Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Gara’nın işaret ettiği iki gerçek
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/02/2021
Em. Büyükelçi Prof. Dr. Ali Engin Oba’nın koordinatörlüğünde Çağ, Çukurova ve Mersin üniversitelerinin birlikte düzenlediği “Uluslararası Doğu Akdeniz Kongresi”ne katıldım önceki gün.
“Doğu Akdeniz’de Enerjipolitik Mücadele” başlıklı konuşmamın çözüm bölümü, bu meselede anahtarın Şam’la barış olduğu üzerineydi.
Şam’la barışın somut getirileri
Doğu Akdeniz konusunda pek çok makale yazdım: İktidarın ilk yanlış iliklediği düğmeden başlayarak yaptığı hatalar zincirine dikkat çektim. Doğu Akdeniz’in Libya’dan Suriye’ye uzanan hat üzerinde artık tek bir cephe haline geldiğini, bu nedenle de bütünlüklü bir strateji oluşturulması gerektiğini belirttim.
Bu stratejinin anahtarının da “Şam’la barış” olduğunu belirttim ısrarla…
Bu anahtar, değerini ve ne çok kapı açabileceğini, her geçen gün daha fazla gösteriyor:
1. Şam’la barış, Kahire’yle normalleşebilmenin anahtarıdır.
2. Kahire’yle normalleşme Libya’da işbirliği koşullarını sağlayabilmek demektir.
3. Kahire’yle normalleşme Doğu Akdeniz’de bu ülkeyle Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yapabilmek demektir (Ki Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi, ülkesinin 20 yıldır Ankara’yla bu anlaşmayı yapabilmeyi beklediğini açıklamıştı.)
4. Kahire’yle normalleşme, Doğu Akdeniz’deki Türkiye karşıtı cepheyi daraltma, hatta İsrail’i bile Ankara’yla normalleşme aramaya yöneltme demektir.
5. Bu tablo ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs ikilisini hem Kıbrıs hem Ege hem de Doğu Akdeniz sorunlarında daha ayakları yere basan bir yaklaşımı kabul etmeye zorlayacaktır.
Terörün sponsoru ABD
Bakın son Gara operasyonu bile aslında Şam’la barış gerektiği gerçeğini önümüze koyuyor. Operasyonun başarısız bir kurtarma operasyonu olması, iktidarın öncesinde “müjde” diyerek kurtarma operasyonunu siyasi ranta dönüştürmeye çalışması, Açılım’ın sonucu olarak ortaya çıkan tablo ve benzeri konuların hepsi konuşulur, konuşulacaktır.
Ancak Gara operasyonun önümüze getirdiği iki büyük gerçek vardır:
1. PKK terörünün en büyük sponsoru ABD’dir; terörle doğru mücadele edebilmek için ABD emperyalizmiyle mücadele etmek gerekir.
2. ABD’nin Irak ve Suriye’nin kuzeyini birleştirme hedefine karşı Türkiye, Irak ve Suriye ile birlikte hareket etmelidir.
İşte bu noktada Ankara için Şam bir çözüm anahtarıdır. Şam’ın yeniden Suriye’nin tüm topraklarında egemen olması Türkiye için en önemli kazanç olacaktır.
Komşuluk hukuku ihlali
AKP iktidarının Şam karşıtlığını sürdürmesi, dahası Fırat’ın batısında bir ÖSO nüfus bölgesi inşa etmeye çalışması, Türkiye’ye büyük zarar vermektedir.
AKP’nin fiilen ABD ile “Fırat’ın doğusundaki PYD bölgesine karşılık Fırat’ın batısında bir ÖSO bölgesi” pazarlığı içinde bulunması, Türkiye açısından ağır stratejik sonuçları olacak bir yaklaşımdır.
AKP iktidarının Suriye topraklarında adım adım egemen devletmiş gibi davranması, Türkiye’ye ağır siyasi fatura çıkaracaktır: Afrin-İdlib hattında Türk bayrağı dalgalandırmak, Türk lirasını resmi para haline getirmeye çalışmak, kaymakam ve emniyet müdürü atamak, resmi kurumlar inşa etmek, polis karakolları açmak, okul açmak, hatta iki fakülte açmak ciddi uluslararası hukuk ve komşuluk hukuku ihlalidir…
Bu “fetihçi” yaklaşımın Türkiye’ye gittikçe ağırlaşan siyasi faturası olacaktır…
Gara, Şam’la barışa vesile olmalı
Şam yönetiminin bir zamanlar PKK’yi desteklemiş olmasını, her şeyin gerekçesi olarak sunmaya çalışmak geçerli bir bahane değildir. Çünkü Ankara ile Şam’ın bu konudaki son durduğu yer Adana Mutabakatı’dır ve Şam o mutabakatın gereğini yerine getirmiş, yakaladığı PKK’lileri Türkiye’ye teslim etmişti.
Nitekim o mutabakattan sonra terör yıllar içerisinde tamamen sıfırlanmıştı. Terörün yeniden yükselmesinde aranacak adres Suriye değil, ABD’yle Ortadoğu üzerine yapılan anlaşma ve onun gereği olan Kürt Açılımı’dır.
O anlaşma bölge ve küresel dinamiklerin katkısıyla uygulanamaz hale gelmiştir. Ancak sonuçları ne yazık ki hâlâ Gara’da kendini gösterebilmektedir.
İktidarın Gara operasyonunu iç siyaseti dizayn etme fırsatı olarak kullanması, ana soruna bir katkı getirmeyecektir. Türkiye bunun yerine Gara operasyonunu, Şam’la barışın ihtiyacı olarak doğru okumalı ve gereğini yapmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Şubat 2021
Pentagon’da Çin Görev Gücü
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/02/2021
ABD Başkanı Joe Biden, “Eğer harekete geçmezsek Çin bizi geçecek. Hızlanmak zorundayız” dedi.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de “Trump’ın Çin’e karşı sert yaklaşımı doğruydu” diyerek, aynı sertliği sürdüreceklerini işaret etmiş oldu. Nitekim Blinken o konuşmasında, Çin’e karşı askeri bakımdan caydırıcı bir şekilde konumlanarak bu ülkeye karşı güçlü pozisyonda olmak istediklerini belirtti.
Bu yaklaşım, sahaya da yansıma başladı:
ABD’nin iki uçak gemisiyle Güney Çin Denizi’nde Çin’i hedef alan tatbikatı, Covid-19 üzerinden Çin’i ve DSÖ’yü hedef alması, Uygur ve Hong Kong konularında bir ülkenin içişlerine müdahale etmenin bile ötesine geçen açıklamaları; Biden yönetiminin Çin’e saldırganca bir tutum izleyeceğini gösteriyor.
15 KİŞİLİK EKİP
Cumhuriyet gazetesinde köşemizde iki gün boyunca incelediğimiz Atlantik Konseyi’nin yayımladığı “Daha Uzun Telgraf” başlıklı “Çin’e karşı ABD stratejisi” raporu, görülmekte ki Biden yönetimi tarafından uygulanacak.
O strateji, esas olarak Çin yetişmeden bu ülkeyi olabilecek en saldırgan yöntemlerle baskılamayı, kuşatmayı hatta askeri kışkırtmalar uygulamayı öngörüyor…
Washington yönetimi neredeyse o strateji raporuna tıpatıp uyan adımlar atmaya başladı. Örneğin ABD Başkanı Joe Biden, Pentagon bünyesinde “Çin Görev Gücü” adlı bir birimin kurulduğunu açıkladı.
ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un konuyla ilgili açıklamasında “Çin Görev Gücü’nün ana odağının Çin’e yönelik politika, program ve süreçlerin analizi olacağı” belirtildi.
Açıklamada, Çin Görev Gücü’nün asker ve sivil 15 kişiden oluştuğu, direktörlüğüne Savunma Bakanlığı Özel Müsteşarı Dr. Ely Ratner’in atandığı kaydedildi.
PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ
Çin Görev Gücü direktörü olan Ely Ratner oldukça deneyimli bir bürokrat. Daha ilginci, Ratner’in Kurt Campbell’le ortak Çin karşıtı yaklaşımı sergilemiş olması…
Kurt Campbell da, Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı bir bürokrat. Campbell’ın konsey içindeki görevi Hint-Pasifik Koordinatörlüğü.
Hint-Pasifik stratejisi, ABD’nin Trump döneminde güncellediği Asya-Pasifik stratejisiydi. Özetle ABD’nin Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmasını ve baskılamasını öngörüyor.
Stratejinin isminin 2019’da Asya-Pasifik’ten Hint-Pasifik’e dönüşmesi, ABD’nin Çin’i ancak Hindistan gibi bir büyük kuvvetle dengeleyebileceği gerçeğinin gereğiydi.
ABD, bu stratejiye uygun olarak Pasifik Komutanlığını da Hint-Pasifik Komutanlığına dönüştürmüştü.
Anımsatalım: Pentagon’un 2021 bütçesinde bu komutanlığa 2,2 milyar dolarlık bir ek fon ayrılmış, yine bütçede “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi”nin kurulması öngörülmüştü.
CAMPBELL-RATNER ORTAKLIĞI
İşte o fonu, o caydırıcılık inisiyatifini kullanacak konumdaki ABD Ulusak Güvenlik Konseyi Hint-Pasifik Koordinatörü Kurt Campbell ile ABD Savunma Bakanlığı bünyesindeki Çin Görev Gücü’nün direktörü Ely Ratner, 7 yıl önce birlikte çok önemli bir çalışmaya imza atmışlardı.
Dış İlişkiler Konseyi’nin ünlü dergisi Foregn Affairs tarafından 2014 yılında yayımlanan Campbell-Ratner ortak çalışması, “Uzakdoğu Vaatleri: Washington Neden Asya’ya Odaklanmalı?” başlığını taşıyordu.
İkili “21. yüzyılın tarihi büyük ölçüde Asya-Pasifik’te yazılacaktır” diyerek ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine daha fazla ilgi ve kaynak ayırmak üzere dış politikasını yeniden belirlemesini istiyordu.
İşte ikili artık daha fazla kaynakla o ilgiyi gösterecek iki ayrı kurulun başına geçmiş oldular.
BIDEN’IN ÇİN TAKIMI
Sadece Kurt Campbell ve Ely Ratner mi?
Aslında Joe Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı diğer isimler de oldukça özel isimler.
Örneğin Çin’den sorumlu direktörler Laura Rosenberger ve Rush Doshi… Örneğin Demokrasi ve İnsan Hakları Koordinatörü Shanthi Kalathil… Örneğin Teknoloji ve Ulusal Güvenlikten Sorumlu Baş Direktör Tarun Chhabra…
Bu dört isim Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Kurt Campbell ile birlikte ABD’nin Çin politikalarını belirleyecek takımı oluşturuyorlar.
Bu arada Biden’ın Ticaret Temsilciliğine Katherine Tai’yi ataması da, yeni yönetimin tamamen Çin’e odaklanacağına işaret ediyor. Tai’nin anne ve babası Çin kökenli; Tayvan’dan ABD’ye göçmüşler. Katherine Tai haliyle Çince biliyor ve Çin’i yakından tanıyor. Nitekim Dünya Ticaret Örgütü’nde ABD-Çin ticaret anlaşmazlıkları için hukuk müşavirliği yapmış.
ZAMAN ÇİN’İN LEHİNE, ABD’NİN ALEYHİNE
Özetle, Biden döneminde ABD Çin’e karşı oldukça saldırgan bir strateji izleyecek. Bunun için de dışişlerinde değil ama savunma bakanlığı bünyesinde “Çin Görev Gücü” kuruyor!
Yani Biden bir bakıma Çin konusunu diplomasiden askeri alana doğru kaydırmış oluyor. Ulusal Güvenlik Konseyi içindeki Çin karşıtı takımı oluşturan beş isim de Pentagon’daki “Çin Görev Gücü” ile paralel çalışacak.
Ancak bu emperyalist saldırganlığın Çin üzerinde ele geçirebileceği bir hedef yok: Çin sakince ekonomisini büyütüyor, buna paralel olarak da ABD’nin askeri saldırganlığına karşı askeri gücünü artırarak önlem alıyor. Zaman, üretimi her yıl azalan ABD’ye değil, her yıl büyüyen Çin’e yarıyor.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Şubat 2021
Anayasa tuzağı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/02/2021
Sarayın 12 Eylül’ün “askeri” anayasası yerine “sivil anayasa” yapma ilanı; birincisi Türkiye’ye, ikincisi muhalefete tuzaktır.
Neden tuzak olduğuna gelmeden önce, “anayasa propagandalarındaki” bazı aldatmacalara dikkat çekelim:
AKP’nin üç aldatmacası
1. Ortada fiilen 12 Eylül’ün “askeri” anayasası yoktur. O anayasasının üçte ikisi, üstelik çoğunlukla AKP iktidarı döneminde zaten değiştirilmiştir.
2. Anayasalarda askeri-sivil ayrımı ifadesi tam bir aldatmacadır. Anayasaları kurucular yapar; kurucular da cephede savaşmış askerlerdir çoğu zaman. ABD anayasasında General George Washington’un izleri vardır örneğin. Türk anayasasında da elbette Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün yoğun izleri vardır. “Askeri” anayasa denilerek küçümsenmeye çalışılan bu anayasalar, askerlerin liderliğindeki “demokratik devrimlerin” sonucudur.
3. İktidarın anayasaya uymadığı, iktidarın oluruyla Anayasa Mahkemesinin kararlarının alt mahkemelerce uygulanmadığı şartlarda “sivil anayasa” ihtiyacı propagandası, “siyasi mizaha” dahildir. Türkiye’nin acil sorunu anayasa değil; anayasaya uymayan iktidardır!
Gelelim neden tuzak olduğuna…
Türkiye’ye anayasa tuzağı
AKP sözcüleri, yeni “sivil” anayasasının açık açık “yeniden kuruluş anayasası” olduğunu ilan ettiler. Peki neyi yıktılar da yeniden kuruyorlar? Aslında bu konuda AKP’den çok, AKP’nin “kutlu davasının” yol haritasını açık açık uyguladığını görmeyenlere, görmek istemeyenlere kızmak lazım.
2023’te yeniden kuruluş anayasası; ilan ettikleri “yüz yıllık parantezi kapatma” hedefinin sonucudur; Atatürk’ün Cumhuriyeti “siyasal İslamcılar” için kapatılacak bir parantezdir!
2023’te yeniden kuruluş anayasası; ilan ettikleri “150 yıllık modernleşmenin yerine kendi hikayelerini yazma” hedefinin sonucudur; 150 yıl, 1. Meşrutiyet’le başlayan demokratik devrimler sürecimizin miladıdır, ilk anayasanın ve ilk parlamentonun tarihidir!
İşte “yeniden kuruluş anayasası” diyerek, 150 yıllık bu çarpışmayı sonuçlandırabilmeyi “hayal” etmektedirler!
Muhalefete anayasa tuzağı
Yine AKP sözcüleri, anayasanın 1921 anayasası ruhuyla yapılacağını belirtiyorlar. Yani hem “sivil” diye propaganda yapıyorlar, hem de savaşın ortasında hazırlanmış “en askeri” anayasayı esas olmak istiyorlar.
Nedir 1921 anayasasından anladıkları ruh? Onu da açık açık söylüyorlar aslında: Laikliğin olmaması, özerkliğin bulunması ve kuvvetler birliğinin söz konusu olması…
Savaş şartlarında hazırlanmış bir “geçiş anayasasını” temel alarak; “kuvvetler birliği” ile “tek adam” rejimini pekiştirmeyi, laikliği kaldırarak “kutlu davalarını” yerine getirmeyi, özerklik ile de muhalefeti ayrıştırmayı planlıyorlar…
AKP-MHP ittifakının bugün bir anayasa yapabilmesi teknik olarak mümkün mü? Meclis aritmetiği buna izin vermiyor. Bırakın TBMM’de anayasa yapabilmeyi, bunu Cumhurbaşkanı yetkisiyle halk oylamasına götürecek sayıda milletvekilleri bile yok. Peki bu şartlarda neye güvenerek anayasa yapmaya soyunuyorlar o zaman? İşte anayasa ile muhalefete tuzak kurdukları yer burasıdır.
1921 ruhu ve özerklik, hem HDP’ye çengel hem de Cumhur İttifakı dışında kalanları ayrıştırma, yan yana getirmeme tuzağıdır. MHP’nin “kapatılsın” dediği HDP’yi, AKP’nin “yeni anayasaya tüm siyasi partiler katkı sunmalı” diyerek sürece dahil etmeye çalışması dikkat çekicidir!
1921 ruhu söylemi hem AKP’den kopanlara hem de Oğuzhan Asiltürk SP’sine çengeldir. Ali Babacan’ın “ilk dört maddenin tartışılmasını” isteyebilmesi dikkat çekicidir!
Erdoğan’ın dört hedefi
Kısacası, partileri bölme ve parçaları yanına çekme konusunda oldukça deneyimli bir taktisyen olan Erdoğan, 2023 seçimlerinde üçüncü kez aday olup olamayacağı bile anayasacılar tarafından tartışmalı iken, “yeniden kuruluş anayasası” ile birkaç hedefi birden vurmak istemektedir:
1. İktidarını sürdürebilmek için anayasal güvence kazanmaya çalışıyor.
2. Muhalefeti bölmek istiyor. Karşısında tek blok yerine iki blok oluşmasını; bloklar içindeki bazı partileri de bölerek parçaları yanına çekmek istiyor.
3. TBMM’den “uzlaşı” çıkmadığında, “sivil anayasa yaptırmadılar” diyerek anayasacılar-anayasa karşıtları temelinde milleti bölerek seçime gitmek istiyor.
4. Yeni anayasa ile aynı zamanda “beyaz sayfa” açmak istediği ABD ve AB’ye “demokrasi” mesajı vermek istiyor.
Peki bunu başarabilir mi? Konuyu incelemeye devam edeceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Şubat 2021
Türk-Rus ilişkilerine Karadeniz’de sabotaj
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/02/2021
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, senatörlerin sorularına verdiği yazılı yanıtta Türkiye’yle ilgili şu çok önemli mesajı vermişti: “Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa Batı’ya dönük tutmak önemlidir.”
Bu, ABD’nin Ankara’yı Atlantik kampında tutma taktiğinin özünü oluşturuyor. Peki ABD bu taktiği nasıl ve hangi araçlarla uygulayacak?
30 Ocak tarihli “ABD ile AB’nin Çin ve Türkiye endişesi” başlıklı incelememizde buna havuç-sopa” yerine “kama-sopa-çengel” demiştik: Kamayı, Libya, Suriye ve Karadeniz’de Türk-Rus ilişkilerine sokmaya çalışarak; sopayı, yaptırımlar ile Türk ekonomisine sallayarak ve çengeli de NATO ilişkileri üzerinden atarak…
Bu taktiğin bazı adımları görülmeye başladı…
Kalın-Sullivan hattı
ABD yönetimiyle AKP iktidarı arasındaki tek resmi temas, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’la Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan arasında gerçekleşti. Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun, Biden ve Blinken ikilisiyle görüşebilmeyi beklediği şartlarda, Washington’un Ankara’yla teması şimdilik Kalın üzerinden yürütmek istediği anlaşılıyor.
Sullivan-Kalın görüşmesinin içeriğine dair basına yansıyanlar da aslında Biden-Erdoğan görüşmesinden önce fiilen pazarlıkların başladığına işaret ediyor. Akar’ın S-400 için “Girit modeli” geri adımı atmasını ama Kalın’ın daha sonra “S-400’den geri adım atmayacağız” demesini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Ve Kalın, önümüzdeki günlerde Sullivan’la tekrar görüşeceğini belirtiyor; hem Türk-Amerikan hem de Türk-Rus ilişkilerine dair kapsamlı açıklamalar yapıyor. Özellikle NATO vurgusu ve Türk-Rus ilişkileri üzerine çizdiği sorunlar haritası, 30 Ocak’ta yazdığımız ve yukarıda anımsattığımız “kama-sopa-çengel” taktiğinin uygulanmaya başladığına işaret ediyor.
Kalın’ın Türk-Rus sorunlar listesi
Kalın’ın TRT Haber’de Türkiye-Rusya ilişkilerine dair söyledikleri, “Türkiye’yi Rusya’ya yaklaştırmamalıyız” diyen Blinken’i memnun etmiş olmalı!
Kalın “Meselenin özünün, ‘neden Rusya ile böyle bir angajmana girdiniz’ noktasına geldiğini” belirterek “Nasıl ilişki kurduğumuz önemli burada. Bakın ben şunu açıkça söyleyeyim; biz Rusya ile birçok konuda anlaşamıyoruz” dedi ve şunları sıraladı:
Suriye konusu: “Esed rejiminin, Esed’in kendisinin geleceği konusunda farklı görüşlerimiz var.”
Kırım konusu: “Biz Kırım’ın ilhakını hiçbir zaman tanımadık.”
Libya konusu: “Biz Libya’da da farklı yerlerde duruyoruz. Rusya Hafter’e destek verdi, veriyor. Wagner’in orada olmasını bir istikrarsızlık unsuru olarak gördük, görüyoruz.”
Karabağ konusu: “Hatta Karabağ’da bile biraz farklı görüşlerimiz söz konusuydu.”
Tam da ABD’nin “Türk-Rus ilişkilerini Libya’dan başlayarak Suriye’de bozma” hedefine uygun sözler!
NATO’nun “yapıştırıcı” fonksiyonu
Kalın, Biden’ın öncelikle Stoltenberg ile görüşmesini, NATO’ya verdiği öneme bağlıyor ve Sullivan’la görüşmesinde de NATO’nun ikili ilişkileri üzerindeki önemine değindiklerini belirtiyor.
Tam da öyle: Son zamanlarda Türkiye-AB ve Türkiye-ABD ilişkilerinde NATO’nun “yapıştırıcı” fonksiyonu öne çıkarılmaya çalışılıyor. Örneğin AB liderlerinin Türkiye’ye yaptırım için toplanmasından bir gün önce NATO Genel Sekreteri Stoltenberg “Türkiye’nin NATO ve Batı ailesinin parçası olduğu gerçeğini fark etmemiz lazım” mesajı vermiş, AB liderleri de konuyu “NATO gözetiminde ABD’ye havale” durumuna gelmişti.
Şimdi NATO, (ki aslında ABD), Türkiye-Rusya ilişkileri açısından “zayıf karın” gördüğü Karadeniz üzerinde “çengel” atmaya çalışıyor: Stoltenberg’in “NATO’nun Karadeniz’deki varlığı artıyor” açıklaması da, AKP hükümetinin desteklediği Ukrayna’nın NATO’ya “Kırım hava sahasını kullanmayı” önermesi de, Türkiye ile ABD’nin Karadeniz’de ortak tatbikat yapması da bu kapsamda görülmektedir.
Nitekim ABD’nin Ankara Büyükelçisi Satterfield, Karadeniz’deki ortak tatbikattan duyduğu memnuniyeti sosyal medyadan mesaj paylaşarak kutluyor! Tatbikata tepki gösteren Rusya’nın Washington Büyükelçiliği ise şu mesajı yayımlıyor: “ABD ordusunu pervasızca kılıç şakırdatmaya son vermeye ve ülkelerinin karasularında kendi işleriyle ilgilenmeye çağırıyoruz. Karadeniz’de barış ve güvenlik için başkalarının müdahalesine ihtiyaç yok.”
Sonuç olarak ABD’nin Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaya yönelik NATO hamleleri, gittikçe önem kazanıyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Şubat 2021
S-400 sorun değil, sonuçtur
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/02/2021
Erdoğan’ın siyasi tarihi, aynı zamanda “u dönüşlerinin” tarihidir. En ünlü u dönüşlerinden biri, Libya konusundaydı. Önce “ne işi var NATO’nun Libya’da” diyerek müdahaleye karşı çıkmış; ardından da “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için oraya gitmelidir” diyerek müdahaleye katılmıştı!
Örneğin NATO’nun Türkiye’ye kuracağı füze kalkanı konusunda 15 Kasım 2010’da şöyle demişti: “Bu işin komutası kesinlikle bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil.” Çok değil, bir hafta sonra, 22 Kasım 2010’da ise şöyle demişti: “Buranın komuta sisteminin tamamıyla NATO’da olması gerektiğini söyledik ve bunu savunduk.”
Girit modeli, hangarda tutma modelidir
Dolayısıyla Erdoğan’ın S-400 konusunda ani bir dönüş yapması, ne yazık ki olasılık dahilindedir. Hele de S-400’den önce, 2013’te Çin’le FD-2000 anlaşması yapıp, iki yıl ABD ve NATO’yla pazarlık yapıp caydıktan sonra…
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Girit’teki S-300’lerde nasıl bir model kullanılıyorsa, biz de bunu müzakereye açacağız” demesi, işte o olasılığı artıran en yeni gelişme olarak önümüzde duruyor.
Çünkü “Girit modeli”, S-400’ü özetle hangarda tutma modelidir; arada açılıp atış tatbikatında kullanılması sistemi kullanmamaktan çok farklı değildir!
Çünkü S-400 hava savunma sistemi “erken ihbar ve komuta kontrol ağına bağlı” çalışmadıktan sonra etkin çalışmamış olacaktır. Çünkü hangarda duran bir hava savunma sistemi, gerçekte çalışmamış olacaktır.
1997’den 2013’e
Öte yandan Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı’nın “Girit modeli” diyerek geri adım atması, Türkiye’nin Yunanistan’a attırdığı geri adımı bu kez kendisinin uygulamayı kabul etmesi demektir ve vahimdir!
Girit modelinin nereden çıktığını anımsayalım: Rumlar Kıbrıs’a yerleştirmek üzere 1997’de Rusya’dan S-300 almış; Türkiye çok sert tepki gösterip “vururuz” demişti. Rumlar Ankara’nın tepkisi üzerine S-300’leri elden çıkarmak ve Yunanistan’a vermek zorunda kalmıştı. Yunanistan da sistemi Girit’te hangara kapatmıştı.
Ne zaman ki Türkiye’nin 1997’deki kararlılığı AKP’nin dış politikası nedeniyle gevşedi ve sulandı; Yunanistan S-300’ü hangardan çıkarmaya başladı. Yunanistan 2013’ten itibaren, S-300’ü hem NATO hem de örneğin İsrail’le ikili tatbikatlarda, hangardan çıkarıp kullandı. (İsrail de böylece Suriye’deki S-300’leri aşabilmenin eğitimini yapmış oldu!)
ABD’yle pazarlık yanlışı
Hep söyledik, Erdoğan’ın dış politikası Yeni-Abdülhamitçiliktir. Erdoğan Rusya’yla anlaşarak kendisine bölgede alan açmak istiyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanmaya çalışıyor ve iki büyük kuvveti de AB’yle dengeleyebileceğini varsayıyordu.
Ne yazık ki S-400 için de aynısını yaptı, yapıyor. 2020 nisanında çalıştırılacağını ilan ettiği S-400’ü salgın “bahanesiyle” çalıştırmaması, pazarlığa dairdi. Bugün Girit modeli üzerinden ABD’ye müzakere çağrısı yapmaları da pazarlığa dairdir.
Açık ki S-400’ü ABD’den ciddi bir taviz koparmanın aracı olarak kullanmak istiyorlar. Ancak fena yanılıyorlar. Çünkü S-400, iddia edildiği gibi Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli sorunu değildir; gerçekte sorunların sonuçlarından biridir. O nedenle S-400 konusunda verilecek taviz, karşılığı alınacak bir taviz değil; köklü geri çekiliş olacaktır.
Tam da bu nedenle nisan ayından beri S-400’ün çalıştırmayı geciktirmenin, Türkiye’nin elindeki avantajı kaybetmesine neden olacağını yazdım. Daha Trump döneminde ya da en azından ABD seçim atmosferinde sistemin aktif hale getirilmesinde sayısız yarar olduğunu belirttim.
Ancak bunlar yapılmadı ve şimdi S-400’ü “tam performans çalıştırmamanın” karşılığında ABD’den bir şeyler koparabilmeyi umuyorlar. Ancak bu, tersine Rusya’yla da sorun demektir!
S-400 bağımsızlık konusudur
Hep söyledik: S-400’ü sadece bir füze savunma sistemi olarak görmek hatadır. S-400 füze savunma sistemi olmaktan öte bölge merkezli dış politika demektir, Türkiye-Rusya-İran işbirliği demektir, silah envanterini çeşitlendirerek tek bir yere bağımlılığı azaltmak demektir, ulusal füze savunma sistemi için bir ara aşama demektir. S-400 son tahlilde Atlantik’ten bağımsız hareket edip edememe demektir.
O nedenle S-400 pazarlık edilemez, ABD’yle müzakere edilemez!
Çin’in FD-2000’inden sonra Rusya’nın S-400’den de taviz vermek, vahim bir hata olur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Şubat 2021
Biden’ın önündeki ABD-Çin rekabet tablosu
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/02/2021
Çin Halk Cumhuriyeti, ısrarla yeni ABD yönetimine “ilişkileri düzeltme” çağrısı yapıyor. Beijing yönetimi Çin ile ABD ilişkisinde “barışçı ve yapıcı bir işbirliği” temeli olması gerektiğini savunuyor.
Geçen hafta Çin Komünist Partisi (ÇKP) Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Yang Cieçı ülkesinin bu amacını tekrarladı ve “Çin, ABD ile ilişkisini, çatışma ve cepheleşmeye yer olmadan karşılıklı saygı ve kazanç temelinde yürütmeye hazırdır” dedi (AA, 2.2.2021).
Daha önce ülkesinin Washington Büyükelçiliğini ve Çin Dışişleri Bakanlığını da yapan Yang Cieçı konuşmasında iki önemli vurgu yaptı: 1. Çin ABD’nin dünyadaki konumuna meydan okumuyor. 2. Çin ABD’nin yerini alma niyetinde değil.
ÇİN ABD KARŞISINDAKİ TUTUMU
ÇKP Dış İlişkiler Komisyonu Başkanının açıklaması, Biden yönetimine bir çağrı elbette ama aynı zamanda Trump döneminde de ıslarla dile getirdiği bir tutum, bir çizgi aslında…
Örneğin geçen yaz ünlü ABD’li stratejist Henry Kissinger ile 30 kadar diplomatın katıldığı bir kolokyumda, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ülkesinin ABD’yle ilgili genel tutumunu özetlemişti. Wang Yi, “Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil” demişti (Global Times, 9.7.2020).
Wang Yi, Çin’in ABD politikasının aynı olduğuna dikkat çekerek şunları söylemişti: “Çin ve ABD, farklı sistemler ve medeniyetler olarak barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmalı. Çin’in ABD politikası değişmedi. Çin-ABD ilişkilerini hâlâ iyi niyet ve samimiyetle büyütmeye hazırız. ABD’deki bazı arkadaşlar Çin’e karşı ihtiyatlı davranmış olabilirler. Bir daha vurgulamak isterim ki, Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil.”
Çin yönetimi, ABD’nin her saldırgan tavrı karşısında ısrarla bu çizgiyi savunmuştu. Örneğin yine geçen yaz ABD’nin Çin’i uluslararası düzeni yıkmaya çalışmakla suçlaması karşısında Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Çunying “Çin’in hiçbir zaman ABD’nin yerini alma niyeti olmadığını ve iki ülkenin orta yolda buluşması gerektiğini” söylemişti (Haber Türk, 17.7.2020).
BIDEN YÖNETİMİNDE SALDIRGANLIK İŞARETLERİ
Ancak Biden yönetiminin açıklamaları, yeni ABD yönetiminin Trump’ın başlattığı ticaret savaşlarını sürdüreceğine, dahası Güney ve Doğu Çin Denizi’nde daha saldırgan bir politika izleyeceğine işaret ediyor.
Kısacası emperyalist Washington yönetimi, Beijing’in “barışçı ve yapıcı işbirliği” tavrına karşı saldırganlığını artırarak sürdüreceğini ilan ediyor.
Neden? Çünkü emperyalist ABD’nin temsilcileri, zamanın Çin’e yaradığını, Çin’e karşı aktif tutum sergilemedikleri taktirde Çin tarafından geçileceklerini, bunun da kendi emperyalist çıkarlarını tehlikeye atacağını görüyor.
Kısası emperyalist ABD, Çin’in “dayanışmacı ve paylaşımcı küreselleşmeciliği” yerine kendi çıkarlarını gözeten “emperyalist küreselleşmeciliğin” sürebilmesini sağlamaya çalışıyor.
ÜRETİM-SÜPER GÜÇ İLİŞKİSİ
Ancak ABD saldırganlığının da genel gidişatı değiştiremeyeceğini görüyoruz. Zira elbette askeri güç önemlidir ancak genel gidişatı belirleyen tek parametre askeri güç değildir. 10 bin yıllık sınıflı toplumlar tarihi göstermiştir ki üretim biçimi ve ilişkileri eskiyen, üretimi zayıflayan süper kuvvetler yıkılır ve onların yerini yeni üretim güçleri alır: Sümer ve Mısır’dan Roma’ya, İngiltere’den ABD’ye bu gerçek hiç değişmemiştir.
Uygarlığın lokomotifliğini yapan “süper güçler” yükselir ve inişe geçer; kimi çarpışarak çöker kimi yerini adım adım bırakır. Bu tarihsel gerçeklik ABD için de geçerlidir.
Sosyalist üretim ilişkisi kapitalist üretim ilişkisinden daha üretkendir; sosyalist piyasa, kapitalist piyasadan daha verimlidir; sosyalist kültür kapitalist kültürden daha insan merkezlidir özetle…
Emperyalist ABD’nin adım adım üretim, ticaret hatta teknoloji gibi alanlarda liderliğini yitiriyor olması bundandır.
BÜYÜK DEĞİŞİMİN TABLOSU
Çin, Satın Alma Gücü Paritesine göre bir süredir dünyanın en büyük ekonomisidir. Kısa bir süre sonra, piyasa fiyatları ölçüsüyle de ABD’yi geçeceği görülüyor. ABD ile Çin arasındaki makasın son 30 yılda nasıl kapandığı, iki ekonomi modelinin hangi büyüme oranlarıyla seyrettiği iktisat teorileri açısından önemli derslerle doludur.
Üretim, elbette ticaret verilerine de yansıdı. Çin’in dünya ticaretindeki payı örneğin 2003’te yüzde 5,9’du; 2019’da yüzde 13,2’ye çıktı. ABD’nin payı aynı yıllarda yüzde 9,8’den yüzde 8,5’e düştü.
ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi örneğin 2009’da 4 trilyon dolar iken Çin’in hacmi 1,8 trilyon dolardı. Çok değil, sadece 10 yılda tablo değişti: 2020 yılında ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi hâlâ 4 trilyon dolar iken, Çin’in 5,5 trilyon dolara yükseldi.
En büyük 500 şirket içindeki tablo da büyük değişime işaret ediyor: Örneğin 2008 yılında ilk 500 şirket içinde 29 Çin şirketi vardı; gelirleri 1,1 trilyon dolardı ve toplam içindeki payı yüzde 5’ti. Sadece 10 yıl sonra tablo şöyle değişti: 2020’de ilk 500’de 129 Çin şirketi var; gelirleri 8,3 trilyon dolar ve toplam içindeki payı yüzde 25.
UÇAK GEMİLERİNE KARŞI HİPERSONİK FÜZE
Öte yandan Trump döneminde ABD’nin Çin’e ticaret savaşı açması da, o alanda ortaya çıkan büyük değişim nedeniyleydi. Çin 5G ve yapay zeka gibi en gelişmiş teknoloji alanlarında ABD’yi geçmiş durumda. Alınan patent sayısında bile büyük değişim yaşanıyor artık.
Kısacası hemen her alanda emperyalist ABD ya geçildi ya da geçilmek üzere. ABD’nin hâlâ açık ara üstünlük sağladığı alan ise askeri gücü…
İşte ABD Biden döneminde bu güce, açık ara önde olduğu askeri gücüne olabildiğince yaslanmak istiyor. Ancak orada da ölçüleri sadece bütçe büyüklüğü ve silah sayısıyla yapmanın oldukça yanıltıcı olduğunu belirtelim: Zira savunma pozisyonu, bu gibi durumlarda saldırı pozisyonundan her zaman daha avantajlıdır. Çin’in uçak gemisi avlayan hipersonik füzelere yatırımı boşuna değil…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Şubat 2021
Daha uzun telgraf – 2
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/02/2021
Atlantik Konseyi’nin yayımladığı Çin’i hedef alan ABD stratejisi önerisini incelemeyi bugün de sürdürüyoruz.
Raporun esas olarak ABD’ye, Çin ile ÇKP’yi, ÇKP ile Xi Jinping’i ayırarak, doğrudan Xi Jinping’i hedef alan bir strateji önerdiğini yeniden belirtelim.
Rapora göre Çin’in ABD stratejisi
Raporu hazırlayan isimsiz diplomat, Çin’in ABD’ye karşı çok başarılı bir strateji uyguladığını belirterek şu saptamaları sıralıyor:
1- Çin, ABD’yi teknolojik bir güç olarak geçmek ve böylece onu dünyanın baskın ekonomik gücü olarak yerinden etmek istiyor.
2- Çin, ABD’nin küresel finansal sistemi üzerindeki hakimiyetini ve ABD dolarının küresel rezerv para birimi statüsünü zayıflatmaya çalışıyor.
3- Çin, ABD ve müttefiklerini Tayvan, Güney Çin Denizi veya Doğu Çin Denizi üzerinde herhangi bir çatışmaya müdahaleden caydırmaya yetecek askeri üstünlüğe ulaşmaya çalışıyor.
4- Çin, ABD’nin güvenilirliğini ve nüfuzunu zayıflatarak, ABD’nin yanında yer alabilecek ülkeleri kendi yanına çekmeye çalışıyor.
5- Çin, Batı baskısını dengelemek için en değerli stratejik ortağı Rusya ile ilişkilerini derinleştiriyor.
6- Çin, Kuşak ve Yol Girişimini, gelecekteki Çin merkezli küresel düzenin temelini oluşturmak üzere şekillendiriyor.
7- Çin, uluslararası kurumlar içindeki etkisini sürekli artırmaya çalışıyor.
ABD’nin Çin stratejine karşı yapacakları
İsimsiz diplomat, raporunda, bunlara karşı ABD’nin yapması gerekenleri ise şöyle sıralıyor:
1- ABD ekonomik ve teknolojik üstünlüğü korumalı.
2- Doların küresel rezerv konumu korunmalı.
3- ABD, ezici konvansiyonel askeri caydırıcılığını sürdürmeli ve stratejik nükleer dengede kabul edilemez nitelikteki bir değişikliği mutlaka önlemeli.
4- Çin’in bölgesel genişlemesi, özellikle de Tayvan ile birleşmesi önlenmeli.
5- ABD, ittifaklarını ve ortaklıklarını pekiştirmeli ve genişletmeli.
6- Liberal uluslararası düzeni korumalı, bunun için gerekli reformları yapmalı.
Operasyonel stratejinin yedi entegre bileşeni
İsimsiz diplomat, ABD için önerdiği “operasyonel hale getirilmiş” stratejinin şu “yedi entegre bileşen”den oluşması gerektiğini savunuyor:
1- ABD uzun vadeli ulusal gücünün ekonomik, askeri, teknolojik ve insangücü temellerini yeniden inşa etmeli.
2- Çin’i caydıracak kırmızı çizgiler belirlenmeli.
3- Ulusal güvenlik çıkarları belirlenmeli.
4- Daha az kritik alanlar belirlenmeli.
5- İklim, salgın ve nükleer güvenlik gibi ortak konular, ABD’nin çıkarları dahilinde tanımlanmalı.
6- Çin rejimine karşı ideolojik savaş yürütülmeli.
7- ABD bu konularda Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle ayrıntılı anlaşmalı ve onları ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzeni ortak savunmaya yöneltmeli.
ABD’nin Çin stratejinin on ilkesi
“Daha uzun telgraf” raporuna göre ABD stratejisi, şu on ilke temelinde geliştirilmeli:
1- ABD stratejisi Amerikan gücünün dört temel direğine dayanmalı (ordu, dolar, teknoloji ve liberal değerler).
2- ABD stratejisi yerel ekonomik ve kurumsal zayıflıklarla ilgilenerek başlamalı.
3- ABD’nin Çin stratejisi hem ulusal değerlere hem de ulusal çıkarlara bağlı olmalı.
4- ABD stratejisi büyük müttefiklerle tam olarak koordine edilmeli ki Çin’e karşı ortak hareket edilebilsin.
5- ABD’nin Çin stratejisi, müttefiklerinin ve ortaklarının daha geniş siyasi ve ekonomik ihtiyaçlarını gözetmeli.
6- ABD istese de istemese de Rusya ile ilişkilerini yeniden dengelemeli.
7- ABD’nin Çin stratejisinin ana odağı, genel olarak yerel Çin siyasetinin iç fay hatlarına ve özellikle de Xi Jinping’in liderliğine yönelik olmalı.
8- ABD stratejisi, yenmek istediği Çin stratejisinin doğuştan gerçekçi doğasını asla unutmamalı.
9- ABD stratejisi, Çin’in şimdilik ABD’yle çatışma konusunda son derece endişeli olduğunu ancak önümüzdeki on yılda askeri denge değiştikçe bu tutumun değişeceğini anlamalı.
10– Xi Jining’in düşüşüne katkıda bulunabilecek en büyük faktör ekonomik başarısızlıktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Şubat 2021
Daha uzun telgraf – 1
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/02/2021
Geçen yüzyılın en önemli belgelerinden biri, Moskova’da diplomatik görev yapan George Kennan’ın yazdığı “uzun telgraf”tı. ABD, Kennan’ın bu raporunu temel alarak SSCB’yi çevreleme stratejisi oluşturmuş ve uygulamıştı. O nedenle Kennan Soğuk Savaş’ın mimarı diye anılmıştı.
Önümüzde bir rapor daha var, bunun adı ise “daha uzun telgraf”. Atlantik Konseyi tarafından yayımlandı ama imzasız. Muhtemel ki Çin’de görev yapmış bir ABD’li diplomat ya da yeni ABD yönetimi içinde kritik role sahip diplomat…
Ve rapora “daha uzun” telgraf denmesi de, ABD’nin Çin’le mücadele stratejisinin SSCB’yle mücadele stratejisinden çok daha zor olduğuna işaret etmek için büyük olasılıkla…
ÇKP’nin SSCB dersleri
Rapor, “ABD’nin 21. yüzyılda yüz yüze geldiği en önemli zorluğun devlet başkanı ve parti genel sekreteri Xi Jinping’in yönetiminde giderek ‘otoriterleşen’ Çin’in yükselişi” saptamasıyla başlıyor.
Peki ABD, yükselen bu Çin’e karşı ne yapmalı?
İsimsiz diplomat şunu belirtiyor: Kennan’ın raporu, esas olarak Sovyet modelinin kendi içindeki yapısal zayıflıklarının bir analiziydi. SSCB’nin en sonunda kendi çelişkilerinin ağırlığı altında çökeceği analitik sonucuna varıyordu. Çevreleme stratejisi, bu esasa dayanıyordu. Ancak bunu Çin’e uygulamak mümkün değil. Çünkü Çin Komünist Partisi (ÇKP) SSCB’de neyin yanlış gittiği üzerine çok iyi çalıştı ve önemli dersler çıkardı. O nedenle ABD stratejisinin -tıpkı SSCB stratejisinde olduğu gibi- Çin’in içeriden çökeceği varsayımına dayanarak hazırlanması, son derece tehlikeli olacaktı.
Peki bu durumda ABD stratejisi ne olmalı?
ÇKP’yi değil, Xi Jinping’i hedef almak
İsimsiz diplomat, Trump döneminde Çin alarmının verilmesinin, Çin’in “baş rakip” ilan edilerek bir strateji hazırlanmasının doğru ama yeteriz olduğunu savunuyor. Rapora göre o stratejinin sorunu, “doktrinsel bir tutum beyanı olması” ve “operasyonel hale getirilecek kapsamda olmaması” şeklinde değerlendiriliyor.
Ve isimsiz diplomat ABD’ye, Çin devletini, hatta ÇKP’yi bile hedef almamayı; yerine Xi Jinping ile onun birinci halkasını hedef almayı öneriyor!
ABD’nin bir dönem Çin halkı ile Çin devletini ayırmasını, sonrasında Trump döneminde Çin ile ÇKP’yi ayırmasını önemli buluyor ancak 91 milyon üyeli ÇKP’yi bile Xi Jinping ve onun birinci halkasından ayrı tutmayı öneriyor.
Özel sektör ÇKP kontrolünde
İsimsiz diplomatın birkaç önemli saptaması var:
1. Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e geri döndürdü.
2. ÇKP Xi Jinping liderliğinde piyasa reformlarını durdurdu.
3. Özel sektör artık doğrudan ÇKP kontrolü altında.
4. Çin, Deng Xiaoping, Jiang Zemin ve Hu Jintao dönemlerinde statüko gücüydü; Xi Jinping döneminde revizyonist güç haline geldi.
İsimsiz diplomat bu saptamaları, ABD’nin neden doğrudan Çin’i hatta ÇKP’yi değil de, Xi Jinping ile birinci halkasını hedef alması gerektiğini anlatmak için yapıyor…
Zira isimsiz diplomat aynı zamanda Xi Jinping’in siyasi muhaliflerini etkisizleştirdiği, yolsuzlukla mücadele operasyonları üzerinden tasfiyeler yaptığı, özel sektörü baskı altında tuttuğu gibi iddialarını sıralayarak, bunlardan hareketle ABD’nin ÇKP’nin seçkinleri ile Xi Jinping arasındaki çıkar çatışmasından yararlanması gerektiğini söylüyor.
Çin’i 2013 öncesine döndürme hayali
Ve isimsiz diplomatın çizdiği sınır da şu: Çin’i 2013 öncesine döndürmek.
Raporda bunun gerekçesi de şöyle ifade ediliyor: ABD, Mao sonrası beş liderle de çalışabileceğini gösterdi. O nedenle ABD için Çin, Xi Jinping’in iktidara geldiği 2013 öncesinin statükosuna döndürülmeli.
Atlantik Konseyi’nin Çin’e karşı ABD stratejisi olarak önerdiği 85 sayfalık bu çok önemli raporu, bir sonraki yazımızda da incelemeyi sürdüreceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Şubat 2021
İlk Türk tankı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/02/2021
Em. Org. Ergin Saygun’un sosyal medyada paylaştığı o “ilk Türk tankı” fotoğrafı, ne kadar da çok şey anlatıyor. Şöyle demiş Saygun: “1942 yılında yapılmış ilk Türk tankı. Motoru Ford. Diğer tüm parçaları yerli. 1946 yılındaki Cumhuriyet Bayramı resmi geçidine katılmış.”
Peki sonra ne oldu? Türkiye neden tank üretemedi? 30’larda, 40’larda uçak ve tank üreten Türkiye’den bugünkü Türkiye’ye nasıl geldik? Yanıtı S-400 konusuna kadar uzanıyor…
Mühendisin işaret ettiği gerçek
Türkiye’nin Cumhuriyet’le birlikte başlattığı “milli sanayi” hamlesinin en önemli adımlarından biri, 1929’da Kırıkkale Çelik Fabrikası’nın temelini atmasıydı. 1932’de tamamlanan fabrikada uçak çeliğinden paslanmaz çeliğe kadar 150 çeşit çelik üretildi.
Çelik fabrikası olmasa tank da uçak da olmazdı. İlk Türk tankı, o çelik üreten fabrika açma anlayışının devamıydı. Türkiye’nin o “milli sanayi” hamlesine katılan mühendislerden Selahattin Şanbaşoğlu (1907-1995), ilk tankın yapılışını şöyle anlatmıştı:
“1940’ta, kendi girişimimizle tank yaptık. Bunun sadece Ford motoru dışarıdan geldi. Dizaynı bizimkilerindir. Tipi kendimize mahsustur. Kamil, Necati filan yaptılar. Zırh levhası, topu, paleti, aktarma organları hepsi bizim üretimimizdir. Bu tank, 1946’da Cumhuriyet Bayramı töreninde geçti.”
Peki sonra ne oldu? Yanıtını da veriyor Şanbaşoğlu: “Amerikan yardımı başlayınca hazırcılık ve kolaya kaçma başladı.”
İşin püf noktası tam da burasıdır!
S-400 ve F-35
Türkiye NATO üyeliğiyle kendi tankını, uçağını üreten bir ülke olmaktan çıktı ve adım adım başta ABD olmak üzere Alman, İngiliz, Fransız silahlarına mahkûm oldu!
Bu öyle bir mahkumiyetti ki, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında silah ambargosu uyguladıklarında milli savunmamız zaafa uğradı. İşi, sınır ötesi operasyonlarda, “benim sattığım tankı kullanamazsın” seviyesine kadar getirdiler.
İşte bugün de S-400 tartışması yaşıyoruz. Türkiye’ye “Rus S-400’ü kuramazsın yoksa ambargo uygularız” diyorlar…
Bu köşede çokça yazdım:
1. S-400, milli füze savunma sistemimizi oluşturmamızın bir aşaması olarak oldukça değerlidir. Kesinlikle S-400’den taviz verilmemeli, bu sistem kurulmalıdır.
2. ABD’nin S-400 nedeniyle Türkiye’yi F-35 programından çıkarması, fırsata çevrilecek bir krizdir. Türkiye ancak bu tür ambargolar sayesinde “milli silahlanmanın” önemini görmektedir. Bugün çok başarılı işlere imza atan Aselsan’ları, Havelsan’ları, Roketsan’ları ABD’nin Kıbrıs ambargosu nedeniyle kurmuştuk.
Batı ambargosu, Türkiye’yi yeniden tankını, uçağını üretebilen bir ülke olmaya zorlayacaktır.
Örtülü Batıcılık
Bu anlayışa, yani Cumhuriyet’in “milli sanayi” anlayışına dönmemizin önündeki en önemli engel, açık ve örtülü Batıcılıktır.
Örneğin “Atatürk de batıcıydı” diyerek Türkiye’nin ABD/NATO ilişkisini sürdürmesini savunurlar. Oysa Atatürk “muasır medeniyeti (çağdaş uygarlığı)” işaret etmişti. “Muasır medeniyet seviyesi” geniş tarih içerisinde dünya uygarlığına kim lokomotiflik yaptıysa, onun seviyesi olmuştu: Dün Batıydı, bugün adım adım ticaretin merkezi olarak yükselen Asya-Pasifik, dünya uygarlığının lokomotifliğini üstlenmeye hazırlanıyor.
Örneğin “Türkiye’nin ABD ve AB’den kopması savunuluyor” iddiasıyla Türkiye’nin ABD/NATO ilişkisini sürdürmesini isterler. Oysa “Türkiye ABD ve AB’den kopsun, diplomatik ilişkisini kessin, ticaret yapmasın” diyen yok. ABD’yle bağımlılık ilişkisine ve AB’yle “aday üyelik” aldatmacasına son verilmesini istemek, ABD ve AB’yle diplomatik ve ticari ilişkileri koparmak değil elbette.
Örneğin “Türkiye’nin ABD’ye bağımlı olması yerine Çin’e bağımlı olması savunuluyor” iddiasıyla, örtülü Batıcılık yaparlar. Oysa “tam bağımsız Türkiye” diyenler, Türkiye’nin herhangi bir bağımlılık ilişkisine tümden karşı çıkıyorlar.
Örneğin “ABD emperyalist de, Çin değil mi” diyerek Türkiye-Çin yakınlaşmasına itiraz ederler. Oysa ülkeler açısından temel soru şudur: Tehdit nereden geliyor? Bugün Türkiye’ye tehdit Çin ya da Rusya’dan değil, ABD’den geliyor.
Yeniden üretim
Tüm bunlar, açık ve örtülü Batıcılık argümanlarıdır ve o anlayışın Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır.
Türkiye, II. Dünya Savaşından sonra “Küçük Amerika” olma hedefiyle ABD’ye bağımlı olmayı kabul ederek sadece tankını, uçağını değil, buğdayını, pamuğunu bile üretemez hale geldi. O süreç aydınlanma devrimini boğdu, ılımlı İslamcılığı iktidar yaptı. O süreç Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirdi.
Yeniden üretebilmek, dışarıdan satın almaya mecbur kalmamak için önce bu bağımlılık ilişkisini koparıp atmamız gerekiyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Şubat 2021
KISSINGER’IN PASİFİK TOPLULUĞU HAYALİ
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/02/2021
UÇAK GEMİSİ AVLAYAN HİPERSONİK FÜZELER DÖNEMİ
Henry Kissinger, ABD’nin geçen yüzyıl dış politikasının en önemli isimlerinin başında geliyordu…
ABD-Çin barışının mimarı olan Kissinger, o barışın 40. yılında, 2012 yılında bir beklentisini dile getirmişti: Pasifik Topluluğu…
Kissinger’a göre Pasifik’in iki ucundaki ABD ve Çin kutuplaşmış bloklar halinde rekabet etmek yerine, ortak bir girişimin tarafı olmalıydılar.
Kissinger, Immanuel Kant’ın Edebi Barış’ına atıfla, barışın ya insanın iç görüsüyle ya da büyük bir çatışmanın sonucunda geleceğini belirterek, dünyanın bir yol ayrımında olduğuna dikkat çekmişti.
Özetle ABD ve Çin’in çatışması felaket, işbirliği ise barıştı…
İşte bunun yolu da Pasifik Topluluğu’ydu…
TRUMP’IN ÇEKİLDİĞİ ORTAKLIK
Kissinger’ın Pasifik Topluluğu hayalini anımsamama neden olan, Biden’ın yeni bir Trans-Pasifik Ortaklığı oluşturacağı haberleri oldu…
Zira Trans-Pasifik Ortaklığı Ticaret Paktı, Biden’ın başkan yardımcısı olduğu dönemin projesiydi. Görüşmeleri 2010 yılında başlamış ve 2016 yılında anlaşma imzalanmıştı.
Ancak ABD Başkanı Donald Trump Ocak 2017’de pakttan çekilmişti.
ABD çekildikten sonra 11 üye 30 Aralık 2018’de Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeye Açık Anlaşma imzalamıştı.
Çin ise bu süreçte çok önemli bir başka ortaklığı geliştirmişti…
Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP), sekiz yıl süren müzakerelerin ardından Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 10 üye ülkesi tarafından 15 Kasım 2020’de imzalanmıştı.
Bu ortalığın en önemli özelliği ise dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturmasıydı.
ÇİN-ASEAN İLİŞKİSİNİN SEYRİ
Pasifik bölgesindeki siyasi ve ekonomik ortaklıkları anlayabilmek ve ondan daha önemlisi Pasifik’teki güç mücadelesinin ne yönde evrildiğini görebilmek için aslında ASEAN’daki değişime bakmamız gerekiyor…
Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN, ABD’nin komünizmi engellemek için kurduğu örgütlerden en önemlisiydi. 8 Ağustos 1967’de Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında kurulan örgütün hedefi, Vietnam Savaşı’ndan kaynaklanan yeni devrimci dalgaya barikat olmaktı.
Yıllar içinde örgütün misyonu değişti. Hatta 1995’te Vietnam, 1997’de Laos ve 1999’da da Kamboçya örgüte katıldı.
ABD için örgütün 2000’li yıllardaki önemi ise Çin’e karşı denge araçlarından biri olabilmesinden geçmekteydi. ABD bu amaçla hem doğrudan ASEAN’la hem de tek tek ASEAN üyesi ülkelerle Çin’e karşı işbirliği yaptı.
Ancak 2013’te bir kırılma yaşandı. Amerika’nın Sesi, o yıl yapılan ASEAN Zirvesi haberine “ASEAN Zirvesi Çin’e yaradı” başlığını attı (10 Ekim 2013). ABD Başkanı Barack Obama, federal hükümetin kapatılması yüzünden zirveye gidememişti. Yorumlara göre Çin, Münhasır Ekonomik Bölge sorunu yaşadığı 10 ASEAN üyesinin dördüyle, bu fırsatta “ikili çözüm” olanağı yakalamıştı.
Ardından Çin adım adım ASEAN’la ilişkilerini geliştirdi ve en sonunda Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da katarak 10 ASEAN üyesiyle Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP) imzalayıp, dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturdu.
BIDEN’IN YAPABİLECEKLERİ SINIRLI
Durum bu…
Ve Joe Biden’ın önceliği, ABD’nin “baş rakip” ilan ettiği Çin’i durdurabilmek…
ABD bunu Hint-Pasifik stratejisi olarak isimlendirdiği strateji ile yani Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinden Çin’i kuşatmaya çalışarak yapacak…
Yani öyle Henry Kissinger’ın hayal ettiği gibi ABD’nin Çin’le işbirliği aradığı ve Pasifik Topluluğu kurmak istediği bir durum yok.
Tersine ABD’nin makası kapatmak üzere olan Çin’e karşı daha da sertleşebileceği bir sürece girmiş görünüyoruz.
Ancak önemle belirtelim: O sertleşme tabloyu değiştirmeyecek zira “uçak gemisi avlayacak özellikte hipersonik füzeler” dönemi başlamış durumda!
Biden’ın yapabileceği iç karışıklık kışkırtmalarından ve Çin’e karşı alternatif bölgesel ortaklıklar kurmaya çalışmaktan ibaret kalacak…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Şubat 2021