Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

ABD BAŞARISIZLIĞINI ÇİN’İ SUÇLAYARAK MASKELİYOR

Aylardır “korona virüs” diyen ABD Başkanı Donald Trump neden bir haftadır “Çin virüsü” demeye başladı?

Üstelik kameralara yansıdığına göre Trump görevlilerin hazırlayıp kendisine verdiği metinde korona yazan yeri silip, kalemiyle üzerine Çin yazıyor…

Çinli yetkililer örneğin ABD ve Meksika’da ortaya çıkan H1N1 virüsüne “Amerikan virüsü” mü dedi de, Trump onlara “Çin virüsü” diyerek yanıt veriyor?

Elbette hayır, zira virüsün milliyeti yok!

ABD, ÇİN’İN BÜYÜK YIKIM YAŞAYACAĞINI UMDU

Öte yandan Trump son günlerde korona virüsü nedeniyle doğrudan Çin’i suçlamaya da başladı.

Trump, felaketin sorumlusu Çin’miş gibi, “En başta dünyayı bilgilendirseydi, salgın daha önce durdurulabilirdi” dedi (AA, 19.03.2020).

Çin dünyayı geç mi bilgilendirdi? Tersine, yerel yönetimlerin meseleyi ciddiye almaması nedeniyle ortaya çıkan kısa gecikmeyi öğrendiği anda Çin merkezi yönetimi doğrudan duruma müdahale etti ve sürece el koydu. Doktor Li Wenliang’ın uyarılarını dinlemeyen o yöneticileri değiştirdi ve yeni yöneticiler, merkezi hükümetin direktifleri doğrultusunda Wuhan’da sert önlemler uygulamaya başladı. (Çin hükümeti ve ÇKP yönetimi, korona virüsü nedeniyle yaşamını yitiren Doktor Li Weliang’ın ailesinden de resmi özür diledi.)

Ve Çin, yerel düzeydeki bu hatanın ardından da hem dünyayı bilgilendirdi hem de dünyaya yayılmaması için en sert önlemleri aldı.

Şimdi Çin’i “dünyayı geç bilgilendirmekle” suçlayan Trump yönetimi ise o süreçte Beijing’in sert önlemlerine karşı çıkıyor, “insan hakları” nutukları atıyor, Çin’i korona virüsle mücadele adı altında özgürlükleri engellemekle suçluyordu!

Dahası ABD yönetimi durumdan iki kere memnundu. Zira öngörülerine göre korona virüsü Çin ekonomisini vuracak, ABD de bundan yararlanacaktı. Bunu açık açık da söylediler. ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross 30 Ocak’ta “Bu salgın Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu!

TRUMP’IN YALANI

Donald Trump açık açık kendi halkına ve dünyaya yalan söylüyor. Zira bugün Çin’i “dünyayı geç bilgilendirmekle” suçlayan Trump, örneğin 22 Ocak’ta “pandemi değil” diyordu, 10 Şubat’ta “Nisan’da biter” diyordu, 27 Şubat’ta “mucize gibi bir anda bitecek” diyordu…

40 gün önce “Nisan’da bitecek diyen” Trump, 19 Mart’ta Çin’in dünyayı geç bilgilendirdiğini söyleyebiliyor!

Trump’ın bu konuda yalan söylediğini, aslında ABD gazetelerinin kimi haberleri bile ortaya koyuyor.

Örneğin Washington Post gazetesi 21 Mart’ta şunu yazdı: “ABD istihbaratı ocak ve şubatta pandemi (küresel salgın) uyarısı yaptı, Trump umursamadı.

Evet, bugün Çin’i suçlamaya kalkan Trump, o gün uyarıları umursamıyordu; zira ABD emperyalistleri tablodan memnundu. Virüs Çin ekonomisini vuracaktı, Çin büyük yıkım yaşayacaktı!

ABD DEĞİL, ÇİN YARDIM EDİYOR

Fakat ABD’nin beklediği gibi olmadı.

Çin, sert önlemler uygulayarak, “önce insan” diyerek, 1 trilyon dolar harcayarak, Çin halkının devrimci dayanışma duygularının da katkısıyla çok başarılı bir mücadele verdi. Öyle ki, bugün salgınla boğuşan pek çok ülke, Çin’in deneyimlerini uygulamaya çalışıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın şimdi “Çin virüsü” demesinin ve “Çin’i dünyayı geç bilgilendirmekle suçlamasının” nedeni işte bu: ABD ve müttefikleri korona virüsü ile Çin gibi etkili mücadele edemiyorlar; özel sağlık sistemi anlayışı salgın karşısında tutunamadı; Çin’deki kamucu anlayışın tersine Batı’daki neo-liberal anlayış salgın karşısında tel tel dökülüyor.

Dahası bu süreçte ABD “manevi liderliğini” de kaybetti! Şöyle ki, G7 ve AB üyesi İtalya salgın karşısında en zor durumda olan ülke durumunda ancak İtalya’ya ne ABD, ne de Almanya, Fransa ve İngiltere yardım edebiliyor. Tersine İtalya’ya uçuşları bile kestiler.

Peki Batı’nın en gelişmiş kapitalist ülkelerinden biri olan İtalya’ya kim yardım ediyor? Çin, Küba ve Rusya! İlaç göndererek, doktor göndererek, maske göndererek, sağlık malzemesi göndererek…

NEO-LİBERALİZM EVSİZE EV VEREMİYOR

Diğer yandan dünyanın en “gelişmiş” ülkesi olan ABD’nin, en “gelişmiş” eyaleti olan Kaliforniya’nın Valisi Gavin Newsom, “eyaletteki 60 bin evsinin korona virüsüne yakalanabileceğini” söylüyor (Sputnik, 19.3.2020).

Yani neo-liberal kapitalizm evsize ev bulamıyor ve ancak onlara virüs uyarısı yapabiliyor!

İşte Trump ABD’nin ve Batı’nın bu batık tablosu nedeniyle Çin’i suçluyor; kendi sisteminin ve yönetiminin başarısızlığını, topu Çin’e atarak maskelemeye çalışıyor.

Ancak nafile…

Dünya, bu salgında kimin “önce insan” diyerek ve rengine, milliyetine, dinine, ülkesine bakmadan yardım ettiğini gördü!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Mart 2020

2 Yorum

Amerikan utanmazlığı

ABD, 5 Mart’ta Moskova’da imzalanan Türkiye-Rusya Ek Protokolü’nden rahatsızlığını, artık devletlerarası ilişiklere aykırı bir kışkırtıcılıkla sürdürüyor.

Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun açıklaması bunlardan biri. Şöyle diyor eski CIA Başkanı: “Rusya’nın İdlib’deki saldırılar esnasında onlarca Türk askerini öldürdüğüne inanıyoruz” (Cumhuriyet, 17.3.2020)

Ankara ile Moskova arasını açmak için nafile çaba elbette…

Ancak içerideki Amerikancıları hareket işareti veriyor; hem iktidardaki hem de muhalefetteki Amerikancılar, korona virüsü gündemine rağmen, İdlib nedeniyle Rusya’yı suçlamayı sürdürüyorlar…

ABD Astana’dan rahatsız

Açıkça belirtelim: “Amerikan utanmazlığı” bu!

Hâlâ Türkiye ile Rusya’nın çatışması hevesindeler.

İdlib krizi boyunca Türkiye ile Rusya’nın çatışmasını istediler. İktidar katlarında oturanlara “ABD’yi bölgeye çağıran” yazılar yazdırdılar.

Zira en rahatsız oldukları durum, Astana Platformu’nun varlığıdır. Türkiye, Rusya ve İran’ın aralarındaki kimi sorunlara rağmen platformun varlığını sürdürüyor olmaları, Ortadoğu planlarının önündeki en büyük engeldir.

O nedenle ABD’nin özel temsilcisi James Jeffrey, daha 1,5 yıl önceden, “Astana’nın fişini çekme vakti” demişti (Sputnik, 4 Aralık 2018).

ABD’den YPG’ye 40 bin TIR yardım

Pompeo’nun açıklaması iki kere utanmazlık!

Zira “Rusya Türk askeri öldürdü” diyerek güya müttefikine destek veriyor ABD.

Fakat aynı ABD Türk askerine karşı da kullanılan silah ve mühimmat vermedi mi PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’ye? Hâlâ da vermiyor mu?

Teröre kaç TIR destek verdi ABD şu ana kadar? Bin? 5 bin? 10 bin?

40 bine yaklaşıyor…

Dahası ABD’nin “yanlışlıkla” kaç Türk askerini öldürdüğü de kayıtlıdır!

Moskova’dan kışkırtmaya yanıt

Moskova da “Amerikan utanmazlığı”nın farkında…

Rusya Dışişleri Bakanlı Sözcüsü Mariya Zaharova, Pompeo’nun açıklamasına şu yanıtı verdi: “ABD, Rus-Türk mutabakatına o kadar kızıyor ki, Rusya karşıtı histeriyi körüklemek ve Suriye’deki siyasi çözüm sürecini baltalamak için her türlü bahaneyi kullanmaya hazır” (Sputnik, 19.3.200)

Kremlin, ABD’nin küresel planlarına karşı Asya-Pasifik’te Çin’le, Ortadoğu’da Türkiye ve İran’la hareket etmenin değerini görüyor…

Korona’da da Amerikan utanmazlığı!

Aynı emperyalist anlayışın ürünü olan o utanmazlık, geçen hafta başka alanlarda da kendini gösterdi.

Üç aydır “korona virüsü” diyen ABD Başkanı Donald Trump, bir haftadır konuşma metnindeki “korona” kelimesini karalayıp, üzerine “Çin” yazmaya ve ekranlardan da altını çize çize “Çin virüsü” demeye başladı!

Tam bir utanmazlık!

Sanki virüsün milleti varmış gibi, sanki örneğin ilk ABD ve Meksika’da görülen H1N1 virüsüne “Amerikan virüsü” denmiş gibi…

Dahası Trump korona virüsü nedeniyle Çin’i suçlamaya başladı bir haftadır: “En başta dünyayı bilgilendirseydi, salgın daha önce durdurulabilirdi” (AA, 19.03.2020)

Tam bir emperyalist utanmazlığı!

Zira kendi gazeteleri yazdı: “ABD istihbaratı ocak ve şubatta pandemi (küresel salgın) uyarısı yaptı, Trump umursamadı” (Washington Post, 21.3.2020).

Evet umursamadılar, tersine rakipleri Çin’in başı belada diye seviniyorlardı. Hatta ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross 30 Ocak’ta “Bu salgın Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu…

Şimdi “Çin virüsü” demelerinin ve “Çin’i dünyayı geç bilgilendirmekle suçlamalarının” nedeni açık: Virüs ABD’de ve Çin gibi etkili mücadele edemiyorlar; özel sağlık sistemleri salgınla baş edemiyor ve süreci yönetemiyorlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2020

2 Yorum

Korona ve vahşi kapitalizm

Ağır ekonomik ambargo altında olduğu için, koronavirüsle mücadele kapsamında IMF’den 5 milyar dolar kredi istemek zorunda kalan Venezuela reddedildi! IMF’nin ret gerekçesi vahşi kapitalizmin dişlerini resmediyor: “Venezuela hükümetinin uluslararası toplum tarafından tanınması konusunda netlik yok” (Sputnik, 17.3.2020).

Uluslararası toplum dedikleri ABD ve destekçileri. Ve onlar da Venezuela’da Hugo Chavez’in inşa ettiği, Maduro’nun ağır dış baskılara rağmen sürdürmeye çalıştığı kamucu sisteme karşılar. Dahası açık darbe yaptılar ve başaramadılar. Şimdi darbeyle iş başına getirmeye çalıştıkları Guadio’yu destekledikleri için güya Venezuela halkının seçtiği Maduro hükümetini tanımıyorlar!

Diğer yandan ABD ambargosu altındaki İran, koronavirüs salgınına karşı mücadele etmek için dünyadan sağlık malzemesi almak istiyor ama Washington yönetimi böylesi bir insani durum karşısında bile bırakın ambargoyu kaldırmayı, hafifletmiyor bile!

Batı’nın ırkçı kafası

ABD Başkanı Donald Trump, ısrarla ve uyarılara rağmen, korona virüsünü “Çin virüsü” diye niteliyor!

Bu, emperyalist Batı’nın ırkçı kafasının tipik bir göstergesidir. Oysa örneğin ilk kez ABD ve Meksika’da görülen ve büyük oranda can kayıplarına yol açan H1N1 için hiçbir ülke “Amerikan virüsü” dememişti!

Bu anlayış koronavirüs Çin’de etkili olmaya başladığında da kendini göstermişti. Batı’nın o “ırkçı kafası” hortlamış, Çinlileri aşağılayan, Çin mutfağına, Çin yaşam tarzına hakaretler yağdıran bir noktaya varmıştı. (Ki yarasa Çin mutfağında yoktu ve Batı’nın kullandığı o yarasa çorbası görüntüsü birkaç yıl önce Çin’de değil, bir Uzakdoğu ada ülkesinde çekilmişti!)

Kapitalizmin “önce kâr” anlayışı

Anımsayın, Çin’de koronavirüs etkili olmaya başladığında ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross bundan memnuniyet duyduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Bu salgın Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” (Sputnik, 30.01.2020).

Üstelik Çin salgınla etkili mücadele edebilmek için karantinaya varan sert tedbirler aldığında Batı başkentlerinden itirazlar yükselmiş, işi Çin’i insan haklarını ihlal etmekle, halka baskı uygulamakla, özgürlükleri ortadan kaldırmakla suçlamaya kadar vardırmışlardı!

Şimdi kendileri karantina uygulamaya mecburlar ve Çin’den daha ağır karantina uygulamaya başladılar. Öyle ki Çin’de de, ABD’de de karantinada kalan NBC News editörü Tony Perman kendini Çin’de daha güvenli hissettiği belirtti (infowars, 14.3.2020).

Doğu’da “önce insan” anlayışı

Peki Batı korona günlerinde bunları yaparken, Doğu ne yapıyor? İşte birkaç örnek:

– ABD’de sigortası olmayana bedava test yapılıp yapılmayacağı tartışılırken, Çinli Jack Ma’nın vakfı ABD’ye 500 bin test kiti ve 1 milyon maske bağışladı (NTV, 16.3.2020).

– Çinli Jack Ma’nın Vakfı ayrıca Avrupa’ya da 100 bin test kiti, 1,8 milyon maske bağışladı (NTV, 12.3.2020).

– Yine Çinli Jack Ma’nın Vakfı, Afrika’ya da 5,5 milyon maske ile test kiti ve sağlık malzemesi bağışladı (Milliyet, 18.3.2020)

– ABD Avrupa’ya uçuşları yasakladı. Ama Çin ve Küba, salgının en çok yayıldığı İtalya’ya uzman doktor grubu ve yardım gönderdi (Sol, 14.3.2020).

– Küba koronavirüs nedeniyle hiçbir ülkenin kabul etmediği İngiliz gemisini, yolcuları tedavi amacıyla ülkeye kabul etti (TeleSUR, 16.3.2020).

Sağlık serbest piyasaya bırakılamaz!

Koronavirüs salgınının en önemli dersidir: Sağlık sistemi kapitalizmin insafına ve “serbest piyasaya” bırakılamayacak önemdedir.

Çin’in Batılı “gelişmiş” ülkelere nazaran koronavirüsle mücadelesindeki başarı işte bu nedenledir.

Koronavirüs endişesi bu gerçeği öyle acı ama sağlam şekilde öğretmektedir ki, Batılı ülkeler özel hastaneleri kamulaştırmaya başladı.

Örneğin İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, salgınla mücadele için özel kurumlar dahil tüm hastaneleri ve sağlık hizmeti veren kuruluşları devlet kontrolüne geçirme kararı aldı (Cumhuriyet, 17.3.2020). Kaçınılmaz şekilde İspanya örneğini başka Batılı ülkeler de izleyecek.

Türkiye’nin sağlık sisteminin kamucu kökleri

Gelelim Türkiye’ye…

Bugün Türkiye’de sağlık sektöründe hâlâ başarılı giden ne varsa, köklerinin karma ekonomi döneminden kalma kamucu anlayışta olduğunu görüyoruz.

Türkiye’nin budansa bile kökleri o dönemden kalma sağlık anlayışı bugün en gelişmiş batı modellerinden daha ileridedir.

Sonuç olarak önemle altını çizelim: Halk sağlığı, özel sağlık sistemleriyle değil, kamucu sağlık sistemleriyle korunur. Salgınlarla “önce kâr” diyen özel piyasa değil, “önce insan” diyen kamucu anlayış baş edebilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Mart 2020

2 Yorum

“ÖNCE İNSAN” SİSTEMİ KAZANIYOR

Batı merkezlerinde Çin’in koronavirüse yenileceği beklentileri bitti, o haberler kesildi.

Anımsayın, ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross 30 Ocak’ta “Bu salgın Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu…

Şimdi o insanlık dışı beklentilerin yerini, ölüm korkusu aldı…

BATI ÖLÜMÜ BEKLİYOR

Almanya Şansölyesi Angela Merkel, koronavirüsün Alman nüfusunun yüzde 60 ile 70’ine bulaşabileceğini açıkladı (BBC, 11.3.2020).

Almanya’nın nüfusunun 83 milyon olduğu göz önüne alınırsa, bu beklentiye göre 58 milyon Alman’a koronavirüs bulaşacak. Bu virüsten ölümlerin ortalama yüzde 3 olduğunu varsayarsak, Merkel bu durumda 1,74 milyon Alman’ın öleceğini hesaplıyor

Benzer tablo İngiltere için de geçerli…

İngiliz Guardian gazetesi, Sağlık Bakanlığı’na bağlı İngiliz Kamu Sağlığı Birimi’nin gizli raporunu ele geçirdi. Rapora göre İngilizlerin yüzde 80’ine koronavirüs bulaşacağı öngörülüyor (BBC, 16.3.2020). Rapora göre nüfusun yüzde 15’i, yani 8 milyon kişi hastaneye yatabilir.

56 milyon İngiliz’in yüzde 80’ine, yani 45 milyon İngiliz’e koronavirüs bulaşması ve bunların yüzde 3’ünün ölmesi halinde, 1,35 milyon İngiliz’in ölümü gerçekleşecek maalesef…

ABD’nin beklentileri de çok farklı değil. ABD Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından yapılan değerlendirmede “en kötü senaryoya” göre koronavirüs ABD’de nüfusun yüzde 65’ini enfekte edebilir ve 1,7 milyon kişinin ölümüne neden olabilir (Euronews, 14.3.2020).

ÇİN İLE BATININ FARKI

Geçen haftaki “Salgınlarda Kamuculuk Başarılı” başlıklı makalemizde üzülerek belirttik: “Ne yazık ki insanı rakama indirgeyen bu istatistikleri, son tahlilde insanlığın toplam yararı için vermek durumundayız. Zira istatistikler bize gittikçe pandemi olmaya [Dünya Sağlık Örgütü 12 Mart’ta pandemi ilan etti] doğru ilerleyen koronavirüsle mücadelede kimi önemli işaretler veriyor…” (CRI Türk, 10.3.2020).

Çin’de koronavirüs bulaşan insan sayısı 81.020. Ve bunların sadece 3.217’si yaşamını bitirdi (16.3.2020 verileri).

Son bir haftadır vaka sayısı da, ölüm sayısı da hızla azalıyor. Çin neredeyse bu sorunu çözdü bile diyebiliriz.

Oranlarsak, 1,386 milyar nüfuslu Çin’de 80.020 vakanın görülmesi, nüfusun sadece yüzde 0.006’sının koronavirüse yakalandığı anlamına gelir.

ABD, İngiltere ve Almanya’nın beklentileriyle karşılaştırılamayacak kadar az…

BATININ SÖZDE İNSANİ GELİŞMİŞLİK ENDEKSİ

Peki neden böyle? Çinlilerin yüzde 1’i bile koronavirüse yakalanmamışken, ABD, İngiltere ve Almanya gibi gelişmiş Batı ülkelerinde beklenti neden yüzde 50’lilerin üzerinde?

Mesele gelişmişlik düzeyinden ne anladığımızla ilgili mi? Kısmen evet: Gelişmişlik sadece kişi başına düşen gayrı safi milli hasıla payın büyüklüğü değildir. Gelişmişlik sadece kişi başı elektrik sarfiyatı değildir. Gelişmişlik tüketme çokluğu değildir. Gelişmişlik sadece bir toplumdaki ortalama eğitim süresi de değildir.

Evet, bunlar Batının insani gelişmişlik endeksinin ana verilerinden bazılarıdır. Ama görülüyor ki, tüm bu insani gelişmişlik verileri, insanı ölümden korumuyor!

İşte mesele budur. Mesele “önce insan” mı, yoksa “önce kâr” mı meselesidir. Daha da somutlarsak, mesele kamuculuk mu, özelcilik mi meselesidir? Yani mesele sosyalizm mi, kapitalizm mi meselesidir.

YA SOSYALİZM YA BARBARLIK

Görülüyor ki, kendine özgü sosyalist bir model uygulayan Çin, “önce insan” felsefesiyle vatandaşlarını ölümden korumayı esas almış ve bunun için yapılabilecek her şeyi yapmıştır.

“Gelişmiş” Batı ülkeleri ise “önce kâr” dediği için, maliyet hesabı yapmakta, kurtarılacak insanların harcanacak paraya değip değmeyeceğine bakmaktadır.

Özetle kamucu ekonomiler ve “önce insan” diyen sistemler insanı yaşatmaktadır.

Tarihidir. Rosa Luxemburg, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında, 1915’te yazdığı Alman Sosyal Demokrasisinin Bunalımı başlıklı broşüründe şöyle demişti: “Friedrich Engels bir keresinde şöyle demişti, ‘Burjuva toplumu bir ikilemle karşı karşıyadır: Sosyalizme yönelme ya da barbarlığa dönme.’ Bu ifadeyi, korkunç anlamını kavramadan düşüncesizce okuyup yineledik… Bugün Friedrich Engels’in bir kuşak öncesinde kehanette bulunduğu gibi, korkunç önermenin önünde duruyoruz: Ya emperyalizmin zaferi ve tüm medeniyetin antik Roma’da olduğu gibi çökmesi, nüfusun azalması, ıssızlaşma, yozlaşma, bir büyük mezarlık. Ya da sosyalizmin zaferi, yani sınıf bilinçli uluslararası proletaryanın emperyalizme ve onun yöntemi olan savaşa karşı mücadelesi.”

İnsanlık buradadır: Ya sosyalizm ya barbarlık!

KORONA GÜNLERİNDE İNSANLIK

En sonunda sosyalizmin kazanacağının işaretlerinden biri de “korona günlerinde insani yardım”dır.

– ABD’de hâlâ tartışılıyor: Sigortası olmayana bedava test yapılacak mı, yapılmayacak mı? Zira bedava test kapitalizmin ruhuna, kâr hırsına aykırı… İşte bu şartlarda Çinli Ali Baba’nın kurucusu Jack Ma’nın Vakfı, ABD’ye 500 bin test kiti ve 1 milyon maske bağışladı (NTV, 16.3.2020).

– Çinli Jack Ma’nın Vakfı Avrupa’ya da geçen hafta 1,8 milyon maske bağışlamıştı.

– ABD Avrupa’ya uçuşları yasakladı. Ama Çin ve Küba, İtalya’ya uzman doktor grubu ve yardım gönderdi (Sol, 14.3.2020).

– Küba koronavirüs nedeniyle hiçbir ülkenin kabul etmediği İngiliz gemisini, yolcuları tedavi amacıyla ülkeye kabul etti (TeleSUR, 16.3.2020).

Korona günlerinde insanlık kazanacak, “önce kâr” değil, “önce ve her zaman insan” diyen sistem kazanacak!

Mehmet Ali Güller
17 Mart 2020
CRI Türk

2 Yorum

Putin’in iki aşamalı hamlesi

5 Mart’ta Moskova’da imzalanan Ek Protokol’ün altı dolduruluyor. Türk ve Rus askeri heyetlerinin müzakereleri olumlu sonuçlandı ve imzalar atıldı.

Buna göre, Türk ve Rus askeri heyetleri 15 Mart’tan itibaren M4 karayolunun bir bölümünde ortak devriye görevi uygulayacaklar. O yol Serakib’in 2 km. batısındaki Trumba’dan Lazkiye’nin doğusundaki Ayn El Havr’a kadar olan bölümü kapsıyor.

Bu yol aynı zamanda Ek Protokol’e göre İdlib’i fiilen ikiye bölüyor: Daha önce Türkiye’nin ve desteklediği grupların denetimindeki güneydeki bölge artık Suriye ordusunun denetiminde.

M4 karayolunun belirtiğimiz kısımları aynı zamanda artık güvenli koridor. Yolun 6 km. üstündeki kısmı Türk askeri denetiminde, 6 km. altındaki kısmı ise Rus askeri denetiminde.

Güneyde kalan Kafkas ve Uygur ağırlıklı grupların da bulunduğu HTŞ bağlısı gruplar adım adım Rus hava kuvvetleri destekli Suriye ordusunca temizlenecek. Bunların kuzeye, Türk denetimindeki topraklara çekilmesi karşısında, TSK’nin de Ek Protokol’e göre bu gruplarla mücadele etmesi gerekecek.

Kırılgan ateşkesten kalıcı ateşkese

5 Mart Ek Protokolü, ilk andan beri belirttiğimiz gibi olumluluklarına rağmen tarafların hedeflerindeki uyumsuzluk nedeniyle geçici ve kırılgan olma riski taşıyor.

Türk ordusu ile Suriye ordusunu savaşın eşiğinden çeviren Ek Protokol, geçici ama yararlı uzlaşı, kırılgan ama zaman kazandıran ateşkesti.

İşte Türk ve Rus askeri heyetleri de birkaç gün süren müzakerelerinde bu geçiciliği ve kırılganlığı kaldırmaya çalışıyordu. Nitekim Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da müzakereleri değerlendirirken yaptığı açıklamada “temennimiz ateşkesin kalıcı olması” diyerek, kırılganlığın varlığına işaret etmiş oldu.

Ancak kırılganlığı gidermek sadece müzakerelerde bir orta yola varmakla mümkün değil artık…

Ek Protokol’ün verdiği iki görev

5 Mart Ek Protokolü’nün esas önemi, Moskova’nın Ankara’yı Şam’la fiili işbirliğine zorlayan yanıdır.

Şöyle ki, Ek Protokol hem terörle topyekûn mücadeleyi hem de mültecilerin geri dönüşünü içeriyor. Bu iki iş de Şam yönetimiyle işbirliği yapmadan gerçekleşemez!

Her iki iş de sadece Türkiye ve Rusya tarafından kotarılamayacak büyüklüktedir. Dahası, Türkiye ve Rusya, bu işleri ancak Suriye’yle birlikte yürütürse, iki iş de olumlu sonuçlanabilecektir.

Yani Putin, Ankara’yı Şam’la işbirliğine zorlamak için ikinci bir aşama başlatmıştır. İlk aşamada, anımsayacaksınız, Ankara’ya Adana Mutabakatı’nı anımsatmışlardı. Daha teorik olan bu aşamayı, şimdi pratik boyutu önde olan ikinci aşama izleyecek: Terörle mücadele ve mültecilerin geri dönüşü…

Suriye politikasında revizyon şart

Dolayısıyla AKP hükümeti için manevra alanı artık daralmıştır. AKP hükümeti Suriye’nin kuzeyinde bir nüfuz bölgesi oluşturabilmek için süreci ve muhataplarını artık daha fazla oyalayamayacak yere gelmiştir. Ki İdlib sorununun çözümü zaten iki yıldır beklemedeydi. Artık o süreç bittiği için Rusya ve Suriye’den çözüm hamlesi gelmişti.

Şimdi AKP hükümetinin önünde iki seçenek var: Ya Ek Protokol’ün gereğini yapacak, terörle mücadele ve mültecilerin geri dönüşü için çalışacak ve bunu zamanla Şam yönetimiyle işbirliği içinde yürütecek, ya da “ÖSO koridoru” hedefi için uygun bir zamanda rafa kalkan savaş seçeneğini yeniden indirecek.

Açık ki Türkiye için yararlı olanı ilk seçenektir ve yararda Rusya ve Suriye ile ortaklık vardır!

Türkiye için yararlı olacak bu seçeneğin “sahada sorunsuz” uygulanabilmesi için de AKP hükümetinin Suriye politikasında köklü bir revizyon şarttır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mart 2020

 

 

2 Yorum

SALGINLARDA KAMUCULUK BAŞARILI

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, salgınının başlamasından bu yana ilk kez, koronavirüsün ortaya çıktığı Vuhan kentine gitti. Çin basını ziyareti “tehlike artık geçti” mesajı olarak yorumladı.

Şi Cinping’in ziyareti bize göre de Çin Halk Cumhuriyeti’nin uyguladığı kamuculuğun salgınlarla mücadelede başarısına, hatta zaferine işaret etti.

Neden mi? Anlatalım…

RAKAMLARIN SOĞUK AMA ÖĞRETİCİ DİLİ

Çin’de tespit edilen yeni koronavirüs (Covid-19) vaka sayısı gittikçe düşüyor. Önceki gün 40’a, dün de 19’a geriledi…

Ayrıca son üç günde Hubey eyaleti dışında yeni bir koronavirüs vakasına da rastlanmadı.

Ve koronavirüs tespit edilen 80 bin 754 hastadan 3 bin 136’sı yaşamını yitirirken, 59 bin 897’si iyileşti.

Ne yazık ki insanı rakama indirgeyen bu istatistikleri, son tahlilde insanlığın toplam yararı için vermek durumundayız. Zira istatistikler bize gittikçe pandemi olmaya doğru ilerleyen koronavirüsle mücadelede kimi önemli işaretler veriyor…

Ki en önemli işaret şu: Nüfusa oranla vaka ve kayıp sayıları karşılaştırıldığında, 1,4 milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti’nin bu salgınla çok başarılı bir mücadele ettiği görülüyor. Dolayısıyla dünya bu deneyimden yararlanmalı…

İTALYA ÇİN DENEYİMİNDEN YARARLANIYOR

Sevindirici gelişme: Batı’da koronavirüse hızlı kayıp veren ülkeler bu deneyimden yararlanmaya başladılar.

Örneğin İtalya, Çin’in iki ay önce çok elelitirilen karantina yöntemini uygulamaya başladı bile.

Bu acı ama öğretici gerçek, ABD emperyalistlerinin dilini bile değiştirdi.

Örneğin Çin karantine uyguladığında New York Times şöyle yazıyordu: “Çin, koronavirüsle mücadele adına milyonlarca insanı karatinaya alıyor ve kişisel özgürlüklerinden ediyor.”

Aynı New York Times, İtalya karantina uygulamaya başladığında Roma yönetimini övüyor: “İtalya, virüsün yayınlamasını önleyebilmek için, ekonomisini bile riske atıyor.”

Bu bakış elbette sadece New York Times ile sınırlı değildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü yetkililerinden başlayarak pek çok batılı kurum sözcüsü, Çin’in uyguladığı karantinayı “insan hakları ihlali” olarak yorumluyordu…

Elbette aynı uygulamaya bu farklı bakışın temelinde emperyalist gözlük var ancak son tahlilde önemli olan İtalya’nın Çin deneyiminden öğrenmeyi seçmiş olmasıdır. Zira Çin’in salgına karşı kazandığı başarıdan öğrenmek, dünyanın diğer bölgelerindeki insan kaybını azaltacaktır.

AFETLERDE SERBEST PİYASA MODELİNİN ÇARESİZLİĞİ

Peki Çin bu başarıyı neye borçlu?

Elbette kamuculuğuna; yani Çin’e özgü sosyalizmine…

Zira bir toplumun salgınla topyekûn mücadele edebilmesi bu modelle daha olası. Çünkü bu modelde kamu otoritesi var, merkezi yönetimin gücü var, planlama var, askerden işçiye kadar toplumun tüm kesimlerini topyekûn seferber edebilmek var, kamu kaynaklarının çok olması şansı var, kamu kaynaklarını kamu yararı için kullanma var…

Ve en önemlisi kamu sağlığını esas alan anlayışın, salgınla mücadelede başarı şansı her zaman daha yüksektir.

Deprem ve kasırga gibi doğal afetlerle mücadele örnekleri de gösteriyor ki, serbest piyasa ekonomilerinin uygulandığı Batı ülkelerinde afetlerle mücadelede başarı ancak serbest piyasaya “ara vermekle”, devletin “düzenleyiciliğini” kullanmakla mümkün oluyor…

Ki serbest piyasaya ara verip devletin düzenleyiciliği kullanmak da, bir ölçüde kamuculuğa yaklaşmak demektir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Mart 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

1 Yorum

Ek protokolün potansiyeli

Erdoğan ile Putin arasında 5 Mart’ta Moskova’da imzalanan ek protokol ile Soçi Mutabakat’ı, sahanın yeni gerçekliğine göre güncellenmiş oldu.

Özetle, İdlib topraklarının yarısının Suriye ordusunun kontrolüne geçtiğini saptayan, Halep’i Şam’a bağlayan M5 karayolunun artık Şam yönetimi denetimi altında olduğunu kayda geçiren, Halep’i Lazkiye’ye bağlayan M4 karayolunda 12 km genişliğinde güvenli koridor oluşturarak Rusların üslerine giden yolu garantiye alan, M4 ve M5 karayollarının kesişim noktası olan ve şubat ayı boyunca iki kez el değiştiren Serakib’in Şam yönetiminin denetiminde olduğunu resmeden ek protokol, AKP hükümeti için tam bir geri adımdır ama Türkiye için yararlı ve kazançlı olmuştur!

AKP’nin geri adımı

Peki AKP için neden geri adımdır? Şundan:

AKP hükümeti 5 Mart öncesinde, bir çok kez ölçüyü “Suriye ordusunun Türkiye’nin belirlediği sınırların dışına çıkması” şeklinde koydu. Hatta Erdoğan 3 Mart’ta “Bir an önce Türkiye’nin belirlediği sınırların dışına çıkmazlarsa bir süre sonra omuzlarının üzerinde o başlar da kalmayacak” dedi.

Peki Türkiye’nin belirlediği sınır neresiydi?

Erdoğan o sınırın neresi olduğunu Putin’e belirttiğini kamuoyuna açıklamıştı: “İdlib’de rejimin bir an önce Soçi Mutabakatı sınırlarına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çekilmesini dün akşam Sayın Putin ile yaptığım görüşmede ifade ettim” (3.2.2020).

Hatta Erdoğan, “rejim” dediği Şam yönetiminin / Suriye ordusunun o sınıra çekilmemesi halinde de, Türkiye’nin rejimi o sınıra süpüreceğini ilan etti.

Fakat 5 Mart ek protokolünde görüldü ki Suriye ordusu ele geçirdiği, daha doğrusu hukuken kendi toprağı olduğu için kurtardığı o topraklarda kalacak. Yani gözlem noktalarının çok ilerisinde…

Neo-Abdülhamitçilik çöktü

Evet, ortaya konulan ölçülere göre AKP hükümeti geri adım attı. Peki neden?

Çünkü AKP’nin “Rusya’yla kendisine alan açan, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanan ve ikisini AB’yle dengelemeye çalışan”, bizim neo-Abdülhamitçilik diye isimlendirdiğimiz çizgisi çöktü!

AKP ABD, NATO ve AB’den istediği desteği alamadı! Patriot istedi alamadı, “uçuşa yasak bölge” istedi alamadı; bir tek “mühimmat” desteği ile bol bol “destek açıklaması” aldı ama somut, sahada işine yarayacak bir destek alamadı.

İyi ki de alamadı; zira alacağı destekle savaş hamlesini ilerletse bundan Türkiye kazançlı değil, ABD ve İsrail kazançlı çıkacaktı.

Öte yandan ABD, Türkiye’nin destek ihtiyacını fırsata çevirerek sıkışmış olan Ankara’nın elinden S-400 kartını almaya çalıştı. Desteği S-400’den tamamen vazgeçmeye bağladı. Neyse ki bu gerçekleşmedi.

Gelelim ek protokolün taşıdığı potansiyele…

Ankara’yı Şam’la işbirliğini zorlayan mutabakat

Erdoğan’ın geri adım atarak imzaladığı ek protokol, içerdiği potansiyel nedeniyle Ankara’yı Şam’la işbirliğine zorluyor. Anlatalım:

Ek protokolde çok önemli iki konu var:

1. “Terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele ile BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması…”

2. “Mültecilerin ve ülke içinde yerinden edilen kişilerin güvenli ve gönüllü olarak Suriye’deki asıl ikamet yerlerine geri dönüşlerinin kolaylaştırılması…”

Tüm terör gruplarının ortadan kaldırılması ve mültecilerin geri dönüşü konusu, pratikte Şam’la işbirliği yapmadan çözülemeyecek konudur.

Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova’nın, “Teröristlerle mücadele, Suriye ordusu ve onlarla işbirliği içindeki güçler tarafından yürütülmeli” (06.03.2020) sözleri ile Esad’ın imzadan bir gün önce ilan ettiği şu hedef, yeni bir sürece işaret ediyor: “Suriye ordusunun İdlib’den sonraki hedefi, doğu bölgelerini militanlardan temizlemek olacak” (4.3.2020).

Dil değişti

Ek protokolün özellikle terör ve göçle ilgili bölümümün Ankara’yı Şam’la işbirliğine zorladığı gerçeğinin ilk göstergesi, Ankara’nın dilinde oluşan hızlı değişimdir:

– Literatürdeki rejim ifadesi, 5 Mart’ta Suriye Arap Cumhuriyeti’ne dönüştü!

– 15 Temmuz’un devamı bile sayılan Suriye ordusu ile çatışma, 5 Mart’tan sonra “Müslüman’ın Müslüman ile olmaması gereken çatışmasına” (Erdoğan 6.2.2020) dönüştü!

– “Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, Kahrolsun Esad” çizgisi (Bahçeli/11.2.2020), “Esad ile konuşuldu, değil mi?” (Erdoğan’ın Çavuşoğlu aracılığıyla Lavrov’a sorusu /5.3.2020) noktasına geldi.

– “Bu rejim defolup gidene kadar bu iş sürecek” (Hulusi Akar/4.3.2020) çizgisi, “Bizim derdimiz Türkiye olarak bundan sonra Suriye’yi kimin yöneteceğini tespit etmek değildir” (Numan Kurtulmuş/7.3.2020) anlayışına geldi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2020

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: