Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

ABD boşluğunu kim dolduracak?

İki olası yanıtı var: Şam ya da Ankara.

ABD Suriye’den geri çekilirken o boşluğun Türkiye tarafından doldurulmaya çalışılmasını, bu yolla da Türkiye’nin Suriye, Rusya ve İran’la karşı karşıya gelmesini istiyor. Rusya ise o boşluğun hem Suriye tarafından doldurulmasını hem de Türkiye’yi Astana’da tutmak istiyor.

Menbiç bu konudaki ilk önemli yer oldu.

Daha henüz ABD askerleri Menbiç’ten tamamen çekilmeden, Suriye askerleri Menbiç’in bir bölgesine girerek Türkiye’den önce davrandı.

Türkiye’nin, Suriye ordusunun kendi toprağı Menbiç’e girmesine “eylemli itiraz” etmesi büyük felaket olurdu. Neyse ki Ankara, Moskova’nın da etkisiyle sağduyulu bir pozisyon aldı ve Şam’la karşı karşıya gelmedi.

Moskova’daki Türk-Rus heyetleri arasındaki görüşmeden sonra Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yaptığı şu açıklama, o pozisyonun Suriye’nin bütünü için olması gerektiğine işaret ediyordu: “ABD askerlerinin çıkması sonrası Suriye’de yapılacak koordinasyon konusunda Türkiye’yle anlaşma sağladık” (29.12.2018).

 

Çözüm: 2011 öncesi statü

ABD boşluğu sonrası oluşacak en iyi çözüm, kuşkusuz herkesin 2011 öncesi statüde anlaşmasıdır.ABD’li askerlerin çıktığı topraklar, Suriye hükümetine devredilmeli” diyen Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova 2011 öncesi statüye işaret etmiş oldu (26.12.2018).

Bu noktada kritik aktör PYD’dir. PYD eğer “biz 7 yılda statü elde ettik, vermeyiz” derse, Kürleri intihara sürüklemiş olur. Zira o statüyü ABD’siz koruma şansları yok.

PYD’nin ABD boşluğu sonrası Suriye’nin kuzeyindeki statüsünü koruyabilmesi, ancak Türkiye’nin himayesiyle mümkün olur.

ABD’nin geri çekilirken sağlamak istediği de zaten bu: “Türkiye himayesinde Suriye Kürdistanı” planının, “Türkiye himayesinde Irak Kürdistanı” projesi gibi tutması. Daha geniş bir çerçevede Türk-Kürt barışı ile Fars’a karşı cephe oluşturmak…

AKP’nin “fetih” iştahı ve iç politika ihtiyaçları buna zemin sağlasa da, Irak’tan farklı olarak Suriye’de temel gücün Barzani yerine PKK olması, ABD planını zora sokuyor. Fakat o risk hâlâ var. Washington bu noktadan bölgeyi kurcalamaya devam edecektir.

Washington’un kışkırtmalarının panzehri ise Rusya ve İran’dır; Astana’dır.

 

Ankara-Şam anlaşması kritik ihtiyaç

En başından beri söylediğimiz gibi, Ankara Şam’la anlaşsa, tüm bu sorunlar kısa yoldan ve en maliyetsiz şekilde çözülmüş olacak. Topraklarının bütününe egemen olan Şam, Türkiye’yi tehdit eden terörü bertaraf etmiş olacak. (1998 Adana Mutabakatı hâlâ geçerlidir ve Şam, 2011’e kadar o mutabakatın gereklerini yerine getiren bir müttefiktir, dost komşudur.)

Böylece Türkiye, sayısı 4 milyona ulaşan Suriyeli sığınmacıları da ülkelerine yeniden gönderebilecek.

Suriye’nin kuzeyinde 2013’ten itibaren PYD’nin statü kazanmaya başlamasında AKP’nin rolü vardır ve bölgeyi Suriye ordusuna ve uçaklarına angajmanla kapatan Ankara, o dönem işbirliği yaptığı ve ÖSO’yla birlikte Şam’a karşı cephe kurmasını istediği PYD’ye bölgede etkinlik kazandırmıştır. Buradan dönüşün en maliyetsiz yolu Ankara-Şam anlaşmasıdır.

 

Esad’ı “tanıma” adımları

ABD’nin çekilme açıklaması, hızlı hamlelere sahne oluyor: Suriye’nin yeniden Arap Birliği’ne kabul edileceği açıklandı. Esad’ın Ulusal Güvenlik Şefi Ali Memlük Kahire’ye gitti ve Mısır’la yeni bir sayfa açtı. Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El Beşir’in Suriye’yi ziyaretini Moritanya Cumhurbaşkanı Muhammed Velid Abdülaziz’i izleyecek. Birleşik Arap Emirlikleri, 2012’de kapattığı Şam Büyükelçiliğini yeniden açtı.

AKP, yakın durduğu İhvan’ın bu gelişmeleri “Esad rejimine destek üzüntü verici” diye yorumlamasına rağmen, hızla Şam’la ilişkiye yönelmelidir. Gecikmek telafiyi, zamanla değişen konjonktür de “kolay barışı” zorlaştıracaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Aralık 2018

Reklamlar

2 Yorum

Erdoğan’ın “sosyal iktidar” olma çabası

Metin Akpınar’ın sözlerinde şu varmış, Müjdat Gezen şöyle demiş, Fatih Portakal aslında şunu demeye getirmiş…

Geçiniz…

Üçünün de sözünde suç yok. Olsaydı, Erdoğan’ın talimatıyla hareket eden yargı zaten bu üç isim için de gereğini yapardı. Bir yere kadar yapabildi.

Soruşturmalar mı?

Neden soruşturma açıldığının en iyi yanıtını Erdoğan veriyor:

Kültür ve sanat alanında söz sahibi olmayan bir düşüncenin, bir mücadelenin, kalıcı başarıyı yakalaması oldukça güçtür. Siyasi iktidar önemlidir, ekonomik iktidar önemlidir; ama sosyal iktidarla taçlandırmadığınızda, buralarda elde ettiğiniz başarıları sürdürülebilir kılamazsınız.” (8 Mayıs 2016).

Erdoğan daha açık ne desin? “Siyasal iktidar olduk, bürokratik iktidarı da ele geçirdik, ekonomi alanında da iktidar bizde, bir tek sosyal iktidar kaldı” diyor özetle…

 

Kaymak tabaka suçlaması

Sosyal iktidar mücadelesini kazanmak için nasıl harekete geçtiğini de geçen günlerde söyledi: “En büyük sorunumuz, kendi toplumunu küçümseyen bir grubun kültür sanat dünyamızı esir almasıdır.” (19 Aralık 2018).

Ki esir aldığını söylediği bu kitleyi, öncesinde de Kadıköy’deki, Beşiktaş’taki, Şişli’deki, Çankaya’daki “kaymak tabaka” diye suçlamıştı.

Muhafazakâr camiada öyle bir propaganda yapıyorlar ki, İstanbul’un yeni belediyelerindeki en lüks sitelerde oturan ve helikopterle, ciple evine gidip gelen ak-muhafazakâr gariban oluyor, Kadıköy’de oturan ve en fazla taksiye binen sanatçı “kaymak tabaka” oluyor!

Erdoğan şimdi bu “kaymak tabakaya” hücum ederek, sosyal iktidarı ele geçirmeye çalışıyor.

Metin Akpınarlar, Müjdat Gezenler bu yüzden hedef alınıyor…

Her hafta biat eden bir “sanatçı” bulunup yandaş gazeteye o nedenle çıkarılıyor…

Tele1 TV’ye “milli dış politikaya aykırı yayın yaptı” diye görülmemiş bir suçlamayla o nedenle ceza veriliyor…

Yine görülmemiş bir şekilde “milli güvenliğe aykırı harekette bulunmayı alışkanlık haline getiren gazeteci”nin basın kartına iptal için o nedenle karar çıkartılıyor!

Halk TV’ye, Fox TV’ye o nedenle ağır cezalar veriliyor…

Aydınlar konuşmasın, sussun, boğulsun istiyorlar…

“Aydınlar susarsa, halk da susar” diye düşünüyorlar…

 

Nasrettin Hoca’nın torunları

Fakat hesap etmedikleri iki şey var:

1. Sosyal iktidar olabilmek için kültür sanat alanında ciddi şeyler üretebilmek lazım. Bu da parayla, pulla, siyasi iktidar desteğiyle, reklamla, basın gücüyle olacak şey değil. Yetenek lazım, bir de dünya görüşü!

2. Nasrettin Hoca’nın torunlarını susturamazsınız! Aziz Nesinler, Rıfat Ilgazlar, Ferhan Şensoylar, Kemal Sunallar, Zeki Alasyalar, Metin Akpınarlar, Müjdat Gezenler Timur’a direnen Nasrettin Hoca gibi direndiler, direniyorlar baskılara…

Ne diyor Müjdat Gezen Usta?

“Dilimi kesseler, işaret dili öğrenirim, yine eleştirimi yaparım”

Sanatçıyı herhangi bir sanatçıdan, oyuncuyu herhangi bir oyuncudan ayıran tutum budur!

Aydını, halkın aydınını sıradan sanatçıdan, oyuncudan, müzisyenden farklı kılan işte bu tavrıdır!

Bitirirken anımsatalım. Bin yıllık tecrübedir: Nasrettin Hocalara dokunan kaybeder!

Mehmet Ali Güller
27 Aralık 2018

 

1 Yorum

Piyon fedası ve rok

Şu senaryo ya da bu senaryo gereği, fark etmez; ABD’nin Suriye’den çekilmesi bölge adına çok olumlu bir gelişmedir. Bir kere Esad’ın ve Suriye’nin kazanması, ABD’nin ve Atlantik kuvvetlerinin kaybetmesi demektir.

Kuşkusuz büyük kuvvetler, çekilirken de çıkarlarını korumaya yönelik planlamalar yaparlar. ABD’nin Suriye’den çekilmesi de elbette çeşitli senaryoların gereği olabilir. Fakat o senaryoları bozup bozamamak bizim, bölgemizin meselesidir.

İşe olası senaryoları anlamaya çalışarak başlayalım:

 

Son 50 gün

Rahip Brunson’un serbest bırakılmasının ardından Ankara ile Washington arasında mekik dokundu: Önal, Palmer, Fidan, Jeffrey, Akar, Dunford, Çavuşoğlu, Pompeo ve hepsinden önemlisi Erdoğan ile Trump’ın temasları… Sonuç?

1. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey: “Kürtler ile Türkiye arasında bir çözüm için çabalarımızı yeniden başlattık” (1.11.2018).

2. ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matheew Palmer, ülkesinin PKK üst düzey yöneticileri Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için 12 milyon dolar ödül koyduğunu duyurdu (6.11.2018).

3. Erdoğan: “Fırat’ın doğusuna operasyona başlayacağımızı ilan ettik. Sayın Trump ile bunları görüştük, olumlu cevap verdiler” (17.12.2018).

4. Çavuşoğlu: “Trump Erdoğan’a ‘Gülen’in iadesi konusunda çalışıyoruz’ dedi” (16.12.2018), “FBI, FETÖ ile ilgili 15 eyalette çalışma başlattı, tutuklamalar var” (17.12.2018).

5. Pentagon “Türkiye’ye S-400 alternatifi paket” raporu hazırladı (30.11.2018). ABD Dışişleri Bakanlığı Türkiye’ye 3,5 milyar dolarlık Patriot füze savunma sistemi satılmasına onay verdi (18.12.2018).

6. Trump: “Suriye’den çekiliyoruz” (19.12.2018).

7. Erdoğan: “Trump’la görüşmesi sonrasında Fırat’ın doğusuna yönelik operasyonu bekletme kararı aldık” (21.12.2018).

8. Çavuşoğlu: “Çekilmeyi ABD ile birlikte koordine etmeliyiz, boşluk olmamalı. Bundan sonra siyasi çözüme odaklanmamız lazım” (21.12.2018).

 

Trump-Erdoğan görüşmesi

AP’ye göre Trump Suriye’den çekilme kararını Erdoğan’la görüşmesinde aldı. Hatta habere göre Erdoğan Trump’tan çekilmeyi aceleye getirmemesini istedi!

Aslında Erdoğan’ın şu ilk açıklaması bu haberi teyit ediyor: “Sayın Trump’la yaptığımız görüşme neticesinde bize şunu söyledi; ‘Buradan siz DEAŞ’ı (IŞİD) temizler misiniz?’ Biz temizledik, bundan sonra da temizleriz. Yeter ki sizler lojistik anlamda bizlere gerekli desteği verin” (21.12.2018).

Yani sonuç olarak AKP’nin Obama’ya yaptığı “IŞİD’le mücadelede PKK ile değil, benimle çalış” önerisi, PKK’yi (şimdilik) feda eden Trump tarafından kabul edilmiş oluyor!

Nitekim Trump “IŞİD’in çaresine Türkiye gibi ülkeler bakmalı” dedi (22.12.2018).

 

ABD’nin olası hedefleri

ABD’nin hedefi Türkiye’yi Batı kampında tutmak ve Türkiye’nin dahil olmasıyla ağır basan bölge cephesini dengelemek…

Nasıl yapacak bunu? “Türkiye’ye rağmen Suriye Kürdistan’ı planı” tutmayan ABD, “Türkiye himayesinde Kürdistan planı” ile Suriye’nin kuzeyini AKP’ye “fethettirip” Türkiye’yi Suriye, İran ve Rusya ile karşı karşıya getirmek istiyor.

Peki Türkiye PKK-PYD karşılığında bunu kabul eder mi? Bagajında BOP eşbaşkanlığı olan AKP elbette kabul edebilir ama Türkiye kesinlikle kabul etmemeli! Önümüzdeki dönemin iç politikasının önemli meselesi işte budur.

Öncelikli çözümü de Ankara’nın “Suriye toprağında gözünün olmadığını” dünyaya ilan etmesinden ve Şam’la anlaşmasından geçmektedir.

Türkiye’nin Rusya, İran, Irak ve Suriye’yle ortak hareket etmesi piyon feda eden ABD’yi rok yapmaya da mecbur eder ve taktik çekilmesi, stratejik çekilmeye dönüştür!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Aralık 2018

1 Yorum

Ortodoks kiliselerinin kavgası

Ortodoksluk, tarihsel olarak M.S. 4. yüzyılda İstanbul’un (Konstantinapol) yeni siyasal merkez olmaya başlamasının yansımasıdır.

Özetlersek, Ortodoksluk, 343’te Sofya’da toplanan konsilde Batı ile Doğu Roma’nın mücadelesinin bir sonucu olarak belirdi. 381’deki konsilde İstanbul’un Roma’dan sonra ikinci yetkili merci olduğu ilan edildi. Karar Roma tarafından kabul edilmedi. 451’deki konsilde ise İstanbul’un Roma ile eş imtiyazlara sahip olduğu resmen onaylandı. 595’te İstanbul Patriği 4. John, tarihte ilk defa ekümenik patrik unvanını alarak İstanbul’un tek ve evrensel kilise olduğunu ilan etti.

Roma ile İstanbul arasındaki mücadele 9. yüzyılda Balkanlar üzerinde derinleşti ve Slavların hangi kilise tarafından Hristiyanlaştırılacağı konusu, 1054 yılındaki kesin kopuşu getirdi.

 

Rusların Ortodoks olması

10. yüzyılda, Ruslar Bizans İmparatorluğu yoluyla Hristiyanlığa geçti. Bulgar tehdidi altındaki Bizans İmparatoru II. Basileios, Kiev Knezi Vladimir’den yardım istedi. Vladimir, askeri desteği siyasal kazanca dönüştürmek amacıyla, Bizans İmparatorunun kız kardeşi Anna ile evlenmek istedi. Bizans İmparatoru ise kız kardeşini ancak bir Ortodoks ile evlendirebileceğini söyledi. Sonuçta Vladimir, düğünden sonra 988’de Kiev’de toplu halk vaftizi ile Hristiyanlığa geçti.

Fakat 450 yıl sonra, 1439’da bu kez İstanbul ile Kiev ayrışması yaşandı. Şöyle ki, 1054 yılında kesin olarak ayrılan Roma ve İstanbul kiliseleri, Osmanlı basıncı karşısında birleşme kararı aldı. Moskovalı Başknez II. Vassiliy bu birleşmeyi kabul etmedi ve İstanbul Patrikliğinden ayrılarak ayrı bir Rus kilisesi kurma yoluna gitti.

İstanbul’u fetheden II. Mehmet, Osmanlı topraklarındaki tüm Ortodoksları İstanbul’a bağlamak istedi. Bunun için 1439’daki Roma-İstanbul birleşmesine karşı olan Ortodokslara dayandı ve Katoliklerle birleşmeye en sert muhalefet eden Gennadios II. Scholarios’u patrik ilan etti.

Rus Çarlığının siyasal bir güç haline geldiği sonraki yüzyıllarda ise Moskova, Ortodoksluğu Osmanlı’ya karşı kullandı. Dahası Ruslar 1774’ten itibaren Ortodoksların resmi hamisi oldu ve büyük güçlerin Osmanlı topraklarında Katolik (Fransa), Proteston (İngiltere) ve Ortodoks (Rus Çarlığı) kiliseleri üzerinden yürüttüğü güç mücadelesi, 1854’te Kırım Savaşı’na bile dönüştü.

19. yüzyıl, Yunan, Bulgar, Sırp, Romen kiliselerinin İstanbul Patrikliğinden ayrılma mücadeleleri biçiminde yürüyen milli bağımsızlık girişimlerine sahne oldu.

 

Moskova’ya karşı Kiev- İstanbul ortaklığı

Tüm bu tarihsel özeti neden mi yaptık? Siyasal mücadelenin bir yansıması olarak Ortodokslar bölünüyor da ondan!

Kiev Patrikhanesi, Rusya’dan ayrılarak bağımsız Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin kurulduğunu ilan etti. Kiev bu kararı, İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin desteğiyle aldı.

Rus Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill ise Ukrayna’da bağımsız kilise kurulmasına izin verilemeyeceğini ilan etti.

Rus Ortodoks Kilisesi, Fener Rum Patrikhanesinin Kiev’e desteği nedeniyle, İstanbul’a kendi vatandaşları için rahip gönderme kararı aldığını ilan etti.

Fener Rum Patriği Bartholomeos, Rus Ortodoks Kilisesi’nin Türkiye’ye rahip gönderme kararının yasadışı olduğunu savundu.

Ortodokslar arası bu ayrışma, aslında Türkiye’nin önüne Kıbrıs meselesinden İsrail gazı konusuna kadar birçok alanda avantajlar doğuruyor. Mesele bu çelişmelerden yararlanabilecek bir dış politika anlayışının kalıp kalmadığıdır…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Aralık 2018

1 Yorum

AKP’nin Gezi’yi Soros, FETÖ ve PKK ile kirletme taktiği

Türkiye’nin gerçek gündemi ekonomik krizdir. Hiçbir iktidar, önündeki seçimlere böylesi bir gündemle gitmez. AKP bu nedenle Türkiye’nin önüne yeni gündemler koyuyor, koyacak: İç politikada Gezi operasyonları, dış politikada “milliyetçilik” rüzgarı yaratacak “one minute” ya da “iPhone kırma” tarzı bir gelişme…

Erdoğan’ın geçen ay Gezi eylemlerini hedef alan ilk açıklamasından itibaren Tele1 TV’de anlattım: AKP adım adım yükseltilecek olan Gezi operasyonlarıyla Türkiye’yi kutuplaştırarak ve karşı kutbu baskılayarak seçimi kazanmaya çalışacak.

İdeolojik düzlemde şu taktiği uygulayacaklar:

1. adım: Gezi’yi Soros/Kavala ile dış bağlantılı ilan etmeye çalışmak…

2. Adım: Gezi’de FETÖ parmağı olduğuna toplumu ikna etmeye çalışmak…

3. Adım: Gezi’yi Öcalan/PKK/HDP ile ilişkili göstermeye çalışmak…

Bu adımların uygulaması ise şöyle olacak:

1. Kavala’nın çevresindekilere operasyon yapılarak, Gezi’nin Sorosçu/Kavalacı bir dış operasyon olduğu işlenecek, ki işleniyor…

2. Gezi ile FETÖ arasında bir bağ kurabilmek için olmayacak kişilere FETÖ’cülük suçlaması yapılacak. (Emin Çölaşan ve Necati Doğru örneğin…)

3. Genel kitlenin savunmayacağı türden illegal örgütlere operasyonlar yapılacak.

4. Gezi’de boy gösteren HDP yöneticilerine operasyonlar yapılacak.

5. Seçimden öncede operasyonları bazı CHP milletvekillerine kadar götürülecek.

 

FETÖ’cü polisler, Gezi’de Erdoğan’ın kahramanlarıydı!

Saray’ın hedefi bu gerçek olmayan tabloya ülkenin bütününü ikna etmek değil tabi. Zira Türkiye’yi bu yalanlara inandırmak mümkün olmaz. Ama Saray seçmenin yüzde 50’sini bu yalanlara ikna ederek belediyelerin çoğunu kazanmayı hesaplıyor.

Saray’ın fikren teslim almaya çalıştığı yüzde 50’nin en azından bir bölümüne şu gerçekleri anlatmak hepimizin tek tek vatandaşlık görevidir:

1. Gezi kendiliğinden bir hareketti ve Soros/Kavala işi değildi. Dahası ÖDP liderlerinden Alper Taş’ın da belirttiği gibi, Kavala AKP’ye zarar veren bu eylemlerin bitirilmesi için uğraşmış bir isimdi.

Doğru, Soros operasyonlar yapmıştı: 2003’te Ukrayna’daki Gül darbesinde, 2004’te Gürcistan’daki turuncu darbede, 2005’te Kırgızistan’daki lale darbesinde parmağı vardı ama üçünden önce ilk operasyonu Türkiye’de yapmıştı! Soros’un 2002’deki “sarıl ampül” darbesinde rolü vardı!

Öyle olduğu için de Erdoğan 2003’te Davos’ta Soros’un masasına oturmuştu! Öyle olduğu için de Türkiye’deki Sorosçular, neoliberaller, yetmez ama evetçiler belli bir döneme kadar AKP’nin destekçisi, hatta “ideolojik gladyatörleri” olmuştu!

Gezi gibi milyonların katıldığı halk hareketlerine elbette herkes dahil olmak ve yararlanmak ister; CIA da ister, Soros da… Fakat Gezi, yani Haziran halk hareketi, Türk Bayrağı taşıyan ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen kitlesiyle bu türden dış güçlerin en ufak etkide bulunamayacağı tertemiz bir çizgideydi!

2. Gezi’de şiddet uygulayan polislerin FETÖ’cü kimlikleri üzerinden Gezi’yi FETÖ’yle ilişkilendirmeye çalışmak da Soros’la ilişkilendirmeye çalışmak kadar nafile bir iştir. O şiddeti uygulayan FETÖ’cü polislere emri veren Erdoğan’dır, “polis kahramanlık destanı yazdı” diyen Erdoğan’dır!

Kısacası AKP ve FETÖ, Gezi’nin tam karşısında konumlanmış ortaklardır!

 

Gezi’de AKP-PKK ortaklığı

3. Gezi’yi Öcalan/PKK/HDP ile ilişkili göstermeye çalışmak, AKP için Soros ve FETÖ’yle ilişkili göstermeye oranla AKP için daha kolaydır. Zira Gezi’den HDP’li vekil fotoğrafı da, Öcalan posteri fotoğrafı da gösterebilirsiniz.

Ancak gerçek şudur:

a. Ağaç eylemlerinin başında Sırrı Süreyya Önder vardır ama mesele ağaç eylemini aşmaya başladığı anda Sırrı Süreyya Önder yoktur. Dahası Sırrı Süreyya Önder, AKP’nin izniyle İmralı’da Öcalan’dan Gezi’de AKP’ye yardımcı olma talimatları almaktadır.

b. Gezi, Türk Bayraklı milyonların “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla inlerken, Selahattin DemirtaşGezi’de darbeyi gördük” diyerek Açılım ortağı AKP’ye destek vermekteydi.

c. Gezi Türkiye çapına yayılırken, Öcalan, İmralı’ya gelen milletvekillerine MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın verdiği şu taktiği iletti: “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın

Erdoğan ve Fidan, PKK’nin Taksim’e girmesiyle Gezicilerin büyük bölümünün alandan çekileceğini hesap ediyordu.

d. Hakan Fidan, Gezi sonrasında da işi garantiye alabilmek için avuçlarındaki Öcalan’a bir görev daha verdiler ve HDP’yi kurdurttular! HDP “Türkiye partisi” imajıyla Gezi kitlesinin bir bölümü havuzlayacaktı!

Kısacası, Açılım ortakları AKP ve PKK, Gezi’ye karşı konumlanmış ve birlikte hareket etmişti!

 

Vatandaşlık görevimiz

Goebbels’in taktiğiyle seçimlere kadar 110 gün boyunca her gün bu yalanı söyleyecek olanlara karşı, yukarıda özetlediğim gerçekleri 110 gün boyunca yılmadan anlatmak ve ekonomiden gözleri kaçırma tuzaklarına işaret etmek, hepimizin görevi…

Muhalefet partileri Erdoğan’ın kurduğu sahte minderde (Gezi) değil, gerçek minderde (ekonomi) güreşmelidir!

AKP’nin yukarıda sıraladığım adımlarını uygulamasını engellemek mümkündür; Türkiye’nin Silivri duvarlarını yıkma deneyimi de vardır, alanlardan demokrasiyi savunmak deneyimi de…

Mehmet Ali Güller
13 Aralık 2018

3 Yorum

Gerileyen ABD, yükselen Çin

Çin’in teknoloji devi Huawei’nin Mali İşler Direktörü Meng Wanzhou’nun Kanada’da gözaltına alınması, ABD-Çin ekonomi savaşının geldiği yeri işaret etmektedir.

Öncelikle belirtelim; günümüzde ülkelerin lider şirketleri ne enerji ne de finans şirketleridir. Artık liderliği teknoloji şirketleri yapmaktadır.

Huawei ise Apple ve Samsung’un tahtını sarsan dev bir Çin teknoloji şirketidir. Üstelik telefon üretiminden daha çok, dünyaya telekom altyapısı sunmasıyla asıl öne çıkmaktadır. Bu alanda da son yıllardaki atağı ile Kanadalı Nortel’in kapanmasına, ABD’li Lucent’in gerilediği için Alcatel’le birleşmesine, Ericsson’un ve yine ABD’li Cisco’nun pazar payının düşmesine neden oldu.

Kısacası dünyanın büyük çoğunluğunun telekom altyapısı artık Huawei oldu.

 

“Serbest Piyasa Sosyalizmi”nin başarısı

Trump, işte dünyadaki bu gelişmeye karşı ABD’nin ürettiği bir “çözüm”dür: “Önce Amerika” diyen, kendisinin inşa ettiği serbest piyasa ekonomisine aykırı olarak gümrük duvarları ören, yani ithal edilen mallara yüksek vergi kesen, rakiplerine de müttefiklerine de ekonomik ambargo uygulayan, NATO’daki müttefiklerini ekonomik katkı payını artırması konusunda sıkıştıran, Ortadoğu’daki askeri varlığını Körfez ülkelerine finanse ettirmeye çalışan bir çözüm…

ABD’yi bu noktaya getiren, şu önemli verilerdir:

  1. Çin’in dünya ekonomisindeki payı satın alma gücü paritesine göre 2017’den itibaren ABD’yi geçti.
  2. “Ucuz ve kalitesiz Çin malları” lafı rafa kalktı. Yüksek teknoloji ihracatında Çin yüzde 28’le liderliğe otururken, ABD’nin ihraç ettiği yüksek teknoloji mallarının oranı yüzde 16’ya geriledi.
  3. Doların dünya ticaretinde payı düşmeye başladı: Komşular arasında ulusal paralarla ticaret eğilimi başladı, Çin liderliğinde yeni bir sepet paraya gidilmesi hazırlıkları yapılıyor.
  4. Atlantik, kapitalizmin 2008 krizinden hâlâ çıkamadı: ABD’nin “serbest piyasa kapitalizmi” gerilerken, Çin’in “serbest piyasa sosyalizmi” büyümeye ve kalkınmaya devam etti.
  5. Ekonominin ağırlık merkezi Atlantik’ten, Asya-Pasifik’e kaydı. Bununla paralel olarak Asya-Pasifik’in uluslararası sistemdeki siyasi etkisi hızla arttı.

 

Yeni ekonomik düzen

ABD emperyalizmi, şu dört sütun üzerinde yükselmiş ve kendi egemenliğindeki bir ekonomik düzeni kurmuştu: IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Dolar.

Şimdi Çin bir yandan bu sütunlar içindeki payını ve ağırlığını artırmaya çalışıyor, bir yandan da karşısında alternatiflerini inşa ediyor: Altyapı yatırım fonu, BRICS Kalkınma Bankası, Asya Altyapı Yatırım bankası, ortak para/sepet para vb.

Yani Çin’in adım adım “yeni bir ekonomik düzen” inşa ettiği bir sürece girildi.

 

Savaşın cepheleri

İşte bu tabloyu okuyan ABD, Çin’e savaş açmış durumda:

  1. Stratejik planda ABD Çin’i güneydoğusundan Japonya-Güney Kore-Filipinler-Tayland yayı ile, Asya’yı ise geniş Hindistan-Avustralya-Japonya yayı ile kuşatmaya çalışıyor.
  2. ABD, Çin’in “Kuşak ve Yol İnisiyatifi”ni engelleyecek şekilde pozisyon almaya çalışıyor.
  3. Çin’in enerji ihtiyacına darbe vurmak için Ortadoğu’daki musluğu kontrolü altında tutmaya çalışıyor. (İran’a yaptırımlar da bu kapsamda okunabilir.)
  4. ABD Çin’e karşı gümrük vergisi ve yaptırım uyguluyor.

İşte Huawei Mali İşler Direktörü’nün Kanada’da gözaltına alınması da, son aylarda “insan hakları” temelinde Uygur meselesinin Batı tarafından sürekli kaşınması da bu çarpışma içinde okunabilecek gelişmelerdir.

Fakat nafile, yeni bir dünya kuruluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Aralık 2018

7 Yorum

Cumhuriyet’te Kavala meselesi

Cumhuriyet gazetesinde yaşanan “Kavala tartışması” konusunda ne düşünüyorum?

Dünden beri ısrarla soruluyor. Çoğunluk tartışmanın geçtiği platformun bir parçası olduğumdan gerçekten fikrimi öğrenmek istediği için haklı olarak soruyor ama bazılarının sormaktaki niyeti farklı!

Çoğunluk için kısa bir değerlendirme yapacağım. Yalnız Cumhuriyet’te haftada bir ve dış politikayla sınırlı yazdığım için, mecburen konuyu burada, kendi bloğumda değerlendireceğim.

En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Bir yanlış, bir yanlış daha, iki değil, çok yanlış etti!

1. Konu düzleminde benim bakış hattım şu: Temel bir prensip olarak, düşmanın bile hukukuna sahip çıkmak gerekir! Bu bakımdan siyaseten düşman bile gördüğümüzün hukuki haklarını savunmalı, hukukun içinde kalarak yargılanmasını istemeli, hukuksuz yargılamalara itiraz etmeliyiz. “Fakat o kişi şöyle dedi, bunu yaptı” gibi gerekçeler üreterek, bu prensip sulandırılamaz.

Diğer yandan, bir kişinin hukukuna sahip çıkmayı ve yargılamasındaki hukuksuzluklara itiraz etmeyi, o kişiye meşruiyet sağlamaya dönük bir çabaya dönüştürmek de, siyaseten onu aklamaya çalışmak da doğru değildir.

Somutlarsak: Kavalagiller, bugünkü hukuksuzluk tablosuna ideolojik olarak mimarlık yapan liberal familyadır. Erdoğangillerle birlikte, “askeri vesayete son, Kemalist diktatörlük, ulusalcı kafatasçılık” diye diye Türkiye’yi buraya getirdiler. Ve şimdi Erdoğan, yola çıkarken birlikte hareket ettiklerini tek tek yolun dışına atarak yürüyor.

Sonuç: Siyaseten yaptıkları yanlışları yüzlerine vura vura, hukuki haklarını savunacağız!

Cumhuriyet’teki tartışmaya bu düzlemden bakarak değerlendiriyorum ve düzlemin içinde kalan fikirleri destekliyor, dışında kalanlara karşı çıkıyorum.

2. Konu, keşke yararlı bir tartışmaya, fikir hayatımızı zenginleştirecek bir derinliğe ulaşsaydı. İlk yazıdaki “terörle ilişkili olanları masum gösterme lobisi” ifadesi yanlıştı, o ifadeye karşı çıkarken kullanılan kelimeler daha da yanlıştı…

Keşke o ilk “lobi” cümlesi de kullanılmasaydı ve kesilseydi, sonrakiler de… Böylece en sonunda kesilmiş olanlar da yazılmak zorunda kalmayacaktı. Böylece kimi fırsatçılar da “sansür var” diyerek Cumhuriyet’i hedef alma şansı bulamayacaktı.

3. Ne oldu? Sonuçta Kavala’nın hukukunu savunanlara ya da Kavala’yı siyaseten eleştirenlere değil, esas Cumhuriyet gazetesine zarar verilmiş oldu. Hatta fiilen “Kavala Cumhuriyet’i böldü” gibi bir sonuç bile çıktı maalesef.

Tabii bu durun gelip geçecektir.

7 Eylül’de gazeteyi yeniden Atatürk ve Cumhuriyet rotasına sokanlar, bu kazayı kolayca atlatacaktır.

Bu kazadan hepimiz, Cumhuriyet adına dersler çıkaralım…

7 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: