Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Biden’in strateji belgesi ve darbecilik
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi on 07/03/2021
ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin “Geçici Ulusal Güvenlik Stratejik Kılavuzu” yayımlandı. Böylece yeni ABD yönetiminin dış politika stratejisi biraz daha netleşti.
Strateji belgesinde sürpriz yok; özetle Çin baş rakip, AB’yle işbirliğini yeniden tesis etmenin aracı olarak Rusya’ya karşıtlık yoğunlaşacak, Ortadoğu’daki çıkarlarını da az sayıdaki askeriyle ve müttefikleriyle korumaya çalışacak.
İttifaklar konusu
Strateji belgesinin esası, “Küresel güç dağılımının değiştiği” gerçeğinin belirtilmesi ve bu nedenle ABD’nin birinci önceliğinin “dünyadaki ortaklık ve müttefikliklerini yeniden canlandırmak ve yeni ortaklıklar inşa etmek” olduğunun vurgulanmasıdır.
Böylece, Amerikan Hegemonyasının Sonu kitabındaki tezlerimiz doğrulanmış oldu; Amerikan hegemonyası zayıflıyor, beş merkezli yeni bir dünya kuruluyor ve ABD Çin’i dengeleyebilmek için ittifaklar inşa etmeye yöneliyor…
Biden yönetimi belgede ayrıca, uluslararası kuruluşlarda ABD liderliğini “ittifaklar” yoluyla tesis etmeye çalışacaklarını ve diplomasiyi askeri güç kullanmanın üzerinde tutacaklarını belirtiyor.
Askeri varlığın dağılımı
Geçici ulusal güvenlik strateji belgesine göre ABD, “en güçlü askeri varlığını” Pasifik bölgesinde bulunduracak. Bu gücü Avrupa izleyecek. Ortadoğu’daki askeri varlığı ise “belirli ihtiyaçlara yanıt verecek kadar” olacak.
Bu pratikte şu anlama geliyor: ABD, Çin’i hedef alan bir askeri yığınak yapacak. İkincil olarak da Rusya’yı hedef almak üzere Avrupa’ya yoğunlaşacak; Baltık bölgesinden Doğu Avrupa’ya, Batı Karadeniz’den Ege’ye uzanan hat üzerinde üs ve asker bulunduracak. Ortadoğu’da ise hem İsrail’in güvenliği için Körfez’deki askeri gücünü koruyacak, hem de “Kürt koridoru” hedefi için Irak ve Suriye’de bir miktar askeri bulundurmayı sürdürecek.
Belgede Ortadoğu konusunda dikkat çeken önemli bir saptama ise şu oldu: “Bölgenin sorunlarına çözümün askeri güç kullanmak olduğuna inanmıyoruz.”
21. yüzyılın en büyük jeopolitik sınavı
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in “dış politika öncelikleri” konuşması da, Biden yönetiminin geçici strateji belgesini hem tamamlayan hem de belli alanlarda açan bir konuşma oldu.
Blinken, Çin’in “ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik olarak ABD’ye meydan okuyabilecek tek ülke” olduğunu belirttiği konuşmasında, Çin’le stratejik mücadelelerini “21. yüzyılın en büyük jeopolitik sınavı” olarak niteledi.
Amerikan darbeciliği
Blinken’in konuşmasındaki “savaşlardan ağır dersler çıkardıkları”, “Amerikan halkının artık uzun süren ABD müdahalelerinden yorulduğu” ve bu nedenle ABD’nin artık “askeri güç yerine diplomasiye öncelik vereceği” sözleri ise doğrudan Amerikan hegemonyasının zayıflamasının sonuçları olarak not edilmelidir.
Blinken, ancak başka ülkeleri “demokrasi” konusunda teşvik etmeyi sürdüreceklerini belirtti: “Demokrasiyi, pahalı askeri müdahaleler ya da otoriter rejimleri güç kullanarak devirmemeye çalışmayacağız. Bu taktikleri eskiden kullandık. Ancak başarılı olamadılar. Biz işleri farklı yapacağız.”
Doğru, bu sözler, ABD’nin Irak ya da Afganistan örneğinde olduğu gibi artık “pahalı askeri müdahaleler” yapmayacağı anlamına geliyor. Ama aynı zamanda hükümetleri devirmek için yaptırımlar ve ambargolar uygulayarak ayaklanmalar çıkarmayı ve askeri darbeler yaptırtmayı sürdüreceği anlamına da geliyor kuşkusuz!
“Amerikan demokrasisi” masalı
Kısacası ABD, “demokrasi ve insan hakları” palavrasını, hedef ülkeleri baskı altında tutmanın bir aracı olarak kullanmaya devam edecek. İkinci Dünya Savaşından bu yana pek çok ülkeyi işgal ederek milyonları katleden, onlarca askeri darbeyle demokrasiyi biçen, yüzlerce suikast düzenleyen, yine yüzlerce kışkırtma ve sabotaj eylemi yapan ABD, “demokrasi ve insan hakları” palavrasını sürdürecek.
Nasılsa, ABD’deki ırkçılığı, işsizliği, sokaklarda yaşamaya mahkûm insanları görmeyerek “Amerikan demokrasisi” masalına inanacak budalalar var hâlâ dünyanın dört bir yanında…
Ancak sonucun sonucu şudur: Amerikan hegemonyası zayıflıyor ve yeni bir dünya kuruluyor. Sancılara rağmen her şey daha güzel olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mart 2021
Erdoğan’ın siyaset mühendisliği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/03/2021
Anayasa’nın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani Anayasa’ya göre Erdoğan Haziran 2023’te Cumhurbaşkanı adayı olamaz.
İşte 1921 ruhuyla “Yeniden Kuruluş Anayasası” hedefi koymaları da, Islahat ve Tanzimat Fermanlarında bile yer alan hakları 2021 yılında İnsan Hakları Eylem Planı diye ilan etmeleri de, HDP’nin kapatılmasını gündeme getirmeleri de bu nedenle…
Erdoğan üçüncü kez aday olabilme peşinde
Erdoğan’ın üçüncü kez Cumhurbaşkanı adayı olabilmesinin tek yolu var. Anayasa’nın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”
Peki Meclis seçimlerin yenilenebilmesine nasıl karar verecek? O da 116. maddede belirtilmiş: “TBMM, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.” Yani TBMM’nin beşte üçü olan 360 milletvekili isterse, seçimler yenilenebilir.
Peki AKP ve MHP ortaklığının 360 milletvekili var mı? Yok. Cumhur İttifakı’nın 289’u AKP’li, 48’i MHP’li, toplam 337 milletvekili var. Yani 23 milletvekilleri eksik.
İşte defalarca değiştirdikleri anayasayı sil baştan yeniden yazmak istemelerinin nedeni bu: Erdoğan’a başkanlık yolu açabilecek 23 milletvekilini bulabilmek…
Havuç: 1921 ruhu
İyi bir taktisyen olan Erdoğan, “havuç-sopa” taktiği uygulayarak 23 milletvekili arıyor.
Havuç, 1921 Anayasası. İktidar yeni anayasayı, 1921 Anayasası ruhuyla yapma hedefi ilan ederek hem SP hem de HDP’ye çengel atıyor. O anayasada laikliğin olmamasını SP’liler için, bir çeşit özerklik bulunmasını da HDP’liler için havuç olarak görüyor.
Peki SP ve HDP böyle bir havucu yer mi? Erdoğan’ın hedefi 56 HDP’li ve 1 SP’li milletvekilinin tamamı değil zaten. Erdoğan’ın Oğuzhan Asiltürk üzerinden SP’yi bölme hamlesi yapmasını ve son günlerde konuşulan HDP içinden bir “muhafazakâr Kürt” partisi çıkarılması çabasını not edin lütfen…
Bir de şunu not edin: HDP’nin Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Çözüm sürecinde bize vaat ettiklerinizi yeri ve zamanı geldiğinde açıklamazsak namerdiz” diyor! Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP, hemen her gün HDP’nin kapatılmasını savunuyor, fezlekeler TBMM’de…
AKP’nin PKK ve HDP’ye neler vaat ettiğinin açıklanması için hâlâ hangi “yer ve zaman” bekleniyor? Yoksa kimi HDP’liler, dün ortaklık yaptıkları AKP’yle, bir gün yine ortaklık yapabileceklerini mi düşünüyor?
Sopa: HDP’nin kapatılması
Erdoğan’ın sopası ise fezlekeler, dokunulmazlıkların kaldırılması ve HDP’nin kapatılması…
Ancak belirtelim: MHP’nin ısrarına rağmen AKP’nin niyeti HDP’yi kapatmak değil. Zira kapatılmış bir HDP, AKP açısından “kullanım” değerini de kaybetmiş olur. AKP bu nedenle bazı milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırarak sandalye sayısını azaltmayı ve de en fazla HDP’nin hazine yardımının kesilmesini istiyor.
Bu yolla da hem HDP içinden AKP’ye destek olabilecek bir “muhafazakâr HDP” çıkabilmesini kolaylaştırmayı, hem de “terörle bağlantılı” bir HDP’yi CHP’ye yapıştırarak Millet İttifakını parçalamayı hedefliyor.
Erdoğan’ın tüm bunların ardından da hedefi şu: 15 Şubat tarihli “Anayasa tuzağı” başlıklı makalemizde yazdık, milleti anayasacılar ve anayasa karşıtları şeklinde bölerek seçime gitmek istiyor. Kapatmadığı, böldüğü HDP’yi de CHP’ye “açık ortak” yaparak, seçimi milliler-gayri millîler ekseninde yapabilmeyi hesaplıyor.
Muhaliflerini müttefik yapabilen Erdoğan
Erdoğan’ın siyaset mühendisliği sakın küçümsenmesin. Seçim meydanlarında Erdoğan’ın yakasına yapışacağını ilan edenlerin, sonradan Erdoğan’ın paçasına yapışarak siyasete devam edebildikleri ortada…
Erdoğan’a en ağır sözleri dile getiren, seçim meydanında ip atan MHP lideri Devlet Bahçeli bugün en büyük müttefiki. Erdoğan’ın en sert muhalifi VP lideri Doğu Perinçek bugün yanında. Erdoğan’dan hesap soracağını belirterek en ağır sözleri dile getirenlerden DP lideri Süleyman Soylu, bugün bakanı. Erdoğan’ı devireceğini belirten HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş, bugün yardımcısı…
18 yılda Erdoğan PKK ve HDP’yi de, yetmez ama evetçi liberalleri de, ihtiyaca göre kullandı, kullanıyor…
İşte bu nedenle, “nasıl olsa bu kötü ekonomiyle artık iktidar olmayı sürdüremezler” kolaycılığına kapılmamak ve Erdoğan’ın siyaset mühendisliğini ciddiye alarak, sağlam bir strateji oluşturmak gerekmektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mart 2021
1 Mart tezkeresi ve Türk-Amerikan ilişkileri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/03/2021
En iyi Bahçeli bilir: Ecevit’in koalisyon hükümeti, ABD’nin Irak saldırısına destek vermediği için yıkılmıştı.
Sıcak para operasyonu ile tetiklenen ekonomik krizle devirememişlerdi. TÜSİAD’ın uygulamaya koyduğu “sağlık sorunları üzerinden” Ecevit’i Cem-Derviş’le değiştirme planı işe yaramamıştı. Hatta Özkan-Cem ikilisinin DSP’yi bölerek yeni parti kurması da o koalisyonu yıkamamıştı.
Ta ki Bahçeli son darbeyi vurup, kendi yardımcılarının bile bilgisi olmadan, 7 Temmuz 2002’de gelen bir telefon üzerine erken seçim ilan edinceye kadar!
ABD Ecevit hükümetine neden karşıydı?
Ecevit hükümeti, tüm hatalarına ve zaaflarına rağmen, Türkiye’nin ABD’den bağımsızlaşmasını savunan 28 Şubat ikliminin iktidarıydı. Türkiye’nin bölge merkezli dış politika uygulamasının, Rusya ve İran’la işbirliği yapması gerektiğinin savunulduğu bir siyasal iklimdi.
ABD ise Ortadoğu’ya yerleşme hesapları yapıyordu. Irak işgaliyle başlayarak bölge ülkelerinin haritalarını yeniden çizmeyi, rejimlerini değiştirmeyi planlıyordu. Dahası bu işler için kendisine bir de Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı arıyordu.
Ankara ise tersine ABD’nin planlarına karşı “stratejik özerklik” ilanı anlamına gelen işler yapıyordu: Rusya Genelkurmay Başkanı Kvaşnin Türkiye’ye geliyor, Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Çin’e gidiyordu. Sonra Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Rusya’ya, Cumhurbaşkanı Sezer İran’a gidiyordu.
Özetle Türkiye ABD’nin Irak üzerinden bölgeye müdahalesini, ikili işbirliği modelleri geliştirerek engellemeye çalışıyordu.
Ecevit-Kıvrıkoğlu ikilisi, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’in 14 Temmuz 2002’de getirdiği, “Irak’a saldırı için Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planını reddediyordu.
Amerikan tezkeresini reddeden TBMM
İşte o plan için Ecevit koalisyonu yıkıldı ve yerine görülmedik bir medya desteğiyle sandıktan AKP çıkartıldı: ABD nihayet kendisine Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı bulmuştu!
Ancak yine de o günler bugünkü gibi değildi. AKP çoğunlukta olsa da, TBMM vardı, TBMM’nin onayı lazımdı. “ABD’nin Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planı, Abdullah Gül’ün başbakanlığındaki birinci AKP hükümeti tarafından 1 Mart tezkeresi şeklinde meclise getirildi.
İki partili TBMM’de CHP tezkereye karşıydı. Türkiye’nin sosyalist partileri, sendikaları, demokratik kitle örgütleri Türk topraklarına 89 bin ABD askerinin gelmesini sağlayan ve o askerlere üsleri, hava ve deniz limanlarını veren tezkereye karşı alanlarda her gün eylem yapıyordu.
İşte o siyasal iklimde AKP’nin “milliyetçi” milletvekilleri de CHP ile birlikte onurlu ret oyu verdi ve 1 Mart tezkeresi geçmedi.
Erdoğan-Gül’ün anlaşmaları
Bunun üzerine yasal bir düzenlemeyle Erdoğan’ın önü açıldı ve ikinci AKP hükümeti kuruldu.
Erdoğan BOP eşbaşkanı olarak TBMM’nin etrafından dolanacak, hükümet anlaşmalarıyla ABD’ye 1 Mart tezkeresindeki talepleri parça parça sağlayacaktı!
Hemen Washington’la “dokuz üs” anlaşmasını yaptı, ABD askerlerine hava sahasını açtı, hava alanı ile limanlar tahsis etti. Dışişleri Bakanı Gül, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile “iki sayfalık 9 maddelik bir plan” üzerinde anlaştı.
Şimdi unutuldu ama Erdoğan ABD medyasında, Irak’ı işgal eden ABD askerilerinin sağlığına duacı olduğunu belirttiği bir mektup bile yazdı!
Problemin kaynağı çözüm bulamaz
Tüm bunları yalnızca 1 Mart tezkeresinin yıldönümü olduğu için anımsatmadık; problemin kaynağının probleme çözüm olamayacağını belirtmek için anımsattık.
ABD’nin “turuncu sandığından” çıkarak iktidar olanlar, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine eşbaşkanı olanlar Türk-Amerikan ilişkilerindeki derin sorunları Türkiye yararına çözemezler.
Kendi iktidarının devamını esas alarak pazarlığa ve tavize açık konumlanırlar: S-400’ü salgın bahanesiyle çalıştırmayıp Halkbank ve Rıza Zarrap konularında ABD’ye karşı pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışırlar. Karadeniz’de Rusya’ya karşı ABD ve Ukrayna’yla işbirliği yaparlar. ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” çağrısı yaparlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mart 2021
ABD’yle müttefik ama ortak değil!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/02/2021
Türkiye, bir yandan ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah ve ekipman yardımı yapmasını çıkarlarını tehdit eden en önemli gelişme olarak saptıyor ama bir yandan da ABD’yle Karadeniz’de Rusya’yı hedef alan ortak deniz tatbikatı yapıyor!
Peki Türkiye hem ABD’nin çıkarlarını hedef aldığını tespit edip hem de ABD’yle nasıl işbirliği yapabiliyor?
Sözde stratejik ortaklık
Tamam, Erdoğan bir dönem ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde “eşbaşkan” oldu. Tamam, Erdoğan Obama’nın ilk döneminde Ortadoğu için “model ortak” oldu. Ama Türkiye hiçbir zaman ABD’nin “stratejik ortağı” olmadı; Erdoğan’dan önce de, Erdoğan döneminde de…
Bu gerçeği en açık bir şekilde dile getiren de ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Blinken oldu. Blinken, Biden tarafından bakanlık için aday gösterilip de onay almak üzere Senato Dış İlişkiler Komitesinin karşısında çıktığında, Türkiye’yi “sözde stratejik ortak” olarak nitelemişti (20.2.2021).
Türkiye’de Blinken’in sözlerine çok kızıldı; nasıl Türkiye için “sözde stratejik ortak” der diye. Ancak gerçekti; Türkiye ABD’nin hep “sözde” stratejik ortağıydı…
Müttefiklik-ortaklık farkı
Sorun şu ki, Türkiye ABD’nin ortağı olmadığı halde, 70 yıldır müttefiki…
Ortaklık ile müttefiklik arasında kalın bir fark var: Bir ülkeyle müttefik olabildiğiniz halde ortak olmayabiliyorsunuz…
Türkiye ABD’nin ortağı değildir; iki ülke Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Irak’ta, terörle mücadele konusunda karşı cephelerdedir…
Ancak Türkiye, NATO ilişkisi nedeniyle ortağı olmadığı halde ABD’nin müttefikidir!
Bu nedenle de ABD hem PKK’ye silah yardımı yapıyor ama hem de Türkiye’yle Karadeniz’de ortak tatbikat yapabiliyor!
“ABD’yi NATO’yla dengeleme” hayali
ABD’nin Türkiye’ye karşıtlığını saptayanların bir bölümü, yine de Türkiye’nin NATO üyeliğini savunurlar. Hatta NATO üyeliğinin ABD’yi dengeleme aracı olduğunu düşünenler bile vardır.
Bu görüşler, NATO’nun işlevinin tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır: NATO sadece askeri bir örgüt değildir, ondan daha önce ve önemli olarak siyasi bir örgüttür. Ve bu özelliği nedeniyle NATO, ABD’nin Avrupa’yı denetim altında tutma ve üye ülkelere Amerikan çıkarlarını kabul ettirme örgütüdür. Gladyo ve türevi örgütler bu nedenle NATO ülkelerinde olabilmiştir.
Türkiye’nin ya da başka bir ülkenin ABD’yi NATO’yla dengeleyebilmesi, olası değildir. Tersine, ABD NATO aracılığıyla, üye ülkeleri kendi çizgisine mecbur etmektedir. İşte şu anda ABD’nin “Rusya yakın tehdit” diyerek NATO üzerinden AB-Rusya ilişkilerini bozma gayreti de bu gerçeğe son örnektir.
Veto hakkının kullanım değeri yok
NATO’yu savunanların bir bölümü de Türkiye’nin “veto hakkı” üzerinden ABD ve AB’yi frenleyebildiğini, “veto hakkı” ile kazançlar elde ettiğini iddia ederler.
Oysa Türkiye’nin “veto hakkını” kullanabilerek elde ettiği tek bir somut kazanım yoktur: Türkiye örneğin ne Fransa’nın ne de Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünde bir kazanım elde edebilmiştir. Türkiye, örneğin İsrail’e NATO merkezinde daimi ofis verilmesini son tahlilde önleyememiştir, örneğin Rasmussen’in genel sekreterliğine karşı çıktığı halde önleyememiştir.
En tipik örnektir: Ankara “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek harekata karşı çıktığı halde, harekata katılmaya mecbur kalmış ve bunu da iç kamuoyuna “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’da olmalıdır” gibi vahim bir gerekçeyle pazarlamaya çalışmıştır!
NATO prangası
Sonuç olarak ABD, Türkiye’yi gerçekte bölgede “hedef ülke” olarak görmektedir. Türkiye’nin bu gerçeğe göre konumlanabilmesinin önündeki en temel engel de NATO üyeliği prangasıdır.
ABD, NATO prangasıyla Türkiye’nin ulusal savunma geliştirmesini de, bütünlüklü bir strateji oluşturmasını da önlemeye çalışmaktadır.
Türkiye’nin Atatürk’ün “bağımsız ve bölge merkezli dış politikasına”, bugün dünden çok daha fazla ihtiyacı var…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Şubat 2021
Baltık-Akdeniz hattı ve ABD-NATO yığınağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/02/2021
Truman, Potsdam Konferansında Stalin ve Churchill’e şöyle der: “Son iki yüz yıldır bütün savaşlar Akdeniz ile Baltık denizleri arasındaki, Fransa’nın doğu sınırı ile Rusya’nın batı sınırı arasındaki bölgede başladı. Ve son defasında bütün dünyadaki barış ilk olarak Almanya tarafından ihlal edildi.”
Bu söz, bugün için ne kadar geçerli peki?
Gerekçe Rusya, araç NATO
Dünyanın ekonomik ağırlık merkezi Asya-Pasifik’e kaydı; adım adım siyasi ağırlık merkezi de kayıyor. Emperyalist ABD bu nedenle Hint Denizi’nden Pasifik’e uzanan geniş alanı, “uzun vadeli stratejik mücadele” içine girdiği Çin’le hesaplaşma alanı olarak belirlemiş durumda. Askeri hazırlığını da buna göre yapıyor.
Ancak bu durum Baltık-Akdeniz hattının önemini ortadan kaldırmış değil. Geçen yazımızda incelemiştik: ABD Başkanı Joe Biden, Rusya’nın NATO’ya Çin’den daha “yakın” tehdit olduğunu savundu.
Bu saptamanın ABD’nin “büyük stratejisi” içindeki anlamı ve değeri şudur: ABD, Çin ve Rusya’yı bir blok olarak görüyor ki büyük oranda doğrudur. Dolayısıyla sadece Çin’e değil, Çin-Rusya ortaklığına karşı mücadele etmek zorunda kalacağını görüyor. Bu nedenle de AB ile Hindistan’ın desteğine ihtiyaç duyuyor.
Yani ABD’nin AB’yi uzaklardaki Çin “tehdidine” karşı harekete geçirebilmesinin gerekçesi Rusya “tehdidi”, aracı da NATO oluyor. Böylece ABD, Rus “tehdidi” üzerinden AB’yi hizaya sokmak, Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin Rusya’yla enerji işbirliğini kesmek istiyor.
Hattın güzergâhı
Bu tablo elbette Biden’ın ABD başkanı olmasıyla ve onun Münih Güvenlik Konferansında Rusya’yı NATO için Çin’den daha yakın ve öncelikli tehdit ilan etmesiyle başlamış değil. ABD emperyalist bir devlet ve “büyük strateji” başkandan başkana hızla değişmiyor.
NATO’nun Baltık Planı, anımsayın, Trump döneminin uygulamasıydı.
ABD, Baltıklardan başlayarak Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Batı Karadeniz’i kesip, Yunanistan üzerinden de Ege’yi birleştirerek, Doğu Akdeniz’e inen geniş bir hat inşa etmeye çalışıyor.
Bu geniş hat AB ve NATO’yu Rusya’ya karşı mücadeleye sevk etme hattı olacak…
Yunanistan’da ABD işgali!
ABD’nin son dönemde Yunanistan’a verdiği siyasi destek ve yaptığı askeri yığınağın esas hedefi, bu hattın inşasını tamamlamaktır.
Yunan To Vima gazetesinin, ABD ile Yunanistan arasındaki Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması’nın güncellenmesine dair haberi çok önemliydi. Buna göre ABD;
1. Anlaşmanın her yıl değil, beş yılda bir güncellenmesini ve uzatılmasını istiyor.
2. Askerleri için 20’den fazla yeni konuşlanma yeri istiyor.
3. Yunanistan’daki her askeri tesisi kullanma hakkına sahip olmak istiyor.
Böylece Girit’teki Suda Üssünü genişleten ve diğer üç üssü de kullanmaya başlayan ABD, iyice Yunanistan’a ve Ege’ye yayılmak istiyor!
Bakalım Atina bu taleplere olur verecek mi? Ancak görünen o ki Yunanistan tarihi bir hata yapıyor ve sözde Türkiye’yi dengelemek adına kendisini tamamen ABD’ye teslim ediyor! Bunun ağır faturasını umarız Yunan komünistler kamuoyuna anlatabilecektir…
Türkiye-Rusya işbirliğinin değeri
ABD’nin Batı Karadeniz’i de dahil ederek Baltık-Akdeniz hattı inşa etmesinin birkaç hedefi var:
1. ABD, esas olarak Rusya’yı hedef alıyor. Rusya’yı Baltık, Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz hattında sıkıştırıp, Ege ve Akdeniz’de ticaret güzergâhını baskılamak istiyor.
2. ABD bu hat ile ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerjipolitik mücadeleyi kontrolü altında tutmak istiyor.
3. Ancak bu hat fiilen Türkiye’nin de kuşatılması demek. Ve ABD bunu aynı zamanda NATO üyeliğinin getirdiği Karadeniz sorumluluğu üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini bozmanın aracı olarak kullanmak istiyor.
Görüldüğü gibi satranç tahtasında önemli hamleler yapılıyor. Bu hamleler karşısında “bütünlüklü” bir strateji oluşturulmalı. Ancak iktidarın “blöflü pişti” anlayışı ile ne mümkün!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Şubat 2021
NATO’nun yeni konsepti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/02/2021
NATO’nun Savunma Bakanları toplantısından iki önemli sonuç çıktı: NATO Irak’ta genişleyecek, Afganistan’daki çekilme bir süre bekleyecek. Böylece NATO’nun Irak’taki 500 askeri 4 bine çıkarılacak, Afganistan’da bulunan 2 bin 500’ü ABD askeri olmak üzere 9 bin 600 NATO askeri yeni kararı bekleyecek.
Türkiye’nin NATO’nun “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” Irak’ta genişleme kararına özellikle karşı çıkması gerekirdi. Zira ABD’nin Türkiye-Suriye-Irak sınır birleşimine çok yakın bir bölgede, Ayn Divar’da yine “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” yeni bir üs kurmaya hazırlanabilmesi, “meşruiyetini” bir ölçüde NATO’dan ve Türkiye’nin NATO kararlarına uyumundan alıyor!
NATO’nun tehdit sıralaması
NATO Savunma Bakanları toplantısının bu iki kararı, aslında toplantı öncesinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in yaptığı çok önemli bir açıklamayla birlikte daha da anlam kazanıyor.
Stoltenberg, “Çin’in güçlenmesini ve Rusya’yla kötüleşen ilişkileri hesaba katmadığı” gerekçesiyle NATO’nun 2010 stratejik konseptinin yenilenmesi gerektiğini belirtti vekonsept detaylarının liderlerle yapılacak zirvede değerlendirilmesini önerdi.
Stoltenberg, NATO’nun yeni stratejik konsepti için 10 kişilik bir ekibe çalışma başlatmıştı zaten. İçlerinde Türk diplomat Tacan İldem’in de yer aldığı bu 10 kişilik “NATO’nun Uzmanlar Grubu”, konsept için öneriler hazırlamış ve 25 Kasım 2020’de “NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik” başlığıyla yayımlamıştı.
20 başlıkta 138 öneri içeren 67 sayfalık raporun dikkat çeken yanı, NATO’nun Rusya’yı “ana hasım” olarak değerlendirmesi, fakat Çin’i “doğrudan askeri tehdit” görmemesiydi. Raporla ilgili 7 Aralık 2020’de Cumhuriyet’te İpek Özbey’e konuşan Tacan İldem, önemle şöyle demişti: “Çin’in atmakta olduğu adımların ve siyasalarının yakından izlenip anlaşılması önem taşımaktadır. Bununla birlikte Çin’in NATO için doğrudan bir askeri tehdit olmadığı raporda kayıtlıdır. NATO, Çin’e sadece sınamalar değil fakat fırsatlar penceresinden de bakmaktadır. Bu anlayışla rapor bu ülkeyle olası siyasi diyaloğun kapısının açık tutulması çağrısına da yer vermektedir.”
Her ne kadar Stoltenberg yeni konsept açıklamasında “Çin’in güçlenmesi”ni, “Rusya’yla kötüleşen ilişkiler”in önüne koysa da, Münih Güvenlik Konferansında konuşan ABD Başkanı Biden’ın “NATO 2030” raporundaki sıralamaya paralel olarak “Moskova NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturuyor” demesi dikkat çekiciydi. (Kuşkusuz Rusya’nın “yakın tehdit” olması, “asıl tehdit” olduğu anlamına gelmiyor. Pek çok ABD belgesine göre “asıl tehdit” Çin.)
Uzun vadeli stratejik rekabet
Biden’ın Münih Güvenlik Konferansındaki konuşması, hem ABD’nin hedeflerini ve stratejisini belli ölçülerde ortaya koyması nedeniyle hem de NATO’nun yeni konseptine dair ipuçları anlamına gelmesi nedeniyle çok önemliydi.
“ABD’nin geri döndüğü mesajını gönderiyorum” diyen Biden’in iki temel mesajı vardı:
1. “Çin’le rekabet çetin geçecek” diyen Biden, bu ülkeyle “uzun vadeli stratejik bir rekabete hazırlandıklarını” belirtti. Biden, Çin’e karşı mücadelede ABD-AB ittifakının önemine dikkat çekti.
2. Yukarıda belirttik: Biden “Rusya’nın NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturduğunu” belirtti ve Putin’i “Avrupa’yı ve NATO ittifakını zayıflatmak istemekle, Transatlantik birliğe zarar vermeye çalışmakla” suçladı.
Üç aşamalı planlama
Sonuç olarak ABD’nin üç aşamalı şu planlamayı uygulamaya sokacağı görülüyor:
1. ABD, Çin’i “asıl tehdit” görmekle birlikte, NATO ve AB için Rusya’yı “yakın tehdit” olarak değerlendiriyor.
2. ABD, bu “yakın tehdit” algısı üzerinden de AB’yle Transatlantik bağı pekiştirmeyi ve NATO’yu daha etkin kullanmayı hesaplıyor.
3. ABD böylece “asıl tehdit” olarak saptadığı Çin’e karşı yürüteceği “uzun vadeli stratejik mücadeleye” yığınak yapmak istiyor.
Neden? Çünkü ABD tek başına Çin’i durduramayacağını, dahası Çin ile Rusya’nın birlikte hareket ettiğini görüyor; hatta Çin’e karşı Hindistan’ı da kazanması gerektiğini hesaplıyor.
Özetle, hegemonyası zayıflayan ABD, hegemonya takviye etmeye çalışıyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Şubat 2021
Moskova’dan Ankara’ya Karadeniz ve İdlib mesajı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/02/2021
Soçi’de yapılan Astana toplantısından çok önemli iki sonuç çıktı: Rusya, İran ve Türkiye üçlüsü, hem ABD’yi hem de İsrail’i uyardı.
Astana üçlüsü ortak bildiriyle “Suriye Arap Cumhuriyeti’ne ait olan petrolün yasadışı olarak ele geçirilmesinin ve satışından elde edilen gelirlerin transferinin kabul edilemez olduğunu” belirtti. Böylece Suriye petrolünü “çalan” ABD-PYD ortaklığı hedef alınmış oldu.
Astana üçlüsü ortak bildiriyle İsrail’in Suriye topraklarına saldırmasını kınadı, “bu saldırılarının uluslararası hukuku ihlal ettiğini ve bölgedeki güvenliğe tehdit oluşturduğunu” ilan etti.
Putin’in temsilcisinin İdlib uyarıları
Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Astana Platformu toplantısından sonra Rus basınına verdiği demeçte, Ankara’ya üç önemli mesaj verdi:
1. Lavrantyev, “Türkiye’nin İdlib’i kontrolü altında tutan gruplar üzerinde yeterli nüfuza sahip olmadığını, bu durumun İdlib gerilimi azaltma bölgesindeki teröristleri muhaliflerden ayırma sürecini sekteye uğrattığını” belirtti.
2. Lavrentyev, “Türkiye’nin ılımlı muhalifleri İdlib’deki teröristlerle mücadele için harekete geçirmek istemediğini” kaydetti.
3. Lavrentyev, “Türkiye’nin M4 karayolundaki durumu normalleştirme sorumluluğunu henüz yerine getirmediğini” belirtti.
Moskova’nın bu mesajları, İdlib’in hâlâ Suriye konusunda önemli bir düğüm olduğuna işaret ediyor.
İdlib neden düğüm?
Suriye ordusu, Rus hava desteğiyle İdlib’i teröristlerden temizlemek istiyor uzun süredir. AKP iktidarı ise bölgeden çıkmak istemediği için Suriye-Rusya operasyonuna karşı çıkıyor. “Teröristleri ılımlılardan ayırmak” şeklindeki formülünü hayata geçirme beklentisiyle operasyonu engelliyor.
Rusya ise Ankara-Moskova ilişkilerine olumsuz yansımaması için ve Ankara’yı Washington’a itmemek gerekçesiyle Şam’ın talebini rafa kaldırdı; sorunu Astana içinde çözmeye çalışıyor.
AKP iktidarının İdlib’de bulunma ısrarı neden peki? İdib’den çekilirse, Afrin’den de çekilmek zorunda kalacağını hesaplıyor çünkü…
Afrin’de kalmak istemesini ise “ABD’nin PYD koridorunu” kesme hedefine bağlıyor. Oysa Suriye ordusunun tüm bölgeyi kontrolü altına alması, bırakın kesilmesini, koridorun toptan ortadan kalkması demek zaten!
Nitekim hem Moskova hem Tahran bu konuda Ankara’ya asıl adresi işaret ediyor.
Rusya: Kürt devleti kabul edilemez
Lavrantyev, Rus basınını bilgilendirdiği toplantıda bu konuda da önemli açıklamalar yaptı. “Kürtlerin Suriye halkının ana unsuru olduğunu, bu nedenle bağımsız Kürt devleti ya da başka türden sözde devlet yapıları kurmanın söz konusu olamayacağını” söyleyen Putin’in Suriye Özel Temsilcisi, “bunun kesinlikle kabul edilemez olduğunu” önemle vurguladı.
Lavrantyev, bunun yerine “Kürtleri Şam’la verimli diyalog kurmaya, gerilimin azalması için karşılıklı olarak kabul edilebilir mutabakatlar yapmaya yönlendiriyoruz” dedi.
Benzer mesajları Tahran da veriyor. Son olarak İran Dışişleri Bakan Danışmanı Ali Asker Hacı, “Türkiye’nin sınırlarındaki durumla ilgili tedirginliğin giderilmesinin”, “Suriye’nin tüm toprakları üzerindeki egemenliğine bağlı” olduğunu belirtti. İranlı diplomat Suriye ve Türkiye hükümetleri arasında ilişkilerin kurulmasından yana olduklarını vurguladı.
Karadeniz rahatsızlığı
Moskova’dan Ankara’ya dolaylı gelen eş zamanlı bir başka mesaj ise Karadeniz konusundaydı. Rusya, Karadeniz’de yapılan Türk-Amerikan ortak tatbikatına tepki gösterdi.
“Tatbikatın Rusya karşıtı olduğu herkes için açık” diyen Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, “tatbikatın sınırlarının hemen yanı başında yapıldığını, bunun da barış ve istikrarı tehdit ettiğini” savundu.
Herkesi idare etme yanlışı
Sonuç olarak; Karadeniz’de Türk-Amerikan ortak askeri tatbikatından Suriye konulu Astana toplantısına, Blinken-Çavuşoğlu görüşmesinden S-400 pazarlıklarına, Savunma Sanayi Başkanlığının Patriot almak için ABD’yle temasa geçmesinden Ankara’nın F-35 programına dönmek için ABD’de bir lobiyle anlaşmasına kadar pek çok gelişme yaşanıyor…
Tüm bunlar; Türkiye’nin hem ABD’yle hem de Rusya’yla ilişkilerinin seyrini etkileyecek gelişmeler.
Böylesi karışık sorunları; herkesi idare etmeye çalışarak değil, tehdidin nereden geldiğini saptayıp bütünlüklü bir strateji oluşturarak çözebilirsiniz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Şubat 2021
Gara’nın işaret ettiği iki gerçek
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/02/2021
Em. Büyükelçi Prof. Dr. Ali Engin Oba’nın koordinatörlüğünde Çağ, Çukurova ve Mersin üniversitelerinin birlikte düzenlediği “Uluslararası Doğu Akdeniz Kongresi”ne katıldım önceki gün.
“Doğu Akdeniz’de Enerjipolitik Mücadele” başlıklı konuşmamın çözüm bölümü, bu meselede anahtarın Şam’la barış olduğu üzerineydi.
Şam’la barışın somut getirileri
Doğu Akdeniz konusunda pek çok makale yazdım: İktidarın ilk yanlış iliklediği düğmeden başlayarak yaptığı hatalar zincirine dikkat çektim. Doğu Akdeniz’in Libya’dan Suriye’ye uzanan hat üzerinde artık tek bir cephe haline geldiğini, bu nedenle de bütünlüklü bir strateji oluşturulması gerektiğini belirttim.
Bu stratejinin anahtarının da “Şam’la barış” olduğunu belirttim ısrarla…
Bu anahtar, değerini ve ne çok kapı açabileceğini, her geçen gün daha fazla gösteriyor:
1. Şam’la barış, Kahire’yle normalleşebilmenin anahtarıdır.
2. Kahire’yle normalleşme Libya’da işbirliği koşullarını sağlayabilmek demektir.
3. Kahire’yle normalleşme Doğu Akdeniz’de bu ülkeyle Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yapabilmek demektir (Ki Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi, ülkesinin 20 yıldır Ankara’yla bu anlaşmayı yapabilmeyi beklediğini açıklamıştı.)
4. Kahire’yle normalleşme, Doğu Akdeniz’deki Türkiye karşıtı cepheyi daraltma, hatta İsrail’i bile Ankara’yla normalleşme aramaya yöneltme demektir.
5. Bu tablo ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs ikilisini hem Kıbrıs hem Ege hem de Doğu Akdeniz sorunlarında daha ayakları yere basan bir yaklaşımı kabul etmeye zorlayacaktır.
Terörün sponsoru ABD
Bakın son Gara operasyonu bile aslında Şam’la barış gerektiği gerçeğini önümüze koyuyor. Operasyonun başarısız bir kurtarma operasyonu olması, iktidarın öncesinde “müjde” diyerek kurtarma operasyonunu siyasi ranta dönüştürmeye çalışması, Açılım’ın sonucu olarak ortaya çıkan tablo ve benzeri konuların hepsi konuşulur, konuşulacaktır.
Ancak Gara operasyonun önümüze getirdiği iki büyük gerçek vardır:
1. PKK terörünün en büyük sponsoru ABD’dir; terörle doğru mücadele edebilmek için ABD emperyalizmiyle mücadele etmek gerekir.
2. ABD’nin Irak ve Suriye’nin kuzeyini birleştirme hedefine karşı Türkiye, Irak ve Suriye ile birlikte hareket etmelidir.
İşte bu noktada Ankara için Şam bir çözüm anahtarıdır. Şam’ın yeniden Suriye’nin tüm topraklarında egemen olması Türkiye için en önemli kazanç olacaktır.
Komşuluk hukuku ihlali
AKP iktidarının Şam karşıtlığını sürdürmesi, dahası Fırat’ın batısında bir ÖSO nüfus bölgesi inşa etmeye çalışması, Türkiye’ye büyük zarar vermektedir.
AKP’nin fiilen ABD ile “Fırat’ın doğusundaki PYD bölgesine karşılık Fırat’ın batısında bir ÖSO bölgesi” pazarlığı içinde bulunması, Türkiye açısından ağır stratejik sonuçları olacak bir yaklaşımdır.
AKP iktidarının Suriye topraklarında adım adım egemen devletmiş gibi davranması, Türkiye’ye ağır siyasi fatura çıkaracaktır: Afrin-İdlib hattında Türk bayrağı dalgalandırmak, Türk lirasını resmi para haline getirmeye çalışmak, kaymakam ve emniyet müdürü atamak, resmi kurumlar inşa etmek, polis karakolları açmak, okul açmak, hatta iki fakülte açmak ciddi uluslararası hukuk ve komşuluk hukuku ihlalidir…
Bu “fetihçi” yaklaşımın Türkiye’ye gittikçe ağırlaşan siyasi faturası olacaktır…
Gara, Şam’la barışa vesile olmalı
Şam yönetiminin bir zamanlar PKK’yi desteklemiş olmasını, her şeyin gerekçesi olarak sunmaya çalışmak geçerli bir bahane değildir. Çünkü Ankara ile Şam’ın bu konudaki son durduğu yer Adana Mutabakatı’dır ve Şam o mutabakatın gereğini yerine getirmiş, yakaladığı PKK’lileri Türkiye’ye teslim etmişti.
Nitekim o mutabakattan sonra terör yıllar içerisinde tamamen sıfırlanmıştı. Terörün yeniden yükselmesinde aranacak adres Suriye değil, ABD’yle Ortadoğu üzerine yapılan anlaşma ve onun gereği olan Kürt Açılımı’dır.
O anlaşma bölge ve küresel dinamiklerin katkısıyla uygulanamaz hale gelmiştir. Ancak sonuçları ne yazık ki hâlâ Gara’da kendini gösterebilmektedir.
İktidarın Gara operasyonunu iç siyaseti dizayn etme fırsatı olarak kullanması, ana soruna bir katkı getirmeyecektir. Türkiye bunun yerine Gara operasyonunu, Şam’la barışın ihtiyacı olarak doğru okumalı ve gereğini yapmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Şubat 2021
Anayasa tuzağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/02/2021
Sarayın 12 Eylül’ün “askeri” anayasası yerine “sivil anayasa” yapma ilanı; birincisi Türkiye’ye, ikincisi muhalefete tuzaktır.
Neden tuzak olduğuna gelmeden önce, “anayasa propagandalarındaki” bazı aldatmacalara dikkat çekelim:
AKP’nin üç aldatmacası
1. Ortada fiilen 12 Eylül’ün “askeri” anayasası yoktur. O anayasasının üçte ikisi, üstelik çoğunlukla AKP iktidarı döneminde zaten değiştirilmiştir.
2. Anayasalarda askeri-sivil ayrımı ifadesi tam bir aldatmacadır. Anayasaları kurucular yapar; kurucular da cephede savaşmış askerlerdir çoğu zaman. ABD anayasasında General George Washington’un izleri vardır örneğin. Türk anayasasında da elbette Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün yoğun izleri vardır. “Askeri” anayasa denilerek küçümsenmeye çalışılan bu anayasalar, askerlerin liderliğindeki “demokratik devrimlerin” sonucudur.
3. İktidarın anayasaya uymadığı, iktidarın oluruyla Anayasa Mahkemesinin kararlarının alt mahkemelerce uygulanmadığı şartlarda “sivil anayasa” ihtiyacı propagandası, “siyasi mizaha” dahildir. Türkiye’nin acil sorunu anayasa değil; anayasaya uymayan iktidardır!
Gelelim neden tuzak olduğuna…
Türkiye’ye anayasa tuzağı
AKP sözcüleri, yeni “sivil” anayasasının açık açık “yeniden kuruluş anayasası” olduğunu ilan ettiler. Peki neyi yıktılar da yeniden kuruyorlar? Aslında bu konuda AKP’den çok, AKP’nin “kutlu davasının” yol haritasını açık açık uyguladığını görmeyenlere, görmek istemeyenlere kızmak lazım.
2023’te yeniden kuruluş anayasası; ilan ettikleri “yüz yıllık parantezi kapatma” hedefinin sonucudur; Atatürk’ün Cumhuriyeti “siyasal İslamcılar” için kapatılacak bir parantezdir!
2023’te yeniden kuruluş anayasası; ilan ettikleri “150 yıllık modernleşmenin yerine kendi hikayelerini yazma” hedefinin sonucudur; 150 yıl, 1. Meşrutiyet’le başlayan demokratik devrimler sürecimizin miladıdır, ilk anayasanın ve ilk parlamentonun tarihidir!
İşte “yeniden kuruluş anayasası” diyerek, 150 yıllık bu çarpışmayı sonuçlandırabilmeyi “hayal” etmektedirler!
Muhalefete anayasa tuzağı
Yine AKP sözcüleri, anayasanın 1921 anayasası ruhuyla yapılacağını belirtiyorlar. Yani hem “sivil” diye propaganda yapıyorlar, hem de savaşın ortasında hazırlanmış “en askeri” anayasayı esas olmak istiyorlar.
Nedir 1921 anayasasından anladıkları ruh? Onu da açık açık söylüyorlar aslında: Laikliğin olmaması, özerkliğin bulunması ve kuvvetler birliğinin söz konusu olması…
Savaş şartlarında hazırlanmış bir “geçiş anayasasını” temel alarak; “kuvvetler birliği” ile “tek adam” rejimini pekiştirmeyi, laikliği kaldırarak “kutlu davalarını” yerine getirmeyi, özerklik ile de muhalefeti ayrıştırmayı planlıyorlar…
AKP-MHP ittifakının bugün bir anayasa yapabilmesi teknik olarak mümkün mü? Meclis aritmetiği buna izin vermiyor. Bırakın TBMM’de anayasa yapabilmeyi, bunu Cumhurbaşkanı yetkisiyle halk oylamasına götürecek sayıda milletvekilleri bile yok. Peki bu şartlarda neye güvenerek anayasa yapmaya soyunuyorlar o zaman? İşte anayasa ile muhalefete tuzak kurdukları yer burasıdır.
1921 ruhu ve özerklik, hem HDP’ye çengel hem de Cumhur İttifakı dışında kalanları ayrıştırma, yan yana getirmeme tuzağıdır. MHP’nin “kapatılsın” dediği HDP’yi, AKP’nin “yeni anayasaya tüm siyasi partiler katkı sunmalı” diyerek sürece dahil etmeye çalışması dikkat çekicidir!
1921 ruhu söylemi hem AKP’den kopanlara hem de Oğuzhan Asiltürk SP’sine çengeldir. Ali Babacan’ın “ilk dört maddenin tartışılmasını” isteyebilmesi dikkat çekicidir!
Erdoğan’ın dört hedefi
Kısacası, partileri bölme ve parçaları yanına çekme konusunda oldukça deneyimli bir taktisyen olan Erdoğan, 2023 seçimlerinde üçüncü kez aday olup olamayacağı bile anayasacılar tarafından tartışmalı iken, “yeniden kuruluş anayasası” ile birkaç hedefi birden vurmak istemektedir:
1. İktidarını sürdürebilmek için anayasal güvence kazanmaya çalışıyor.
2. Muhalefeti bölmek istiyor. Karşısında tek blok yerine iki blok oluşmasını; bloklar içindeki bazı partileri de bölerek parçaları yanına çekmek istiyor.
3. TBMM’den “uzlaşı” çıkmadığında, “sivil anayasa yaptırmadılar” diyerek anayasacılar-anayasa karşıtları temelinde milleti bölerek seçime gitmek istiyor.
4. Yeni anayasa ile aynı zamanda “beyaz sayfa” açmak istediği ABD ve AB’ye “demokrasi” mesajı vermek istiyor.
Peki bunu başarabilir mi? Konuyu incelemeye devam edeceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Şubat 2021
Türk-Rus ilişkilerine Karadeniz’de sabotaj
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/02/2021
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, senatörlerin sorularına verdiği yazılı yanıtta Türkiye’yle ilgili şu çok önemli mesajı vermişti: “Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa Batı’ya dönük tutmak önemlidir.”
Bu, ABD’nin Ankara’yı Atlantik kampında tutma taktiğinin özünü oluşturuyor. Peki ABD bu taktiği nasıl ve hangi araçlarla uygulayacak?
30 Ocak tarihli “ABD ile AB’nin Çin ve Türkiye endişesi” başlıklı incelememizde buna havuç-sopa” yerine “kama-sopa-çengel” demiştik: Kamayı, Libya, Suriye ve Karadeniz’de Türk-Rus ilişkilerine sokmaya çalışarak; sopayı, yaptırımlar ile Türk ekonomisine sallayarak ve çengeli de NATO ilişkileri üzerinden atarak…
Bu taktiğin bazı adımları görülmeye başladı…
Kalın-Sullivan hattı
ABD yönetimiyle AKP iktidarı arasındaki tek resmi temas, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’la Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan arasında gerçekleşti. Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun, Biden ve Blinken ikilisiyle görüşebilmeyi beklediği şartlarda, Washington’un Ankara’yla teması şimdilik Kalın üzerinden yürütmek istediği anlaşılıyor.
Sullivan-Kalın görüşmesinin içeriğine dair basına yansıyanlar da aslında Biden-Erdoğan görüşmesinden önce fiilen pazarlıkların başladığına işaret ediyor. Akar’ın S-400 için “Girit modeli” geri adımı atmasını ama Kalın’ın daha sonra “S-400’den geri adım atmayacağız” demesini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Ve Kalın, önümüzdeki günlerde Sullivan’la tekrar görüşeceğini belirtiyor; hem Türk-Amerikan hem de Türk-Rus ilişkilerine dair kapsamlı açıklamalar yapıyor. Özellikle NATO vurgusu ve Türk-Rus ilişkileri üzerine çizdiği sorunlar haritası, 30 Ocak’ta yazdığımız ve yukarıda anımsattığımız “kama-sopa-çengel” taktiğinin uygulanmaya başladığına işaret ediyor.
Kalın’ın Türk-Rus sorunlar listesi
Kalın’ın TRT Haber’de Türkiye-Rusya ilişkilerine dair söyledikleri, “Türkiye’yi Rusya’ya yaklaştırmamalıyız” diyen Blinken’i memnun etmiş olmalı!
Kalın “Meselenin özünün, ‘neden Rusya ile böyle bir angajmana girdiniz’ noktasına geldiğini” belirterek “Nasıl ilişki kurduğumuz önemli burada. Bakın ben şunu açıkça söyleyeyim; biz Rusya ile birçok konuda anlaşamıyoruz” dedi ve şunları sıraladı:
Suriye konusu: “Esed rejiminin, Esed’in kendisinin geleceği konusunda farklı görüşlerimiz var.”
Kırım konusu: “Biz Kırım’ın ilhakını hiçbir zaman tanımadık.”
Libya konusu: “Biz Libya’da da farklı yerlerde duruyoruz. Rusya Hafter’e destek verdi, veriyor. Wagner’in orada olmasını bir istikrarsızlık unsuru olarak gördük, görüyoruz.”
Karabağ konusu: “Hatta Karabağ’da bile biraz farklı görüşlerimiz söz konusuydu.”
Tam da ABD’nin “Türk-Rus ilişkilerini Libya’dan başlayarak Suriye’de bozma” hedefine uygun sözler!
NATO’nun “yapıştırıcı” fonksiyonu
Kalın, Biden’ın öncelikle Stoltenberg ile görüşmesini, NATO’ya verdiği öneme bağlıyor ve Sullivan’la görüşmesinde de NATO’nun ikili ilişkileri üzerindeki önemine değindiklerini belirtiyor.
Tam da öyle: Son zamanlarda Türkiye-AB ve Türkiye-ABD ilişkilerinde NATO’nun “yapıştırıcı” fonksiyonu öne çıkarılmaya çalışılıyor. Örneğin AB liderlerinin Türkiye’ye yaptırım için toplanmasından bir gün önce NATO Genel Sekreteri Stoltenberg “Türkiye’nin NATO ve Batı ailesinin parçası olduğu gerçeğini fark etmemiz lazım” mesajı vermiş, AB liderleri de konuyu “NATO gözetiminde ABD’ye havale” durumuna gelmişti.
Şimdi NATO, (ki aslında ABD), Türkiye-Rusya ilişkileri açısından “zayıf karın” gördüğü Karadeniz üzerinde “çengel” atmaya çalışıyor: Stoltenberg’in “NATO’nun Karadeniz’deki varlığı artıyor” açıklaması da, AKP hükümetinin desteklediği Ukrayna’nın NATO’ya “Kırım hava sahasını kullanmayı” önermesi de, Türkiye ile ABD’nin Karadeniz’de ortak tatbikat yapması da bu kapsamda görülmektedir.
Nitekim ABD’nin Ankara Büyükelçisi Satterfield, Karadeniz’deki ortak tatbikattan duyduğu memnuniyeti sosyal medyadan mesaj paylaşarak kutluyor! Tatbikata tepki gösteren Rusya’nın Washington Büyükelçiliği ise şu mesajı yayımlıyor: “ABD ordusunu pervasızca kılıç şakırdatmaya son vermeye ve ülkelerinin karasularında kendi işleriyle ilgilenmeye çağırıyoruz. Karadeniz’de barış ve güvenlik için başkalarının müdahalesine ihtiyaç yok.”
Sonuç olarak ABD’nin Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaya yönelik NATO hamleleri, gittikçe önem kazanıyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Şubat 2021