Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

AKP iktidarı paralel devletlere gebe

12 yaşındaki çocuğa cinsel istismardan tutuklanan Uşşaki tarikatı lideri Fatih Nurullah, bir istisna değil. Türkiye’de özellikle son 10 yılda onlarca, yüzlerce Fatih Nurullah vakası ortaya çıktı.

Birkaç gündür konuşuyoruz bu vahim tabloyu…

Ama üzerinde bunun kadar durmadığımız ancak sonuçları bakımından bundan çok daha tehlikeli bir konu var: Nurullah’ın “Devletin kontrol mekanizmalarında olalım” sözleri!

Paralel devlet sorunu

Türkiye, FETÖ ve paralel devlet olgusundan ders çıkaramadı. Çıkaramaz da…

Zira AKP hükümeti paralel devlet olacak yapılara gebe bir organizmadır. Bu parti, tarikat ve cemaatlerin siyasal çatı örgütüdür ve AKP hükümetleri, “tarikatlar koalisyonu”dur.

Fethullah Gülen cemaati ilk koalisyonun en güçlü cemaatiydi. AKP hükümetinin siyasal desteği ile adım adım devleti ele geçirdi ve en sonunda Tayyip Erdoğan’ı da hedef alan bir paralel devlete dönüştü.

Devletten büyük ölçüde tasfiye edilen FETÖ’nün yeri kimlerle doluyor peki? Liyakatle kadrolaşmaya gidilmediği, başta Menzil olmak üzere başka tarikat ve cemaatlerin devlete yerleştirildiği biliniyor.

İşte Uşşaki tarikatı liderinin “devletin kontrol mekanizmalarında olalım” sözleri, FETÖ’den boşalan yerleri doldurma yarışını özetlemektedir.

Dolayısıyla 2008’de Anayasa Mahkemesi tarafından “laiklik karşıtı odak” olduğu saptanan bir partinin iktidarı altında, “paralel devlet” konusu Türkiye’nin gündeminde olmaya devam edecektir maalesef!

Laikliğin dönüşümü

Tarikat şeyhlerinin çocuk istismarı sayısının artmasıyla, laikliğin budanması arasında bir orantı olduğu ortada. Ayrıca yukarıda özetlediğimiz “paralel devlet” tehdidinin en sağlam panzehri de laikliktir.

Demirel’le sağa eklemlenen, Özal’la kurumlara kadro yapılan, Çiller’le iktidara ortak edilen tarikat ve cemaatler, en sonunda Erdoğan’la “tam iktidar” olmuştur!

Bu süreç, aynı zamanda laikliğin nasıl budandığının da tarihidir:

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Büyük Kongresi, 22 Ekim 1927’de tüzüğünün 3. maddesini şu şekilde kabul etmiştir: “… devlet ve millet işlerinde din ile dünyayı tamamen birbirinden ayırmayı en önemli esaslarından sayar.

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Büyük Kongresi, 13-14 Mayıs 1931’de kabul ettiği programında ise laikliği şöyle tanımlar: “… Din anlayışı vicdani olduğundan, fırka din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.

Yani Kemalist Devrim döneminde özetle “din ile dünya işlerinin ayrı olması” şeklindeki laiklik, devrimin kireçlendiği ve “küçük Amerika” sürecine girildiği dönemde “din ile devlet işlerinin ayrılmasına” dönüşmüş, Amerikancı 12 Eylül döneminin Türk-İslam sentezi altında “din ve vicdan özgürlüğüne” başkalaşmış, en sonunda ABD’nin BOP eşbaşkanlığı döneminde de Anayasa’da yazılı bir kelimeden ibaret hale düşürülmüştür!

Diyanet’in dönüşümü

Laikliği “din ile dünya işlerinin ayrılması” olmaktan çıkarıp “din ve devlet işlerinin ayrılmasına” indirgediğinizde, tarikat ve cemaatlere toplum ve ekonomi hayatında yer açmış olursunuz; “vicdan özgürlüğüne” indirgediğinizde de siyasete ve devlete sokmuş olursunuz.

Yaşadığımız son 70 yıl özetle budur.

Sonucu ise bir köşesi çocuk istismarı, bir köşesi paralel devlet olan bir felaket tablosudur!

İşte Mustafa Kemal bunu gördüğü için laikliği “din ve dünya işlerinin ayrılması” diye koymuş ve buna paralel olarak da tarikatları yasaklamıştır. Atatürk’e göre inanç, bir vicdan meselesidir ve “Allah ile kul arasındaki ilişki” alanının dışına çıkamaz. Hele hele tarikat şeyhleri olarak üçüncü kişiler, Allah ile kul arasına kesinlikle giremez.

İşte Atatürk’ün Diyanet’i de Allah ile kul arasına giren bu tarikatların yerini doldurmak içindi. 70 yılda laiklik budanırken, Atatürk’ün Diyanet’i de, Erdoğan’ın Diyanet’ine dönüşerek tarikat ve cemaatlerin koordinatörü oldu!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2020

4 Yorum

Ulusal güvenlik için dış politika

Ekranlarda AKP’nin dış politikasını savunan destekçilerinin (ki bir kısmı AKP üyesi değil), yapılan eleştiriler karşısında dile getirdikleri üç argümanı var:

1. Ulusal güvenlik, siyaset üstüdür!

2. Uygulanan hükümet değil, devlet politikasıdır!

3. Tamam, geçmişte yanlışlar yapıldı ama önemli olan bugün doğru yapılan işin arkasında birlik olmaktır!

1. Ulusal güvenlik siyaset üstü mü?

Ulusal güvenlik siyaset üstü değildir. Her şey siyasete dahildir.

Çünkü ulusal güvenlik konusu, en sonunda tehdidi saptama, tehdidin kaynağını yalnızlaştırmaya çalışma ve tehdide karşı müttefik kazanma işidir. Bunlar da siyasetle (politikayla) yapılır. Dış politika, zaten esas olarak ulusal güvenliği sağlamak için yapılır.

Bu konuda en fazla “ulusal güvenlik, günlük dar siyasi çekişme içine sıkıştırılmamalı” denebilir ama orada da konunun esas muhatabı muhalefetten ziyade iktidardır. Zira dış politikayı, içeride iktidarını sağlamlaştırmada kullanan ve iç politikaya alet eden iktidardır.

2. Uygulanan devlet politikası mı?

Uygulanmakta olan dış politikanın hükümet değil, devlet politikası olduğu iddiası iki nedenle doğru değildir:

Birincisi, yeni sistem nedeniyle zaten Türkiye adım adım parti devletine dönüşmektedir. AKP’nin genel başkanı devletin başıdır zaten.

İkincisi, dış politika hükümetin İhvancılık bağı üzerinden yapılmaktadır. Tek başına Mısır örneği bile bu gerçeği göstermektedir. AKP hükümeti, İhvana karşı yapılan darbe nedeniyle Kahire’yle diplomatik bağı kesmiş ve Mısır’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cephede konumlanmasına, hatta Mısır ile Yunanistan arasında MEB anlaşması yapılmasına zemin sağlamıştır. Zira o anlaşma tam 17 yıldır müzakere edilmekte ve Kahire anlaşmayı geciktirmekteydi.

Hükümet yerine devlet politikası olsa, devlet ulusal çıkar gereği, Mısır’da bugün kimin iktidar olduğuna bakmaksızın, devletten devlete ilişkiyi sürdürürdü.

3. Ulusal birlik sorunu

AKP destekçilerinin “geçmişte yapılanların yanlış olduğunu savunması”, çözüm bulmak amacıyla değil, AKP’nin bugünkü “yanlış” dış politikasına destek bulmak amacıyladır!

Çünkü yanlışı düzeltmek isteyen, işe Şam ve Kahire ile anlaşma arayarak başlamalıdır. Şam ve Kahire karşıtlığını sürdürerek, dış politikayı doğru bir çizgiye getiremezsiniz.

Kaldı ki, iliklenen ilk yanlış düğmeyi tespit etmek kritik önemdedir. “Aman bunları konuşmayalım” diyerek yapılan şey, Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmez ama AKP’nin yarın yanlış diyeceğiniz bugünkü yanlışlarına hizmet eder!

İşte son örnek Meis’e Yunanistan’ın asker çıkarması konusudur. Bugün sanki yeniymiş gibi tepki gösteriliyor ve 83 milyondan AKP’nin arkasına dizilmesi isteniyor. Oysa Meis’e de, diğer adalara da uluslararası anlaşmalara aykırı olarak Yunanistan 15 yıldır asker çıkarıyor, silahlandırıyor…

Bu konuda hükümete geçmiş yıllarda uyarı yapanlara “derdiniz Yunanistan’la savaş çıkarmak mı” diye tepki gösteriliyordu. Tersine, uyarı zamanında ve daha ilk ada silahlandırıldığında yapılsaydı savaş riski olmazdı ama göz yumuldukça, diğer adalar da silahlandırıldıkça o risk artmaya başladı.

Aynı durum Doğu Akdeniz için de geçerli değil mi! Kasım 2019’a kadar Doğu Akdeniz bu hükümetin umurunda olmadı. Dahası AKP’nin desteklediği Annan Planı sayesinde Güney Kıbrıs’ın önü açıldı. Rumlar AKP hükümetinin sessizliği sayesinde MEB ilan etti; Mısır’la, Lübnan’la, İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşmaları imzaladı.

“Aman bırakalım dünkü yanlışları, bugün ülkemizi (aslında AKP’yi) destekleyelim, birlik olalım” diyenlerin yaptığı kaba propagandadan ibarettir, çünkü ulusal güvenlik hedefli dış politikanın arkasında ulusun birliğini sağlamak, hükümetin işidir.

Ama o hükümet 30 Ağustos kutlamalarını salgın nedeniyle yasaklayıp, 31 Ağustos’ta kendi mitingini yapıyorsa, derdi “milli birlik” değildir; tersine “kutuplaşma” ile iktidarını sağlamlaştırma peşindedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Eylül 2020

3 Yorum

TRUMP RUSÇULUKLA, BIDEN ÇİNCİLİKLE SUÇLANIYOR

ABD SEÇİMLERİNDE RUSYA-ÇİN YARIŞI

ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık süresi doluyor. 3 Kasım’da başkanlık seçimi var. İkinci dönem için yeniden Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olan Donald Trump’ın karşısında ise Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden var. Biden, Trump’tan önceki başkan Barrack Omaba’nın yardımcısıydı.

Aslında 6 ay öncesine kadar Donald Trump’ın seçimleri kazanacağı ve kendisine yönelik “seçkinlerin” tepkisine rağmen ikinci kez başkan olacağı konuşuluyordu. Zira Trump’ın hem rakiplerine hem de müttefiklerine uyguladığı gümrük tarifelerini artırma politikası içeride ekonomiyi canlandırmış, bu da işsizlik başta kimi ekonomik verilere olumlu yansımıştı. Kısacası Trump’ın oyların çoğunu alacak şekilde ekonomiye bir iyileştirme getirdiği genel kabuldü…

SALGIN TRUMP’IN OYLARINI DÜŞÜRDÜ

Ancak koronavirüs salgını Trump’ın oy oranını hızla düşürdü. Çünkü pek çok konuda beceriksizlikle suçlansa da, ekonomiye olumlu dönüşen politikalarından sonra, salgın gibi önemli bir konu, Trump’ın beceriksiz yönetimini iyi resmetmişti.

Trump önce salgını ciddiye almamış ve küçümsemişti. Hatta yönetimi, Çin’in salgınla boğuşmasından memnun açıklamalar yapmıştı. Salgın nedeniyle Çin ekonomisinin sıkıntıya gireceğini, bunun da Amerikan ekonomisine olumlu yansıyacağını savunmuştu.

Ancak salgın önce Avrupa’ya, sonra da ABD’ye sıçradı. Konuyu ciddiye almayan Beyaz Saray önlem de almamıştı. Bir anda ABD salgının merkezi haline geldi. Haliyle Amerikalılar bu somut durum karşısında tepki göstermeye başladılar.

İşadamı Trump ise salgını ciddiye almamasının faturasını ve yönetiminin beceriksizliğini Çin’i suçlamaya kalkarak örtmeye çalıştı. Ancak Trump’ın Çin’i hedef alan komploları kendi devlet kurumlarından bile destek görmedi. Trump yönetimi bu kez Amerikan kamuoyunun genetik kodlarına işlenmiş “anti-komüznizmden” faydalanabilmek için açıktan Çin Komünist Partisi’ni ABD’nin baş düşmanı ilan ederek Çin’e karşı düşmanlığın seviyesini yükseltti.

Ancak tüm bunların Trump’ın düşmekte olan oy oranını durdurmadığı görülüyor…

TRUMP: BIDEN KAZANIRSA ÇİN KAZANIR

Amerikan hegemonyasının zirvede olduğu yıllar boyunca, Türkiye de dahil pek çok ülkede yapılan seçimlerde, kimi adayların Amerikancı olduğu suçlaması yapılırdı. Nitekim doğruydu da…

Örneğin Türkiye’de ABD vatandaşlığı bulunan yöneticiler de oldu, ABD projesine eşbaşkanlık yapanlar da…

Ancak ABD’de ilk kez bir başkan adayı, diğeri tarafından, bu açıklıkta bir başka ülkenin “adamı” olmakla suçlanıyor!

Evet, Donald Trump rakibi Joe Biden’ı açık açık Çincilikle suçluyor.

Örneğin Trump 11 Ağustos’ta Biden’ın Çin konusundaki tutumunu eleştirerek, “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” dedi!

Örneğin Trump 26 Ağustos’ta şöyle bir mesaj attı sosyal medyada: “Sıcak Gelişme: Çin devlet medyası ve Çin liderleri, Biden’ın ABD seçimlerini kazanmasını istiyor. Bu olursa ki olmayacak, Çin ülkemizin sahibi olacaktır.

Kısacası Trump, Amerikan kamuoyunu Çin korkusu üzerinden etkileyerek seçimleri kazanabilmeyi hedefliyor.

TRUMP RUSÇULUKLA SUÇLANIYOR

Trump’ın Biden’ı Çincilikle suçlaması kadar tuhaf olan bir başka tuhaflık da, Trump’ın başkanlığının birinci dönemi boyunca Rusçulukla suçlanmış olmasıydı!

Seçildiği andan itibaren Rusya’nın Trump’ın lehine seçimlere müdahale ettiği suçlaması yapıldı. Hatta konu yargıya bile taşındı.

Tüm bu süreçte Trump’ın kimi zaman açıklamalarına kimi zaman da politikalarına gönderme yapılarak Trump-Rusya ilişkisi sorgulandı. Öyle ki Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale ettiği yönünde raporlar yayımlayan ABD istihbaratına itiraz eden Trump’a “hain” bile denildi.

Trump Kremlin’de “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğine inanmak için bir sebep olmadığını” söylediğinde kendisine Cumhuriyetçi senatörler bile tepki göstermişti. Örneğin Cumhuriyetçi senatör John McCain “Daha önce hiçbir ABD Başkanı kendisini böyle bir despot karşısında hiç bu kadar sefilce aşağılamamıştı” derken, Senatör Lindsey Graham da Trump’ın Kremlin’e ABD ile ilgili bir “zayıflık” mesajı verdiğini savunmuştu (17 Temmuz 2018).

Demokratlar ise Trump’a ateş püskürüyor, onu Rusçu olmakla suçluyordu. Örneğin Demokrat Senatör Mark Warner, “Trump’ın açıklamalarının ABD’nin rakiplerine karşı ülkeyi korumakla ilgili görevinin ihmali anlamına geldiğini” belirtiyordu. Demokratların Senato’daki lideri Chuck Schumer, “Trump’ın ABD’nin hukuki yaptırımlarına, savunma yetkililerine ve istihbarat servislerine karşı Rusya Devlet Başkanı Putin’in yanında yer almasının düşüncesizce, tehlikeli ve zayıf olduğunu” söylüyordu.

Kısacası Trump, ilk dönemi boyunca Rusçulukla suçlandı!

ABD İSTİHBARATI: TRUMP’I RUSYA İSTİYOR, ÇİN İSTEMİYOR

Bu suçlama bitmiş de değil. Trump Biden’ı Çincilikle suçlarken, karşılığında da kendisini Rusçulukla suçlayan raporlarla uğraşıyor.

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi Direktörü William Evanina tarafından kaleme alınan bir rapor, açık açık Rusya’nın 3 Kasım’da yapılacak seçimlerde Trump’ı desteklediğini, bu nedenle Biden’ı karaladığını savunuyor.

7 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanan bu rapor, ayrıca Çin’in de Trump’ın ikinci kez seçilmesini istemediğini, bu nedenle Pekin yönetiminin Beyaz Saray’ı artan dozda eleştirdiğini savunuyor.

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi, Çin’in ABD’deki kamu politikasını şekillendirme ve Pekin’in çıkarlarına karşı olduğu düşünülen siyasi figürlere baskı yapma çabalarını genişlettiğini iddia ediyor.

AMERİKAN HEGEMONYASININ SONU

Özetle ABD başkanlık seçimlerinde başkan adaylarından birinin Rusçulukla, diğerinin de Çincilikle suçlanması, ABD emperyalizminin tarihi açısından olağanüstü bir tabloya işaret ediyor.

Kuşkusuz bu tablo, Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla ilgili…

Zira zayıflayan ABD’nin küresel politikaları gibi, seçimlerinin de kırılganlaştığı düşünülüyor…

Öyle ki yukarıda bahsettiğimiz 7 Ağustos 2020 tarihli ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi raporu sadece Trump’ı Rusya’nın istediği ama Çin’in istemediği iddiasında bulunmuyor. Rapor, İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale etmeye çalıştığını savunuyor!

Yıllardır ABD ambargosu altındaki İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale edebileceğinin ABD kurumları tarafından savunulabilmesi, emperyalizmin, oldukça hızlı şekilde gerilediğini resmediyor aslında….

Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan son kitabım Amerikan Hegemonyasının Sonu’nu, bu kapsamda okumanızı öneriyorum… Hem ABD ile Çin’in hem de ABD ile Rusya’nın küresel ölçekte çarpışmasının inceleyen kitap, ABD başkanlık seçimlerindeki bu mizaha konu olabilecek tabloyu anlamamıza yardımcı olacak veri ve analizler içeriyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Eylül 2020

2 Yorum

Libya’da darbe ve karşı-darbe

24 Ağustos tarihli “Libya ateşkesinin hedefi ne?” başlıklı makalemizde dikkat çekmiştik: Trablus ve Tobruk eşzamanlı ateşkes çağrısı yaptı, ancak pek çok ülke konuyla ilgili açıklama yaptığı halde, Türkiye bu konuda sessiz kaldı!

Resmî açıklama yok ama resmi olarak başlayan fakat gayri resmî sonuçlanan temaslar var.

Şöyle ki Libya Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Halid el-Meşri ve Ulusal Mutabakat Hükümeti İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’deydi. Halid el-Meşri Erdoğan’la, Fethi Başağa da Hulusi Akar’la görüştü.

Ancak ikili Türkiye’deyken ve temaslarını sürdürürken, Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayiz Es-Serrac, Fethi Başağa’yı görevden aldı. Böylece Fethi Başağa’nın AKP hükümetiyle teması resmiyetini yitirmiş oldu!

Trablus’ta protestolar

Şu soruların yanıtları önemli: AKP hükümetinin müttefiki olan ve çok sık Türkiye’ye gelen Serrac değil de neden el-Meşri ve Başağa Türkiye’de? Serrac, el-Meşdi ve Başağa Türkiye’de resmi temaslarda bulunurken neden Başağa’yı görevden aldı? Bu Ankara’ya nasıl bir mesaj içeriyor?

Ve daha önemlisi de şu: Serrac, AKP hükümetine rağmen mi Tobruk’la ateşkes ilan etti? Özetle Erdoğan ile Serrac ittifakında sorun mu var?

Önce olguları inceleyelim: Trablus ile Tobruk ateşkesinin hemen ardından, Trablus’ta geniş çaplı protestolar başladı. Halk yolsuzluk ve hayat şartlarının kötüleşmesini bir haftadır protesto ediyor.

İlginç olanı şu: Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Serrac, protestocuların taleplerini haklı bulduğunu açıklıyor ancak İçişleri Bakanı Fethi Başağa ise gösterilere provokatörlerin sızdığını söyleyerek sert müdahale istiyor.

Ve fakat Trablus’ta bir haftadır protestolar sürerken de, Başağa Türkiye’de Hulusi Akar’la görüşüyor!

Trablus’ta güç mücadelesi

Serrac ile Başağa arasında bir güç mücadelesi olduğu biliniyor. Serrac’ın son dönemde AKP hükümetinin radarından bir ölçüde çıkma eğilimine girdiği de biliniyor.

Zira Trablus-Tobruk ateşkes anlaşmasından sonra Serrac bizzat Fransa Cumhurbaşkanı Macron tarafından Paris’e davet edilebildi!

Ankara’nın bu eğilimi görerek güç mücadelesinde Başağa’dan yana ağırlık koyduğu anlaşılıyor.

Kuşkusuz Trablus-Tobruk ateşkes anlaşmasından hemen sonra ortaya çıkan ve bir haftadır süren protesto gösterileri de bu bağlamda değerlendirilmeli. Eylemlere Serrac ile Başağa’nın farklı yaklaşımı da buna işaret ediyor zaten.

Sonuç olarak Başağa’nın darbe hazırlığına karşı Serrac’ın onu Türkiye’deyken görevden alarak karşı-darbe yaptığını söyleyebiliriz bir anlamda. Nitekim Serrac, savunma bakanı ile genelkurmay başkanını da değiştirdi; Nemruş’u savunma bakanı, Haddad’ı da genelkurmay başkanı olarak atadı.

Tablo, İhvan içi güç mücadelesi ve darbe girişimi olarak da yorumlanıyor…

Satranç tahtasında blöflü pişti

Artık mesele şudur: Bu tablo, Ankara’nın Trablus’la yaptığı “deniz yetki anlaşması”na nasıl yansıyacak? Başağa’ya oynayan AKP hükümeti, Serrac’ı tümden kaybetme riski yaşar mı?

Gerçi Trablus’a dönüşte 300 araçlık konvoyla karşılanan Başağa’nın kolay pes etmeyeceği anlaşılıyor ama AKP bu güç mücadelesine dahil olarak her sonuçta Trablus üzerindeki ağırlığını riske atmış oldu.

Doğu Akdeniz’de bunca yalnızlaşmanın içerisinde neredeyse tek müttefik olan Trablus’la da işler sorunlu hale gelirse, bu ciddi bir kayıp olacaktır.

Ancak sürpriz olmayacaktır: İlk düğmeyi yanlış ilikleyerek Kıbrıs’ta Annan Planı’nı destekleyip Güney Kıbrıs ile Yunanistan’a geniş bir alan açan, açtığı alan sayesinde Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de 15 yılda adım adım geniş bir cephe örmesini de seyreden AKP hükümetinin, Trablus’la ilişkileri de kötü yürütmesi kimseyi şaşırtmayacaktır maalesef!

Çünkü satranç tahtası üzerinde blöflü pişti oynanmaz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2020

2 Yorum

31 Ağustos stratejisi

30 Ağustos’ta Dumlupınar (Başkomutanlık) Meydan Savaşı kazanılmıştı. Peki şimdi ne yapılacaktı?

31 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa Çalköy’deki yıkık bir evin avlusunda buluştular. Bir kağnı arabasının üzerine ilişmiş olarak oturdular. Ellerinde haritalar…

İsmet Paşa, Uşak yönünde geri çekilen Yunan birliklerinin toparlanmasına imkân verilmemesini, bu amaçla eldeki bütün güçle dağılan Yunan ordusunun takip edilmesini savundu.

Fevzi Paşa ise 1. Ordu ile Yunan ordusunu İzmir yönünde takip etmeyi ama 2. Ordu ile de Eskişehir’den Bursa üzerine takibe geçerek işgal altındaki toprakların iki taraftan da kurtarılmasını savundu.

Kuvveti ağırlık merkezinde toplamak

Mustafa Kemal’in dikkatle dinlediği bir tartışma yürüttü iki büyük komutan; İsmet ve Fevzi Paşalar…

İsmet Paşa’nın iki gerekçesi vardı: Birincisi, yorgun Türk ordusu Eskişehir’e ancak 4-5 günde varabilirdi; vardığında da arkasını İstanbul’a vermiş zinde Yunan ordusuyla karşı karşıya gelecekti. İkincisi, bu süre içerisinde Yunan ordusu İzmir’e yeni asker çıkaracak ve İzmir’de köprübaşı kuracaktı.

Bunun altından kalkmak İsmet Paşa’ya göre mümkün değildi ve o nedenle kuvvetler tek bir hedefe, İzmir’e doğu Yunanların üzerine yürütülmeliydi.

İsmet Paşa’ya göre Eskişehir’deki Yunan birlikleri bir şey yapamazdı ve hızla geri çekilmek dışında şansları yoktu.

Başkomutanın kararı

İsmet ve Fevzi Paşaları dinleyen Başkomutan Mustafa Kemal, iki stratejinin de kuvvetli ve zayıf yanlarını tarttı. Ve İsmet Paşa’nın harekât planını Türk ordusunun şartlarına daha uygun gördü.

Böylece 1 Eylül’de o ünlü ve tarihi ve emrini orduya verdi: “TBMM orduları! Afyon-Dumlupınar Meydan Savaşı’nda zalim ve kibirli bir ordunun esas unsurlarını inanılamayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. … Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”

Kısacası Kurtuluş Savaşı’nın başarısında komutanların niteliği ve Başkomutanın o nitelikten azami faydalanabilme kapasitesi vardı. Mustafa Kemal, komutanlarının niteliklerinden doğan fikirleri ve harekât planlarını bir kapta topluyor ve sentezleyerek şartlara en uygun hale getiriyordu.

Üç komutanın farkı

Bu nitelik farklarına ve son tahlilde Kurtuluş Savaşı’nı başarıya götüren o niteliklerin sentezine en iyi örneği, yine Mustafa Kemal anlatmaktadır:

“Savaşta bir tümen bir köprüyü geçecektir. Ben hemen emir verir, köprüyü geçirtirim. Fevzi Paşa, önce bir tabur asker geçirtir köprüden. Yıkılmazsa tümeni yürütür. İsmet Paşa’ya gelince, önce köprünün sağlamlık derecesini ölçmeye, ne kadar yüke dayanabileceğini bulmaya çalışır, sonra tümenin ağırlığını hesaplar. Güven duyarsa tümeni köprüden geçirtir.

“Ben zamandan kazanır, kazandığım zamandan yararlanmaya çalışırım. Şansım bana gülmezse, işim zordur. Fevzi Paşa, bir yandan zamandan kazanmak ister, bir yandan da az yitik vermenin yollarını arar. İsmet Paşa ise hesap adamıdır. Bir tek eri bile ileri sürerken ölçüyü elden bırakmaz. Ama geç de olsa sonunda kazanmasını bilir.”

Tek değil çok adam!

Kısacası bir komutanın ataklığı, diğerinin ihtiyatı, ötekinin kararlılığı vb. Kurtuluş Savaşı’nın o sıcaklığında bir potada erimiş ve zaferi getirmiştir…

Alev Coşkun’un Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan İnönü dizisinin ilk iki kitabı Asker İnönü ve Diplomat İnönü-Lozan, Kurtuluş Savaşı boyunca süren bu komutanlar arası tartışmaları çok kapsamlı olarak bizlere sunmaktadır. Üstelik, bugün o tartışmalardan ve fikirlerin sentezlenmesinden çok dersler çıkarmamız gereken günlerdeyiz…

Özetle, bugün karşıtlarının “tek adam” dediği Mustafa Kemal, çok adamdı, bütün adamların toplamıydı, senteziydi…

Tarih bu bakımdan zaten liderleri ikiye ayırmaktadır; “tek adam” olup yıkılanlar, “çok adamı” birleştirerek “büyük adam” olup yükselenler…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2020

4 Yorum

Belarus’ta turuncu darbe girişimi

“Renkli devrim” diye isimlendirilen turuncu darbeler, ABD’nin klasik darbelerinden biçimsel olarak ayrılıyor. ABD’nin eskisi gibi bir gecede düğmeye basarak hükümet değiştirebilme gücünde olmaması, darbelerin biçimini ve kullanılan araçları değiştirdi.

Fakat amaç değişmedi; hedef ülke ABD politikalarını uygulayacak kıvama getirilmeli ve Washington’un liderlik ettiği neoliberal zincire eklemlenmeliydi. Bu ABD’nin ana stratejisinin gereğiydi; baş düşman bu yolla çevrelenecekti…

Karadeniz’i NATO gölü yapma operasyonu

2003’te Ukrayna’da “Turuncu devrim”, 2004’te Gürcistan’da “Gül devrimi”, 2005’te Kırgızistan’da “Lâle devrimi” adıyla yapılan renkli darbeler, ABD’nin Putin’le yeniden güç kazanmaya başlayan Rusya’yı çevreleme operasyonuydu; hatta eski çevreleme politikasını SSCB toprakları üzerinden daraltma harekatıydı…

Ve aynı zamanda Karadeniz’i kuşatma operasyonuydu. Tabloyu iyi okuyamayan Ankara, üç renkli darbeyi de destekledi. Neyse ki Kırgızistan ve Gürcistan darbeleri güç kullanılarak boşa çıkarıldı ancak Ukrayna darbesi sürüyor ve Ankara hâlâ destekliyor!

Oysa Karadeniz’in batısında Bulgaristan ve Romanya’nın, kuzeyinde Ukrayna’nın ve doğusunda Gürcistan’ın Batı kampına (AB ya da NATO üyeliği) alınmasıyla Karadeniz bir NATO gölü yapılmak isteniyordu, hâlâ da isteniyor…

Ancak bu büyük stratejiyi yutturmak için Batı basınından Ukrayna ve elbette diğerleri için de bir “insan hakları hikayesi” yazıldı; halklar diktatöre karşı ayaklanmıştı!

Oysa gerçek ortadaydı. Nitekim ABD Başkanı Barrack Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda meselenin ne olduğunu sergilemişti: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”

Darbenin sözleşmesi

Benzer tablo Venezüella’da da yaşandı. Hugo Chavez’in ardından petrol ülkesi Venezüella’yı yeniden neoliberal zincire eklemleme fırsatı bulduğunu düşünen ABD, Chavez’in takipçisi Maduro’yu devirmeye çalıştı.

Maduro direndikçe ve ABD’nin girişimlerini püskürttükçe, Batı basınından “diktatör Maduro’ya karşı özgürlük mücadelesi verildiği” kampanyası başlatıldı. Kampanyanın etkili olabilmesi ve halkı ekonomik sıkıntılar üzerinden kışkırtmak için de ABD ve İngiltere uluslararası hırsızlık yaptı; Venezüella’nın parasına ve altınına el koydu, petrolüne ambargo uyguladı.

Ve en sonunda ABD’nin özel harekât askerleri yeni bir darbe girişimi sırasında yakalandı ve ABD’nin Maduro’ya karşı desteklediği sözde özgürlükçü Guadio’nun bunlarla yaptığı darbe sözleşmeleri ortaya çıkarıldı. Böylece ABD’nin Venezüella’daki darbe girişimleri resmiyet kazandı.

NATO’nun Baltık Savunma Planı

Benzeri şimdi Belarus’ta yaşanıyor. Yine aynı şekilde seçim sonuçlarını tanımamak üzerinden bir ülkenin yönetimi devrilmeye çalışılıyor. Yine “diktatör Lukaşenko” sloganları, yine “Belarus’ta halk özgürlük için alanlarda” haberleri…

ABD emperyalizminden özgürlük bekleyebilmenin “saflığını” bir kenara koyarak haritayı açalım: Belarus, Ukrayna’nın kuzeyinde ve Rusya’nın batısında; ABD’nin Rusya’yı çevrelemek için egemen olmak istediği Batı yayı üzerindedir.

Washington Baltık-Belarus-Ukrayna yayı ile hem Rusya’yı sıkıştırmayı hem de Rusya ile işbirliğine eğilimli Avrupa ülkeleri arasına girmeyi hedefliyor.

Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıyla yakın zamanda onaylanan NATO’nun Baltık Savunma Planı bile resmi anlamaya yetiyor. ABD Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya’yı kapsayan bu planla Rusya’yı hedef alıyor. Bu dört NATO ülkesi ile Rusya arasında bir tek Ukrayna ve Belarus kaldı!

Trump mekanizmayı özetledi

Belarus’taki olayları Batı basını dışından okuyanların gördüğü en önemli gerçek, Venezüella’daki gibi muhalefet ile ABD arasında yapılan işbirliğidir. Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko’ya karşı “turuncu darbe” için kurulan “koordinasyon konseyi”nin ilişkileri adım adım açığa çıkıyor…

Kaldı ki Trump’ın 3 Kasım’da yapılacak ABD seçimlerine dair dile getirdiği ve özetle “kaybedersem oylar çalınmış demektir” yaklaşımı bile, aslında turuncu darbe mekanizmasını özetlemektedir.

Trump’ın ABD’de istediğini, ABD dün Venezüella’da, bugün Belarus’ta istedi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2020

7 Yorum

AŞI MİLLİYETÇİLİĞİNE KARŞI AŞI ENTERNASYONALİZMİ

KÜRESEL LİDERLİĞİN ÖLÇÜTÜ, SAĞLIKTA LİDERLİK OLACAK

Covid-19’a karşı ilk aşı tescilini Rusya’nın yapması ABD’yi ve Amerikancıları mutsuz etti.

Türkiye’de de Batıcılar Rusya’nın ilk tescilinden memnun değil. Aşı gibi önemli bir gelişmenin adresi, onlara göre mutlaka ABD olmalıydı çünkü!

Oysa bilmedikleri şu: Sağlık konusu, hele de halk sağlığı konusu Batının gelişmiş kapitalist ülkelerinden ziyade kamucu ekonomilerde, sosyalist ülkelerde daha da başarılıdır. Küba bunun tipik örneğidir.

Anımsayın, salgının Avrupa’yı kasıp kavurduğu o günlerde, ABD ve tüm AB ülkeleri İtalya’ya sırtını dönmüşken, Küba ve Çin İtalya’ya sağlık ekipmanı ve sağlıkçı desteği göndermişti.

KAMU EKONOMİSİ VE SAĞLIKTA BAŞARI İLİŞKİSİ

İşte Rusya da, SSCB’den kalma bu başarılı sağlık anlayışını sürdürmektedir aslında. Sovyet halk sağlığı uzmanlığı, oldukça gelişmişti. Bugün Covid-19 aşısı geliştirebilmeleri, geçmişteki pek çok aşı çalışmasındaki öncü rollerinin de devamıdır aslında…

Aynı durum ülkemiz için de geçerli değil mi? Dün, kamu ekonomisi, karma ekonomi uyguladığımız yıllarda aşı üretip ihraç ediyorduk. Bugün serbest piyasa ekonomisi var ve aşı üretmiyoruz; aşı üretecek kurumları da kapattık zaten…

Yani sağlıktaki başarı ekonominizin büyüklüğüne değil, toplumu esas alıp almamasına bağlıdır özetle…

TRUMP İÇİN AŞI SEÇİM YATIRIMI

Aşı konusundaki en huysuz isim ABD Başkanı Donald Trump.

Rusya’nın ve de olası diğer devletlerin ABD’den önce nasıl aşı geliştirdiğine kendince yanıt da bulmuş Trump ve bunu seçim yatırımına da dönüştürmeye çalışarak şöyle diyor: “Amerikan Gıda ve İlaç Dairesinde’ki (FDA) derin devlet ya da her kimlerse, aşıların ve tedavi yöntemlerinin insanlarda denenmesini ilaç şirketleri için oldukça zorlaştırıyorlar. Açıkça görülüyor ki (bu çalışmalarla ilgili) yanıtları 3 Kasım’dan sonrasına kadar ertelemeyi umuyorlar” (22.8.2020).

Yani Trump’a göre derin devlet onun ikinci kez seçilmesini engelleyebilmek için aşı geliştirilmesini yavaşlatıyor!

Aslında tersi yaşanıyor: Trump seçimleri kazanabilmek için 3 Kasım’dan önce ABD sağlık kurumlarının aşıyı onaylamasını için baskı uyguluyor…

ÖNCE AMERİKA, ÖNCE AMERİKALI İÇİN AŞI

Trump’ın 3 Kasım’dan önce aşı tescili istemesinden daha sorunlu olanı ise, ABD’nin “önce Amerika” stratejisini çağrıştıracak şekilde aşı milliyetçiliği yapmaya başlamasıdır.

Washington pek çok ilaç şirketinden peşin aşı alımına başlamış durumda…

Yani ABD, tüm ABD’lilere yetecek sayıda aşıyı ele geçirdikten sonra dünyanın kalanını “umursayacak”.

Bu vahim bir durumdur ve salgınla mücadelede “aşı milliyetçiliği” yapmak, ciddi insanlık suçudur.

Bu nedenle ABD’li ve bazı Batılı ilaç şirketlerinin dışındaki ülkelerde aşı geliştirilebilmesi, insanlık için kritik önemdedir. Zira ABD’nin aşısını tüm dünyaya erişilir yapacağına dair de bir işaret yoktur.

ÇİN DÜNYAYA SÖZ VERDİ

Çin bu konuda dünyaya söz verdi.

Çin Bilim ve Teknoloji Bakanı Wang Zhigang, “Covid-19 aşısını tüm dünyaya erişilebilir hale getireceğiz” demişti (7.6.2020).

Wang Zhigang’ın şu sözleri, ABD’nin “aşı milliyetçiliğine” karşı bir nevi “aşı enternasyonalizmi” anlamına geliyor: “İnsanlığın salgınlarla mücadele tarihinin gösterdiği üzere, salgınla yüzleşmenin temel stratejisi, kesinlikle aşıların geliştirilmesidir. Dünyanın aşıların geliştirilmesinde ve sonraki aşamalarda işbirliğini güçlendirmesi gerekiyor. Geliştirdiğimiz Covid-19 aşısını, tüm klinik testlerden sonra dünya çapında erişilebilir hale getireceğiz.”

KÜRESEL LİDERLİĞİN YENİ ÖLÇÜTÜ

Evet, gelişmekte olan ülkeler de, az gelişmiş ülkeler de, küresel salgın sürecinde aşıya ulaşabilmelidir.

Açıkça belirtelim, bunun önünü açan ve sağlıkta liderlik yapan, salgına karşı küresel mücadelede öne çıkan ülke, 21. yüzyılın küresel lideri olacaktır…

20. yüzyıldaki küresel liderlik ölçütleri füzeydi, bombaydı, petrolü kontroldü vs… Ama 21. yüzyılda sağlıkta liderlik yapan, küresel liderlik yapacak görünüyor…

Zira açık ki insanlık bu salgını atlatsa bile, yeni virüs salgınlarıyla karşı karşıya kalacağız.

İtalya’nın salgının merkez üssüne dönüştüğü o günlerdeki ülkelerin davranışları, yarına işaret ediyor; komşusuna, birlik üyesine sırtını dönenler ve binlerce kilometre öteden insanlık elini uzatanlar…

21. yüzyıl, “önce insan” diyenlerin, “toplum” diyenlerin, “halk sağlığı” diyenlerin umut dolu yüzyılı olacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Ağustos 2020

2 Yorum

Libya ateşkesinin hedefi ne?

Türkiye’nin desteklediği Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayez el-Serrac, 21 Ağustos’ta askeri güçlere ateşkes ve askeri operasyonları durdurma talimatı verdi. Eşzamanlı olarak General Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusunu destekleyen Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih de ateşkes çağrısı yaptı.

Serrac fiili ateşkes için Sitre-Cufra hattının silahsızlandırılmış bölge olması gerektiğini belirtirken, 2021 Mart’ında parlamento ve devlet başkanlığı seçimi yapılması çağrısı da yaptı. Akile Salih de yeni başkanlık konseyi ve devlet kurumlarının Sirte’de kurulmasını dile getirdi.

Ateşkesin arkasında kim var?

Trablus ve Tobruk merkezli ateşkes çağrılarının ardından, başta Mısır, kimi ülkeler açıklama yaptı. Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi, her iki taraftan yapılan ateşkes çağrılarını memnuniyetle karşıladığını ve ateşkesin siyasi bir çözüme ulaşmak için önemli bir adım olduğunu belirtti.

Anadolu Ajansı’nın şu haber başlığı da dikkat çekiciydi: “Libya İçişleri Bakanı Başağa’dan ateşkesin ardından Mısır ile ‘dayanışma’ vurgusu” (21.8.2020).

Ancak bu yazıyı yazı işlerine teslim ettiğim dün saat 13.00’e kadar ne Türkiye’den ne de Rusya’dan resmi bir açıklama geldi!

Rusya’nın Sputnik’e “bir kaynak” olarak yaptığı gayri resmî açıklama ise şöyleydi: “Biz bu tür açıklamaları her zaman memnuniyetle karşılıyoruz. Kahire’de bundan söz edilmişti ve o zaman da bunu desteklediğimizi resmen belirtmiştik. Biz kendimiz her zaman ateşkes çağrısı yapıyoruz.”

Görüşmeden önce ateşkes geldi

Türkiye ve Rusya, Libya’da siyasi çözüm için bir ortak mekanizma kurmuş, heyetler 22 Temmuz’da Ankara’da bir araya gelerek konuyu ele almıştı. Bu toplantının ardından yapılan ortak açıklamada “Ankara ve Moskova’nın Libya’da kalıcı ve sürdürülebilir bir ateşkes için çalışmalara devam edeceği” duyurulmuştu. Açıklamaya göre taraflar yeniden Moskova’da bir araya gelecekti.

Hatta Sputnik’e konuşan bir Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, “Türkiye ile Libya konusunda yapılan görüşmelerin sonraki turunu en yakın zamanda düzenlemeye hazır olduklarını, istenirse söz konusu görüşmelerin yarın dahi yapılabileceğini” açıklamıştı (21.8.2020).

Buradan anladığımız şu: Trablus ve Tobruk’un ateşkes açıklamalarının arkasında “doğrudan” Türk-Rus görüşmeleri yok. Zira taraflar henüz ikinci görüşmeyi bile yapmadı. Ancak Serrac’ın Ankara’dan habersiz adım atması da pek olası değil…

ABD’nin Sirte-Cufra planı

Bizi sorumuzun yanıtına götürecek ipucu Trablus ve Tobruk açıklamalarındaki “Sirte ortaklığı” olabilir mi?

Yazmıştık: Sirte-Cufra hattının askerden arındırılmış bölge olması önerisi ilk olarak BM Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından dile getirildi. Almanya’nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas ardından öneriyi BM Güvenlik Konseyi’ndeki Libya oturumunda ele aldı.

Ve son olarak ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland, Milli Savunma Bakan Yardımcısı Yunus Emre Karaosmanoğlu ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada “Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir çözüm”e işaret etti (14.8.2020).

Norland, bu görüşmeden iki gün önce de “Trump ile Erdoğan’ın Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak için atılacak gerekli adımları telefonda görüştüğünü” duyurmuştu (12.8.2020).

Libya’nın bölünme riski

ABD, petrol bölgesini denize açmak için Libya’nın ortasında askerden arındırılmış bir bölge istiyor ve Türkiye’yi de buna zorluyor.

Bu, Türkiye’nin işine gelir mi? Soru işaretli! Çünkü bu merkezdeki bölge, Libya’yı ikiye, hatta üçe bölme riski taşımaktadır.

Libya’nın bölünmesi ise en çok Türkiye’nin aleyhinedir. Çünkü Ankara ile Trablus’un imzaladığı deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşması, coğrafi olarak ters tarafta kalmaktadır. Yani Türkiye’nin denizden komşusu Trablus değil, Tobruk’tur.

O nedenle artık önümüzdeki mesele şudur: Türkiye açısından Libya’daki ateşkes; ABD’yle işbirliği yapılırsa bölünmeye, Rusya’yla işbirliği yapılırsa bütünlüğe ilerler…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2020

1 Yorum

AKP Doğu Akdeniz’deki hatalarına kılıf arıyor

Erdoğan’ın dış politikayı, iç politikada iktidarını güçlendirmek amacıyla “kullanması” maalesef Türkiye’yi toplamda sıkıntıya sokuyor.

İlki, iç politikada AB’nin gücünü kullanmak adına Annan Planı’nı destekleyip Güney Kıbrıs’a alan açmasıydı. Güney Kıbrıs bunu iyi kullandı ve önce 2004’te Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etti, ardından da 2010’a kadar Mısır’la, Lübnan’la ve İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşmaları yaptı.

Sonuncusu, yine Doğu Akdeniz düzleminde yaşandı. Erdoğan, Doğu Akdeniz’deki sıkışmışlığın nedenini Atatürk ve İnönü’ye bağladı!

Erdoğan’ın tarihi çarpıtması

Şöyle dedi Erdoğan: “Tek parti CHP’sinin dış politikada bıraktığı kötü mirasın ceremesini çekiyoruz. Misak-ı Milli sınırlarımıza sahip çıkılmamasıyla Adalar meselesinde ürkek davranılmasının ülkemize çok büyük maliyeti olmuştur” (20.8.2020).

Yani şunu demek istiyor Erdoğan: Bugün Doğu Akdeniz’deki yalnızlığın ve sıkışmışlığın sebebi İhvancı dış politikamız değil, Atatürk ve İnönü’nün Misak-ı Milli’ye sahip çıkmaması ve Adalar’ı almamasıdır!

17 Ağustos tarihli “AKP’nin tarihle mücadelesi” başlıklı yazımızda belirtmiştik: Cumhurbaşkanlığı Arşiv Daire Başkanı, elinin altındaki arşivden çıkardığı tek bir belgeyle tarihi eğip bükemez. O belgeyi okuyabilmek için tarih bilmek, dahası önündeki ve arkasındaki belgelerle birlikte değerlendirmek gerekir. Yetmez, Türkiye’ye Adalar’ı teklif eden Alman büyükelçinin, kendi dışişleri bakanlığıyla yazışmalarını da bilmek gerekir.

AKP’nin Adalar karnesi!

Ancak Erdoğan için de arşivcisi için de mesele başka; AKP’nin dış politika başarısızlığına tarihten bir bahane bulma…

18 yıl içinde kimi ada, adacık ve kayalıkların Yunanistan tarafından işgal edilmesine, Yunan yetkililerin bu adalara sanki kendi egemenliğindeymiş gibi resmî törenle çıkmasına, Lozan’a aykırı olarak kimi adaların silahlandırılmasına göz yummuş AKP iktidarı, Atatürk ve İnönü’yü Adalar meselesinde ürkek davranmakla suçlamaya kalkıyor!

Yanlış dış politikaları sonucunda Süleyman Şah türbesini Suriye’deki “vatan toprağından” kaçırmak zorunda kalanlar, Atatürk ve İnönü’yü “Misak-ı Milli sınırlarımıza sahip çıkmamakla” suçlamaya kalkıyor!

Kıbrıs’ı İngiltere’ye Abdülhamit verdi

Erdoğan, Atatürk ve İnönü dönemlerine işaret ederek, “Güneyimizdeki zengin enerji kaynaklarının da dışında bırakıldık” diyor!

Sanırsın, güneyimizdeki enerji kaynaklarının merkezinde olan Kıbrıs’ı, 1 Temmuz 1878’de İngiltere’ye Abdülhamit değil de, daha doğmamış olan Atatürk ve İnönü verdi!

Yere göğe sığdıramadıkları Abdülhamit neden Kıbrıs’ı İngiltere’ye verdi peki? Çünkü Osmanlı ordusu yenilmiş ve 18 Şubat 1878’de Rus ordusu İstanbul’un girişindeki Yeşilköy’e kadar gelmişti. Abdülhamit Kıbrıs’ı vererek Ruslara karşı İngiltere’nin desteğini aldı.

Oniki Ada’yı yazdık: 1911’de Trablus’u işgal eden İtalya, Mustafa Kemal ve Enver Beylerin yönettiği gerilla hareketi nedeniyle bölgeye egemen olmakta zorlanınca, Oniki Ada’yı işgal ederek ikinci bir cephe açmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda da, Lozan’da da, İkinci Dünya Savaşı’nın ilk bölümünde de Oniki Ada zaten İtalya’nın işgalindeydi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından da galipler Yunanistan’a verdi.

Adalar Misak-ı Milli’den önce kaybedildi

Gelelim Misak-ı Milli sınırlarına sahip çıkılmaması suçlamasına…

Osmanlı Devleti Kıbrıs’ı 1878’de, Girit’i 1897’de, Oniki Ada’yı 1911’de, Ege Adalarını 1912’de kaybetti.

Mısak-ı Milli ise Osmanlı Mebusan Meclisi’nde 17 Şubat 1920’de kabul edildi ve 30 Ekim 1918’de elimizde olan toprakları kapsamaktaydı.

Yani Erdoğan’ın ileri sürdüğü gibi “bugünkü enerji kaynaklarının dışında kalmamızı sağlayan” tablo, Atatürk ve İnönü’nün Misak-ı Milli sınırlarına sahip çıkmaması şeklindeki gerçekdışı bu iddiasıyla ilgili değildir.

Tablodaki kayıplar Misak-ı Milli’den öncedir!

AKP’nin tarihle çarpışması

Bugünkü Türkiye’nin iki katı, yani 1,5 milyon kilometrekare toprak kaybeden Abdülhamit’i yere göğe sığdıramayanların, savaşarak bu toprakları kurtaran Mustafa Kemal liderliğindeki kurucu kadroya karşıtlığı, kuşkusuz ideolojik: Türk devrimine, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasına, aydınlanmaya, laikliğe, ümmetin bir devrimle millet olmasına, cumhuriyetin hedeflediği yurttaş kimliğine karşılar…

Sıkıntıya düşerlerse genel merkezlerine Atatürk posteri asarak ona sığınırlar ama normal zamanda da Atatürk’e temelden karşı çıkarlar, onun yaptıklarını yıkarlar, ismini her köşeden silmeye çalışırlar.

Sonuç olarak tarihimizi silip yeni bir tarih yazmaya çalışmaktadırlar. Tarihe sarılmaya ve tarihimizdeki devrimci köklerle birleşmeye dünden çok daha fazla ihtiyacımız var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2020

4 Yorum

Erdoğan’ın konuşulmayan 29 Nisan mektubu

Son bir haftanın en çok konuşulan iki konusu, ABD başkan adayı Joe Biden’in sözleri ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gazetemiz Cumhuriyet’te çıkan söyleşisi oldu…

Biden’in New York Times editörleriyle yaptığı görüşmede söyledikleri ama 7 aydır gündeme gelmeyen sözleri şunlardı: “Erdoğan’ın bedel ödemesi lazım. Benim (geçmişte) yaptığım gibi halihazırda mevcut durumdaki (muhalefet) liderliğindeki unsurlarla doğrudan temasa geçip Erdoğan’ı yenmeleri için onların daha güçlü bir konuma getirmeli ve onlardan daha fazla yarar sağlamaya çalışmalıyız. Darbeyle değil ancak seçim süreciyle.”

Biden’in sözlerinden beter ilişkiler

Şüphesiz, iktidarıyla, muhalefetiyle sert tepki gösterilmesi gereken sözler. Üstelik meselenin Biden’dan ibaret olmadığını, bu tür müdahalelerin bir emperyalist devlet politikası olduğunu bilerek, tepkiyi toptan Amerikan devletine göstermek gerektiğini de belirtelim.

Zira yakın tarihimiz ABD’nin Türkiye’deki seçimlere müdahalesiyle dolu: 3 Kasım 2002 bu yönüyle tipiktir ve “turuncu darbe” diye nitelenebilecek cinstendir! Dahası bu süreçte ABD’nin Türkiye başbakanını kendi Büyük Ortadoğu Projesine eşbaşkan yaptığını da gördük, ABD Dışişleri Bakanıyla “2 sayfa 9 maddelik” gizli anlaşma yapan dışişleri bakanını da… Meclis’ten ABD anlaşması geçmediği halde anlaşmada yapılması istenilenleri bizzat hükümet olarak yasaya aykırı şekilde yapan başbakan da gördük, dış politikamızı rehin alan önşartlı ekonomi anlaşması imzalayan bakan da…

Kısacası Erdoğan’lı, Gül’lü, Davutoğlu’lu, Babacan’lı son 20 yılımızda Biden’ın sözlerinden beter işler, ilişkiler var!

Bundan sonrasında benzer ilişkiler yaşanmaması için hem olanların muhasebesini sağlam yapabilmeli hem de yenisini yapmaya soyunanlara sert tepki göstermeliyiz!

“Gül olmayacak” diyemeyen Kılıçdaroğlu

Kemal Kılıçdaroğlu söyleşisi bu bağlamda daha da önem kazanıyor. Çünkü ABD içinde Gül-Babacan-Davutoğlu üçlüsünü CHP liderliğindeki ittifaka monte etmek isteyen bir kanat var. Bu ise CHP’nin bir daha kaybetmesi ve Erdoğan’ın tekrar kazanması anlamına geliyor!

Söyleşi, CHP liderinin bu olasılığa net bir şekilde kapı kapatmadığını ortaya koydu!

Kılıçdaroğlu, İpek Özbey’in başarılı gazetecilik soruları karşısında “hayır, Abdullah Gül kesinlikle partimizden cumhurbaşkanı adayı olamaz” demiyor, hatta “Gül’den neden bu kadar korkuluyor” diye de soruyor!

Öyle ki, içinde yine Abdullah Gül parmağı olan Ekmeleddin İhsanoğlu projesine sahip çıkmayı da sürdürüyor; “Bugün Ekmeleddin Bey cumhurbaşkanı olsaydı Ortadoğu’da bu felaket olmazdı” diyor!

CHP’nin sağcılaşarak ve Erdoğan’ın benzerlerini bularak Erdoğan’ı yıkma taktiğinin bir işe yaramadığı maalesef bir türlü görülmüyor ve Ekmeledin İhsanoğlu projesinin ikinci sürümü olan Abdullah Gül sürümü kesin bir dille reddedilmiyor!

Trump’ı dinleyen Erdoğan

Sonuçlarının politikaya etkisi bakımından, muhalefetten ziyade iktidarın emperyalist devletlerle girdiği ilişkiler daha önemli ve tehlikelidir. Zira icraat yetkisi iktidardadır.

O bakımdan Biden’ın sözleri kadar, Biden’e tepki gösteren ABD Başkanı Trump’un sözlerinin de üzerinde durulmaldır. Trump’ın Biden için söylediği “sosyalizmin Truva atı” ya da Erdoğan için söylediği “birinci sınıf satranç oyuncusu” gibi yakıştırmaları bir kenara bırakırsak, asıl üzerinde durulması gereken sözleri şunlardı: “Geçen hafta dünya liderleri benden Erdoğan’ı aramamı rica etti. Neden diye sordum. Dediler ki ‘O bir tek seni dinler, bizi dinlemiyor.’ Bunu herkesin ortasında söylemek istemiyorum, ama bu doğru. Ben onunla anlaşabiliyorum. Beni dinliyor.

Trump haksız mı? Rahip Brunson’un serbest bırakılmasını istemesi ya da Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG’nin hedef alınmamasını söylemesi nasıl sonuçlanmıştı?

İşbirliği teklifli mektup

Ve üzerinde asıl durmak istediğim konu şu: Biden’ın sözleri üzerinden ABD-muhalefet derin işbirliği konuşuluyor ve bu bağlamda da iktidarın ne kadar “milli ve bağımsızlıkçı” olduğu propaganda ediliyor. Biden’ın 7 ay önceki sözleri gündeme getiriliyor ama Erdoğan’ın 4 ay önce Trump’a yazdığı o mektup nedense hiç konu olmuyor!

Bu köşede o tarihten beri defalarca yazdım. Erdoğan 29 Nisan’da ABD Başkanı Trump’a bir mektup yazdı ve aynen öyle dedi: “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve işbirliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.”

Bu mektuptan bu yana olanlara bakınız: Nisan’da çalıştırılacağı söylenen S-400 salgın bahanesiyle çalıştırılmadı. ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD devleti kurma projesi sürüyor; ABD’li şirketler PYD ile petrol anlaşması yapıyor, ABD YPG’ye silah vermeyi sürdürüyor. PYD’yi atmak için yapıldığı belirtilen operasyonlara rağmen, PYD olduğu yerde duruyor. AKP ABD ile Libya’da “ortak çalışma” başlatıyor vd.

Tekrar sorayım: Erdoğan’ın Trump’a 29 Nisan’da gönderdiği bu işbirliği teklifli mektup neden konuşulmuyor?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ağustos 2020

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: