Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

ABD’NİN “SURİYE’NİN KUZEYİNİ TÜRKİYE’YLE PAYLAŞMA” PLANI

Bir hafta içinde, önce ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster, ardından ABD Savunma Bakanı James Mattis, son olarak da ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile Türk-Amerikan ilişkileri masaya yatırıldı.

Sonuç ne? Tam olarak bilmiyoruz. Zira iki taraftan yapılan açıklamalar da sınırlı.

Kuşkusuz devletlerarası ilişkilerde kamuoyunun her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmesi gerekmeyebilir, nasılsa “devlet” biliyordur!

Fakat bu bir haftalık önemli görüşmelerin ayrıntılarını devlet de bilmiyor. Çünkü kayıt tutulmadı!

Dışişleri yetkililerinin bu tür görüşmelerde kayıt tutmasına engel olmak, iktidarın BOP eşbaşkanlığı günlerinden beri süren bir alışkanlığı…

Kayıt tutulmayan 3.5 saatlik görüşmede Türk Cumhurbaşkanı ile ABD Dışişleri Bakanı’na Türk Dışişleri Bakanı’nın tercümanlık yapması da cabası…

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNİN 1 HAFTALIK SEYRİ

Devletten bile gizlenen bu görüşmeleri analiz edebilmek için geriye önce yapılan resmi açıklamaları yorumlamak kaldı. Kronolojik olarak inceleyelim:

Cumhurbaşkanlığı’ndan İbrahim Kalın- McMaster görüşmesi sonrası yapılan açıklama: “Uzun vadeli stratejik ortaklık ilişkileri teyit edildi” (11.02.2018).

Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli ABD Savunma Bakanı James Mattis’in teklifini açıkladı: “YPG’yi PKK’ya karşı savaştırabiliriz” (15.02.2018).

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson: “YPG’ye ağır silah asla vermedik, geri alacağımız bir şey yok” (15.02.2018).

ABD Savunma Bakanı Mattis: “Türkiye’yle ortak zemin bulma yolundayız” (15.02.2018).

Milli Savunma Bakanı Canikli: “PYD/YPG’nin SDG bünyesinden çıkarılmasını talep ettik” (15.02.2018).

Reuters: “Türkiye, Tillerson’a ABD ve Türk askerlerinin Menbiç’te konuşlanmasını önerdi” (16.02.2018).

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: “ABD ile ilişkilerimizi normalleştirme konusunda bir anlayışa vardık” (16.02.2018).

Çavuşoğlu-Tillerson görüşmesinin ardından ortak açıklama: “Türkiye ve ABD arasında ‘sonuç odaklı’ mekanizma kuruluyor” (16.02.2018). (Mekanizmanın birincisinin PYD/YPG, ikincisinin PKK ve üçüncüsünün de FETÖ ile ilgili, içinde asker ve sivillerin bulunacağı çalışma komiteleri olduğu gündeme geldi.)

Tillerson: “Menbiç’in müttefiklerimizin kontrolü altında olmasını istiyoruz” (16.02.2018)

Mattis: “Kurtarılmış bölgelerin kontrolü konusunda Türkiye ile hemfikiriz ve birlikte çalışacağız” (18.02.2018).

3 MADDELİ ABD PLANI

Ne çıkarmamız gerekiyor bu açıklamalardan?

Birincisi, AKP hükümetinin Türk-Amerikan ilişkilerini “normalleştirme” yolunu seçtiğini. (Aynı anda Almanya’yla da normalleşme adımı atıldı. Binali Yıldırım, Merkel’le görüme öncesinde “yeni bir sayfa açalım, geçmişi unutalım” mesajı verdi. Yıldırım-Merkel görüşmesi sonrasında bir yıldır tutuklu olan ve AKP yöneticilerinin defalarca terörist ilan ettiği Alman gazetesi muhabiri Deniz Yücel serbest bırakıldı. Almanya PKK ile ilişkilendirilen merkezin gösterisini yasakladı. Türk ve Alman yetkililer “terörizmle mücadele toplantısı” yaptı.)

İkincisi, ABD’nin Türkiye’nin haklı taleplerine karşı temel stratejisini bozmayacak yeni bir planlama yaptığını…

Nedir o planlama? Yukarıda özetlediğimiz açıklamalar ile kimi düşünce kuruluşlarının raporlarına yansıyan bazı görüşlerden çıkardığımız şu: ABD, Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyini paylaşmayı teklif ediyor!

Buna göre;

1) Fırat’ın batısında Türkiye ve ÖSO olacak, doğusunda da ABD ve PYD/YPG.

2) Menbiç’te, ABD ve Türk kuvvetleri birlikte bulunacak.

3) PYD Barzanileştirilecek. (Yani ABD PYD/PYG’yle hamilik ilişkisini sürdürecek. Türkiye tıpkı kuzey Irak’ta olduğu gibi karşı çıktığı Kürdistan’a müteahhit yapılacak.)

ABD’NİN STRATEJİK VE TAKTİK KAZANIM HESABI

Bu plan gerçekleşir mi?

Plan, Suriye’nin artık yeniden “siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü” sağlayamayacağı varsayımı üzerinden şekillendiriliyor. AKP ile ABD’yi PYD/YPG’ye rağmen buluşturan da, birincisi “Esad’sız”, ikincisi de “parçalanmış” Suriye hedefi ve hevesidir.

Peki Rusya ve İran bu parçalanmaya razı olur mu? Dahası sahada yurt savunması yapan Şam rejimi bunu kabullenir mi? Elbette hayır!

Kuşkusuz Türkiye’nin terazinin öbür gözüne yerleşmesi dengeyi etkiler ama son tahlilde bize göre gelişmeler yine de bölge kuvvetlerinden yana olacaktır.

Öte yandan PYD’nin Barzanileştirilmesi, yani Ankara’nın kabul edeceği şekilde PKK’den ayrıştırılacağı da olası görünmüyor.

Bu durumda, taktik düzlemde neye yarar bu Amerikan planı? Suriye’yle anlaşmakta direnen AKP Hükümetini, Rusya-İran cephesinden koparmaya…

Peki stratejik düzlemde neye yarar bu Amerikan planı? Fırat’ın doğusunu Irak’ın kuzeyine eklemlemeye…

ABD’nin Basra’dan Doğu Akdeniz’e ulaşan ve geçtiği dört ülkenin de toprak bütünlüğünü hedef alan enerji koridoru, stratejik bir hedeftir. ABD bu koridorun Irak ayağını 25 yılda inşa etti ama nihayete erdiremedi. Dahası bölgedeki yeni denklem nedeniyle koridorun Irak ayağında geri adımlar bile atıyor.

Hal böyleyken, Irak’ın kuzeyini bugün için Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlama şansı görünmüyor. Öyleyse, en azından Fırat’a kadar uzatarak, Fırat’ın doğusunu da Amerikan Koridoru dediğimiz bu enerji koridoruna eklemlemek Washington için bir kazanım olacak.

İşte ABD’nin yeni planlaması, bu temel stratejisine uyumluluğu açısından değer kazanıyor.

Fakat belirtelim: Türkiye ile ABD’nin bölgedeki hedefleri birbiriyle çatışmaktadır ve o hedefler değişmeden, AKP’nin varlığına rağmen, yeniden eski tarz bir işbirliği modeli hayat bulamayacaktır!

AKP’nin sırf iktidarının kalıcılığı için girebileceği işbirliği yolları ise inişli-yokuşlu-çukurlu bir çıkmaz yol olmaktan öteye gidemeyecektir!

TURNUSOL KÂĞIDI

Tabi iş gene geliyor, Türkiye’nin iç politikasında düğümleniyor.

Bir kez daha problemin kaynağının probleme çözüm olamayacağı, yanlış adamla doğru iş yapılamayacağı, eğri cetvelle düz çizgi çizilemeyeceği ortaya çıkıyor:

Suriye’yle anlaşılmadığı taktirde, Türkiye’nin Suriye’de yapacağı her olumlu iş tersine dönmeye gebedir. İncirlik’i ABD uçuşlarına yasaklamadan yapılacak her askeri harekât, “vatan savaşı” yönünden sapmaya açıktır.

Türkiye’nin ulusal güvenliği ile iktidarın geleceğinin çeliştiği süreçlerde yapılan tercihler, görmek isteyene, turnusol kâğıdı gibidir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
19 Şubat 2018

Reklamlar

3 Yorum

ERDOĞAN’IN MİLLİYETÇİLİĞİ: İSLAMCILIK

Geçen haftanın pek üzerinde durulmayan konularından biri, Tayyip Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun “milliyetçilik” atışmasıydı.

Tartışma Erdoğan’ın ÖSO’yu “kuvayı milliye” diye nitelemesiyle başladı. Kılıçdaroğlu yanıt olarak “Osmanlı’da millet mi vardı? Cumhuriyetle beraber oldu. Kimse sarayın, padişahın kulu kölesi olmadı.” dedi.

Erdoğan Kılıçdaroğlu’nun sözlerine “Milletin Cumhuriyet ile başladığını söylemek binlerce yıllık Türk tarihini yok sayarak, bunlara ihanet etmektir.” diye başlayan bir konuşmayla yanıt verdi.

Asıl önemlisi konuşmanın devamındaydı ama oraya gelmeden, bu noktada birkaç saptama yapalım:

MİLLET BURJUVA DEVRİMLERİYLE ORTAYA ÇIKTI

Millet, boy ve kavim gibi tarihsel bir kategoridir; tarihin bir evresinde ortaya çıktı ve o evre tamamlandığında da ortadan kalkacaktır.

Millet, feodalizmin burjuva demokratik devrimlerle yıkılıp kapitalizmin oluşmasıyla tarih sahnesine çıkan bir kavramdır. O nedenle burjuva demokratik devrimleri, aynı zamanda milli demokratik devrimlerdir.

Dolayısıyla bugünkü anlamında millet, Doğu’da değil, Batı’da ortaya çıkmıştır. Türk milliyetçiliğinin ilk kuramcılarından Yusuf Akçura bu önemli gerçeği şu sözlerle saptamıştır: “Kabile ve kavmiyet duygusunun, milliyet fikri derecesine yükselmesi, Doğu’da değil, Batı’da meydana gelmiştir.”

Batı’da, tarihsel bir süreçte ortaya çıkan bu yeni kavram için yeni bir kelime üretilmemiş, Latince kavim anlamına gelen “nation” sözcüğüne millet anlamı yüklenmiştir.

Milliyetçilik ise millet kavramından önce sahnededir. Hobsbawm bu gerçeği şöyle açıklar: “Milliyetçilik, milletlerden önce gelir. Milletler, devletleri ve milliyetçilikleri yaratmaz, doğru olan bunun tam tersidir.

Bu gerçeğin bir başka bütünleyici yanını da Massimo d’Azeglio şu özlü ifadeyle tarihe geçirmiştir: “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.

Yani önce burjuvazi feodalizmin içinde ortaya çıkıyor, sonra milliyetçilik ile köylüleri de arkasına alarak bir “demokratik devrim” yapıp feodalizmi yıkıyor, böylece devleti ve milleti ortaya çıkarıyor!

Bu gerçeklik, bizim devrimimiz için de geçerlidir. O nedenle Mustafa Kemal Atatürk şöyle demiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir

Yani Türk milleti, bir devrimle Cumhuriyet’i kurarak millet olmuştur!

TÜRK DEVRİMİ İLE TÜRK MİLLETİ

Sonuç olarak demokratik devrimler dönemi öncesinde bugünkü anlamıyla bir millet kavramı yoktu.

Bırakınız Hunları ve Göktürkleri, Selçuklu ve Osmanlı’da da bugünkü anlamıyla millet kavramı yoktu. Bunun en önemli göstergesi Osmanlı padişahlarının kimliğidir. Padişahlar yazdıkları mektuplarda kendileriyle ilgili pek çok sıfat ve kimlik kullanırlar ama bu sıfatlardan hiçbiri Türklük sıfatı ve hiçbiri Türk padişahı kimliği değildir!

Örneğin o mektuplardan en bilineninde Kanuni Sultan Süleyman, hakanlar hakanıdır, sultanlar sultanıdır, nice ülkeyi fetheden kişidir, nice diyarı yöneten padişahtır ama Türk padişahı değildir.

Değildir, çünkü millet bir kavram olarak tarih sahnesine henüz çıkmamıştır!

Bırakınız Kanuni dönemini, 1789 Fransız Devrimi sonrasında, yani milletin bir kavram olarak Batı’da tarih sahnesine çıkmaya başlamasından sonra bile, Osmanlı’da millet kavramı uzun süre yoktur. Yusuf Akçura’nın da saptadığı gibi, örneğin Tanzimatçılar bile millet kavramını kullanmaktan kaçınmıştır. Çünkü Osmanlı devletinde millet yoktu, ümmet vardı; vatan yoktu, Osmanlı hanedanının toprakları vardı; vatandaş yoktu, padişahın tebaası vardı!

Milliyetçilik, Osmanlı’da İslamcılık ve Osmanlıcılık gibi iki tarzı siyasetin artık tarihin gerisinde kaldığı büyük gerçeğinin anlaşılmasının ardından ortaya çıkan üçüncü tarz siyasettir.

Dilde Türkçülük mücadelesi veren Şinasi ve Ziya Paşa gibi isimleri saymazsak, Osmanlı’da ideolojik düzlemde ilk Türk milliyetçiliği yapan kişi Mustafa Celaletin Paşa’dır. Mustafa Celalettin, önce Leh milliyetçisidir ve Lehistan’ın bağımsızlık mücadelesine katılmış, başarısız olunca da Osmanlı’ya sığınmıştır. Yani ideolojik düzlemde milliyetçilik Osmanlı’ya Batı’dan, Avrupa’daki demokratik devrimler mücadelesinden gelmiştir.

Ve Gaspıralı İsmail Bey (1851-1914), Hüseyinzade Ali Bey (1864-1940), Yusuf Akçura (1876-1935), Ziya Gökalp (1876-1924) gibi isimlerle gelişen Türk milliyetçiliği, en sonunda Türk devrimi ile Türk milletini ortaya çıkarmıştır.

Tarihte elbette uzun bir süredir Türk boyları ve kavimleri vardır ama ilk defa Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Türk devrimi ile bugünkü anlamında Türk milleti oluşmuştur!

Çünkü millet, etnik değil siyasal bir kavramdır; Türk milleti Türk ırkı demek değildir, milli demokratik devrimle milletleşen ve vatan kuran milliyetlerin bileşiminin adıdır!

İBRAHİM MİLLETİ VE İSLAMCILIK

Bu bilimsel gerçeklikler ışığında Kılıçdaroğlu’nun “Osmanlı’da millet yoktu, Cumhuriyet’le birlikte oldu” demesi doğru, Erdoğan’ın milletin binlerce yıldır olduğunu söylemesi ise yanlıştır.

Aslında Erdoğan da 30 Ocak 2018 tarihli AKP Meclis Grup Toplantısındaki konuşmasının devamında, aslında bugünkü anlamıyla milletin binlerce yıldır olmadığını ortaya koymaktadır: “Bizim millet anlayışımız, özünü İslam’ın millet anlayışından alır. Müslümanlar bir millet, Hristiyanlar bir millet, Yahudiler bir millettir. Etnik bakımdan zaman zaman çok küçük karışmalar olsa da, bu tarihimizin ve coğrafyamızın gerçekliğine en uygun tanımdır.

Görüldüğü gibi Erdoğan’ın millet kavramından ne anladığıyla, millet kavramının gerçekte ne olduğu farklı farklı şeylerdir. Erdoğan sözleriyle milletten İslam milletini, milliyetçilikten de İslamcılığı anladığını ortaya koymaktadır, o nedenle de sık sık “biz İbrahim milletinden geliyoruz” demektedir!

Fakat İbrahim milletinden gelmeyi savunmak ve Müslümanların tamamını bir millet olarak görmek hem bilimsel değildir hem de Türk milliyetçiliği değildir!

Ancak belirtelim: Erdoğan’ın Türk milliyetçiliğinin yerine İslamcılığı koyması, kendi siyasi tarihi içinde tutarlıdır. Erdoğan’ın “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım” demesi de, “Türk milliyetçiliği bölücülüktür” demesi de, onun İslamcılık anlayışıyla tamamen tutarlıdır!

Tutarsızlık, Erdoğan’a milli payeler verip onu siyaseten destekleyenlerde, AKP’yle milli mutabakat arayanlarda, milli mücadele verdiğini, yerli ve milli politikalar izlediğini, hatta anti-emperyalist olduğunu söyleyenlerdedir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
5 Şubat 2018

6 Yorum

İKİNCİ 36. PARALEL KAZIĞI: GÜVENLİ BÖLGE

Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğü, en çok Türkiye’nin temel hedefi olmalıdır. Zira Türkiye “Irak’ın birliğinin Türkiye’nin birliği” olduğunu 25 yılda görmüş, 6 yıldır da “Suriye’nin birliği Türkiye’nin birliğidir” gerçeğiyle karşı karşıyadır.

Ancak Türkiye ne yazık ki, değil bu gerçeği anlayacak, tersine bu gerçekle çarpışan bir iktidar tarafından yönetilmektedir!

AKP iktidarının Rusya ile normalleşmesi sonrası bile Suriye politikasının sorunlu ve eksikli yürütülüyor olması, en baştaki bu yanlışın hâlâ sürüyor olmasındandır!

TÜRKİYE’Yİ KÜRTLERLE GENİŞLETME STRATEJİSİ

AKP iktidarının temel hedefi, en başında beri Suriye’nin parçalanmasıdır. AKP böylece birincisi Kuzey Suriye’yi fethederek Halep’i 82. il yapacaktır, ikincisi de Şam’a ihvan rejimi monte edecektir!

AKP aynı şekilde Irak’ta da Kerkük ve Musul’u 83. ve 84. il yapmak istemiştir. Bu nedenle Bağdat yönetimine rağmen Erbil’le anlaşmış, Irak’ın petrolünü Erdoğan-Barzani ortaklığı üzerinden dünyaya satmaya kalkmışlardır.

Dahası, AKP’nin içeride yaptığı Kürt Açılımı da işte bu stratejinin gereğidir. AKP’ye göre Türkiye Kürtlerle genişleyecektir. İçeride PKK ile anlaşan AKP, Suriye’nin kuzeyinde PKK’nin kantonlarıyla, Irak’ın kuzeyinde de Barzani otonomisiyle “büyümek” istemektedir.

Oslo görüşmeleri, Öcalan’la yapılan İmralı pazarlıkları, PYD lideri Salih Müslim’le yapılan “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’ı yıkmamıza yardım edin” müzakereleri, Barzani peşmergelerine Türk toprakları üzerinden Suriye’ye geçiş yaptırılması gibi uygulamalar, hep “Türkiye’nin Kürtlerle genişlemesi” stratejisinin gereğiydi.

Dahası Erdoğan’ın döne döne Lozan’ı hedef almasıve Lozan karşıtlığı düzleminde Misakı Millicilik(!) yapması da bundandır.

Güya Misakı Milli sınırları içinde kalan topraklar Lozan’da verilmiş, şimdi AKP o toprakları almaya çalışmaktadır!

ABD’NİN TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN PLANI

Oysa “Türkiye’nin Kürtlerle genişlemesi” bir Pentagon projesiydi. “Türkiye himayesinde Kürdistan” adı altında Özal’a kabul ettirilmiş bir plandı bu.

ABD’nin hedefi basitti, “Büyük Kürdistan” için en az maliyetli yöntem “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıydı: ABD tek tek Kürdistan parçalarına korumalık yapacağına, bunu Türk hâkim sınıflarının önüne petrol havucu koyarak Türkiye’ye yaptıracaktı. Türk Ordusu’nun kanatları altında İran, Irak ve Suriye’ye karşı korunan Kürdistan parçaları da en sonunda “Büyük Kürdistan” olarak Türkiye’den kopacaktı!

İşte bu nedenle dün Irak’ın toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğü anlamına geliyordu. İşte bu nedenle bugün Suriye’nin toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğü anlamına gelmektedir!

Dahası o toprak bütünlüğü için de önce Irak’ın ve Suriye’nin siyasal birliği gerekmektedir!

KREMLİN’İN ARŞİVDEKİ TESPİTİ

Şu anda sahada ne yazık ki bunlardan hiç ders çıkarmamış bir “devlet aklı” operasyona kumanda etmektedir. AKP hâlâ Suriye’den toprak kapmak peşindedir!

Bu hedefini perdelemek için de zaman zaman “kimsenin toprağında gözümü yok, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyoruz” demektedirler.

Ancak ısrarla belirtik, tekrar pahasına söyleyeceğiz: Suriye’nin toprak bütünlüğünü gerçekten savunuyor olmanın göstergesi çok basittir: Suriye yönetimiyle anlaşmak!

Fakat Erdoğan yönetimi bunu yapacağına döne döne Esad’ı katil ve terörist ilan etmekte, Esad’ın Suriye’nin geleceğinde yerinin olmadığını savunmaktadır.

Bu durum, sadece Şam’da değil, Moskova ve Tahran’da da derin kuşkular yaratmaktadır. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “Türkiye iki Kürt bölgesinin arasında kalan toprakları Suriye’den koparmak istiyor” sözleri, bir görüş olmaktan çok bir veri olarak Kremlin’in arşivinde tutulmaktadır! (sozcu.com.tr, 10 Şubat 2016)

Dahası Erdoğan yönetimi, her söylemiyle Lavrov’un bu tespitini haklı çıkarmaktadır:

Örneğin ErdoğanKuzey Suriye Misakı Milli sınırları içindedir” demektedir! (hurriyet.com.tr, 11 Ocak 2018)

Örneğin Erdoğan Afrin operasyonundan önce “Bölge politikalarımızı ABD ile birlikte yürütmek istiyoruz” demektedir! (Sputnik, 13 Ocak 2018)

Örneğin Erdoğan Afrin operasyonu başladıktan bir hafta sonra “Biz ABD’yle beraber bu işleri yürütelim istiyoruz” demektedir! (cumhuriyet.com.tr, 26 Ocak 2018)

Ve örneğin Erdoğanların “yerli ve milli” ilan etikleri ÖSO temsilcileri de bu arada Washington’a gidip Beyaz Saray Ulusal Güvenlik danışmanlarına “İran’a karşı bizi kullanın” diye yalvarmaktadır! (haberturk.com, 19 Ocak 2018)

Örneğin İçişleri Bakanın Süleyman SoyluAzez’de, Cerablus’ta, Mare’de kaymakamımız, emniyet müdürümüz, jandarma komutanımız var” demektedir! (tr.sputniknews.com, 28 Ocak 2018)

Sadece Azez, Cerablus, Mare mi?

Daha dün İdlib’de Ankara ile Moskova’nın karşı karşıya kalmasının nedeni neydi? AKP’nin başta Nusra temsilcileri olmak üzere çeşitli cihatçı grup temsilcilerini 17-18 Eylül 2017 tarihinde Türkiye sınırında toplayarak 425 üyeli bir Meclis kurmasıydı! O meclisin 2 Kasım 2017’de kendi içinden bir “Milli Selamet Hükümeti” ilan etmediydi!

  1. ORDU VE 2. HÜKÜMET KURMAK, PARÇALAMA NİYETİDİR!

Açıktır: Suriye Ordusu’na karşı Özgür Suriye Ordusu kuran, ele geçirdiği topraklarda meclis inşa eden, yerel hükümet kuran, kaymakam ve emniyet müdürü atayan bir anlayış toprak bütünlüğünü değil, parçalamayı ve toprak kapmayı savunmaktadır!

AKP’nin bunca şeye rağmen ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’dan gelen “Suriye sınırı boyunca birlikte 30 km derinlikli bir güvenlik bölgesi kuralım” teklifini, şartlı değerlendirmeye alması, bu hedefin gereğidir!

Zira bu “güvenlik bölgesinin” gündeme geldiği 2013’ten beri AKP ABD’ye “benden yana mısın, PYD’den yana mısın” diye sorarak pazarlık yapmaktadır!

Erdoğan’ın başdanışmanlarından Gülnur Aybet’in şu sözleri ABD’yle yeninden işbirliği için ne kadar hevesli olduklarını göstermektedir: “ABD önümüzdeki günlerde bizi tatmin edecek çözümler ortaya koyacak. 30 km’lik güvenli bölge gibi, buna benzer daha çok şey gelebilir.” (tr.sputniknews.com, 26 Ocak 2018)

SURİYE TOPRAĞINI HA PYD’YE HA ÖSO’YA VERMEK!

3 yıldır söylüyoruz: 1) Yanlış adamla, doğru iş yapılmaz! 2) Suriye’yle anlaşmadan problem çözmeye kalkmak, yeni problemler yaratır! 3) İncirlik ABD uçaklarına kapatılmadan sahada ABD projesi bitirilmez!

Irak dersleri ortadadır: Türkiye karşı çıktığı Irak Kürdistanı’na, döne döne müteahhit yapıldı! Irak Kürdistanı Türkiye topraklarındaki İncirlik Üssü’nden korundu ve inşa edildi! Türkiye ABD’nin 36. paralel kazığını, PKK’yle mücadele havucu üzerinden yedi! Güya Saddam Hüseyin’e sormadan Irak’ı girip girip PKK’ye operasyon yapıp örgütü bitireceklerdi!

Şimdi Türkiye ABD’nin ikinci 36. paralel kazığıyla karşı karşıyadır: 30 km derinlikli güvenli bölge!

ABD’nin Suriye’yi parçalayıp kuzeyini PYD’ye vermesiyle, AKP’nin toprak kapıp ÖSO’ya vermesi arasında, sonuçları bakımından hiçbir fark yoktur: Çünkü Suriye’nin parçalanması, son tahlilde Suriye Kürdistanı demek olacaktır!

Dün Irak’ta havuç Kerkük petrolleri ve Türkmen bölgesiydi, bugün Suriye’de havuç Halep ve Türkmen bölgesi. “Kızıl Elma” işte bu havucun gereği olarak iç kamuoyuna dağıtılmaktadır. Fakat önemle belirtelim: Bugün Suriye’nin kuzeyinde “Türkmen otonomi bölgesi” kurma hevesi taşımak, dün Irak’ın kuzeyinde “Türkmen otonom bölgesi” kurma düşüncesinden çok daha hayalidir!

Komşularımızı bölüp Kürt ya da Türkmen etnikçiliğine dayanan devletçikler kurmaya kalkmak, Türkiye’nin parçalanmasına hizmet eder!

Kürt sorunu, emperyalizmin bölge ülkelerini parçalanmasıyla değil, emperyalizme rağmen bölgesel birlik kurularak çözülür.

ABD ve işbirlikçilerine rağmen, Kürtlerin de yararını gözeten Türk-Kürt-Arap-Fars birlikteliği en sonunda kazanacaktır!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
29 Ocak 2018

7 Yorum

ZEYTİN DALI HAREKATININ 4 SORUNU ve RUS STRATEJİSİ

Türkiye’nin Afrin operasyonu, resmi adıyla Zeytin Dalı Harekâtı dört soruna rağmen, sahada fiilen Amerikan Koridoru’nu engellediği için doğrudur ve desteklenmelidir.

Zira ciddi hiçbir ülke sınırında “terör koridoruna” izin vermez. Dahası PYD’ye verilen 5 bin TIR silahla o koridor artık Amerikan Koridoru’ysa!

Ancak harekâtın AKP kaynaklı dört sorunu vardır:

1. SURİYE’YLE İŞBİRLİĞİ SORUNU

Zeytin Dalı Harekâtı, tıpkı Fırat Kalkanı Harekâtı gibi Suriye’yle işbirliği yapılmadan, sorunlu başladı. Bir problemi çözerken yeni problemler çıkarmamak, stratejik adımlar atabilmenin olmazsa olmazıdır!

AKP Hükümetinin harekât öncesi Suriye konsolosluğuna yazılı bilgi vermesi, diplomatik açıdan bir şey ifade etmemektedir. Zira ifade edebilmesi için en azından harekattan önce Şam’ın yanıtının beklenmesi gerekirdi.

Böyle olduğu için de Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad Zeytin Dalı Harekatı’na karşı çıkmış ve “Afrin harekâtı, Türkiye’nin teröristleri destekleme politikasına dayanıyor” demiştir! (Sputnik, 21 Ocak 2018)

Ankara’nın Şam’la işbirliği yapmaması, Amerikan Koridoru’ndan kaynaklı tehdidi ortadan kaldırma konusu ne kadar haklı olursa olsun, devletlerarası ilişkiler açısından Türkiye’yi haksız duruma ve dahası “işgalci” konumuna düşürebilecektir!

Bu yanlıştan dönme şansı hâlâ vardır; Ankara şu saatte bile Şam’a el uzatsa, o el kesinlikle tutulacaktır.

2. SARAYIN GİZLİ AJANDASI SORUNU

AKP Hükümetinin bir “gizli ajandası” olduğu, sadece Şam’da değil, Moskova ve Tahran’da da düşünülmektedir. Girilen olumlu Astana süreci bile üç başkentteki bu kaygıları henüz giderememiştir.

Kremlin, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un iki yıl önce açıkça söylediği “Türkiye iki Kürt bölgesinin arasında kalan toprakları Suriye’den koparmak istiyor” görüşünü, bir önemli bilgi olarak arşivde tutmayı sürdürmektedir! (Sözcü, 10 Şubat 2016)

Lavrov o nedenle, Zeytin Dalı Harekatı’nı değerlendirirken ısrarla Türkiye’den “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstermesini” istemiştir! (Sputnik, 22 Ocak 2018)

Ankara gizli bir ajandasının olmadığını ancak ve ancak Şam’la anlaşarak gösterebilir! (Kaldı ki, Fırat Kalkanı sürecinde de söylediğimiz gibi, Ankara Şam’la anlaşsa, terör koridoru için harekât düzenlemesine bile gerek kalmayacak, operasyonu Suriye ordusu yapacak!)

3. TSK’Yİ İÇ SİYASETE MALZEME YAPMA SORUNU

Zeytin Dalı Harekâtı Türkiye’nin harekatıdır, AKP’nin değil!

AKP’nin bu harekâtı iç politikaya malzeme yapması, 2019 hedefi doğrultusunda MHP’yle kurduğu ve BBP, HUDAPAR gibi partilerle genişletmeye çalıştığı “milli mutabakat” ittifakı için kullanmaya çalışması kabul edilemez!

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın her gün AKP mitingleri düzenleyerek Zeytin Dalı Harekâtı’nı partisinin icraatıymış gibi propaganda yapması, projektörlerin Türkiye üzerinde olduğu şu günlerde “parti devleti” eleştirilerini haklı çıkarmaktadır!

Dahası, AKP’nin Erdoğan’a “gazilik” unvanı verilmesi için yasa teklifi hazırlaması, oğul Bilal Erdoğan’ın hiçbir resmi yetkisi yokken harekât merkezinden eniştesiyle birlikte poz vermesi, HDP’nin “vatan savaşı değil saray savaşı” iddiasına malzeme vermekte ve haklılık kazandırmaktadır!

Öte yandan AKP’nin 15 Temmuz fırsatçılığıyla TSK’den kopardığı Jandarma’ya Zeytin Dalı Harekatı’na destek amacıyla resmi sosyal medya hesabından “İslam ordusuyuz” mesajı verdirmesi, kimi komutanların açık açık nurcu toplantılarına katılması, üniformalı askerlerin tarikat toplantılarında görüntülenmesi vahim bir durumdur! Ordumuz, İslam ordusu değil, Türk ordusudur!

4. ABD’YLE İŞBİRLİĞİ SORUNU

AKP Hükümeti’nin Zeytin Dalı Harekatı’nın başarılı bir şekilde başlamasıyla birlikte Washington’a verdiği “bölgede kiminle ittifak kurmanız gerektiğini gördünüz mü” şeklindeki mesajlar, harekât açısından bir diğer sorun, dahası Türkiye adına AKP kaynaklı bir açmazdır!

Mesajı alan ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, “Türkiye’nin ‘meşru güvenlik ihtiyaçlarını’ gidermek için Suriye’nin kuzeybatısında bir ‘güvenli bölge’ oluşturulması konusunda Ankara’yla birlikte çalışmayı umduklarını” söylemektedir! (Amerika’nın Sesi, 22 Ocak 2018)

Türkiye’nin bırakın ABD’yle güvenli bölge konusunda çalışmasını, normalde en azından Zeytin Dalı Harekâtı boyunca İncirlik Üssü’nü ABD savaş uçaklarının uçuşuna kapatması gerekmektedir!

Ancak Türkiye’nin bu harekâtına AKP Hükümetinin kumanda ediyor olması, ABD’yle her an doğrudan ya da dolaylı işbirliği yapabilme ihtimalini Zeytin Dalı Harekatı için bir soruna ve açmaza dönüştürmektedir!

RUS STRATEJİSİ

Afrin operasyonu, bir yönüyle aynı zamanda Rusya’nın Suriye stratejisinin de içindedir. Şöyle:

Moskova, dün Ankara’nın ÖSO ve diğer cihadçı örgütleri Halep’ten çekmesi karşılığında Fırat Kalkanı Harekatı’na onay vermişti; bugün de Ankara’nın İdlib’de Suriye Ordusu’nun harekâtına yol vermesi karşılığında Zeytin Dalı Harekatı’na onay vermiş oldu!

Zeytin Dalı Harekâtı başladıktan sonra, Suriye Ordusu da harekete geçmiş ve Rusya Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre İdlib’de El Nusra’yı kuşatmış ve operasyona başlamıştır!

Böylece AKP Hükümetinin daha düne kadar İdlib’de iş birliği yaptığı El Nusra, Rus stratejisi içinde temizlenmektedir. Ve AKP Hükümetinin başta Nusralı temsilciler olmak üzere toplam 425 temsilciyle üç ay önce kurduğu İdlib Meclisi ve onun içinden çıkan İdlib hükümeti de fiilen ortadan kaldırılmaya başlanmıştır!

Önceki “Al İdlib’i ver Afrin’i pazarlığı” başlıklı makalemizde de incelediğimiz gibi Moskova bir taşla birkaç kuş vurmaktadır.

Zira Moskova Afrin’den çekilerek ve Türkiye’nin operasyonuna onay vererek PYD/YPG’ye de “ABD’yle değil, benimle yakın çalış” mesajını, hem de ağır bir biçimde vermektedir!

Zaten Moskova’da temaslarda bulunan Rojova yetkilisi Rodi Osman açık açık itiraf etmektedir: “Rusya tarafından bize Afrin’i rejim güçlerine teslim etmemiz yönünde bir teklif geldi. Elbette bunu seçemezdik.” (Sputnik, 22 Ocak 2018)

Afrin’i Rusya’nın isteğiyle Suriye’ye bırakmayan PYD, şimdi Türk Ordusu’nu karşısında bulmuştur! YPG Genel Komutanı Sipan Hemo’nun “Rusya bize ihanet etti” demesi işte bundandır! (Odatv, 22 Ocak 2018)

4 ÜLKENİN BÜYÜK SORUMLULUĞU

Son 40 yıl, ABD’nin Kürtleri bölgede nasıl ateşe sürüp ardından sattığıyla ilgili derslerle doludur! (Son olarak ABD’nin Barzani’yi Kerkük’te yüzüstü bırakması örneğin.)

Bundan ders çıkarmayan Kürt partileri ve örgütleri, önce Kürt halkına ihanet etmiş olur! Zira “barış ve özgürlük” emperyalizmle gelmez, emperyalizme rağmen olur!

Tabi bu noktada artık Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin de çıkarması gereken bir büyük ders vardır: Kürtlerin emperyalizmin kucağına düşmemesi, bir yönüyle bu ülkelerin sorumluluğudur! (Dahası bu ülkelerin yönetimlerinin de emperyalizmin kucağına düşmesi sorunu vardır ve kritik önemdedir!)

Bu ülkeler bu sorumluluğun gereğini yerine getirerek, aynı zamanda emperyalizme karşı mücadele etmiş olurlar.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
24 Ocak 2018

4 Yorum

‘AL İDLİB’İ, VER AFRİN’İ’ PAZARLIĞI

İdlib’de Suriye ordusunun operasyonları ile başlayan ve Afrin’e operasyon olasılığı ile devam eden mesele, aslında özü itibariyle bir Halep meselesidir. Şöyle:

Astana toplantılarında Suriye’de çatışmaların en yoğun olduğu 4 bölge “çatışmasızlık bölgesi” olarak belirlendi. Türkiye de bu bölgelerden çok istediği İdlib’in sorumlusu oldu.

Görev kısaca İdlib’de 13 gözlem noktası kurarak çatışmasızlık ortamı oluşturulmasını sağlamaktı.

Ancak aradan geçen sürede Türkiye sadece 3 gözlem noktası kurdu!

AKP’NİN İDLİB’DE ASTANA’YA AYKIRI FAALİYETLERİ

Fakat daha önemlisi, AKP Hükümeti İdlib’de çeşitli gruplarla, Astana sürecinin ruhuna aykırı temaslar yürüttü, yürütüyor. Örneğin adını Fetih el Şam diye değiştiren Nusra ile İdlib’de işbirliği var. Oysa Nusra Rusya tarafından IŞİD’den sonra hedef alınması gereken en önemli ikinci örgüt olarak ilan edilmiş bir cihadçı yapı.

AKP, Nusra dahil İdlib’deki çeşitli grupları 17-18 Eylül 2017 tarihinde Cilvegözü Sınrı Kapısı’nın hemen bitişiğinde, Suriye tarafındaki Bab el Hava gümrük binasında topladı. 425 temsilcinin bir bölümü doğrudan Türkiye’den gelerek toplantıya dahil oldu! Toplantının amacı bir “meclis” oluşturmaktı! Bu meclis daha sonra İdlib’de hükümet ilan edecekti!

Etti de! 2 Kasım 2017’de, AKP’nin topladığı o meclis, İdlib’de “milli selamet hükümeti” ilan etti! Sözde bakanları İstanbul’da temaslar yürüten bu hükümet, açık açık Suriye’de şeriat devleti istiyor! (Rafet Ballı, Aydınlık, 12 Ocak 2018)

Sahadaki bu gelişmeler, Erdoğan’ın 27 Aralık 2017’de Esad’ı yine terörist ilan etmesiyle sürdü.

Kısacası AKP hükümeti Astana sürecinin ruhuna aykırı olarak, çatışmasızlık bölgesi oluşturmak yerine, tersine o bölgede kendine bağlı bir “hükümetçik” kurmuş oldu!

Burada bir parantez açalım: Bir önceki yazımızda incelemiştik. AKP hükümetinin Şam’la anlaşmaya direnmesinin esas nedeni, AKP’nin gerçekte Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmuyor olmasıdır. AKP, hayal de olsa, iç politikadaki olumlu etkisini de gözeterek “82. il Halep” hedefiyle Suriye’nin kuzeyini istemektedir. ABD’yle sonradan ortaya çıkan anlaşmazlığın kaynağı da, Suriye’nin kuzeyinin kimin olacağı konusudur! Erdoğanların mı? PKK’nin mi? İşte Erdoğanların ABD’ye sürekli sorduğu “bizimle mi, terör örgütüyle mi çalışacaksın” sorusu bu nedenledir.

Kuşkusuz AKP’nin “82. İl Halep” hedefi hayaldir ancak AKP İdlib’deki gibi kendine bağlı “nüfuz bölgeleri” inşa ederek bu hayali ete kemiğe büründürmek istemektedir.

HALEP HEDEFLİ ASKERİ STRATEJİLER

Yukarıda özetlediğimiz gelişmeler üzerine Suriye ordusu, Rusya’nın da onayı ve desteğiyle en sonunda İdlib’de askerî harekât başlattı. AKP hükümeti ise sanki İdlib Türk toprağıymış gibi, Suriye Ordusu’nun kendi topraklarında yaptığı bu operasyona tepki gösterdi. Neticede böylece Astana bileşenleri arasında önemli bir çelişme ortaya çıkmış oldu.

Afrin’e operasyon konusu da işte bu İdlib’de karşı karşıya gelinen durumun arkasından oluştu.

AKP Hükümeti, Rusya desteğiyle İdlib’in Suriye Ordusu kontrolüne girme ihtimali ortaya çıkınca, bir manevra ile Afrin’e operasyon konusunu gündeme getirdi.

Böylece AKP ile Rusya arasında “Al İdlib’i ver Afrin’i” pazarlığı başlamış oldu!

Başta da belirttik: İdlib ve Afrin konusu aslında Halep konusudur. Haritaya bakınız: Afrin Türkiye sınırında, Halep Afrin’in güney doğusunda, İdlib de Halep’in güney batısındadır.

Şam yönetimi Halep’le kesintisiz bağ için aradaki son engel kalan İdlib’te kontrolü ele geçirmek istiyor; AKP ise olursa İdlib, olmazsa Afrin ve denetimindeki el Bab ile Halep’i bir cebin içinde sıkıştırmak istiyor.

Zira Halep, ilk gündeki gibi Suriye meselesinin düğümüdür!

AFRİN’E KARŞI SOÇİ PAZARLIĞI

Afrin, PYD/YPG’nin kontrolündeki bir bölge ama diğer YPG bölgelerinden farklı olarak, ABD’nin değil, Rusya’nın bulunduğu bir bölge!

İşte ABD bu nedenle Afrin’e operasyon konusu gündeme gelince, yeşil ışık anlamına gelecek şekilde “Afrin’deki PYD unsurlarını desteklemiyoruz” açıklaması yaptı!

Çünkü ABD için Türkiye ile Rusya’nın Afrin’de karşı karşıya gelmesi bir fırsattır! Ayrıca ABD, Fırat’ın doğusundaki asıl PYD bölgesinin güvencesi olarak Fırat’ın batısındaki bölgenin kaybını göze alabilir! Nitekim birkaç aydır ABD devlet organlarına strateji hazırlayan düşünce kuruluşlarında, mevcut ABD güç kapasitesine uygun olarak, şimdilik Fırat’ın doğrusundaki bölgenin “kuzey Suriye federasyonu” olarak savunulması üzerinde duruluyordu.

Rusya ise Türkiye’yi kaybetmemek için Afrin’e operasyona karşı çıksa bile bunu sahada ve masada bir kazanca dönüştürecek formüller peşinde. Bunlarda biri de, bu vesileyle Türkiye’nin kırmızı çizgisini kaldırtarak Soçi’deki Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne PYD’nin katılımını kabul ettirmek.

Bir bakışa göre taraflar bu formülden topluca kazançlı çıkmış olacak: Erdoğan Afrin operasyonu ile iç politikada arkasına yeni bir rüzgâr almış olacak. TSK nasılsa sonsuza kadar Afrin’de kalmayacak. PYD de en sonunda barış masasında yer bulmuş olacak.

Ancak mesele birçok yönüyle oldukça kırılgandır, birden fazla risk taşımaktadır ve bu nedenle pazarlıklar hâlâ sürmektedir. PYD’nin, hatta Şam yönetiminin de buna razı olmamasından başlayarak sahada pek çok karşı faktör vardır.

YANLIŞ ADAMLA DOĞRU İŞ YAPILMAZ!

AKP Hükümeti Rusya’yla normalleşme sürecinin olumlu ivmesine rağmen yine de Suriye’de doğru bir politik hatta girmedi. Bunun basit bir nedeni var elbette: Yanlış adamla doğru iş yapılmıyor!

AKP hükümeti 2011’de Şam’da ihvan rejimi kurmak ve Suriye’nin kuzeyini nüfuz bölgesi yapmak hevesiyle girdiği “stratejik derinlik”te hâlâ fırsat kollayarak kazanç elde etmeye çalışıyor. Bu nedenle de bir türlü Şam’la anlaşmıyor. Astana sürecine rağmen, alttan cihatçı gruplarla Şam’a alternatif hükümetçikler kurmaya çalışıyor.

Bu “ikili” çizginin en büyük sorunu da, son tahlilde ABD’nin “Suriye’de federasyon” ana hedefiyle örtüşüyor olmasıdır.

Irak’ta alınmayan dersler, Suriye’de tarihi tekerrür ettirebilir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
18 Ocak 2018

2 Yorum

AKP ŞAM’LA NEDEN ANLAŞMIYOR?

Fırat Kalkanı’nın başlayacağı süreçte ısrarla “önce Şam’la anlaşmak gerektiğine” dikkat çekmiştik. Bunu “en az maliyetli” çözüm olduğu için savunuştuk. Türkiye Şam’la anlaşırsa, sınırlarını terörist geçişine kapatırsa, üstüne Suriye Hava Kuvvetleri’nin kuzeyde uçmasını engelleyen angajmanları kaldırırsa, Suriye Ordusu zaten “Amerikan Koridoru”nu ortadan kaldıracaktır!

“Önce Şam’la anlaşma” vurgumuza o dönem bazı suçlamalar geldi. Bizim aslında “PYD’yi savunmak” için “önce Şam’la anlaşma” istediğimiz iddia edildi. Bu talihsiz suçlamaları yapanlara göre kervan yolda düzelecek, Türkiye Suriye topraklarına girince, Ankara ile Şam “mecburen” anlaşacaktı!

Olmadı, tersine Şam her fırsatta Türk Ordusu’nu işgalci ilan etti ve en sonunda maalesef neredeyse İdlib’de Türk ve Suriye orduları karşı karşıya geldi! (Son olarak dün Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad bir kez daha Türkiye’den Suriye’deki güçlerini çekmesini istedi!)

Neysi ki, “önce Şam’la anlaşma” vurgumuza “PYD’yi savunmak” yaftasını yapıştıranlar artık bu esas ihtiyacı görüyorlar ve İdlib’de ortaya çıkan konjonktür nedeniyle ve Afrin operasyonunun gündeme geldiği şu günlerde “Önce Şam’la anlaşmak gerek” diyorlar.

SURİYE’DE  3 STRATEJİ KARŞI KARŞIYA

Peki AKP Hükümeti neden Şam’la anlaşmadı? Rusya ve İran’la Astana süreci yürüten Erdoğan, neden hâlâ Esad’ı terörist ilan ediyor ve Şam’la anlaşmaya direniyor?

Bu sorunun yanıtı, Suriye’de 2 yerine 3 stratejinin çarpışıyor olmasındadır.

Eğer Suriye’de 2 strateji çarpışıyor olsaydı, yani sahada sadece ABD-YPG ortaklı Suriye’yi parçalama stratejisi ile Rusya, İran ve Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunduğu strateji çarpışıyor olsaydı, er geç Ankara Şam’la anlaşmak zorunda kalacaktı.

Ama sahada bir de 3. strateji var! Erdoğan’ın “Kuzey Suriye’yi fethetme” stratejisi, “82. İl Halep” stratejisi!

AMERİKAN KORİDORU STRATEJİSİ

Gelin önce sahada karşı karşıya gelen bu stratejileri açalım:

1. Strateji: ABD’nin stratejisi, Suriye’nin kuzeyinde PKK’nin Suriye kolu olan PYD/YPG’ye dayanarak bir “Amerikan Koridoru” inşa etmeyi hedefliyor.

ABD bu amaçla önce IŞİD’e karşı YPG’yi “kara gücü” ilan etti, ardından YPG’ye 4 bin 900 TIR silah gönderdi, şimdilerde de YPG’den bir “konvasiyonel ordu” oluşturmaya çalışıyor.

Geçen hafta ABD dışişleri yetkililerinin Suriye’de PYD yetkilileri ile Kandil’den gelen PKK yöneticileriyle birlikte toplantı yapması, ardından ABD’nin YPG’den 30 bin kişilik bir sınır gücü oluşturacağını açıklaması, “Amerikan Koridoru” inşa etme stratejisinin yeni hamleleri olarak önümüzde duruyor.

Bu arada belirtelim; bölgede Amerikan askeri olmayı kabul etmek hiçbir halka yakışmaz ve özgürlük getirmez, tersine halklar arsında tarihin not ettiği düşmanlıklara dönüşür ki, emperyalist ABD’nin en büyük arzusu da budur! Son 40 yıl, ABD’nin Kürtleri nasıl ateşe sürüp ardından sattığıyla ilgili derslerle doludur. Bunlardan ders çıkarmayanlar, önce kendi halklarına ihanet etmiş olurlar!

82. İL HALEP STRATEJİSİ

2. Strateji: Erdoğan’ın stratejisi, Suriye’nin kuzeyini fethetme, Hatay’ın doğusundaki Halep’i 82. il yapma stratejisidir. Hem de ilk günden beri!

AKP’nin “6 saatte Şam’a inme ve Emevi Camisi’nde zafer namazı kılma” hayali kurduğu o ilk günlerde, Erdoğanların gizli ajandasında “Kuzey Suriye’yi fethetmek, Şam’da da İhvan rejimi kurmak” hedefi vardı.

Şam’da İhvan rejimi kurmak hayal oldu, gerçi “Kuzey Suriye’yi fethetme” de hayal ama Erdoğanların içeride “tek adam rejimi inşa etmek” için bu hayali sürdürmeye ihtiyaçları var.

Erdoğan, stratejisini en özlü olarak daha bu hafta “Kuzey Suriye Misakı Milli sınırları içindedir” diyerek bir kez dala ilan etmiş oldu! (hurriyet.com.tr, 11 Ocak 2018)

Tıpkı ABD gibi, tıpkı PYD gibi ve tıpkı İsrail gibi Erdoğan da Suriye’nin kuzeyine, “kuzey Suriye” demektedir! Ve dahası “Misakı Milli sınırları içindedir” diyerek “ele geçirme” niyetini ortaya koymaktadır!

ABD VE AKP STRATEJİSİ ÖRTÜŞMEKTEDİR

Özetle ABD stratejisi ile AKP stratejisi Suriye’yi parçalamak ve “Kuzey Suriye”yi ele geçirmek hedefleri bakımından örtüşmektedir.

Aralarındaki fark şudur: ABD “Kuzey Suriye’de” YPG egemenliği kurmak istemekte, AKP ise “Kuzey Suriye’yi” kendisine istemektedir!

AKP Hükümetinden sürekli ABD’ye yapılan “PKK’yle değil, bizimle hareket et” çağrıları işte bu örtüşme nedeniyledir. Dahası şu koşullarda bile Erdoğan’ın hâlâ “bölge politikalarımızı ABD ile yürütmek istiyoruz” diyebilmesi, işte o örtüşmeye dayanmaktadır! (sputnik, 13 Ocak 2018)

ABD stratejisi ile AKP stratejisi, sonuçları bakımından birbirinden farksızdır; komşularla barış isteyenler açısından AKP stratejisini ABD stratejisine tercih etmek gibi bir durum olamaz.

Komşularla barış isteyenler ve emperyalizmin bölgeyi parçalama ve halkları birbirine düşmanlaştırma stratejisine karşı olanlar için tek seçenek vardır: Önce Ankara-Şam anlaşması!

SURİYE’NİN BÜTÜNLÜĞÜ STRATEJİSİ

3. Strateji: Sahada bir de Rusya’nın öncülüğünü yaptığı, İran’ın destek verdiği, AKP’nin de “kendi stratejisine” alan açmak üzere yandan girdiği bir bölge stratejisi vardır.

Çeşitli Rus yetkililerin yaptığı açıklamalara bakarsak, bu stratejinin esası şudur: Kürtler Suriye krizi boyunca bazı kazanımlar elde etmişlerdir ve bu kazanımları toptan reddetmek mümkün değildir. Kürtlerin bu kazanımlarını Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde koruyan bir anlayışla Kürtleri ABD denetiminden çıkartmak gerekir. Bunun yolu Suriye Ordusu’nun kuzeyde yeniden egemenlik kurmaya başlamasından ve Kürtlerin de dahil edildiği Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’nden geçmektedir.

Suriye’nin bütünlüğü açısından 3 strateji içinde en olumlusu, eksiklerine rağmen 3. stratejidir.

BİR KEZ DAHA ‘ÖNCE ŞAM’LA ANLAŞMA’ İHTİYACI!

Elbette şimdi şu soru akla gelecektir: Peki AKP’nin kendi stratejisi varsa, nasıl olur da Rusya’ya birlikte hareket edebilmektedir?

Moskova, AKP’nin stratejisini gerçekçi görmediği ve esas olarak Amerikan stratejisiyle sahada karşı karşıya geldiği için şu taktiği uygulamaktadır: Rusya AKP Hükümeti’ni ABD kampından ne kadar uzaklaştırabilirse ve sahada ABD’yle karşı karşıya gelecek şekilde Türkiye’ye Suriye’de ne kadar alan açabilirse, kendi stratejisini o kadar güçlendirmiş olacak. AKP ise Rusya’nın kendisine alan açan bu fırsattan ne kadar yararlanır ve sahada yer bulursa, bunu kendi stratejisi açısından kâr görmektedir.

Fakat bu, işte en son İdlib’de ortaya çıktığı gibi, Türkiye ile Rusya-İran-Suriye üçlüsünü karşı karşıya getirecektir.

Buradan çıkmanın ve en önemlisi “Amerikan Koridoru”na gerçekten eylemli karşı çıkabilmenin biricik yolu, önce Şam’la anlaşmaktır!

Şam’la anlaşmayan, son tahlilde “terör koridorunu” da engelleyemez!

Yol bellidir: Suriye’nin kuzeyinde “Amerikan Koridoru”nu engellemenin yolu, “AKP koridoru” kurmaktan değil, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmaktan geçer!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
16 Ocak 2018

2 Yorum

AKP’NİN İDLİB’DE YENİDEN AÇIĞA ÇIKAN GİZLİ AJANDASI

Erdoğan 15 gün önce, hiç konusu yokken aniden şöyle demişti: “Esed ile yürümek mümkün değil. Esed devlet terörü estirmiş bir teröristtir.” (hurriyet.com.tr, 27 Aralık 2017)

Aynı günlerde hükümet katındaki kimi temaslar da, bu açıklamanın yeni bir durumla ilgili olduğunu ortaya koyuyordu:

Örneğin Başbakan Binali Yıldırım Suudi Arabistan’a gidip bizzat Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı Türkiye’ye davet ediyordu. Üstelik Yıldırım Riyad’da “konulara bakışımız Suudi Arabistan’la yüzde 90 aynı” diyordu!

Örneğin Erdoğan Afrika gezisi sırasında Almanya ve Hollanda’nın adını vererek, AB’yle ilişkileri yeniden geliştirmek istediklerini ilan ediyordu. Yine Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “AB’yle yeni bir sayfa açmak istiyoruz” diyordu.

Örneğin ABD’yle vize kısıtlaması aniden karşılıklı kaldırılıyordu. Öğreniyoruz ki, meğer Erdoğan’ın talimatıyla kurulmuş bir “temas grubu” son bir aydır ABD’yle pek çok konuda müzakere yürütüyormuş!

Örneğin Pentagon, Türkiye’nin ABD’li silah üreticisi Raytheon’dan havadan havaya füze alacağını açıklıyordu. (Ve bir hafta sonra Erdoğan ziyaret ettiği Fransa’da da bir füze anlaşması imzaladı, ayrıca 7,5 milyar dolarlık 25 adet Airbus uçak için de imzalar atıldı!)

Örneğin Erdoğan “Biz Suriye’de Rusya ve İran ile nasıl çalışıyorsak ABD ile de o şekilde çalışmak isteriz” diyordu!

RUSYA’DAN AKP’YE IDLİB UYARISI

Tüm bu gelişmeler olurken, Suriye’de sahada çok önemli bir gelişme yaşanmaya başlıyordu: Suriye Ordusu İdlib’de ilerliyordu!

Şam’ın kendi topraklarında yeniden egemenlik kurması, normalde “terör koridoru” sıkıntısını sık sık dile getiren Ankara için çok iyi haberdi!

Fakat öyle olmadı! Zira AKP Hükümeti’nin hala Suriye’de “gizli bir ajandası” vardı ve zaman zaman manşetlere taşınan “82. İl Halep” bir hayal da olsa hâlâ hedefti!

İşte Esad bu koşullarda yine hedef alınıyordu!

Öte yandan Rusya’nın üslerine insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlendi! Moskova, haklı olarak bu seviyede bir saldırının, terör örgütlerinin boyunu aştığını savunuyordu.

Rusya Savunma Bakanlığı saldırı sırasında ABD casus uçağının saldırıya uğrayan Rus üsleri Hmeymim ve Tartus arasında uçtuğunu açıklıyordu. (Sputnik, 9 Ocak 2018)

Ve daha önemlisi, Rusya Savunma Bakanlığı 13 adet insansız hava aracının İdlib’den havalandığını açıklıyorlardı! (Sputnik, 10 Ocak 2018)

Moskova, bu şartlarda Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a mektup yazarak, Astana anlaşması gereği sorumlu olduğu İdlib’deki yükümlülüklerini yerine getirmesini istedi! (Sputnik, 10 Ocak 2018)

AKP SURİYE’NİN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ İSTEMİYOR MU?

Mesele burada da kalmadı!

Suriye Ordusu’nun İdlib’de ilerliyor olması, AKP hükümetinin “gizli ajandasını” zora sokuyordu!

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu şu açıklamayı yaptı: “İran ve Rusya sorumluluklarını yerine getirmeli. Garantör olduysanız ki, oldular, rejimi durdursunlar. Bu, basit bir hava saldırısı da değil. Rejim ilerliyor İdlib içinde. Burada niyet farklı.” (Sputnik, 9 Ocak 2018)

Sanki İdlib Suriye’nin değil de AKP’nin toprağıymış gibi, AKP Suriye Ordusu’nun İdlib’de ilerlemesinden rahatsız oluyordu!

Dahası Rusya ve İran büyükelçileri dışişlerine çağrıldı ve rejimin ilerlemesinin durdurulması istendi! (Sputnik, 9 Ocak 2018)

ABD, İSRAİL VE PKK’Yİ MEMNUN EDEN AKP POLİTİKASI

İlk günden beri belirtiyoruz: Meselesi sadece “terör koridoru” olan için en maliyetsiz çözüm sınırı kapatmak ve Suriye Ordusu’nun kendi topraklarında egemen olmasını izlemekti!

AKP hükümeti, meselesinin “terör koridoru” olduğunu(!) söylemesine rağmen bunu yapmadı, Şam’la anlaşmadı ve “gizli ajandaya” uygun hedefi olan bir askeri harekât uyguladı.

Kuşkusuz bu askeri harekatın da “terör koridorunu” engelleme noktasında yararı oldu, ancak 70 şehidin verildiği maliyetli ve sınırlı/eksik bir çözüm oldu!

En başından beri “önce Şam’la anlaşma” diye ısrar etmemiz bundandı, zira Şam’la anlaşmaya direten bir anlayış, eni sonu kayaya çarpacaktı!

Ve çarptı!

Öyle ki, AKP Hükümetinin şu 10 günlük Suriye politikasından en çok ABD, İsrail ve PKK/PYD memnun olmaktadır!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
12 Ocak 2018

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: