Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

Ergenekoncuları kim serbest bıraktı?

AKP-Cemaat çatışmasıyla ilgili tezler tatışılırken, konu kaçınılmaz olarak gelip başlıktaki soruya da çarpıyor: Ergenekon ve Balyon davası sanıklarını kim serbest bıraktı?

Ortada çeşitli tezler var. AKP bıraktı diyen de var, Cemaat bıraktı diyen de…

AKP bıraktı diyenler, tezlerini Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘ın “milli orduya kumpas kurdular” sözlerine ve o sözlerden sonra oluşan siyasi iklime bağlıyorlar.

Cemaat bıraktı diyenler ise tezlerini, Anayasa Mahkemesi’nin kararına, Haşim Kılıç‘ın çıkışlarına ve Gülen‘in tutuklular için söylediği “elimde bir imkan olsa, ben onların hepsine serbestsiniz derim” sözlerine dayandırmaktadır.

SİLİVRİ DUVARINI HALK YIKTI!

Bize göre ikisi de değil. Her iki kesiminin ettiği tüm bu laflar, hatta AKP ile cemaatin çatışmasının kendisi de, neden değil sonuçtur.

Neden ise çeşitli kesimlerin ayağa kalkması ve AKP iktidarını sallamasıdır. Başta Silivri’yi kuşatma eylemleri ve Haziran Halk Hareketi olmak üzere 2012-2013 yılında yapılan büyük eylemler, sistemin tepesini sarstı ve sistemin tepesindeki koalisyonu çatlattı.

Türkiye o çatlaktan bir nefes aldı. Şimdi o çatlak, yarılmaya doğru ilerlemektedir.

O nedenle çatlağı yaratanlar, sistemin tepesindeki bu çatlaktan, F Tipi yapının tasfiyesini ve AKP’nin zayıflamasını hedefleyerek yararlanmalıdır.

AKP’Lİ VEKİLİN ORTAKLIK İTİRAFI

Erdoğan başta olmak üzere AKP’liler Ergenekon ve Balyoz davalarına gerçekten nasıl bakıyor? Son dönemde sık sık kullandıkları “cemaate inandık, kandırıldık” lafları samimi bir özeleştiri midir?

Sizce AKP gerçekten Ergenekon davasının bir kumpas olduğuna inanıyor mu? Yoksa takıyye yapmakla ünlü bir zihniyetin yeni bir aldatmacasıyla mı karşı karşıyayız?

AKP’nin Ergenekon davasının kumpas olduğuna inanmadığını biliyorum. Etkili sözcülerinin durumu siyasi iklime göre yorumladıklarını da izliyorum. F Tipi yapıyla mücadelede başarı kazanıldıkça, ekranlardan yavaş yavaş “davanın tamamı kumpas değildi, doğrular da vardı” demeye başlıyorlar.

Hatta önceki akşam CNNTürk‘ün Tarafsız Bölge programında AKP Milletvekili Abdurrahman Kurt şöyle söyledi: “AKP-ABD-Cemaat ortaklığıyla Rusya’nın desteklediği askeri vesayeti yıktık.

Kurt daha sonra sözlerinin bu siyasi iklimde bir gaf olduğunu farkederek, cümlesine yeni yorumlar eklemeye çalıştı. “Biz zaten mücadele ediyorduk, onlar yanımıza geldi, işbirliği yapmadık” gibi anlamsız düzeltme gayretlerine soyundu.

Bu cümle çok açık bir itiraftır ve “askeri vesayet” dedikleri de pratikte Türk Ordusu değil, Kemalist devlet ve Cumhuriyet’tir. Ve AKP, ABD ve Cemaat’in katkısıyla Cumhuriyeti yıkmak suçunu itiraf etmektedir!

KİM KİMİ KULLANDI?

Bu “inandık, kandırıldık” lafını karşılaştığım AKP’nin ekran sözcülerine de soruyorum. “Cemaat bizi kandırdı, bize benzedikleri için inandık” diyorlar.

Peki ya “inanmanın ve suça ortak olmanın siyasi faturası” diye sorduğunuzda, “daha ne istiyorsunuz, hata yaptık ve üstlerine gidiyoruz, sizin de işinize gelir, herkes destek vermeli” diyorlar.

Söyledikleri gerçek ve samimi olmadığı için bu tür sohbetlerde onları çok çabuk çeşitli itiraflara sürükleyebiliyorsunuz. Örneğin konu AKP-Cemaat çatışması olarak sürerken ortaya bir tez atıyorsunuz: “Erdoğan 2002’de iktidara geldiğinde karşısında bir çok kuvvet vardı ve Erdoğan‘ın devlette, bürokraside adamları yoktu. Acaba Erdoğan bu açık nedeniyle tam iktidar olana kadar cemaatin kadrolarından mı yararlandı?”

“Aynen öyle” diyorlar! “E, hani inanmış ve kandırılmıştınız” diye yanıtı yapıştırdığınızda ise sohbet şirazesinden çıkıyor. O AKP sözcüsünün sinir sitemine göre, yeniden tevil yoluna gidenler olduğu gibi, ağızlarından “evet kullandık, orduyu kışlasına soktuk, etkisizleştirdik ve iktidarımızı sağlamlaştırdık, yine kullanırız, gladyoyu da kullanırız, ABD’yi de kullanırız” gibi terazisiz sözler çıkabiliyor.

Yani özetle AKP’nin Ergenekon tertibine gerçekte bir “cemaat kumpası” diye baktığı doğru değildir. Yola “iktidar olmak için papaz elbisesi bile giyerim” diyerek çıkan zihniyet, ihtiyaç duyduğu kesimlerden yararlanarak ve onları kullanarak yoluna devam ediyor.

AKP’nin 13 yıldır iktidarda kalabilmesinin yöntemi işte budur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Aralık 2014

Yorum bırakın

Özerklik ve bölgesel savaş tehlikesi

AKP Hükümeti ile PKK’nin anlaştığı “demokratik çözüm ve müzakere taslağı”nın esası özerkliktir!

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder arasında gidip gelen “vardı, yoktu” tartışması da, Hatip Dicle‘nin “hükümet rica etti, süreçle ilgili açıklamalarımızda hassas olacağız” demesi de işin esasının özerklik olduğunu teyid etti.

Nitekim taslağın içeriğine dair basına yansıyanlar da bu gerçeği teyid ediyor. 4 ana başlıklı 66 maddeli taslakta özerklik en somut haliyle var. Ayrıca “anayasal-toplumsal dönüşüm” maddesi de, “yeni kamu düzeninin oluşturulması” bölümü de, yine özerkliğin türevleri olarak taslakta yer alıyor.

FİDAN’IN YENİ GÖREVİ KANDİL

Ve artık daha önemlisi şudur: Hakan Fidan-Öcalan ilişkisi üzerinden yürütülen Açılım’da artık yeni bir aşamaya daha geçilmiştir.

Fidan, Öcalan‘la görüşmeyi, eski yardımcısı da olan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu‘na devretti. Yani Öcalan‘la ana çerçeve anlaşmasını yapan Fidan, ayrıntılarının yürütülmesini Dervişoğlu‘na bıraktı.

Peki MİT Müsteşarı Hakan Fidan ne yapacak? Erbil’e açtığı büro üzerinden Kandil’le doğrudan müzakerele başlayacak!

Fidan, doğrudan Cemil Bayık, Murat Karayılan, Musatafa Karasu, Duran Kalkan gibi PKK liderleriyle de özel anlaşmalara yönelecek.

AÇILIM’IN ESAS HEDEFİ

Akdoğan‘ın ricası nedeniyle HDP heyeti çok hızlı ilerleyen sürecin ayrıntılarını kamuoyundan gizliyor. Ancak zaman zaman PKK liderlerinden gelen açıklamalar içeriğe dair önemli bilgiler veriyor.

Örneğin Murat Karayılan‘ın Öcalan‘dan aktardığı şu cümle çok önemli: “Eğer süreç amacına ulaşırsa 15 Mart’ta Türk devletine karşı silahlı mücadeleyi durduracağız. PKK’nin büyük kongresini toplarız. 15 Nisan’da Kuzey Kürdistan’daki gerilla güçlerinin ne olacağını tartışırız. Ya siyasi bir güç olur veya başka bir bölgeye geçip mücadele eder. Kongrede bununla iligli karar verilir.”

İşte meselenin bam teli burasıdır ve Açılım’ın hedefinin barış olduğu iddiası bu nedenle plavradır:

1) Siyasi güç olmak için silaha ve teröre başvuran PKK, barış adı altında hedefini gerçekleştirmiş olacaktır. Siyasi güç olan PKK de özerklik ilan ettiği bölgeyi yönetecektir. Buraya ilerleyiş ise değil barışı daha büyük bir savaşı getirecektir!

2) PKK liderleri o nedenle “silahın bırakılmayacağını” özellikle söylemektedirler. Tersine yeni dönemde PKK’nin daha çok silaha ihtiyacı vardır.

3) Öcalan‘ın “başka bir bölgeye geçip mücadele ederiz” demesi, savaşın bölgeselliğine de işaret etmektedir. PKK, ABD’nin “Basra’dan Akdeniz’e Kürt Koridoru” ana hedefinin taşeronu olarak bölgede sadece Türklere karşı değil, Fars ve Araplara karşı da kullanılacaktır.

AKP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” dediği hayal budur!

ÖCALAN KONGREYE KATILIR MI?

Karayılan, Öcalan‘dan aktardığı bu cümlenin dışında, bir de şunu söyledi: “Süreç amacına ulaşırsa Öcalan 15 Nisan’daki kongreye katılacak.”

Karayılan‘ın bu sözüne Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘dan yalanlama(!) geldi: “Kandil’den yapılan gerçek dışı, zamansız, yersiz, tahrik edici açılamalar sürece yarar sağlamaz.”

Tecrübeyle sabittir. 2009’dan beri, AKP’nin “zamansız, yersiz” dediği her yalanlama(!) gerçekleşmiştir!

Kaldı ki, Öcalan‘ın PKK Kongresi’ne katılması, doğrudan Kandil’e gitmesi demek de değildir. Daha önce görüştürüldüğü iddiasını da anımsarsak, pekala telekonferans yöntemiyle PKK kongresine katılabilir!

TOP MİLLİ KUVVETLERDE

Peki tüm bunlar gerçekleşebilir mi? Türkiye’nin milli kuvvetlerine bağlıdır!

O kuvvetlerin bir merkezde toplanmasına, büyük bir süyasal güce dönüşmesine ve önümüzdeki kritik 6 aya rengini vermesine bağlıdır!

Üst yapıdaki yarılmadan faydalanmak, işte bu nedenle dünden daha önemlidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Aralık 2014

Yorum bırakın

AKP Türkiye’ye dava açtı!

14 Aralık operasyonu ile Fethullah Gülen‘e yakalama kararı çıkarılması, AKP’nin F Tipi yapıyla mücadelesinde önemli bir dönemeç oldu.

Dikkatli izlerseniz, 14 Aralık’tan bu yana AK-Medya’da “kumpas” ifadeleri de değişmeye başladı. O dönem Erdoğan‘ın başdanışmanı olan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘ın ağzından çıkan “orduya kumpas kurdular” cümlesiyle cemaate karşı mücadelede cephe genişletme taktiğine soyunan AKP, 14 Aralık’tan sonra yeniden eski konumuna girme işareti verdi.

Örneğin AKP’nin medyadaki sesleri, yavaş yavaş “tamam mağdurlar vardı, F Tipi yapının başka hesapları da vardı ama Ergenekon ve darbe gerçekti” demeye yeniden başladılar.

Örneğin AK-Medya’nın önemli gazetelerinden Star, “Kumpas cephaneliği interpol dosyasında” manşetinin spotunda şöyle diyordu: “Yargı ve emniyete sızan örgüt 22 Ocak 2010’da Tahşiyeciler adıyla ilk eylemini gerçekleştirdi.” (Star, 22 Ocak 2014)

F Tipi’nin ilk eylemi 22 Ocak 2010’daysa, 2007’de başlayan Ergenekon tertipleri ne?

ALINACAK TUTUM

14 Aralık operasyonunu incelediğimiz yazılarda hep dikkat çektik: AKP’nin Tahşiyeciler gibi bir dava üzerinden F Tipi yapının üzerine gitmesi bilinçlidir. Zira 12 yıllık suç ortaklığının en az göründüğü yer burasıdır. AKP ancak bu tür davalar üzerinden paralel yapının üzerine giderse, kendi suçunun gizlenebileceğini hesaplıyor.

Konu esasa gelirse, yani Ergenekon ve Balyoz tertipleri üzerinden F Tipi yapının üzerine gidilirse, bundan en büyük zararı Erdoğan görecektir. Zira önündeki engelleri temizleyen o tertiplerden en çok yararlanan Erdoğan oldu ve “ben bu davanın savcısıyım” diyerek operasyonu yürüten ekibe tam destek verdi.

Bu çatışmada alıncak tutumu o nedenle hep şu perspektifle açıkladık: F Tipi yapının tasfiyesi ve AKP’nin zayıflatılması hedeflenerek çatışmadan yararlanılmalı!

Bunun dışındaki yöntemler, son tahlilde taraflardan birinin desteklenmesine dönüşür ve o tarafın gücünü tahkim etmesine yarar!

KORKUTMA DAVALARI

Öte yandan önemle belirtelim: Türkiye’de kumpasın türevleri diyebileceğimiz türden davalar devam ediyor.

Örneğin sanıkların çoğu, Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında savunmasını yaparken yeni davalarla karşılaştı. Çoğuna, hatta avukatlarına da, hakim ve savcılara iftiradan ve hakaretten dava açıldı. İşte bu davalar sürüyor ve beraat kadar cezayla da sonuçlanıyor!

Ama asıl önemlisi AKP Hükümeti’nin Türkiye’nin itiraz eden tüm kesimlerini baskı altına almak ve biat ettirmek için sürdürdüğü davalardır.

Evet, Haziran Halk Hareketi nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanında “hükümete darbe yapmak suçlamasıyla” açılan davalar da sürüyor. Öyle çoklar ki, toplamına bakarak, AKP’nin Türkiye’ye dava açtığını bile söyleyebiliriz!

Bu davalar nedeniyle daha şimdiden verilmiş pek çok ceza var, karartılmış hayatlar var.

Ve evet bu davalar da iddianamesine bakıldığında, mesnetsizdir, asılsız suçlamalarla doludur ve aslında hukukun değil, mizahın konusudur.

AKP, işte bu türden davalarla toplumu korkmaya ve diz çökmeye zorlamaktadır!

KUMPASTAN MEMNUNİYET

AKP’nin medya sözcüleri genel olarak hâlâ “inandık, kandırıldık” şeklindeki cephe genişletme hedefli taktik söylemi ekranlardan dillendirmeye devam ediyorlar.

Ancak belirtelim: Kimileri, kazandıkları 14 Aralık mevzisiyle, artık “orduyu kışlasına soktuk, sıra cemaati inine sokmak” diye mesaj atmaya ve eski söylemin taktik olduğunu gözler önüne sermeye başladı!

Hâlâ “kandırıldık” palavrasına inanlar için de şu fıkrayı anlatarak bugünkü yazımızı bitirelim:

Yaşı biraz geçkince olan kadın, belediye otobüsünde parası çalındığı için karakola başvurmuştu. Komiser sordu: ‘Çalan nasıl biriydi?’

Kadın hafif bir iç geçirerek cevapladı: ‘1,80 boylarında, atletik vücutlu, mavi gözlüydü. Yani, artist gibi çocuktu.’

Komiser sormaya, kadın cevaplamaya devam etti: Para çantanızda mıydı?

Hayır komiserim. Para sütyenimin içindeydi.

Komiserin tepesi attı: Hanımefendi, adamın elinin sütyeninizden içeri girdiğini hiç mi hissetmediniz?

Kadın yine bir iç geçirdikten sonra cevapladı: Ahh, hissetmez olur muyum hiç komiserim? Hem de nasıl hissettim ama niyetinin kötü olduğunu nereden bileyim?”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Aralık 2014

Yorum bırakın

Hepimiz Kubilay’ız!

Cem Karaca‘nın 1977 tarihli “Bir Öğretmene Ağıt”ının ikinci bölümü şöyledir: “Yanında yer ayır Kubilay Teğmenim/ Yoksul bir köyde öğretmenim/ Biliyorum bütün kabahat bende, öğretmen oluşumda/ Ve saklamamamda aydınlık düşüncelerimi/ Ama ben Cumhuriyette doğdum, Cumhuriyet çocuğuyum/ Olamaz öğretmen oluşum suçum.”

Karaca bu dizeleri, gericilerin 84 yıl önce bugün, 23 Aralık 1930’da şehit ettiği Kubilay Teğmen için yazdı.

Askerliğini Menemen’de yedek subay olarak yapan Mustafa Fehmi Kubilay, Derviş Mehmet etrafında toplanan gericilerin isyanını bastırmaya çalışırken Hasan ve Şevki bekçilerle birlikte şehit edildi. Derviş Mehmet, Kubilay‘ın başını keserek yeşil bayraklı bir sopaya bağladı ve şehir meydanında kazdıkları bir çukura dikti.

Mustafa Kemal, daha bir kaç yıl önce Yunan işgali yaşamış bir bölgede bu olayın meydana gelmesine çok üzülmüş ve “Mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise” olduğunu belirtmiştir.

KUBİLAY, RENNAN PEKÜNLÜ’DÜR!

İşte Cumhuriyet, Kubilay gibi devrimcilerin ölümü göze alan kararlılığıyla yaşadı ve bugünlere geldi…

Kuşkusuz Derviş Mehmet’ler bugün daha güçlü, daha etkili yerlerdeler…

Ama bu topraklarda çok köklü bir Jöntürk geleneği vardır ve gericilik her zaman karşısında dikilen bir Kubilay bulur!

Örneğin Prof. Dr. Rennan Pekünlü bugünün Kubilay‘larındandır; gericiliğin karşısına dikilmiş, laik eğitimi savunmuş ve öne çıkarak hapsi göze almıştır!

İşte karanlık, bu ve benzeri kararlılıklarla aydınlatılır!

KUBİLAY, KELEPÇELENEN 117 ÖĞRETMENDİR!

Ankara’da polisin sert saldırısına uğrayan, elleri kelepçelenerek gözaltına alınan 117 öretmenimiz de Kubilay‘dır!

117 Kubilay öğretmenimiz, “dindar ve kindar nesil” yetiştirmek isteyenlere inat, cumhuriyet nesilleri yetiştirmek için yollara düştüler.

Emek mücadelesinin bugünkü kalesi olan Yatağan’dan başlayarak yürüdüler, “laik eğitim” diye diye yürüdüler.

Gericiliğin ters kelepçelediği ellerinden öpüyoruz hepsini.

Derviş Mehmet müfredatına inat, Musatafa Kemal sevgisi ve yurttaşlık bilinci aşılatan tüm Kubilay öğretmenlerimizin önünde saygıyla eğiliyoruz.

KUBİLAY ORDUEVİNİN ÖNÜNDE!

Ve fakat Kubilay‘ı anarken, şu kareye saygı göstermeden de geçemiyoruz:

Polis 117 öğretmeni gözaltına alırken ve kimi öğretmenler polisin attığı gaz bombasından kötü etkilenip orduevine sığınırken ve polis o öğretmenleri de almak için orduevine girmeye çalışırken, kapıda silahıyla dikilen ve öğretmenlere sahip çıkan o Kubilay Teğmen‘in de ellerinden öpüyoruz.

O gün Kubilay hem öğretmen kimliğiyle, hem de teğmen kimliğiyle aramızdaydı.

KUBİLAY’LAR TGB’DE!

Ve aslında Kubilay‘lar hep aramızda.

Çünkü 19 Mayıs 2012’de 240 bin Kubilay‘ı Taksim’e çıkararak ülkemizin gidişatına dur diyen TGB var!

O eylem, bu toprakların devrimci Jöntürk geleneğini dosta düşmana göstermekle kalmamış, aynı zamanda Haziran Halk Hareketi’ne giden süreci de başlatmıştır!

TGB Gezi’de diktatörlüğe karşı mücadele etmiştir! TGB Silivri’de kumpas ve tertiplere karşı çıkmış, zindanların duvarlarına dayanmıştır!

TGB-TLB liselerde uyuşturucu baronlarına savaş açmıştır!

TGB Anadolu’da köy okulu inşaatında işçi ve alanlarda Mustafa Kemal‘in askeri olmuştur!

TGB ABD askerine çuval geçirip Mehmetçik’in intikamını almıştır!

TGB’Lİ KUBİLAY’LAR KIZILAY’DA

Ve TGB, şimdi de “Gericiliğe ve bölücülüğe karşı Kubilay Kızılay’da” diyerek Derviş Mehmet’lere meydan okumaktadır!

TGB’li Kubilay‘lar tıpkı Menemen’deki Kubilay gibi gericiliğin karşısına çıkmış ve Mustafa Kemal‘in “iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz” sözünü ödev kabul ederek “Hepimiz Kubilay gibi hazırız! 27 Aralık’ta Kızılay’dayız!” demektedir!

Öğretmen Kubilay’ın talebeleri ve teğmen Kubilay’ın askerleri olan bugünün Kubilay’larını yüreklerinden öpüyoruz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Aralık 2014

Yorum bırakın

Erdoğan’ın ‘kuzey Suriye’ mesajının anlamı

Erdoğan‘ın önceki gün DEİK Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayı dinlemişsinizdir. Şöyle diyor: “Kobani’nin stratejik önemi yok. Birileri için var. Ben şimdi düşünüyorum. Arkadaşlarıma da diyorum ki, yoksa burada Kuzey Suriye’de yeni bir yapılanma mı oluşturuluyor? Yeni bir eyalet mi oluşturuluyor?

12 yıldır birlikte çalıştığı yapının kumpas kurduğunu farketmeyen(!), bugün kandırıldığını(!) söyleyen Erdoğan, meğer Suriye’de bir yapılanma oluşturulduğunu da farketmemiş!

Gelişmelere en ilgisiz yurttaşımızın bile bildiği bir gerçeği Erdoğan‘ın yeni yeni farkediyor(!) olması mümkün mü? Elbette değil. Daha 1,5 yıl önce Ankara’ya çağırdıkları PYD lideri Salih Müslim‘e “yeterki SUKO’ya katıl, özerkliğe karışmayız” diyen bir iktidar, Suriye’de özerklik benzeri (kanton) bir yapılanma oluşturulduğunu yeni farketmiş olabilir mi?

AKP ile Salih Müslim‘in o görüşmesinden beri PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde üç kanton ilan ettiğini kutuplarda yaşayanlar bile biliyor!

YANLIŞTAN DÖNME İŞARETİ DEĞİL

Erdoğan konuşmasında daha önce söylediği şu gerçeği de yineledi: “Kobani’ye verilen mühimmat, terör örgütlerine gönderildi.”

Bu ABD’ye bir eleştiri mi? Cümleye çıplak baktığınızda elbette öyle görünüyor ama cümle ancak şu sorularla birlikte siyasi anlamını kazanıyor:

ABD’nin IŞİD’le savaşsın diye PYD’ye silah vermesi ile AKP’nin PYD’ye destek olması için Kobani’ye koridor açıp peşmerge göndermesi ve Irak’ın kuzeyindeki kamplarda peşmergelere yoğun askeri eğitim vermesi aynı düzlemde değil mi?

Erdoğan‘ın bu tür çıkışları zaman zaman “yanlıştan dönme” şeklinde algılanıyor. Yanlıştan dönmelerini biz istemez miyiz? Ancak bu çıkışlar “yanlıştan dönme” işareti değil, ABD’yle Suriye pazarlığının söylemleridir ve Halep merkezli çıkarlarıyla ilgilidir!

KÜRT KORİDORU HEDEFİ İÇİN

İlk günden beri önemle vurguluyoruz. ABD’nin IŞİD stratejisi Kürt Koridoru inşası içindir. Taşeronları aracılığıyla yürüttüğü Suriye savaşında istediği sonucu alamayan Washington, 9 Haziran 2014’ten itibaren yeni bir planı deniyor.

ABD, Irak’ta Bağdat ile Erbil yönetimlerinin arasına, Suriye’de Şam ile Türkiye arasına sosis gibi giren IŞİD’i bu bölgelerden çıkardığında ne yapacak? Bölgeyi Bağdat ve Şam’a mı teslim edecek? ABD’nin IŞİD stratejisinin anlamı işte bu sorudadır!

Yanıtları da adım adım ortaya çıkmaktadır: Peşmerge Kerkük’ü işgal etti. IŞİD’in eline geçen Musul ile Telafer arasındaki bölge, Sincar’ın alınmasıyla fiilen Erbil’in kontrolüne girdi. (Sincar ve çevresi daha önce Kürt Bölgesi’nin sınırları içinde değildi). IŞİD’in dağıttığı Türkmenlerin bölgeleri, tek tek peşmergenin işgaline uğruyor.

Bu şekilde Irak’ta Barzanistan’ın sınırları genişletilecek ve Suriye’de PYD bölgesi oluşturulacak, hedef bu!

ÖCALAN: MÜZAKERE TASLAĞINDA ANLAŞTIK

Tüm bunlar aslında AKP ile PKK’nin yürüttüğü müzakerenin de konusudur. Öcalan‘ın Ortadoğu mesajları, PKK’nin Irak ve Suriye’de önüne daha çok silahlanma hedefi koyması vs. bu tablonun içindedir.

17 Aralık günü AKP Hükümeti’nin gizlice İmralı’ya götürdüğü HDP heyetinin Öcalan‘dan getirdiği mesajlar bile buna işaret etmektedir. Hatip Dicle söylüyor: “Öcalan ‘devletle müzakere taslağında anlaştık’ dedi.”

Dicle‘nin bu anlaşmanın sadece Türkiye’yi değil, Ortadoğu’yu da ilgilendirdiğini söylemesi anlamlı!

Öcalan‘ın “anlaştık” dediği taslak, özü itibariyle AKP’nin değil ABD’nindir ve Cemil Bayık o nedenle “süreç durursa ayaklanırız” mesajı vermektedir!

Kerkük’ün işgali, Barzanistan’ın genişletilmesi, Suriye’nin kuzeyindeki kantonlar, ABD’nin PYD’yi silahlandırması, peşmergenin eğitilmesi, Kobani koridoru, AKP ile PKK’nin anlaştığı “özerklik” hedefli müzakere taslağı… Hepsi ana tablonun parçalarıdır.

Peki Erdoğan bu tabloyu görmüyor mu? Erdoğan da bu tablonun içindedir!

Erdoğan’ın mesajının, bölge gerçeği ve Rusya faktörü nedeniyle Türk devleti içinde (AKP’yi de zorlayan) oluşan Suriye konusundaki 2. eğilim işaretiyle bir ilgisi yoktur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Aralık 2014

Yorum bırakın

Aksiyon’a karşı Reaksiyon

F Tipi yapıya yapılan son medya operasyonu, dizileri de gündeme getirdi. Samanyolu‘nun Tek Türkiye dizisinin hangi operasyonel hedeflerin aracı olarak kullanıldığı ortaya çıktı.

Bu dizilerde yıllardır hedef alınanlar için durum şaşırtıcı değildi. Ancak kamuoyunun bir bölümü, bu operasyonla birlikte bu tür dizilerin işlevini daha somut görmüş oldu.

MİT DİZİSİ

Sadece F Tipi yapı değil, AKP de dizilere meraklı. Örneğin Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘ın önceki gün Filinta dizisinin setini ziyaret etmesi ve bu diziye övgüler dizmesi fazlasıyla basında yer aldı.

Ancak AKP açısından bundan daha ilerisi de var: Reaksiyon!

Hafta içi final bölümü yayımlanan dizi tipik bir MİT projesi. Üstelik benzerlerinden önemli bir farkı var.

Bilirsiniz, bu tür diziler önce şu yazıyla başlar: “Bu dizideki kurum ve şahısların gerçeklikle ilgisi yoktur.”

Ancak Reaksiyon‘da o yazı şöyle yer alıyor: “Bu dizideki kurum ve şahısların gerçeklikle ilgisi sınırlıdır.”

F TİPİ’NE KARŞI DİZİ

Evet, dizinin karakterleri gerçek hayattandır.

Örneğin dizide MİT Müsteşarı’nın ismi Gürkan Erman‘dır ve Hakan Fidan‘ı doğrudan çağrıştırmasından hiç kaçınmamışlardır.

Örneğin dizide İran adına Tükiye’de operasyonlar yapan istihbaratçının ismi Kazım Süleyman‘dır ve gerçek hayattaki Kasım Süleyman‘ı oynamaktadır. (Bu karakterin ismi dizinin son bölümlerinde biplendi!)

Uzatmayalım, dizinin karakterleri gerçek hayattandır ve dizi de bir MİT projesi olarak AKP’nin F Tipi yapıyla mücadelesi için çekilmiştir.

İçeriğine geçmeden önce önemle belirtelim: Senaryo, kurgu, oyunculuk açılarından dizi vasatın altında kaldı. Erdal Beşikçioğlu‘nun oyunculuğu bile diziyi kurtarmadı, Behzat Ç. hayranları hayal kırıklığına uğradı.

Onca reklama rağmen dizi iyi bir izlenme oranı yakalayamadı. Bu nedenle önce günü değişti, arından da erken final yaptı.

TASFİYE VE İTTİFAK

13 bölümlük diziyi çok kısaca özetleyelim:

AKP Hükümeti Ergenekon’u tasfiye eder. Bu operasyonu MİT Müsteşarı Gürkan Erman ve Başbakanlık Müsteşarı Öktem Bey yürütmektedir. (Öktem Bey, Efkan Ala ya da Fatih Kasırga gibi, hatta toplamlarını temsil eden bir karakterdir.)

İkilinin tasfiye ettiği Ergenekon örgütü ise dizide Erdal Beşikçioğlu‘nun canlandırdığı Yavuz Aslan karaketeridir. Dayı lakaplı Yavuz Aslan, dizi boyunca tıpkı AKP’lilerin gerçek hayatta kullandığı “eski Türkiye” şeklinde nitelenmektedir.

AKP, Ergenekon’u tasfiye ettikten sonra, bu kez F Tipi yapının üzerine gitmeye başlar. Gerçek hayattaki abiler, savcılar, polis şefleri ve paralel gazeteciler dizide Zekeri Öz‘den Mehmet Baransu‘ya kadar canlandırılmaktadır.

Fakat AKP, F Tipi yapıyı tasfiyede zorlanır. Gürkan Erman ve Öktem Bey, biri Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan bir yüzbaşı, diğeri de komiser olan iki kişi üzerinden “gizli bir yapı” kurar.

Harbiyeli Oğuz ile Polis Tekin‘in kurduğu gizli örgüt yasal olmayan yöntemlerle F Tipi yapının üzerine gider ama önemli bir başarı elde edemez. AKP sıkışmıştır ve Gürkan Erman ile Öktem Bey bir çözüm bulur: Yavuz Aslan’la ittifak!

Uzatmayalım: Dizinin son bölümlerine doğru bu ittifak kurulur ve birleşen güçler F Tipi yapı çökertir. Sonunda AKP tam iktidar olur!

Son bölümde Gürkan Erman ile Yavuz Aslan‘ın replikleri çok kaba ajitasyonlar içerir. Her ikisi de (AKP ile Ergenekon) birbirinin vatansever olduğunu anlamıştır! “Kökü dışarıda” olan Cemaat’e karşı o nedenle birleşmişlerdir.

DEVLETİN SAHİPLERİ KİM?

Dizinin sonunda ikisinin de üstünde olan yapıyla tanışırız. AKP ve Ergenekon’un bildiği bu yapının ismi “devletin sahipleri” olarak geçer. Seçilmiş bir grup kişidir bunlar ve “bekçi” denilen bir temsilcileri arcılığıyla devletin yöneticileriyle temas kurmaktadırlar.

Yani anlayacağınız sonu da en az başı ve ortası kadar özel amaçlıdır ve AKP’nin çıkarlarıyla ilgilidir!

AKP özetle Cemaat’e karşı mücadele ederken, dizi gibi silahları da kullanmaktadır: Cemaat’in çok bilinen yayın organı Aksiyon‘a karşı, kendi Reaksiyon‘unu sergileyerek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Aralık 2014

Yorum bırakın

ABD’den Rusya’ya ‘Sıhhiye Hattı’

 

ABD, 2011’de Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan üzerinden başlattığı Suriye saldırısında neden “tam başarı” kazanamadı? Elbette pek çok nedeni var: Şam rejiminin iyi direnişi, İran’ın tutumu vs.

Ama sonuca etkisi bakımından en önemli faktör Rusya’nın tutumudur. Rusya hem Çin’le birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Suriye karşıtı bir karar tasarısı çıkmasını engellemiş, hem de fiili olarak sahada Suriye’yi savunmuştur: Füze savunma sistemi takviyesinden, Suriye karasularına savaş gemileri getirmeye kadar!

ABD, sırf bu direnişi kırabilmek için Rusya’ya Ukrayna’dan ikinci bir cephe bile açmıştır!

ABD’NİN PETROL HAMLESİ

Neden mi anımsattık sizler için yeni olmayan bu bilgileri? Geleceğiz. Önce bir kaç anımsatma daha:

Petrol fiyatları neden düşüyor? ABD ve Suudi Arabistan, petrol üreticisi olmalarına rağmen neden petrol fiyatlarının düşmesine seviniyor? Şundan: Rusya’nın zararı ABD’ninkinden, İran’ın zararı da Suudi Arabistan’ınkinden fazla!

Zira Rusya’nın toplam gelirinin dörtte birini bu kalem oluşturuyor ve petrol fiyatı düştükçe bu Moskova’yı büyük sıkıntıya sokuyor.

Sadece petrol fiyatları mı? Elbette hayır. ABD’nin ve belli ölçekte AB’nin Rusya’ya yaptırım uygulaması da Moskova’yı sıkıntıya düşürüyor.

Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin yaptırımların etkisinin yüzde 25-30 düzeyinde olduğunu söyledi.

İkisi birleştiğinde önemli bir etki yaratıyor. Zaten geçen günlerde rublenin dolar karşısındaki değerinin düşmesi ve Moskova Borsası’nın değer kaybetmesi işte bu nedenleydi.

STRATFOR’A GÖRE ABD’NİN 3 SEÇENEĞİ

ABD için Rusya’ya geri adım attırabilmek artık kritik bir mesele haline gelmiştir. Çıkarlarının karşısına dikilen bir Rusya, güç erozyonuna çare arayan ve bu maksatla yeniden Ortadoğu hamlesi yapan ABD için mutlaka durdurulması gereken bir ülkedir.

Washignton’un petrol, yaptırım gibi kartlarını en ağır şekilde kullanması bu nedenle…

Peki yeterli mi? Kuşkusuz yetmez.

ABD bu nedenle Rusya’yı doğrudan hedef alan planlamalar da yapıyor. Bunu sadece ABD Kongresi’ne yansıyan çalışmalardan bilmiyoruz elbette… Örneğin “gölge CIA” denilen Stratfor’un başı George Friedman bu konuda kimi ipuçları veriyor.

Friedman‘a göre ABD’nin önünde üç seçenek var:

1) ABD Ukrayna’daki duruma daha aktif şekilde müdahale edecek.

2) ABD NATO’yu Rusya’yı çevrelemeye zorlayacak.

3) ABD NATO dışı bir ittifak ile Rusya’ya karşı “sıhhiye hattı” oluşturacak. (Rusya’nın Sesi, 19 Aralık 2014)

TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ÖNEMİ

ABD’nin Ukrayna’ya doğrudan ve aktif bir şekilde müdahale etmesinin olanakları pek yok. Üstelik bu durum ABD’yi yeniden “tam müttefik” olmaya çalıştığı AB’yle sorunlu hale getirecek; Almanya başta olmak üzere pek çok AB ülkesi buna karşı çıkacak. Öte yandan aynı durum NATO’u devreye sokma seçeneği için de geçerli.

Dolayıysla ABD için daha “uygulanabilir” seçenek “NATO dışı ittifak” görünüyor.

Friedman o ittifakın kimlerden oluşacağını ve hattın yerini de belirtmiş: Baltık, Polonya, Romanya, Türkiye!

Uygulanabilir olup olmadığı bir yana, böyle bir planlama gerçekten var mı, bilmiyoruz. Fakat Washington’un ihtiyaçları böyle bir olasılık yaratıyor.

Kuşkusuz Moskova’nın bir istihbaratı vardır ve Putin‘in Rus yetkililerini bile şaşırtan Türkiye’yle enerji ortaklığı hamlesi de belki temelde bu stratejiye yanıt içindir. Göreceğiz.

Bizim için asıl önemlisi şudur: ABD eğer bu stratejiyi uygulamaya çalışırsa, önündeki en önemli konu Türkiye olacaktır.

Ankara’ya mecbur bir Washington gerçeği ise Türkiye’deki iç mücadeleye doğrudan etkileyecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Aralık 2014

Yorum bırakın

Suriye konusunda 2. eğilim işareti

ABD’nin IŞİD bahanesiyle yeniden Ortadoğu’ya hamle yapmasına, bölge ülkelerinin de yanıtları olduğunu yazmıştık geçen hafta:

1) İran, Irak ve Suriye, IŞİD’e karşı (gerçek) mücadele için ittifak kurdu.

2) Rusya, ABD’nin atağıyla uygulanamaz hale gelen Cenevre süreci yerine, Moskova Platformu inşa etmeye başladı. Hedef, Şam rejimi ile muhalifleri masaya oturtmak ve siyasi çözüm sağlamak.

3) BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Staffan De Mistura, Rusya’nın desteğiyle bir plan yürütüyor. “Dondurulmuş bölgeler” adıyla bilinen plana göre belirlenen bölgelerde önce ateşkes, sonra müzakere yürütülmesi hedefleniyor.

Üçü birbirini bütünleyen bu planlar etrafında yürüyen yoğun diplomasiyi geçen hafta incelemeiştik ve bitirirken de özellikle belirtmiştik: Cenevre yerine Mosova sürecinin başlaması, Ankara’nın önünde Suriye politikasını değiştirmek için çok önemli bir fırsattır.

Peki Ankara bu fırsattan yararlanabilir mi? Erdoğan ve Davutoğlu‘nun konuşmalarına bakılırsa, hayır! Ama yeni bir eğilimi işaret eden olgular da var:

ARINÇ: SURİYE’YLE SOĞUKLUK GİDERİLECEK

Tamam, sürekli yalanlandığı için özgül ağırlığı tartışmalı hale gelmiş olabilir ama Bülent Arınç hala AKP içinde önemli bir kesimi temsil eder. Arınç, basında pek yer almayan bir konuşmasında şöyle dedi: “Suriye, İran, Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerle siyasi bakımdan ve ülkelerin yöneticilerinin birbirilerine olan tavrı bakımından bir soğukluk yaşanmış olabilir ancak biz dostuz, aynı zamanda kardeşiz. Türkiye ile bu ülkelerin arasında belli ve malum sebeplerle meydana gelen soğukluk süratle giderilmektedir.” (AA, El Cezire, 13 Aralık 2014)

Bir çalışma mı var? Suriye’yle, Mısır’la soğukluk süratle nasıl gideriliyor? Bilmiyoruz. Ama Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun CNNTürk‘te söylediği şu sözleri önemsiyoruz: “Mısır’da darbe yönetimi, Sisi ile ilişkilerimizin normalleşmesi öngörülmüyor ama ticari ilişkiler olabilir, alt düzey temaslar olabilir.” (Bugün, 13 Aralık 2014)

Mısır’ın bu açıklamaya yaklaşımı olumlu oldu. Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükri Türkiye’nin tutumunu değiştirmesi durumunda diyaloga geri dönmeye hazır olduklarını açıkladı.

Çavuşoğlu birkaç gün sonra İranlı mevkidaşı ile yaptığı görüşmede de yeni bir eğilimin işaretini verdi: “Suriye’de yeni ve kapsayıcı bir hükümetin olması konusunda bazı detaylarda farklı görüşlerimiz olsa da İran’la aynı düşünüyoruz.” (hurriyet.com.tr, 17 Aralık 2014)

Tamam, Çavuşoğlu aynı konuşmasında Esad’ın meşruiyetinin bittiğini de vurguladı ama tam da şu süreçte “İran’la aynı düşünüyoruz” demesi oldukça anlamlıydı.

SUKO: RUSYA’NIN HEDEFİ AKP PLANI

Bogdanov ve De Mistura‘nın temaslarında ortaya çıkan muhalifler arasındaki iki farklı eğilim de bu yeni durumun bir yansıması olabilir.

SUKO’nun eski Başkanı Muaz Hatip Rusya’yla görüşüyor ve yeni plana olumlu bakıyordu ama SUKO’nun şimdiki Genel Sekreteri Nasır Hariri karşı çıkıyordu. Dahası Hariri, Rusya-BM planının Türkiye’nin planını boşa çıkarmak amacı taşıdığını iddia ediyordu. (El Cezire, 15 Aralık 2014)

Hariri’ye göre ABD yakında Suriye’ye “güçlü bir biçimde müdahale edecek” ve Türkiye’nin “güvenli bölge” planı uygulanacak!

AB DE ‘RUSYA-İRAN’LA ÇÖZÜM’ DEDİ

Aslında Ankara’da yeni bir eğilimin “zorunlu ihtiyaç” olarak ortaya çıkması tam da bu olasılık nedeniyledir. Zira ABD’nin Suriye’ye saldırısı ve AKP’nin güvenli bölge planının uygulanması, çözüm değil, tersine yeni ve çok daha büyük sorundur.

AB bile bu gerçeği görüyor. AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Federica Mogheri, AB ülkelerinin dışişleri bakanlarının, Suriye krizinde çözüme kavuşmak için bölge ülkeleriyle beraber, özellikle İran ve Rusya ile beraber çalışmak konusunda mutabık kaldıklarını ilan etti. (Rusya’nın Sesi, 15 Aralık 2014)

Kuşkusuz Ankara’da düşük dozda da olsa yeni bir eğilimin işaretinin çıkması, aslında bu “yalnızlığın” sonucudur. İkinci eğilim işareti, birinci eğilimin seçeneği olarak değil ama zaman kazanmak için de verilmiş olabilir. Yine de Türkiye ve bölgenin geleceği açısından AKP bu noktadan olabildiğince zorlanmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Aralık 2014

Yorum bırakın

F Tipi’ne yardım ve yataklık suçu

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan‘ın “milli orduya kumpas kurdular” söylemi, AKP için hem yeni süreçte suçu Cemaat’e yıkma hedefinin, hem de bu çarpışmada Genelkurmay Karargahı ile ittifak niyetinin söylemiydi.

“Kumpas” kavrmı artık bir psikolojik savaş argümanı olarak çarpışmanın ön cephesinde çeşitli türevleriyle birlikte kullanılıyor: “Kandırıldık” diyorlar, “alnı secdeye değenlere güvendik” diyorlar…

Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Erdoğan ve ekibini Cemaat bu kadar kolayca kandırabiliyse, onu BOP eşbaşkanı yaparak bölgede kullanan ABD neler yapmıştır? Bu kadar kolay kandırılan ve kullanılan bir iktidarın, ülkenin geleceği için görevi hemen bırakması gerekmiyor mu?

EMNİYET’İ CEMAAT’E KİM VERDİ?

Kumpas dedikleri operasyonlar için Cemaat’e yer türlü devlet olanağı sağlayanlar kendileriydi. Erdoğan, soruşturmaya yönelik tepkilerin karşısına dikilip, “ben bu davanın savcısıyım” diyordu. Kimi F Tipi polislerin de belirttiği gibi, o dalga dalga yapılan operasyonların emrini bizzat vermişti. Hatta Ergenekon savcısı Zekeriya Öz‘ün altına kendi zırhlı lüks aracını bile vermişti.

Zaten çarpışma başladıktan sonra da açık açık şöyle diyorlardı: “Ne istediniz de vermedik?”

Vermişlerdi: Emniyet’i, kolejlerinden istihbarat dairesine kadar Cemat’in emrine vermişlerdi. Cemaatin istediği yasaları çıkarıyor, Fethullah Gülen‘in işaretiyle “ulusalcılığı” tehdit kapsamına alıyorlardı. Yargıyı önlerine sermişlerdi. Daha iyi yerleşsinler diye yasa çıkarıyor, daha iyi nüfuz etsin diye bakanlığı emirlerine veriyorlardı.

Uzatmayalım ve şu ikinci soruyu soralım: F Tipi yapı suçluysa, ki suçlu, Erdoğanlar da bu durumda en hafifinden suça yardım ve yataklık yapmış olmuyorlar mı?

AZMETTİRME SUÇU!

Kimi AKP’li bakanların da itiraf ettiği gibi 40 yıldır devlet kurumlarına sızmaya çalışan Cemaat, tarihinin en parlak dönemini AKP’nin kanatları altında geçirmiştir.

Bu dönemde büyükelçilikler dünyanın dört bir tarafından emirlerine verildi, bu dönemde finans girişimlerinin önü açıldı, daha çok kazanabilsinler diye yasalar çıkarıldı, daha çok bağış toplayabilsinler diye olanaklar yaratıldı vb.

Ve en önemlisi, AKP’nin önündeki engelleri temizleyebilsinler diye F Tipi çeteye her türlü dokunulmazlık zırhı sağlandı. Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında yaptıkları basit hatalar, salt çaplarından dolayı değil, daha çok arkasındaki devlet desteğine aşırı güvendendi.

Bu durumda şu üçüncü soruyu da sormalıyız: Tamam, AKP’nin adım adım iktidar olmasında ve önündeki engellerin aşılmasında kullanılan Ergenekon davalarında tetiği F tipi çete çekmiştir ama silahı o çeteye kim vermiştir? AKP suça azmettirmiş olmuyor mu?

HELALLEŞME YOK HESAPLAŞMA VAR

Ve gelelim Cemaat’e…

Bugün diktatör dedikleri Erdoğan‘ın önünü en çok kim açtı? Erdoğan‘ı tek adam olmaya götüren çok önemli bir dönemeç olan 12 Eylül referandumunda “ölüler bile mezarlarından kalkıp referandum için evet oyu versin” diye çağrı yapan kimdi? AKP’nin önündeki engelleri kaldırmak için her türlü tertibi kim uyguladı? AKP’ye tetikçilik yaparak bu ülkenin en seçkin aydınlarını zindanlara kim attı?

Tıpkı eski ortağınız AKP’nin “kumpas” kurnazlığı gibi, siz de “helalleşelim” kurnazlığına soyunuyorsunuz şimdi…

“Basın özgürlüğü” ağıtlarınız gibi, “helalleşelim” tezgahınızın da hiçbir inandırıcılığı yok!

Gerçek adalet için helalleşmek değil hesaplaşmak gerekir!

Tüm suçlarınızın hesabını tek tek vereceksiniz!

İlle de hayatlarını kararttığınız insanlardan helallik mi istiyorsunuz? İşe AKP’yle birlikte işlediğiniz ortak suçları itiraf ederek başlayın!

Hayatlarını karartığınız o güzel insanlar helallik verir mi bilmiyorum ama siz en azından Silivri’de yalnız kalmazsınız!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Aralık 2014

Yorum bırakın

17 Aralık ile 14 Aralık’ın çarpışmasından yararlanmak

Hangi psikolojik savaş mekanizmalarını harekete geçirirlerse geçirsinler, 17-25 Aralık haftasınının artık bu ülkede Yolsuzlukla Mücadele Haftası olmasını engelleyemezler!

Hangi yöntemlere başvururlarsa başvursunlar, 17 Aralık’ı artık unutturamazlar!

Hangi perdeleri örtmeye çalışırlarsa çalışsınlar, ayakkabı kutularını, para sayma makinelerini, sıfırlanamayan paraları, kol saatlerini, çikolata kutularıyla gönderilen paraları, medya için kurulan havuzları, Alo Fatih’leri, bakara makaraları bu milletin ortak hafızasından silip atamazlar!

3YE YAPTIKLARINI UNUTTURAMAZLAR

3Y diyerek gelip 3Ye yapmalarını görmemizi artık engelleyemezler!

Evet, ne yaparlarsa yapsınlar bulaştıkları bu kirleri bilinçlerimizden sökemezler!

Tersine, sökmeye çalıştıkça daha da zihnimize kazıyorlar:

“Aldığım rüşvet değil, hediye. Hediye de Türk geleneğinde var” diyerek 17 Aralık’ı daha da unutulmaz hale getiriyorlar!

İstifa etmek zorunda kalan bakanlardan biri “tapeler montaj” derken, öbürü “hepsi gerçek” diyerek, şüphe duyanların bile kafasını açıyorlar!

17 Aralık soruşturmasına yayın yasağı getirerek, milletin bu konuya daha da ilgi göstermesini sağlıyorlar!

Çamurdan çıkmaya çalıştıkça, daha da batıyorlar!

17 ARALIK’I HAZİRAN YARATTI

17 Aralık, kabaca F Tipi yapının AKP’ye yaptığı bir operasyon olarak değerlendirilemez.

Evet, yolsuzlukların olduğunu gösteren dinlemeleri bu örgüt yapmıştır, tapeleri bu örgüt basına yansıtmıştır, bu örgütün hamlesi nedeniyle Türkiye yolsuzlukların bu boyutunu öğrenmiştir.

Ama asıl gerçek şudur: 2013 Haziran Halk Hareketi, 17 Aralık 2014’ü doğurmuştur!

Haziran’ın büyük tokadı, ortakların iç çelişkilerini derinleştirmiştir: AKP ile Cemaat ve AKP ile PKK Haziran’dan sonra sorunlu bir ilişki dönemine girmiştir. AKP ile Cemaat birbirine düşmüş, ortak suçlarını birbirinin üzerine atarak suçlardan yırtmaya kalkmışlardır. Haziran, AKP ile PKK’nin yürüttüğü Açılım’ı ise rafa kaldırmıştır!

Haziran gerçeğini görmeden 17 Aralık’a salt bir “ortaya çıkan tapeler” çerçevesinde bakmak sadece eksiklik olmaz, daha önemlisi siyasal mücadelenin yönünü tayin edememek bakımından büyük hata olur!

17 VE 14 ARALIK GALDYO’NUN ZAYIFLAMASIDIR

17 Aralık 2013 ile 14 Aralık 2014, suç ortaklarının suçtan kaçma çabalarıdır!

Türkiye’nin devrimci dinamikleri 17 Aralık’tan da, 14 Aralık’tan da ve bu iki Aralık’ın birbiriyle çarpışmasından da yararlanarak ülkenin önünü açabilecektir.

17 Aralık’ta AKP’ye, 14 Aralık’ta F Tipi yapıya güç kaybettirilmektedir. AKP ile F Tipi’nin güç kaybetmesi, Türkiye’nin önünü açmaktadır.

17 Aralık ile 14 Aralık’ın çarpışması, devrimci dinamiklerinin hareket alanını genişletmektedir.

Ve evet, 17 Aralık ile 14 Aralık, aynı zamanda Gladyo’nun yarılması, kanatlarının çarpışması ve son tahlilde zayıflamasıdır.

ÇATIŞMA BÖLGEYİ DE RAHATLATTI

17 Aralık ile 14 Aralık’ın karşı karşıya gelmesi, sadece Türkiye’ye değil, sonuçları itibariyle bölgeye bile nefes aldırmıştır!

AKP-Cemaat ortaklığının yarılması, her ikisinin de gücünün azaltılması, komşulara düşmanlığı da belli ölçüde azaltmıştır.

AKP güç kaybettikçe Irak ve Suriye’ye düşmanlığını ilerletememiştir.

Cemaat güç kaybettikçe İran düşmanlığını sürdürememiştir.

YENİ BİR SİYASAL TABLO OLUŞTURMAK

Artık mesele şudur: AKP ile F tipi yapının bu çatışması yeni bir siyasal tabloya dönüştürülmelidir. Önümüdeki 6 ay, işte bunun mücadelesinin takvimidir.

AKP ile F Tipi’nin çatışmasından, birinin tasfiye edilmesini diğerinin de zayıflatılmasını hedefleyerek yararlanılmalı ve Türkiye, önümüzdeki 6 ayın sonunda yeni bir siyasal tabloya kavuşturulmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Aralık 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın