Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

BAHÇELİ’NİN 6 KRİTİK SABIKASI

Siyasi partiler, devleti yönetmek üzere hükümet olmak için vardır. Bu hedef, hangi sınıfı temsil ettiğine bakılmaksızın, tüm siyasi partilerin varlık nedenidir.

İşte bu nedenle, muhalefetteki hiçbir siyasi parti, iktidardaki parti “iyi işler” yapıyor diye onu desteklemez, yapılanın daha iyisini yapma iddiasıyla iktidara muhalefet etmeyi sürdürür ve halktan “daha iyisini yaparım” iddiasıyla oy ister.

“Vatan, millet” gibi kavramlar adına bile iktidarı destekleyen partiler, pratikte varlık nedenlerini ortadan kaldırmış olurlar.

Zaten o yola giren partiler, görülmektedir ki, gövdelerinin en az yarısını kaybetmişlerdir.

AKP İL ÖRGÜTÜ OLARAK MHP

MHP, bir süredir varlık nedeni ortadan kalkmış bir parti olarak siyaset rafında yer almaktadır. Neredeyse tek işi, iktidar partisine kolaylık sağlamaktır. Hatta iktidara muhalefet edenlere muhalefet etmektedir.

Son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli cumhurbaşkanlığı için aday göstermeyeceklerini, Erdoğan’ı destekleyeceklerini ilan etmiştir.

Oysa cumhurbaşkanı artık hükümet başkanıdır ve MHP bu ilanıyla varlık nedenini tamamen ortadan kaldırmış ve hükümet olmayacağını daha baştan ilan etmiştir.

Pratikte MHP, AKP’nin bir il örgütüne dönüşmüştür bile denilebilir.

TÜRKEŞ’İN BİLDİĞİ GÖREV

Peki Bahçeli neden partisinin varlık nedenini ortadan kaldırmıştır?

Kuşkusuz baraj altında olmaktan, içinden çıkan İyi Parti’ye kan kaybetmeye devam etmelerine kadar pek çok gerekçe sıralyabiliriz. Hepsi doğrudur.

Fakat tüm bu doğrulara kaynaklık yapan bir başka doğru daha vardır: MHP devletin bir kanadının partisidir ve Bahçeli de devlet görevlisidir!

Bahçeli’nin görevini de en iyi Alparslan Türkeş bilmektedir!

Bahçeli devlet görevlisi olduğu için de, örneğin, “başkanlık sistemini desteklediğimizi iddia edenler soysuzdur” diyebildikten kısa bir süre sonra başkanlık sistemini desteklediğini açıklamak durumunda kalmıştır!

GÜL’E VE ERDOĞAN’A CUMHURBAŞKANLIĞI HEDİYESİ

Bu devlet görevi, Bahçeli’nin onlarca siyasi sabıka dosyası doldurmasına neden olmuştur. Kritik önemdeki başlıca siyasi sabıkaları şunlardır:

1) AKP’ye 2002’de iktidar yolu açan Bahçeli’dir!

ABD ve AB, Ecevit hükümetini devirebilmek için ekonomik krizler çıkarmış, sağlık komploları kurmuş, DSP’yi bölmüş ama başaramamıştı. İmdatlarına koalisyon ortağı Bahçeli yetişti ve MHP yönetimine danışmadan, gelen bir telefon üzerine(!) 3 Kasım 2002’yi erken seçim günü ilan etti!

2) Abdullah Gül’ü 2007’de Bahçeli cumhurbaşkanı yaptı!

Gül TBMM’de 367 bulunamadığı için seçilemiyor, dahası artık umut da görmediği için cumhurbaşkanlığı sevdasından vazgeçiyordu. İmdadına Bahçeli yetişti ve TBMM’de 367’yi sağlayarak Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını sağladı.

3) Bahçeli Türkiye’ye Ekmeleddin İhsanoğlu kazığı attı!

CHP’yle birlikte İhsanoğlu’nu seçmenlerine dayatarak, deyim yerindeyse Türkiye’yi İhsanoğlu’na mecbur bırakarak filen Erdoğan’a cumhurbaşkanı olma yolunu açmış oldu! Erdoğan fırsatı iyi değerlendirdi ve cumhurbaşkanı oldu.

4) Bahçeli, AKP’ye yeniden hükümet olma yolu açtı ve TBMM başkanlığı hediye etti!

Bahçeli, 7 Haziran 2015 seçimlerinde hükümet oluşturmayacak duruma düşen AKP’ye, koalisyon seçeneklerini baltalayarak tekrar erken seçime gitme ve hükümet oluşturacak sayıya kavuşma olanağı sağladı.

Dahası hükümet kuramayan AKP’ye, bir de TBMM başkanlığı kazandırdı!

5) Bahçeli Türkiye’ye başkanlık sistemi kazığı attı!

Defalarca bu sisteme karşı olduğunu açıklamasına rağmen ve de AKP de bu sistemi getiremeyeceğini görüp çalışmasını rafa kaldırmışken, Bahçeli AKP’ye el uzattı ve raftaki komployu siyaset arenasına soktu.

AKP-MHP ortaklığı ve devlet desteğiyle “hayır” oyları çoğunlukta olmasına rağmen “evet” oylarının kazandığı ilan edildi ve Türkiye’nin parlamenter sistemi yıkılıp yerine “tek adam rejimi” inşa edilmeye başladı.

6) Bahçeli son olarak 2019 ya da erken yapılan başkanlık/cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’a kazandırmak için hareket geçti ve partisinin adayının Erdoğan olduğunu ilan etti!

TÜM MUHALEFET PARTİLERİN TARİHİ SORUMLULUĞU

Böylece eski devletin yıkılıp yeni bir devletin inşa edilmeye çalışıldığı şu süreçte, eski devletin bir kanadının araçları olan MHP, BBP ve HUDA-PAR, AKP’nin yanına monte edilmiş oldu!

Bu tablo “cumhuriyeti yeniden inşa etme” görevini kendinde gören ve halka karşı sorumluluk duyan tüm muhalefet partileri ve kesimleri için öğretici olmalıdır.

AKP-MHP-BBP-HUDAPAR ortaklığına karşı ilk turda çok adaylı yarışmak ve Erdoğan’ın karşısında ikinci tura kalacak adayın etrafında birleşmek tarihi bir görevdir.

Ve unutulmamalıdır: Bu noktada en büyük tuzak, “Erdoğan’a karşı” diye AKP artığı benzer adaylara kanmaktır!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
10 Ocak 2018

Reklamlar

2 Yorum

ABD-İSRAİL’İN YENİ İRAN STRATEJİSİ

İran’da 28 Aralık 2017 günü başlayan eylemlere nasıl bakacağımız konusu, yeni bir sorun olarak önümüzde duruyor.

Bu konuda sağlıklı bir bakışa sahip olabilmenin biricik yolu, olguları tahlil etmektir. Deneyelim:

EYLEMLERİN HAKLI ZEMİNİ

Öncelikle belirtelim: Kötü yönetilen, çağdışı anlayışlarla yönetilen, hele hele de ortaçağ ilişkilerini günümüze dayatan ülkelerde halkın isyan etmesi haktır ve desteklenmelidir. Hele de o isyana güçlü toplumsal bağları olan, programı doğru bir parti önderlik ediyorsa…

Bu tür partilerin önderlik etmediği, kendiliğinden diyebileceğimiz şekilde ekonomik ve sosyal nedenlerle ortaya çıkan eylemler de kuşkusuz desteklenmelidir. Dahası mevcut muhalefet partilerinin o eylemlerle birleşmesine çalışılmalıdır.

Fakat tüm bunlar, eylemlerin başladığı şekilde doğru bir yöne ilerleyeceği anlamına gelmez. Emperyalist devlet, güç kaybetse de, hâlâ güçlü bir askeri-politik aygıttır ve bu tür eylemleri yönünden saptırabilir, hele de o eylemlere önderlik eden toplumsal bağları güçlü ve doğru programa sahip bir parti yoksa…

ARAP HALK HAREKETLERİ VE EMPERYALİST MÜDAHALE

Aslında biz bu süreci “Arap baharı” denilen süreçte de yaşadık. Tunus’ta başlayan ve ardından Mısır’da emperyalizmle işbirliği yapan diktatörleri deviren halk hareketlerinin körfeze yönelmeye başladığı anda nasıl emperyalist devletlerce manipüle edildiğini, yönünün saptırıldığını gördük.

14 Mart 2011’de İstanbul’da yapılan “Değişim Liderleri Zirvesi” tam da bu amaçla toplanmıştı. Toplantıda konuşan Erdoğan gelişmeler karşısında rolünü şöyle tarif ediyordu: “(…) değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)

Davutoğlu da, Tunus ve Mısır’daki süreci göz önünde bulundurarak şu uyarıda bulunuyordu zirvede: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

Ve böylece Tunus ve Mısır’da haklı ortaya çıkan halk hareketleri, Körfez ülkelerine ilerlerken, ABD ile ona taşeronluk yapanlarca Libya ve Suriye’ye yöneltildi ve bu ülkeler kaosa sürüklendi.

Özetle emperyalizm ve onun taşeronları, hâlâ halk hareketlerinin yönünü saptırabilecek kuvvetteler. Emperyalizmin müdahalesine set çekecek olgu ise o eylemlere doğru siyasetleri olan bir gücün önderlik edebilmesidir.

Bizim Haziran Halk Hareketimiz de bir bakıma bu önderlik kabiliyetinin oluşturulamaması nedeniyle daha ileri bir noktaya ulaşamamış ve bastırılmıştı.

YOLSUZLUKLA MÜCADELE, ABD AMBARGOSUYLA MÜCADELEDİR

Gelelim İran’a…

İran’ın iyi yönetilmediği ortada. Pahalılık nedeniyle insanların isyan etmesi haktır. Üstelik yolsuzluk İran’da önemli bir sorundur ve bir yönü Zarrab’la bizi ilgilendiren Babek Zencani olayı, o yolsuzluğun hangi boyutlara geldiğini resmetmektedir.

Fakat bu yolsuzluğun zemini öncelikle ABD ambargosudur. (Kuşkusuz kötü yönetimlerin yolsuzluğu için bir bahaneye ihtiyaçları yoktur.) Yolsuzlukla mücadele, öncelikle ABD ambargosuyla mücadele olmalıdır.

28 Aralık’ta başlayan eylemler ise haklı bir nedenle ortaya çıksa bile, doğru bir hedef ortaya koymamaktadır. Tersine, eylemcilerin en çok attığı şu slogan, başkasının hedeflerine maalesef işaret etmektedir: “Ne Gazze, ne Lübnan, ne Suriye, canım feda ey İran

Güya İran yönetimi paraları Gazze, Lübnan ve Suriye’ye harcadığı için ekonomi kötüdür, hayat pahalıdır, yoksulluk vardır. Oysa tersine, ABD İran’a ambargo uyguladığı için ekonomi kötüdür!

Dahası değil bir İranlı, herhangi bir bölge ülkesi vatandaşı bile bilir ki, ABD Suriye engelini aşabilseydi, sırada İran vardı! Tahran o nedenle Suriye’yi savunurken, aslında kendini savundu!

Buna karşı çıkmak ve bunu eylemlerin en temel sloganlarından biri haline getirmek, sıradan bir yanlışlık değildir!

İRAN KARŞITI GELİŞMELER

Şu olguları görmeden ve bir bütünlük içinde incelemeden “İran’daki gelişmeleri nasıl değerlendirmeliyiz” sorusuna yanıt veremeyiz.

1) Trump, İran karşıtı bir programla başkan oldu.

2) ABD devlet aygıtı şu stratejiyi benimsedi: Madem ABD Rusya’yı Ukrayna ve Suriye cephelerinde durduramadı, yeni bir cephe açarak bu ülkenin kuvvetini iyice bölelim!

3) Suudi Arabistan İran karşıtı bir “Sünni İslam Ordusu” inşa etmeye soyundu.

4) ABD, İsrail ile Suudi Arabistan’ı İran karşıtlığı temelinde iş birliğine yönlendirdi. İstihbaratçılar ve danışmanlar düzeyinde başlayan görüşmeler, son olarak Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Kızıldeniz’de bir yatta buluşmasıyla zirve yaptı.

5) Suudi Arabistan Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı Riyad’a çağırarak “ABD yeni bir Ortadoğu planı ilan edecek, ya kabul et, ya istifa et” dedi.

6) Trump, ABD büyükelçiliğini Kudüs’a taşıyacaklarını ilan etti.

7) ABD ve İsrail basınında yer aldığına göre ABD ve İsrail, İran’ı durdurma planı üzerinde anlaştı!

8) Suudi Arabistan ABD ve İsrail’in anlaştığı bu “yeni İran Stratejisine” destek verdi.

9) Tüm bu gelişmelerin ardından İran’da eylemler başladı ve ABD, İsrail, Suudi Arabistan üçlüsü anında eylemlere destek verdi.

Kuşkusuz İran Suriye değil. ABD ve taşeronları Suriye’de hızla muhalifleri silahlandırdı ve ülkede iç savaş başlatabildi. Bu İran’da o kadar kolay olmayacak.

Fakat Suriye’nin çıkarmakta geç kaldığı ve İran’ın da çıkarması gereken ders şu: Kötü yönetim, rakip ülkelere altınızı oyabilme zemini yaratır. Halkını baskılayan, vatandaşlarını demokratik haklardan mahrum bırakan, yolsuzluğa bulaşan, halkı fakirleştiren ama çevresini zenginleştiren yönetimler, emperyalizmin çeşitli yöntemlerle müdahale edebilmesine olanak verir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
3 Ocak 2018

2 Yorum

ESAD’DAN PYD’YE SOÇİ’YE KATILABİLME ŞARTI

2011’den beri süren Suriye krizinde yeni bir döneme girildi:

1. Dönem, Atlantik Kampı’nın Suriye’de iç savaş başlattığı 2011’den kabaca 2015’e kadar süren dönemdi.

2. Dönem, Rusya’nın sahaya askeri olarak inmesiyle kurulan denge dönemiydi. Kabaca 2015-2018 yılları arasındaki bu dönemde Şam’ın egemenliği yeninden ve adım adım tesis edildi.

3. Dönem ise “barışın inşası” dönemi olacak. Kuşkusuz “barışın inşası” dönemi de inişli, çıkışlı ve uzun süren karmaşık bir dönem olacak.

CENEVRE, ASTANA, SOÇİ

Süreci bir de organizasyonlar düzleminde ele alalım:

1) Savaşı başlatanların kurduğu Cenevre masası, Suriye’yi parçalama masasıydı.

2) Barışı inşa etmek isteyenler, o masanın karşısına Astana sürecini koydular. Astana süreci güvenlik odaklı bir süreçti.

3) Şimdi Soçi’de bu kez diplomasi odaklı “barışın inşası” süreci başlıyor: Suriye Ulusal Diyalog Kongresi.

ŞARTLARI KAZANANLAR BELİRLİYOR

Peki Soçi’de masaya kimler oturacak?

Cenevre masasını savaşı başlatanlar kurmuştu, savaşın taraflarını da bölünme ve parçalanmayı kabul etmek üzere masaya çağırmışlardı.

Fakat Soçi masası öyle olmayacak! Masaya “barışı inşa” etmek isteyenler ve buna razı olacaklar oturacak!

Savaşı sürdürmeye çalışacak olanlar, barışa karşı çıkmayı sürdürenler, Esad’ı tanımayanlar, Suriye’nin siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü kabul etmeyenler Soçi masasına oturamayacak.

Bu silahların kanunudur; masayı yenen kurar ve oturacaklar o şartlarla oturur.

ESAD’IN ÜÇ HEDEFLİ MESAJI

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Rusya Başbakan Yardımcısı Dmitriy Rogozin’le görüştükten sonra yaptığı açıklamada, aslında Soçi masasına kimlerin oturabileceğini tarif etti.

Esad’ın “ABD destekli PYD’yi vatan haini” diye nitelemesi üç hedefli bir mesajdı:

1) Mesajın ilk hedefi doğrudan PYD’nin kendisineydi. Esad PYD’ye, ABD’yle iş birliğini sürdürmesi halinde Soçi’de masada olamayacağını söylüyordu.

2) Mesajın ikinci hedefi, dış güçlerle iş birliği yapan diğer örgütlereydi: İş birliği yapmayı bırakan, Suriye ordusuna silah sıkmaktan vazgeçen ve Suriye’nin siyasal birliği ile toprak bütünlüğünü kabul eden örgütler, Soçi masasına oturabilecek.

3) Mesajın üçüncü hedefi ve adresi Ankara’ydı. Esad Ankara’ya özetle “yanlış başladığın işi düzelt” diyordu. Madem ABD’nin PYD üzerinden Suriye’nin kuzeyinde kurmaya çalıştığı koridor, Ankara ve Şam için ortak tehditti, o zaman Ankara artık Şam’la anlaşmayı kabul etmeliydi. Esad, Ankara’ya bu mesajı gönderdi.

MOSKOVA’NIN STRATEJİSİ

Esad’ın üç hedefli bu mesajı, Moskova’nın stratejisiyle de uyumlu:

1) Moskova, sahaya indiği süreçte, denge kurmanın yolunun Türkiye’yi karşı kamptan koparmak olduğunu hesaplayarak hareket etti. Türkiye o kamptan ayrılırsa, ya da en azından oradaki ağırlığını azaltırsa, bu ABD’nin Suriye düzleminde kurduğu Türkiye-S.Arabistan-Katar üçlüsünü dağıtacak ve Moskova’nın inisiyatif almasını sağlayacaktı.

Askeri olarak terörün güzergahının kapanacak ve lojistik destek yollarının kesilecek olması hayati önemdeydi, öyle de oldu.

2) Moskova, PYD konusunda da, bu örgütü ABD denetiminde çıkarma, en azından o denetimi azaltarak örgütü ve temsil ettiği kuvveti Suriye’nin bütünlüğü içinde tutma stratejisi isliyor.

Moskova o nedenle PYD’nin dün Astana’ya katılmasını istemişti, bugün de Soçi’de olmasını savunuyor. Fakat henüz Türkiye’nin itirazını kırabilmiş değil.

Rusya Astana olmayınca PYD’yi Moskova konferansına çağırmış, PYD’ye Moskova’da resmi temsilcilik açma izni vermiş ve sık sık PYD’li yetkililerle görüşmüştü. Dahası sahada kimi bölgelerde doğrudan YPG’liler ile Rus askerleri eşgüdüm halinde olmuştu.

Şimdi Rusya ABD’nin güç kaybettiği koşullarda PYD’nin bu ülkeyle iş birliğini kırarak örgütü Suriye’nin bütünlüğü içinde tutmak istemektedir. Bunun için de Türkiye’yi ikna etmek istemektedir.

Moskova, ABD’nin uzun dönemli stratejisi ve Irak örneği nedeniyle de, PYD’nin ABD denetiminde olmasındansa, kimi haklar karşılığında Suriye’nin bütünlüğü içinde yer almasını istemektedir. Bunu hem Suriye hem bölge ama hem de kendi ulusal çıkarları nedeniyle istemektedir.

Önümüzdeki günler, işte bu stratejinin gereği olarak Ankara-Moskova temaslarına ve Rus yetkililer ile PYD’nin görüşmelerine sahne olacak.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
21 Aralık 2017

1 Yorum

TRUMP’IN KUDÜS KIŞKIRTMASI ve ABD’NİN ÇARPIŞAN 2 STRATEJİSİ

Öncelikle belirtelim: ABD Başkanı Donald Trump’ın büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararı sürpriz değil, zira seçim vaadiydi. Üstelik Trump’ın İran’ı çevreleme stratejisinin de bir parçasıydı…

Ancak bu seçim Türkiye’deki Trumpseverlerin “Trump ABD’yi emperyalist olmaktan çıkaracak, tekellerle hesaplaşacak, Ortadoğu’ya barış getirecek” hayalleri ve alkışları arasında pek duyulmadı.

Kuşkusuz Trump’ın Kudüs kararı öncelikle ABD’nin Ortadoğu stratejisiyle ilgilidir fakat zamanlaması bakımından Trump’ın iç politik basıncı dengeleme hedefiyle de uyumludur.

ABD’nin Ortadoğu stratejisini ve Trump’ın Kudüs kararını analiz edebilmek için öncelikle ABD devlet aygıtı içindeki çarpışan iki stratejiyi anımsamalıyız.

ABD İÇİ ÇARPIŞMA

Genel saptama şuydu: ABD artık tek süper güç değildi ve 21. yüzyıl Amerikan yüzyılı olamayacaktı. Zira Çin ekonomik olarak ABD’ye yetişecek ve geçecek, Rusya da Avrupa ve Ortadoğu’da etkinlik kazanacaktı. Üstelik 2008 krizi ABD ekonomisini oldukça sarsmış, askeri maliyetleri kaldıramaz hale gelmişti.

Bu gerçeklerden hareketle “ne yapmalı” sorusuna verilen ilk yanıt ve ilk strateji şuydu: ABD “ulus inşa etme” hedefinden vazgeçmeli ve adım adım geri çekilerek içeride ekonomisini sağlamlaştırmalıydı.

İkinci strateji ise şuydu: ABD hâlâ en büyük ekonomik güçtü ve ABD’nin askeri gücü de kendisinden sonraki 10 devletin gücünden fazlaydı. Durum henüz böyleyken ABD geri çekilmemeli, rakiplerini zayıflatacak yeni yangınlar çıkarmalıydı. Nasılsa yangından en az zararı görecek olan yine ABD olacaktı!

Anımsayacaksınız, Barack Obama ABD Başkanı seçilince bu stratejilerden ilkini uygulamış ve Irak’tan asker çekmişti. Ancak ikinci stratejiyi benimseyenlerin ağırlığıyla ABD Suriye krizi üzerinden yeninden Ortadoğu’da hamle yapmıştı.

İki strateji, hâkim sınıfın iki kanadının stratejisiydi ve o yıllar boyunca ABD devlet aygıtı içinde sert çarpışmalar oldu. CIA başkanı gönül ilişkisi üzerinden tasfiye edildi, savunma ve dışişleri bakanlıklarında bakan ve müsteşar düzeyinde tasfiyeler yaşandı.

Obama ara bir formül olarak iki stratejiyi de uygulamaya, birbirine eklemlemeye çalıştı. Tamam, ikinci strateji gereği Suriye üzerinden Ortadoğu’da hamle yapacaktı ama birinci stratejiye uygun olarak asker göndermeyecek, karaya postal değdirmeyecekti. ABD’nin Suriye’deki işlerini Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üstlenecekti.

Bu iki strateji, yani emperyalist hâkim sınıfın iki kanadı hâlâ çarpışıyor. ABD’deki iç çarpışma ve Trump’ın ekibindeki kimi görevden alma ve istifalar da bu çarpışmanın yansımalarıdır.

KUDÜS KARARI VE 2 SENARYO

Trump’ın Kudüs kararını işte bu iki strateji düzleminde incelemeliyiz. Bu durumda karşımıza şu iki senaryo çıkmaktadır:

1) Trump Ortadoğu’da İsrail-Filistin anlaşması ile yüzyılın barışını yapmak istemektedir ve Kudüs kararı bu hedefin gereğidir.

Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile görüşen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov bu izlenimi edindiğini açıklamaktadır: “Tillerson, ABD’nin İsrail-Filistin krizini tek hamlede çözecek yüzyılın anlaşmasına imza atmak istediğini söyledi. Rusya olarak bu anlaşmanın nasıl olacağını öğrenmek istiyoruz.” (Sputnik, 8 Aralık 2017)

Rusya’nın Trump’ın Kudüs kararı sonrası net bir tutum almadığını ve sadece “taraflara itidal çağrısı” yaptığını not edelim.

Diğer yandan İsrail’in Kudüs İşlerinden Sorumlu Bakanı Zeev Elkin’in Trump’ın “birleşik Kudüs” vurgusu yapmamasına dikkat çekmesi ve açıklamasıyla aslında Kudüs’ün doğusunun Filistinlilere verilmesine kapı araladığını savunması dikkat çekiciydi. (Sputnik, 8 Aralık 2017)

Yine anımsamakta yarar var:

Trump İran’ı çevreleme stratejisinin gereği olarak İsrail-Suudi Arabistan-Mısır üçgeni inşa etmeye çalışırken dikkat çeken gelişmeler olmuştu:

a) Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile Kızıldeniz’de bir yatta buluşmuştu.

b) Ardından Trump’ın damadı Jared Kushner, yanında Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Jason Greenblatt ve Beyaz Saray Ulusal Güncelik Danışman Yardımcısı Dina Powell’la birlikte bölgeye gelmiş, önce 4 gün Riyad’da temaslar yapmış, ardından da Tel Aviv’e geçmişti.

c) Bu ziyaretin ardından Veliaht Prens Muhammed bin Selman ülkesinde bir saray darbesi yapmış ve bakan ve iş adamı olan onlarca prensi gözaltına almıştı.

d) Kushner’in temaslarının ardından ayrıca Filistin lideri Mahmud Abbas da Riyad’a çağrıldı ve kendisine “ya Trump’ın sunacağı barış planını kabul et, ya da görevi bırak” ültimatomu verildi.

2) İkinci senaryoya göre ise Trump “yaratıcı kaos” planlamaktadır.

Suriye’de savaşı başlatan ama barışı kotaramayan, bölgede inisiyatifi Rusya’ya kaptıran ABD yeni yangınlar çıkarak yangından Rusya’ya göre daha az zarar görmeyi beklemektedir.

ABD Kudüs hamlesi ile Ortadoğu’da Suriye’den sonra ikinci bir cephe açarak oyun alanını genişletmeyi, İran’ı çevrelemeyi ve yeni ülkeleri de dahil ederek bölgedeki cepheleşmeyi keskinleştirmeyi hedeflemektedir.

AKP LAFLA DEĞİL EYLEMLE YANIT VERMELİ!

Bize göre bu iki stratejinin de ABD açısından başarı şansı yok. Kuşkusuz bölgeye zararlar verecektir ama kesinlikle ABD’nin kazanmasıyla sonuçlanmayacaktır!

Dolayısıyla mesele gelip “peki biz, yani bölge ülkeleri ne yapacağız” sorusunda düğümlenmektedir.

Kuşkusuz bölge ülkeleri, özellikle de ABD’yle “Ilımlı İslamcılık” ilişkisine girmiş ülkelerin taşeronluğu ABD’nin Kudüs ve benzeri hamleler yapabilmesinin zemini oluşturmaktadır. Dolayısıyla bölge halkları açısından temel görev bu tür yönetimlerden kurtulmaktır.

Fakat halklar düzleminde bu temel görev sürerken, daha acil olanı ülkeler düzleminde yapılması gerekenlerdir.

AKP Hükümeti ise daha önceki sorunlarda olduğu gibi bu sorunda da sadece laf üretmektedir. İktidar “Kudüs meselesinde” samimiyse lafla değil eylemle yanıt vermelidir: ABD ve İsrail’le diplomatik ilişkileri askıya almaktan büyükelçileri geri çekmeye, ikili anlaşmaları dondurmaktan İncirlik Mutabakatı gibi çok önemli bir belgeyi yırtmaya kadar yapılabilecekler var.

Öyle tabanın gazı alınsın diye alt geçitteki Trump tabelasını değiştirmekle ciddi devlet olunmaz!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
10 Aralık 2017

5 Yorum

1 İKTİDAR, 3 BELA, 2 TUZAK

Önceki yazımızda muhalefetin Reza Zarrab davasına nasıl bakması gerektiği üzerinde durmuş ve özetle şu sonucu çıkarmıştık: “Zarrab davasını ‘milli mesele” görerek ve ‘aynı gemideyiz” diyerek AKP’ye direkt/dolaylı destek veren muhalefet anlayışı da, ABD’den medet uman ve AKP’yi ABD’yle birlikte yıkacağını sanan mandacı muhalif anlayış da yanlıştır, kabul edilemez

Gelen sorular nedeniyle bugün bu konuyu biraz daha açacağız. Fakat önce bazı saptamalar yapalım:

ÜÇ BELA: PKK, FETÖ, ZARRAB

1) FETÖ konusu Türkiye’nin öncelikli “belası”dır. Bu örgütle mücadele içerideki öncelikli mücadele olmayı sürdürmelidir. Fakat “iyi mücadele” için bu belanın başımıza nasıl sarıldığının üzerinden atlanılmamalı ve perdelenen “siyasi ayak” konusunda daha kararlı mücadele edilmelidir.

FETÖ AKP’den önce devlete sızmış, fakat AKP ile birlikte devlete yerleşmiştir. AKP iktidar olabilmek için FETÖ’cülere dayanmış, cumhuriyet kurumlarını tasfiye edebilmek için FETÖ’nün operasyonlarına siyasal destek vermiştir. AKP, FETÖ’nün Türk Ordusu’na yaptığı büyük kumpasın siyasal savcılığını yapmıştır. Erdoğan’ın ifadesiyle 10 yıl boyunca ne istedilerse vermişlerdir: Bakanlıkları, içişlerini, dışişlerini, genel müdürlükleri, emniyeti, eğitimi, üniversiteleri, diyaneti, her yeri…

AKP’nin desteklediği o operasyonlar sonunda FETÖcülerin TSK içinde en yukarılara kadar önü açılmış ve en sonunda 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulunabilmişlerdir. Dolayısıyla, doğru, AKP güç mücadelesi nedeniyle 15 Temmuz’un hedefi olmuştur ama aynı zamanda 15 Temmuz’un siyasal sorumlusudur!

Fakat AKP o siyasal sorumluluğu “kandırıldık” diyerek üzerinden atmaya çalıştı, kısmen bunda başarılı da oldu!

2) Türkiye için ikinci “bela” PKK’dir.

AKP’den önceki iktidar döneminde başlayan süreçle PKK operasyon yapamaz duruma itilmişti. AKP ise ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığı gereği PKK’yle “Kürt Açılımı” başlattı, siyasal iş birliği ve ortaklık yaptı!

AKP-PKK siyasal ortaklığının olduğu bu süreçte PKK yeniden yapılandı, güç kazandı, şehirlerde silah yığdı! Dahası AKP’nin siyasal savcılık yaptığı FETÖ’nün Türk Ordusu’na Ergenekon operasyonlarında PKK tanık yapıldı!

Özetle AKP-PKK-FETÖ ortaklığı ile “ulusalcı dalga aşıldı”, “milliyetçilik ayaklar altına alındı”, ABD ve NATO’ya mesafeli Türk subayları TSK’den tasfiye edildi, cumhuriyet kurumları yıkıldı…

AKP ise bu ortaklığının siyasal sorumluluğunu yerine getirmek yerine “aldatıldık” deyip sorumluluktan sıyrılmaya çalıştı, kısmen bunda başarılı da oldu!

3) Türkiye için şu andaki üçüncü “bela” ise Rıza Zarrab’dır!

Zarrab, AKP yöneticileriyle girdiği ak’çeli ilişkiler nedeniyle ABD’nin elinde Türkiye’ye karşı bir koza dönüşmüştür! Fakat bunun sorumlusu AKP’dir!

Yıllardır İran’la yapılan “petrol ve doğal gazın karşılığını malla ödeme” yerine Zarrab üzerinden altın ve nakit ödemesine geçilmiş ve fakat İran’ın parası çalınmıştır! Öyle ki İran yönetimi Zarrab’ın patronu Babek Zencani’ye idam cezası vermiş ve idamı kaldırmanın şartını da Zarrab’ın çalınan paraları geri getirmesine bağlamıştır.

Parayı rüşvetle dağıtan Zarrab ise İran’ın kendisini öldüreceğini düşündüğü için, AKP hükümetine de güvenememiş ve çareyi FBI’yla anlaşarak ABD’ye sığınmakta görmüştür.

AKP hükümeti ise duruşmalar başlayana kadar ABD’yle pazarlık yapmayı sürdürmüş, Zarrab’ın ABD’li avukatlarıyla İstanbul’da görüşmüş, hatta duruşmalar başlamadan hemen önce ABD’ye üst üste iki kez nota bile vermiştir!

Dolayısıyla mesele sunulduğu gibi kabaca İran’a ambargoyu delme meselesi değildir. ABD AKP-Zarrab ilişkisiyle bir açık yakalamış, şimdi o açığı siyasal bir şantaj olarak kullanmaktadır.

ABD’ye bu kozu veren kimdir? Zarrab’ı Türkiye’nin başına bela eden kimdir? AKP hükümetidir!

Oysa AKP hükümeti bu konuda da siyasal sorumluluğu üzerinde atmakta, dahası “batı karşıtlığı” rüzgârı ile durumu fırsata çevirip baskın erken seçime hazırlanmaktadır!

İKİ TUZAK: AKP DESTEKÇİLİĞİ VE ABD MANDACILIĞI

Normal bir ülkede değil bu üç bela, teki bile bir iktidarı düşürmeye yeter. Dahası o partiyi de tarihin çöpüne süpürür.

Fakat Türkiye’de böyle olmamış, dahası bu “belalar sürecinde” AKP oylarını artırmış, en sonunda parlamenter sistemi de yıkıp tek adamlı Saray rejimine geçmiştir!

İşte üzerinde asıl düşünülmesi gereken nokta burasıdır!

AKP’nin bu üç belaya rağmen iktidarını sürdürebilmenin en önemli nedeni muhalefetin şu iki tuzağa düşmesidir:

1) Muhalefetin bir bölümü bu belalar sürecinde direkt ya da dolaylı olarak AKP’ye destek vermiş, AKP’nin meseleleri “milli mesele” gibi sunması tuzağına düşmüştür!

Bu durum Rıza Zarrab davasında tavan yapmıştır.

Oysa Reza Zarrab meselesi “milli mesele” değil, bir hırsızlık meselesidir; Türkiye’nin değil AKP’nin meselesidir!

Milli mesele ise örneğin Yunanistan’ın AKP’nin göz yummasıyla 147 ada ve adacığa bayrak dikmesidir! Stratejik değerdeki milli kurumlarımızın yabancılara satılmasıdır, milli tarımımızın bitirilmesidir, milli eğitimin yerine ümmetçi eğitime geçilmesidir vs.

2) Muhalefetin diğer bölümü ise AKP’yi devirebilmek için ABD’den medet umar hale düşmüş, AKP karşıtlığı düzleminde ABD’nin planlarıyla yan yana gelebilmiştir.

Bu mandacı muhalif anlayışın iktidar olabilme şansı yoktur. Hatta tersine AKP’ye iktidarını sürdürebilmesi için manevralar yapabilme olanağı sağlaması nedeniyle çözümün önünde engeldir!

ZAYIF KARINDAN KURTULMA İHTİYACI

Aslında içinde bulunduğumuz süreç “yönetememe sorununun” yaşandığı bir “derin kriz” sürecidir Böylesi kriz zamanları devrimci ve öncü partiler için fırsat zamanlarıdır. Bu tür partilerin önünde koşullara göre sıçrayarak güç kazanmaktan iktidar olmaya kadar çeşitli seçenekler vardır.

Bunun ülkemizde gerçekleşmiyor olması ise muhalefetin yukarıda özetlediğimiz iki tuzaktan birine düşmesindendir!

Sıkışmış bir AKP’ye “ABD operasyon yapıyor, dolayısıyla mesele milli meseledir, zaten aynı gemideyiz” diyerek destek vermek de, ABD’den medet ummak da son tahlilde AKP’nin iktidar olmasını sürdürmesi demektir!

Peki iktidarını sürdüren AKP bu süreçte ne yapmıştır ve şu anda yapmaktadır? Dersler çıkarıp toplumsal uzlaşma mı aramıştır, tek adam rejiminden vazgeçme işareti mi vermiştir, kurumlara atamada liyakati mi esas almıştır, kindar nesil yetiştirme ve eğitimi imam hatipleştirme hedefinden vaz mı geçmiştir?

Hayır! Tersine “cumhuriyeti yıkma” hedefini sürdürmüş, son olarak Atatürksüz eğitim müfredatı ve müftülere nikah kıyma yetkisi verme gibi konularda bile en ufak taviz vermeden esas hedefinde yürümeyi sürdürmüştür!

Türkiye’nin başına 3 bela saran bu iktidar, hep söylediğimiz gibi uluslararası operasyonlar açısından Türkiye’nin zayıf karnıdır! Türkiye’nin önümüzdeki asıl ve büyük hesaplaşma sürecinden başarılı çıkması, bu zayıf karından kurtulmaktan geçer! Acilen ve 4. bir bela oluşmadan hem de…

Nasıl mı? Önce düşülen iki tuzaktan çıkarak!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
7 Aralık 2017

1 Yorum

MUHALEFET ZARRAB DAVASINA NASIL BAKMALI?

Baştan belirtelim: Son tahlilde ABD’de görülen Zarrab davası Türkiye’yi hedef alan bir şantaj davasıdır! Türkiye’nin komşusu İran ile ticaret yapması hakkıdır, ABD’nin İran’a ambargosu Türkiye’yi ilgilendirmemelidir, Zarrab’dan rüşvet alan siyasiler ABD’nin değil Türkiye’nin sorunudur, rüşvet davası Türkiye’de görülmelidir!

Peki AKP hükümeti neden ABD’ye en başından itibaren “İran’a ambargoyu delmemiz seni ilgilendirmez, Zarrab’ın canı cehenneme” dememiştir? Ve tersine Erdoğan neden Zarrab’a sahip çıkmıştır, neden Zarrab’ın ABD’li avukatlarıyla Türkiye’de görüşmüştür, neden başına çuval geçirilen Türk askerlerinden esirgediği “ABD’ye nota”yı Zarrab için hem de iki kere devreye sokmuştur? Kısacası Zarrab’ın ABD’de tutuklandığı Mart 2016’dan beri neden iktidar ABD’yle bu dosya için pazarlıklar yapmıştır?

İşte bizi ilgilendirmesi gereken asıl mesele budur!

AKP TÜRKİYE’Yİ GÖZETSE ABD’YE MALZEME VERMEZDİ!

Meseleyi madde madde inceleyelim:

1) AKP hükümeti ABD’ye “İran’a ambargon beni bağlamaz” diyememektedir, zira bazen o kararlara şerh düşse de, imzaladığı ve kanunlaştırdığı pek çok anlaşma vardır!

O nedenle ABD Hazine Bakanlığı yetkilileri 2011’den itibaren defalarca Türkiye’ye Halkbank merkezli “denetleme” görüşmelerine gelmiştir. AKP hükümeti bu ondan fazla görüşmeye o anlaşmalar nedeniyle itiraz etmemiştir. Tersine o günlerde ABD’yle birlikte İran’a karşı konumlanmış, bölgede “Pers yayılmacılığı” olduğundan şikâyet etmiştir!

2) İran 37 yıldır ABD ambargosu altındadır ve Türkiye bu ambargolara rağmen İran’la bir şekilde hep ticaret yapmıştır. Fakat ilk kez bu iktidar zamanında böylesi bir sorun ortaya çıkmıştır!

3) Türkiye açsından mesele aslında ambargoyu delmek meselesi değildir. Ambargonun delinmesi sürecinde işlenen mali suçlardır, alınan rüşvetlerdir, paylaşılan paralardır ve ortadan kaybedilen İran paralarıdır!

İran’ın paraları “kaybedildiği” için de Tahran Zarrab’ın patronu Babek Zincani’ye idam cezası vermiş ve Zarrab’dan paraları getirmesini istemiştir.

İran’ın paraları “kaybedildiği” için de ABD’nin yargıladığı Zarrab’a Tahran hiç sahip çıkmamıştır!

4) Tahran sahip çıkmamıştır ama iktidar boylu boyunca kendi ifadeleriyle “Zarrab’ın önüne yatmış” ve ona sahip çıkmıştır!

Bu kirli ilişkiler ortaya çıktığında iktidar yargılamak yerine ak’lamayı ve saklamayı tercih etmiştir!

Oysa iktidar kendisini değil Türkiye’yi düşünüyor olsaydı, bugün ABD’nin eline böyle bir dosya vermeyecekti!

“AYNI GEMİDEYİZ” MASALI

Tüm bu kirli ilişkiler ortaya çıktığında iktidar o kirli ilişkileri kimin ortaya serdiğine bakmaksızın meselenin üstüne gitseydi, hem kendisini gerçekten aklamış olacaktı, he de bugün bu tablo yaşanmıyor olacaktı.

İşte meselenin esası budur!

AKP iktidarı, hep söylediğimiz gibi bagajından dökülen kirli yükler nedeniyle Türkiye’nin “zayıf karnı” haline gelmiştir ve başta ABD’nin olmak üzere kimi ülkelerin şantajına maruz kalmaktadır.

Fakat ne yazık ki AKP iktidarı bu aşamada bile Türkiye’yi değil, kendini düşünmektedir! “Hata yaptım” deyip iktidar koltuğunu bırakması gerekenler, tersine o koltuğa daha çok tutunmakta, kendisini kurtarmak için Türkiye’yi zora sokmaktadır!

Dahası meselenin “kendi meseleleri olmadığını, Türkiye’nin meselesi olduğunu” iddia ederek ve “hepimizin aynı gemide olduğu” masalını anlatarak arkasına kamuoyu desteği almaya çalışmaktadır!

AKP ABD’YE KARŞI OLDUĞU İÇİN DEĞİL TAŞERON OLDUĞU İÇİN MALZEME VERDİ!

FETÖ’yle ortaklık kurup Türkiye’ye zarar vermişlerdir ama FETÖ kendilerine yönelince “kandırıldık” deyip Türkiye’yi yönetmeyi sürdürmüşlerdir.

PKK’yle açılım ortaklığı yapıp Türkiye’ye zarar vermişlerdir ama şartlar değişince “aldatıldık” deyip Türkiye’yi yönetmeyi sürdürmüşlerdir.

Bu kadar kandırılan ve aldatılan bir yönetici apartman yöneticiliğinde bile tutulamayacakken, biraz da “ama işte doğruya geldi, artık FETÖ’yle ve PKK’yle mücadele ediyor” diyen muhalefetin desteğiyle iktidarda kalmayı ve Türkiye’ye zarar vermeyi sürdürüyor!

Şu noktada bile “ama ABD’ye karşı” diye hala AKP’nin yanında olan, onun yanlışlarına dolaylı ortak olan, “aynı gemideyiz” masalıyla iktidarını sürdürmesine ve yeni yanlışlar yapmasına olanak tanıyan hiçbir muhalif anlayış kabul edilemez!

Ama ABD’den medet uman ve AKP’yi ABD’yle birlikte yıkacağını sanan mandacı muhalif anlayışlar da kabul edilemez!

Mesele açıktır:

ABD’nin şantajlarından kurtulmanın yolu AKP’yi savunmaktan değil, o şantajlara zemin yaratan AKP’den hesap sormaktan ve ondan kurtulmaktan geçer!

Unutulmamalıdır: AKP ABD’ye karşı olduğu için değil, yıllarca ABD’ye taşeronluk yaptığı için Washington’un eline şantaj malzemesi verebilmiştir!

BÜYÜK İNSANLIK MAHKEMESİ

Türkiye’nin “zayıf karnı”na dönüşen AKP iktidarından kurtulduğumuzda, işte asıl mahkemeyi o zaman kuracağız: Büyük İnsanlık Mahkemesi!

Bölge ülkeleri yan yana gelip “Iraklıları ve Suriyelileri katleden, İran halkına abluka uygulayan” ABD emperyalizminden hesap soracağız ve ABD devletini mahkûm edeceğiz!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
30 Kasım 2017

3 Yorum

ABD’NİN ILIMLI İSLAMCI-ARAP CEPHESİ

ABD’nin son 10 yıldaki bölgemize dair en temel stratejisi, İran’ı çevreleme ve baskılama stratejisidir.

ABD başkanlarının seçildikten sonraki ilk yurtdışı gezilerini İsrail hariç bölgemizde nereye yaptıkları, bu temel stratejide hangi kuvvetlere dayanacağını işaret eden bir göstergedir.

OBAMA’NIN ILIMLI İSLAMCI CEPHESİ

Örneğin Barack Obama’nın seçildikten sonraki öncelikli ziyaretler ajandasında Türkiye ve Mısır vardı. Çünkü Amerikan devlet aygıtı, Türkiye ve Mısır’a dayanarak Ortadoğu’da İran’ı çevrelemeyi hedef alıyordu. Washington, İran’a karşı Ilımlı İslamcı-Arap cephesi kurmayı hedefliyordu. Cephenin ılımlı İslamcı ayağına AKP’li Türkiye, Arap ayağına da Mısır liderlik edecekti.

Bu proje tutmadı: Arap Halk Hareketleri, Suriye’nin kararlı direnişi, Rusya ve İran’ın ABD planlarına barikat kurması başta olmak üzere çeşitli nedenlerle ABD, planlarını hayata geçiremedi. Hatta ABD arada cepheyi revize etti ve Türkiye-Mısır ikilisi yerine, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar üçlüsüne dayanmaya çalıştı.

TRUMP’IN ILIMLI İSLAMCI-ARAP CEPHESİ

ABD Başkanı Donald Trump’ın öncelikli ziyaret ajandasında ise Suudi Arabistan var. Gerçi ABD’nin İran’a karşı “Ilımlı İslamcı-Arap” cephesi hedefi stratejikti ama aktörler değişiyordu.

AKP Hükümeti Suriye’deki Rusya faktörüyle sahada yüz yüze gelince, ayrıca içeride iktidarını koruyabilme ihtiyacıyla da örtüşünce, cephesini yavaş yavaş değiştirmeye başladı. Moskova, Astana süreci üzerinden bu değişimi hızlandırdı.

ABD’nin “Ilımlı İslamcı-Arap” cephesine mecburen Suudi Arabistan liderlik edecekti. Kuşkusuz Riyad’ın buna askeri kapasitesi yoktu. Bir İslam Ordusu kurma türünden girişimler işte o ihtiyacın gereğiydi.

ILIMLI İSLAMCILIK İLANI VE SARAYDA TASFİYE DARBESİ

Geride iki sorun kalıyordu:

Birincisi, Suudi Arabistan’ın Vahabilik anlayışının böylesi bir cepheye liderlik edemeyecek olmasıydı. Geniş bir sünni bloku vahabiliğin altında birleştirebilmek mümkün değildi. Bunun çaresi de Riyad’ın vahabilik yerine ılımlı İslamcılık ilan etmesiydi.

Önce Suudilerin Dünya İslam Birliği Örgütü olan Rabıta’ya ABD’de İslam kongresi düzenlettiler. Sonra Rabıta lideri Şeyh Muhammed bin Abdülkerim el-İsa ile Papa Franciscus’un buluşmasını organize ettiler. Kâbe İmamı Abdurrahman Es-Sudeys’in ağzından bölgeye “ABD ve Suudi Arabistan birlikte dünyayı huzur içinde yönetiyor” mesajı verdiler.

Ardından Suudi iç kamuoyuna yönelik kadınlara ehliyet gibi yumuşama hamleleri yaptılar ve en sonunda da Riyad’da ipleri elinde tutan Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ağzından “Ilımlı İslam’a geçtiklerini” ilan ettiler.

İkinci sorun ise Riyad sarayındaki prens çokluğu, çok aktör bulunması, sermayenin bölünmüş olması ve farklı siyasi eğilimlerdi. 2015 yılındaki kral değişiminden bu yana Riyad’da üç iktidar odağı vardı…

İşte 11 prens ve 38 bakana yönelik yolsuzluk temalı saray darbesi de bu ihtiyacın gereğiydi. Eski veliahdın oğlunun helikopter “kazası” ile ölmesi, önceki kralın oğlunun tutuklama sırasında çıkan çatışmada öldürülmesi gibi olaylar ise bu iç çarpışmanın sertliğini gösteriyor. Bu sertlik aynı zamanda önümüzdeki günlerde bir direnişin ortaya çıkmasının, hatta darbeye karşı darbe ihtimalinin varlığına da işaret ediyor!

Öte yandan gözaltına alınan prenslerin mal varlıklarının dondurulması da sermaye transferine başlandığına işaret ediyor. Bu noktada ABD Başkanı Trump’ın operasyonlarla ilgili veliaht prense açık destek verdiğini ve Suudi Arabistan’dan dev petrol şirketi Aramco’yu ABD borsasına dahil etmesini istediğini not edelim.

Zira ABD açısından petrol ve doğal gazın dolara dayalı ticaretinin sürmesi hayati önemde!

MISIR İRAN KARŞITI CEPHEYE GİRER Mİ?

Öte yandan İran’ı çevreleyecek ve baskılayacak bir cephe için Riyad’ın askeri kapasite yeterli değil. Riyad’a cephede destek verecek ülke, ABD açısından yine Mısır olacak. Mısır’ın askeri kapasitesi buna nispeten uygun.

Nitekim Arap Halk Hareketi’nin ikinci aşamasında devrimi çalan Sisi, İhvan karşıtlığı temelinde Suudi Arabistan’la ve iktidarını sürdürebilme ihtiyacı üzerinden de ABD ve İsrail’le yakınlaştı.

Fakat Mısır’daki iç dinamikler buna razı olacak mı? Tamam, Mısır Suudi Arabistan’ın İslam Ordusu’na katılmıştı, Riyad’ın Yemen’e savaş açan koalisyonuna girmişti, hatta Katar’a ambargo uygulayan Körfez koalisyonuna da destek vermişti ama Mısır, Suudi Arabistan’ın Suriye politikasına karşıydı ve İran’la ilişkileri germek istemiyordu.

Bu, ABD’nin planları açısından bir büyük sorun olarak varlığını koruyor.

İLK CEPHE: LÜBNAN

ABD’nin Suudi Arabistan liderliğindeki Ilımlı İslamcı-Arap cephesinin ilk sahası, görünen o ki, Lübnan olacak.

Lübnan Başbakanı Hariri’nin prenslere operasyon sırasında Riyad’da bulunması ve İran’ı suçlayarak başbakanlıktan istifa etmesi önemli mesajlar içeriyor.

Diğer yandan ABD ve İsrail’in, Suriye’de Rusya ve İran destekli Şam kuvvetlerinin egemenlik alanlarını genişletmesine engel olabilmek için sorunu yaymayı esas alan bir çizgiye gireceği anlaşılıyor. Barışı inşa edemeyen ve yeni düzeni kuramayan ABD, Rusya’nın da kuramaması için savaş alanını genişletmeye çalışıyor. Yani Suriye’deki çatışmayı, Lübnan ile genişletmek istiyor.

Bunun ABD ve İsrail adına ne kadar yararlı bir sonuç olacağı ise şüpheli. Zira sahada inisiyatif ve avantaj Rusya-İran-Suriye cephesinde!

Türkiye’nin Suriye’yle anlaşması ve Mısır’la normalleşme yoluna girmesi ise bölge için kritik önemde.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
9 Kasım 2017

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: