Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
ABD-İran mücadelesi ve nükleer pazarlık
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/02/2021
Obama döneminde ABD, İran’ı “uluslararası sistem içine çekerek sınırlandırma” politikası izlemişti. 2015’te BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere ile Almanya’nın İran’la imzaladığı nükleer anlaşma, işte o çizginin bir gereğiydi.
Trump farklı bir yol izlemeyi seçti. İran’ı “uluslararası sistem içine çekerek sınırlandırma” yerine, onu siyasi ve ekonomik olarak baskılayarak, hatta suikastlar düzenleyerek “terbiye” etme yolunu izledi. Arap-İsrail normalleşmesinden, İran’a karşı Arap NATO’su (Ortadoğu NATO’su) kurmaya uzanan pek çok Trump hamlesi, işte o çizginin gereğiydi.
Biden’ın, İran’la nükleer anlaşma imzalayan Obama’nın yardımcısı olması, Biden döneminin “III. Obama” dönemi olarak isimlendirilmesini ve İran’la anlaşmaya dönme beklentisini doğurdu. (Biden döneminin “III. Obama” döneminden ziyade “I. Harris” dönemi olması, çok daha olası.)
ABD lütfu değil, İran başarısı
Nitekim Biden döneminin ilk günlerinde yapılan kimi açıklamalar bu beklentiyi güçlendirdi. Örneğin ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie, Trump döneminin son günlerinde İran’la bir savaşın eşiğinden döndüklerini açıkladı; Biden’la bir “fırsat dönemine” girildiğini savundu. Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “İran yeniden anlaşmaya uymayı kabul ederse biz de anlaşmaya döneceğiz” dedi. Örneğin Biden, İran ile nükleer anlaşmanın mimarlarından Robert Malley’i, İran Özel Temsilcisi olarak atadı.
Burada önemle belirtelim: Yeni ABD yönetiminin İran’la nükleer anlaşmaya dönme eğiliminde olması, bazı kesimlerce yorumlandığı gibi “Trump faşizminden Biden demokrasisine” geçişten kaynaklanan bir yumuşama değil, emperyalist ABD’nin hegemonyasının zayıflamasının ve İran’a diş geçirememesinin kaçınılmaz sonucudur.
Dolayısıyla yeniden nükleer anlaşma imzalanabilmesi olasılığını bir ABD lütfu olarak değil, bir İran başarısı olarak yorumlamak gerekir.
Anlaşmanın çerçevesi genişletme
Yeni/yeniden nükleer anlaşmanın önünde iki temel sorun var: Birincisi, anlaşmanın çerçevesi aynı mı olacak? İkincisi, anlaşmanın özneleri aynı mı kalacak?
Biden yönetiminin anlaşmaya dönebilmenin bir ön şartı olarak anlaşmanın çerçevesini genişletmeyi masaya getirebileceği görülüyor. Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki’nin şu sözleri, bu bağlamdaki ilk pazarlık olarak okunabilir: “Başkan Biden, ABD’nin diplomasi yoluyla nükleer kısıtlamaları genişletmesi ve uzatması, İran’ın balistik füze programı ve bölgesel faaliyetleri de dahil endişe konularına temas edilmesi gerektiğine inanıyor.” Unutulmasın: Trump yönetimi, Obama’nın imzaladığı nükleer anlaşmadan çekilirken, tam da bu konuları gerekçe göstermişti!
2015 anlaşmasının başarısında önemli rol oynayan Moskova, bu yaklaşıma karşı çıkıyor. Rusya’nın BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dimitri Polyanski ülkesinin anlaşmanın kapsamının genişletilmesini desteklemediğini açıkladı.
Anlaşmanın öznelerini genişletme
İran’la yeni/yeniden nükleer anlaşmanın önündeki ikinci sorun ise anlaşmanın öznelerinin aynı kalıp kalmayacağı…
Atlantik cephesi içinde öznelerin artırılması görüşü olduğu anlaşılıyor. Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’ın önerisi şöyle: “İran’la müzakereler oldukça katı olacak. Suudi Arabistan da dahil olmak üzere bölgedeki ortaklarımızı nükleer anlaşmaya dahil etmek gerekecek.”
İran bu öneriye haklı olarak karşı çıktı. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatibzade’nin Macron’a yanıtı şöyleydi: “Nükleer anlaşma, BM Güvenlik Konseyi 2231 Sayılı Kararı’nca onaylanan çok taraflı bir uluslararası anlaşma, müzakere edilemez ve tarafları da açıkça belli ve değiştirilemez.”
İlk çarpışma
Burada önemli bir durum, Trump’ın ABD’yi anlaşmadan çekmiş olmasının, anlaşmayı ortadan kaldırmadığı gerçeğidir. Anlaşma ABD’siz olarak hâlâ uygulamadadır.
İşte bu nedenle aslında mesele “yeni bir anlaşma” değildir, “mevcut anlaşmaya” ABD’nin dönüp dönmeyeceğidir. Haliyle Tahran’ın kendisine zemin alacağı gerçek budur.
Bu “nükleer pazarlığın” sonucu, ABD açısından sadece İran’la ilişkilerinin gidişatını değil, Biden dönemi boyunca ABD’nin Çin’le, Rusya’yla ve Türkiye’yle ilişkilerinin de gidişatını etkileyecek bir ilk “güç mücadelesi” olacaktır.
Yani ABD-İran nükleer pazarlığı, bölgesel ve küresel güç mücadeleleri içinde bir ilk çarpışma olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Şubat 2021
ABD ile AB’nin Çin ve Türkiye endişesi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/01/2021
ABD Başkanı Joe Biden’ın ilk birkaç dış politika hamlesi, çeşitli kesimlerde “iyimserlik” oluşturdu. Benzerini Obama ve Trump dönemlerinde de yaşamıştık: Trump’ın ABD’yi emperyalist olmaktan çıkaracağı ve “milli devlet” yapacağı bile savunulmuştu! Sanırsın emperyalist devletler aynı zamanda milli devlet değil!
Nedir peki o ilk hamleler?
ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie, Trump döneminin son günlerinde İran’la savaşın eşiğinden döndüklerini ancak artık yeni yönetimle ABD’nin eski politikasının geri geleceğini söyledi. Org. McKenzie, ABD ve İran ilişkilerinin “fırsat dönemine” girdiğini belirtti. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “İran yeniden anlaşmaya uymayı kabul ederse biz de anlaşmaya döneceğiz” mesajı verdi.
Diğer yandan ABD Başkanı Biden, Trump’ın Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle yaptığı silah satışı anlaşmalarını askıya aldı.
Ayrıca ABD’nin BM Daimi Temsilci Yardımcısı Richard Mills, askıya alınan Filistin’e yardımları yeniden başlatacaklarını ve iki devletli çözüm için çalışacaklarını açıkladı.
ABD’nin hızlı Çin hamleleri
Bunlar, aslında ABD’nin esasa yoğunlaşacağına işaret eden hamleler. Nedir o esas? ABD Biden döneminde “baş rakibi” Çin’e karşı yoğunlaşacak.
Nitekim Biden döneminin Çin’le ilgili ilk hamleleri bu esasa işaret ediyor:
1. Pentagon, uçak gemisi USS Theodore Roosevelt’i Güney Çin Denizi’ne gönderdi.
2. Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki, “Pekin şu anda güvenliğimizi, refahımızı ve değerlerimizi ciddi şekilde zora sokuyor. Bu nedenle de ABD’nin Çin’e yeni bir yaklaşım benimsemesi gerekiyor” dedi.
3. Biden yönetimi, şu açıklamasıyla, Trump’ın virüs üzerinden Çin’e saldırısını sürdüreceğinin de işaretini verdi. “Çin’deki bazı kaynaklardan yanlış bilgiler yayıldığını gördük ve bu durum bizim için endişe kaynağıdır. Kovid-19’un Çin’de ortaya çıkışına ilişkin derinlemesine bir araştırma yapmak zorundayız.”
Çin–Rusya’ya karşı ABD–AB–Hindistan arayışı
Daha önce bu köşede birkaç kez yazdık: ABD, Çin’e karşı mücadelesini “büyük müttefiklerle” yürütmek istiyor.
ABD bugüne kadar ağırlıklı olarak Çin’e karşı mücadelesini “orta boy” bölge müttefikleriyle sürdürdü; Başta Japonya olmak üzere, Güney Kore ve Avustralya’yla…
Ancak Çin ile Rusya’nın stratejik ortaklığı ve Çin’in beklenenden daha hızlı ABD’yle makası kapatıyor olması, Washington açısından “büyük müttefiklerle” hareket etme ihtiyacı doğurdu.
İşte Trump’un son yılında ABD’nin “Asya–Pasifik” stratejisini “Hint–Pasifik” stratejisi olarak güncellemesi ve Biden’ın “transatlantik ittifakı restore etme” hedefi ilan etmesi bu nedenleydi. ABD, Çin–Rusya stratejik ortaklığına karşı ABD–AB–Hindistan bloğu oluşturmaya çalışacak.
Transatlantik tamir görüşmesi
Biden’ın bu hedefinin gereği olarak ilk önemli temas yapıldı: Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Avrupa Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in Kabine Şefi Bjoern Seibert ile ABD–AB ilişkilerini görüştü.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Emily Horne, görüşmeyle ilgili, şu çok önemli iki mesajı içeren bir yazılı açıklama yaptı:
1. “Bay Sullivan, Joe Biden yönetiminin transatlantik ittifakının tamir edilmesine ve yeniden canlandırılmasına olan bağlılığını dile getirdi.”
2. “İkili, Çin ve Türkiye dahil ortak kaygı konularında beraber çalışma hususunda mutabık kaldı.”
Yani ABD ve AB, birincisi “transatlantik ittifakı restore etmeyi”, ikincisi de Çin ile Türkiye konusunda birlikte çalışmayı kararlaştırmış oldu!
Kama–sopa–çengel
Peki nasıl olacak Türkiye’ye karşı ortak çalışmaları?
ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in senatörlerin sorularına verdiği yazılı yanıtta olduğu gibi: “Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa, batıya dönük tutmak önemlidir. Bölgesel meselelerdeki farklılıklar ile Türkiye’yi transatlantik ittifakına geniş ölçüde uyumlu tutmaya çalışacağız.”
Yani “havuç–sopa” yerine, “kama–sopa–çengel” uygulayarak: Kamayı, Libya ve Suriye’de Türk-Rus ilişkilerine sokmaya çalışarak; sopayı, yaptırımlar ile Türk ekonomisine sallayarak ve çengeli de NATO ilişkileri üzerinden atarak…
Kısacası, sert bir dönem başladı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ocak 2021
Biden’ın Atlantik çıpası
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/01/2021
ABD Başkanı Joe Biden’ın Dışişleri Bakan adayı Antony Blinken, önceki gün ABD Senatosundan onay alarak görevine başladı.
Blinken, geçen hafta ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi üyelerinin sorularını yanıtlarken, Türkiye için “sözde stratejik ortak” demişti. Blinken’e bu ifadesi nedeniyle çokça tepki gösterildi, oysa gerçeği ifade ettiği için teşekkür etmeliyiz. Çünkü Türkiye ABD’nin “stratejik ortağı” değil, gerçekte “stratejik hedefi”dir!
Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e, Suriye ve Irak’tan Kafkasya’ya kadar bölgemizdeki hemen her konuda Türkiye’nin çıkarlarıyla ABD’nin çıkarları çatışmaktadır. Bu nedenle iki ülke arasında “stratejik ortaklık” değil, en fazla “sözde stratejik ortaklık” vardır.
Blinken’in iki kritik mesajı
Antony Blinken’in “sözde stratejik ortak” ifadesi değil, asıl ABD Senatosu onay sürecinde senatörlerin soruların yazılı verdiği yanıtlar önemli.
Ali Çınar, dün Milliyet’te o çok önemli yanıtları yazdı. Bugün o yanıtlardan şu ikisinin üzerinde duracağım:
1. “Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa, batıya dönük tutmak önemlidir.”
2. “Bölgesel meselelerdeki farklılıklar ile Türkiye’yi transatlantik ittifakına geniş ölçüde uyumlu tutmaya çalışacağız.”
Ne anlama geliyor bu mesajlar, inceleyelim:
Biden’in hedefi ve stratejisi
Biden, kabinesini açıkladığı 25 Kasım 2020’deki toplantıda, aslında hedef ve stratejisini de açıklamıştı.
Bu köşede “Biden’ın hedefi ve stratejisi” başlığıyla incelemiştik. Biden üç cümlede özetlemişti: “ABD, Pasifik ve Atlantik’te küresel liderlik rolü üstlenecek. Gereksiz çatışmalarda rol almayacak. Asya-Pasifik bölgesinde ittifakları güçlendirecek.”
“Atlantik ve Pasifik’te liderlik üstlenmek” demek, pratikte ABD’nin AB ile ilişkileri restore etmesi ve birlikte Çin’e karşı mücadeleye yönelmesi hedefi demekti. “Gereksiz çatışmalarda rol almamak”, ABD’nin Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi sürdürmesi demekti. “Asya-Pasifik bölgesinde ittifakları güçlendirmek”, ABD’nin Çin’e karşı mücadelede Japonya’yı kaybetmemesi ama daha önemlisi Hindistan’ı kazanması demekti.
Antony Blinken, aynı toplantıda verdiği ilk mesajında Biden’ın çizdiği çerçeveyi tamamlamıştı: “Dünyanın tüm sorunlarını tek başımıza çözemeyiz. Diğer ülkelerle birlikte çalışmamız gerek, onların işbirliğine ihtiyacımız var.”
Atlantik kampında tutma hedefi
İşte Blinken’in senatörlerin sorularına verdiği yanıtlarda dile getirdiği iki kritik açıklama, Biden’ın çizdiği hedef ve strateji içerisinde anlamlıdır.
O da şudur: Yeni ABD yönetimi, Türkiye’yi Rusya’ya “kaptırmanın” maliyetinin, Türkiye’nin “oluşturduğu sorunlardan” daha büyük olduğunu hesaplıyor!
Bu elbette yeni ABD yönetiminin, Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların Türkiye lehine çözümlerini kabul etmesi anlamına gelmiyor. Ancak yeni ABD yönetiminin bazı sorunları, Türkiye’yi “Atlantik kampında” tutmanın aracı haline getireceği anlamına geliyor.
Dolayısıyla Blinken’in senatörlere verdiği iki kritik yanıt, pratikte AKP hükümeti için “Biden’ın Atlantik çıpası” anlamına geliyor.
Biden, Bush’un BOP eşbaşkanına, Obama’nın model ortağına ve Trump’un dostuna “Atlantik çıpası” atarak, Türkiye-Rusya ilişkilerini bozmak ve Ankara’yı “Batı kampında” tutabilmek istiyor.
Türkiye’nin kaçınılmaz yeri
Erdoğan’ın ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” çağrıları, kuşkusuz Biden ve Blinken’in işini kolaylaştırıyor. Nitekim AKP hükümetinin AB’yle başlattığı “diyalog süreci”, pratikte Türkiye’nin AB kapısından bir süre için daha uzaklaştırılmaması hedefine yarıyor. Bunun da ABD-AB restorasyon süreci içinde Türkiye’yle ilişkileri “normalleştirme” hedefini kolaylaştırabileceği ihtimal dahilinde…
Ancak…
Sonuçta Atlantik dönemi kapanıyor, Asya dönemi başladı. Türkiye kaçınılmaz olarak yeni döneme uygun konumlanacaktır. Biden’ın AKP hükümetine atacağı “Atlantik çıpası” o konumlanışı, en fazla bir süre öteleyebilir ancak kaçınılmaz tabloyu değiştirmez!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ocak 2021
EŞİTSİZLİK VİRÜSÜ RAPORU: SÜPER ZENGİNLER ZENGİNLEŞTİ
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/01/2021
KÜRESEL BÜYÜME MODELİ YERİNE ÇOK TARAFLILIK
Eşitsizlik virüsü, uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’ın hazırladığı raporun ismi…
79 ülkeden 300 ekonomistin görüşüne başvurularak hazırlanan rapor, Dünya Ekonomik Forumu’nun hemen öncesinde açıklandı.
Raporun önemli saptamaları şunlar:
6 SAPTAMA
1. Dünyanın en zengin 10 kişisi, 18 Mart 2020 ile 31 Aralık 2020 arasında servetlerini net 540 milyar dolar artırdı!
2. Mart-Aralık 2020’de milyarderlerin serveti toplam 3,9 trilyon dolar arttı ve 12 trilyon dolara ulaştı.
3. Zenginler Covid-19 salgınının ekonomik etkilerini 9 ayda atlattı, ancak yoksulların toparlanması 10 yılı aşabilir.
4. Dünya 90 yıldır gördüğü en büyük istihdam krizini yaşıyor. 100 milyonlarca insan gelirini ya da işini kaybetti.
5. 2020 yılında dünyadaki yoksulların sayısı 200 ila 500 milyon daha arttı.
6. Artan eşitsizlikle mücadele edilmediği takdirde, 2030’da salgının başlangıcına oranla 500 milyon daha fazla kişi günde 5,50 dolardan daha az parayla yoksulluk içinde yaşayabilir.
Özetle Oxfam’ın hazırladığı rapor, daha önceki makalelerimizde belirttiğimiz bir gerçeği doğruluyor: “Salgında zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı.”
Gerek Cumhuriyet gazetesinde gerekse CRI Türk’te yazdığımız ve “virüsün ekonomi-politiği” dediğimiz incelemelerimizde dikkat çektiğimiz gibi, virüs ve salgın sınıfsaldır: “Virüsün bulaşması da tedavisi de sınıfsaldır. Parası olanın kendi kişisel karantinasını oluşturarak virüsten korunduğu ancak çalışmak zorunda kalan emekçinin virüsten kaçınamadığı görülecektir. Nitekim ABD’de virüse en çok yakalananlar siyahlar ve hispaniklerdi. Nitekim İstanbul’da virüsün en çok görüldüğü yerler emekçilerin yaşadığı Bağcılar ve Esenler gibi ilçelerdi.”
2 ÖNERİ
Uluslararası yardım kuruluşu Ozfam, bu altı saptaması dışında, raporda iki de temel önermede bulunuyor:
1. Rapor, salgında en zengin 10 kişinin elde ettiği bu 540 milyar dolarlık gelirin “tüm dünya nüfusunun aşılanması” ve “hiç kimsenin salgın nedeniyle yoksulluğa düşmemesi için” yeterli olduğunu belirtiyor.
2. Rapor, bu dönemde kârını artıran küresel şirketlerden alınabilecek geçici bir vergi ile 2020’de 104 milyar dolar toplanabileceğini, bu miktarın, düşük-orta gelirli ülkelerdeki tüm çalışanlar için işsizlik yardımı ve çocuklar ile yaşlılara mali destek sağlamak için yeterli olacağını belirtiyor.
Peki, bir nevi “süper-zenginlerden daha çok vergi alma” önerisi olan bu öneriler ne kadar gerçekçi?
O servetini 540 milyar dolar artıran en zengin 10 kişi örneğin, salgınla mücadele için ne yaptılar derseniz, birkaç örnek verelim:
Örneğin Amazon’un sahibi Jeff Bezos salgınla mücadele için 125 milyon dolar, Twitter kurucusu Jack Dorsey 1 milyar dolar, Microsoft kurucusu Bill Gates 350 milyon dolar bağışladı.
Yani “süper zenginlerin” salgınla mücadeleye katkıları, salgın krizini fırsata çevirerek kazandıklarının yanında oldukça düşük paralardır…
Bu sistem içinde süper-zenginleri etkili bir vergi politikasına tabi tutmak pek mümkün değil. Zira kapitalist sistemde vergi/gelir oranına bakıldığında, aslında vergisini en yüksek ödeyenlerin işçiler, emekçiler olduğu görülecektir.
Dolayısıyla tek tek ülkeler açısından mesele kapitalist ekonomi modelinden kurtulmak, tüm ülkeler açısından da mesele yeni bir dayanışmacı ve paylaşımcı düzen inşa etmektir.
Xİ JİNPİNG’İN DÜNYAYA 7 ÖNERİSİ
Bu bakımdan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Dünya Ekonomik Forumu’nda (Davos 2021) dile getirdiği kapsamlı öneriler oldukça önemlidir.
Xi Jinping’in hepsi birbirini tamamlayan bütünlüklü önerileri şunlar:
1. Küresel büyüme modeli değiştirilmeli, mevcut zorluklardan çıkış yolu olarak çok taraflılık desteklenmeli.
2. Siyasi güven stratejik iletişim ile sağlanmalı.
3. Ülkelerin barışçıl varlığı, uluslararası hukuka uyulmasına bağlı.
4. Soğuk Savaş zihniyeti ve ideolojik önyargılar terk edilmelidir. Hiçbir ülke diğerinden üstün değildir. Hiyerarşi iddiasında bulunulmamalı ve kimse kendi sistemini diğerlerine dayatmamalı.
5. Ticaret-yatırım-teknolojik alışveriş kısıtlamaları kaldırılarak makro ekonomik işbirliğine gidilmeli.
6. Karşılıklı kazan-kazan ilkesi uygulanmalı.
7. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum kapatılmalı.
YOKSULLARIN TALEBİ
Sonuç olarak “süper-zenginlerden daha çok vergi almak”, pratikte kapitalist dünya için mümkün değildir.
Oxfam’ın ortaya koyduğu “virüs eşitsizliği”, toplam dünya açısından ancak Xi Jinping’in önerilerinin adım adım hayata geçebilesiyle aşılabilecektir.
Yoksullar açısından hem ülkeler arasındaki uçurumu kapatmak hem de ülke içindeki sınıflar arasındaki uçurumu kapatmak, önümüzdeki yıllarda çok daha yakıcı sorun ve talep olacaktır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Ocak 2021
Binali Yıldırım neden FETÖ kumpasına sahip çıkıyor?
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/01/2021
AKP Milletvekili Binali Yıldırım, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın da canlı bağlantıyla katıldığı 21 Ocak tarihli Edirne İl Kongresi’nde, yine FETÖ kumpaslarına sahip çıktı. Yıldırım konuşmasında “Balyozlar, Ergenekonlar… Bunlar yalan mıydı, elbette bunlar vardı” dedi.
Binali Yıldırım, özellikle sosyal medyadan gösterilen yoğun tepki nedeniyle 24 Ocak’ta Ahmet Hakan’a konuştu ve güya konuya bir açıklık getirdi. Ancak yine “FETÖ, Ergenekon davasındaki konuları abartmış ve sulandırmıştır” diyerek aynı yerde durdu.
Yıldırım’ın arşivi
Binali Yıldırım’ın bu çıkışı ilk değil. Yıldırım en başında beri Ergenekon’un olduğunu savunarak, FETÖ kumpasına sahip çıkıyor. Bazılarını anımsayalım:
Örneğin 9 Ekim 2016’da “Ergenekon ve Balyoz sapına kadar gerçekti” dedi.
Örneğin 23 Ekim 2016’da “Ergenekon ve Balyoz vardı, FETÖ’cüler sulandırdı” dedi.
Örneğin 14 Temmuz 2017’de “Ergenekon ve Balyoz yalan değildi, meşru hükümete ve milli iradeye karşı darbe girişimiydi” dedi.
Örneğin 16 Ağustos 2017’de “Darbeciler, Ergenekoncular, Balyozcular sırasını savdı, görevi FETÖ’cülere devretti” dedi.
Örneğin 26 Şubat 2018’de “Önce Balyozcular, Ergenekoncular, onları defettik” dedi.
Görülüyor ki, Erdoğan’ın “kandırıldık” demesine rağmen, Binali Yıldırım döne döne Ergenekon’un olduğunu savunuyor ve FETÖ kumpasına sahip çıkıyor.
Peki neden?
Yıldırım ve denizcilik
Binali Yıldırım, aynı zamanda meslektaşım: Gemi Mühendisi…
Ergenekon kumpasları, Gemi Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu üyeliği yaptığım 2008-2010 döneminde yoğunlaşmıştı.
Meslektaşımız Binali Yıldırım ise Ulaştırma Bakanı’ydı ve o süreçte FETÖ’nün gazetelere servis ettiği konuşma içerikleri yoğun tepki görüyordu.
Dinlemeleri yapma kabiliyetine sahip olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı Binali Yıldırım’a bağlıydı. Yıldırım 28 Ocak 2009’da çıktı ve şunu söyledi: “Yanlış işiniz, yasal olmayan işiniz yoksa, dinlenmekten korkmayın, istediğiniz kadar konuşun.”
Bu vahim açıklaması meslektaşlarımız arasında çok yoğun tepki görmüş, hatta bu sözleri nedeniyle odadan ihracı bile talep edilmişti.
O yıllarda denizcilik camiasını ilgilendiren iki konusu daha vardı Binali Yıldırım’ın:
Birincisi, oğullarının denizcilik şirketlerinin bağlantıları ve ortaklıklarıydı. Dallı budaklı o ilişkiler nedeniyle denizcilik sektörü kurumlarında ve dergilerinde hâlâ çokça tartışma yaşanmaktadır.
İkincisi de Gemi Mühendisleri Odası’nın kurucusu olduğu Türk Loydu’na yapılan FETÖ operasyonu konusuydu. O operasyonun ayrıntıları ortaya çıktığında konu haliyle denizcilik sektörü dergilerine yansımıştı. İddia o ki Binali Yıldırım haber yapan birkaç ismi aratıp, bu yayınların seçim süreci nedeniyle AKP’ye zarar vereceğini söylemişti.
Yıldırım’ın sözleri nelere işaret ediyor?
Binali Yıldırım’ın döne döne Ergenekon’un olduğunu savunarak FETÖ kumpasına sahip çıkması, aslında birkaç önemli gerçeğe işaret ediyor:
1. Ergenekon kumpası sadece FETÖ’ye yıkılamaz; kumpaslar AKP-FETÖ ortaklığında yapıldı. AKP siyasi destek vermeseydi, başbakan “ben bu davanın savcısıyım” demeseydi, kumpas elbette o çapta yapılamazdı. Siyasi destek olmasaydı, kumpas Genelkurmay Başkanı tutuklayacak aşamayı bırakın, albaylara bile çıkamazdı.
2. Ergenekon kumpaslarının asıl kazananı AKP oldu. AKP o kumpaslar sayesinde askeri ve sivil bürokrasiyi “teslim” aldı; kurumları ele geçirdi, iktidarını sağlamlaştırdı ve işi başkanlık sistemi ile rejim değişikliğine kadar taşıyabildi.
3. Binali Yıldırım gerçekçi davranıyor; “kandırıldık” diyerek kandırmıyor, ortaklıkları bulunan o kumpaslara sahip çıkıyor.
4. Asıl önemli sonuç şudur: “Ergenekon gerçekti, FETÖ sulandırdı” görüşü salt Binali Yıldırım’ın değil, AKP’nin “çelik çekirdeğinin” de görüşüdür. Bu görüşün yılda bir kez dillendiriliyor olması, iktidarın muhalefete bir çeşit tehdididir!
5. Toplum sonuç ise şudur: AKP’nin 18 yıllık iktidarına rağmen kumpaslardan hâlâ medet umuyor olabilmesi, gittikçe belirginleşen “yönetememe krizinin” en açık göstergesidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ocak 2021
Atatürk milliyetçiliği ve devrimci cumhuriyet
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/01/2021
MHP lideri Alparslan Türkeş’in AKP’ye geçen oğlu Tuğrul Türkeş, siyasi literatüre yeni bir kavram kazandırdı: Azgın Milliyetçilik.
AKP Milletvekili Tuğrul Türkeş, “Azgın Milliyetçilik: 21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler Üzerine” başlıklı makalesinde kavramı şu şekilde açıklıyor: “Türkiye’de Kürtler üzerinden ayrımcılık güden, Aleviler üzerinden mezhepçilik örgütleyen, Hristiyanlar ve diğer azınlıklar üzerinden dışlayıcılık geliştiren ve/veya Avrupa’daki popülist üstüncülüğün farklı bir varyantı üzerinden hesaplar yapan bir milliyetçilik, Türk milliyetçiliği olamaz. Olsa olsa azgın milliyetçilik olur.”
Devamında da Türkeş, bu “azgın milliyetçilik” tehlikesine karşı “yeni bir metot ve ıslah ihtiyacı gerektiğini” savunuyor.
Türk milliyetçiliğinin evrimi
Türkeş’in “azgın milliyetçilik” tanımı, Türk milliyetçiliğinin evrimini yeninden ele almamıza neden oldu. Geçen yıllarda bu konuda pek çok makale yazdım. 4 yıl önceki bir makalemde ise milliyetçiliğin çok kısa tarihi denebilecek şu özeti yapmıştım:
“Bu topraklarda Türk milliyetçiliği Abdülhamid’e karşı tutum olarak gelişti ve büyüdü. Bugün yeniden gündeme gelen ‘Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet’ Türk milliyetçiliğinin sloganıdır.
Ve Abdülhamid’e karşı mücadele eden İttihat Terakki’nin Türk milliyetçiliği 1. ve 2. Meşrutiyet’te büyümüş ve emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı ile de kendini ‘Atatürk milliyetçiliği’ olarak geliştirmiştir.
Nedir Atatürk milliyetçiliği? Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denmesidir! Yani halkın, emperyalizme karşı kurtuluş ve devrim ile milletleşmesidir!
Ve özellikle belirtelim: Demokratik devrimlerimizin motoru olan milliyetçilik, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Fakat Türk milliyetçiliğinin bir kanadı NATO ve “küçük Amerika” sürecinde ülkücülüğe dönüştürülmüş, komünizme karşı ırkçılık halini almıştır!”
1. Siyasal İslamcılık
Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte, solun 40 yıldır dikkat çektiği bir gerçekle yüzleşti: Türkiye’nin “Küçük Amerika” süreci, NATO üyeliği ve ABD’nin anti-komünizmi siyasal İslamcılığı büyütmüştü.
ABD’nin FETÖ ve benzeri siyasal İslamcı örgütlerle ilişkisinin temeli anti-komünizmdi. Fethullah Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneği kökenli olması boşuna değildi.
ABD, komünist SSCB’yi “yeşil kuşak” ile çevreleme stratejisi içinde Türkiye’den Pakistan’a uzanan hat üzerinde siyasal İslamcılığı desteklemiş, büyütmüş ve hem içeride hem de dışarıda sahaya sürmüştü!
Siyasal İslamcı Mehmet Şevki Eygi’lerin “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi” diyen solcu gençlere devlet destekli kanlı saldırıları da, FETÖ’nün SSCB dağıldıktan sonra ABD adına Orta Asya’ya sözde Türk okullarıyla açılması da aynı zincirin halkalarıydı.
2. Ülkücülük
Fakat mesele şu: Türkiye’nin “küçük Amerika” süreci ve devlet destekli anti-komünizm sadece siyasal İslamcılığı yükseltmedi; aynı zamanda Türk milliyetçiliğini de büyük oranda dönüştürdü: Türk milliyetçiliği, hızla ülkücülüğe dönüştü!
Önce İkinci Dünya Savaşı koşullarında Alman sempatizanı ırkçı milliyetçilik, ardından da ABD-NATO destekli ülkücülük, demokratik milliyetçilik de denilebilecek Atatürk milliyetçiliğini baskıladı.
Fethullah Gülen’in ABD’nin Komünizmle Mücadele Derneği çıkışlı olması gibi, ülkücülüğün lideri Alparslan Türkeş de ABD’nin özel harp eğitimlilerindendi…
Nitekim Türkeş kurduğu MHP ile ABD’nin anti-komünist stratejisi içerisinde yükselen sol dalgaya karşı Amerikan sopası oldu!
3. Kürt ayrılıkçılığı
Pek üzerinde durulmaz ancak Türk devletinin ABD’nin anti-komünizm stratejisini benimsemesi ve uygulaması, siyasal İslamcılık ve ülkücülük dışında, üçüncü olarak da dolaylı şekilde Kürt ayrılıkçılığını büyüttü.
ABD stratejisinin gereği olarak devletin sola karşı uyguladığı ağır baskı, 1960’lar boyunca Türklerle birlikte örgütlenen Kürtleri adım adım ayrışmaya itti: Kürtlerin bir bölümü, Türklerle birlikte örgütlenmenin durumlarını kolaylaştırmadığını belirterek, ayrı örgütlenmeyi savundu.
Ayrı örgütlenme, ne yazık ki zamanla ayrışmayı derinleştirdi ve iş en sonunda bölücülüğe kadar uzandı.
Yeniden devrim
“Küçük Amerika” sürecinin ortaya çıkardığı bu sorunlu siyasi çizgiler, Amerikan hegemonyasının zayıfladığı şartlarda ve Türkiye’nin ABD stratejilerinden bağımsızlaşma eğilimi gösterebildiği oranda, yeniden olması gereken nehir yataklarına dönecektir…
Yani siyasal İslamcılığın ve dinciliğin yerini dindarlığın, ülkücülüğün yerini Atatürk milliyetçiliğinin ve ayrılıkçı Kürtçülüğün yerini “Türk-Kürt birliğinin” aldığı siyasal yataklar…
70 yıldır adım adım tahrip ettikleri cumhuriyeti, ancak bir devrimci cumhuriyet olarak yeniden inşa edebileceğimiz şartlardayız…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ocak 2021
Erdoğan’ın ‘ABD’yi AB’yle dengeleme’ taktiği
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/01/2021
Erdoğan’ın dış politika anlayışını, uzun bir süredir neo-Abdülhamitçilik olarak isimlendiriyorum. Özetle neo-Abdülhamitçilik, Erdoğan’ın “Rusya’yla anlaşarak kendisine alan açması, bunu ABD ile pazarlığında kullanması ve iki büyük kuvveti de AB ile dengelemeye çalışması” çabasıdır.
Benzerini 19. yüzyılın sonunda II. Abdülhamit uygulamış; büyük kuvvetler arasında denge kurmaya, birine karşı diğerine taviz vererek ayakta kalmaya, iktidarını korumaya çalışmıştı. O anlayışın tipik sonuçlarından biri, II. Abdülhamit’in Rusya’ya karşı İngiltere desteği kazanmak için bu ülkeye 1878’de Kıbrıs’ı vermesiydi!
Asıl sorun S-400 değil PYD devleti
ABD başkanlık seçimini Joe Biden’ın kazanmasından bu yana Erdoğan ve kurmayları ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” açma çağrısı yapıyorlar.
Üstelik, içi boş bir “beyaz sayfa” çağrısı da değil bu: Doğu Akdeniz’de geri adım atmaktan, ekonomi ve hukukta reform yapma hedefi açıklamaya uzanan, geniş yelpazede ödünler var içinde…
Ancak AKP’nin bu “beyaz sayfa” çağrısı ABD’den çok AB’yi hedef alıyor. Çağrının esas adresi Washington değil, Brüksel…
Şundan:
Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli sorunu olarak S-400 konuşuluyor hep. Ancak S-400, Erdoğanlar açısından çözülebilir bir sorun aslında: AKP medyasına yansıyan “tetikte ABD’li komutanın da olması” gibi seçenekler bile, iktidarın “uzlaşmaya” açık olduğuna işaret ediyor. Kaldı ki iktidarın bagajında, füze savunma sistemini ilk alan Çin’in iki yıl boyunca oyalanması ve sonra satışın iptal edilmesi de var.
O nedenle Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli sorunu S-400 değil, Suriye’nin kuzeydoğusunda inşa edilmekte olan PYD devletidir.
Devletlerarası ilişki bakımından elbette… Yoksa, AKP hükümeti ile Washington arasındaki sorunlar listesinde, Reza Zerrab ve Halk Bankası konusu daha üst sıradadır büyük olasılıkla…
ABD’yle pazarlığın iç politik zorluğu
AKP hükümeti açısından şu seçenek de masada hâlâ: Suriye’nin kuzeydoğusunda PYD devleti karşılığında, Suriye’nin kuzeybatısında AKP denetiminde ÖSO devleti… İktidarın, uçağını düşürdüğü Rusya’yla ve Suriye’den çıkarmak istediğini ilan ettiği İran’la bile müttefik olması ama Şam’la ilişkileri düzeltmemekte ısrar etmesi, işte bu nedenledir.
Ancak Erdoğan “iyi bir taktisyen” olarak, ABD ile dış politikada bu pazarlığın, iç politikada elini oldukça zayıflatacağını, dahası iktidarına mal olacağını görmekte…
Çünkü bu tablo, iç siyasetin yeniden düzenlenmesi demektir. Anımsayın: AKP Türkiye’yi Irak ve Suriye’nin kuzeyine doğru genişletme hedefi yürütürken, içeride de bunun gereği olarak Kürt açılımı yapıyordu.
Şimdi ABD’yle PYD devletine karşılık ÖSO devleti pazarlığına girmesi, Cumhur İttifakının dağılması demektir; AKP’nin MHP ve BBP’yi yitirmesi demektir, tabanındaki “Millî Görüşçüleri” SP’ye bırakması demektir ve en önemlisi askeri bürokrasinin desteğinden olması demektir.
İşte bu nedenle Erdoğan açısından 2023 hedefine ya da zorunlu bir erken seçime yürürken, müttefik değişikliğine gitmesi oldukça zor görünüyor. Bu da PYD devleti pazarlığına girememesi, dolayısıyla da ABD’yle ilişkileri “tamamen” düzeltememesi demektir.
Erdoğan’ın AB beklentisi
Bu tablo nedeniyle AKP hükümeti “beyaz sayfayı” daha çok Brüksel’le açmaya çalışıyor. Erdoğan, ABD’yle ilişkileri düzeltememesi koşullarında, AB’yle ilişkileri düzeltmesinin “Batı’dan kopmadan” iktidarını sürdürebilmesinin bir yolu olduğunu düşünüyor.
Yoksa “Türkiye’nin AB üyeliğinin” mümkün olmadığını Erdoğan da biliyor. Ancak AB kapısında bulunmanın 18 yıl önce kendisine iktidar yolu açtığı gibi, bugün de iktidarını sürdürme yolu açacağını düşünüyor.
Erdoğan, AB’yle ilişkilerin düzeltilmesinin, Biden’ın ABD-AB ilişkilerini restore etme hedefi içinde elini güçlendireceğini, hatta bu durumda Türk-Amerikan sorunları listesindeki bazı başlıkları en azından kolaylaştıracağını hesaplıyor.
Olası mı, bunu da tartışırız…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ocak 2021
ABD-ÇİN TİCARET SAVAŞININ BİLANÇOSU
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/01/2021
TRUMP KAYBETİ, ÇİN KAZANDI
Donald Trump’un ABD başkanlığının bitmesine bir gün kaldı.
Trump döneminin en önemli işlerinden biri, Çin’e açılan ticaret savaşıydı.
Peki Trump giderken, o savaşta durum ne? Bir bilanço çıkaralım…
Ancak o savaş nasıl başlamıştı, hangi gerekçeyle Trump savaş açmıştı, anımsayalım…
ABD’NİN BÜYÜK TİCARET AÇIĞI
ABD-Çin ticaretinde, ABD her yıl dış ticaret açığı veriyordu. Bu Trump’ın çözmek istediği sorunların başında geliyordu.
Örneğin 2017 yılında, ABD ile Çin’in ticaret hacmi yaklaşık 582 milyar dolardı. Çin ABD’ye 432 milyar dolarlık mal satıyorken, ABD Çin’e ancak 150 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ABD 2017’de Çin’le ticaretinde 282 milyar dolar açık vermişti.
Trump, işte o şartlarda 2018’de Çin’e ticaret savaşı başlatmıştı.
Peki 2018’de tablo nasıldı?
Çin ABD’ye 478 milyar dolarlık al satabilirken, ABD Çin’e sadece 155 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ticaret savaşına rağmen ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık artmış, 322 milyar dolara çıkmıştı.
Ticaret savaşı 2019 yılında da Trump’ın istediği sonucu vermedi. Çin ABD’ye 452 milyar dolarlık mal satarken, ABD Çin’e 107 milyar dolarlık mal satabildi. ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık böylece 345 milyar dolara çıktı.
BLOOMBERG: TRUMP KAYBETTİ
Gelelim 2020 yılına…
Bloomberg, geçen hafta 2020 yılı için Ocak-Kasım verilerini yayımladı. Buna göre ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık, kasım ayında 287 milyar dolara ulaştı.
Son 10 yılın ticaret verilerini bir grafikle değerlendiren Bloomberg’in tespiti şöyleydi: “Çin’in ABD’ye olan ticaret fazlası Trump yönetimi boyunca artışını sürdürdü.”
İşte Bloomberg bu nedenle haberine şu net başlığı atmıştı: “Ticaret savaşının kaybedeni Trump oldu”.
ABD-ÇİN İŞ KONSEYİ RAPORU: 245 BİN KİŞİLİK İŞ KAYBI
Bu arada ABD-Çin İş Konseyi, Oxford Exonomics ile birlikte “ABD-Çin Ekonomik İlişkileri: Kritik Dönemeçte Önemli Bir Ortaklık” başlıklı rapor hazırladı.
O rapor da özetle, Trump’ın Çin’e başlattığı ticaret savaşının, beklediği gibi Çin’e değil, tersine ABD ekonomisine zarar verdiğini ortaya koyuyordu.
Rapor, ABD’nin 2019 yılında Çin’e yaptığı ihracatın, ABD’de 1,2 milyon kişiye istihdam sağladığını belirtiyor ancak ticaret savaşı nedeniyle aslında bir istihdam kaybı yaşandığını saptıyor: “Ekonomiye fayda sağlamak yerine, ABD ekonomik büyümesini ve istihdamı azalttı, tahmini olarak 245 bin kişilik iş kaybıyla sonuçlandı.”
Rapor, iki ülkenin geçen yıl ocak ayında imzaladığı birinci faz ticaret anlaşmasına rağmen gümrük tarifelerinin yüksek olduğunu, bunun da ticarete olumsuz yansıdığını belirtiyor. Rapora göre ticari savaş sürdürülür ve gerilim artarsa, Çin’le ayrışmanın ABD ekonomisine daha fazla zarar vereceği, bunun da istihdamı azaltacağı belirtiliyor.
OXFORD’UN İKİ SENARYOSU: KAYDEDEN ABD
Rapor, iki senaryoyu incelemiş.
İlk senaryoda, her iki ülkenin gümrük tarife oranlarını yüzde 12’ye düşürdüğü durum incelenmiş. Bu senaryoya göre “ABD ekonomisinin önümüzdeki 5 yıl içinde ek 160 milyar dolarlık reel GSYH üreteceği ve 2025 yılına kadar ek 145 bin kişiyi istihdam edeceği” hesaplanmış.
Rapor, ikinci olarak da, ticaret savaşının daha da tırmandığı bir senaryoyu incelemiş. O senaryoya göre “ABD ekonomisinde GSYH’nin gelecek 5 yıl içinde 1,6 trilyon dolar azalabileceği, 2022’de 732 bin ve 2025’te 320 bin kişilik iş kaybının yaşanabileceği” öngörülüyor.
‘ÖNCE AMERİKA’ STRATEJİSİ ÇİN’İ DURDURAMADI
Sonuca gelecek olursak…
Trump dönemi, aslında bir sentez dönemiydi. Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda bunu şöyle açıklamıştık:
“Mevcut ekonomik tablo ve hegemonik güç kaybından hareketle, 2008 yılından bu yana iki temel görüş ortaya çıktı: 1. Birinci görüşe göre ABD ‘dünya jandarmalığını’ bırakmalı, geri çekilmeli ve ekonomisini güçlendirmeliydi. Sonra yeniden ‘dünya jandarmalığına’ elbette soyunabilirdi. 2. İkinci görüşe göre ‘dünya jandarmalığı’ndan vazgeçmek mümkün değildi. ABD nasıl olsa hâlâ en büyük askeri güçtü ve kendisinden sonraki 10 ülkenin savunma bütçesinden fazla savunma bütçesi vardı. O zaman ABD yangın çıkarabilirdi, nasılsa yangından en az etkilenen yine ABD olacaktı.
“Obama’nın iktidar olması, işte bu tablonun ihtiyacının sonucuydu. Obama da Irak’tan askerlerinin tamamına yakınını çekmiş, Afganistan’daki askerlerinin sayısını da azaltmıştı. Ancak ABD tekellerinin çıkarları, özetlediğimiz iki görüşün çarpışmasına neden oldu. Aslında hâlâ da çarpışıyorlar.
“İşte Donald Trump’ın ABD başkanı olması, bu çarpışmanın bir senteze ulaşmasının sonucudur. Trump öyle şans eseri başkan olan biri değildir. Dayandığı bir sınıf, temsilciliğini yaptığı emperyalist tekeller var. Trump, yukarıda özetlediğimiz iki görüşün bir sentezi olarak, ‘vekâlet bırakarak geri çekilme’ stratejisini uygulamak üzere seçilmiştir.”
İşte Trump’ın Çin’e ticaret savaşı da o “sentez” döneminin ve “önce Amerika” stratejisinin gereğiydi.
Ancak ABD’nin inişini ve Çin’in yükselişini durduramadı. Tersine, yeni araştırma raporlarına göre makasın beş yıl daha önce kapanacağı hesaplanıyor…
Özetle; Amerikan rüyası bitti, yeni bir dünya kuruluyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Ocak 2021
Arap NATO’su yerine Ortadoğu NATO’su
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/01/2021
İran, Trump döneminin bitmesinden en memnun ülke. Öyle ki İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, “Trump yönetiminin olmadığı bir dünya daha güzel olacak” iddiasında.
Trump’ın ticaret savaşı açtığı Çin de, “Trump döneminde ilişkilerimiz hiç ilerlemedi” diyen Rusya da tablodan memnun.
Kuşkusuz üç başkent de, ABD’nin Biden döneminde de kendilerini hedef almayı sürdüreceğini iyi biliyor.
Trump İsrail’e çalışmayı sürdürüyor
Trump’un dört yıllık başkanlığı boyunca en çok hedef aldığı ülkelerin başında İran geldi. Acımasız bir ambargo uyguladı, İran halkının ilaca erişimini bile hedef aldı. Körfez ülkelerinin silahlandırılmasından Arap-İsrail cephesi örülmesine kadar pek çok Amerikan girişimi, doğrudan İran’ı hedef alıyordu.
Trump, kongre baskınına, azil sürecine, başkanlığının bitmek üzere olmasına rağmen İsrail’i kollayan ve İran’ı hedef alan çabalarını sürdürüyor. Başkanlığının bitmesine beş kala, bakın neler yaptı:
1. ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Birleşik Komutanlık Planı’nda değişiklik yaparak İsrail’i Avrupa Kuvvetleri Komutanlığının (EUCOM) yetki alanından çıkarıp Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) yetki alanına dahil ettiğini açıkladı.
Böylece Trump, İsrail ile Körfez ülkelerini İran’a karşı “tek askeri çatı” altında birleştirmiş oldu.
2. Beyaz Saray bir yazılı açıklama ile Trump’un son önemli hamlelerinden birini duyurdu: “Bugün hem Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) hem de Bahreyn’in, ABD’nin ‘Başlıca Güvenlik Ortağı’ olarak tanındığını duyuruyoruz.“
Böylece ABD’nin “Başlıca Güvenlik Ortağı” olan BAE ve Bahreyn, İsrail’in de İran’a karşı müttefiki olmuş oluyor!
3. Beyaz Saray bir yazılı açıklama yaparak, Trump’ın Fas Kralı 6. Muhammed’e liyakat madalyası verdiğini duyurdu. Trump’ın madalyasının gerekçesi, 6. Muhammed’in “İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi dahil Ortadoğu barış sürecine katkısı ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yeniden şekillendiren vizyon ve cesareti” olarak duyuruldu.
İsrail’i Arap NATO’suna dahil etme adımı
Trump, başkanlığının son birkaç ayına sıkıştırdığı Arap-İsrail normalleşme hedefini önemli oranda gerçekleştirdi. Başkanlığının bitmesine beş gün kala da tabloyu İsrail adına sağlamlaştırıyor; Körfez ülkelerini resmi olarak ABD’nin “güvenlik ortağı” yapıyor, bu ortaklarını da İsrail’le birlikte “tek askeri çatı” altına alıyor.
Böylece, esas hedefi olan Arap-NATO’su için de tuğla yığmış oluyor…
İran’a karşı Arap NATO’su diye nitelenen ittifak, “Ortadoğu Stratejik İttifakı” içimli yapıydı. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Umman, Mısır, Ürdün ve ABD’den oluşuyordu…
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Bölgede, sorunları aşabilecek bir koalisyon ve Arap gücü istiyoruz” diyordu…
Katar Körfez’le “barıştırıldı”, şimdi Trump İsrail ile Körfez ülkelerini kendi “tek askeri çatı”sı altında birleştirirken, fiilen İsrail’in de Ortadoğu Stratejik İttifakı’na dahil edilmesinin önünü açmış oldu. Böylece Arap NATO’su, yerini İran’a karşı “Ortadoğu NATO”suna bırakmış olacak…
Dörtlü ittifak olasılığı
Kuşkusuz şu sorular var: Birincisi Biden, Trump’ın doğrudan İran’ı askeri olarak kuşatan bu çizgisini sürdürecek mi? İkincisi Biden bu çizgiyi sürdürmek istese bile ABD’nin bunu hayata geçirecek gücü var mı? Üçüncü, Türkiye başta bölge ülkelerinin tutumu ne olur?
Öngörüm şu: Arap NATO’su Mısır’ın varlığına rağmen kâğıt üzerinde kalmıştı. Ortadoğu NATO’su da İsrail’in varlığına rağmen kâğıt üzerinde kalacaktır…
Ortadoğu’da bu tür projelerin hayata geçebilmesinin yolu, Washington’un Ankara’yı bu projelere dahil edebilmesine bağlıdır.
Ancak Biden yönetimindeki ABD’ye “beyaz sayfa” açmak isteyen AKP hükümetine rağmen, Türkiye’nin dahil olabileceği bir proje değildir bu.
Dahası, ABD’nin Mısır-İsrail-Körfez üçgeninde inşa edeceği Ortadoğu NATO’su, bölgede çok önemli bir dörtlü ittifakın yolunu açar: Türkiye, İran, Irak ve Suriye…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ocak 2021
20 yılda 4 U dönüşü
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/01/2021
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AB ülkeleri büyükelçileri ile 12 Ocak’ta yaptığı toplantıda şöyle dedi: “Bin yıldır aynı coğrafyayı paylaşıyor, aynı medeniyet havzasından besleniyoruz. Türk tarihini nasıl Avrupasız okumak mümkün değilse, Avrupa tarihini de Türkiyesiz anlamak mümkün değildir.”
Bu sözler bu kadarıyla kalsa, olguyu anlatan bir durum olacak ve bilimsel olarak itiraz edecek bir durum olmayacaktı.
Çünkü…
İçinde, Huntington’ların uygarlığı dinlere ve milletlere ayırarak “çatıştırma” işleyen yaklaşımına “tek uygarlık, dünya uygarlığı” itirazı da var, Antik Yunan’ı Avrupa Rönesans’ına taşıyan İslam da…
İçinde, Osmanlı’nın Bizans’ı içermesinin tarihselliği de var, Osmanlı İmparatorluğu’nun aynı zamanda bir Rumeli ve Doğu Avrupa imparatorluğu olduğu gerçeği de…
Erdoğan’ın ideolojisi başka, siyaseti başka
Ancak Erdoğan, bu iki doğru cümleyi, hedefi de, içeriği de oldukça yanlış olan bir “AB’ye sesleniş” konuşmasının içinde kullanmıştı. Nitekim, bu iki doğru cümleyi, şu yanlış cümle ve devamındaki benzerleri izliyordu: “Millet olarak geleceğimizi Avrupa ile birlikte tasavvur ediyoruz.”
Erdoğan bir süredir “geleceğimiz Avrupa’da” diyor, ABD ve AB’yle “beyaz sayfa” açma çağrısı yapıyor…
ABD ve AB yaptırımları, ekonomik tablo, erken seçim baskısı ve bunun sonucu olarak yönetememe krizi Erdoğan’ı yeniden Batı’ya dümen kırmaya zorluyor.
Yoksa Erdoğan, ideolojik olarak Batıcı değil; iktidar olmadan önce AB’yi “Hristiyan Kulübü” olarak gören biri. Ama Erdoğan siyaseten en Batıcı politikacı; Papa heykelinin altında AB anayasasına imza atayacak kadar sıkı AB’ci; ABD’nin projesine eşbaşkan olacak kadar sıkı Amerikancı…
İdeolojik olarak değil ama siyaseten öyle; çünkü AB’ye yaslanarak iktidarını kurdu ve AB’nin yardımıyla “Kemalist devrim” ile hesaplaştı. Sonra şartlar değişti ve AB yeniden Erdoğan nezdinde “Hristiyan kulübü” oldu. Son birkaç yıldır arşivler Erdoğan’ın “Batı medeniyeti”ni hedef alan sözleriyle dolu…
Ve bugün, iktidarını sürdürebilmek için yeniden AB’ye ihtiyaç duyuyor Erdoğan; o nedenle “beyaz sayfa” açıyor, o nedenle “geleceğimiz Avrupa’da” sözleri veriyor.
‘150 yıllık modernleşme’
Anımsarsınız, 6 ay kadar önce Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın şöyle demişti: “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikayeleri anlatıldı. Artık kendi hikayemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020).
150 yıllık modernleşme dediği, kuşkusuz Türkiye’nin 150 yıllık demokratik devrim geleneğiydi; I. ve II. Meşrutiyet’ti, Atatürk Cumhuriyeti’ydi, 1876 tarihli Kanuni Esasi ile başlayan anayasa geleneğiydi, parlamentarizmdi ve Kemalist Devrim’in hedefi olan çağdaşlıktı…
Öyle olduğu için de Kalın’ın sözleri Cumhuriyetçi cephede büyük tepki görmüştü.
İbrahim Kalın 9 Ağustos 2020’de katıldığı bir TV programında sözlerine şunları da eklemişti: “Bize modernleşme adı altında dayatılan hikâyenin içinde beyaz olmayan adam yok. Siz yoksunuz, ben yokum, Çin medeniyeti, Hint medeniyeti, Afrika medeniyeti, Latin Amerika hatta Rusya yok. Bize dayatılan 150 yıllık modernleşmenin iki ana unsuru vardı: Avrupa merkezcilik ve oryantalizm.”
Kalın “150 yıllık modernleşme” ifadesini çok bilinçli seçiyor. Bu, ifadeyle aslında 19. yüzyılın ortalarından itibaren gericileşmeye başlayan ve giderek 20. yüzyılın başında emperyalist bir karakter kazanan Avrupa’yı bu topraklardan sürüp atan Türk Devrimini hedef alıyor. Oysa Kalın’ın Avrupacı gibi sunduğu o Türk Devrimidir ki insanlığa Avrupa’nın gerici yüzünü ve yenilebileceğini göstermiştir.
Kalın’ın “150 yıllık modernleşmeyi” Avrupacılık gibi sunması, kimi milliyetçi çevrelerde de “AKP AB cenderesini kırıyor” varsayımıyla büyük destek gördü. Öyle ki işi en sonunda “Atatürk’ün batı klasiklerini basması büyük yanlıştı” demeye kadar vardırmışlardı.
Oysa Atatürk “batı” klasiklerini değil, “dünya” klasiklerini basmıştı; Batı eserlerini de, İslam ve Fars başta Doğu eserlerini de “tercüme” ettirip bastırmıştı. Bu o kadar önemli bir ayrım ki, Atatürk’ün “batıcı” değil, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” hedefine baş koyduğunu en iyi yansıtan uygulamasıydı çünkü…
Devrim-karşıdevrim çarpışması
Sonuç olarak, Erdoğanlar bir davanın peşindeler. “150 yıllık modernleşme”ye itirazları ondan.
150 yıldır bu topraklarda padişahçılarla meşrutiyetçiler, ittihatçılarla itilafçılar, Kemalistlerle siyasal İslamcılar, devrimcilerle karşıdevrimciler mücadele etmektedir.
En büyük gerçek budur. Bu gerçeği yok sayarak Erdoğan’ın iktidarını korumak için sık sık değiştirdiği siyasi manevralarına kananlar ve “taktik dalgalanmalarına” kapılanlar, örneğin Erdoğan’ın 20 yılda tam dört kez AB konusunda 180 derecelik rota değişikliği yapması karşısında sulara savrulurlar…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2021