” (25.10.2021).

Karadeniz ABD için bu kadar önemli olduğundan, Washington son NATO Zirvesi’nde konuyu önemli gündem başlıkları arasına almıştı.

Ve 14 Haziran 2021’deki zirveden, Karadeniz merkezli iki önemli karar çıkmıştı:

1) NATO, Karadeniz’deki varlığını, denizde, karada ve havada artırma kararı aldı.

2) Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılması hedefi teyit edildi ve o sürece kadar NATO ülkelerinin bu iki ülkeyle askeri işbirliğini geliştirmesi istendi.

RUSYA VE ÇİN’E KARŞI ABD CEPHELERİ

Yukarıda da belirttik: ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı, Baltık bölgesinden başlayıp, Orta Asya’ya uzanan geniş bir yay hattı hedefi var. Ve Karadeniz bu geniş yayın merkezi konumunda…

Bu hatları/cepheleri Batı ve Güney diye adlandırırsak:

ABD’nin Batı hattı, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz şeklinde. ABD için bu hattın ana hedefi, Rusya’yı batısından ve güney batısından kuşatmak. Ancak ABD bu hat ile şu yan hedeflere de ulaşmak istiyor: Türkiye ile Rusya’nın arasına girmek, Rusya’yı Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’den uzak tutmak, Doğu Avrupa ülkelerini “Rusya tehdidi” diyerek Washington’a çapalamak… 

ABD Batı hattının altına bir de yardımcı hat inşa ediyor: Karadeniz-Doğu Akdeniz hattı. Bu hat, esas olarak Yunanistan’a askeri yığınaklanma ile inşa oluyor. ABD Dedeağaç-Ege-Girit hattı ile Rusya’nın Doğu Akdeniz çıkışına baraj kurmayı hedefliyor.

Gelelim Güney hattına…

ABD’nin Güney hattı ise Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya şeklinde. ABD bu hat ile esas olarak Rusya’yı güneyinden, Çin’i de batısından kuşatmak istiyor. Kuşkusuz ABD’nin yan hedefleri de var. Hattın Kafkasya ayağı üzerinden Rusya ile İran’ın, hattın Orta Asya’nın batısı ayağı üzerinden Rusya ile Hindistan’ın ve Orta Asya ayağı üzerinden de Rusya ile Çin’in arasına girmek… 

AMİRALLERİN UYARISININ HAKLILIĞI

Özetle ABD planlaması gereği Karadeniz’e büyük önem veriyor. Türkiye’yi NATO üyeliğinin sorumlulukları üzerinden Rusya’ya karşı karşıya getirmeye çalışan ABD’nin gözünü Montrö Sözleşmesinin sulandırılmasına ve delinmesine dikmiş olmasının üzerinde önemle durulmalı…

Bir süre önce konuya vakıf 104 amiralin kamuoyunu bilgilendirerek dikkat çektiği durum, bugün çok daha yakıcı bir hal almıştır.

Ankara’nın Montrö Sözleşmesine sahip çıkması ve “Karadeniz’i Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin konusu” olarak görme anlayışını sürdürmesi, ulusal güvenlik bağlamında kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Kasım 2021

1 Yorum

Eymür kim adına ortaya çıktı?

Birbirlerine ettikleri “vatan haini” gibi çok ağır sözleri geçtim ama işi miting meydanlarında idam ipi atmaya kadar getiren Erdoğan ve Bahçeli, 15 Temmuz’dan sonra bir anda nasıl ittifak kurabildi?

Peki, 14 Şubat 2015’te yazdığı mektupla Bahçeli’yi “aciz, egoist, bencil” ilan eden, Bahçeli’nin “Batı’nın ajanı olduğuna artık inandığını” belirten, Bahçeli’yi “miladı dolmuş, yürüyen Buda kılıklı” diye niteleyen, “yüreğin yiyorsa beni öldürt” diye meydan okuyan Çakıcı, nasıl oldu da Bahçeli’yle barıştı ve o sayede serbest kaldı?

O ağır mektuptan 3 yıl sonra, 23 Mayıs 2018’de, Bahçeli, cezaevinden tedavi için hastaneye yatırılan Çakıcı’yı ziyaret etti. Ardından 14 Nisan 2020 tarihli AKP-MHP imzalı infaz düzenlemesiyle Çakıcı 16 Nisan 2020’de serbest kaldı ve MHP Genel Merkezi’nde Bahçeli’yi ziyaret ederek onu “efsane lider” diye saygıyla selamladı.

Oysa 14 Şubat 2015 tarihli mektubunda, pek çok hakareti dışında, Bahçeli’den parti genel başkanlığını bile bırakmasını istemişti Çakıcı.

Eymür-Çakıcı ilişkisi

Çakıcı, 1987 yılında Ankara’da Dündar Kılıç’ın iki adamını vurdurdu. Ne tesadüf: Cinayet sırasında Mehmet Eymür ve Korkut Eken, olayın olduğu otelin karşısındaki işkembecideydi!

Aslında bu olaydan birkaç ay önce, Çakıcı MİT’le ilişki kurmuş, Mehmet Eymür ve Yavuz Ataç’a bağlanmıştı. 1988 tarihli ünlü MİT raporunu kaleme alırken, Eymür’ün en önemli kaynaklarından biri, zaten Çakıcı’ydı.

Nitekim Eymür, Çakıcı’yı Almanya’da bir operasyonda kullandıklarını ama başarısız olduklarını dile getirmişti.

Sonraki yıllarda Eymür ile Çakıcı’nın arası açıldı. Hatta Çakıcı’nın pasaport olayı nedeniyle Eymür ile Ataç yumruk yumruğa kavga etti. İkisi de MİT’te bu nedenle ceza aldı.

‘Bahçeli MİT ajanıdır’ mektubu

Özetle Bahçeli-Çakıcı ilişkisi de, Çakıcı-Eymür ilişkisi de, filmlere konu olabilecek renklilikte! Hele buna MHP camiası içinde çok konuşulan “Bahçeli’nin MİT ajanlığı” iddiası da eklenirse…

12 Eylül öncesinde MHP’nin en önemli isimlerinden olan Yaşar Okuyan’ın, Bahçeli’nin neden 564 sanıklı MHP dahası içinde olmadığını sorguladığı bir konuşmasında söyledikleri çok önemliydi: “Devlet Bahçeli hep görevlidir, MİT’le ilişkili. Rahmetli Türkeş’in mektubu var bende. Alparslan Türkeş’in el yazısı mektup, ‘Devlet Bahçeli MİT ajanı’ diyedir.”

MHP’nin, ABD’nin sola karşı İslamcılığı ve milliyetçiliği panzehir yapma stratejisinin bir aracı olarak kullanıldığı, bunda CIA’yla paralel çalışan MİT’in rolü elbette bir sır değil.

Bahçeli-Akar ilişkisi

Bahçeli’nin 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’a tam destek vermesinde ve ittifak olmasında Hulusi Akar’ın bir rolü var mı acaba? Ya da tersinden sorarsak, Hulusi Akar’ın Erdoğan kabinesine girmesinde Bahçeli’nin bir rolü mü var?

Anımsayalım: Bahçeli, 26 Ağustos 2018’de gazete ve TV’lerin Ankara temsilcileriyle bir araya geldiği kahvaltıda Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a Genelkurmay Başkanı olduğunda, Kur’an-ı Kerim, Türk bayrağı ve altın kaplama tabanca hediye ettiğini anımsatarak “Hulusi Akar Paşa Kuran’a, bayrağa, silaha sahip çıkmıştır” dedi.

Aslında Akar, Bahçeli’nin hediyesine pek de sahip çıkamamıştı! Zira Hulusi Akar, 15 Temmuz’dan sonra şikayetçi sıfatıyla savcılığa verdiği ifadede “odasının gayet düzenli bırakıldığını ama Devlet Bahçeli’nin kendisine hediye ettiği tabancanın kayıp olduğunu” belirtmişti.

O tabanca, Bahçeli ile Akar’ın özel ilişkisine işaret ediyordu.

Eymür’ün ortaya çıkmasının önemi

Eymür’ün söylediklerinde yeni bir şey olmadığını önceki yazımda belirtmiştim. Ancak Eymür’ün söylediklerinden çok ortaya çıkmış olması önemli. Zira Eymür Gladyo’nun has adamıdır, ne zaman ortaya çıksa, Türk siyasetinde önemli bir viraj alınır.

Eymür’ün kim ya da kimler adına ortaya çıkarak mesaj verdiği bu bakımdan önemle araştırılmalı ve çözümlenmelidir.

Son söz: Galdyo, NATO örgütlenmesidir. NATO üyeliği sürdükçe, Gladyo varlığını güncelleyerek sürdürür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Kasım 2021

1 Yorum

Özal-Çiller-Erdoğan devleti

Mehmet Eymür yine sahnede. Yeni şey söylemeden, 40 yıldır söylediklerini tekrarlayarak yine gündem oldu, konuşuldu, tartışıldı.

Oysa Eymür bunlardan fazlasını, MİT’ten atıldığında, MİT’in arşivini çalarak gittiği ABD’de kurduğu “atin” adlı internet sitesinde yazmıştı.

O nedenle Eymür’ün söyledikleri ve basında “yeniymiş” gibi tartışılan konular üzerinde durmayacağız. Ancak Eymür’ün anlattıklarından hareketle bir “devlet analizi” yapmaya çalışacağız.

Hukuksuz devlet

Devletin en önemli kurumlarından olan MİT’te üst düzey yöneticilik yapmış; 12 Mart, 12 Eylül ve 90’ları devlet görevlisi olarak geçirmiş Mehmet Eymür’ün iki sözü, “devlet” ve “devlet görevlisi” anlayışının tipik yansımasıdır:

– “Benim gözümde devlet her şeyi yapabilir, meşrudur, ama menfaat varsa” (T24, 4.11.2021).

– “Başka türlü konuşma imkânı yoksa işkence olabilir, çünkü çok inatçı tipler var!” (T24, 5.11.2021).

Bu iki cümleden de anlaşılacağı gibi, Eymür’ün devlet anlayışı, “hukuk devleti”ni değil, “hukuksuz devleti” işaret ediyor. Daha doğrusu, Eymür’ün tarif ettiği devlet, Türk hukukuna değil, Gladyo hukukuna bağlı devleti anlayışını ortaya koyuyor.

Gladyo rejimi

Anlattıklarının toplamında hareketle Ermürlerin görevlisi oldukları devlet şudur:

– 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de işçilere, solcu öğrencilere, Atatürkçü askerlere düşmandır.

– Çatlı’dan Çakıcı’ya, ülkücü mafyayı kullanmıştır.

– Yeraltı dünyasıyla (mafya babalarından kumarhanecilere) içli dışlıdır.

– Terörle mücadeleyi yürütme biçimiyle, terörden nemalanmalar doğurmuştur.

– Siyasilerin şahsi işlerinin “temizliğinde”, resmi görevlileri kullanmıştır.

– Neoliberal ekonomi sistemine eklemlenmiştir.

– En önemlisi de “Küçük Amerika” olma hedefine göre kurumlaşmıştır.

Erdoğan rejimi 12 Mart’ta başladı

Eymür’ün anlattıklarındaki devlet, bir bütünlük gösteriyor: 12 Mart’tan günümüze, aslında 50 yıl boyunca devlet, ton farklılığına rağmen hep aynı renktir.

Erdoğan’ın Kenan Evren övgüsü, AKP iktidarının Özal’ın ekonomisini uygulamayı sürdürmesi, Çiller ile Ağar’ın AKP cephesinde konumlanması, Çakıcı’lara AKP-MHP ittifakının parçaları olarak pozisyon verilmesi ve kısacası aynı isimlerin Özal, Çiller ve Erdoğan dönemlerinde el üstünde tutuluyor olması, o 50 yıllık bütünlüğe işaret ediyor.

Erdoğan rejimi Türkiye’ye paraşütle inmedi. 12 Mart’la başlayan, 12 Eylül’le biçimlenen ve 90’larda gelişen rejimin taçlanmasıdır gerçekte: 12 Mart süreci çıktısı olarak TÜSİAD’ın (egemen sınıf) 24 Ocak ve 12 Eylül’le inşa ettiği rejimin direksiyonu, yine TÜSİAD’ın desteğiyle 2002’de Erdoğan’a devredildi (TÜSİAD’ın, Erdoğan’ın direksiyonu fazla kırmasından rahatsızlık duyduğu çıkışı bu gerçeği değiştirmiyor.)

Siyasal İslamcılık Türkiye’nin Atlantik kampına girmesiyle tohumlandı, 12 Mart’ta filizlendi, 12 Eylül’de fidan oldu ve 90’larda ağaca, sonrasında da ormana dönüştü.

Demokrasi, cumhuriyetçilik ve laiklik bu süreç boyunca, sürecin aktörlerinin tümünün büyük-küçük katkısıyla tırpanlandı.

Sistem dışına çıkma sorunu

Seçim tartışmalarının yapıldığı şu günlerde, meseleye salt “Erdoğan iktidarından kurtulmak” diye bakmanın eksikliğine dikkat çekmek amacıyla bu 50 yılın bütünlüğüne işaret ediyorum.

Türkiye’nin önündeki sorun, sadece Erdoğan iktidarından değil, bir bütün olarak rejim ve düzenden kurtulmaktır; sistem dışına çıkmaktır. Erdoğan’dan kurtulan ama sistemi devam ettiren anlayış, sadece kötü bir restorasyondur ve geleceğin doğru inşası açısından bir çıkmazdır.

Erdoğan iktidarıyla birlikte rejimden ve düzenden “toplam kurtulma” perspektifi, Cumhuriyet’i yeniden devrimci bir programla inşa etmenin öncelikli şartı ve aşamasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Kasım 2021

3 Yorum

Seçim Amerikancılığı

Anayasa’nın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani Erdoğan’ın üçüncü kez cumhurbaşkanı olabilmesi, ancak Anayasa’nın 116. maddesine göre “seçim yenileme” kararı alınmasıyla mümkün. Yani, seçim yılına giriyoruz, 2022’de seçim var.

Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerindeki hiçbir sorun çözülmediği ve hiçbir sorunun da kısa hatta orta vadede çözümü görülmediği halde, Erdoğan’ın “Biden’la Afganistan, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz konularında işbirliğimizi güçlendirme kararı aldık” diyebilmesi, seçim süreciyle ilgilidir.

Yani Erdoğan Roma’da aslında “seçim Amerikancılığı” düğmesine bastı.

Ekonomi-politik kıskaç

Erdoğan’ın seçim kazanabilmesi için ekonomiye kaynak bulması lazım. Zira milli gelir düşüyor, milli gelirden kişi başına (seçmene) düşen pay da düşüyor.

Tarımı bitirdikleri, sanayiyi zaafa uğrattıkları ve ülkeyi beton ekonomisine mahkûm ettikleri için çareleri iki kalemdir: Varlık fonu satışları ve dış borç.

Türkiye’yi “borcun borçla çevrildiği” bir ekonomiye dönüştürdüler.

Dış borcun musluklarını elinde tutan New York bankerleri ile Londra tefecilerini ikna etmek ise Washington desteği bulabilmelerine bağlı. ABD desteği de, AKP’nin vereceği “siyasi taviz”e bağlı…

Türkiye’yi içine soktukları ekonomi-politik kıskaç özetle bu ne yazık ki…

Türkiye ile ABD’nin çıkarları çatışıyor

Erdoğan’ın Biden’la Afganistan’da, Suriye’de, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de “işbirliği” yapabilmesi, ancak ve ancak bu dört alanda Türkiye’nin çıkarlarına aykırı taviz vermesiyle mümkündür. Zira bu alanlar Türkiye’nin ABD’yle çıkarlarının örtüştüğü değil, çatıştığı alanlardır. Tek tek incelersek:

Afganistan’da iki inisiyatif var: Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Asya inisiyatifi, Afganistan’dan bölgeye terör ihracının olmaması için istikrarı esas alıyor. ABD ise Afganistan’ın etrafında üs arıyor. Türkiye’nin göç sorunu başta pek çok çıkarı, Asya inisiyatifiyle birlikte hareket etmesini gerektiriyor.

Suriye: ABD’nin temel hedefi, Suriye’nin kuzeyinde bir PYD devleti oluşturmak. Türkiye’nin çıkarı ise Suriye’nin siyasal birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasından geçiyor.

Libya ve Doğu Akdeniz: ABD, Kıbrıs meselesinde de Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerji-politik mücadelelerinde de Türkiye’ye karşı konumlanmış durumda.

AKP ile Türkiye’nin çıkarları aynı değil

Görüldüğü gibi Erdoğan’ın ABD’yle işbirliğini güçlendirme kararı aldığını belirttiği alanlarda Türkiye’nin çıkarları ile AKP’nin çıkarları örtüşmüyor. Bu durumda Türkiye ile ABD nasıl işbirliği yapabilecek? İşte meselenin esası burada: AKP iktidarı ile Türkiye’nin çıkarları bir ve aynı şey değil.

Bu dört alandaki çıkar çatışmasına rağmen işbirliği yapabilmek, ancak AKP hükümetinin ABD yararına Türkiye’nin çıkarlarından taviz verebilmesiyle mümkündür.

AKP’nin Suriye’de ABD’yle işbirliği yapabilmesi -Washington PKK/PYD kartından vazgeçmediğine göre- AKP hükümetinin ancak Fırat’ın doğusuna dair bakışında değişiklikle mümkündür. AKP’nin son tahlilde Fırat’ın doğusuna karşılık Fırat’ın batısında bir “ÖSO nüfuz bölgesi” hayali kurması o nedenledir.

AKP’nin Doğu Akdeniz’de ABD’yle işbirliği yapabilmesi, Kıbrıs ya da Münhasır Ekonomik Bölge konusunda taviz vermesiyle mümkündür.

Papaz elbisesi

Özetle, AKP iktidarı Türkiye’nin çıkarlarından taviz vermediği müddetçe ABD’yle Afganistan, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de işbirliği yapabilmesi olası değildir.

Kuşkusuz bu alanların tamamında AKP’nin taviz verebilmesi de mümkün değildir. Zira büyük siyasi tavizin bedeli seçim kazandırmaz, seçim sonucundan da ağır olur.

AKP o nedenle iç politikada “başarı” gibi sunulabilecek taviz(ler) verebilir en fazla. Örneğin Suriye’de bulunduğu alanı genişletmek gibi ya da Karadeniz’de Rusya karşıtlığı gibi…

AKP’de anti-emperyalizm görenlerin de, AKP’nin Türkiye’nin eksenini kaydırdığını sananların da anlamadığı gerçek şudur: “İktidar olmak için papaz elbisesi giymeyi kabul eden” bir anlayış, iktidarda kalmak için neler yapmaz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Kasım 2021

3 Yorum

Ortak mekanizma mutabakatının anlamı

Erdoğan’ın ABD bayrağı önünde, Biden’ın Türk bayrağı önünde poz vererek başladığı Roma görüşmesi; özetle “diyalog var, mesaj var, ortak mekanizma mutabakatı bile var ama çözüm yok” şeklinde sonuçlandı.

Hep belirttik: Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında masada büyük sorunlar var. Bu sorunların çözümü Ankara ya da Washington konum değiştirmedikçe mümkün değil. Yani ABD, Türkiye karşıtı hamlelerinden vazgeçmedikçe ya da Türkiye ABD’nin talepleri karşısından büyük tavizler vermedikçe, “çözüm” yok.

Ancak…

Türkiye taviz verdikten sonra ortaya çıkan “çözüm” de, Türkiye’nin çıkarları bakımından çözüm olmayacaktır.

BEYAZ SARAY’IN ‘GÖRÜŞÜLENLER’ LİSTESİ

Görüşmeye ve görüşmeden sonra iki başkentten yapılan açıklamaya gelince…

Beyaz Saray’ın açıklamasına göre;

Biden, yapıcı ilişkileri sürdürme, işbirliği alanlarını genişletme ve anlaşmazlıkları etkin bir şekilde yönetme arzusunun altını çizdi.

Biden, Türkiye’nin Afganistan’daki NATO misyonuna yaklaşık yirmi yıldır yaptığı katkılardan dolayı takdirini dile getirdi.

Biden ve Erdoğan, Suriye’deki siyasi süreci, ihtiyaç sahibi Afganlara insani yardımın ulaştırılmasını, Libya’daki seçimleri, Doğu Akdeniz’deki durumu ve Güney Kafkasya’daki diplomatik çabaları ele aldı.

Biden, ABD ile Türkiye’nin savunma ortaklığını ve Türkiye’nin bir NATO müttefiki olarak önemini yeniden teyit etti, ancak ABD’nin Türkiye’nin Rus S-400 füze sistemine sahip olması konusundaki endişelerine dikkat çekti.

Biden, barış ve refah için güçlü demokratik kurumların, insan haklarına saygının ve hukukun üstünlüğünün önemini vurguladı.

Ancak….

ANA KONU F-16

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beyaz Saray’ın açıklamasını yalanlayarak, Biden’la 70 dakikalık görüşmesinde Doğu Akdeniz konusunun gündeme gelmediğini belirtti: “Görüşmede, Doğu Akdeniz gündemimize gelmedi. Gelmediğine göre de Sayın Biden’ın gündeminde değil, benim de gündemimde değil.”

Kuşkusuz ABD’nin AB’yle birlikte Türkiye’yi sıkıştırmaya çalıştığı Doğu Akdeniz konusunun Erdoğan’ın gündeminde olmaması, ülkemiz açısından fazlasıyla sorunlu!

Açıklamalara bakılırsa, 70 dakikalık görüşmede en ağırlıklı yer tutan konu, F-16 konusuydu. Ancak Erdoğan’ın, F-35’ler yerine F-16 alınması ya da mevcutların modernizasyonu konusunda Biden’dan “olumlu yaklaşım gördüğünü” belirtmesi, öncelikle Amerikan Kongresinin gerçekleriyle örtüşmüyor.

Ama daha önemlisi de şudur: ABD Kongresinin F-16 talebini kabul etmesi durumunda, Türkiye parasının karşılığını alt nesil uçakla tahsil etmiş olacak ki, bu da sonuç bakımından Türkiye’nin çıkarlarına uygun bir durum değildir.

ROMA MUTABAKATI

Erdoğan ile Biden’ın 70 dakikalık görüşmesinde neyin ele alınıp neyin ele alınmadığının aslında pek bir önemi yok. Zira ele alınan konularda bir çözüm yok, ilerleme olasılığı da yok.

Nitekim, AKP medyasının “Roma mutabakatı” diye sevindiği tek konu, tarafların üzerinde anlaştığı “ortak mekanizma” konusudur ki, bu da bize göre Türkiye açısından çok sorunlu bir konudur. Şöyle ki:

Cumhurbaşkanlığının açıklamasına göre “İki lider Türkiye-ABD ilişkilerini daha güçlendirmek ve geliştirmek için müşterek irade beyanında bulundu ve bu doğrultuda ortak bir mekanizma kurulması konusunda mutabık kaldı.”

NATO üyeleri olan Türkiye ile ABD’nin “ilişkileri geliştirmek” için bir “ortak mekanizmaya” ihtiyaç duyuyor olması, aslında Türk-Amerikan ilişkilerinin gerilediği seviyeyi göstermektedir. Ortak mekanizmanın Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlara çözüm bulmak bakımından pratikte bir anlamı da yoktur.

Ortak mekanizmanın tek hedefi vardır: Türk-Amerikan ilişkilerinde masanın devrilmesini önlemek. Ankara ve Washington, aslında bu ortak mekanizmayla, iki ülkeyi son büyükelçiler krizindekine benzer sorunlardan korumakta mutabakata varmıştır. Şöyle ki, bu mekanizmayla, sorunlara dair çıkışlar, liderlerden önce heyetler arasında yumuşatılmış olacak. Roma mutabakatı dedikleri, işte budur.

Sonuç olarak Erdoğan ve Biden, bırakın Türk-Amerikan ilişkilerindeki tek bir sorunu bile çözmeyi, 70 dakikada görüşüldüğü belirtilen konular listesinde bile mutabık değildirler. Mutabakata vardıkları tek konu olan “ortak mekanizma” ise büyükelçiler krizi gibi sorunları liderler öncesinde “heyetler arasında” soğutma mutabakatıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Kasım 2021

1 Yorum

Neo-Abdülhamitçilik: Rusya’dan S-400, Rusya’ya karşı SİHA

“İstediğim ülkeden silah alır, istediğim ülkeye silah satarım” diyebilmek, elbette her egemen devletin hakkıdır. Ancak bu ilkeyi uygulayabilmek için, dış politikada bütünlüklü bir stratejiye sahip olmanız ve taktik hamlelerinizi o stratejiye uygun olarak yapmalısınız. Stratejiniz yanlış olduktan sonra, taktik hamleleriniz doğru olsa bile, bir işe yaramaz zira…

AKP tipi dengecilik

AKP iktidarı Rusya’dan S-400 almayı nasıl gerekçelendiriyor? İçeriye, daha çok “egemen devletim, istediğim silahı alırım” diyor, haklı.

Ya dışarıya? ABD’ye de “Sen bana Patriot satmadığın için Rusya’dan S-400 almak ‘zorunda’ kaldım” diyor, zayıf argüman, net olmayan tavır, ikircikli tutum.

Peki Ukrayna’ya SİHA satışı?

Rusya’ya şu mesajı veriyor: “Nasıl bir NATO ülkesi olarak senden S-400 alıyorsam, Ukrayna’ya da SİHA satabilirim.”

ABD’ye de şu mesajı veriyor: “Tamam, Rusya’dan S-400 aldım ama senin Rusya’ya karşı cephe ilan ettiğin Ukrayna’ya da silah satıyorum.”

Moskova’nın ‘diplomatik’ tepkisi

Bu AKP’nin dış politikadaki Neo-Abdülhamitçiliğinin silaha yansıma biçimidir özetle. “Rusya’yla işbirliği yaparak kendisine alan açan, bu işbirliğini ABD’yle pazarlığında kullanan, iki büyük gücü de AB’yle dengelemeye çalışan” Neo-Abdülhamitçilik, Rusya’dan S-400 alarak ABD’yle ters düşmeyi, ABD’nin Rusya karşıtı cephesi Ukrayna’ya silah satarak dengelemeye çalışıyor. Ancak sonuçta her iki tarafla da ters düşmüş oluyor.

Moskova, Ukrayna’nın Donbass’ta Rusya yanlılarına karşı SİHA kullanmasına tepkili. Kremlin sözcüsü Peskov, Rusya’nın Astana ortağı Türkiye’ye karşı oldukça diplomatik bir dil kullandı: “Türkiye ile gerçekten iyi ilişkilerimiz var ancak mevcut durumda, Ukrayna ordusuna bu tür silahların sağlanmasının, temas hattında, durumu potansiyel olarak istikrarsızlaştırabileceğinden endişe duyuyoruz.”

Çavuşoğlu’nun savunması

AKP iktidarının Moskova tepkisine karşı “savunması” ise Neo-Abdülhamitçiliğin bir kez daha “çok taraflılık” değil, “çok tarafa taviz” anlamına geldiğini ortaya koydu.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun savunması şöyle: “Bir ülke, bizden, başka bir ülkeden almışsa o silah daha fazla Türk ya da Rus ya da Ukrayna silahı olarak anılamaz. Bir devlet bizden bunu satın alıyorsa, o daha fazla Türk ürünü değildir. Belki Türkiye’de üretilmiş olabilir ama Ukrayna’ya ait. Türkiye bununla suçlanamaz.”

Çavuşoğlu’nun savunmasının devamı daha da vahim: “Bazen terörle mücadelemiz sırasında farklı ülkelerden farklı silahlarla karşılaşıyoruz, Rusya da dahil olmak üzere. Biz asla Rusya’yı suçlamıyoruz. Ukrayna da bizim adımızı kullanmayı bırakmalı.”

Üstelik iki kere vahim: Hadi Ukrayna’ya “bizim adımızı kullanmayın” demelerini geçtik, ancak “bir ülke terör örgütüne silah sattıktan sonra artık o silah o ülkeyle anılmaz, terör örgütünündür” şeklindeki savunma, Türkiye’nin 40 yıllık argümanını zayıflatmıştır.

Bu savunmayı yapan AKP iktidarı, örneğin PKK’nin elindeki silahlar nedeniyle NATO müttefiki ABD’yi nasıl suçlayabilecek artık? PKK’nin elindeki ABD silahları artık ABD’nin değil, PKK’nin mi denilecek yani!

Bütünlüklü strateji ihtiyacı

Sonuç? AKP Rusya’dan aldığı S-400’ü ABD’nin tepkisi nedeniyle hâlâ çalıştıramıyor, Rusya’nın tepkisi nedeniyle de Ukrayna’ya sattığı silahı savunamıyor, müşterisine “benim adımı kullanma” diyor!

Çünkü ortada bütünlüklü bir strateji yok. Oysa Türkiye bölge ve Asya ülkeleriyle işbirliği yapacaksa, bunun gereğini yapmalı. ABD’nin Rusya karşıtı planlarında olmak, ABD’nin Rusya’ya karşı açtığı Ukrayna cephesine destek vermek, ABD’nin Karadeniz odaklı Rusya karşı master planını onaylamak, Türkiye’nin çıkarına değildir. Tersine, ABD’nin bu hamleleri, Karadeniz bağlamında Türkiye’nin çıkarlarını da hedef almaktadır.

Not 1: AKP iktidarının BM’de ABD-Fransa ikilisinin öncülük ettiği Çin karşıtı çağrıya destek vermesi, Çin’in Suriye’deki TSK varlığına tepki açıklamasını getirdi. Ankara’nın bundan da çıkarması gereken dersler var.

Not 2: Erdoğan’ın ABD bayrağı önünde, Biden’ın Türk bayrağı önünde poz vererek başladığı Roma görüşmesi; özetle “diyalog var, mesaj var ama çözüm yok” şeklinde sonuçlandı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Kasım 2021

1 Yorum

Hür nesil mi, kindar nesil mi?

Her devrimci ve karşıdevrimci hareket kendi programını uygulayabilecek “yeni insan” yetiştirmek ister. Somutlarsak:

Kemalist Devrim, kendi programı için “hür nesiller” yetiştirmek ister. Tevfik Fikret’in dizesinden hareketle Mustafa Kemal Atatürk’ün öğretmenlere işaret ettiği hedeftir bu: “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmenizi ister.”

Cumhuriyet’i 100 yıllık parantez olarak gören karşıdevrim ise kendi programını uygulayacak “kindar ve dindar nesiller” yetiştirmek ister. Erdoğan’ın yetiştirmek istediği o gençlik, Necip Fazıl’a verdiği referansla şöyle bir gençliktir: “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.”

Köy Enstitüsü mü, İmam hatip mi?

Nesil yetiştirmek, kuşkusuz öncelikle bir eğitim-öğretim işidir. Mustafa Kemal bu nedenle, “hür nesil” yetiştirme görevini doğrudan öğretmenlere, Cumhuriyet’in öğretmenlerine vermiştir.

O nedenle “öğrenimin birliği” devrimi, Cumhuriyet’in en önemli devrimlerinden biridir. “Siyah önlük”, her şeyden önce yetiştirilmek istenen hür nesillerin eşitliğinin sembolüdür. “Milletin efendisi” ilan edilen köylünün “Köy Enstitüleri” ile kalkındırılması, o köylüye daha verimli ziraat teknikleri anlatılırken, keman çalmasını da sağlamak, “hür nesil” hedefinin gereğidir.

Karşıdevrim işte bu nedenle “siyah önlük”e karşıdır; “tek tip insan sembolü” diyerek kaldırmış, ikili öğretimle “dindar ve kindar nesil” hedefi için eğitimi İmam Hatipleştirmiştir.

Laiklik ve bilimsel eğitim

Peki “hür/özgür nesil” nasıl yetiştirilecektir? “Fikir, vicdan ve irfan” nasıl özgürleşecektir?

Elbette bilimsel eğitimle. Bu da doğmalardan kurtulmakla mümkündür.

Laiklik, işte bu noktada da Cumhuriyet Devriminin esasıdır. Şöyle ki:

Laiklik, egemenliğin kaynağının yer mi, gök mü olduğu konusundan hareketle Cumhuriyetçiliğin yapıtaşıdır.

Laiklik, kökündeki “halka ilişkin” anlamıyla halkçılığın ve demokrasinin yapıtaşıdır.

Laiklik, din ve dünya/devlet/toplum işlerinin ayrılması bakımından ve din-mezhep farklılıklarını esas olmaktan çıkarması nedeniyle, ulusçuluğun/milliyetçiliğin de yapıtaşıdır.

Ve laiklik aynı zamanda, aklı doğmalardan özgürleştirme perspektifi nedeniyle, bilimsel eğitimin de yapıtaşıdır.

Atatürk’ün mirası

Atatürk, “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir” ve “Ben manevi miras olarak hiçbir değişmeyen söz, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır” diyerek, “hür nesil” için gereken kılavuza işaret etmiş ve bağımsızlık ile cumhuriyeti savunmayı da o “hür nesil” olacak gençliğe görev olarak bırakmıştır.

Atatürk için yeni neslin “hür/özgür” olması neden önemlidir peki? Onu da şu sözüyle açıklamıştır: “Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.”

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet

Kısacası, bugünün Türkiye’sinde süren siyasi mücadele, sadece bugünün güncel sorunlarının çözümünün mücadelesi değildir, ondan daha önemlisi yarının tasarlanmasının mücadelesidir.

Torunlarımızın hür mü olacağının yoksa kindar mı olacağının mücadelesidir.

O nedenle “kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” diyoruz…

O nedenle “yaşasın devrimci cumhuriyet” diyoruz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ekim 2021

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: