Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Karadeniz’in enerji-politiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/04/2021
ABD’nin hedef aldığı iki proje var: Türkiye’nin Rusya’yla Türk Akımı projesi ve Almanya’nın Rusya’yla Kuzey Akım-2 projesi. ABD, müttefiklik ilişkisi baskısı ve yaptırım kartı kullanmasına rağmen, her iki projeyi de engelleyemedi.
Konu hem enerji-politik yönüyle, hem küresel güç mücadelesi boyutuyla ama hem de ABD’nin müttefiklerini kontrol edebilme kapasitesinin zayıflaması bakımından büyük önemde…
ABD’nin Rusya’yı şeytanlaştırma planı
Bu köşede ısrarla inceliyoruz: Yeni ABD yönetimi, AB ve Türkiye’nin Rusya’yla işbirliğini kesebilmek için bir strateji belirlemiş durumda. Bu stratejinin gereği olarak Rusya NATO için “modern tehdit” ilan edilmiş durumda.
Washington’un hesabı şu: Rusya NATO’nun resmi düşmanı olunca, başta Türkiye ve Almanya olmak üzere NATO üyeleri, aidiyetleri nedeniyle Rusya’ya karşı pozisyon almak zorunda kalacaklar.
İşte ABD’nin Baltık bölgesinden başlayıp, Ukrayna üzerinden Doğu Avrupa’yı kapsayan ve Romanya-Bulgaristan üzerinden Karadeniz’in batısını kesen, oradan Yunanistan ve Ege yığınaklaması ile Girit’teki üsse, yani Doğu Akdeniz’e uzanan geniş hat; Washington’un NATO-Rusya mücadele cephesi olarak belirlediği hattır.
ABD bu hattın arkasına, Türk Boğazlarını kullanarak Karadeniz içinden Gürcistan’a kadar sarkmaya çalışacak.
Bu, konunun daha çok “egemenlik” mücadelesi yönü tabii ama konunun bir de “enerji-politik” yönü var:
Karadeniz’deki rezervler
Karadeniz, en az Doğu Akdeniz kadar, yeni enerji savaşları alanı olma potansiyeli taşıyor. Bölgede uzun süredir hidrokarbon rezervleri arayışı çalışmaları var. Şu ana kadar bulunan rezervler ve büyüklükleri şunlar:
– Ukrayna sahasında yaklaşık 2.3 trilyon metreküp hacminde doğalgaz rezervi bulunduğu tahminleri yapılıyor (Bunun bir kısmı Kırım bölgesinde olması nedeniyle Rusya’nın rezervi durumunda).
– Türkiye, 2020 yılında, Tuna-1 sahasında 405 milyar metreküp hacminde doğalgaz rezervi keşfetti.
– Romanya, şimdilik 150-200 milyar metreküp hacminde doğalgaz rezervi keşfetmiş durumda.
– Bulgaristan’ın toplam rezervi bilinmemekle birlikte, Han Asparuh sahasında 100 milyar metreküp hacminde bir rezerv keşfettiği daha önce açıklanmıştı.
– Gürcistan, 266 milyar metreküplük gaz kaynağı bulmuş durumda…
Ve bölgede, elbette doğalgaz rezervleri dışında petrol rezervleri de var.
ABD şirketinin Karadeniz faaliyetleri
Bu doğalgaz rezervlerin, önümüzdeki dönemde artacağı öngörülüyor. Zira bölgede çalışma yapan şirketlerin raporlarına göre, Karadeniz’de bugüne dek “varlığı tahmin edilen” rezerv miktarı, 7.6 trilyon metreküp.
Nitekim bu öngörüdeki ABD’nin büyük enerji şirketlerinden Exxon Mobil, NATO ortakları Bulgaristan ve Romanya ile Batı Karadeniz’de enerji çalışmasına yoğunlaşmış durumda.
Rezervlerin olası potansiyeli, kuşkusuz başta Türk Akımı olmak üzere mevcut boru hatlarının önemini artırıyor ve yeni boru hatları konusunda da çatışma potansiyeli doğuruyor.
Dolayısıyla ABD’nin NATO üyesi yaptığı Bulgaristan ve Romanya ile Yunanistan’a son dönemde artan askeri yığınaklamasını, sadece ABD-Rusya mücadelesi boyutuyla değil, Karadeniz’in enerji-politiği boyutuyla da değerlendirmek gerekir.
NATO’nun doğu sınırı
Pentagon, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın görüşmesine dair yayınladığı açıklamada, her iki bakanın “Rusya’nın yarattığı zorluklar dahil, NATO’nun doğu ve güney cepheleri boyunca yaşanan istikrarsızlıkları” ele aldığını belirtti.
ABD’nin “NATO’nun doğu sınırındaki istikrarsızlık” dediği, yukarıda incelediğimiz Karadeniz konusunu da kapsamaktadır. Ancak buradaki istikrarsızlığın kaynağı Rusya değil ABD’dir; ABD’nin Gürcistan ve Ukrayna’yı Rusya’ya karşı koçbaşı yapma girişimidir.
“İstikrarsızlık”, aynı zamanda emperyalist ABD’nin hedef gördüğü bölgeye girmesi için ürettiği “gerekçe”dir. ABD işte bu istikrarsızlık gerekçesiyle Karadeniz’deki varlığını NATO üzerinden artırmaya çalışıyor.
Türkiye bu nedenle, mevcut hükümetin sorunlu yaklaşımına rağmen, Karadeniz, Boğazlar ve bunların hukuki teminatı olan Montrö konusunda, Soğuk Savaş’taki süreçten bile daha dikkatli olmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Nisan 2021
Türkiye neden F-35 almamalı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/04/2021
ABD’nin Türkiye’yi S-400 aldığı için F-35 programından çıkarması, aslında bir cezalandırma değil, tersine iyiliktir, büyük fırsattır. O nedenle Türkiye, F-35 programına dönebilmek ya da Amerikan yaptırımlarından kurtulabilmek için S-400’e “Girit formülü” aramak yerine, enerjisini F-35 için yatırdığı parayı kurtarmaya ayırmalıdır. Türkiye’nin F-35 konusundaki tek kaybı, F-35’in kimi parçalarının burada üretilmesinden kaynaklı kayıplardır.
Peki F-35 programından çıkarılmak neden fırsattır?
F-35’in 871 kusuru
1) ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Test ve Değerlendirme Ofisi, F-35’lerde tam 871 kusur tespit etti. Kasım 2019’daki testlerde ise Ofis’in tespit ettiği kusur sayısı 873’tü. F-35 programı test birimi direktörü Robert Beler, hataların çoğunun Nisan 2018’de tamamlanan geliştirme ve tanıtım aşamalarından önce tespit edildiğini, o dönemde 941 kusurun olduğunu belirtti (14.1.2021). Demek ki 2,5 yılda F-35’in 941 kusurundan sadece 70’i, son bir yılda da sadece 2’si giderebilmiş!
2) F-35, eğitim uçuşu sırasında kendi kendini vurdu! Gece görevi için havalanan F-35B’ten ateşlenen 25 mm’lik mermi, namlu ağzından çıktıktan hemen sonra infilak ederek uçağın gövdesinde, “A sınıfı” hasara neden oldu. Uçağın artık uçamayacağı açıklandı (12.3.2021).
3) Forbes, F-35’leri analiz ettiği yayınında, “ABD Hava Kuvvetleri, gizli F-35 avcısının başarısız olduğunu kabul etti” değerlendirmesini yaptı. Forbes’a konuşan uzmanlara göre, “başka bir savaş uçağına” ihtiyaç var (26.2.2021).
ABD Savunma Bakanı: F-35 beş para etmez
4) ABD Sayıştayı’nın Kongre’ye sunduğu yıllık raporda Pentagon’un F-35 savaş uçaklarını 6 ayda bir yenileme projesinin 2 milyar dolar ek maliyet getirdiği belirtildi. Raporda, yaklaşık 20 yıldır süren ve şimdiye kadar 398 milyar dolara mal olan programa ilişkin ciddi endişeler dile getirildi (20.3.2021).
5) Eski bir asker olan ve Trump’ın son Savunma Bakan Vekilliğini yapan Christopher C. Miller, F-35’ler için “peş para etmez” yorumunda bulundu (22.1.2021).
6) İngiltere’nin eski Genelkurmay Başkanı Lord Richard Dannatt, F-35 savaş uçaklarının İngiliz ordusunu iflasa sürüklediği uyarısında bulundu (15.3.2021). İngiliz general, ülkesinin 138 adet F-35B satın alma planının büyük ihtimalle 48’e düşeceğini dile getirdi.
7) ABD’nin The National Interest dergisi, Rus S-400 hava savunma sisteminin, hayalet uçak denilen F-35’i tespit edebildiğini yazdı (26.3.2021).
MİLGEM dersi
Bu teknik ve ekonomik tablo açıkça gösteriyor ki Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması, büyük şanstır. Ancak, bu teknik ve ekonomik tablo tersi bile olsaydı, Türkiye’nin yine de F-35 programında bulunmamasında sayısız yarar vardı. Zira konunun “ulusal silahlanma” boyutu, uzun vadede konunun teknik ve ekonomik yönünden çok daha önemlidir.
Şöyle ki, Türk Hava Kuvvetlerinin zaten oranı yüksek olan ABD’ye bağımlılığı, F-35 ile neredeyse “tamamen” bağımlı hale gelecekti. Bunun “ulusal savunma” bakımından ne derece sorunlu olduğunu, en iyi Türk Deniz Kuvvetleri biliyor. Nitekim 90’larda temeli atılan Milli Gemi Projesi (MİLGEM) ile Türk Deniz Kuvvetleri o bağımlılığı kırdı ve şimdi kendi gemisini yaptığı gibi, dışarıya de satar hale geldi.
Ulusal savunma stratejisi
Türkiye, ulusal savunmada tek bir adrese bağımlı olmasının olumsuz sonuçlarını Kıbrıs Barış Harekatından sonra fazlasıyla yaşadı. Amerikan ambargosu, Türk ordusunu ciddi ölçekte olumsuz etkiledi. İşte o ambargonun dersiyle Türkiye Aselsan, Roketsan gibi ulusal savunma kurumlarını oluşturdu.
O nedenle Türkiye silahlanmada olabildiğince “yerli üretim” yapmalıdır. Kuşkusuz bu kolay değil. Örneğin Türkiye’nin 5. nesil savaş uçağı üretmesi de, füze savunma sistemi üretmesi de kısa (hatta orta) vadede olası değil.
Bu durumda ulusal çıkarları gözeten silahlanma yaklaşımı şu şekilde olmalıdır:
1) Tek adrese bağımlılığı azaltmak için silah envanteri çeşitlendirilmelidir; başka ülkelerden de alım yapılmalıdır.
2) Uzun vadede yerli üretime geçebilmek için, bu alternatif alımlar, teknoloji transferi ve ortak üretim şartlarına zorlanmalıdır.
Bu stratejik yaklaşım hem savunmanın ulusal olmasını, hem daha ekonomik olmasını, hem de yetkin insan kaynağı oluşturulmasını sağlayacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Nisan 2021
Yeni-Osmanlıcılığın Montrö karşıtlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/03/2021
Nedir Yeni-Osmanlıcılık?
1) Lozan karşıtlığıdır; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş tapusu olan Lozan Antlaşması’nı sindiremediği için “hezimet” olduğunu iddia eder.
2) Laiklik karşıtlığıdır; laiklik yerine anayasada “devletin dini İslam’dır” yazılmasını ister.
3) Ümmetçiliktir; laik devletin millet ve yurttaş anlayışı yerine, din devletinin ümmet ve kul anlayışını savunur.
4) Yeni-Abdülhamitçiliktir; içeride baskı rejimi oluşturur, dışarıda büyükler arasında denge kurabilmek adına taviz verir.
Alt bölgesel düzencilik
Yeni-Osmanlıcılığın pratikteki ifadesi, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde eş başkanlık yapmaktır, ABD’nin “küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kurma” hayalidir.
Yeni-Osmanlıcılar, eski Osmanlı toprakları ve milletleri üzerinde “hamilik” hevesi taşımaktadırlar. Bu nedenle “82. il Kerkük”, “83. il Halep” şeklinde Atatürk Cumhuriyetinin “komşularla barış” anlayışına aykırı hedefler ilan ederler.
Emperyalizmin “yayılmacılık” anlayışının bilimi olan jeopolitikçiliği kullanarak, kendisini hami gördükleri topraklarda genişlemeye çalışırlar. Ankara’nın güvenliğini Afrin’e, Afrin’in güvenliğini İdlib’e, İdlib’in güvenliğini Doğu Akdeniz’e, Doğu Akdeniz’deki çıkarları Trablusgarp’ta asker bulundurmaya bağlarlar. Atatürk Cumhuriyetinin “komşularla barış” kurarak oluşturduğu “güvenlik kuşağının” yerine; komşuya rağmen, komşunun toprağında bulunarak barışı(!) getirmeyi savunurlar.
AKP medyasında “Montrö’yü kaldıralım” sesleri
Yeni-Osmanlıcılar sadece Lozan Antlaşmasına değil, Montrö Sözleşmesine de karşıdırlar. Şartlar uygun olduğunda o konudaki gerçek niyetlerini de sergilerler.
Örneğin TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un ““Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir” (24.3.2021) demesi, sıradan bir teknik süreci açıklama olayı değildir.
Nitekim pası alan AKP’nin “ideolojik amiral gemisi” Yeni Şafak’ın kısa bir süre öncesine kadar genel yayın yönetmeni olan İbrahim Karagül, kamuoyu imal etme çalışmasına başlamıştır bile.
Şöyle demektedir: “Montrö; Boğazlar üzerindeki ‘tam denetim’e karşı bir vesayet anlaşmasıdır. Kendi vatanımızda egemenlik sınırlanmasıdır. O gün o kadar yapabildik. Zayıfken kaldıramıyorduk. Güçlendik, elbette kaldıracağız. Kaldırılmasın demek, Türkiye’ye karşı başka ülkeleri savunmaktır” (27.3.2020).
Tipik AKP yaklaşımıdır: Karşı olduğu konuyu önce sorunlu, vesayetli vs. diye gösterir; sonra kamuoyunu kazanabilmek için egemenliğin sınırlandığı türünden propagandalar yapar ve itiraz edenleri de dış güçlerin adamı diye karalar!
Türk-Rus işbirliğine Karadeniz’de sabotaj
İlk gününden beri bu tehlikeye işaret ediyoruz: Kanal İstanbul projesi, Montrö Sözleşmesine karşı olan ABD’nin sözleşmeyi güncelletmesi için bir fırsat projesidir. Bu proje, ABD’nin Montrö’yü baypas ederek Karadeniz’e sınırsız girebilmesinin zeminidir.
Kaç kez yazdık: ABD’nin hedefi Türkiye-Rusya işbirliğini engellemektir. Bunun için de Karadeniz’i uygun alan görmektedir. NATO’nun Karadeniz planlamasını üyesi olduğu için zorunlu uygulayacak olan Türkiye’yi, Rusya’ya karşı konumlamaktadır: Karadeniz’in doğusunda Gürcistan’la, kuzeyinde Ukrayna’yla yapılan tatbikatlar; Ukrayna’nın Türkiye’den aldığı iha’ları Rusya’ya karşı Karadeniz’de kullanmaya başlaması, Kırım konusu, NATO’nun Montrü’nün “45 bin tonaj ve 21 gün” sınırını zorlayarak Karadeniz’deki varlığını giriş çıkışlarla artırmaya çalışması…
Anadolu’nun kuvvetli adamı
Aslında Montrö Sözleşmesinin değerini ve Yeni-Abdülhamitçilerin bu sözleşmeye neden karşı çıktıklarını en iyi gösteren örnek, Avrupa basınının konuyu nasıl yorumladığıdır.
Sinan Meydan paylaşmıştı sosyal medyada; Cumhuriyet gazetesi 22 Temmuz 1936’da Avrupa gazetelerinin Montrö Sözleşmesine dair yorumlarını haber yapmış: “Avrupa’nın hasta adamı iyileşmiş ve Anadolu’nun kuvvetli adamı olarak karşımıza çıkmıştır”, “Atatürk’ün Türkiyesi, Abdülhamit’in Türkiye’si değildir”.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mart 2021
Cumhuriyet yıkıcılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/03/2021
AKP’nin siyaset felsefesi; bir ucu “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyilir”, diğer ucu “demokrasi, istenilen durağa gelince inilecek bir tramvaydır” anlayışına dayanan bir sarkaçtır.
AKP bu sarkacın bir uçtan merkeze ve merkezden diğer uca hareketleri sırasında “müttefik” değiştirir; nitekim o ağa liberallerden Kürtçülere, ulusalcılardan ülkücülere değişik kesimler takılmıştır. AKP o sarkacın bir ucunda PKK/HDP ve FETÖ’yle, diğer ucunda kendisine idam ipi atan MHP’yle ittifak yapmıştır. AKP o sarkacın bir ucunda “milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” demiştir, diğer ucunda “yerli ve milli” propagandası yapmıştır.
100 yıllık parantezi kapatmak için 19 yıllık hazırlık
Peki tüm bunlar ne için? Yani bir siyasal İslamcı, hangi amaç için “papaz elbisesi” bile giymeyi göze almaktadır? 19 yıllık iktidarlarında “dava, dava” dedikleri nedir? İnecekleri durak neresidir?
Ya da şöyle soralım:
AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, “19 yıl hazırlık süreciydi, asıl şimdi başlıyoruz” (23.3.2021) derken ne demek istedi? Asıl şimdi başlanılan hedef ne?
Örneğin “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020) diyen Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, hangi hikayeyi yazmayı düşünüyor?
Örneğin Başbakan Ahmet Davutoğlu’dan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na kadar pek çok AKP’li yetkilinin geride kalan yıllar içerisinde sürekli 2023 hedefi ilan ederek “100 yıllık parantezi kapatacaklarını” söylemeleri ne anlama geliyor?
Cumhuriyet hukuku yerine Osmanlı hukuku
Bu sorulara yanıt vermek için uzun bir 19 yıl incelemesi yapmamıza gerek yok; son sekiz aylık AKP uygulamaları bile “esas hedefe” yeterince işaret ediyor!
1. AKP’nin Ayasofya’yı ibadete açması, ilk ibadet günü için “hezimet” gördükleri Lozan Antlaşması’nın yıldönümü olan 24 Temmuz’u seçmesi sıradan bir ibadet meselesi değildir. Zira hem Türkiye’de ibadet yeri sorunu yoktur hem de Ayasofya’nın bir bölümü zaten 1991’den beri ibadete açıktır.
AKP’nin Ayasofya hamlesinin hedefi; Cumhuriyet hukukunu zayıflatmaktır. Çünkü bu hamle ile 1934 yılında imzalanmış bir bakanlar kurulu kararının yerini 1470’li yıllarda hazırlanmış bir vakıf senedi almıştır!
Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonu
2. AKP, kendi imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nden neden çekildi? Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının “eşcinsellik” diye sunduğu gerekçe doğru değildir. Çünkü sözleşmede eşcinselliği olumlayan ya da özendiren bir cümle yok; sadece sözleşmenin cinsel kimlik ve yönelimlere bakılmaksızın uygulanacağı hükmü var.
Eşcinsellik işin bahanesi; çekilme kampanyası başladığında, daha 25 Temmuz 2020’de asıl hedefi bu köşede yazmıştık: Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonu.
Nitekim sözleşmenin hemen ardından iktidar cephesinden hızla esas hedefler işaret edilmeye başlandı: Kimisi “İstanbul sözleşmesi tamam, sıra zinada”, kimisi “yeni hedef Medeni Kanun”, kimisi de “Meclis isterse hilafeti ihya edebilir” dedi.
Millet yerine ümmet
3. Dahası, sarayın kararnamesinin “gücünü” tarif eden TBMM Başkanı Mustafa Şentop, “Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir” demektedir.
4. AKP’nin öğrenci andını kaldırması, sıradan bir uygulama değil, “millet yerine ümmet” anlayışını adım adım yerleştirme hamlesidir.
5. Harp okullarına giriş koşullarını belirleyen yönetmelik değişti: Giriş şartları arasında bulunan “irticai görüşleri benimsememiş veya bu faaliyetlere karışmamış olmak” hükmü kaldırıldı. Böylece tarikatlara TSK kapısı resmi olarak da açıldı.
Hedef: Laik Cumhuriyet
Son bir yıldan onlarca, 19 yıldan da yüzlerce örnek ve uygulama sıralayabilirsiniz. Hepsi aynı yere çıkmaktadır: AKP’nin temel hedefi, Laik Cumhuriyet’tir.
Hazırlık yıllarında bunu örtülü yapmışlardı; şimdi o örtüyü yavaş yavaş kaldıracaklar. Sarayın “laik cumhuriyet”le problemi olmayan “kullanışlı müttefikleri” için ise iş işten geçmiş olacak.
Yapamazlar, yıkamazlar diye diye gelinen yer ortada. Türkiye’nin soldan sağa tüm siyasi kuvvetleri, bu gerçeğe göre konumlanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mart 2021
Yeni Demir Perde ile müttefikleri denetleme
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/03/2021
Yeni ABD yönetiminin en önemli hedeflerinden biri, geleneksel müttefikleriyle ilişkileri onarmasıdır. Geleneksel müttefiklerin başında AB geliyor kuşkusuz. Türkiye de listenin başlarında elbette.
Peki Washington bunu nasıl yapacak? Brüksel’le ve Ankara’yla ilişkileri nasıl düzeltecek? Hangi yöntemi uygulayacak, hangi araçları kullanacak?
Yakın tehdit dayatması
Biden, Münih Güvenlik Konferansı’nda “Moskova NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturuyor” demiş ve Putin’i “Avrupa’yı, Avrupa projesini ve NATO ittifakını zayıflatmaya çalışmakla” suçlamıştı. Son “katil” sözü de bu çizginin devamıdır.
Peki Washington Çin’i “ABD’ye meydan okuyabilecek tek ülke” olarak saptamışken, “21. yüzyılın en büyük jeopolitik sınavı” diye ilan etmişken, üstelik yayımladığı Ulusal Güvenlik Strateji Kılavuzunda “en güçlü askeri varlığını Pasifik’te bulunduracağını” belirtmişken, nasıl oluyor da Rusya Çin’e göre NATO için daha “yakın” tehdit oluyor?
İşin püf noktası burası: ABD Çin’i kendisi için “asıl” tehdit görüyor ama Rusya’yı NATO için “yakın” tehdit ilan ediyor. Burada Biden’ın NATO’dan kastı, pratikte Avrupa’dır; Rusya’yı Avrupa’ya “yakın” tehdit ilan etmektedir.
İşte yeni ABD yönetimi buradan hareketle, NATO konseptine dahil edeceği “Rusya tehdidi” dayatmasıyla AB’yle ilişkileri onarmayı hedeflemektedir.
Araç: NATO
Benzer durum Türkiye için de geçerli. Blinken’in Senatörlere açıkladığı üzere Washington’un hedefi Ankara’nın Moskova’yla daha fazla yakınlaşmasını engelleyerek Atlantik kampında tutmayı sürdürmek.
Peki ABD yönetimi bunu nasıl sağlayacak? Yaptırım uygulayarak bu olası mı?
İşte ABD, AB’yle ilişkileri düzeltmede araç olarak gördüğü NATO’nun, Türkiye’yle ilişkileri düzeltmede de aynı işleve sahip olduğunu düşünüyor. NATO’nun resmi “düşmanı” olan bir Rusya’yla hem Almanya’nın hem de Türkiye’nin ilişkileri geliştirebilmesinin zorlaşacağını hesaplıyor.
ABD’yle Rusya karşıtı ortak tatbikatlar
İşte son dönemde özellikle askeri alanda ortaya çıkan yeni gelişmeler bu bağlamdadır:
– TCG Gemlik fırkateyni ile ABD’nin Eisenhower Uçak Gemisi Görev Grubu, Doğu Akdeniz’de ortak tatbikat yapıyor (19.3.2021).
– ABD savaş gemileri peş peşe Boğazlardan Karadeniz’e girerek Rusya’yı taciz ediyor.
– İçinde Kemalreis fırkateyninin de bulunduğu NATO gemileri, Doğu Karadeniz’de Gürcistan’la ortak tatbikat yapıyor (15.3.2021).
– Yine içlerinde Türk savaş gemisinin de bulunduğu NATO gemileri, Ukrayna ile ortak tatbikat yapıyor (16.3.2021).
Tüm bu tatbikatların Rusya’yı hedef aldığı ortada. Nitekim NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg bunu açıkça dile getiriyor: “Rusya’nın güçlenmesinden endişe duyduğumuz için Karadeniz’deki varlığımızı artırıyoruz” (17.3.2021).
Yeni Demir Perde
Özetle ABD, Baltık bölgesinde başlayan, Ukrayna üzerinden inip Romanya ve Bulgaristan ile Batı Karadeniz’i kapsayan, oradan Yunanistan üzerinden Ege’yi içeren ve Girit’teki üssü ile Doğu Akdeniz’e bağlanan geniş bir hat çiziyor. Yeni Demir Perde anlamına gelen bu hattın inşasını da resmi olarak NATO planlamasına sokuyor.
Böylece NATO üyesi olan başta Türkiye olmak üzere Almanya gibi Rusya’yla iyi ilişkiler kurmak isteyen ülkeleri, bu ülkeye karşı faaliyetlerin içine sokuyor.
NATO’nun en başından beri esas işlevi de zaten buydu: ABD adına müttefik ülkeleri denetim altında ve istediği çizgide tutmak!
Türk dış politikasının temel sorunu
Türkiye terörle mücadelede, Irak’ta, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de ABD’yle ortak değil (Nitekim Blinken de Türkiye için “sözde stratejik ortağımız” demişti). Tersine Suriye başta olmak üzere bölgede Rusya ile işbirliği yapıyor. Ancak Türkiye, NATO üzerinden ABD’yle müttefik ve bu müttefikliğin gereği Karadeniz’de Rusya’ya karşı konumlanıyor; Ukrayna’yla Batı cephesinde Rusya’ya karşı işbirliği yapıyor.
ABD’yle bu “ortak” olmama ama NATO üzerinden “müttefik” olma durumu, Türk dış politikasının önündeki en temel sorundur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Mart 2021
HDP iddianamesindeki tehlikeli ölçü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/03/2021
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 609 sayfalık HDP’yi kapatma iddianamesinin en önemli savı şu: “HDP Abdullah Öcalan’ın projesidir, PKK’nın partisidir.”
Kuşkusuz doğru ama eksik bir doğru…
Pek çok gazeteci yazdı: HDP İmralı’da doğrudan Öcalan’ın talimatıyla kuruldu. Öcalan, “devlet görevlilerinin” önünde BDP yöneticilerine HDP’yi kurma talimatı verdi. Ve başta Selahattin Demirtaş HDP projesine karşıydı.
Kuşkusuz iddianameye de giren HDP’nin İmralı’da kurulduğu olgusu, kapatılmak istenen bir partinin, iktidarın ve devletin bilgisi ve gözünün önünde kurulduğu gerçeğini ortaya koyuyor.
HDP, Hakan Fidan projesidir
Ancak mesele aslında bundan öte. 2013’te yazmıştım: HDP bir Fidan-Öcalan projesidir diye.
Öcalan, kendisini 21 Temmuz 2103’de ziyaret eden Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan‘la PKK ve BDP’ye şu mesajı gönderdi: “Gidin tartışın benim önerimi; bir kısmınız orada, bir kısmınız burada olmasın, yerel seçimde BDP’li milletvekilleri HDP’ye geçsin.”
Ancak Selahattin Demirtaş HDP projesine karşıydı ve 1 Ağustos 2013’te şu mesajı verdi: “Doğu’da BDP ile gireceğimiz kesin ama Batı’da BDP mi olur, HDP mi olur, henüz kararlaştırmadık.”
Yani Öcalan “hepiniz HDP’ye geçin ve HDP’yle seçime girin” diye talimat veriyordu ancak direnmekte olan Selahattin Demirtaş “Seçimlere Doğu’da BDP, Batı’da HDP ile girilmeli” orta yolunu zorluyordu!
Peki Hakan Fidan, ve elbette Tayyip Erdoğan neden Öcalan’dan bir yıl önce kurulan ama kenarda tutulan HDP’yi sahaya sürmesini istiyordu? O dönemin siyasi açıklamaları incelenince görülecektir: HDP projesi, aslında Erdoğan‘ın Gezi’yi (Haziran Halk Hareketini) bölme, etkisizleştirme ve Türk solunu havuzlama projesiydi!
Milli meselede devletten yana olmama ölçüsü
Ancak bugün asıl yazmak istediğim başka. İddianamedeki çok büyük bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının HDP’nin kapatılması yönündeki savlarından biri de şu: “HDP, milli meselelerde devletin yanında yer almadı.”
Bu oldukça vahim ve tehlikeli bir ölçüdür. Çünkü bu ölçü bir kez uygulandı mı, bu her muhalif parti için kapatma nedeni olur. Dahası meslek odalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin kapatılması ve kalan demokrasinin de toptan ortadan kaldırılması sonucunu doğurur.
Bir meselenin milli mesele olup olmadığına kim karar verecek? Bu iddianame gösteriyor ki, iktidar karar verecek, savcı da o ölçüye göre işlem yapacak!
Ki aslında iktidar bunu fiilen uyguluyor: Geçen aylarda RTÜK, Tele1’e “milli politikalara aykırı yayın yapmak” iddiasıyla ceza vermişti!
İktidarın dış politikası milli dış politika mı?
AKP’nin 18 yıllık iktidarında nelerin milli mesele haline getirildiği, nelerin beka ilan edildiği ortada.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP Genel Başkanı olarak çıktığı miting kürsüsünden seçmene “ya Binali Yıldırım’a ya Sisi’ye oy vereceksiniz” diyordu örneğin.
Daha somut konular üzerinden örnekler verirsek, AKP’nin Suriye politikasına karşı olmak da, bu durumda bir savcı için “milli meselede devletin yanında olmamak” anlamına gelir!
Hatta öyle manzaralar olur ki, içinden savcıların çıkabilmesi mümkün olmaz. Örneğin Erdoğan “ne işi var NATO’nun Libya’da” dediğinde buna destek verenler, bir ay sonra Erdoğan Libya’nın NATO operasyonuna dahil olunca toptan “milli meselede devletin yanında olmama” konumuna yuvarlanırlar.
AKP’nin “Öcalan’a evet, HDP’ye hayır” çizgisi
Sonuç olarak iktidar, dün doğumunda ebelik yaptığı bir partiyi bugün kapatmak istiyor. Bu AKP’nin son seçimlere de yansıyan “Öcalan’a evet, HDP’ye hayır” çizgisinin doğal sonucu elbette…
Fakat AKP-PKK ortaklığının bir olgu olarak Türk siyasetinin üzerinde asılı bulunması ve o sürecin arşivlerdeki pazarlıkları, emin olun önümüzdeki yıllarda daha çok sürprizler doğuracaktır.
Son not olarak şunu da belirtelim: HDP tarihi bir fırsatı tepti. Kendisine Batı’da verilen oylardan, PKK terörüne karşı olduğu halde HDP’ye oy veren Türklerin desteğinden dersler çıkarmadı. Bu da en çok birlik isteyen Kürtlere zarar verdi, veriyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mart 2021
Demirtaş hapiste ama fikirleri iktidarda!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/03/2021
Andımız’ın kaldırılmasına tepkiler, çoğunlukla kaldırma kararını veren Danıştay’a gösteriliyor. Oysa konu hukukun değil, siyasetin konusudur. Gerçekte kararı veren de Danıştay değil, AKP iktidarıdır.
Dolayısıyla Cumhur İttifakının ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kararı “pimi çekilmiş bir bombaya” benzetmesi ve kararı alan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunu hedef alması, pratikte bir anlam ifade etmiyor.
Erdoğan-Demirtaş projesi
Önce kararın adresini doğru saptayalım: Andımız’ın kaldırılması kararı Açılım sürecinin siyasal ikliminde, AKP-HDP ortaklığında alınmıştır. Danıştay, bugün o siyasal kararın gereğini yerine getirmiştir yalnızca…
Ortaklardan hem Erdoğan’ın hem Demirtaş’ın sözleri arşivlerde…
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş 29 Mart 2011’de şöyle diyordu: “Her sabah, her sabah yeniden, 8 yıl boyunca ilköğretim çocuklarına Andımız’ın zorla okutulması… Militarizmin çocukların ruhuna işlenmesi faaliyeti değil midir?”
AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanlığı, 29 Temmuz 2012’de İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde bir değişiklik yaptı ve “öğrenci andı” başlıklı 12. maddeyi yürürlükten kaldırdı. Böylece ant artık okunmayacaktı.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 8 Ekim 2013’te “Andımız olarak bilinen metnin yazarı Reşit Galip Türkçe ezan zulmünün mimarlarındandır” diyordu.
İşte bu siyasal iklimde Andımız’a operasyon başladı.
Erdoğan’ın değişmeyen ‘ant’ karşıtlığı
Ancak Türkiye’de çoğunluk karara tepki gösterdi. Türk Eğitim-Sen karara karşı dava açtı. Danıştay 8. Dairesi en sonunda, kaldırılan yönetmelik hükmünü 18 Ekim 2018’de oyçokluğuyla iptal ederek “andımız okutulsun” kararı verdi.
Erdoğan, 6 gün sonra “Şurayı Devlet’ten Danıştay’a Uluslararası Sempozyumu”nda karara tepki gösterdi. “Danıştay, 5 yılda ant ile ilgili karar veriyor. 2013’ten 2018’e kadar neredeydiniz? 2018’e kadar niçin acaba bu konuda bir karar verilmedi de şimdi veriliyor? Vesayetçi zihniyetin tekrar hortlatılmasına göz yummamalıyız.”
Dikkat ediniz, tarih 2018. Yani Açılım rafa kaldırılmış. Erdoğan iktidarını sürdürebilmek için Demirtaş’la ortaklığını bitirip Bahçeli’yle ortaklığa başlamış. Erdoğan’ın “milli çizgiye” geldiğinin savunulduğu bir dönem özetle…
Bu arada kararı hukuk aldı ama siyaset uygulamadı. Danıştay’ın kararına rağmen Milli Eğitim Bakanlığı öğrenci andını yeniden okutmaya başlamadı. Dahası bakanlık kararı durdurmak için bir üst kurul olan Danıştay İdari Dava Daireler Kurulu’na temyiz etti.
O kurul da, Danıştay 8. Dairesi’nin “andımız okutulsun” kararını 13 Mart 2021’de iptal etti ve böylece “andımız” kaldırılmış oldu.
Erdoğan açılım projelerinin arkasında
Bu tablodan çıkan sonuçlar nedir peki?
1) Topu Danıştay’a atmanın anlamı yok; Andımız’ı kaldıran asıl adres “AKP-HDP” ortaklığıdır.
2) Bu nedenle tabloyu bir nevi “Demirtaş hapiste ama fikirleri iktidarda” ya da “Bahçeli iktidarda ama fikirleri hapiste” diye de okuyabiliriz…
3) Sonuç: Erdoğan iktidarı için sırayla hepsini kullanıyor.
Yani dün “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” diyen Erdoğan da, bugün sürekli “yerli ve milli” propagandası yapan Erdoğan da aynı kişi… Fakat bu iki uç arasında “andımız” örneğinde de görüldüğü gibi değişmeyen bir şey var: Erdoğan aslında “açılım projelerinin” en azından bazılarının hâlâ arkasında!
Kürt kökenli Türk’üm!
Bitirirken önemle belirtelim: AKP ve HDP’nin “andımızda” ırkçılık ve kafatasçılık görmeleri, kuşkusuz baktıkları gözlük nedeniyledir.
Atatürk’ün millet tanımı oldukça nettir: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
Yani Türk milleti -Türk halkının değil- Türkiye halkının devlet kurarak aldığı addır; etnik grupların emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı vererek milletleşmesidir, uluslaşmasıdır; etnik kimliğinin üstünde bir “ulusal kimlik” kazanmasıdır.
Türkiye halkı; Türk’tür, Kürt’tür, Laz’dır, Çerkez’dir; devrimle “Türk ulusal kimliği” altında birleşmiş ve devrimle “Türk milleti” olmuştur. O nedenle “Türk milleti” kimliği etnisiteye değil; dil, kültür ve hedef birliğine dayanır; siyasal bir kavramdır. Öyle olduğu için de alt kimliği Kürt olan ben; alt kimliği Türk, Kürt, Laz, Çerkez vd. olan sizler, üst kimliğimizin Türk olmasından ve “andımızdan” rahatsız değiliz!
Kürt kökenli Türk’üz, Türkmen kökenli Türk’üz, Ermeni kökenli Türk’üz,, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yurttaşlarıyız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mart 2021
Anasının rahmine haklı düşen muhafazakârlar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/03/2021
Türkiye’nin Mısır’la anlaşması gerektiğini her söylediğimizde tepki gösterenler, birkaç gündür “Mısır’la anlaşmak bütün kapıları açar” anafikirli yazılar yazmaya, ekranlarda konuşmaya başladı.
Güzel.
Er geç benzerini Suriye ve Beşar Esad için de yazacaklar, söyleyecekler…
Özdemir İnce’nin büyük katkısı
Özdemir İnce’nin siyaset literatürüne büyük katkısıdır: Liberaller için “ana rahmine haklı düşenler” tanımlamasını yapmıştı 20 yıl önce; öyle ya hepsi “her koşulda, her şeye ve herkese karşı ‘haklı olmak’ için programlanmışlardı.”
Belki de, kuruluşundan son birkaç yıl öncesine kadar AKP’yle asgari “yetmez ama evet” ölçeğinde ittifak yapan liberallerin etkisidir; muhafazakarlarımız da “ana rahmine haklı düşenler” kıvamında bir süredir…
İşte son olarak, Mısır’la normalleşme olasılığı ortaya çıkınca, “ana rahmine haklı düşen” muhafazakârlar köşelerinden ve ekranlardan dün söylediklerinin 180 derece tersini savunmaya başladılar…
Başkasının adına utanmak!
Almanların oldukça derinlikli bir kavramı var: Fremdschamen. “Utanmasını bilmeyen bir başkasının yerine duyulan utanç” demek.
İşte bazen dinlerken, okurken öyle oluyorum: Başkasının adına utanıyorum…
Dün söylediklerinin bugün tersini söyledikleri için değil bu utanmam; elbette insan dün bir konuda yanlış görüş savunmuş olabilir, bugün de düzeltebilir. Son tahlilde doğrusunu savunduğu için mutlu oluruz…
Kaldı ki yazanlar ve ekranlara çıkanlar olarak hata yapma oranımız çok yüksek; çoğu zaman elde yeterli veri olmadan ham değerlendirme yapmak durumunda kalıyoruz. Yeni veriler oluştukça o ham verilerimiz belli ölçülerde değişiyor, gelişiyor ve olgunlaşıyor…
Utanmam ise şundan; bugünkü doğrularını da dünkü yanlışlarını da birlikte savunabilmelerinden; dün de bugün de haklı olduklarını iddia edebilmelerinden!
Damadı 24 saatte gömenler
Bu “çapsız” dönüşümün son “mağduru” Berat Albayrak.
Düne kadar Albayrak’ın ekonomi politikasını övenler ve alkışlayanlar, bugün de ekonomi alanında yaşananları “Albayrak’ın izlerinin silinerek piyasalara güven ve moral verilmesi” diyerek övüyor ve alkışlayabiliyor örneğin…
Okurken, izlerken nutkum tutuluyor…
“Ne hazin” diyebiliyorum sadece…
Yaşayacağız: Yarın Tayyip Erdoğan iktidardan düştüğünde bunların büyük bir kısmı “Erdoğan’ın yanlışlarını” anlatacak uzun uzun. Üstelik o kadar ölçüsüzce konuşacakları ki, Erdoğan’ın en “azılı muhalifleri” olarak bizler bile “o kadar da değil” diyeceğiz bunlara!
Hatipoğlu’nun açtığı dava
Her dönemin sembolleri vardır: Bu dönemin önemli sembollerinden biri de Nihat Hatipoğlu’dur.
Otelinin kaçak olduğu (Sözcü) ya da otelinde alkol satıldığı (Odatv) türden haberlerle ama en çok da her Ramazan’da ekranlarda bol kazançlı yayınlarıyla bilinen ilahiyatçı Hatipoğlu, son olarak bir üniversiteye de rektör atanmıştı.
Konu gündemde olduğu için de Tele1’de o dönemde yaptığımız Türkiye’nin Yönü programında Merdan Yanardağ ve Mine G. Kırıkkanat ile birlikte bu atamayı sertçe eleştirmiştik.
Hatipoğlu üçümüze, ayrı ayrı 50 bin TL tazminat davası açtı! Dava sürüyor ve bir sonraki duruşma mayıs ayında…
Hem rektör hem de dört yere dekan
Nihat Hatipoğlu’nun rektörü olduğu üniversitenin dört fakültesinde dekan vekilliği yaptığı ortaya çıktı!
Sefa Uyar’ın Cumhuriyet’teki haberi oldukça ses getirdi: Rektör Nihat Hatipoğlu, Tıp Fakültesi dahil dört fakültede dekan vekiliydi.
Daha ilginci, toplam sekiz fakültenin bulunduğu üniversitede, sadece üç dekan vekili bulunuyordu. Hatipoğlu dört fakülteden, diğer iki isim de ikişer fakülteden sorumluydu!
AKP’nin neredeyse kişiye özel kurduğu üniversitede sadece ve sadece üç profesör vardı ve yasa gereği, fakülteleri profesör yöneteceğinden Hatipoğlu, kendisini ve diğer iki profesörü fakültelere dekan vekili olarak atamıştı.
Ancak Hatipoğlu, tablonun bu derece çarpık olmasına rağmen, sanki her şey normalmiş ve kendisi de bu konumunda çok haklıymış gibi kalkıp Cumhuriyet’i algı operasyonu yapmakla suçladı!
Kısacası konu Mısır da olsa, ekonomi de olsa, eğitim de olsa fark etmiyor; hep benzer manzarayla karşılaşıyoruz! 21. yüzyılın siyasal İslamcıları ve muhafazakârları hep haklı, hep mağdur, hep algı kurbanı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mart 2021
İhvancılığın iflası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/03/2021
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu müjdeyi verdi: “Mısır’la diplomatik düzeyde temaslarımız başladı.”
Peki ne oldu? İhvancı Mursi’yi deviren Sisi nedeniyle diplomatik ilişkilerin en alt seviyeye indirildiği Mısır’da yönetim mi değişti? Hayır. Çavuşoğlu hem Mısır’ın hem de Türkiye’nin görüşmeye önkoşulsuz başladığını belirtti.
Çünkü Türkiye’nin ulusal çıkarı, ben dahil çoğumuzun yıllardır belirttiği gibi Ankara ile Kahire’nin Doğu Akdeniz’de işbirliği yapmasından geçiyordu. AKP iktidarı ise Türkiye’nin ulusal çıkarını değil, Sünni mezhepçi ve dar İhvancı bakışla kendi iktidar çıkarını esas aldı, ülkemize koca bir sekiz yıl kaybettirdi!
Aynı durum, daha da ağır olarak Suriye’yle sürüyor. AKP’nin Esad rejimini yıkma hedefinin en önemli nedenlerinin başında, Şam’da İhvancı bir hükümet görmek arzusu vardı. Nitekim, Davutoğlu elinde İhvancıların adlarının olduğu bir listeyle Şam’a gitmiş ve Beşar Esad’dan o isimleri hükümete almasını istemişti.
Sonuç? Esad rejimi ayakta, Davutoğlu ise AKP iktidarından dışlanmış durumda. Suriye’de rejim değiştirme hayalinin Türkiye’ye kaybettirdikleri ise ortada…
Maliyetli gecikme
Türkiye’nin Mısır’la normalleşmeye başlaması, kuşkusuz oldukça “maliyetli bir gecikme” oldu. Elbette bugün adım atmak, yarın adım atacak olmaktan daha iyidir, olumludur, Türkiye adına kazançtır.
Öte yandan Ankara için asıl atılması gereken adım Şam’la anlaşmadır; asıl kritik önemde olan ihtiyaç budur. Türkiye’nin Suriye’yle barış yoluna girmesi, sadece iki komşunun sorunlarını değil, daha büyük ölçekte sorunları çözecektir; ABD’nin bölgemize dair “enerji koridoru” inşa etme planlarını da Doğu Akdeniz’deki büyük güç mücadelesini de Türkiye ve bölge yararına etkileyecektir…
AKP’nin geri adımı, Türkiye’nin ileri adımı
Mısır’la Sisi değişmeden diplomatik görüşmelere başlamak Türkiye’nin değil ama AKP iktidarının geri adımıdır. Türkiye’nin yararına geri adımdır. Zira AKP ile Türkiye’nin çıkarları, çoğu konuda çelişmektedir. Öyle ki, AKP’nin geri adımı, Türkiye’nin ileri adımıdır!
Umarız Mısır’la bu normalleşme belirtileri, hızla Suriye konusunda da anlaşma yolunu açar. Suriye konusunda atılacak “geri adım” Türkiye açısından çok daha yararlı bir ileri adım olacaktır.
Suriye’yle 11 yılın, Mısır’la 8 yılın kaybının maliyeti, elbette muhasebesi daha çokça yapılacak bir konudur.
Erdoğan’ın hayali
Sonuç olarak…
Erdoğan’ın Ankara’dan Şam’a, oradan Gazze üzerinden Kahire’ye ve devamında Trablus ve Tunus’a uzanan İhvancı rejimler zinciri hayali; hayaldi, gerçek olamadı.
İhvancılık Mısır’da ve Tunus’ta bir yılda kaybetti, Şam’a giremedi, Libya’da da adım adım kaybediyor.
Ve İhvancılık en sonunda Türkiye’de de kaybedecek: İşte yeni anayasa, seçim kanunu, insan hakları eylem planı, reform vs. hepsi AKP’nin iktidarını sürdürebilme arayışları içindir.
Binali Yıldırım’ın tekzibine tekzip
Perşembe günü bu köşede, yazımız yerine Binali Yıldırım’ın tekzibi vardı. Yıldırım, “açıklamalarını ‘Binali Yıldırım FETÖ kumpasına sahip çıkıyor’ şeklinde manipüle ettiğimi” iddia etmiş!
Peki Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 21 Nisan 2016’da aldığı “Ergenekon isimli bir terör örgütü yok” kararı ortada olmasına rağmen, Binali Yıldırım’ın 9 Ekim 2016’dan başlayarak 2017’de, 2018’de, 2019’da, 2020’de ve en son bu yılın başında döne döne sürekli “Ergenekon ve Balyoz vardı, FETÖ’cüler sulandırdı” demesi başka ne anlama geliyor? Bu ısrarlı tutum, özü itibariyle o kumpas davalara sahip çıkmak değil midir?
28 Ocak 2009’da “Yanlış işiniz yoksa, dinlenmekten korkmayın” diyerek FETÖ’nin dinlemelerine itiraz edenlerle alay eden dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, bugün bu gerçeğin dile getirilmesine manipülasyon diyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mart 2021
Ankara-Kahire anlaşması denklem bozar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/03/2021
Kahire’nin Türkiye’nin BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırlarını dikkate alarak hidrokarbon ihalesi duyurusu yapması, Atina’da endişe Ankara’da mesafeli iyimserlik oluşturdu
Atina’yı ne derece endişelendiği ortada: Yunan basını “Kahire, Ankara’ya kapı araladı” yorumları yapıyor. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, hemen Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’yi telefonla aradı. Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias da bugün Kahire’de Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri ile yüz yüze görüşmeyi planlıyor.
Yunan basınına göre Atina Kahire’den, Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığıyla çakışan 18 no.lu parsel için çıkardığı ruhsatla ilgili değişiklik talep edecek…
Ankara’da ise iyimserlik var ancak mesafeli bir iyimserlik: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “İlişkilerimizin seyrine göre müzakere ederek Mısır’la bir anlaşma imzalayabiliriz” diyor; Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise “Mısır’ın tavrı önemli bir gelişme, devam etmesini bekliyoruz, gelecek günlerde farklı gelişmeler olabilir” dedi.
Mısır 20 yıldır bekliyor
Oysa konu ne “ilişkilerin seyrini” ne de “devam ettiğini görmeyi” bekleme lüksüne sahip!
Başından beri önemle belirttik ve defalarca yazdık: Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarmak üzere Trablus’la bir anlaşma yapması gecikmiş olsa da olumlu bir adımdır ama sonuç verebilmesi için Ankara’nın Şam ve Kahire’yle normalleşerek onlarla da anlaşmalar yapması gerekmektedir.
Ancak o zamandan bu zamana Ankara’nın ne Şam ve Esad karşıtlığı ne de İhvan nedeniyle Kahire karşıtlığı son buldu! Bu durumdan yararlanan da İsrail ve Yunanistan oldu!
Oysa Kahire Doğu Akdeniz konusunda Ankara’yla anlaşabilmeyi 20 yıldır bekliyor. Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi Abdurrahman Salahaddin KRT’de Tülin Daloğlu’na açıklamıştı: “20 yıl boyunca Türkiye ve Yunanistan aralarındaki sorunları çözsünler diye bekledik. Ve bir 20 yıl daha beklemeye hazırdık, eğer ki Türkiye’nin Mısır’a karşı agresif davranışları olmasaydı” (1 Eylül 2020).
Kazanımın çapı
Her şeye rağmen, gecikerek de olsa Ankara’nın Kahire’yle Doğu Akdeniz konusunda anlaşmaya gidebilmesi kritik önemdedir.
Kuşkusuz gecikmenin, bütünlüklü bir stratejinin olmamasının ve salt askeri güce dayanarak taktik manevralarla kazanç elde edebileceğini sanmanın bir faturası, bir maliyeti var: Kazanımların çapı azalabilir…
Çünkü ülke teslim edilen bir iktidar 10 yıl hata yaptıktan sonra 11. yılda bazı yarım doğrular yaptı diye siyasette alkış alabiliyor ama dükkan teslim edilen bir kişinin 10 yıl hata yapmasına kesinlikle izin verilmiyor ve hızla değiştiriliyor!
Mısır-Libya-Girit hattı
Ankara birincisi gecikme nedeniyle 28. ve 30. enlemler arasına sıkışma riskiyle karşı karşıya; ikincisi de Ankara’nın Libya’daki kazanımları da zaafa uğrayabilir.
Çünkü Kahire bu saatten sonra Ankara’yla anlaşmayı Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı, yani aslında AB’yi yok sayarak en geniş harita içinde yapmaz ne yazık ki…
Diğer yandan Mısır yakaladığı avantajlı konumu pekiştirmek ve Libya’ya doğru da geliştirmek istiyor. Kahire’nin pahalı EastMed, yani Kıbrıs-Girit-Mora hattı yerine, Mısır’dan Libya’ya karadan boru hattı, Libya’dan da Girit’e denizden boru hattı projesinin olduğu belirtiliyor. Yunan basınına göre Atina da bu projeye olumlu bakıyor.
Kuşkusuz bu hattı gündeme almak, aynı zamanda Güney Kıbrıs’la bazı parsellerde sorunları bulunan İsrail’i baskılama niyeti de taşıyor görünüyor…
Sorunun düğümü: İhvancılık
Başta yapılsaydı çok daha kazançlı olabilecek bir Ankara-Kahire anlaşması, her şeye rağmen bölgenin enerjipolitik denklemi bakımından kritik önemdedir.
Türkiye’ye rağmen nihai bir çözümün mümkün olmadığı Doğu Akdeniz tablosunda, er geç kurulacak masaya oturmadan önce Ankara’nın müttefik kazanabilmesi, şu anda sahada elde edeceği azalmış kazancın çapının karesi değerindedir.
Tabii Ankara’nın İhvancılığı kenara atarak “ulusal çıkarları” esas alabilmesi, sorunun düğümü elbette…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mart 2021