Archive for category Politika Yazıları

ABD YAPTIRIMINA HANGİ YANITLAR VERİLMELİ?

TRUMP’IN S-400 YAPTIRIMI MESAJLARI KİMLERE?

ABD Başkanı Donald Trrump, ABD Kongresi’nin uzun zamandır istemesine rağmen uygulamadığı Türkiye’ye yaptırımı, başkanlığının bitmesine 40 gün kala uyguladı.

Hatta ABD Kongresi, sırf Trump uygulamıyor diye, yaptırımı en sonunda Pentagon bütçesi yasa tasarısının içine de koymuştu. Trump ise bütçe yasa tasarısını yaptırım nedeniyle değil ama istediği sosyal medya maddesi dahil edilmediği için veto edeceğini açıklamıştı.

Haliyle ilk soru, “neden şimdi” sorusu oldu.

YAPTIRIM’IN ZAMANLAMASI VE MESAJLARI

1. Trump, Türkiye’ye yaptırıma karşıydı. Dahası Türkiye’nin S-400 almasını da kendinden önceki ABD yönetiminin Ankara’ya Patriot vermemesine bağlayarak, haklı görüyordu. Bu durumda 40 gün kala Trump kendiyle de çelişmiş oldu.

2. CAATSA yaptırımları 12 maddeden oluşuyor ve yasa en az beşinin uygulanmasını öngörüyor. Trump’ın daha hafif olan maddeleri tercih ettiği görülüyor.

3. ABD Dışişleri Bakanlığı “Yaptırımların Türkiye’yi değil Rusya’yı hedef aldığını” iddia etti. Açıklamada şöyle dendi: “CAATSA yasasının 231. maddesi ve bugünkü eylemler Türkiye ya da ABD’nin başka bir müttefik veya partnerinin askeri potansiyelini veya savaşa hazır durumunu bozmaya yönelik değil. Aksine yaptırımlar Rusya’yı, çeşitli kötü niyetli eylemlerine yanıt olarak bir bedel ödemesini sağlamaya yöneliktir.”

Böylece Washington, Ankara’ya “pazarlığa açığız” mesajı vermiş oldu.

4. ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Christopher Ford’un yaptırım sonrası yaptığı açıklamada “Başka ülkeler de yaptırım kararımızı not etmeli” demesi önemli. ABD bu kararla, aynı zamanda Suudi Arabistan başta potansiyel S-400 müşterilerini tehdit etmiş oldu.

5. Trump 40 gün kala yaptırım kararı alarak, Biden’e “enkaz devretme” taktiğini sürdürmüş görünüyor. Ama aslında bu yöntemle Biden’e “çözüm platformu” da sağlamış oluyor. Şöyle ki, Trump yaptırım kararı almasaydı, Biden Pentagon bütçesi yasa tasarısı nedeniyle zaten yaptırım kararı alacaktı, almak zorundaydı. Şimdi başkan olduğunda eline “yaptırımı Trump uyguladı, gelin konuşalım” deme şansı geçti.

TÜRK-AMERİKAN SORUNLARI

Kuşkusuz teknik olarak ABD’nin yaptırımının nedeni S-400 görünüyor. Ama gerçekte S-400’ler Türk-Amerikan sorunlarının kaynağı değil, tersine sorunların sonuçlarından biri.

Peki sorunların kaynağı ne? Sorunlar ne zaman başladı?

Kuşkusuz Türk-Amerikan ilişkilerinde Ankara’nın, ABD’nin Özal’a rağmen birinci, Erdoğan’a rağmen ikinci Irak saldırısına Washington’un istediği ölçüde katılmamasından kaynaklı sorunlar vardı ama esas olarak bugüne biriken sorunların kaynağı 2011 yılına uzanmaktadır.

AKP hükümeti 2011 yılında ABD ve AB’yle önce Libya operasyonuna dahil olup Kaddafi’yi devirdi, ardından da yine Atlantik ittifakı içinde Suriye’de Esad rejimini devirmeye ve bu ülkeyi parçalamaya soyundu.

Şam yönetiminin direnmesi, İran’ın sahada ve Rusya’nın 2015’e kadar uluslararası platformda Suriye’ye destek vermesi, ardından Rusya’nın sahaya askeri olarak inmesi, Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi sonrasında bir kırılma oluştu ve AKP hükümeti Suriye’de ikili bir politika izlemeye başladı:

1. Rusya’yla “normalleşti”, Rusya ve İran ile Astana Platformunu kurdu, ABD’nin PYD devleti kurma girişimine karşı Suriye topraklarında askeri operasyon başlattı. Ancak Şam’la anlaşmamakta direttiği için bu çabalar tam sonuç vermedi.

2. Tüm bu süreçte ABD’yi Suriye’de aktif müdahaleye davet etti, ABD kimyasal komplolarda Suriye’yi vurduğunda “yetmez, daha çok füze atılmalı” çağrıları yaptı, ABD’yle “Suriye’nin kuzeydoğusunda PYD bölgesine karşı kuzeybatısında ÖSO bölgesi” pazarlığı yaptı.

Sonrasında Türkiye, ABD’yle Doğu Akdeniz’de de karşı karşıya geldi.

Yani özetle S-400’den bağımsız olarak Türkiye ile ABD arasında çok sayıda sorun bulunmaktadır. Bunları yok sayarak sanki S-400’den vazgeçilse ortada sorun kalmayacakmış şeklinde değerlendirmeler yapmak doğru değildir.

TÜRKİYE İÇERİDE NE YAPMALI?

Türkiye iki kutuplu dünya koşullarında, 1975’te ABD yaptırımlarına karşı İncirlik Üssünü kapatarak yanıt verebildi. 2020’nin çok kutuplu dünyasında şartlar daha da uygun.

Peki ne yapmalı?

1. AKP hükümetinin S-400’leri, bir ölçüde ABD’yle pazarlığının kartı haline getiren, çalıştırılmasını geciktiren ve toplamda Türkiye’yi oyalayan tutumu, artık bir son bulmalı. Madem yaptırım uygulandı, Ankara S-400’leri artık çalıştırmalı!

Dahası “tam bağımsızlık” adına kendi füze savunma sistemini kurmaya yönelmeli. ABD’ye bağımlılığın kırılmasında önemli bir aşama olan “silah envanterini çeşitlendirmek” ve ortak üretimle adım adım “yerli sistem” kurabilmek hedefiyle daha uygun şartları olan Çin füze savunma sistemi için de anlaşma yapılmalı.

2. İncirlik Üssü derhal kapatılmalı. AKP’nin buna cesareti yoksa, en azından İncirlik uçuşları öncelikle askıya almalı.

3. İsrail’in güvenliğini sağlamak üzere İran’ı hedef alan Kürecik Radarı kapatılmalı. AKP’nin buna cesareti yoksa en azından öncelikle radarın faaliyeti askıya alınmalı.

TÜRKİYE DIŞARIDA NE YAPMALI?

Yaptırım, özellikle Trump döneminde ABD’nin yoğun uygulamaya başladığı bir dış politika silahı oldu. Öyle ki ABD bu silahı sadece düşmanlarına ya da rakiplerine değil, müttefiklerine karşı da uyguladı. ABD’nin AB’ye karşı uyguladığı daha düşük yaptırımlar örneğin…

ABD’nin uluslararası hukuka aykırı “yaptırım” silahı, uygulamada oldukça “kirli” sorunlara da yol açmaktadır.

İşte Sudan bunun son örneğidir. Yıllardır ABD’nin teröre destek veren ülkeler listesinde olan Sudan, ABD baskısıyla İsrail’le normalleşme kararı alınca, bu listeden çıkartıldı. Politikasını beğenmediği ülkeyi teröre destek verenler listesine alan emperyalist ABD, o ülkeye istediği şartları kabul ettirdiğinde listeden çıkarmakla ödüllendirmektedir!

Diğer yandan ABD Venezüella örneğinde görüldüğü gibi darbe girişimleriyle yıkamadığı bir yönetimi başarısız kılabilmek için petrolüne, parasına el koyabilmekte, başka ülkeleri de yaptırıma zorlayarak halkı yönetime karşı kışkırtmaktadır. Kaldı ki bu bir suçtur!

Diğer yandan İran örneğinde görüldüğü gibi ABD “kapsamlı yaptırımlarla” ve ambargoyla bir halkı toptan cezalandırmaya çalışmakta, insanlık suçu işlemektedir.

ABD’nin Çin’e karşı Trump döneminde başlattığı ticaret savaşı ve yaptırımlar da bir başka örnektir.

İşte bu nedenle dünya ABD’nin “yaptırım silahına” karşı işbirliği yapmak durumundadır. Türkiye’nin ABD yaptırımına karşı verebileceği en değerli yanıt, Astana Platformunu kurumsallaştırması, yaptırıma maruz kalan Çin başta dünya devletleriyle ilişkileri geliştirmesidir.

Ve Ankara elbette biriken sorunlarının nedeni olan Esad karşıtlığını bitirmeli ve Şam’la anlaşmalıdır.

Unutulmamalı: Emperyalistlerin yaptırımına boyun eğmenin faturası, yaptırımın kendisinden daha ağırdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Aralık 2020

3 Yorum

Yeni-mandacılık: Tetiği ABD’ye vermek

AKP-AB ilişkilerini ele aldığım yazılarımda hep şu temel teze işaret ettim: AKP-AB ortaklığı, çıkar ortaklığıydı. AB, Türkiye’yi “kapıya bağlamak” için AKP’yi kullandı, AKP de uyum yasalarıyla Türk ordusunu “hizaya sokmak” ve kurumları dönüştürerek iktidarını sağlamlaştırabilmek için AB’yi kullandı.

Peki AB’nin Türkiye’yi “kapıya bağlaması” ne demekti? Şu demekti: 28 Şubat süreci, Atlantik kampının sorgulanmaya başlandığı ve Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliği yapmasının yararlarının devletin gündemine geldiği bir süreçti.

ABD-AB Atlantik kampının, Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmesini engelleyecek formülü ise şu oldu: Türkiye 1999’da AB aday üyesi yapıldı. Böylece Türkiye AB kapısına bağlanmış oldu; ne kapıdan içeri girebilecekti, ne de kapıdan ayrılabilecekti…

AB zirvesinde NATO etkisi

Bu girişi, AB yaptırımlarının anlamını daha iyi analiz edebilmek için yaptım.

Önce 10-11 Aralık 2020’deki AB liderler zirvesinden ne çıktığına bakalım:

1- AB liderleri, AB Konseyi’nden, 2019 yaptırımlarına ek liste hazırlamasını istedi.

2- AB liderleri, AB Komisyonu ile AB Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilciliğinden Türkiye-AB ilişkilerine dair raporlar hazırlamasını istedi.

3- AB liderleri, yaptırımların uygulanmasını Mart 2021’de yeniden değerlendirme kararı aldı.

4- AB liderleri, AB Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’i “Doğu Akdeniz Konferansı” hazırlamakla görevlendirdi.

Konunun üç ay ötelenmesinde NATO faktörünün belirleyici olduğu anlaşılıyor. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in zirveden önce AB liderlerine yaptığı şu tavsiye, yaptırım konusunda Fransa gibi düşünmeyen Almanya’nın elini güçlendirdi: “Türkiye’nin NATO ve Batı ailesinin parçası olduğu gerçeğini fark etmemiz lazım.”

NATO sorumluluğunda ABD’ye havale

Bu tablo şu iki sonuca işaret ediyor:

1. AB liderleri, Türkiye’yle sorunları NATO’nun sorumluluğunda ABD’ye havale etti. Joe Biden’in (ya da öncesinde Donald Trump’ın) Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarını nasıl uygulayacağını görmek istedi.

2. AB liderleri, yaptırımları kâğıt üzerinde tutarak, ABD’nin tam pozisyon alacağı zamana kadar hem Türkiye’yi hem de Yunanistan’ı idare etmeye çalıştı.

Bu iki sonuç da şu anlama geliyor: 1999’da başlayan “Türkiye’yi AB kapısında tutma” süreci, 2020 yılında “Türkiye’yi AB kapısından çok fazla uzaklaştırmamak” şeklinde yürütülmeye çalışılıyor.

Erdoğan sonuçtan memnun

AKP hükümeti ise esas olarak tablodan memnun. Nitekim Erdoğan Fransa ve Yunanistan’ı kastederek, “AB zirvesi, birkaç ülkenin beklentilerine cevap vermedi” dedi.

Erdoğan’ın hem AB’ye hem de ABD’ye son zamanlarda verdiği “olumlu mesajlar” daha çok zaman kazanma amaçlı görünüyor. Ancak “Biden’la çay içmişliğimiz var. Hastayken evime geldi. Tanışırız.” sözlerine bakılırsa, Erdoğan’ın sorunları Trump’tan sonra Biden’la da “Türkiye’nin değeri” üzerinden belli bir dengede götürebileceğini düşündüğü anlaşılıyor.

Tetiği ABD’ye verenin sarayı yıkılır

ABD Kongresi ise hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat kanatlar olarak, ağırlıkla Türkiye’ye yaptırımların bizzat Trump tarafından uygulanması için baskı yapıyor: İçinde Türkiye’ye yaptırım da olan Pentagon bütçesi Kongre’nin hem Temsilciler Meclisi hem de Senato ayaklarından geçti ve top Trump’ın kucağında.

Kongre’nin Biden ve Trump’a “iyi polis – kötü polis” oynatmak istediği anlaşılıyor. Yaptırımları Trump uygulayınca, Biden iş başına geldiğinde “geleneksel müttefiklerle ilişkileri restore etme” hedefi kapsamında Erdoğan’la yeni bir sayfa açabilme zemini bulmuş olacak!

Washington’da Erdoğan’ın ABD, AB ve NATO’ya olumlu mesajları ve yerinin Batı ailesi içinde olduğuna dair ifadeleri, bu beklentiyi artırıyor.

AKP’ye çok yakın Yeni Şafak’ta “ABD ile S-400 krizini aşmak için Ankara’da yeni bir formülün konuşulduğunun ve bunun S-400’ün kumanda merkezinde ABD ve Türkiye’nin birlikte bulunması olduğunun” yazılabilmesi, genetik kodlarında Amerikancılık olanların her türlü mandacılığa razı olabileceğine işaret ediyor!

Ancak belirtelim, bağımsızlık Türk milletinin karakteridir: Tetiği ABD’ye verenlerin sarayı yıkılır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Aralık 2020

3 Yorum

AK-Düzen

AKP düzeninin nasıl işlediğini resmetmesi bakımından tipik örnektir: AKP, medya düzenleme operasyonu için, sözünden çıkmayacak Erdoğan Demirören’e TV ve gazeteler satın aldırdı.

Üstelik bu operasyonda kamu kaynakları kullanıldı: AKP Demirören Grubu’na Ziraat Bankası’ndan 2 yılı ödemesiz 10 yıl vadeli, düşük faizli kredi sağladı. Böylece 916 milyon dolara satın alınan TV ve gazetelerin 675 milyon doları kamu bankasından, yani milletin kasasından çıkmış oldu.

Yetmedi, medya zararlarını finanse etmesi için Demirören’e -gelir getirme makinesi- Milli Piyango satıldı! O da yetmedi, her ne kadar Varlık Fonu sonradan yalanladıysa da, birkaç gün önce Milli Piyango oyunlarındaki KDV’nin sessiz sedasız sıfırlandığı gündeme geldi!

‘Fakire boykot, zengine jet’ düzeni

Fransız Dassault şirketi, birkaç gün önce iş jeti projesi olan 6X’i dünyaya tanıttı. Bu oldukça lüks ve pahalı jet için Türkiye’den ilk sipariş veren kim çıktı? AKP’nin ünlü işadamı, hani şu “milletin a.’sına koyacağız” diyen Mehmet Cengiz!

Oysa Erdoğan daha bir ay önce Fransız mallarını boykot kampanyası başlatmıştı! Anlayacağınız AKP’nin fakiri Fransız mallarını protesto ederken, zengini Fransız jeti alıyordu…

Ve asıl önemlisi, AKP hükümeti, 370 milyon TL’ye uçak alan Cengiz’in 425 milyon TL borcunu silmişti!

Tüm bunlar olurken, mecliste AKP’liler asgari ücrete üç kuruş zam yapmamak için sendikacılarla pazarlık yapıyor, bir yurttaş eline “iş” ve “aş” yazarak intihar ediyordu…

EYT’liye yasak, AK-bürokrata ‘çift dikiş’ serbest

AK-Düzen’in hukuk dışılığını resmeden bir başka örneğe geçelim: Fahrettin Altun, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı değil de AKP sözcüsüymüş gibi konuşuyor her gün. Oysa Alev Coşkun’un önemle belirttiği gibi, Altun, 657 sayılı Devlet Memurları Yasasına bağlı bir memurdur; parti sözcülüğü yapamaz!

Ancak Altun hem konuşuyor hem de AK-Düzen çarklarını kullanarak Cumhuriyet gazetesine ambargo uygulatıyor! Neden? Cumhuriyet’in kendisiyle ilgili ödüllük haberlerinden rahatsız olduğu için!

Ve tüm bu süreçte de gayet başarılı bir şekilde, mağdur rolü oynayabiliyorlar. Şöyle ki, Altunların birkaç maaş birden aldığının gündeme gelmesinin ardından Fahrettin Altun çıktı ve kendisinin Borsa İstanbul’dan aldığı ikinci maaşı “hayır işlerine” harcadığını, “Eşinin de sadece üniversiteden maaş aldığını, THY yönetim kurulu üyeliğinden herhangi bir ücret almadığını” söyledi. Oysa THY’nin yıllık raporundan anlaşılıyor ki, icra ve yönetim kurulu üyelerine toplam 25 milyon TL’nin üzerinde huzur hakkı ödenmiş!

Bu gerçek ortaya çıkınca da Fatmanur Altun sosyal medyadan bir mesaj yayımladı ve “ikinci maaşın olduğunu ama kendisinin bundan feragat ettiğini” söyledi! Dahası “ikinci maaşı bizlere layık görmüyorlar” diyerek de mağduru oynadı!

Ne diyordu Erdoğan Emeklilikte Yaşa Takılanlar’a (EYT): “Erken emekli olacak, gidecek başka bir işte de çalışmaya devam edecek. Yani çift dikiş. Böyle bir şey olamaz.”

Evet, AKP’nin fakiri çift dikiş yapamazdı ama zengini bırakın çifti, üç-beş dikiş bile yapabilirdi!

AK-Hesap

Kelimelerle oynadıkları bir AK-Süzlük’leri var: Örneğin zam demezler, fiyat güncellemesi derler. Torpil demezler, referans derler.

Bir de AK-Hesap var: Rakamlar üzerinde oynarlar. Örneğin %40’larda olan enflasyon, %12’lerde görünür. Artık iş aramaktan vazgeçen çaresizleri işsiz saymayarak, işsizlik oranını düşürürler.

Fakat en önemli rakam oyununu salgında yaptılar; gerçek vaka sayısını aylarca gizlediler. Ancak hekimler başta kamuoyunun baskısı nedeniyle, en sonunda gerçek vaka sayısını açıklamak zorunda kaldılar: 1 milyon 750 bin!

Peki, neden gizledir? Hükümeti, salgınla müthiş mücadele ediyor gibi gösterebilmek için. Bu amaçla,verilerin doğru olmadığını dile getiren hekimleri bile “bozguncu” ilan ettiler.

Ancak gerçek gizlendiği için halkın bir bölümü salgını ciddiye almadı. Üstelik AKP’nin 20 yıllık gericiliğinin sindiği iklim altında; “büyük resmi” gören dünya düzdürcülerin, yağmur duacılarının ve aşı karşıtlarının ortak etkisiyle, bir kısım vatandaş, koronanın gripten farkı olmadığını, amacın aşı üzerinden halka çip takmak olduğunu bile savunur hale geldi. Sonuçta sayılar düşük olduğu için halkın önlem alma ciddiyeti zayıfladı ve ortaya oldukça yüksek bir insan ve ekonomi maliyeti çıktı.

Ne pahasına? AK-Düzen’in çarkları dönsün diye…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Aralık 2020

5 Yorum

Doğu Akdeniz Konferansı – 4

İlkini 13 Ağustos 2020’de yazdığımız “Doğu Akdeniz Konferansı” yazılarımızda şu iki temel tezi savunduk:

1. Doğu Akdeniz’deki enerjinin paylaşımı sorunu Türkiye’ye rağmen çözülmez, ama Türkiye’nin müttefiksiz, salt kuvvete dayanan yaklaşımıyla da çözülmez.

2. Sorun, en sonunda Doğu Akdeniz’de bir konferans toplanmasıyla ele alınacaktır ancak Türkiye o güne kadar mutlaka müttefik edinmelidir; zira müttefiksiz oturulacak masadan kazanımla kalkmak pek olası değil.

Erdoğan’ın Güney Kıbrıs rezervi kalktı

O günden bugüne Doğu Akdeniz Konferansı konusunda bazı ilerlemeler oldu. Örneğin Erdoğan’ın kurmaylarına, “Güney Kıbrıs hariç herkesle aynı masaya oturabiliriz” dediği kamuoyuna yansıdı (3 Eylül 2020). Diğer yandan AB Konseyi Başkanı Charles Michel de “Doğu Akdeniz’de gerilimi düşürmek için çok taraflı konferans düzenlenmesi” önerisinde bulundu (4 Eylül 2020).

Hatta Erdoğan kısa sürede “Güney Kıbrıs” rezervini de kaldırdı ve BM Genel Kurulu’nda “Tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz” dedi (22 Eylül 2020).

Yine Erdoğan birkaç gün önce de “Doğu Akdeniz’e kıyıdaş tüm bölge ülkelerinin ve Kıbrıs Türklerinin yer alacağı bir konferans düzenlenmesi önerisinin halen masada durduğunu” söyledi (7 Aralık 2020).

Çavuşoğlu’ndan ABD’ye yeşil ışık

Özetle, 3 Eylül’den 7 Aralık’a kadar geçen zamanda iki değişim yaşandı:

1. AB yaptırım tehdidi arttıkça, Erdoğan “askeri duruş” denilen yöntemi geriye aldı ve diplomasiyi öne çıkarmaya başladı.

2. Erdoğan, Doğu Akdeniz Konferansı’nda Güney Kıbrıs’ın olmasını kabullendi.

Fakat, çok önemli bir değişim daha yaşandı:

3. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, AB’ye yaptıkları Doğu Akdeniz Konferansı teklifini anlatırken, “Sadece Doğu Akdeniz ülkeleri değil, sadece tüm Akdeniz etrafındaki kıyıdaş ülkeler değil, bu bölgede şirketi olan ülkelerin de katılımını biz teklif ettik” dedi (7 Aralık 2020). Böylece AKP hükümeti, masaya ABD’yi de davet etmiş oldu!

AKP Mısır’ı Yunanistan’a itti

Tablo, Türkiye’nin aleyhine gelişmektedir maalesef: AKP hükümeti Doğu Akdeniz’de tek bir müttefik bile bulamadığı gibi, bir de masaya ABD’nin oturmasını istemektedir!

Tüm bunlar, elbette AKP’nin mezhepçi yaklaşımlarının kaçınılmaz sonucudur. İhvancılık nedeniyle önce Suriye’yle, sonra Mısır’la kopan bağlar Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi yalnızlaştırdı; dahası Yunanistan ile Güney Kıbrıs’a alan açtı.

Doğu Akdeniz konusundaki hemen her yazımızda belirttik: Ankara öncelikle Şam’la anlaşmalı. Şam’la anlaşmak Kahire’yle ilişkileri düzeltmeyi kolaylaştırır. Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır’la hareket eden Türkiye, Lübnan ve Libya’yı da kazanır.

Ancak İhvancılık nedeniyle AKP bunları yapmadı ve Mısır’ı da Yunanistan’la anlaşmaya itti maalesef. Mısır’ın eski Ankara büyükelçisi Abdurrahman Salahaddin’in anlaşmaya dair şu söyledikleri nasıl bir fırsatın kaçırıldığını yeterince resmediyor: “20 yıl boyunca Türkiye ve Yunanistan aralarındaki sorunları çözsünler diye bekledik. Ve bir 20 yıl daha beklemeye hazırdık, eğer ki Türkiye’nin Mısır’a karşı agresif davranışları olmasaydı” (1 Eylül 2020).

Astana işbirliği Doğu Akdeniz’e taşınmalı

Bu saatten sonra tablo değiştirilemez mi? Elbette hâlâ mümkün.

Doğu Akdeniz’deki enerjinin çıkarılması, paylaşılması ve Avrupa’ya nakli konusu, daha geniş ölçekte bir bölgesel sorundur. Haliyle Doğu Akdeniz’e kıyısı olmasa bile Avrupa’ya enerji naklinde kilit oyuncu olan ülkeleri de ilgilendirmektedir. O nedenle Ankara Doğu Akdeniz Konferansı’na Rusya, İran, Katar gibi ülkelerin de katılmasını istemelidir. Kaldı ki ABD’nin olacağı bir konferansta bu şarttır da…

Bunun için Ankara’nın elinde haklı gerekçeler de var: İsrail, Doğu Akdeniz’e kıyısı olmayan Birleşik Arap Emirlikleri’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na üyeliğini teklif etti; bu ülkenin gazını Doğu Akdeniz’e bağlamak için anlaşma yapmaya çalışıyor. Dahası Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye karşıtı cephe tarafından Doğu Akdeniz’deki askeri tatbikatlara dahil ediliyor!

Türkiye tüm bunları gözeterek, Doğu Akdeniz Konferansı’na özellikle Rusya’yı dahil etmeye çalışmalıdır. Suriye’de, Karabağ’da olumlu sonuçları görülen Astana işbirliği, mutlaka Doğu Akdeniz’e taşınmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Aralık 2020

3 Yorum

ABD’NİN PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ

ABD’YE TAŞERONLUK KAYBETTİRİR, ÇİN’E DOSTLUK KAZANDIRIR

ABD’nin 740 milyar dolarlık savuna bütçesinin Çin ve Asya-Pasifik açısından en dikkat çeken yanı, bütçede Çin’e karşı “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi” kurulmasının öngörülmesidir.

ABD Kongresi, Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi için 2,2 miyar dolarlık bir fon ayırdı. Bu fon, ABD’nin Hint-Pasifik Komutanlığının bütçesine eklenecek.

Pek ABD bu fonla ne yapacak?

Pentagon’un bütçesinde bu fonun ABD’nin Pasifik bölgesindeki askeri gücünü tahkim etmek, bölgedeki ortak ve müttefiklere askeri destek sağlanması için kullanılacağı belirtiliyor.

ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ

Pentagon bütçesindeki bu fon, ABD’nin Hint-Pasifik stratejine işaret ediyor.

ABD, Obama döneminden bu yana Çin’i “baş rakip” olarak ilan etmiş durumda ve buna göre konumlanıyor.

İlk olarak Obama’nın Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 2011’de “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesi açıklamıştı. Belgenin tezi özetle şuydu: “Politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak.”

Washington daha sonra bu esasa uygun olarak “Asya-Pasifik stratejisi” belirledi. Hindistan’ın önem kazanmasıyla da Trump döneminde “Asya-Pasifik stratejisi”ni, “Hint-Pasifik Stratejisi”ne dönüştürdü.

Pentagon’un 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir. Çünkü “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

İşte ABD Kongresi, Pentagon’un 2019’daki bu saptamasına uygun olarak 2021 bütçesinde bir fon ayırmış oldu.

ABD’NİN ASYA’DAKİ OLASI MÜTTEFİKLERİ

Yukarıda belirttik: ABD bu fonu iki şekilde kullanacağını ilan ediyor:

1. Pasifik bölgesindeki kendi askeri gücünü tahkim edecek.

2. Bölgedeki ortak ve müttefiklerine askeri destek sağlayacak.

Peki ABD’nin bölgedeki ortak ve müttefikleri kim?

Pentagon’un 2021 bütçesinde bu sorunun da yanıtı var aslında. ABD Savunma Bakanlığı, hangi ülkelere askeri yardım yapılacağını açıklamış: İsrail, Tayvan, Baltık ülkeleri, Hindistan, Vietnam ve Japonya.

Ayrıca ABD Kongresi, bu bütçe yasa tasarısıyla, Güney Kore’deki ABD askeri sayısının azaltılmasını da yasaklamış.

Buna göre ABD’nin Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi içinde birlikte hareket etmeyi planladığı ülkeler şunlar: Hindistan, Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Vietnam.

Bu ülkeler içinde ABD açısından en kritik ülke Hindistan. Bu köşede birkaç kez yazdık. Önümüzdeki küresel mücadelenin en önemli konusu Hindistan’ı kazanmak olacak.

Zira ABD, Çin’i durdurabilmenin ancak Hindistan’la ittifak kurmaktan geçtiğini hesaplıyor ki doğrudur. Hindistan, 1,3 milyarlık nüfusuyla neredeyse Çin büyüklüğünde. Hızla büyüyen bir ekonomiye sahip. Ayrıca nükleer bir güç.

İşte ABD bu nedenle Hindistan’ı kazanmaya, Hindistan-Çin sorunlarını kaşımaya, Çin’e karşı Hindistan’a siyasi ve askeri destek vermeye çalışıyor.

ABD HİNDİSTAN’I ÇİN’E KARŞI KULLANABİLİR Mİ?

Ancak ABD’nin Hindistan’ı kazanmasının, daha doğrusu onu Çin’e karşı bir partner olarak kullanmasının öyle çok kolay olmadığını da belirtelim.

Bir kere Hindistan tarihsel kökleri derinliklerde olan bir devlet, üstelik uzunca bir süre Batı’nın sömürgesi olmuş bir devlet. Hindistan, Batı adına kolayca komşusuna karşı kullanılabilecek bir devlet değil yani…

Diğer yandan Rusya faktörü önemli. Geçen yüzyıl boyunca Hindistan’ın Rusya’yla iyi ilişkileri oldu. Öyle ki o ilişki Hindistan’ı Şanghay İşbirliği Örgütü’ne bile taşıdı. Üstelik Çin’in desteklediği Pakistan’la birlikte… Yani Çin ve Rusya ikilisi, Asya’nın iki sorunlu ülkesi Hindistan ve Pakistan’ı birliğe alarak hem birliği genişletmiş hem de Asya’nın önemli bir sorununu çözme hamlesi yapmıştı.

Diğer yandan Hindistan Çin ve Rusya’yla birlikte BRICS üyesi.

Kısacası ABD’nin Çin’e karşı Hindistan’ı kullanabilmesi pek mümkün görünmüyor.

ABD-JAPONYA-FRANSA TATBİKATI

Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi’nin Pentagon bütçesinde yer aldığı süreçte, uluslararası ajanslara bir başka dikkat çeken haber düştü.

Japon medyasına göre 2021 yılının mayıs ayında, ABD, Japonya ve Fransa, bölgede ortak askeri tatbikat yapacaklar. Haber doğruysa, ilk kez yapılacak böylesi bir tatbikatla Fransa da kendisini Pasifik’te göstermiş olacak.

Çin’i sıkıştırma amaçlı bu girişimler işe yarar mı? Yaramayacağı görüldü, görülecek.

Japonya’nın çıkarı bölgede ABD adına Çin karşıtlığı yapmak değil, tersine Çin’le işbirliği yapmaktır. ABD taşeronluğu bir şey kazandırmaz ama Çin dostluğu Japonya’ya 1980’lerdeki ekonomik atılımı yeniden sağlayabilir.

Aslında bu durum sadece Japonya için değil, Avrupa için de geçerli. Pekin’den Londra’ya kuşak ve yol inşası, yol üzerindeki her ülkeye, Avrupa dahil büyük kazanç vaat ediyor. Bundan doğrudan çıkarı olmayan tek ülke ABD.

 İşte “NATO reformu” çalışmaları sürdüren AB’nin görmesi gereken de budur.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Aralık 2020

5 Yorum

Pentagon bütçesi neye işaret ediyor?

ABD Kongresinin Senato ve Temsilciler Meclisi kanatları, Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasa Tasarısına son halini verdi.

Buna göre 635,5 milyar doları ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) için temel bütçe, 69 milyar doları “Denizaşırı Muhtemel Operasyonlar Fonu”, 8,9 milyar doları yetki alanı dışı savunma harcamaları ve 26,6 milyar doları nükleer kapasite için savunma harcaması olmak üzere, toplam 740 milyar dolarlık bir bütçe belirlendi.

Trump’ın veto tehdidi

Tasarının bu ay içinde Beyaz Saray’a gönderilmesi bekleniyor. Ancak Trump’ın tasarı üzerinde veto tehdidi var. Trump İletişim Uygunluk Yasasının 230. maddesinin kaldırılmasını ve bu düzenlemenin savunma bütçesine konulmasını istiyor. Aksi takdirde tasarıyı veto edeceğini söylüyor.

230. maddeye göre Twitter ve Facebook gibi sosyal medya şirketleri, yayıncı olarak değil, platform olarak değerlendiriliyor ve içerikleri konusunda sorumluluktan muaf tutuluyor, dava açılamıyor.

Cumhuriyetçi ve Demokrat Kongre üyeleri ise 230. maddede değişiklik yapılabileceğini ancak tümden kaldırılmasına karşı olduklarını, ayrıca konunun savunma bütçesiyle ilgisi olmadığını, o nedenle bu yasa tasarısına konulamayacağını savunuyorlar.

Trump’ın tasarıyı veto edip etmeyeceği, tasarıda S-400’ler nedeniyle Türkiye’ye yaptırım öngören bir bölüm olması nedeniyle de önemli. Zira tasarının yasalaşmasından sonra 30 gün içinde ABD Başkanı ABD’nin Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) kapsamındaki 12 yaptırım maddesinden en az 5’ini uygulamak zorunda.

Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi

Bütçesi, aynı zamanda Pentagon’un o yılki programına da işaret eder. Harcamalar hedefler, yapılacaklar, kimlerle ittifak kurulacağı, rakibe karşı hangi yolun izleneceği konusunda iz gösterir.

2021 bütçesi incelendiğinde iki temel konu önümüzde çıkmaktadır: Pentagon’un hedefinde Çin ve Rusya var.

1. Bütçede Çin’e karşı “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi” kurulması öngörülüyor.

Bütçede bu inisiyatif için Hint-Pasifik Kuvvetleri Komutanlığının bütçesine ek olarak 2,2, milyar dolar fon ayrıldı.

Bu fonun ABD’nin Pasifik bölgesindeki askeri gücünü tahkim etmek, bölgedeki ortak ve müttefiklere askeri destek sağlanması için kullanılacağı belirtiliyor.

Bütçe tasarısında, Güney Kore’deki ABD askeri sayısının azaltılması da yasaklanıyor.

Avrupa Caydırıcılık İnisiyatifi

2. Bütçede, mevcut “Avrupa Caydırıcılık İnisiyatifi”ne önceki bütçede olduğu gibi yine 3,7 milyar dolarlık bir fon sağlanıyor.

ABD için Avrupa Caydırıcılık İnisiyatifi, Rusya’yı hedef alan ve bu ülkeyi Baltık- Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz hattında çevreleyen bir inisiyatiftir. Biden’la birlikte bu inisiyatifin ABD-AB ilişkilerini restore etme amaçlı kullanılacağı da anlaşılıyor.

Bu kapsamda bütçede yapılacaklar ve yasaklananlar şöyle sıralanıyor: Rusya’nın Kırım’daki egemenliğini tanıyacak fiil ve faaliyetler yasaklanıyor. Ukrayna’ya Rusya’ya karşı 75 milyonu silah olmak üzere 250 milyon dolarlık savunma yardımı yapılması şart koşuluyor. Almanya’daki ABD askeri sayısının azaltılması yasaklanıyor.

ABD’nin askeri yardım listesi

Pentagon bütçesinde hangi ülkelere askeri yardımlar yapılacağı da aslında ABD’nin “büyük stratejisine” işaret ediyor. O ülkeler şunlar: İsrail, Tayvan, Baltık ülkeleri, Hindistan, Vietnam ve Japonya.

Bu ülkelere yardımlar şu anlama geliyor:

ABD esas rakibi Çin’e karşı Hindistan, Vietnam, Tayvan ve Japonya geniş yayına dayanacak. Tayvan üzerinden Çin’i sıkıştırmak ve Çin’e karşı Hindistan ve Vietnam’ı müttefik yapabilmek, ABD’nin büyük stratejisi içindeki alt stratejiler…

ABD Rusya’yı da Baltık ülkeleri üzerinden sıkıştırmaya çalışacak. NATO’nun son kabul edilen Baltık Planı da zaten bu hedefin gereğiydi.

Ortadoğu’da ise İsrail’in güvenliği ABD için temel hedef olmayı sürdürecek.

Gayrinizami harp

Pentagon’un bütçesinde en dikkat çeken madde ise şu: ABD özel kuvvetlerinin, ABD’nin ortaklarına gayrinizami harp için destek yetkisi artırılıyor!

ABD’nin daha önce hibrit savaş ve gayrinizami harp için strateji belgesi yayımladığını anımsatalım.

Pratikte bu elbette şu anlamlara geliyor: Neo-Gladyo faaliyetleri, darbe girişimleri, ayrılıkçılık kışkırtmaları, iç karışıklıklar, suikastlar…

Hegemonyası zayıflayan ABD, açık savaş yerine dolaylı ve kuraldışı savaşları tercih edecek yani!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Aralık 2020

2 Yorum

S-400: Silahtan fazlası

Türkiye’nin S-400 almasının “siyasi ve maddi kayıpları” üzerinde duruluyor. Oysa Türkiye’nin ABD’yle sorunları S-400 kaynaklı değil, tersine S-400 o sorunların bir sonucu.

Nitekim ABD S-400’lerden önce PKK’ye destek veriyordu, S-400’lerden çok önce çıkarlarına uymayan durumlarda (Kıbrıs Barış Harekâtı) Türkiye’ye sattığı silahları kullanmasını engelliyordu, yaptırım uyguluyordu vb.

Ve ABD Balkanlardan Kafkaslara, Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e uzanan hemen tüm sorunlarda, S-400’lerden çok önce Türkiye’nin ulusal çıkarlarının önünde duruyordu.

Asıl kayıp, S-400’leri çalıştırmamak

Maddi kayıplarla ilgili argümanlar ise şunlar:

Türkiye S-400 nedeniyle F-35 projesinden çıkarıldı, satın aldığı 8 uçak Pentagon’a devredildi, yatırdığı 1,25 milyar dolar geri ödenmedi, F-35’lerin Türkiye’de üretilen parçaları diğer ortaklara kaydırılmaya başlandı.

ABD’nin Yunanistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne F-35 vermesi de Türkiye açısından kayıp sayılıyor.

Fakat, bana kalırsa, sıralanan bu kayıplardan ziyade asıl kayıp şudur: Türkiye, 2,5 milyar dolara aldığı S-400’leri bir yıldır çalıştırmayarak “maddi kayba” uğradı!

S-400 nelerin sembolü?

Önemle belirtelim: S-400’ler Türkiye açısından silahtan ötedir.

S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir, ondan önemlisi, kapsamlı bir siyasal konumlanmanın simgesidir.

S-400, yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunun sembolüdür. Tek kutuplu dünyanın yerini çok merkezli dünyanın aldığının sembolüdür. Atlantik blokunun zayıfladığının, dünyanın ekonomik ve siyasi merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığının sembolüdür. Amerikan hegemonyasının inişe geçtiğinin sembolüdür. Geleneksel müttefiklerinin ABD’yle bağımlılık ilişkisini azalttığının sembolüdür.

Ve S-400 Türkiye açısından, Washington’un değil, Ankara’nın çıkarlarına göre hareket edilmesi gerektiğini resmeden bir simgedir.

CHP’nin S-400 yanlışı

CHP’nin dış politikadan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün “Biden döneminde S-400’lerin aktif hale getirilmemesi AKP hükümetinin gündemine gelecektir, gelmezse CHP’nin liderlik edeceği bir sonraki hükümetin gündeminde kesinlikle olacaktır” demesi, ana muhalefet partisinin yukarıda özetlediğimiz S-400’ün sembolize ettiği yeni dünyayı hiç kavramadığını gösteriyor.

Kurulmakta olan yeni dünyayı göremeyenler, kesinlikle iktidar olamazlar.

Doğru, AKP Amerikancılık yaptığı için iktidar oldu, çünkü ABD hegemonyasının zirvede olduğu yıllardı, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi vardı ve Erdoğan da o projeye eşbaşkan olarak iktidar oldu.

Ancak o dönem bitti ve yeni bir dünya kuruluyor. Artık önemle görülmesi gereken şudur: AKP Amerikancılık yaptığı için değil, tersine Asya açılımı yaptığı için iktidarını uzatmış durumda…

Üstelik o Asya açılımı, neo-Abdülhamitçi anlayışla yarım yamalak götürülmekte, Çin ve Rusya’yla ilişkiler ABD’yle pazarlıkta kullanılmakta, dahası sık sık ABD ve AB’ye göz kırpılmaktadır.

S-400’ün siyasi kazançları

S-400’lerin maddi kayıplarına dikkat çekenlere şu siyasi kazançları anımsatalım:

S-400 ve onun sembolize ettiği Astana Platformu olmasaydı, Rusya yeşil ışık yakmaz ve Azerbaycan çeyrek yüzyıldır işgal altında olan topraklarını kurtaramazdı.

Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliği olmasa, ABD’nin “Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini birleştirip Doğu Akdeniz’e bağlama” projesi hayata geçebilirdi. (Projenin hâlâ kuzeydoğuda sürebiliyor olması, AKP’nin ABD-AB’yle flörtünü ve Esad karşıtlığını sürdürmesi nedeniyledir.)

Ukrayna, Romanya, Bulgaristan faktörlerine ve AKP’nin Karadeniz’i NATO’ya açmaya yeşil ışık yakmasına rağmen, ABD’nin hâlâ Karadeniz’e girememiş olması, Türk ve Rus deniz kuvvetlerinin kararlılığı nedeniyledir.

S-400’ler 20 Ocak’tan önce çalıştırılmalı

Sonuç olarak:

1. Yeni bir dünyanın kurulduğu şartlarda S-400’ü kaldıracağını ilan edenler, iktidar olamaz; S-400’ü alıp bir türlü kurmayanlar da Türkiye’yi oyalar durur. Türkiye’yi S-400’ü kararlılıkla kuracak olanların yönetebileceği bir süreçteyiz.

2. AKP’yi S-400 aldığı için değil, sistemi hâlâ çalıştırmadığı için suçlamalıyız.

3. AKP’nin S-400’leri ABD’yle pazarlığında bir kart olarak kullanması süreci artık sona erdirilmelidir. Tersine el güçlendirmek için Türkiye, Biden’ın göreve başlayacağı 20 Ocak 2021’den önce S-400’leri aktif hale getirmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Kasım 2020

6 Yorum

NATO reformu ve Türkiye-ABD sorunları

AB’nin gündeminde çok önemli iki konu var; birincisi “stratejik özerklik”, diğeri de NATO reformu…

Her iki konu da doğrudan ABD’yi hedef alıyor ama dolaylı olarak Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Öte yandan bu iki konu hem birbirini bütünlüyor ama hem de AB içinde Berlin-Paris rekabetini artırıyor.

Stratejik Özerklik

AB, ABD’yle bağımlılığını azaltmak için “Stratejik Özerklik” geliştirmeye çalışıyor. Bunu “AB’nin ABD’nin koruma kalkanından çıkması ve kendi korumasını oluşturması” şeklinde tanımlıyorlar.

Bu hedefin öncülüğünü Fransa yapıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bir ölçüde Türkiye’yle yaşanan sorunlara atıfla “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demesi, “Stratejik Özerklik” girişiminin çıkış noktası olarak kabul ediliyor.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in “Özerkliğin tersi bağımlılık demektir. Biz özerkliği tercih ediyoruz” diyerek duyurduğu çalışma için öncelikle AB Savunma Bakanları toplandı ve “Stratejik Özerklik” için “Stratejik Pusula” oluşturma çalışmasına başladı (20.11.2020).

İlk toplantıda “Stratejik Pusula’nın omurgasını oluşturacak tehdit analizi belgesini” ele aldılar. Stratejik Pusula dört ana konuya odaklanacak: Kriz yönetimi, mukavemet, kabiliyetlerin geliştirilmesi ve işbirlikleri. Bu stratejilerin oluşturulması için 2022’nin sonuna süre konuldu.

NATO reformu

Almanya’nın öncülük ettiği ama Fransa’nın da istediği çalışma ise NATO reformu. Taslak 1-2 Aralık’ta yapılan NATO Dışişleri Bakanları toplantısında ele alındı.

Bu reform girişimi, AB’nin “beyin ölümü gerçekleşen” NATO’yu “hayata döndürme” çabası olarak yorumlanıyor.

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın girişimiyle oluşturulan uzmanlar komisyonunun hazırladığı ve 140 öneri içeren reform taslağında iki konu öne çıkıyor: İttifak üyesi olmayan AB ülkelerinin de NATO zirvelerine davet edilmesi ve üye ülkelerin ittifak kararlarını veto etmesinin zorlaştırılması.

Her iki konu da doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor. Zira Ankara AB üyesi Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğine karşı ve veto etmenin zorlaştırılması Ankara’nın elini zayıflatır.

Washington-Ankara gerginliği

Bu makaleyi yazdığımda NATO Dışişleri Bakanları toplantısının henüz ikinci gün toplantısı yapılmamıştı. Ancak ilk gün Washington ile Ankara arasında yaşanan tartışma çok şey anlatıyor.

Toplantıda ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Ankara’yı, “Akdeniz’de müttefikleriyle gerginliği arttırmak” ve “Rus yapımı bir hava savunma sistemi alarak adeta Kremlin’e hediye vermekle” suçladı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise Pompeo’yu “Avrupalı müttefiklere telefon açıp Türkiye karşıtı bir cephede toplamak, bölgesel çatışmalarda körü körüne Yunanistan’dan yana taraf tutmak ve Türkiye’ye Patriot hava savunma sistemi satmayı reddetmekle” suçladı.

Öte yandan Çavuşoğlu, ABD’yi Suriye’deki “terörist oluşumları” desteklemekle, Fransa’yı da “Dağlık Karabağ’da Ermenistan’a destek vererek çatışmayı daha da kötüleştirmekle” suçladı.

Yeni ABD yönetiminin taviz beklentisi

AB gözlemcileri, NATO Dışişleri Bakanları toplantısına son kez katılan Pompeo’nun, Biden yönetimine zorlaştırılmış gündem bırakmak üzere tansiyonu bilerek yükselttiğini değerlendiriyorlar.

Öyle bile olsa, bu tartışmada bazıları öne çıkmış olan sorunlar dizisi, Biden’lı dönemde de öyle kolayca çözülemeyecek türden sorunlardır. Bu sorunların çözümü, ABD’nin Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehdit eden yaklaşımını değiştirmesiyle mümkündür ki, o da ABD’nin ulusal çıkarlarının bazılarından vazgeçmesini gerektirir.

ABD’nin NATO Büyükelçisi Kay Bailey Hutchison’ın “Türkiye’den geçmişte olduğu gibi muhteşem bir müttefik olmasını istiyoruz” beklentisi ise AKP’nin istese bile yerine getiremeyeceği bir beklentidir. Zira ABD’ye göre “muhteşem ortaklık”, Türkiye’nin S-400’leri çalıştırmamasına, ABD’nin PKK’ye verdiği desteğe karşı çıkmamasına, Suriye’nin kuzeyinde bir PYD devleti kurulmasını kabul etmesine, Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımına itiraz etmemesine vb. tavizlere bağlıdır.

Bu konularda taviz vermeye kalkacak bir hükümet ise Türkiye’de hükmedemeyeceğini görecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Aralık 2020

2 Yorum

ORTADOĞU’DA ABD-İSRAİL TERÖRÜ

ÇİN’DEN ‘EN AĞIR ŞEKİLDE’ KINAMA

İran’ın nükleer programının öncü isimlerinden Muhsin Fahrizade 27 Kasım’da Tahran yakınlarındaki Abserd’de suikasta uğradı.

Böylece 2007’den bu yana İran’ın sekizinci nükleer bilimcisi öldürülmüş oldu.

2007’de nükleer bilimci Erşid Hüseyinpur uranyum zehirlenmesiyle, 2010’da fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi evinden çıkarken bombayla, 2010’da Mecid Şehriyari bir motosikletlinin otomobiline yapıştırdığı bombayla, 2011’de Daryuş Rızayinejad evinin önünde silahla, 2012’de nükleer fizikçi Mustafa Ahmedi Ruşen bombayla öldürüldü.

NETANYAHU İŞARET ETTİ, MOSSAD VURDU

2010’da öldürülen fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi’nin zanlısı Mecid Feşi bomba eğitimini MOSSAD’dan aldığını ve bu iş için 120 bin dolar ödendiğini itiraf etmişti.

Son öldürülen Muhsin Fahrizade’nin de İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun bizzat hedef aldığı isim olduğunu da belirtelim. Netanyahu, 2018’de “Bu ismi unutmayın” diyerek Fahrizade’yi hedef göstermişti. Aynı yıl İsrailli yetkililer MOSSAD’ın Fahrizade’ye suikast girişiminde bulunduğunu belirtmişti.

Son olayda İsrail’in rolü sorulunca Netanyahu “Bu hafta yaptıklarımın tamamını sizlerle paylaşamam” yanıtını verdi!

Ancak İsrail suikastın arkasında olduğunu gizlemek istememiş olmalı ki, 29 Kasım’da New York Times’a konuşan bir İsrailli yetkili suikastla ilgili “Dünya İsrail’e teşekkür etmeli” dedi!

BM: HUKUK DIŞI

Bu arada çok çarpıcıdır:

İsrailli gazeteci Yossi Melman suikastla ilgili İngilizce ve İbranice bir mesaj paylaştı: “MOSSAD tarafından yıllardır aranıyordu. Ölümü İran için büyük bir darbe.

ABD Başkanı Donald Trump, işte bu mesajı paylaştı!

Bu Trump’ın İsrail’in suikastını onayladığı anlamına gelmektedir. Hatta geçmiş örnekleri de dikkate alırsak, MOSSAD’ın bu operasyonu Beyaz Saray ve CIA’nın oluruyla yaptığını söyleyebiliriz!

Kaldı ki ABD daha bu yılın başında İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi füzeyle öldürmüştü. Uluslararası hukuku ayaklar altına alan bu terör saldırısı, 9 kişi tarafından hazırlanan bir BM raporuyla “hukuk dışı” ilan edilmişti!

İSRAİL’İN BIDEN’A MESAJI MI?

Peki bu son suikastın hedefi neydi?

ABD başkanlık seçimi bitmiş, İsrail’in çok memnun kaldığı Trump kaybetmiş ve İsrail’in karşı çıktığı nükleer anlaşmayı İran’la imzalayan Obama’nın yardımcısı Biden başkan seçilmişti.

Biden’a koltuğa oturmadan bir ay önce, “sakın nükleer anlaşmaya geri dönme” mesajı mı veriliyordu aslında?

Burayı biraz açalım:

Obama Afganistan ve Irak’tan çekilme programı başlatmıştı. Ancak ABD yönetimi bölgeden çekilirken, İsrail’in güvenliğini garantiye almak için İran’ı “uluslararası sisteme dahil ederek” sınırlama taktiği izlemişti. İşte İran’la yapılan nükleer anlaşma bu nedenleydi. İsrail bu anlaşmaya karşı çıkmış ama Obama uygulamıştı.

Trump başkan olunca bu anlaşmadan çekildi ve İsrail’i oldukça memnun etti. Gerçi Trump da Obama döneminde başlatılan programı izliyor ve Afganistan ile Irak’tan çekilmeyi sürdürüyordu. Ancak Trump yönetiminin İsrail’in güvenliği için izlediği yol, Obama’dan farklı olarak İran’ı “tam ablukaya” almak ve İran’a karşı bölgede bir Arap-İsrail ittifakı kurmaktı.

Nitekim Trump bunu belli ölçülerde uyguladı ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi ülkelerle İsrail’i “normalleştirdi”. Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve büyükelçiliğini buraya taşıdı, İsrail’in yasadışı bulunduğu Golan Tepelerindeki “egemenliğini” tanıdı, önceki yönetimden farklı olarak İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini uluslararası hukuka aykırı görmediğini ilan etti vb.

Kısacası Trump, İsrail’in en memnun kaldığı ABD başkanlarının başında geliyordu.

O nedenle İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi, Biden’ın ABD’deki başkanlık seçimini kazanması ve Obama döneminde yapılan nükleer anlaşmaya dönmesi halinde, bunun İsrail ile İran arasında şiddetli bir çatışmaya kadar gidebileceğini söylüyordu (AA, 5.11.2020).

BIDEN’IN İRAN POLİTİKASI

Peki Biden’ın İran’la yeniden nükleer anlaşmaya dönme olasılığı var mı?

Aslında bu çok olası görünmüyor. Nitekim Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, konvansiyonel füze teknolojisi gibi konularda önemli taviz vermediği müddetçe anlaşmaya dönüş olamayacağını zaten açıklamıştı.

Kabinesinin ağır toplarını ilan ettiği gün dile getirdiği “gereksiz çatışmalardan uzak durulacak” sözleri, Biden’ın, Obama’nın başlattığı ve Trump’ın da uyguladığı Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi sürdüreceğine işaret ediyor. Bu, kuşkusuz Beyaz Saray’ın İran politikasına da yansıyacak.

Öteden beri ABD içinde bir kanat İran’ın sadece İsrail-Körfez ittifakıyla durdurulamayacağını, asıl Türkiye’nin bu cepheye dahil edilmesi gerektiğini, nitekim ABD’nin Irak ve Suriye’den İran’ı çıkarabilmesinin de ancak Türkiye ile mümkün olabileceğini savunmaktadır.

Ancak Türkiye’nin Rusya ve İran’la Astana Platformu’nda işbirliği yaptığı, dahası bu işbirliği sayesinde bazı problemleri de (örneğin son olarak Karabağ) çözebildiği şartlarda, Washington’un Ankara’yı bu tür bir işbirliğine çekebilmesi, ancak oldukça pahalı bir koz sayesinde gerçekleşebilir. Fakat bu da değişen dünya dengeleri açısından artık pek olası görünmemektedir.

ÇİN’İN SORUŞTURMA VURGUSU

Son olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin İranlı nükleer bilimciye suikasta sert tepki gösterdiğine dikkat çekelim.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying, “suikastın Çin’i şoke ettiğini ve bu şiddet eyleminin en ağır şekilde kınandığını” belirtti.

“Çin, bölgesel gerilimi artıran ve bölgesel barış ve istikrarı baltalayan her türlü eyleme karşı çıkıyor” diyen sözcü, olay hakkında soruşturma yapılması arzusunu dile getirdi.

Çin’in ABD ambargolarına rağmen hem İran’ın hem de Venezüella’nın en önemli petrol müşterisi olduğunu belirtelim.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Kasım 2020

3 Yorum

Yerli, milli, Katarcı

Katar’ın Borsa İstanbul’un yüzde 10 hissesini alması büyük tepki topladı. İktidar cephesi ise bu satışa karşı çıkanları Arap düşmanlığı ile suçladı. (Erdoğan, yıllar önce de Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 44 yıllığına İsrailli şirkete verilmesine karşı çıkanları “Yahudi düşmanlığı” ile suçlamıştı.)

Katar’ın aldığı hisseler, daha önce Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın elindeydi. İktidar cephesinin basındaki sözcüleri bu gerçeği hatırlatarak “Avrupa’ya neden tepki gösterilmediğini” soruyorlar ve Katar’a tepkileri “Arap düşmanlığı ve Batı hayranlığı” şeklinde yorumluyorlar.

Borsa İstanbul’un hisselerinin Katar’da olması da Avrupa Bankası’nda olması da yanlıştır.

Mesele şu ki, hisselerin Avrupa Bankası’na satışı, Katar’a satışı kadar gündeme gelmemişti. Katar’a satışın daha çok gündeme gelmesi ise iktidarın Katar’la kurduğu “özel tür” ilişkinin kamuoyunda topladığı tepki nedeniyledir. Zira Türk ordusunun Tank-Palet fabrikasının Katar’a verilmesinden Kanal İstanbul bölgesindeki arazilerin Katar’a satıldığının ortaya çıkmasına kadar pek çok “sorunlu satış” kamuoyunda tepkinin birikmesine neden olmuştu.

Büyük tepki çekmesinin bir nedeni de Borsa İstanbul’un diğer kamu kaynaklarıyla birlikte “Varlık Fonu”na konulması ve oradan ihalesiz, ikili görüşmeyle satılmasıydı.

Özelleştirme beşlisi

Tepkilerin çokluğunun bir nedeni de bu satışları yapan iktidarın sürekli kendisini “yerli ve milli” diye sunarak, yer yer muhalefet edenleri de “vatan hainliği” ölçeğinde suçlayabilmesi nedeniyledir.

Aslında bu sağ iktidarların genel karakteridir: Sürekli “yerli ve milli” olduklarını dile getirirler. Ve ne kadar çok “yerli ve milli” olduklarını dile getirirlerse, uygulamalarını eleştirenlere de o kadar çok “vatan haini” derler!

Peki nedir bu “yerli ve milli” olmanın ölçüsü?

Son 40 yılın özetidir: Bir iktidar ne kadar çok milli kurum satıyorsa, o kadar çok “yerli ve milli” olduğunu iddia ediyor!

Özal, Demirel, Çiller, Erbakan, Erdoğan… Beşi de sağcı/muhafazakâr, beşi de “yerli ve milli” ama uygulamada alabildiğine özelleştirmeciydiler. Atatürk Cumhuriyetinin tüm birikimini, kamu kaynaklarını, milletin malını 40 yılda sata sata tükettiler!

Demirel ve Erbakan’ın özelleştirmeciliği

Sosyal medyada bu değerlendirmeme kimi itirazlar geldi. Demirel ve Erbakan’ın özelleştirmeci olmadığı savunuldu. Ancak doğru değil, Demirel ve Erbakan da özelleştirmeciydi.

Örneğin Demirel 1997’de hükümete özelleştirme yapması için, meclise de özelleştirmenin önündeki hukuki engelleri kaldırması için çağrı yapıyordu. Örneğin Demirel 1999’da yürütmenin başı olarak şöyle sesleniyordu hükümete: “Şimdiye kadar 6 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı, o da masraflara gitti. Türkiye’nin elinde 100 milyar dolarlık tesis var. Türkiye eğer bu tesisleri özelleştirmezse bütçesini denkleştiremez. Devlete dayanarak ekonomiye artık hayır.”

Erbakancılar daha keskin tepki gösterdiler değerlendirmeme. İtiraz eden Saadet Partisi’nin kimi yöneticilerine de belirttiğim gibi, Erbakan’ın başbakanlığındaki hükümet kısa sürdüğü için “az özelleştirdi” denilebilir ama kesinlikle “Erbakan özelleştirmeci değildi” denilemez! İşte TURBAN Antalya ile SÜMER Erzurum fabrikası Erbakan’ın başbakanlığı sırasında özelleştirilmiştir.

Kaldı ki Erbakan, TBMM’de okuduğu hükümet programında açık şekilde özelleştirmeci olduğunu ortaya koymuştur: “Özelleştirme faaliyetlerine devam edeceğiz”, “Özelleştirme şeffaflık ve kararlılık içinde gerçekleştirilecektir”, “Özelleştirme kapsamına alınan ve özelleştirme portföyünde bulunan kuruluşların en kısa sürede özelleştirilmesi sağlanacaktır.”

Özelleştirme şampiyonu: Erdoğan

Diyeceksiniz ki Özal, Demirel, Çiller, Erbakan ve Erdoğan beşlisi, yani sağcılar özelleştirdi de, şu 40 yılda kısa süreli iktidar ya da iktidar ortağı olan solcular özelleştirmedi mi?

Haklısınız, onlar da özelleştirdiler: Tansu Çiller-Murat Karayalçın hükümeti 1, Mesut Yılmaz-Bülent Ecevit hükümeti 9, Bülent Ecevit-Mesut Yılmaz-Devlet Bahçeli hükümeti ise 21 özelleştirme yaptı.

Fakat bu alanda şampiyonluk Erdoğan’da! Erdoğan kendinden önceki tüm özelleştirmelerin toplamının on katı özelleştirme ve yabancılaştırma yaptı. 1986 yılında başlayan özelleştirmede, Erdoğan iktidarına kadar yaklaşık 8 milyar dolar tutarında özelleştirme yapıldı. Erdoğan döneminde yapılan özelleştirme tutarı ise yaklaşık 80 milyar dolardır!

Ve kamu kurumlarımızın çoğunun da bırakın ederini, birkaç yıllık kârı büyüklüğünde paralara satıldığını içimiz acıyarak anımsatalım!

Daha acısı da Türkiye’ye özelleştirme baskısı uygulayan ülkelerde “kamu payının ağırlığının” gerçekte yüksek olduğunun “yerli ve millilerce” halktan hep gizlenmiş olmasıydı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Kasım 2020

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın