Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

İKİNCİ ONE MİNUTE

Bir süredir özellikle AKP’ye yakın gazetelerde okuyoruz: Türkiye ile İsrail Mavi Marmara krizi konusunda anlaşmaya yakın.

Hatta hükümet üyeleri zaman zaman “şöyle ilerleniyor, şu kabul edildi, bu müzakere ediliyor” diye açıklamalar da yaptı. En son tazminat olarak “20 milyon dolarda” anlaşıldığı da basına servis edildi.

Ancak bu ilerlemeye Erdoğan birden fren koydu ve ikinci kez İsrail’e “one minute” dedi. Erdoğan özetle “Gazze ablukası kaldırılmazsa barışma yok” dedi.

SÜNNİ LİDERLİĞİ İSRAİL KARŞITLIĞINDAN GEÇİYOR

Acaba Erdoğan neden yeniden “one minute” demişti, neden sonuçlanmak üzere olan bir anlaşmaya engel olmuştu?

Yanıt belli: Erdoğan daha önce neden İsrail’e “one minute” demeye ihtiyaç duymuşsa, şimdi yine aynı nedenle ihtiyaç duyuyordu.

Açalım: Erdoğan’ın BOP görevi bölgede İran’ı dengelemek ve Şii bloğuna karşı Sünni blok kurmaktı… Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Ortadoğu Birliği adı altında Suriye, Irak ve Lübnan’la kurmaya çalıştığı birlik, bu stratejinin gereğiydi.

Peki, Erdoğan’ın bir Sünni bloğu kurması ve o Sünni bloğun lideri olması nasıl mümkün olacaktı? Tamam, bu hedefe uygun olmayan Türkiye’nin “laik” kimliği kazınmış ve yerine “Ilımlı İslamcı” kimliği konmuştu ama yeterli olmuyordu.

Yöntem belliydi: Sünni Araplara liderlik yapabilmenin yolu Filistin davasına sahip çıkmaktan ve İsrail karşıtlığı sergilemekten geçerdi. “One minute “bu senaryonun gereğiydi…

CEMAAT KARŞITLIĞINI İSRAİL’LE PEKİŞTİRMEK

Şimdi Erdoğan aynı ihtiyaç nedeniyle yeniden “one minute”  dedi. Fakat bu kez dışarıdan çok içerinin ihtiyacı nedeniyle…

Açalım: Haziran Halk Hareketi’nden bu yana iktidarı sallanan Erdoğan’ın belirlediği stratejinin başarısı öncelikle saflarını sıkı tutabilmesine bağlı. Erdoğan eğer tabanını sıkı ve diri tutabilirse ve 30 Mart’tan az kayıpla çıkarsa, ABD’nin “zorunlu” desteğini alarak yola devam edebileceğini hesaplıyor.

Peki, taban nasıl sıkı tutulur?

Hatta gelin bizi bu soruya götürecek diğer soruları da soralım: Erdoğan her gün ekranlardan Fethullah Gülen cemaatini hedef alıyor, medyası dış bağlantılı diye yazıyor, hatta kimi kalemşorlar açıkça cemaati İsrail destekli olmakla suçluyor…

Peki, tam bu zamanda AKP İsrail’le barışırsa bu argümanlar inandırıcı olabilir mi? Elbette olamaz!

Hatta ihtiyaç, AKP tabanını cemaat karşıtlığında sıkılaştırabilmek için bunu İsrail ile pekiştirmektir.

İşte Erdoğan bu nedenle tam anlaşma yoluna girilirken yeniden İsrail’e “one minute” demiştir!

MEVZİ MEVZİ İLERLEMEK

Erdoğan’ın savaştan galip çıkabilmek için sarıldığı taktiklerden biri bu…

Bir diğeri de “orduya kumpas” diyerek kimi milli kesimleri 30 Mart’a kadar oyalamaktı; tutmadı…

Kuşkusuz Erdoğan’ın çantasında başka numaralar da var; çarpışmadan geri çekilmeyecek!

Ama tüm bu numaraları geçersiz kılacak esas doğru ise Ankara’nın Arslanlarının bugün yeniden yola çıkmış olmasıdır; Bugün Ankara, yarın İstanbul, İzmir, ertesi gün 30 Mart sandıkları…

Adım adım, güç biriktire biriktire, mevzi kazana kazana…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Şubat 2014

Yorum bırakın

DEMOKRASİ, SİLİVRİ’Yİ ANKARA’DAN KUŞATMAKTIR

Türk siyasal hayatının son 10 yıldaki en önemli sorunlarından biri şudur: Yerel olmayan sağ demokrasinin Erdoğan’la, yerel olmayan sol da demokrasinin Öcalan’la geleceğini varsaymıştır! Her ikisinin kesişme noktasında ise liberaller vardır.

Bu saptamayı yapmamızın nedeni, Erdoğan ve Öcalan’ın hemen her gün attığı ve basında yer alan “demokrasi” nutuklarıdır. Bu öyle bir bombardımandır ki, Erdoğan’a ya da Öcalan’a karşı çıkanlar anında demokrasi düşmanlığıyla suçlanır!

Örneğin AKP ile PKK’nin “bölünme” ortaklıkları demokrasidir fakat Türk-Kürt birliğini savunmak demokrasi düşmanlığıdır!

Örneğin Öcalan’ın “Türk’ten daha Türk’üm” demesi, hatta sorgusunda Kürtleri aşağılaması demokrasidir ama Birgül Ayman Güler’in “Kürt milliyeti ile Türk milleti eşit değildir” şeklindeki bilimsel saptaması demokrasi düşmanlığıdır.

Uzatmayalım; “demokrasi” nasıl Irak’ta emperyalizmin bombası olduysa, Türkiye’de de bu ikilinin silahı olmuştur.

Kuşkusuz “demokrasiyi tramvaya benzetip istediği durakta inebileceğini” söyleyen Erdoğan ile silahlı terör örgütü lideri Öcalan’ın demokrasi havariliği yapabilmeleri hepimizin ayıbıdır ancak bu ayıptan kurtulma zamanı artık gelmiştir!

HALK YAMULTTU, AKP İLE CEMAAT PARALEL OLDU

Öcalan’ın sorgu kasetleri ile Erdoğan’ın Salı grup konuşmaları ben de ikilinin çok benzediği duygusu uyandırıyor hep. Belki de ABD, siyasal enstrümanları olan ikiliyi açılım ortağı yapınca, Erdoğan ile Öcalan birbirlerine benzemeye başlamıştır: Aynı “mantık”, aynı kurnazlık, aynı demagoji, aynı belagat…

Örneğin Erdoğan dün grup konuşmasında “paralel örgütün kökünün 12 Eylül darbesinde olduğunu, 40 yıldır yapılandıklarını” söyledi. Hatta bir ara “Bu ülke artık faiz lobisi tarafından yönetilemez” bile dedi.

Sanırsın Erdoğan muhalefet lideri! Sanırsın ülkeyi 11 yıldır yöneten o değil! Sanırsın 10 yıldır paralel örgütle koalisyon kuran kendisi değil!

Ayrıca bu paralel lafları da artık şirazesinden çıktı. Erdoğan öğrencileri geometri dersinden nefret ettirecek kadar bu kavramı sık kullanıyor; paralelle yatıyor, paralelle kalkıyor; tıpkı bir zamanlar krizin teğet geçtiğini iddia ettiği gibi.

Oysa olan biten ortadadır: Recep Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen aynı kümenin elemanıdır. Fakat Haziran Halk Hareketi ikiliyi yamultunca ve aralarına sütun gibi girince, AKP ile Cemaat ikiye bölünüp birbirlerine paralel oldular.

JÖN TÜRKLER AYAKTA

Devlet nihayetinde otoritedir, egemenliktir… Ve sadece AKP ile Cemaat değil, bu anlamıyla PKK de paraleldir!

Üçü de ABD’nin enstrümanları olarak Türkiye’de otorite olmuştur. Cemaat yargı ve emniyette, AKP ise MİT’te, bürokraside, medyada, finans dünyasında, eğitimde, sağlıkta, kısacası devletin en önemli yerlerinde paralel olmuştur. Bu arada PKK de ülkenin güneydoğusunda bu ikiliye paralel olarak konumlanmış ve üçlü paylaşım sağlanmıştır!

Memleketin nihai tablosu budur fakat geçicidir.

Zira asıl güç yeniden ayaktadır! 19 Mayıs 2012’de Taksim’e 250 bin genci çıkararak büyük halk hareketini başlatan Jön Türkler, Mustafa Kemal’in askerleri, yani TGB yine duruma el koymuştur!

Jön Türkler bu kez “13 Şubat’ta Meclis’e” diyerek, 13 Aralık 2012’de kuşattıkları Silivri duvarlarını bu kez asıl yerinde, yani Ankara’da kuşatma kararı almıştır!

İşte asıl demokrasi budur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Şubat 2014

Yorum bırakın

PKK ÖCALAN’IN SORGU GÖRÜNTÜSÜNDEN NEDEN RAHATSIZ?

İşçi Partisi’nin Öcalan’ın 1999 tarihli sorgu görüntülerini yayınlaması, anlaşılan PKK’de büyük sıkıntı yaratmış. Bunu üst düzey PKK yöneticilerinin telaşla önce görüntülerin montaj olduğunu iddia etmesinden, ardından da “zamanlama manidar” diyerek görüntüleri yayınlayan İşçi Partisi’ne saldırmasından anlıyoruz.

Peki, üst düzey yöneticileri bu telaşa sürükleyen neydi? Öcalan’ın sorgu görüntüleri onları şaşırttı mı? Öcalan’ın o görüşlerinin bir kısmını 2000 yılında Serxwebun dergisinde yayımlamadılar mı?

Evet, yayınladılar ama Öcalan o görüşleri bugün değiştirmişti! Dün ak dediğine bugün kara diyordu. Dün İngiliz oyunu gördüğü Kürt isyanlarını bugün kutsuyordu. Dün ajan dediği Şeyh Sait’in bugün heykelini dikiyordu.

Üstelik o teslimiyet görüntüleri ile PKK’ye kumanda edilemezdi. Telaş bundandı!

KARAYILAN: İKNADA SORUNLA KARŞILAŞIYORUZ

PKK’yi iyi izleyenlerin de bildiği bir gerçek nedeni ile kaygılıydılar. PKK’nin orta düzey komutanları ve tabanı 2009’dan beri süreçten rahatsızdı: Öcalan’ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile mesai yapması, BDP heyetine “Hakan Fidan beyi yalnız bırakmamak lazım” demesi, Erdoğan’a biat mektubu vermesi, AKP hükümetini her koşulda desteklemesi örgüt içinde “sessiz” tepkilere neden oluyordu.

Bu rahatsızlık zaman zaman satır aralarına yansıyordu. Bu konuda sesini en çok çıkaranlardan birinin de Sakine Cansız olduğu dile getiriliyordu.

Burada duralım ve Independent gazetesinden Richard Hall’ın Kandil’de buluştuğu Murat Karayılan’la söyleşisini anımsayalım. Karayılan açılım sürecine PKK liderliğinin destek verdiğini belirtmiş ama eklemişti: “Ancak PKK çok büyük bir örgüt. Orta düzey kadrolarında herkesin aynı şeyi hissettiğini söyleyemeyiz. Arkadaşlarımızı iknada sorunla karşılaşıyoruz.

Acaba PKK ikna odaları kurarak mı kadrolarını tek tek ikna etti? Yoksa kendine özgü infaz yöntemleriyle mi bunu başardı?

PARİS’TE MİT-PKK ORTAKLIĞI MI?

Geçen yıl üç kadın PKK’linin Paris’te öldürülmesi hâlâ esrarını koruyor. Zanlı Ömer Güney’in cinayet öncesinde Türkiye’ye gelmesi, MİT görevlisi olduğu iddia edilen birinden Paris cinayeti talimatı aldığına dair yayınlanan telefon görüşmesi ve son olarak MİT’in yalanlayamadığı MİT-Ömer Güney irtibatına dair bir belge soru işaretlerini artırdı.

Der Spiegel’e bilgi veren Alman Güvenlik Birimleri de Sakine Cansız cinayetinde MİT’in rolünün olduğunu belirtiyorlar. PKK’nin Avrupa’daki en önemli merkezinin Almanya’da olması ve Alman makamlarıyla PKK ilişkisinin boyutu, iddianın doğruluğunu güçlendiriyor.

Dolayısıyla artık soru şudur: Paris cinayeti sadece bir MİT operasyonu mudur, yoksa MİT-PKK ya da daha somut söylersek bir MİT-İmralı ortak operasyonu mudur?

PARİS CİNAYETİ AYDINLATILMALI

Sakine Cansız, Leyla Söylemez ve Fidan Doğan’ın Paris’in göbeğinde öldürülmesinin Fransa tarafından bir yıldır aydınlatılmaması, cinayetin Gladyo işi olduğuna işaret etmektedir.  Zaten Ankara-İmralı-Paris üçgeni dâhilinde faili meçhul kalabilecek bir cinayet ancak Gladyo işi olabilir.

Paris cinayeti, pek çok sorunun düğümlendiği noktadır. Bu cinayeti aydınlatmak sorunların düğümünü çözecek ve açılım adı altındaki ayrışma yerine kardeşlik temelinde birleşme çözümünü Türkiye’nin önüne getirecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Şubat 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’A 9 KASET SORUSU

Erdoğan önceki gün Kartal’da internete sansürü savunurken ilginç şeyler söyledi. Örneğin “interneti kapatmadıklarını, özel hayatımızı koruma altına aldıklarını” savundu. Kuşkusuz bu zihniyet yakında “başınıza dışarıda bir iş gelmesin” diyerek sokağa çıkma yasağını bile savunur!

Erdoğan’ın internet sansürünü savunurken “artık kaset devri bitecek, kasetli siyasete son vereceğiz” demiş olması da yine ilginç sözlerinden biriydi. Hatta Erdoğan daha önce Baykal ve MHP’li milletvekillerinin görüntüleriyle ilgili yayınları anında müdahale ederek durduklarını da iddia etti ve ekledi: “Ama bunlara iyilik yaramadı. Şimdi bakıyorum, ellerinde bazı CD’lerle dolaşıyorlar.” Dahası Erdoğan, Baykal’ın kasetinin de “paralel işi” olduğunu belirtti!

Bu durumda Erdoğan’a şu soruları sormalıyız:

KASETLERDEN EN ÇOK KİM NEMALANDI?

1) CHP ve MHP kasetlerini durdurduysanız neden o günlerde hemen her konuşmanızda o kasetleri dilinize doladınız? Bu tutumunuza “özel hayat” diye tepki gösterenlere neden şu yanıtı verdiniz: “Ne özel hayatı, kendi karısı mı ki özel hayat olsun!”

2) Baykal’ın kaseti “paralel işi” ise neden sorumlularını kulağından tutup yargının önüne getirmediniz? Neden o gün değil de bugün “paralel işi” dediniz?

3) Kasetler sadece “paralel işi” mi? 17 Aralık operasyonu sonrasında basına servis edilen Fethullah Gülen kasetleri kimin işi?

4) AKP kaset servisinin neresinde? Yayınlanmamış kaseti miting alanından duyurduğunuzu anımsıyor musunuz? Genel seçimlerin hemen öncesinde, 2 Haziran 2011’de Diyarbakır’dan nasıl seslendiğinizi biz anımsatalım: “BDP’nin ilgilerinden bir tanesi açıklama yapıyor. Ses kayıtları öyle zannediyorum ki bugün yarın yayınlanabilir. Ne diyor biliyor musunuz?”

Sizin bu anonsunuzdan ve içeriğini özetlemenizden hemen sonra o kaset video paylaşım sitesi dailymotion.com’da yayınlanmıştı!

ABD FIRÇASININ YARATTIĞI HABERLER

5) Gazeteniz Yeni Şafak’ın dünkü manşeti şöyleydi: “Şantaj üssü Philapdelphia.” Yönettiğiniz kurumların gazeteye verdiği anlaşılan istihbaratlara göre Cemaat 7 Şubat MİT krizinin hemen ardından arşivini ABD’ye taşımış ve orada üç şehirde üs kurmuştu. Doğru olduğu anlaşılan bu habere göre “Türkiye operasyonları, şantaj kasetlerinin de tutulduğu Philadelphia’daki merkezden yürütüldü.” Aynı habere göre FBI da bu üç merkezi takibe aldı!

Bu durumda haliyle “Ricciardone’nin operasyonlardaki parmağı ne oldu” diye size sormalıyız!

6) Bu arada sizi eleştirdi diye kalemşorlarınız tarafından sık sık hedef alınan ve Ricciardone’yle birlikte operasyonun sorumlularından ilan edilen Michael Rubin’in açıklamalarını haber yapmış gazeteleriniz. RubinKaranlık tarikat lideri Gülen’in seçimle gelmiş başbakana karşı operasyon yürüttüğünü” savunmuş!

Kerry Davutoğlu’nu sertçe uyardıktan sonra “ABD karşıtı görüntülü” açıklamaların bıçak gibi kesilmesi ve şimdi de Rubin’in açıklamalarının baş tacı edilmesi ne anlama geliyor?

‘ABD DEĞİL AB PARMAĞI’ DÖNEMİ

7) Kerry’nin uyarısının sonuçları sizi destekleyen gazetelere yansımaya başlamış. Örneğin dün Sabah’ın sürmanşeti şöyleydi: “Oslo tapeleri yabancı ajandan.”

Haberin spotunda yer alan “Avrupalı bir istihbarat servisinin ajanı paralel yapıdan istihbaratçı polislerle gizlice buluşup hard-diski teslim etti” bilgisinden “ABD değil AB parmağı” sonucunu mu çıkarmamız isteniyor?

8) Yine sizi destekleyen Türkiye gazetesine göre İran Ankara’yı terör destekçisi göstermek için El Kaide üyelerini Türkiye üzerinden Suriye’ye gönderiyormuş! Bilginin kaynağı da ABD Bakanlığı’ymış.

Suriye’de Esad’a karşı çarpışan El Kaide’yi, Esad’a destek veren İran’ın kartı olarak sunmak kuşkusuz ancak bir ABD istihbarat raporuna yakışırdı. Üzerinde durmuyoruz. Fakat sizin cenahtan gelen “17 Aralık aslında ABD’nin İran’a operasyonudur” şeklindeki komplo teorisini önemle anımsatıyor ve hâlâ arkasında durup durmadığınızı merak ediyoruz!

9) Yine sizi destekleyen gazetelerden Star’ın internet sansürüne karşı çıkanları “porno lobisi” diye suçlamasını nasıl değerlendirdiniz? Faiz lobisi, vaiz lobisi diye açtığınız yolda taraftarlarınızın her karşıtlığa bir lobi kulpu bulması, 30 Mart öncesinde halkı kandırmaya yetecek mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Şubat 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SANDIK FETİŞİZMİ

Tayyip Erdoğan 30 Mart’a yığınak yapmış görünüyor. Nitekim partisine 30 Mart’ın şimdiye kadar ki en kritik seçim olduğunu belirtiyor ve bu gerçeğe göre çalışılmasını istiyor. Kısacası Erdoğan, Haziran’dan bu yana sallanan iktidarını 30 Mart’ta kurtarmak istiyor.

Öyle ki geçen hafta Berlin’den seçim kampanyasını başlatan Erdoğan 30 Mart’ta aslında dürüst olduklarına oy verileceğini bile söyledi! Yani Erdoğan’ın zihniyetine göre 30 Mart’ta sadece belediye başkanları seçilmeyecek, esas olarak AKP’nin AK’lığı oylanacak. Yani AKP birinci parti çıkarsa yolsuzluk suçlamaları düşecek, aklanacak, AKP’nin dürüst olduğu belgelenecek!

Hırsızlık olup olmadığına yargının değil sandığın karar verdiği bir rejime de AKP’nin lügatinde “ileri demokrasi” deniyor!

Kuşkusuz bu rejime “yargı yok, sınırsız yürütme var” rejimi de diyebiliriz.

ERDOĞAN’IN SÖZLÜĞÜ

Sandık Erdoğan’da bir fetişizmdir:

1) Erdoğan’a göre sandıktan “milli irade” çıkar ve o irade sadece Erdoğan’dır. O nedenle Erdoğan gücünü kimseyle paylaşmaz.

2) Millet, iradesini sandıkla Erdoğan’a vermiştir, Erdoğan da o iradeyi sınırsızca kullanabilir.

3) Erdoğan sandıktan çıkan iradeyi sınırsızca kullanırken kimseye hesap vermez, onun hesap vereceği tek yer bir sonraki seçimde yine sandıktır.

4) Erdoğan’a göre demokrasi sadece sandıktır. Eylem, protesto, halkın anayasal direnme hakkı demokratik bir hak değil, tersine darbeciliktir. Erdoğan’ı eleştirmek isteyenler bu hakların hiçbirini kullanamaz, sadece sandığı kullanır!

ANKET – SANDIK İLİŞKİSİ

Peki, sandık nasıl çalışır?

Yıllardır belirtiyoruz, sandıktan anket sonuçlarının çıkması bir istatistik başarısı değil, bir Gladyo başarısıdır. Kuşkusuz bağımsız ve dürüst anket kurumları vardır ve istatistik bilimini dürüstçe uygulayarak “gerçek” sonuçları bulurlar.

Ancak burada konumuz olan anketler o anketler değil, sandığı manipülasyonla belirleyen anketlerdir. Yani hep söyleyegeldiğimiz “sandığa ne koyuyorlarsa, sandıktan onu çıkarıyorlar” prensibine göre çalışan anketler.

Çünkü Gladyo seçilmesini istediğini sandığa anketle koyuyor.  Anketlerle oy oranı belirleniyor, yandaş medya üzerinden o oy oranı seçmene kabul ettiriliyor ve seçmen de o kabule göre sandığa gidiyor.

İleride üniversiteler bu konuyu tez yapacak ve bizler de bu ağın nasıl çalıştığını çok daha açık ve net olarak göreceğiz.

ERDOĞAN’IN PKK’YE ANKET DESTEĞİ

Ancak nasıl çalıştığına ilişkin elimizde bazı somut veriler de var: Tayyip Erdoğan, Bilal Erdoğan, Fatih Saraç ve Fatih Altaylı arasında yürüyen telefon trafiği ile gördük ki, örneğin AKP ihtiyacına göre kararsızların ya da MHP’nin 3 puanlık oyu alınıp BDP’ye yazılabiliyormuş!

BDP’nin normalde yüzde 6’lık oyu olduğu düşünüldüğünde, Erdoğan’ın Öcalan’a yüzde 50’lik bir destek yaptığı anlaşılacaktır!

Peki, Erdoğan neden Öcalan’a anket üzerinden destek verdi?

Bu sorunun yanıtına anketin tarihinden gidebiliriz: Anketin tarihi Mart 2013’tür. Yani Erdoğan-Öcalan ortaklığının zirve yaptığı, Erdoğan’ın Öcalan Açılımı ile BOP eşbaşkanlığı görevini sürdürdüğü, toplumun gazını almak üzere seferber edilecek Akil Adamlar’ın kimlerden oluştuğunun belirlendiği, Öcalan’ın Nevruz konuşmasıyla AK-Medya’da “barış elçisi” ilan edildiği tarih…

Böylesi bir süreçte Erdoğan’ın PKK’ye anket desteği yapması bizi şaşırtmamıştır.

Nitekim Öcalan da gerektiğinde Erdoğan’a destek vermektedir. Örneğin bu anket desteğinden 3 ay sonra, Haziran’da, Öcalan Erdoğan’a Gezi eylemlerinde destek vermiş; örgütüne “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” emri vererek AKP’ye can simidi atmıştır.

SANDIK NAMUSU

Tamam anketler böyle, manipülasyon var, seçimler şaibeli… Peki, ne yapacağız, oy kullanmayacak mıyız?

Elbette kullanacağız ama bu seçimde yurttaşlık görevimiz sadece oy atmaktan ibaret değildir, oyumuza tüm sayılma aşamalarında sahip çıkmaktır!

Çünkü sandık asıl bizim namusumuzdur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Şubat 2014

Yorum bırakın

İNTERNET GİTTİ, AK-NET GELDİ

AKP’nin ikinci internet paketi de TBMM’den geçti. “Güvenli internet” adıyla yaptığı ilk paketle kendisine muhalefet edilmesini engelleyemeyen AKP, şimdi kesin çözüme gidiyor: İnternet yerine AK-Net’i kuruyor!

Peki, Ak-Net nasıl çalışacak?

Öncelikle Erişim Sağlayıcılar Birliği, abonelerin internet trafiği bilgilerini 2 yıl boyunca kayıt altına alacak. Yani Türkiye’deki 34 milyon internet abonesinin internette hangi sitelere girdiği ya da akıllı telefonlarından hangi uygulamaları kullandığı tespit edilecek.

Kısacası AKP 34 milyonu adım adım izleyecek!

AK-NET’TE FİBER HIZDA SANSÜR VAR

Erdoğan “en büyük kulak” olmakla da yetinmeyecek ve “yargıyı” ortadan kaldırarak AK-Net’i işletecek.

Şöyle: AK-Net’te bir sitenin kapatılması için bir mahkeme kararına gerek olmayacak. Doğrudan Erdoğan’a bağlı TİB ve Ulaştırma Bakanlığı istediği siteyi hem de 4 saat içinde kapatabilecek!

AKP AK-Net’te yargıyı ortadan kaldırdı dedik ama eksik söyledik. Zira hükümet kendi lehine olan durumda yargıyı kaldırıp TİB ve Bakanlık üzerinden doğrudan sansür uygulayacak ama internet sitesinin sahiplerinin sansürü kaldırtabilmesinin yolu yargıdan geçecek.

Yani hükümetin engellediği içeriği ancak mahkemeler suçsuz bulursa, yasak kaldırılabilecek!

Özetle Erdoğan istediği siteyi 4 saatte kapatabilecek ama siz kapatılan o sitenin sahibi ya da kullanıcısı olarak bir mahkemeye başvuracaksınız, mahkeme konuyu inceleyecek, kapatılmayı haksız bulursa yasağı kaldırabilecek.

PAKETTEN HUKUK DEĞİL, FAŞİZM ÇIKTI

Ne kadar tanıdık değil mi?

AKP’nin ruhunu yansıtan bu uygulamayla Ergenekon davaları sırasında tanışmıştık. Normalde iddia makamı iddiasını ispatlamakla mükellefti, kişi suçu sabit olana kadar suçsuzdu…

Ama AKP’nin anormalinde iddia makamı sizi suçlar, siz suçsuzluğunuzu ispatlamak zorunda kalırdınız; suçunuzun sabit olmasına gerek kalmadan daha soruşturma aşamasında “suçlu” ilan edilirdiniz.

AKP şimdi bu ruhu sanal dünyada da uygulamaya kalkıyor.

Benzer ruhu özel görevli mahkemelerin kaldırılmasıyla ilgili son 22 maddelik pakette de gördük:

1) AKP kendi kurduğu özel görevli mahkemeleri kaldırırken bu mahkemelerin kaldırılma sürecindeki yarım kalan işlerini tamamlanmış sayıyor; böylece “yeniden yargılamayı” engelliyor.

2) “Hükmen tutuklu” gibi hukuk dışı bir kavrama sarılarak ”uzun tutukluluğu” upuzun hale getiriyor. 5 yıllık uzun tutukluluğa bir de +1 yıl ekliyor!

Yani AKP bu paketle kumpas ve tertip mağdurlarına karşı bir “demokratikleşme” sağlamamış, yakın gelecekte kendisinin karşılaşacağı davalara karşı önlem almış oluyor!

AKP’NİN “MİLLİ İRADE” MANİPÜLASYONU

Ortaya çıkan kasetler, yapılan itiraflar gösteriyor ki, 12 yıllık AKP iktidarı dönemi hayatın her alanında bir Erdoğan tahakkümü çabasıyla dolu. Habere ve internete yani gerçeğe engel olmaya çalışan bu zihniyetin, anketlerde manipülasyon yaptığı da ortaya çıktı.

Bilal Erdoğan, Fatih Saraç ve Fatih Altaylı arasında geçen ve MHP’nin üç puanını BDP’ye yazmayla neticelenen konuşmaları dinlemişsinizdir. (Acaba Öcalan Mart 2013 anketindeki bu AKP desteği karşılığında mı Haziran’da PKK’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyerek Erdoğan’a can simidi attı?)

Kim bilir başka hangi anketlerde kimin oyunu kime yazdılar; anketleri şişirerek oylarınıza nasıl manipülasyon yaptılar. Kuşkusuz anketle oynayan, sandıkla da oynar. Bu durumda “demokrasi sandıktır” demeleri de, “milli irade” demeleri de büyük yalana dönüşür.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Şubat 2014

Yorum bırakın

SİLİVRİ NASIL BOŞALTILIR?

Dün TBMM’deki dört partinin de aslında Silivri karşıtlığında buluştuğunu incelemiştik özetle… Sonrasında TBMM’ye sunulan 22 maddelik paket, bu gerçeği bir kez daha ortaya koydu.

Kimse “o paket AKP’nin” demesin; o paket hepsinindir! Zira paket öncesinde konuyu sulandıranların, Genel Kurul sırasında yapabilecekleri göstermelik küçük değişiklikler, paketin ruhunu değiştirmeyecektir.

AKP’NİN PAKETİNİN ANLAMI

Peki, paket AKP açısından neye işaret ediyor?

5+1 tutukluluk süresi belirleyen paketle Erdoğan şunu demiş oluyor:

“Tamam, halk hareketi iktidarımı salladı ama ben;

1) Saflarımı sıklaştırarak,

2) PKK’yle ortaklığı sürdürerek,

3) CHP’yi etkili muhalefet yapamayacak şekilde kitleyerek,

4) MHP’yi bağlayarak,

5) Diğer muhalefet çevrelerini oyalayarak,

6) Bana saldıran Cemaati yalnızlaştırarak,

7) 30 Mart’ta çok kan kaybetmeyip ABD desteğini almayı sürdürerek, bu savaştan galip çıkarım!”

PAKETİN BİZİM İÇİN ANLAMI

Peki, paket AKP’nin karşısında olanlar için neye işaret ediyor?

1) Elbette hâkim sınıfların iç çelişmesinden yararlanmak gerekir. Ancak izleyerek yararlanılmaz, aktif hareket ederek, sürece müdahale ederek yararlanılır!

Silivri’yi yeniden kuşatacak eylemlerin yapılmadığı bir süreçte AKP ile Cemaat çatışmasından yararlanılmaz!

2) Okları AKP’den çok cemaate yöneltmek, tamam cemaati zayıflatır ama aynı zamanda ve daha önemlisi AKP’yi tahkim eder.

AKP’nin tahkimatı ise Silivri’nin duvarlarındaki çatlakların betonla doldurulması demektir.

3) Orduya kumpas kurulduğu itirafı da, yeniden yargılamanın gündeme gelmesi de, uzun tutukluluk süresinin düşürülmesi konusu da AKP karşıtı cephenin başarısıdır!

Açıkça belirtiyoruz: 19 Mayıs 2012’de TGB 250 bin genci Taksim’e çıkartmasaydı, İşçi Partisi’nin öncülüğünde 29 Ekimlerde, 10 Kasımlarda, 23 Nisanlarda halk alanlara çıkmasaydı, yine İşçi Partisi’nin öncülüğünde Silivri Kalesi hem de birkaç kez kuşatılmasaydı, barikatlar yıkılmasaydı, bu birikimle halk Haziran’da 80 ilde ayağa kalkmasaydı, sonrasında iktidar için Arslanlı Yol’a düşülmeseydi ne kumpas itirafı olurdu ne de yeniden yargılama ve özel görevli mahkemelerin kaldırılması gündeme gelirdi!

AKP’nin topu cemaate atarak tertipteki rolünden kaçmaya çalıştığı bir süreçte, hükümeti sarsan baskıyı sürdürmek gerekirdi.

4) “AKP nasılsa yıkıldı, biz ABD’nin yeni seçeneği olan Gül-Gülen cephesini esas alalım” çizgisi doğru değildir.

a) AKP sallanmıştır ama henüz yıkılmamıştır.

b) “ABD Erdoğan’ı tamamen çizdi” verisi doğru değildir; gücünü tahkim edecek ve yerel seçimlerde ciddi oy alabilecek bir Erdoğan, Washington tarafından kullanılmaya devam edecektir.

c) Gül-Gülen cephesi gerçekçi bir seçenek değildir. O seçeneği gerçekçi görüp oraya yüklenmek, Erdoğan cephesine yarayacaktır.

Bülent Arınç’ın “AKP varsa cemaat var” sözü önemli bir egemenlik meselesine işaret eder ve doğrudur. AKP iktidar olduğu için cemaat devlete bu denli nüfuz edebilmiştir.

AKP’yi yıkmak o nedenle cemaati güçlendirmez, tersine onun da zayıflamasına yol açar.

Cemaate vurarak cemaat zayıflatılır ama AKP de tahkim edilir. Fakat daha çok AKP’ye vurmak hem AKP’yi, hem de cemaati zayıflatır!

HAK VERİLMEZ, ALINIR

O nedenle “hak verilmez, alınır” tarihi doğrusuna atıfta bulunarak bitirmek istiyorum.

İşçi Partisi’nin 30 Mart seçim çalışması aynı zamanda halkı yeniden ayağa kaldırma ve Silivri hedefinde birleştirme çalışması olmalıdır.

Alanlarda, tribünlerde, fabrikalarda, okullarda sayıları milyonları bulan “Mustafa Kemal’in askerlerine” önderlik edecek bir İşçi Partisi, hem yeniden Silivri’yi kuşatarak boşaltır, hem de Türkiye’nin bölünme sürecini birlik sürecine çevirir!

Şartlar uygun!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Şubat 2013

Yorum bırakın

SİLİVRİ KARŞITI MECLİS CEPHESİ

TBMM’de yer alan tüm partilerin birleştiği en temel konu, Silivri’nin boşaltılmamasıdır!

Biliyorum, önce CHP’liler, sonra da MHP’liler “ama bizim milletvekillerimiz orada hapis(ti)” diyerek, “CHP milletvekilleri o davaları hep izledi” diyerek itiraz edecekler.

Kuşkusuz bunlar doğru ama başka önemli doğrular da var.

Gelin en iyisi partilerin Ergenekon davaları konusundaki tutumlarını tek tek inceleyelim:

AKP: DAVANIN SAVCISI

Her ne kadar AKP bugün sıkıştığı için Ergenekon konusunda suçu cemaate atmaya çalışıyorsa ve davayı “milli orduya kumpas” diye nitelendiriyorsa da, gerçekte AKP bu davanın sahibidir.

Zaten Abdullah Gül önüne getirilen şemalara bakıp “bulun bir savcı, delillendirin” diyerek, Tayyip Erdoğan da “ben bu davanın savcısıyım” diyerek tertibin sahibi olduklarını göstermişledir.

Hatta diyebiliriz ki, AKP bu davalarla ve milli kuvvetlerin bu tertiplerle tasfiye edilmesiyle adım adım “tam iktidar” olmuş ve Cumhuriyeti yıkmıştır!

Dolayısıyla Silivri’nin boşaltılmasına en çok karşı olan parti AKP’dir. Bugün uzun tutukluluk meselesinin gündeme gelmesi ve 7,5 ile 5 yıl gibi lafların dolaşması AKP’nin sıkışmasıyla ilgilidir ve Erdoğan açısından bir mecburiyettir. O mecburiyeti yaratan da ayağa kalkan öncü kuvvetler ve halktır; Silivri’yi kuşatanlardır, Haziran’da ayaklananlardır, Arslanlı Yol’da yürüyenlerdir.

BDP: DAVANIN KAZANANI

AKP’nin açılım ortağı olan PKK, haliyle Ergenekon davasının da “savcı yardımcısı” olmuştur. Hem Öcalan hem de Karayılan AKP’nin Ergenekon operasyonlarına açıkça destek vermiş, sonuna kadar gidilmesini istemiştir.

Zaten o davalarla milli kuvvetler zayıflatıldıkça, PKK güçlenmiş ve adım adım hükümet ortağı olmuştur. Tablonun son haline bakıldığında, Ergenekon tertiplerinden en çok kazananın PKK olduğu görülecektir.

Y-CHP: DAVANIN FAYDACISI

Kuşkusuz CHP’li vekiller, tabi esas olarak da ulusalcı vekiller Silivri’de mahkemeleri yakından izledi. Hatta toplam 25 civarında olan bu milletvekilleri davanın kamuoyu gündeminde kalmasında önemli roller oynadı.

Öte yandan Silivri’yi kuşatanların, Haziran’da ayaklananların ve Arslanlı Yol’da yürüyenlerin içinde elbette CHP’liler de vardı.

Fakat bir de “Yeni CHP” var; “laiklik tehlikede değil” diyen, tarikat ve cemaatlere saygılı olan, 27 Mayıs’a karşı çıkan, “28 Şubat’ta Refahyol direnmeliydi” diyen, TSK İç Hizmet Kanunu’nu değiştirmek isteyen, AKP’nin Dersim kampanyasına destek veren Yeni CHP…

İşte Kılıçdaroğlu-Tanrıkulu-Toprak troykasının yönettiği bu CHP Silivri’nin boşaltılmasına karşıdır: TBB Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun girişime karşı çıkarak, sulandırarak, destek vermeyip farklı bir yöntem önererek, sonra konuşulan tutukluluk sürelerini sulandırarak vs.

Silivri’nin boşalması ve AKP’nin karşısında etkili bir muhalefet odağı olma ihtimali, Yeni CHP’nin korkulu rüyasıdır!

MHP: DAVANIN GİZLİ DESTEKÇİSİ

MHP ise Ergenekon davalarının gizli destekçisi olmuştur. Silivri yokmuş ve orada yatan kendi milletvekili değilmiş gibi davranan Devlet Bahçeli yönetimi, “darbeye karşıyız” sözleri ile AKP’ye stepnelik yapmıştır.

Bahçeli yönetimi de bilmektedir ki Silivri’nin boşalması MHP’nin yüzde 10’un altında kalması demektir. MHP Genel Merkezi o nedenle Silivri’yi boşaltabilecek ne bir eyleme ne de bir hukuk girişimine destek vermiştir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Şubat 2014

Yorum bırakın

ORTADOĞU YENİDEN ŞEKİLLENİYOR

2. Cenevre Konferansı’nın 1. turu tamamlandı. Tarafların taviz ermediği ve masada birbirini zorladığı ilk turun en önemli kazanımı, Şam yönetimi ve muhaliflerin Humus’a yardım ulaştırılmasında anlaşmış olmasıdır.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gennadiy Gatilov, Suriye hükümeti ile muhalefetin Humus bölgesine insani yardım ulaştırılabilmesi için yazılı garanti vermeye hazır olduğunu ilan etti.

ABD’NİN SURİYE KRİZİNE SÜRPRİZ ÖNERİSİ

Ancak asıl sürprizi ABD yaptı!

Rusya’nın Kommersant gazetesine göre Münih Güvenlik Konferansı sırasında Washington Moskova’ya 2. Cenevre Konferansı’na paralel olarak bir başka çözüm modeli sundu. Bu modele göre ABD, Rusya, İran, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yapacağı beşli görüşmeler ile krize çözüm aranacak!

İlk bakışta 3’e 2 Batı Cephesi’nin lehine gibi görülen öneri aslında Doğu Cephesi’nin başarısıdır. Şundan:

1) Rusya, bu çözüm modeline benzer bir bölgesel mekanizma kurulmasını geçen yıl önermiş ama ABD reddetmişti. Şimdi ABD, reddettiği Rusya önerisinin çok benzerini teklif ederek, aslında geri adım atmış oldu.

2) Öte yandan Suriye krizinin en önemli aktörlerinden biri olan İran’ın Cenevre Konferansı’ndan dışlanması fakat ABD’nin yeni mekanizmasına davet edilmesi, Doğu Cephesi’nin bir başarısıdır!

3) ABD’nin Suriye’deki üç taşeronundan biri olan Katar artık masada değildir. Bu da Doğu Cephesi’nin başarısıdır. 26 Haziran 2013’te bir saray darbesiyle babasının koltuğuna oturan yeni Emir El Tani, adım adım ülkesinin Şam karşıtı politikasını yumuşatıyor ve Moskova’yla dirsek teması kuruyordu. El Tani iki kez Filistin’in El Fetih örgütü üzerinden Şam’a mesajlar gönderdi.

ABD’NİN GERİ ADIMLARI

İki cephenin gücünü doğru analiz edebilmek için şu olguları da listeye eklemeliyiz:

1) ABD İran’la adım adım yakınlaşıyor. Barack Obama son olarak Birliğin Durumu konuşmasında Kongre’yi uyardı ve “İran’a yeni bir yaptırım taslağı hazırlarsanız veto ederim” dedi!

ABD ile İran’ın yakınlaşması ve başkanlar seviyesinde telefonla, dışişleri bakanları seviyesinde baş başa görüşmeler yapmalarından bu yana Batı’nın ambargosu adım adım gevşemeye başladı. Hatta hafta başında Tahran, Batı’nın bloke ettiği parasının ilk taksiti olan 550 milyon doları da aldı!

2) ABD – İran yakınlaşması önce İsrail’i ardından da Suudi Arabistan’ı kızdırdı. İki ülke bu süreçte İran’a karşı stratejik işbirliği anlaşması bile yaptı.

Şimdi Obama Avrupa ziyaretine bir de Suudi Arabistan seferi ekleyerek Riyad’ın gönlünü almaya çalışacak. Ancak Obama ne İsrail’e ne de Türkiye’ye gidecek!

3) ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Münih Güvenlik Konferansı’nda İsrail’i uyarması ve Ortadoğu barışı konusunda ayak sürümesi durumunda bu ülkeye boykot uygulanacağını söylemesi, Tel Aviv’i derinden sarstı!

4) Bir diğer gelişme ise 10 günlük Avrupa turundan sonra ABD’ye gitmeye hazırlanan ve Obama’yla görüşecek olan Mesut Barzani’nin Washington ziyaretini iptal etmesiydi. Barzani cephesinden yapılan açıklamada, ziyaretin iptal gerekçesi özetle şöyle açıklanıyor: “Partimiz KDP ve KYB hâlâ ABD’nin ‘şüpheli örgütler’ listesinde yer aldığı için vize konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Washington bizi o listeden çıkarmadığı için ABD ziyaretimizi iptal ettik.”

Oysa Barzani daha önce pek çok defa ABD’ye gitmişti ve Bush’la, Obama’yla görüşmüştü. Şimdi değişen ne? Maliki’nin Ankara-Erbil hamlesine geçit vermemesi ve ABD’nin Maliki’ye mecbur kalması!

ESAS SORUN: ANKARA’YI KİM YÖNETECEK

Açık ki Ortadoğu’da dengeler tamamen değişiyor. ABD’nin 2010’da askerlerini çekmesi siyasi etkisini de azalttığı için Ortadoğu şimdi bölge lehine yeniden şekilleniyor. ABD bu süreçte tamamen kaybetmemek için bazı mevzileri vermeye razı olduğunu gösteriyor.

Bu durumu yaratan etkilerden biri şüphesiz Suriye’nin emperyalizme karşı vatan savunması yapmasıydı. Bu durum haliyle Batı’yı zayıflattı ve Suriye krizinin şimdi bölge lehine çözümünün yollarını açtı.

ABD’nin mecbur kaldığı son öneri, aslında krizin Suriye lehine çözüm yoluna girdiğinin işaretidir. Şimdi Doğu Cephesi’nin önündeki aşılacak yeni problem, AKP’nin muhaliflere sağladığı desteğin kesilmesidir. Bu bölgesel ihtiyaç bir iktidar değişikliğini zorunlu ihtiyaç haline getirmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Şubat 2014

Yorum bırakın

AKP’NİN ETKİ ANALİZİ

Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği uzun tutukluluk süresinin belirlenmesi konusu, sıkışan AKP’nin arızalı İngiliz anahtarına döndü: Açarmış gibi yapan ama açmayan anahtar!

O anahtarı şu anda elinde tutan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, süreyi 7,5 yıl yapacaklarını ilan etti. Açıklarken de “aslında 5’e düşürmek gerekir ama biz 7,5 yapacağız” dedi. Yani anahtarı aynı zamanda sopa gibi tuttuklarını da gösterdi.

Peki, neden 5 değil de 7,5? Onu da şu sözlerle açıkladı: “10’un 5 olması lazım ama yaptığımız etki analizleri çerçevesinde 7,5 yıl kararı aldık.”

Acaba süreyi 5 yerine 7,5 yıl diye tayin etmeyi gerektiren o etki analizleri nedir? Geleceğiz ama önce birkaç haftadır ısrarla altını çizdiğimiz bazı gerçeklere yeniden işaret edelim:

SÜREÇLE İLGİLİ 5 SAPTAMA

1) Ergenekon tertibi ya da şimdiki adlandırmayla “kumpas” AKP’ye rağmen yapılmış bir cemaat operasyonu değildir. Hatta AKP o davaların siyasi sorumlusu olarak asıl faildir!

2) Cemaat bu davaların teknik sorumlusu ve uygulayıcısıdır. AKP ile cemaatin çarpışmasının doğurduğu konjonktürde F tipi yapının sızdığı devlet kurumlarından tasfiye edilme çabası desteklenmelidir.

3) AKP çevrelerinden gelen “kumpas” açıklamaları ve “davalarda yanlışlıklar yapılmış” itirafları bir arınma hamlesi değil, birincisi yükselen halk hareketinin tepkisini cemaate yönlendirme, ikincisi de kendisine yönelen saldırıya karşı cephe genişletme ve karşı cepheyi bölme hamlesidir.

4) Türkiye’nin milli kuvvetleri elbette bu tablodan yararlanmalı, AKP ile cemaatin çarpışmasını değerlendirmeli ve sorunların düğümü noktasındaki Ergenekon meselesini çözerek Silivri’yi boşaltmalıdır. Ancak bunun yolu AKP’nin taktik hamlesine bel bağlayıp okları sadece cemaate yönlendirmek değildir. Tersine asıl fail olduğu için daha çok AKP’ye yüklenmek gerekmektedir.

5) ABD’nin Erdoğan’ı çizdiği yorumları doğru değildir. Bu yorumlara dayanarak Erdoğan’a “milli” payeler vermek önemli bir hatadır. Yine bu yorumlara dayanarak “Cemaat Erdoğan’ı kandırdı” gibi sonuçlara varmak hatadır.

Yönetimde olmayan EdelmanAbramowitz’lerin sözleri, Beyaz Saray’ın görüşleri değildir. Tersine bu kadro Beyaz Saray’ı Erdoğan’a baskı yapmadığı için sıkıştırmaktadır. Washington’un görüşü nettir: 30 Mart seçimlerinde AKP’nin alacağı oy belirleyicidir; o oy oranına göre seçenek aranır ya da aranmaz!

Zaten ABD’nin istemediği kişiyi indirip, istediği kişiyi başa geçirecek bir kudreti yoktur. Olsa önce Esad’ı, sonra Maliki ve Sisi’yi devirir!

7,5 YIL NASIL 3 YIL OLUR!

Gelelim neden 5 değil de 7,5 yıl olduğu gerçeğine…

Erdoğan ve kurmaylarının Dolmabahçe’de yaptığı etki analizi aslında şudur: Süre 5 yıl olursa başta Doğu Perinçek olmak üzere önemli isimler tahliye olacaktır. Demirel’in “halı kadar yerden çok etkili muhalefet yapıyor” dediği Perinçek’in Türkiye sathında muhalefete başlaması Erdoğan açısından en istenilmeyen durumdur. Erdoğan’a göre, süre 7,5 yıl olunca, yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri kendisi açısından daha rahat olacaktır!

Birkaç gün önce belirtmiştik: Erdoğan cephesinden gelen “ittifak” görüntülü mesajlar aslında 30 Mart ve sonrası için zaman kazanma, o süreçte safları sıklaştırma, mevziyi tahkim etme hamlesidir. Erdoğan demokratikleşme paketinden bahsederken o nedenle tutukluluk süresinin yeniden düzenlenmesinden kaçınmış, yeniden yargılama konusunu “o ayrı bir konu” diyerek geçiştirmiş ve kimlerin yeniden yargılanacağına “biz karar veririz” demişti.

Bu gerçeği bilerek ve Erdoğan’ın manevralarını görerek hareket etmeli, zayıflamış AKP’ye daha da yüklenmeliyiz! Erdoğan sıkıştırıldıkça emin olun 7,5 yıl önce 5’e sonra da 2+1’e iner!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Şubat 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın