Archive for category CGTN Türk

Erdoğan’ın Batı’ya çağrısı ve Astana’nın reddi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye krizinin 10. yılı dolayısıyla ABD’nin ünlü yayın organı Bloomberg için bir makale kaleme aldı.

Erdoğan, “Batı, Suriye iç savaşının bitmesi için Türkiye’ye yardım etmeli” başlıklı makalesinde, Washington ve Brüksel’den destek istedi!

ERDOĞAN’A GÖRE BATI’NIN ÜÇ SEÇENEĞİ

Erdoğan, Suriye krizinin 10. yılında, Batı’nın önünde üç seçenek olduğunu savundu:

1. Erdoğan’a göre Batı’nın önündeki ilk seçenek, Batı’nın Suriye’ye müdahale etmemesi… Bunu “tribünden izlemek” olarak niteleyen Erdoğan, Batı’nın sahaya inmesi gerektiğini savunuyor. Dahası, Batı Suriye’ye müdahale etmediği taktirde, bunun hem Batı’nın ahlaki iddiasını zayıflatacağını hem de terör ve göç üzerinden Avrupa’nın siyasi istikrarının tehdit altında kalacağını savunuyor.

2. Erdoğan’a göre Batı’nın önündeki ikinci seçenek ise Batı’nın askeri, ekonomik ve diplomatik olarak tüm imkanlarını seferber ederek Suriye’ye müdahale etmesi!

Ancak Erdoğan bu ikinci seçeneği olası görmemekten yakınıyor.

3. Erdoğan’a göre Batı’nın üçüncü ve en makul seçeneği ise şu: Türkiye’yi desteklemek!

BATI, ERDOĞAN İÇİN NE YAPMALI?

Peki Erdoğan’a göre Batı Türkiye’yi Suriye’de nasıl desteklemeli?

1. Batı (ABD), YPG yerine Türkiye’nin kurduğu ve desteklediği ÖSO’ya yardım etmeli.

2. Batı (AB), yeni göç dalgalarının oluşmaması için Türkiye’ni yükünü (mali) paylaşmalı.

3. Batı (ABD-AB), Türkiye’nin Suriye’de oluşturduğu güvenli bölgelere yatırım yapmalı.

AKP’NİN SURİYE HEDEFİ: YENİ SİYASİ SİSTEM

Tek kelimeyle vahim!

Batı’nın ABD’siyle, Fransa’sıyla 10 yılda hedefine ulaşamadığı, Beşar Esad yönetimini yıkamadığı ve Suriye’yi birkaç parçaya bölemediği şartlarda, Erdoğan hâlâ Batı’dan medet umuyor, hâlâ Batı’dan yardım istiyor!

Ne için? Sözde Suriye’ye demokrasi götürmek üzere Esad yönetimini yıkabilmek için!

Öyle ki, Erdoğan, Batı’dan destek istediği bu makalesinde, yanlış olduğu onlarca kez ortaya çıkan Suriye politikasını hâlâ savunuyor ve başından beri pozisyonlarının hiç değişmediğini gururla savunuyor!

Ve değişmeyen hedefini de vurguluyor: Yeni bir siyasi sistemin kurulması!

ASTANA’NIN İLKELERİNE AYKIRI

Erdoğan’ın Batı’dan yardım isteyen bu makalesi, öncelikle Türkiye’nin içinde yer aldığı Astana Platformunun ilkelerine ve Astana’daki ortakları Rusya ile İran’ın Suriye politikasına aykırıdır.

Nedir özetle Rusya ve İran’ın Suriye politikası? Erdoğan’ın yardım istediği o Batı’nın Suriye’yi yıkma ve parçalama hedefini durdurmak. Nitekim Rusya ve İran bunu çok büyük ölçüde sağlamıştır da…

Moskova ve Tahran’ın varlığı nedeniyle Batı, Suriye’den önemli oranda çekilmek zorunda kalmış, yıkamadığı rejimi istikrarsız kılabilmek için terörü desteklemeyi sürdürmüştür.

İşte bu şartlarda Ankara’nın Moskova ve Tahran’ın konumuna aykırı bir şekilde Washington ve Brüksel’i Suriye’de yardıma çağırması, vahimdir, Astana’nın reddidir!

AKP’NİN SURİYE HEDEFİ

Aslında ortada bir sürpriz yok. Rusya’yla normalleşme ve Suriye’deki hamleler, iddia edildiği gibi Türkiye’nin bölgede ABD’yle bir savaşı değildi elbette. Erdoğan, neo-Abdülhamitçi bir anlayışla, Rusya’yla anlaşarak kendisine Suriye’de alan açıyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanıyor ve bu iki büyük kuvveti de AB ile dengelemeye çalışıyordu.

İşte İdlib’in bir düğüm olmaya devam etmesi de bu nedenleydi. Nitekim Erdoğan, Batı’dan yardım istediği bu son makalesinde, İdlib’deki konumlarını da bir kez daha ortaya koymuş: “Muhalefetin son kalesi olan İdlib’e yönelik saldırıyı durdurmak amacıyla Suriye rejiminin pozisyonuna müdahale ettik.”

Bugün İdlib’deki muhalefeti (Astana belgelerinde ılımlı ve radikal teröristler) korumanın, pratikte Şam yönetiminin topraklarına egemen olmasını engellemekten ve bu yolla Suriye’deki iç savaşının sürmesini sağlamaktan başka anlamı yok!

ERDOĞAN’IN ALAMADIĞI DERSLER!

Özetle Erdoğan Suriye’de hâlâ Esad’ı yıkma hayali kuruyor, hâlâ “güvenli bölge” dediği kontrolü altındaki bölgeleri elinde tutmak istiyor, hâlâ bunun için Batı’nın desteğini arıyor ve hâlâ PYD bölgesine karşı ÖSO bölgesi pazarlığına açık!

Yani krizin 10. yılında Erdoğan’ın Suriye’den çıkardığı tek bir olumlu ders yok!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Mart 2021

3 Yorum

ABD’den AB’ye NATO sopası

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Avrupa Birliği’nin Avrupa’yı savunacak durumda olmadığını belirtmesi ve Avrupa’yı AB üyesi olmayan ABD, İngiltere ve Türkiye’nin koruduğunu söylemesi, oldukça önemli mesajdı.

STRATEJİK ÖZERKLİK

Stoltenberg’in bu açıklamasını, Washington’un bir mesajı ve uyarısı olarak okuyoruz. Şundan:

NATO Genel Sekreteri, bu mesajıyla esas olarak başını Paris’in çektiği “savunmada stratejik özerklik” isteyen anlayışı hedef alıyor.

Anımsayalım: AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Project Syndicate’te yayımlanan makalesinde, özetle, “ortaya çıkan yeni koşullar nedeniyle AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini” belirtmiş ve “bunun gerçekleşebilmesi için de AB’nin ‘stratejik özerklik’ geliştirmek zorunda olduğunu” kaydetmişti.

Borrell, “stratejik özerklik” kavramını ise şöyle açıklamıştı: “Bir yandan ittifakları güçlendirip çok taraflılık ve açıklığa bağlı kalırken, kendi adına düşünme ve kendi değerlerine ve çıkarlarına göre hareket etme yeteneği.”

AVRUPA ORDUSU

Atlantik içinde “stratejik özerklik” isteyenlerin asıl düşüncesinin bir Avrupa ordusu kurmak olduğu ise sır değil. İki yol önce Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Rusya tehlikesine dikkati çekerek, “ABD’ye bağımlı olmayan, egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağını” söylemişti.

Öte yandan Almanya Başbakanı Angela Merkel de bir “Avrupa Güvenlik Konseyi” kurulmasını önermişti.

Washington ise bu çabalara şiddetli tepki göstermiş, AB ülkelerinin NATO’ya borçlarını ödemelerini istemişti.

ABD’NİN AB’Yİ DENETİMDE TUTMA ÖRGÜTÜ

Peki ABD neden AB’nin ordu kurmasını istemiyor?

Bu sorunun yanıtı, NATO’nun gerçek anlamına da işaret ediyor: NATO bir askeri örgüt olmaktan ötesidir, bir siyasi örgüttür ve ABD’nin müttefiklerini denetim altında tutma aracıdır.

ABD bu nedenle ilk günden itibaren Avrupa ülkelerinin askeri ihtiyaçlarını kendisi üstlendi; karşılığında da başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerine yerleşti. Böylece Soğuk Savaş’ta Avrupa’yı denetim altında tuttu ve SSCB’ye karşı kullandı.

Bu elbette iki dünya savaşıyla büyük yıkım yaşayan Avrupa’nın da işine geldi. Savunmaya ayıracağı kaynağı, ekonomik kalkınmada kullanabildi. Ta ki ABD Başkanı Donald Trump’ın AB ülkelerinden NATO’ya katkılarını artırmalarını isteyene kadar…

Zira ABD’nin ekonomisi geriliyordu, hegemonyası zayıflıyordu; “önce Amerika” diyen ABD de, “koruduğu mahallenin kabadayısı” olarak haraç istiyordu…

RUSYA TEHDİDİYLE AB’Yİ HİZAYA SOKMAK

Yeni ABD Başkanı Joe Biden, “uzun vadeli stratejik mücadele” edeceği Çin’e karşı, AB’yi yeniden müttefik yapma peşinde. Biden da, Blinken de bunu açık açık ifade ettiler.

AB’yi bu konumlanmaya ikna etmenin gerekçesi ise Çin’le birlikte hareket eden Rusya’nın AB için yakın tehdit olduğunu savunmak ve Rusya’ya karşı da AB’yi savunacak araç olarak yeniden NATO’yu öne çıkarmak…

Biden bunu Münih Güvenlik Konferansında dile getirdi. Zaten Trump döneminde başlayan Baltık’tan Doğu Akdeniz’e inen hattın inşası da bu amaçladır…

TÜRKİYE’Tİ ATLANTİK’E ÇIPALI TUTMA ARACI

Aslında ABD’nin AB için NATO’yu bu şekilde araç olarak kullanması, Türkiye için de geçerli…

ABD, Türkiye’yi Atlantik cephesinde tutabilmenin en önemli aracı olarak NATO’yu görüyor; NATO üzerinden Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirebileceğini hesaplıyor.

Karadeniz’de ABD-Türkiye ortak tatbikatı başta olmak üzere kimi faaliyetler, Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutabilmeyi hedefliyor.

MÜTTEFİKLERİN YÖRÜNGEDEN ÇIKMA EĞİLİMİ

Aslında bu tartışma, kurulmakta olan yeni dünyanın da işaretlerindendir: Tek kutuplu dünyanın ardından beş merkezli dünyanın oluşmaya başlaması, geçen yüzyıl boyunca ABD’nin müttefiki olmuş, onun yörüngesinde kalmış, NATO üzerinden Washington’un uydusuna dönüşmüş devletlere geniş bir manevra alanı kazandırıyor.

ABD’nin zayıflaması, yörüngeden sapmalar ortaya çıkarıyor. ABD’nin müttefikleri Atlantik içinde “stratejik özerklik” kazanmaya, hatta görece bağımsız hareket etmeye çalışıyor.

O nedenle AB içinde bu “stratejik özerklik” tartışmasını önümüzdeki süreçte daha çok yaşayacağız.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Mart 2021

3 Yorum

Çin’le gizli füze anlaşması

28 Şubat süreci, daha çok irticayla mücadele boyutuyla anımsanıyor. Oysa 28 Şubat süreci, özü itibariyle Türkiye’nin Atlantik bağı karşısında “stratejik özerklik” arayışıydı. İrtica da, bu eksen içinde, ABD’nin “ılımlı İslam” projesi olması üzerinden hedef alınıyordu.

Sürecinin salt türban konusuna indirgenerek ele alınıyor olması, sadece bir “28 Şubat mağduriyeti” oluşturma ihtiyacı nedeniyle değil, ondan daha çok sürecin Atlantik karşıtı boyutunu gizlemek içindir.

28 ŞUBAT’IN İKİ TEMEL HEDEFİ

Oysa 28 Şubat;

1. Türkiye’nin bölgesinde Rusya ve İran’la işbirliği yapması gerektiğini savunuyordu.

2. ABD ve NATO’ya silah bağımlılığının azaltılmasını hedefliyordu.

İşte bugün Türkiye’nin gurur duyduğu Milli Gemi Projesi (MİLGEM) bir 28 Şubat eseridir. MİLGEM ile Türk Deniz Kuvvetleri büyük oranda millileştirildi. Türkiye kendi savaş gemilerini yapar ve ihraç eder hale geldi.

28 Şubat, sadece denizde değil, karada ve havada da ulusal savunma ve silahlanma anlayışına ulaşmak istiyordu. Bunun için ABD ve NATO’ya olan silah bağımlılığından kurtulmak gerekiyordu. Bu hedefin ara aşaması da öncelikle silah envanterini çeşitlendirmekti. O sürecin devamı, teknoloji transferi ile ulusal silahlanma yoluydu.

TOROS FÜZELERİ

Pek bilinmez…

Türkiye, 28 Şubat sürecinde Çin’le gizli bir füze anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre karadan karaya 80 kilometre menzilli, toplam 19 üniteden oluşan bir WS-1 bataryası alındı. Anlaşmaya göre teknoloji transferi ile 5 batarya Türkiye’de ortak üretildi.

O süreçte bu resmi olarak açıklanmadı. Türkiye, Çin’den teknoloji transferi ve ortak üretimle geliştirilen “Toros” füzelerini, TÜBİTAK ve SAGE üretimi olarak IDEF Fuarı’nda sergiledi. TSK envanterine giren füzeler, 70-100 km menzilli ve karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor (“Ordudan Çin açılımı- Çin’le ‘uzay’da işbirliği”, Milliyet, 4 Nisan 2005).

Türkiye, sonraki yıllarda Toros’u geliştirdi ve 160 km menzilli Toros-260’ı üretti (“Toros topçu roketi”, 14 Mayıs 2016: http://www.millisavunma.com/toros-topcu-roketi/).

Yine Hava Kuvvetleri Komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın Çin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Çiao Çingçen’i ziyaretinde de “orta menzilli hava savunma füzeleri” konusunda önemli görüşme yapılmıştı (Kamil Erdoğdu, “Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Fırtına Çin’de”, Anadolu Ajansı, 4 Nisan 2005).

Ancak Türkiye arkasını getirmemişti…

MEVCUT BAĞIMLILIK – OLASI BAĞIMLILIK

Türkiye’nin Çin ve Rusya’yla ilişkilerini geliştirmesini savunduğumuzda, hatta Ankara’nın her iki başkentle işbirliğini stratejik düzeye çıkarması gerektiğini belirttiğimizde karşımıza hep şu argüman çıkıyor: “ABD’ye bağımlı olmayalım da Rusya ve Çin’e mi bağımlı olalım?”

“Tam bağımsızlığı” savunuyor gibi görünen bu argüman, pratikte “ABD’ye bağımlılığı sürdürmeyi” savunmaktadır.

Zira Türkiye’nin ABD’ye “mevcut” bağımlılığı ile Çin ve Rusya’ya “olası” bağımlılığını kıyaslamak eşyanın tabiatına aykırıdır.

Rusya’dan ya da Çin’den füze almak, Türkiye’yi bu iki ülkeye bağımlı yapmaz ama silah envanterini çeşitlendirmesi bakımından ABD’ye bağımlılığının oranını düşürür.

S-400 ÇALIŞTIRILMALI – F35 UNUTULMALI

Elbette esas hedef “tam bağımsızlık” ve ulusal savunma-silahlanmadır.

Ancak 70 yıldır neredeyse yüzde 100 oranında ABD ve NATO silahlarına bağımlı olan bir ülkede, birden yüzde 100 ulusal silahlanmaya geçebilmek olası değildir.

Bu gibi durumlarda birinci adım silah envanterini çeşitlendirmek, ikinci adım da teknoloji transferi ve ortak üretimdir. Ulusal silahlanma bu ikinci adımın arkasında gelir.

Türkiye, 28 Şubat’ın bu anlayışını, kesintilere, bocalamalara, gelgitlere rağmen sürdürmek zorundadır. Bu nedenle Türkiye’nin hızla atması gereken iki önemli adım vardır:

1. Salgın gibi ucuz bir bahaneyle çalıştırılması ertelenen ve Girit Modeli gibi açıklamalar üzerinden ABD’yle pazarlığı sürdürülen S-400’ler, aktif hale getirilmelidir.

2. ABD’nin S-400 nedeniyle Türkiye’yi F-35 programından çıkartması karşısında parayla lobi tutup o programa yeniden dönmeye çalışmaktan vazgeçilmelidir. F-35 programı ile Türk Hava Kuvvetlerinin ABD’ye yüzde 100’e yakın oranda bağımlı hale geleceği gerçeği görülmelidir.

Kaldı ki F-35 açısından gerçek durum şudur: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Test ve Değerlendirme Ofisi, F-35’lerde 871 kusur tespit etmiş durumda (Bloomberg, 14.1.2021). Bu oran Nisan 2018’de 941’di. Yani iki yılda 941 kusurdan yalnızca 70 adeti çözülebilmiş durumda.

Bu nedenle Türkiye, kendi ulusal uçağını yapma hedefiyle bir başka 5. nesil uçak alımına hızla yönelmelidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Mart 2021

1 Yorum

Teksas’ta neoliberalizminin sefaleti

Sistemlerin gerçek anlamda yetkinliği ya da başarısı olağan zaman ve durumlarda değil, olağanüstü zaman ve durumlarda anlaşılır.

İşte Covid-19 salgını da neoliberal kapitalist sistemin yetkinliğinin test edildiği bir olağanüstü durum oldu: Neoliberal kapitalist sistemin merkezi olan ABD, salgın karşısında tel tel döküldü!

ABD’NİN COVİD’LE MÜCADELE BAŞARISIZLIĞI

ABD’nin salgınla mücadeledeki başarısızlığını salt Trump’ın kötü yönetimine bağlayamayız elbette.

Tamam, Trump salgını ciddiye almadı, gerekli önlemleri almakta geç kaldı, salgını Çin düşmanlığının bir aracı olarak kullanmaya çalıştı ve başka pek çok hata yaptı ama Trump yerine Biden da olsa ABD’nin neoliberal kapitalist sistemi yine de başarısız olacaktı.

Çünkü kâr odaklı bir sitem, salgın gibi büyük felaketler karşısında geniş kitlelerin çıkarlarını değil, doğası gereği sermayeyi gözetir. Nitekim ABD’de de öyle olmuştur: Salgında zenginler daha da zenginleşirken, yoksullar daha da yoksullaşmıştır.

ABD’nin en zengin yüzde 1’inin servetinin toplamı, yüzde 50’nin servetinin toplamına eşitlenmiştir. Böylece zengin ile yoksul arasındaki makas açılmıştır.

Diğer yandan ABD’de işsiz sayısının 50 milyona yaklaşması, sokaklarda yaşayan evsizlerin çoğalması, özel sağlık sigortası olmayan Amerikalıların durumu, tedavinin olağanüstü pahalı olması, salgının ilk zamanlarında sağlık sigortası olmayan Amerikalılara test yapılmaması gibi sisteme ait ilkellikler dahil pek çok konu, salgın karşısında neoliberal kapitalist sistemin başarısızlıklarını resmeden çıktılardı…

TEKSAS HAVAYA DEĞİL SİSTEME YENİLDİ

ABD’nin sisteminin yetkinliğini test eden bir diğer olağanüstü durum da şimdi Teksas’ta yaşanıyor. Havalar mevsim normallerinin altında, son 30 yılın en soğuğu yaşanıyor. Elektrikler kesik, doğalgaz şebekeleri çökmüş durumda, internet ve telefonlar kapalı, sular akmıyor…

Birkaç günde içinde 70 Amerikalı soğuktan donarak öldü. 21. yüzyılda bir insanın soğuktan donarak ölebilmesi, “Amerikan rüyasının” pembe tablosuna hiç de uymuyor elbette…

Peki ölümlerin esas sebebi ne? Havaların soğuk olması mı?

Değil elbette! Havalar dünyanın pek çok ülkesinde de soğuk. Hatta pek çok ülkede Teksas’tan çok daha soğuk.

O nedenle Teksaslı aslında havaya değil, sisteme yenildi.

FELAKETİN İKİ NEDENİ

Teksas dünyanın enerji merkezlerinden biri oysa. Üstelik Teksas’ın petrol baronları sistemin de ağababaları durumunda. Ancak buna rağmen bu felaket yaşandı.

Teksas’ın güçlü ekonomisine, enerji merkezi olmasına rağmen soğuğa teslim olmasının birbirini bütünleyen iki nedeni var:

1. Teksas’ın elektrik şebekesini ulusal ağdan çıkarmış olması.

2. Elektrik üretimi ve dağıtımı tamamen özelleşmiş durumda. Bu da birincisi plansızlığı ikincisi de aşırı rekabeti doğuruyor. Aşırı rekabet de şirketlerin altyapıya gerekli önemi vermemesine neden oluyor. Böylece yenilenmemiş altyapı da havanın normalden fazla soğuması gibi olağanüstü durumlarda yetersiz kalmış oluyor.

TÜRKİYE’NİN ÇIKARMASI GEREKEN DERSLER

Teksas’taki felaketten en çok ders çıkarması gereken ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü Türkiye de “Küçük Amerika” olma hayali içinde 1980’de serbest piyasa ekonomisine geçtikten sonra, adım adım yıllar içerisinde enerjisini özelleştirdi.

AKP döneminde ise illerin enerji üretimi ve dağıtımı pek çok farklı şirketlere dağıtıldı. Aynı şekilde plansızlık ve aşırı rekabet nedeniyle altyapı yatırımlarının olması gerektiği gibi yapılmadığı görülüyor.

İstanbul’da sıra sıra ilçelerin uzun saatlere yayılan elektrik kesintileri, sistemin altyapı sorunları açısından bir alarm aslında…

Elektrik ile doğalgazın birbirine bağlanması, birinin yokluğunun diğerini etkilemesi ise ayrı bir sorun zaten.

ÖZELCİLİK DEĞİL KAMUCULUK

Dünyanın Teksas felaketinden çıkaracağı yegâne sonuç ise şudur: İnsanı değil kârı odak alan kapitalist sistem, öldürüyor!

Serbest rekabet adı altında sermayenin dizginsiz şekilde piyasaya egemen olduğu özelciliğin felaketler karşısındaki tek başarısı, özelciliğe kazandırmasıdır; krizlerde zenginlerin daha zengin ama yoksulların daha yoksul olması bundandır.

Felaketler kamusal sorunlardır; o nedenle felaketler karşısında özelcilik değil, ancak kamuculuk başarılı olur.

Covid-19 salgını Avrupa’ya geldiğinde bu gerçek görülmüştü; İtalya’da ve İspanya’da bir anda kamuculuğun önemi görülmüş; özel hastanelerin kamulaştırılması gündeme gelmişti. Yine salgın boyunca görüldü ki Çin’in salgınla mücadelesindeki başarısının temel nedeni de kamuculuğuydu.

Kısacası, dünya “kamuculuk mu, özelcilik mi” sorusunun yakıcılığıyla artık çok daha fazla karşı karşıya…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Şubat 2021

4 Yorum

Pentagon’da Çin Görev Gücü

ABD Başkanı Joe Biden, “Eğer harekete geçmezsek Çin bizi geçecek. Hızlanmak zorundayız” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de “Trump’ın Çin’e karşı sert yaklaşımı doğruydu” diyerek, aynı sertliği sürdüreceklerini işaret etmiş oldu. Nitekim Blinken o konuşmasında, Çin’e karşı askeri bakımdan caydırıcı bir şekilde konumlanarak bu ülkeye karşı güçlü pozisyonda olmak istediklerini belirtti.

Bu yaklaşım, sahaya da yansıma başladı:

ABD’nin iki uçak gemisiyle Güney Çin Denizi’nde Çin’i hedef alan tatbikatı, Covid-19 üzerinden Çin’i ve DSÖ’yü hedef alması, Uygur ve Hong Kong konularında bir ülkenin içişlerine müdahale etmenin bile ötesine geçen açıklamaları; Biden yönetiminin Çin’e saldırganca bir tutum izleyeceğini gösteriyor.

15 KİŞİLİK EKİP

Cumhuriyet gazetesinde köşemizde iki gün boyunca incelediğimiz Atlantik Konseyi’nin yayımladığı “Daha Uzun Telgraf” başlıklı “Çin’e karşı ABD stratejisi” raporu, görülmekte ki Biden yönetimi tarafından uygulanacak.

O strateji, esas olarak Çin yetişmeden bu ülkeyi olabilecek en saldırgan yöntemlerle baskılamayı, kuşatmayı hatta askeri kışkırtmalar uygulamayı öngörüyor…

Washington yönetimi neredeyse o strateji raporuna tıpatıp uyan adımlar atmaya başladı. Örneğin ABD Başkanı Joe Biden, Pentagon bünyesinde “Çin Görev Gücü” adlı bir birimin kurulduğunu açıkladı.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un konuyla ilgili açıklamasında “Çin Görev Gücü’nün ana odağının Çin’e yönelik politika, program ve süreçlerin analizi olacağı” belirtildi.

Açıklamada, Çin Görev Gücü’nün asker ve sivil 15 kişiden oluştuğu, direktörlüğüne Savunma Bakanlığı Özel Müsteşarı Dr. Ely Ratner’in atandığı kaydedildi.

PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ

Çin Görev Gücü direktörü olan Ely Ratner oldukça deneyimli bir bürokrat. Daha ilginci, Ratner’in Kurt Campbell’le ortak Çin karşıtı yaklaşımı sergilemiş olması…

Kurt Campbell da, Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı bir bürokrat. Campbell’ın konsey içindeki görevi Hint-Pasifik Koordinatörlüğü.

Hint-Pasifik stratejisi, ABD’nin Trump döneminde güncellediği Asya-Pasifik stratejisiydi. Özetle ABD’nin Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmasını ve baskılamasını öngörüyor.

Stratejinin isminin 2019’da Asya-Pasifik’ten Hint-Pasifik’e dönüşmesi, ABD’nin Çin’i ancak Hindistan gibi bir büyük kuvvetle dengeleyebileceği gerçeğinin gereğiydi.

ABD, bu stratejiye uygun olarak Pasifik Komutanlığını da Hint-Pasifik Komutanlığına dönüştürmüştü.

Anımsatalım: Pentagon’un 2021 bütçesinde bu komutanlığa 2,2 milyar dolarlık bir ek fon ayrılmış, yine bütçede “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi”nin kurulması öngörülmüştü.

CAMPBELL-RATNER ORTAKLIĞI

İşte o fonu, o caydırıcılık inisiyatifini kullanacak konumdaki ABD Ulusak Güvenlik Konseyi Hint-Pasifik Koordinatörü Kurt Campbell ile ABD Savunma Bakanlığı bünyesindeki Çin Görev Gücü’nün direktörü Ely Ratner, 7 yıl önce birlikte çok önemli bir çalışmaya imza atmışlardı.

Dış İlişkiler Konseyi’nin ünlü dergisi Foregn Affairs tarafından 2014 yılında yayımlanan Campbell-Ratner ortak çalışması, “Uzakdoğu Vaatleri: Washington Neden Asya’ya Odaklanmalı?” başlığını taşıyordu.

İkili “21. yüzyılın tarihi büyük ölçüde Asya-Pasifik’te yazılacaktır” diyerek ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine daha fazla ilgi ve kaynak ayırmak üzere dış politikasını yeniden belirlemesini istiyordu.

İşte ikili artık daha fazla kaynakla o ilgiyi gösterecek iki ayrı kurulun başına geçmiş oldular.

BIDEN’IN ÇİN TAKIMI

Sadece Kurt Campbell ve Ely Ratner mi?

Aslında Joe Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı diğer isimler de oldukça özel isimler.

Örneğin Çin’den sorumlu direktörler Laura Rosenberger ve Rush Doshi… Örneğin Demokrasi ve İnsan Hakları Koordinatörü Shanthi Kalathil… Örneğin Teknoloji ve Ulusal Güvenlikten Sorumlu Baş Direktör Tarun Chhabra…

Bu dört isim Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Kurt Campbell ile birlikte ABD’nin Çin politikalarını belirleyecek takımı oluşturuyorlar.

Bu arada Biden’ın Ticaret Temsilciliğine Katherine Tai’yi ataması da, yeni yönetimin tamamen Çin’e odaklanacağına işaret ediyor. Tai’nin anne ve babası Çin kökenli; Tayvan’dan ABD’ye göçmüşler. Katherine Tai haliyle Çince biliyor ve Çin’i yakından tanıyor. Nitekim Dünya Ticaret Örgütü’nde ABD-Çin ticaret anlaşmazlıkları için hukuk müşavirliği yapmış.

ZAMAN ÇİN’İN LEHİNE, ABD’NİN ALEYHİNE

Özetle, Biden döneminde ABD Çin’e karşı oldukça saldırgan bir strateji izleyecek. Bunun için de dışişlerinde değil ama savunma bakanlığı bünyesinde “Çin Görev Gücü” kuruyor!

Yani Biden bir bakıma Çin konusunu diplomasiden askeri alana doğru kaydırmış oluyor. Ulusal Güvenlik Konseyi içindeki Çin karşıtı takımı oluşturan beş isim de Pentagon’daki “Çin Görev Gücü” ile paralel çalışacak.

Ancak bu emperyalist saldırganlığın Çin üzerinde ele geçirebileceği bir hedef yok: Çin sakince ekonomisini büyütüyor, buna paralel olarak da ABD’nin askeri saldırganlığına karşı askeri gücünü artırarak önlem alıyor. Zaman, üretimi her yıl azalan ABD’ye değil, her yıl büyüyen Çin’e yarıyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Şubat 2021

2 Yorum

Biden’ın önündeki ABD-Çin rekabet tablosu

Çin Halk Cumhuriyeti, ısrarla yeni ABD yönetimine “ilişkileri düzeltme” çağrısı yapıyor. Beijing yönetimi Çin ile ABD ilişkisinde “barışçı ve yapıcı bir işbirliği” temeli olması gerektiğini savunuyor.

Geçen hafta Çin Komünist Partisi (ÇKP) Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Yang Cieçı ülkesinin bu amacını tekrarladı ve “Çin, ABD ile ilişkisini, çatışma ve cepheleşmeye yer olmadan karşılıklı saygı ve kazanç temelinde yürütmeye hazırdır” dedi (AA, 2.2.2021).

Daha önce ülkesinin Washington Büyükelçiliğini ve Çin Dışişleri Bakanlığını da yapan Yang Cieçı konuşmasında iki önemli vurgu yaptı: 1. Çin ABD’nin dünyadaki konumuna meydan okumuyor. 2. Çin ABD’nin yerini alma niyetinde değil.

ÇİN ABD KARŞISINDAKİ TUTUMU

ÇKP Dış İlişkiler Komisyonu Başkanının açıklaması, Biden yönetimine bir çağrı elbette ama aynı zamanda Trump döneminde de ıslarla dile getirdiği bir tutum, bir çizgi aslında…

Örneğin geçen yaz ünlü ABD’li stratejist Henry Kissinger ile 30 kadar diplomatın katıldığı bir kolokyumda, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ülkesinin ABD’yle ilgili genel tutumunu özetlemişti. Wang Yi, “Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil” demişti (Global Times, 9.7.2020).

Wang Yi, Çin’in ABD politikasının aynı olduğuna dikkat çekerek şunları söylemişti: “Çin ve ABD, farklı sistemler ve medeniyetler olarak barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmalı. Çin’in ABD politikası değişmedi. Çin-ABD ilişkilerini hâlâ iyi niyet ve samimiyetle büyütmeye hazırız. ABD’deki bazı arkadaşlar Çin’e karşı ihtiyatlı davranmış olabilirler. Bir daha vurgulamak isterim ki, Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil.”

Çin yönetimi, ABD’nin her saldırgan tavrı karşısında ısrarla bu çizgiyi savunmuştu. Örneğin yine geçen yaz ABD’nin Çin’i uluslararası düzeni yıkmaya çalışmakla suçlaması karşısında Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Çunying “Çin’in hiçbir zaman ABD’nin yerini alma niyeti olmadığını ve iki ülkenin orta yolda buluşması gerektiğini” söylemişti (Haber Türk, 17.7.2020).

BIDEN YÖNETİMİNDE SALDIRGANLIK İŞARETLERİ

Ancak Biden yönetiminin açıklamaları, yeni ABD yönetiminin Trump’ın başlattığı ticaret savaşlarını sürdüreceğine, dahası Güney ve Doğu Çin Denizi’nde daha saldırgan bir politika izleyeceğine işaret ediyor.

Kısacası emperyalist Washington yönetimi, Beijing’in “barışçı ve yapıcı işbirliği” tavrına karşı saldırganlığını artırarak sürdüreceğini ilan ediyor.

Neden? Çünkü emperyalist ABD’nin temsilcileri, zamanın Çin’e yaradığını, Çin’e karşı aktif tutum sergilemedikleri taktirde Çin tarafından geçileceklerini, bunun da kendi emperyalist çıkarlarını tehlikeye atacağını görüyor.

Kısası emperyalist ABD, Çin’in “dayanışmacı ve paylaşımcı küreselleşmeciliği” yerine kendi çıkarlarını gözeten “emperyalist küreselleşmeciliğin” sürebilmesini sağlamaya çalışıyor.

ÜRETİM-SÜPER GÜÇ İLİŞKİSİ

Ancak ABD saldırganlığının da genel gidişatı değiştiremeyeceğini görüyoruz. Zira elbette askeri güç önemlidir ancak genel gidişatı belirleyen tek parametre askeri güç değildir. 10 bin yıllık sınıflı toplumlar tarihi göstermiştir ki üretim biçimi ve ilişkileri eskiyen, üretimi zayıflayan süper kuvvetler yıkılır ve onların yerini yeni üretim güçleri alır: Sümer ve Mısır’dan Roma’ya, İngiltere’den ABD’ye bu gerçek hiç değişmemiştir.

Uygarlığın lokomotifliğini yapan “süper güçler” yükselir ve inişe geçer; kimi çarpışarak çöker kimi yerini adım adım bırakır. Bu tarihsel gerçeklik ABD için de geçerlidir.

Sosyalist üretim ilişkisi kapitalist üretim ilişkisinden daha üretkendir; sosyalist piyasa, kapitalist piyasadan daha verimlidir; sosyalist kültür kapitalist kültürden daha insan merkezlidir özetle…

Emperyalist ABD’nin adım adım üretim, ticaret hatta teknoloji gibi alanlarda liderliğini yitiriyor olması bundandır.

BÜYÜK DEĞİŞİMİN TABLOSU

Çin, Satın Alma Gücü Paritesine göre bir süredir dünyanın en büyük ekonomisidir. Kısa bir süre sonra, piyasa fiyatları ölçüsüyle de ABD’yi geçeceği görülüyor. ABD ile Çin arasındaki makasın son 30 yılda nasıl kapandığı, iki ekonomi modelinin hangi büyüme oranlarıyla seyrettiği iktisat teorileri açısından önemli derslerle doludur.

Üretim, elbette ticaret verilerine de yansıdı. Çin’in dünya ticaretindeki payı örneğin 2003’te yüzde 5,9’du; 2019’da yüzde 13,2’ye çıktı. ABD’nin payı aynı yıllarda yüzde 9,8’den yüzde 8,5’e düştü.

ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi örneğin 2009’da 4 trilyon dolar iken Çin’in hacmi 1,8 trilyon dolardı. Çok değil, sadece 10 yılda tablo değişti: 2020 yılında ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi hâlâ 4 trilyon dolar iken, Çin’in 5,5 trilyon dolara yükseldi.

En büyük 500 şirket içindeki tablo da büyük değişime işaret ediyor: Örneğin 2008 yılında ilk 500 şirket içinde 29 Çin şirketi vardı; gelirleri 1,1 trilyon dolardı ve toplam içindeki payı yüzde 5’ti. Sadece 10 yıl sonra tablo şöyle değişti: 2020’de ilk 500’de 129 Çin şirketi var; gelirleri 8,3 trilyon dolar ve toplam içindeki payı yüzde 25.

UÇAK GEMİLERİNE KARŞI HİPERSONİK FÜZE

Öte yandan Trump döneminde ABD’nin Çin’e ticaret savaşı açması da, o alanda ortaya çıkan büyük değişim nedeniyleydi. Çin 5G ve yapay zeka gibi en gelişmiş teknoloji alanlarında ABD’yi geçmiş durumda. Alınan patent sayısında bile büyük değişim yaşanıyor artık.

Kısacası hemen her alanda emperyalist ABD ya geçildi ya da geçilmek üzere. ABD’nin hâlâ açık ara üstünlük sağladığı alan ise askeri gücü…

İşte ABD Biden döneminde bu güce, açık ara önde olduğu askeri gücüne olabildiğince yaslanmak istiyor. Ancak orada da ölçüleri sadece bütçe büyüklüğü ve silah sayısıyla yapmanın oldukça yanıltıcı olduğunu belirtelim: Zira savunma pozisyonu, bu gibi durumlarda saldırı pozisyonundan her zaman daha avantajlıdır. Çin’in uçak gemisi avlayan hipersonik füzelere yatırımı boşuna değil…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Şubat 2021

3 Yorum

KISSINGER’IN PASİFİK TOPLULUĞU HAYALİ

UÇAK GEMİSİ AVLAYAN HİPERSONİK FÜZELER DÖNEMİ

Henry Kissinger, ABD’nin geçen yüzyıl dış politikasının en önemli isimlerinin başında geliyordu…

ABD-Çin barışının mimarı olan Kissinger, o barışın 40. yılında, 2012 yılında bir beklentisini dile getirmişti: Pasifik Topluluğu…

Kissinger’a göre Pasifik’in iki ucundaki ABD ve Çin kutuplaşmış bloklar halinde rekabet etmek yerine, ortak bir girişimin tarafı olmalıydılar.

Kissinger, Immanuel Kant’ın Edebi Barış’ına atıfla, barışın ya insanın iç görüsüyle ya da büyük bir çatışmanın sonucunda geleceğini belirterek, dünyanın bir yol ayrımında olduğuna dikkat çekmişti.

Özetle ABD ve Çin’in çatışması felaket, işbirliği ise barıştı…

İşte bunun yolu da Pasifik Topluluğu’ydu…

TRUMP’IN ÇEKİLDİĞİ ORTAKLIK

Kissinger’ın Pasifik Topluluğu hayalini anımsamama neden olan, Biden’ın yeni bir Trans-Pasifik Ortaklığı oluşturacağı haberleri oldu…

Zira Trans-Pasifik Ortaklığı Ticaret Paktı, Biden’ın başkan yardımcısı olduğu dönemin projesiydi. Görüşmeleri 2010 yılında başlamış ve 2016 yılında anlaşma imzalanmıştı.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump Ocak 2017’de pakttan çekilmişti.

ABD çekildikten sonra 11 üye 30 Aralık 2018’de Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeye Açık Anlaşma imzalamıştı.

Çin ise bu süreçte çok önemli bir başka ortaklığı geliştirmişti…

Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP), sekiz yıl süren müzakerelerin ardından Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 10 üye ülkesi tarafından 15 Kasım 2020’de imzalanmıştı.

Bu ortalığın en önemli özelliği ise dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturmasıydı.

ÇİN-ASEAN İLİŞKİSİNİN SEYRİ

Pasifik bölgesindeki siyasi ve ekonomik ortaklıkları anlayabilmek ve ondan daha önemlisi Pasifik’teki güç mücadelesinin ne yönde evrildiğini görebilmek için aslında ASEAN’daki değişime bakmamız gerekiyor…

Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN, ABD’nin komünizmi engellemek için kurduğu örgütlerden en önemlisiydi. 8 Ağustos 1967’de Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında kurulan örgütün hedefi, Vietnam Savaşı’ndan kaynaklanan yeni devrimci dalgaya barikat olmaktı.

Yıllar içinde örgütün misyonu değişti. Hatta 1995’te Vietnam, 1997’de Laos ve 1999’da da Kamboçya örgüte katıldı.

ABD için örgütün 2000’li yıllardaki önemi ise Çin’e karşı denge araçlarından biri olabilmesinden geçmekteydi. ABD bu amaçla hem doğrudan ASEAN’la hem de tek tek ASEAN üyesi ülkelerle Çin’e karşı işbirliği yaptı.

Ancak 2013’te bir kırılma yaşandı. Amerika’nın Sesi, o yıl yapılan ASEAN Zirvesi haberine “ASEAN Zirvesi Çin’e yaradı” başlığını attı (10 Ekim 2013). ABD Başkanı Barack Obama, federal hükümetin kapatılması yüzünden zirveye gidememişti. Yorumlara göre Çin, Münhasır Ekonomik Bölge sorunu yaşadığı 10 ASEAN üyesinin dördüyle, bu fırsatta “ikili çözüm” olanağı yakalamıştı.

Ardından Çin adım adım ASEAN’la ilişkilerini geliştirdi ve en sonunda Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da katarak 10 ASEAN üyesiyle Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP) imzalayıp, dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturdu.

BIDEN’IN YAPABİLECEKLERİ SINIRLI

Durum bu…

Ve Joe Biden’ın önceliği, ABD’nin “baş rakip” ilan ettiği Çin’i durdurabilmek…

ABD bunu Hint-Pasifik stratejisi olarak isimlendirdiği strateji ile yani Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinden Çin’i kuşatmaya çalışarak yapacak…

Yani öyle Henry Kissinger’ın hayal ettiği gibi ABD’nin Çin’le işbirliği aradığı ve Pasifik Topluluğu kurmak istediği bir durum yok.

Tersine ABD’nin makası kapatmak üzere olan Çin’e karşı daha da sertleşebileceği bir sürece girmiş görünüyoruz.

Ancak önemle belirtelim: O sertleşme tabloyu değiştirmeyecek zira “uçak gemisi avlayacak özellikte hipersonik füzeler” dönemi başlamış durumda!

Biden’ın yapabileceği iç karışıklık kışkırtmalarından ve Çin’e karşı alternatif bölgesel ortaklıklar kurmaya çalışmaktan ibaret kalacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Şubat 2021

4 Yorum

EŞİTSİZLİK VİRÜSÜ RAPORU: SÜPER ZENGİNLER ZENGİNLEŞTİ

KÜRESEL BÜYÜME MODELİ YERİNE ÇOK TARAFLILIK

Eşitsizlik virüsü, uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’ın hazırladığı raporun ismi…

79 ülkeden 300 ekonomistin görüşüne başvurularak hazırlanan rapor, Dünya Ekonomik Forumu’nun hemen öncesinde açıklandı.

Raporun önemli saptamaları şunlar:

6 SAPTAMA

1. Dünyanın en zengin 10 kişisi, 18 Mart 2020 ile 31 Aralık 2020 arasında servetlerini net 540 milyar dolar artırdı!

2. Mart-Aralık 2020’de milyarderlerin serveti toplam 3,9 trilyon dolar arttı ve 12 trilyon dolara ulaştı.

3. Zenginler Covid-19 salgınının ekonomik etkilerini 9 ayda atlattı, ancak yoksulların toparlanması 10 yılı aşabilir.

4. Dünya 90 yıldır gördüğü en büyük istihdam krizini yaşıyor. 100 milyonlarca insan gelirini ya da işini kaybetti.

5. 2020 yılında dünyadaki yoksulların sayısı 200 ila 500 milyon daha arttı.

6. Artan eşitsizlikle mücadele edilmediği takdirde, 2030’da salgının başlangıcına oranla 500 milyon daha fazla kişi günde 5,50 dolardan daha az parayla yoksulluk içinde yaşayabilir.

Özetle Oxfam’ın hazırladığı rapor, daha önceki makalelerimizde belirttiğimiz bir gerçeği doğruluyor: “Salgında zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı.”

Gerek Cumhuriyet gazetesinde gerekse CRI Türk’te yazdığımız ve “virüsün ekonomi-politiği” dediğimiz incelemelerimizde dikkat çektiğimiz gibi, virüs ve salgın sınıfsaldır: “Virüsün bulaşması da tedavisi de sınıfsaldır. Parası olanın kendi kişisel karantinasını oluşturarak virüsten korunduğu ancak çalışmak zorunda kalan emekçinin virüsten kaçınamadığı görülecektir. Nitekim ABD’de virüse en çok yakalananlar siyahlar ve hispaniklerdi. Nitekim İstanbul’da virüsün en çok görüldüğü yerler emekçilerin yaşadığı Bağcılar ve Esenler gibi ilçelerdi.”

2 ÖNERİ

Uluslararası yardım kuruluşu Ozfam, bu altı saptaması dışında, raporda iki de temel önermede bulunuyor:

1. Rapor, salgında en zengin 10 kişinin elde ettiği bu 540 milyar dolarlık gelirin “tüm dünya nüfusunun aşılanması” ve “hiç kimsenin salgın nedeniyle yoksulluğa düşmemesi için” yeterli olduğunu belirtiyor.

2. Rapor, bu dönemde kârını artıran küresel şirketlerden alınabilecek geçici bir vergi ile 2020’de 104 milyar dolar toplanabileceğini, bu miktarın, düşük-orta gelirli ülkelerdeki tüm çalışanlar için işsizlik yardımı ve çocuklar ile yaşlılara mali destek sağlamak için yeterli olacağını belirtiyor.

Peki, bir nevi “süper-zenginlerden daha çok vergi alma” önerisi olan bu öneriler ne kadar gerçekçi?

O servetini 540 milyar dolar artıran en zengin 10 kişi örneğin, salgınla mücadele için ne yaptılar derseniz, birkaç örnek verelim:

Örneğin Amazon’un sahibi Jeff Bezos salgınla mücadele için 125 milyon dolar, Twitter kurucusu Jack Dorsey 1 milyar dolar, Microsoft kurucusu Bill Gates 350 milyon dolar bağışladı.

Yani “süper zenginlerin” salgınla mücadeleye katkıları, salgın krizini fırsata çevirerek kazandıklarının yanında oldukça düşük paralardır…

Bu sistem içinde süper-zenginleri etkili bir vergi politikasına tabi tutmak pek mümkün değil. Zira kapitalist sistemde vergi/gelir oranına bakıldığında, aslında vergisini en yüksek ödeyenlerin işçiler, emekçiler olduğu görülecektir.

Dolayısıyla tek tek ülkeler açısından mesele kapitalist ekonomi modelinden kurtulmak, tüm ülkeler açısından da mesele yeni bir dayanışmacı ve paylaşımcı düzen inşa etmektir.

Xİ JİNPİNG’İN DÜNYAYA 7 ÖNERİSİ

Bu bakımdan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Dünya Ekonomik Forumu’nda (Davos 2021) dile getirdiği kapsamlı öneriler oldukça önemlidir.

Xi Jinping’in hepsi birbirini tamamlayan bütünlüklü önerileri şunlar:

1. Küresel büyüme modeli değiştirilmeli, mevcut zorluklardan çıkış yolu olarak çok taraflılık desteklenmeli.

2. Siyasi güven stratejik iletişim ile sağlanmalı.

3. Ülkelerin barışçıl varlığı, uluslararası hukuka uyulmasına bağlı.

4. Soğuk Savaş zihniyeti ve ideolojik önyargılar terk edilmelidir. Hiçbir ülke diğerinden üstün değildir. Hiyerarşi iddiasında bulunulmamalı ve kimse kendi sistemini diğerlerine dayatmamalı.

5. Ticaret-yatırım-teknolojik alışveriş kısıtlamaları kaldırılarak makro ekonomik işbirliğine gidilmeli.

6. Karşılıklı kazan-kazan ilkesi uygulanmalı.

7. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum kapatılmalı.

YOKSULLARIN TALEBİ

Sonuç olarak “süper-zenginlerden daha çok vergi almak”, pratikte kapitalist dünya için mümkün değildir.

Oxfam’ın ortaya koyduğu “virüs eşitsizliği”, toplam dünya açısından ancak Xi Jinping’in önerilerinin adım adım hayata geçebilesiyle aşılabilecektir.

Yoksullar açısından hem ülkeler arasındaki uçurumu kapatmak hem de ülke içindeki sınıflar arasındaki uçurumu kapatmak, önümüzdeki yıllarda çok daha yakıcı sorun ve talep olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Ocak 2021

4 Yorum

ABD-ÇİN TİCARET SAVAŞININ BİLANÇOSU

TRUMP KAYBETİ, ÇİN KAZANDI

Donald Trump’un ABD başkanlığının bitmesine bir gün kaldı.

Trump döneminin en önemli işlerinden biri, Çin’e açılan ticaret savaşıydı.

Peki Trump giderken, o savaşta durum ne? Bir bilanço çıkaralım…

Ancak o savaş nasıl başlamıştı, hangi gerekçeyle Trump savaş açmıştı, anımsayalım…

ABD’NİN BÜYÜK TİCARET AÇIĞI

ABD-Çin ticaretinde, ABD her yıl dış ticaret açığı veriyordu. Bu Trump’ın çözmek istediği sorunların başında geliyordu.

Örneğin 2017 yılında, ABD ile Çin’in ticaret hacmi yaklaşık 582 milyar dolardı. Çin ABD’ye 432 milyar dolarlık mal satıyorken, ABD Çin’e ancak 150 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ABD 2017’de Çin’le ticaretinde 282 milyar dolar açık vermişti.

Trump, işte o şartlarda 2018’de Çin’e ticaret savaşı başlatmıştı.

Peki 2018’de tablo nasıldı?

Çin ABD’ye 478 milyar dolarlık al satabilirken, ABD Çin’e sadece 155 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ticaret savaşına rağmen ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık artmış, 322 milyar dolara çıkmıştı.

Ticaret savaşı 2019 yılında da Trump’ın istediği sonucu vermedi. Çin ABD’ye 452 milyar dolarlık mal satarken, ABD Çin’e 107 milyar dolarlık mal satabildi. ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık böylece 345 milyar dolara çıktı.

BLOOMBERG: TRUMP KAYBETTİ

Gelelim 2020 yılına…

Bloomberg, geçen hafta 2020 yılı için Ocak-Kasım verilerini yayımladı. Buna göre ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık, kasım ayında 287 milyar dolara ulaştı.

Son 10 yılın ticaret verilerini bir grafikle değerlendiren Bloomberg’in tespiti şöyleydi: “Çin’in ABD’ye olan ticaret fazlası Trump yönetimi boyunca artışını sürdürdü.”

İşte Bloomberg bu nedenle haberine şu net başlığı atmıştı: “Ticaret savaşının kaybedeni Trump oldu”.

ABD-ÇİN İŞ KONSEYİ RAPORU: 245 BİN KİŞİLİK İŞ KAYBI

Bu arada ABD-Çin İş Konseyi, Oxford Exonomics ile birlikte “ABD-Çin Ekonomik İlişkileri: Kritik Dönemeçte Önemli Bir Ortaklık” başlıklı rapor hazırladı.

O rapor da özetle, Trump’ın Çin’e başlattığı ticaret savaşının, beklediği gibi Çin’e değil, tersine ABD ekonomisine zarar verdiğini ortaya koyuyordu.

Rapor, ABD’nin 2019 yılında Çin’e yaptığı ihracatın, ABD’de 1,2 milyon kişiye istihdam sağladığını belirtiyor ancak ticaret savaşı nedeniyle aslında bir istihdam kaybı yaşandığını saptıyor: “Ekonomiye fayda sağlamak yerine, ABD ekonomik büyümesini ve istihdamı azalttı, tahmini olarak 245 bin kişilik iş kaybıyla sonuçlandı.”

Rapor, iki ülkenin geçen yıl ocak ayında imzaladığı birinci faz ticaret anlaşmasına rağmen gümrük tarifelerinin yüksek olduğunu, bunun da ticarete olumsuz yansıdığını belirtiyor. Rapora göre ticari savaş sürdürülür ve gerilim artarsa, Çin’le ayrışmanın ABD ekonomisine daha fazla zarar vereceği, bunun da istihdamı azaltacağı belirtiliyor.

OXFORD’UN İKİ SENARYOSU: KAYDEDEN ABD

Rapor, iki senaryoyu incelemiş.

İlk senaryoda, her iki ülkenin gümrük tarife oranlarını yüzde 12’ye düşürdüğü durum incelenmiş. Bu senaryoya göre “ABD ekonomisinin önümüzdeki 5 yıl içinde ek 160 milyar dolarlık reel GSYH üreteceği ve 2025 yılına kadar ek 145 bin kişiyi istihdam edeceği” hesaplanmış.

Rapor, ikinci olarak da, ticaret savaşının daha da tırmandığı bir senaryoyu incelemiş. O senaryoya göre “ABD ekonomisinde GSYH’nin gelecek 5 yıl içinde 1,6 trilyon dolar azalabileceği, 2022’de 732 bin ve 2025’te 320 bin kişilik iş kaybının yaşanabileceği” öngörülüyor.

‘ÖNCE AMERİKA’ STRATEJİSİ ÇİN’İ DURDURAMADI

Sonuca gelecek olursak…

Trump dönemi, aslında bir sentez dönemiydi. Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda bunu şöyle açıklamıştık:

“Mevcut ekonomik tablo ve hegemonik güç kaybından hareketle, 2008 yılından bu yana iki temel görüş ortaya çıktı: 1. Birinci görüşe göre ABD ‘dünya jandarmalığını’ bırakmalı, geri çekilmeli ve ekonomisini güçlendirmeliydi. Sonra yeniden ‘dünya jandarmalığına’ elbette soyunabilirdi. 2. İkinci görüşe göre ‘dünya jandarmalığı’ndan vazgeçmek mümkün değildi. ABD nasıl olsa hâlâ en büyük askeri güçtü ve kendisinden sonraki 10 ülkenin savunma bütçesinden fazla savunma bütçesi vardı. O zaman ABD yangın çıkarabilirdi, nasılsa yangından en az etkilenen yine ABD olacaktı.

“Obama’nın iktidar olması, işte bu tablonun ihtiyacının sonucuydu. Obama da Irak’tan askerlerinin tamamına yakınını çekmiş, Afganistan’daki askerlerinin sayısını da azaltmıştı. Ancak ABD tekellerinin çıkarları, özetlediğimiz iki görüşün çarpışmasına neden oldu. Aslında hâlâ da çarpışıyorlar.

“İşte Donald Trump’ın ABD başkanı olması, bu çarpışmanın bir senteze ulaşmasının sonucudur. Trump öyle şans eseri başkan olan biri değildir. Dayandığı bir sınıf, temsilciliğini yaptığı emperyalist tekeller var. Trump, yukarıda özetlediğimiz iki görüşün bir sentezi olarak, ‘vekâlet bırakarak geri çekilme’ stratejisini uygulamak üzere seçilmiştir.”

İşte Trump’ın Çin’e ticaret savaşı da o “sentez” döneminin ve “önce Amerika” stratejisinin gereğiydi.

Ancak ABD’nin inişini ve Çin’in yükselişini durduramadı. Tersine, yeni araştırma raporlarına göre makasın beş yıl daha önce kapanacağı hesaplanıyor…

Özetle; Amerikan rüyası bitti, yeni bir dünya kuruluyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Ocak 2021

4 Yorum

ÇİN-AB ANLAŞMASININ POLİTİK DEĞERİ

‘BÜYÜK BEŞLİ MÜCADELE’ ÖNCESİ STRATEJİK HAMLELER

Çin’in son 1,5 ayda küresel çapta iki büyük hamlesi oldu:

1. Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP), sekiz yıl süren müzakerelerin ardından Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 10 üye ülkesi tarafından 15 Kasım 2020’de imzalandı. Böylece dünyanın en büyük serbest ticaret alanı oluşturuldu.

2. Altı yıldır süren müzakerelerin ardından Çin Halk Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği (AB) arasında, 30 Aralık 2020’de Kapsamlı Yatırım Anlaşması imzalandı.

2019 yılında karşılıklı ticareti 650 milyar doları bulan Çin ve AB, Kapsamlı Yatırım Anlaşması ile bu ticaret hacmini hızla yükseltecekler. Ancak bu anlaşma, ekonomi anlaşmasının ötesinde, siyasi anlamı, değeri ve etkisi de olan bir anlaşmadır. Şundan:

Çin, bu anlaşmayla AB yatırımcılarına pazarını görülmemiş ölçüde açmış oldu. Bu ilk bakışta Çin’in aleyhine gibi görünen bu durum, ancak “büyük beşli mücadele” açısından, olağanüstü değerde stratejik bir hamle aslında…

SONU VE ÜST SINIRI OLMAYAN İŞBİRLİĞİ

Büyük beşli mücadele, yani ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın mücadelesi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine damgasını vuracak.

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz gibi ABD, 1990’larda Çin’e karşı “daha geniş Batı” stratejisi belirlemişti. “Daha geniş Batı”, Çin’e karşı Rusya’yı kazanmaktı özetle…

Putin’in Rusya’sı bu stratejiyi reddetti ve Çin’le stratejik ortaklık kurdu. Öyle ki Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, bu stratejik işbirliğini artık “sonu, üst sınırı ve kısıtlı alanları olmayan” bir işbirliği diye niteliyor (2.1.2021).

ABD Kongresi de Pentagon da Dışişleri de bu gerçeği çoktan saptamış durumda ve o nedenle “Hindistan’ı kazanmak” stratejisini hayata geçirmeye çalışıyor. Çünkü Washington biliyor ki, ABD’nin Çin ve Rusya ikilisini geniş Asya’da dengeleyebilmesi, ancak Hindistan’la ittifak yapabilmesine bağlı.

BIDEN’IN ABD-AB İLİŞKİLERİNİ RESTORE ETME HEDEFİ

ABD için Çin-Rusya işbirliğine karşı başarının bir diğer ölçütü, AB’yi bu mücadeleye katabilmesindedir. Aslında son ABD başkanlık seçimi de “üst siyaset” çevreleri açısından bu probleme çözüm bulma seçimiydi. ABD “üst siyaset” çevreleri, egemen sınıf temsilcileri, büyük tekeller, Trump’ın “önce Amerika” stratejisi ile ihmal ettiği hatta yer yer tahrip ettiği Transatlantik ittifakın yeninden restore edilmesini istiyor.

Joe Biden’ın başkanlığı, bu ihtiyacın sonucudur. Nitekim Biden AB’yle ilişkileri düzeltme hedefini, başkanlık hedef listesinin en üstlerine koydu. 

İşte Çin’in altı yıldır süren müzakereleri Biden’ın göreve başlamasından 20 gün önce sonuçlandırarak AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yapması, bu bakımdan oldukça önemlidir.

Öyle ki, Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışması Jake Sullivan, AB yetkililerinden anlaşmayı imzalamadan önce Biden’ı beklemelerini bile istemişti: “Biden-Harris yönetimi Avrupalı partnerleri ile Çin’in ekonomik pratiklerinin yarattığı endişeleri konuşmaktan memnun olacaktır.”

ÇİN EKONOMİSİ AB İÇİN CAZİBE MERKEZİ

Ancak AB Çin’le anlaşmayı tercih etti. Çünkü salgının bütün ekonomileri tahrip ettiği şartlarda, büyük ekonomiler içinde bu yılı büyüyerek çıkaran tek ekonomi Çin oldu. Brüksel için 2021’nin de kötü olabileceği şartlarda Çin’le anlaşmak, büyük ekonomik kazançtı…

İki yıl öne Çin ekonomisinin ABD ekonomisini 2032 yılında yakalayacağı belirtilirken, bu yıl makas daraldı ve Çin’in 2028’de ABD’yi yakalayacağı hesaplandı. (Satın Alma Paritesine göre Çin ekonomisi ABD’yi zaten yakalayıp, geçmişti.)

İngiliz Ekonomi ve İş Araştırmaları Merkezi’nin (CEBR) raporu, Çin’in ekonomik büyümesini 2021’den 2025’e kadar ortalama yüzde 5,7 ve 2026’dan 2030’a kadar ortalama yüzde 4,5 oranında öngörüyor (26.12.2020).

İNİSİYATİF ÇİN’DE 

Özetle, Çin son 1,5 ayda önce Güneydoğu Asya ülkeleriyle dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturdu, ardından da AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yaptı.

Bu iki anlaşma, pratikte ABD’nin ekonomi alanını daraltan hamlelerdi.

Çünkü Trump 2017’de Trans-Pasifik Ortaklığı’nı bozmuş, yerine 2018’de 11 ortaklı Kapsamlı Trans-Pasifik Ortaklığını kurmuştu. Çin’in 15 üyeli Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP) ise onu aşan bir boyutta ortaya çıkmış oldu.

ABD’nin AB’yle ilişkileri restore etme hedefini ilan ettiği ve AB yetkililerinden “Çin’le anlaşmadan önce bizi bekleyi”n çağrısı yaptığı şartlarda, Brüksel’in Çin’le anlaşmayı tercih etmesi şu anlama geliyor: ABD AB’yle ilişkileri restore edebilse bile öyle Soğuk Savaş dönemindekine benzer türden bir ilişkiyi yeniden oluşturabilmesi olası görünmüyor.

Kısacası “büyük beşli mücadelede” inisiyatif Çin’de…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Ocak 2021

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın