Archive for category Politika Yazıları
DSÖ saflaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/04/2020
Trump’ın “Çin’i tutmakla” suçladığı Dünya Sağlık Örgütü’nü (DSÖ) hedef almasına ve sağladığı fonu kesmesine pek çok devlet tepki gösterdi.
Tabii ABD içinde de Trump’ın kararına önemli tepkiler var…
Diğer yandan DSÖ’ye sağlanan fonu kesebilmenin ABD başkanlarının elinde olmadığı belirtiliyor. Zira uluslararası kurumların finansı meselesi, ABD Kongresi’nin Beyaz Saray’a zorunlu kıldığı işlerden biri. Yani Trump’ın bu kararı uygulayabilmek için yasaların etrafından dolanması gerekecek!
Öte yandan, iki yıllık bütçeler yapan yapan DSÖ’nün yıllık bütçesi yaklaşık 2,5 milyar dolardan ibaret. ABD’nin payına düşen de bunun bir miktarı. Yani “fon kavgası” ekonomik değil, siyasi bir kavga…
Rusya: Trump’ın pis numarası
ABD’nin DSÖ’yü hedef alması ve Trump’ın DSÖ fonunu kesme kararı, pek çok ülkenin tepkisine neden oldu.
Örneğin Rusya Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili ilk açıklamasında “ABD yönetiminin DSÖ’ye yönelik suçlamalarının, ABD içindeki epidemiyolojik durumla ilgili sorumluluğu başkasına atma çabası olduğunu” belirtti (13.4.2020).
İki gün sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova ülkesinin resmi tavrını bir kez daha ilan etti: “Trump’ın DSÖ kararı Amerikan tıbbındaki sorunlarla ilgili suçu başkalarına atma girişimidir” (15.4.2020).
Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov ise Trump’ın fon kesme kararını “pis bir numara” olarak niteledi (16.4.2020).
İran: ABD rezilliği
Rusya’nın tepkisine benzer tepkiler başka ülkelerden de geldi. Örneğin ABD’nin müttefiki Almanya’dan.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Trump’ın kararını eleştirdi ve tersinin yapılması gerektiğini savundu: “Salgınla mücadelede en iyi yatırımlardan biri, testlerin ve aşıların geliştirmesi ve dağıtılması için BM’yi, özellikle de yetersiz finansmanı olan DSÖ’yü güçlendirmektir” (15.4.2020).
İran’ın tepkisi ise en sert olanıydı. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Tahran’ın tepkisini şöyle özetledi: “İran’a karşı ‘maksimum baskı’ gibi, salgının ortasında DSÖ’ye fonu kesme utancı da bir rezillik olarak baki kalacaktır” (15.04.2020).
DSÖ açığı ortaklarıyla kapatacak
ABD’ye tepkilerin en yumuşak ve diplomatik olanı BM’den geldi. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, ABD’nin kararını şöyle değerlendirdi: “Şu an koronavirüse karşı mücadelede DSÖ’’nün ya da herhangi bir insani yardım kuruluşunun kaynaklarını azaltma zamanı değil, dayanışma zamanı” (15.4.2020).
DSÖ’nün Trump’ın hedefindeki ilk Afrikalı genel direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus ise “Trump’ın, DSÖ’ye sağladığı fonu durdurma kararını esefle karşılıyoruz” dedi (15.4.2020).
Ghebreyesus ne yapacaklarını ise şöyle özetledi: “DSÖ, ABD’nin fonlarının durdurulmasının çalışmalarımız üzerindeki etkisini gözden geçiriyor. Bütçemizde oluşacak açıkları kapatmak ve çalışmalarımızın kesintisiz devam etmesini sağlamak için ortaklarımızla birlikte çalışacağız.”
Fransa’nın Amerikancılığı
Peki DSÖ konusunda ABD’yi fiilen destekleyen hiç mi kimse yok? Var elbette! Sömürgeci Fransa!
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, ABD’li mevkidaşına benzer şekilde DSÖ’yü “salgın krizini eksik yönetmekle” suçladı. Le Drian, “DSÖ’nün tepki, devletlerden bağımsız hareket etme kabiliyeti, bilgi iletme veya uyarı yapma eksikliği bulunduğunu” savundu (15.4.2020).
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise doğrudan Çin’i suçladı: “Çin’in koronavirüsün yönetiminde bizden daha iyi olduğunu söyleyecek kadar saf olmayalım. Bilmiyoruz. Açıkçası bilmediğimiz şeyler oldu” (17.4.2020).
Fransa’nın DSÖ konusundaki Amerikancılığının özel bir nedeni var elbette: Sömürgeci zihniyeti!
Fransız doktorlar, koronavirüse karşı geliştirilecek aşı ve ilaçların önce Afrika’da denenmesi gerektiğini savunmuştu! DSÖ’nün Afrikalı genel direktörü Ghebreyesus buna tepki göstermiş ve “Afrika herhangi bir aşı için test alanı olamaz ve olmayacaktır” demişti (6.4.2020).
DSÖ tartışmasının gösterdiği
Özetle ABD-DSÖ çatılması, özünde ABD-Çin çatışmasıdır.
Ancak ortaya bir resim çıkarmıştır: Salgın sürecinde yapılan her açıklama, ülkelerin yönetimlerinin ekonomi-politikalarını yansıttığı gibi ahlaki pozisyonlarını da ortaya koymaktadır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Nisan 2020
ABD-DSÖ çatışmasının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/04/2020
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 1946’da kuruldu. Kuşkusuz kuruluşundan itibaren örgütün üzerinde ABD’nin himayesi ağırlıklıdır. Bu nedenle kuruluşundan kısa bir süre sonra bazı ülkeler üyelikten çekildiğini ilan etti. SSCB de 1955’e kadar DSÖ toplantılarına katılmadı.
Ancak bu “değişmez” bir durum değildi. Sol rüzgarların estiği ve “halkçı sağlığın” esas olduğu 1970’lerde örneğin, DSÖ ABD’ye rağmen kararlar alabiliyordu.
Bunu şundan belirtiyoruz: “DSÖ’yü ABD kurdu, Rockefeller besliyor, onlar ne derse onu yapar” gibi bir kestirme doğru değil.
Siyasal iklim, DSÖ’yü de değiştiriyor; 1970’lerde olduğu gibi…
Siyasal iklim, DSÖ’yü de değiştiriyor; 2020’de olmaya başladığı gibi!
ABD-Çin çatışması
Tablo net: ABD-DSÖ çatışması bugün fiilen ABD-Çin çatışmasıdır.
Zaten ABD Başkanı Donald Trump da DSÖ’yü “hep Çin’in tarafında durmakla” suçluyor (8.4.2020). Hatta Trump “DSÖ’nün Çin’i savunmak adına salgın tehlikesini başta küçük gördüğünü” iddia ediyor (9.4.2020).
Diğer yandan ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo DSÖ’ye sağladıkları fonları gözden geçireceklerini söylüyor (9.4.2020).
Ve sonunda ABD DSÖ’ye sağladığı fonu durduğunu ilan ediyor (14.4.2020).
Corona virüsüne “Çin virüsü” diyerek Pekin’i hedef alan Trump istediğini alamadı. Çünkü G7’de bile ABD’nin müttefikleri “Çin virüsü” denmesine karşı çıktılar ve bu nedenle “ortak açıklama” metni yazılamadı!
Trump bunun üzerine ikinci bir hamle yaptı ve Çin’in korona konusunda dünyayı geç bilgilendirdiğini iddia etti. Hatta Pompeo “sorumluların hesap vereceği bir zaman gelecek” dedi (14.4.2020).
Yani Trump-Pompeo ikilisi saldırı hattını “Çin’den tazminat isteme” hedefine kurarak, kendi hatalarını örtmeye çalışıyorlar.
DSÖ’yü hedef almaları da bunun bir parçası…
Trump hatasını Çin/DSÖ’ye yıkma peşinde
Trump’ın salgın konusunda Çin ve DSÖ’yü suçlamasının temel nedeni ortada: ABD salgının merkezi oldu ve Trump yönetimi hata yapmakla suçlanıyor.
Amerikan medyası, “Çin’i dünyayı geç bilgilendirmek suçlayan” Trump’ın aslında ABD istihbaratı ve ilgili kurumlarınca tehlikenin büyüklüğü konusunda uyarıldığını yazıyor günlerdir.
Gazete haberleri bir yana, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) Direktörü Robert Redfield bile şubat ayında bazı eyaletleri virüs önlemlerini artırmaları konusunda uyardıklarını açıklıyor (13.4.2020).
Peki Trump ne yaptı o süreçte?
22 Ocak’ta “pandemi değil” diyerek, 10 Şubat’ta “Nisan’da biter” diyerek, 27 Şubat’ta “mucize gibi bir anda bitecek” diyerek sürekli salgını küçümsedi Trump!
Çünkü gerçekte salgından memnundular ve salgının baş rakipleri Çin’in ekonomisini yıkacağını düşünüyordu. O kadar ki ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross daha 30 Ocak’ta “Çin’deki COVID-19 salgını Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu!
Şimdi vaka ve ölü sayısındaki patlama nedeniyle Amerikalılar Trump yönetimine tepkili.
İşte Turmp bu tepki nedeniyle Çin’i suçluyor, DSÖ’yü suçluyor…
Yeni dünyanın işaretleri
DSÖ Trump’ın iddia ettiği gibi “sürekli Çin’i mi tutuyor”, bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz şu: Dünya zaten değişiyordu ve yeni bir dünya kuruluyordu. Ekonominin merkezi Asya-Pasifik’e kaymıştı. Asya-Pasifik yükseliyor, Atlantik iniyordu. ABD-AB’nin transatlantik ittifakı çözülüyordu. ABD hegemonyasına dayalı neo-liberal ekonomi 2008 krizine “kesin” çare bulamıyordu. Kısacası ABD’nin tek kutuplu dünyası yerini çok merkezli bir dünyaya bırakıyordu.
İşte salgın, bu süreci kaçınılmaz olarak hızlandıracaktır.
Trump’ın DSÖ ile kavgası bunu göstergesi…
ABD hegemonyası inişe geçtikçe, o hegemonyanın yörüngesinden uzaklaşma da başlıyor haliyle…
ABD silahlı gücüyle korunan “petro-dolar” sistemi inişe geçmiş durumda…
Kimi devletlerin dolar yerine ticareti ulusal paralarıyla yapmaya başlamaları da, petrol krizi de yeni sürecin habercileri…
Kuşkusuz sancılı olacak ve zaman alacak…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Nisan 2020
TRUMP SALGINLA MÜCADELEYİ BALTALIYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 15/04/2020
Haftalardır Çin’i suçlayan ABD yönetimi, listeye Dünya Sağlık Örgütü’nü de aldı!
ABD Başkanı Donald Trump Dünya Sağlık Örgütü’nün “Çin’in tarafında durduğunu” (8.4.2020) ve “COVID-19 tehlikesini küçük gördüğünü” (9.4.2020) iddia etti!
Açık ki Trump ülkesinin salgının merkezi haline gelmesi ve yönetiminin etkili mücadele edememesi nedeniyle zor durumda ve sorumluluğu başkasına atarak, tepkileri yumuşatmaya çalışıyor.
Zira Beyaz Saray’ın Çinlilerden 5 kat az Amerikalılara, nasıl olup da 7 kat daha fazla COVID-19 bulaştığına ve nasıl olup da 8 katının yaşamını yitirdiğine işe yarar bir açıklama getirmesi mümkün değil!
BEYAZ SARAY UYARILDI AMA ÖNLEM ALMADI
Çareyi Çin’i suçlamakta arayan Trump, bunda da başarılı olamıyor. Trump Çin’i kendilerini geç bilgilendirmekle suçladıkça, ABD içinden tersi veriler ortaya çıkıyor!
Örneğin Washington Post, “ABD istihbaratının ocak ve şubat aylarında salgın uyarısı yaptığını ama Trump’ın umursamadığını” belirtiyor (21.03.2020).
Örneğin ABC’nin haberine göre ABD istihbaratının Vuhan’daki koronovirüs nedeniyle Beyaz Saray’ı 2019 Kasım’ında uyardığı ortaya çıkıyor (9.4.2020).
Örneğin New York Times, Trump’ın olası salgın hakkında çok önceden uyarıldığı halde “bürokrasideki iç bölünme, planlama eksikliği ve kendi içgüdülerine olan inancı nedeniyle uyarılara zamanında cevap vermediği” belirtiliyor (11.4.2020).
Örneğin ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) Direktörü Robert Redfield, “Şubat sonunda Washington, Kaliforniya, New York ve Florida eyaletlerine virüs önlemlerini artırmaları konusunda uyarı gönderdiklerini” açıklıyor (13.4.2020).
TRUMP YÖNETİMİ HATASINA KILIF ARIYOR
Hepsini geçiniz!
Trump’ın Ticaret Bakanı Wilburr Ross daha 30 Ocak’ta “Çin’deki COVID-19 salgını Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu!
Ve Çin’in kendilerini geç bilgilendirdiğini iddia eden Trump örneğin 22 Ocak’ta “pandemi değil” diyerek, örneğin 10 Şubat’ta “Nisan’da biter” diyerek ve örneğin 27 Şubat’ta “mucize gibi bir anda bitecek” diyerek COVID-19 salgınını küçümsüyordu!
Her şey ortada!
Trump yönetimi, ilk günden itibaren salgın konusunda uyarıldı ama Beyaz Saray gerekli önlemleri almadı, gecikti…
Bunun insan maliyeti de vaka sayısının yarım milyonu aşması şeklinde ortaya çıktı ne yazık ki…
DSÖ MESNETSİZ SUÇLAMALARLA MEŞGUL EDİLMEMELİ
Ve maalesef Trump’ın bu tablodan ders almadığı görülüyor.
Zira Beyaz Saray salgınla küresel mücadele için Çin’le küresel işbirliği yapacağına bu ülkeyi hedef almayı sürdürüyor.
Açık ki sürekli Çin’i ve Dünya Sağlık Örgütü’nü suçlayan Trump yönetimi, bir bakıma küresel salgınla mücadeleyi de baltalamış oluyor.
Zira Çin, COVID-19 salgınıyla mücadelede büyük başarı gösterdi ve pek çok ülke Çin’in mücadele yöntemini model alıyor. ABD yönetiminin bu nedenle hem küresel salgının merkezi haline gelen ülkesini korumak için hem de küresel ölçekte başarılı bir mücadele sürdürebilmek için Çin’le işbirliği yapması gerekiyor.
Keza aynı durum Dünya Sağlık Örgütü için de geçerli. Salgınla mücadelede “küresel koordinatör” görevi gören Dünya Sağlık Örgütü’nün ve başkanının artık Trump’ın suçlamalarıyla meşgul olmaması gerekir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Nisan 2020
Sanders’a ilaç-sigorta endüstrisi darbesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/04/2020
ABD’de Demokratların başkan adaylarından Bernie Sanders yarıştan çekildi ve Joe Biden’ın önünü açtı. Peki neden? Sanders kaybedeceğini mi düşündü? Biden’ı Trump’ın karşısında daha mı şanslı gördü?
Oysa Sanders’ın savunduğu “sosyal devlet” anlayışı, korona salgını ile birlikte daha da ilgi görüyordu. Yani şartlar Sanders lehineyken, yarıştan neden çekildi?
Sanders’in 40 yılı
Sanders, 1981’de Vermont eyaletinin Burlington kenti belediye başkanı seçildiğinden beri sosyal devleti savunuyor; sağlık hizmetlerine erişimden adalet reformuna kadar…
Sanders başkanlık yarışı sürecinde de sosyal devlet vaadini öne çıkardı. Sosyal güvenlik, sağlık sistemi, eyalet üniversitelerinde bedava eğitim (halk üniversiteleri) gibi konuları ele aldı. Büyük ilgi görmesi de bundandı.
Üstelik korona salgını ile birlikte “sosyal devlet” ihtiyacı Amerikalılar için daha da büyük bir ihtiyaç haline geldi. Zira salgının ilk günlerinde sigortası olmayan Amerikalılara bedava test yapılıp yapılmayacağı gibi tartışmalar yaşanmış, Amerikan sağlık sistemini sorgulanmıştı. Dahası Büyük Buhran’dan daha ağır olacağı belirtilen krizle artacak işsizlik, sağlık ve sigorta meselesini daha da önemli hale getiriyor.
Ancak şartlar bu kadar lehineyken Bernie Sanders yarıştan çekildi.
Demokrat darbe!
Sanders’in yarıştan çekilmesinin temel nedeninin, Demokrat Parti merkezinin baskısı olduğu anlaşılıyor.
Neticede ABD’de Demokratlar da, Cumhuriyetçiler gibi egemen sınıfın temsilcileridir. Özellikle de ilaç, sigorta ve otomotiv endüstrisinin…
Sanders’ın sağlık sistemini halka ulaştırılabilir hale getirme vaadi, ilaç ve sigorta endüstrisini, haliyle de onların temsilcisi olan Demokrat Parti merkezini rahatsız etti.
Sanders bu rahatsızlıktan kaynaklı baskı nedeniyle yarıştan çekilmek zorunda kaldı.
Sanders’ı çekilmeye mecbur bırakan baskı ise partinin merkezini temsil edenlerin işbirliği yapması ve Joe Biden’ın etrafında birleşmesi yoluyla yapıldı…
Sanders Obama’dan daha siyah
Bu baskı işinde eski ABD Başkanı Barack Obama’nın da rol aldığı anlaşılıyor.
Zira Bernie Sanders’ın geri çekilme kararı, Obama’nın kendisini telefonla aramasından sonra geliyor.
Obama’nın eski yardımcısı Biden’ın arkasında olduğu ve siyahların desteğini Sanders yerine Biden’a kanalize ettiği biliniyor.
Sanders’ın siyahlardan alamadığı destek de geri çekilme kararında “ikincil” olarak etki yapıyor. (Sanders’ın bu konudaki hataları için Mustafa Kemal Erdemol’un 10 Nisan’da gazetemizde yayımlanan “Bernie Sanders’e kaybettiren yanlış” başlıklı analizini mutlaka okuyun.)
Aslında savunduğu politikalar açısından siyahların adayının Sanders olması gerekiyor ancak siyahlar basit bir nedenle Joe Biden’ı destekliyor: Biden, “ilk siyah” ABD Başkanı Barack Obama’nın yardımcısıydı!
Oysa gerçekte Sanders’ın politik rengi Obama’dan daha siyahtır!
Ha Demokrat ha Cumhuriyetçi
Bernie Sanders’ın şansının olup olmadığı, dahası seçildiği taktirde vaatlerini ne kadar uygulayabileceği tartışılır. Hatta bir genelleme yaparak, başkanların “sistem dışına” çıkma şanslarının olmadığını da söyleyebiliriz.
Cumhuriyetçi ya da Demokrat, bir ABD başkanı, Amerikan egemen sınıflarının belirlediği emperyalist politikaları uygulayacaktır; aralarında sadece yöntem ve renk farklılığı olacaktır sadece…
Nitekim Yugoslavya’yı “Demokrat” Bill Clinton parçalarken, Irak’ı “Cumhuriyetçi” Bush işgal etti, Suriye’de “Demokrat” Obama iç savaş çıkardı ve Filistin’e en büyük darbeyi “Cumhuriyetçi” Trump vurdu!
Bu nedenle egemen sınıf temsilcisi Demokrat Parti merkezinin Sanders’ı bir “darbeyle” adaylıktan vazgeçirtmesi ve Joe Biden’ın etrafında birleşmesi, bir parti meselesi olmaktan öte bir sistem meselesidir. Yani Demokratların adayının Joe Biden olması, sistemin sürdürülebilirliği içindir.
Nitekim “esas politikalar” açısından Trump ile Biden arasında önemli bir fark yoktur. Zülâl Kalkandelen’in “Bir doların iki yüzü: Trump ve Biden” başlıklı dünkü makalesini kaçıranlar mutlaka okusun: Biden’ın 30 yıldır savunduğu ve imza attığı o politikalar, sistem meselesine dair tezimizin verilerini oluşturuyor zira…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Nisan 2020
Virüsün ekonomi-politiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/04/2020
Virüsün sosyalist olduğu, zengin-fakir ayırt etmediği, herkese bulaştığı görüşü doğru değil. Her şey gibi virüsün bulaşıcılığı da, tedavisi de sınıfsal.
Madde madde anlatmaya çalışalım ve virüsün ekonomi-politiği için bir girişe başlayalım:
Virüs en çok emekçilere bulaşır
New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, “ABD’de koronavirüs kaynaklı ölüm oranlarının siyahiler ve Hispaniklerde daha yüksek” olduğunu açıkladı.
Siyahların ya da Hispaniklerin daha çok ölüyor olması etnik değil, sınıfsal bir meseledir. Çünkü ABD’de siyahlar ve Hispanikler, genel olarak alt sınıflardandır. Çoğunluğu hizmet sektöründe ve emek isteyen işlerde çalışır. Dolayısıyla, bırakınız üst sınıflara göreyi, karantinayla birlikte evinde çalışma olanağı bulunan orta sınıflara göre bile korona ile temas etme oranları çok daha yüksektir.
Aynı durum bizde de yok mu? İstanbul’un ilçe ilçe salgın istatistikleri açıklandı. Benzer tablo burada da geçerli. Bağcılar ve Esenler’de vaka oranının en yüksek olması, sınıfsal nedenledir. Çünkü bu iki ilçemizde emekçiler yaşar ve onların evden bilgisayarla çalışabilme lüksü yoktur. Fabrikalarda, pazarlarda, marketlerde, kargo şirketlerinde, hizmet sektörünün diğer işkollarında çalışmak zorundadırlar. Ücreti ödenmediği sürece bu emekçileri karantinaya almak, teknik olarak korona etkisiyle aynıdır maalesef.
Kısacası istisnalar olmakla birlikte, genel olarak fakirlerin virüse yakalanma oranı, zenginlere göre çok daha fazladır.
Zenginler tedavide daha şanslıdır
Tedavi için de benzer durum geçerlidir.
Virüse yakalanan bir zenginle bir fakirin aynı şartlarda tedavi edilmeyeceğini biliyoruz. Boğazdaki yalısında spor yaparken fotoğraf paylaşan ve haliyle kendisini dışarıda sanıp da “neden karantinaya uymadığını” soranlara, “sakin ol şampiyon, evimdeyim” diye hava atan o burjuva örneğin, kargo taşırken virüsü kapan emekçi kardeşimizle aynı şartlarda mı tedavi edilecek?
Elbette çoğunluğu halkçı olan, halk sağlığı perspektifine sahip hekimlerimizin nezdinde ikisi de eşittir. Ancak özel hastane sektörü açısından para/gelir, Hipokrat yemininden daha kutsaldır!
Bu gerçek, en çıplak haliyle o model gösterilen İsveç’te yaşandı örneğin: Bir hastanenin, 80 yaş üstü koronavirüslü hastaların yoğun bakıma alınmaması yönünde doktorlara talimat verdiği ortaya çıktı. ABD’de sağlık sigortası olmayan 17 yaşındaki koronavirüslü gencin ölümü ise daha da çarpıcı…
Uzatmayalım: Zenginle fakir, ilaca erişimde de, kaliteli besine erişimde de aynı şartlara sahip değildir.
Paketler şirketleri kurtarmak için
ABD, AB ve Japonya salgın nedeniyle yaklaşık 7 trilyon dolarlık paket açıkladı. Ancak bu paketler esas olarak salgına karşı halkı desteklemek için değil, şirketleri ayakta tutmak için açıklandı.
Yani “gelişmiş kapitalist” ülkeler, aslında şirketlerini, sistemi, kapitalizmi kurtarmak için paket açıklıyorlar.
Bizdeki durum da pek farklı değil. Açıklanan 100 milyar TL’lik paket incelendiğinde görülecektir ki, AKP’nin paketi de esas olarak şirketler içindir.
Kuşkusuz halk için de küçük bir pay var pakette: Kolonya ve maske; Erdoğan imzalı “hediyedir” yazan bir “propaganda” torbası içinde tabii…
Şirketin ‘milli dayanışması’ vergiden düşüyor!
Şirket kurtarma paketini oluşturan kaynak, esas olarak emekçilerin vergilerinden ve ürettiklerinden oluşuyor elbette.
Yani iktidar, şirketleri kurtarmak için emekçilerin oluşturduğu kaynağı kullanırken, o emekçilere destek paketi oluşturabilmek için de yine emekçilerden kaynak isteyen bir “milli dayanışma kampanyası” düzenliyor!
Diyebilirsiniz ki, “kampanyanın destekçileri sadece bir telefon mesajıyla 10 TL verenler değil ki, şirketler milyon TL veriyor!”
Doğru, veriyorlar ve ödeyecekleri vergiden düşüyorlar! O büyük işinsanları bağışı şahsi servetlerinden değil, şirketleri üzerinden ödeyerek vergiden düşüyorlar!
Dolayısıyla kazanan büyük şirketler oluyor: Milli Dayanışma Kampanyası’na yaptıkları “bağış” vergiden düşüyor, yani devlete vergi olarak vereceğini “yardım/bağış” diye vermiş oluyor; diğer yandan da kamu kaynaklarını “kurtarma paketi” olarak kendilerine yönlendiren iktidar tarafından destekleniyorlar!
Kuşkusuz bazı sektör ve büyük şirketlerin çok, bazılarının az ya da hiç yararlanamaması da söz konusu; bu da iktidarla ilişkilerinin çapına bağlı elbette.
Son not: Mesele küçük ve orta boy işletmeler ve şirketler değil elbette, sistemin as oyuncuları olan büyük şirketler! Zira pek çok küçük işletme ve şirket sahibinin durumu, çalıştırdığı emekçilerden çok az daha iyi.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Nisan 2020
Tanrı’nın dengesi!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/04/2020
Prof. Dr. Mehmet Ceyhan 25 Mart akşamı ekranda şöyle diyordu: “Gıda kaynakları aritmetik artar, insan nüfusu geometrik artar. Bu artış böyle devam ederse insanlar yiyecek bulamaz. Allah nasıl bir mekanizmayla ayarlamış bunu? İnsanları ortalama belli bir yaştan daha fazla yaşayamaz. Bu neyle sağlanır? Bakteri yaratmış Allah, siz buna karşı ilaçlar, antibiyotikler buluyor, öldürüyorsunuz. Bu sefer bakteriler bu dengeyi koruyabilmek için direnç geliştiriyor. Virüsleri Allah neden yaratmış? Çünkü insanların belli bir sayının üzerinde çoğalamaması gerekir.”
Doğrusu şaşırmıştım. Acaba Prof. Ceyhan ekranda olduğu için siyasal iklimin ağır baskısını mı hissediyordu!
Prof. Dr. Ceyhan, gelen tepkiler üzerine ertesi gün sosyal medyadan açıklama yaptı ve ekrandaki o sözleri için Thomas Malthus’u işaret etti ve kısa açıklamasını şöyle bitirdi: “Hangisine inanıyorsanız; buna, doğanın veya Tanrı’nın dengesi diyebilirsiniz” (26.3.2020).
Yani koronavirüse laikler doğanın dengesi, dindarlar da Tanrı’nın dengesi diyebilirdi! Bu da AKP döneminde bir bilim adamının kendi dengesi oluyordu herhalde!
Önceki akşam MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli koronavirüsle ilgili sosyal medyadan şöyle dedi: “Unutulmasın ki, Allah yarattığı her hastalık için bir de şifa vermiştir.” (7.4.2020)
İktidarın ortağı MHP’nin genel başkanı Bahçeli, esas olarak Prof. Ceyhan’la aynı şeyi söylüyordu yani. Koronavirüsü Tanrı yaratmıştı, şifasını da elbette verecekti!
Böylece Thomas Malthus, Mehmet Ceyhan ve Devlet Bahçeli aynı yerde buluşmuş oldu.
Sürü bağışıklığı: zayıfların temizliği
Bir rahip olan Thomas Malthus, 1803’te yayımladığı Nüfus Artışı Hakkında Araştırma adlı eserinde yiyeceklerin aritmetik, nüfusun ise geometrik arttığını iddia eder. Bu dengesizlik ise salgınlarda, doğal afetlerle dengelenmektedir.
Mesele burada kalsa, Malthus’un yazdıkları bu kadar etki bırakmaz, dahası 21. yüzyıla taşınmazdı elbette. Zira yiyeceklerin aritmetik, nüfusun geometrik arttığı iddiası yanlıştır. Sorun nüfusun yiyecekten fazla olması değil, küçük bir azınlığın yiyeceklerin/malların/gelirlerin büyük çoğuna el koyuyor olmasıdır!
Aslında Malthus, işte bu büyük gerçeği örtmeye çalışıyordu 200 yıl önce. Ve görüşlerini de yiyeceklerin çoğuna el koyan o azınlığın çıkarı için dile getirmişti. Zira Malthus’a göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı, bu yüzden nüfus planlaması üst sınıflara değil alt sınıflara uygulanmalıydı. Halka yardım yapılmamalıydı. Tersine kıtlıklarla, salgınlarla halktan kurtulmak gerekiyordu!
Kraliçe’nin başbakanı Boris Johnson da koronavirüs salgının ilk günlerinde bunun modern versiyonunu savunuyordu: Sürü bağışıklığı.
Yani koronavirüs için önlem alınmamalı, topluma yayılması için salgın doğal akışına bırakılmalıydı. Böylece yaşlılar, hastalar, zayıflar temizlenirdi!
Kapitalizmin kalesi ABD’de de benzer görüşler dolaylı savunuluyordu. Teksas Vali Yardımcısı Dan Patrick, “Yaşlılar, kamu sağlığı önlemleri için harcanan paranın ABD ekonomisine zarar vermesindense ölmeyi tercih eder” (24.3.2020) diyordu örneğin.
Yani ABD ekonomisi zarar göreceğine, yaşlılar ölmeliydi!
Sömürgeciliğe kılıf: ırkçılık
Korona ile ırkçılık da hortladı! Bu virüsün Türklere bulaşmayacağını savunan bile çıktı!
Malthus nüfus planlamasını nasıl egemen sınıf adına istediyse, ırkçılık da yine egemen sınıfın çıkarı için üretilmişti ve bilimsel değildi. Kapitalizm emperyalizm aşamasına geçerken, Asya ve Afrika’nın sömürülmesi, yerli halkın köleleştirilip çalıştırılması gerekiyordu. “Beyaz adam” için bunun “hak” olduğu savunulmalıydı!
Fransız aristokrat Joseph Arthur de Gobineau 1853-1855 yılları arasında yayımladığı İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine adlı dört ciltlik eseriyle, emperyalistlerin ihtiyacının “teorisini” yaptı ve insanları beyaz, siyah ve sarı olmak üzere üç ırka ayırdı. Beyaz ırkın özellikleri iyiyken, sarı ve siyah ırkın özellikleri kötüydü!
Yani emperyalist Avrupa, Asya’yı ve Afrika’yı sömürebilirdi!
Virüs evrimin ispatıdır
Özetle koronavirüsü Tanrı’nın dengesi gören, yani Tanrı’ya “nüfus planlamacısı” görevi veren bu görüşler, “vahşi kapitalizmin” ürettiği “ırkçılık” anlayışının ve onunla işbirliği yapan dinciliğin türevidir!
Virüs ise evrimin gerçekliğinin en somut göstergesidir.
Büyük Devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “hayatta en doğru yol/rehber, bilimdir!”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Nisan 2020
G2 Mİ, 5M Mİ? ÇİMERİKA MI, ÇOK MERKEZ Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 08/04/2020
ABD koronavirüs salgınına hangi şartlarda yakalandı?
Bir kaçını belirtelim:
1) Trump yönetimi ABD’nin küresel sağlık programlarına katkısını yüzde 35 azalttı.
2) Trump yönetimi ABD Dünya Sağlık Örgütü’ne katkısını yüzde 50 azaltma kararı aldı.
3) Trump yönetimi Ulusal Güvenlik Konseyi içindeki salgınla mücadele birimini iki yıl önce kapattı.
4) Trump yönetimi, SARS ve grip salgınlarından sonra ABD ve Çin arasında gelişen bilgi paylaşım kanallarını kısıtladı.
Trump yönetimi bu büyük hataları yaptığı şartlarda salgına yakalandığı için de çareyi Çin’i suçlamakta buldu: Virüs Çin virüsüydü, Çin yönetimi virüs konusunda dünyayı geç bilgilendirmişti!
Oysa Çin’de salgın başladığında ABD durumdan memnundu. ABD Ticaret Bakanı “salgın ABD ekonomisine yarayacak” diyordu. Dahası ABD’de ilk vaka 29 Ocak’ta görüldüğünde bile Trump yönetimi sorunu küçümsüyordu.
ABD-ÇİN İŞBİRLİĞİ İHTİYACI
Trump yönetiminin bu hataları ABD içinde tartışmalar yaratıyor.
Örneğin “Yumuşak Güç” kavramı üzerine çalışmasıyla bilinen siyaset bilimci Joseph S. Nye Jr. bu isimlerden biri…
Nye, National Interest dergisine 3 Nisan’da yazdığı “Koronavirüs ABD-Çin ilişkilerini daha kötüleştiriyor” başlıklı makalede Trump yönetiminin hatalarına dikkat çekerek salgınla mücadele için küresel bir reçete olup olmadığını sorguluyor.
Siyaset bilimci Nye’a göre en önemli soru şu: “ABD ve Çin, bir yandan geleneksel alanlarda süper güç rekabetine devam ederken diğer yandan salgın ve iklim değişikliği gibi ulusötesi tehditlerle başa çıkmak için işbirliği yapabilir mi? Yani ‘İşbirliği içinde rekabet’ mümkün mü?”
Joseph S. Nye Jr. özetle bunun mümkün olması gerektiğini belirtiyor ve somut bir öneri sunuyor: “ABD Başkan Yardımcısı Pence ve Çin Başbakanı Li Keqiang’ın başkanlık edeceği bir COVID-19 yüksek komisyonu kurulmalı.”
Benzer şekilde Çin’de de salgınla mücadele açısından ABD ile Çin’in işbirliği yapması gerektiğini savunan görüşler var.
Peki bu mümkün mü?
ÇOK MERKEZLİ DÜNYAYA DOĞRU
ABD’nin kendi sınırlarında bile altından kalkmakta zorlandığı bu sorun için Çin’le işbirliği yapması elbette mümkün.
Ancak bu zorunlu bir işbirliğinden ötesi olmayacaktır.
Yani bu dünyanın bir süre sonra G2 liderliğinde yönetileceğini savunan görüşlerdeki gibi bir “ittifak” olmayacaktır.
G2, yani ABD ve Çin’in dünyaya birlikte liderlik edeceği, “Çimerika” diye isimlendirilen bir birliktelik her iki ülkenin siyasi yapısı ve ekonomi modeli nedeniyle mümkün değil.
Diğer yandan süreç G2’yi değil, 5M’yi, yeni 5 merkezi işaret etmektedir.
Amerikan Hegemonyasının Sonu’nu incelediğim kitabımda da belirtiğim gibi yeni süreç şöyledir: “Küreselleşmeye karşı bölgeselleşmenin egemen olduğu, ulusal devletlerin emperyalizme birleşerek direndiği, kapitalizmin son krizinden çıkamadığı, bazı kapitalist ülkelerin serbest piyasa yerine devlet müdahalesini savunan bir çizgiye girdiği ve model olarak ‘sosyalist piyasa ekonomisi’nin büyük başarı kazandığı bir dünyadayız…”
Salgın, işte bu süreci daha da hızlandıracak. Çünkü salgınla birlikte geniş kitleler iki şeyin farkına vardı:
1) “Önce kâr” diyen kapitalizm büyük toplumsal sorunlarla baş edemiyor.
2) Büyük toplumsal sorunlar ancak kamu gücü ve devlet organizasyonu ile çözülebiliyor.
Kapitalizm paylaşmaz, bölüştürmez, hepsini kendine ister. G2 sadece bu nedenle bile mümkün değildir.
Dolayısıyla G2’nin liderlik edeceği bir dünya değil, ulusal devletlerin önem kazandığı çok merkezli bir dünyanın şekillenmesi gündemde.
5M, yani ABD, Çin, AB (kopmalar olsa bile), Rusya ve Hindistan merkezli yeni dünya…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Nisan 2020
KORONA ve KAPİTALİZMİN SEFALETİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/04/2020
Rosa Luxemburg’un Birinci Dünya Savaşı koşullarında Friedrich Engels’ten aktararak sloganlaştırdığı “Ya sosyalizm ya barbarlık” gerçeği, korona günlerinde artık çok daha önemli…
Çünkü insanlık, büyük bir problemle karşı karşıya.
Neo-liberal kapitalizmin “önce kâr” anlayışı, insanlığı büyük bir kıyımla karşı karşıya getirmiş durumda. Üstelik yarattığı bu tehlikeye karşı ilacı da yok kapitalizmin. Zira çözüm, aşılardan, panzehirlerden çok daha kapsamlı olmalı artık.
KORONA: DOĞANIN UÇUKLAMASI
Korona’yı “doğanın uçuklaması” olarak niteliyor Dr. Özgür Emek İnanmaz ve şöyle anlatıyor:
“İnsanlar yarasaları yediği için değil, yarasaların yuvalarını bozduğu için virüs bulaştı. Sömürdüğümüz, yaktığımız, deştiğimiz, altını üstüne getirdiğimiz doğa kendine özgü yöntemlerle kendini savunuyor. İnsanlar nasıl fiziksel ya da psikolojik olarak zorlandıklarında, stres altına girdiklerinde virüs nedenli uçuk çıkarıyorlarsa yarasalar da benzer şekilde strese maruz kaldıklarında virüs yayıyorlar ve ‘bizden uzak durun’ diyorlar. Bugüne kadarki vahşi kapitalizm yer kürenin iklimini ve doğasını değiştirmekle kalmadı onu sömürülmesi, alt edilmesi gereken para ve refah kaynağı olarak gördü. Bunun da sonuçları olacak elbet. Kış ortasında sadece ağaçlar çiçek açmadı pek çok bakteri ve virüs türü de harekete geçti. Bilim sayesinde bunları alt edebiliriz. Ancak tek sorun bunları alt etmek değil. Sürdürülebilirliği hiçe sayarak doğaya daha ne kadar baskı kuracağız ve bedelini gerçekten karşılayabilecek miyiz? Korona sadece başlangıç…”
Evet, korona daha başlangıç. Sosyalizm geciktikçe, kapitalist egemenlerin dünyasında yeni koronalar, normalden daha sık mutasyona uğrayan virüsler olacak, çoğalacak…
AMERİKAN KÖTÜLÜĞÜ
Korona virüsü, kapitalizmin sefilliğini her boyutuyla ortaya koydu. Kapitalist Batı’nın lideri ABD’nin tutumu bunun önemli göstergesi. Bir kaç örnek verelim:
1. ABD’nin ağır ekonomik ambargosu altında olduğu ve önemli büyüklükte parasına emperyalist haydut tarafından el konulduğu için, koronavirüsle mücadele kapsamında IMF’den 5 milyar dolar kredi istemek zorunda kalan Venezuela reddedildi! IMF’nin ret gerekçesi kapitalizmin sefilliğini resmediyor: “Venezuela hükümetinin uluslararası toplum tarafından tanınması konusunda netlik yok” (Sputnik, 17.3.2020).
Uluslararası toplum dedikleri kim mi? ABD ve destekçileri! Ve onlar da Venezuela’da Hugo Chavez’in inşa ettiği, Nicolas Maduro’nun ağır dış baskılara rağmen sürdürmeye çalıştığı kamucu sisteme karşılar. Dahası açık darbe yaptılar ve başaramadılar. Şimdi darbeyle iş başına getirmeye çalıştıkları Guadio’yu destekledikleri için güya Venezuela halkının seçtiği Maduro hükümetini tanımıyorlar!
2. ABD ambargosu altındaki İran, koronavirüs salgınına karşı mücadele etmek için dünyadan sağlık malzemesi almak istiyor ama Washington yönetimi böylesi bir insani durum karşısında bile bırakın ambargoyu kaldırmayı, hafifletmiyor bile!
3. G7 ve AB üyesi “gelişmiş kapitalist” ülke İtalya korona salgınını en ağır şekilde yaşayan ülkelerin başında geliyor. Roma yönetimi ABD’den de, üyesi olduğu AB’den de yardım istedi. Kapitalistler arası dayanışmanın da sıfırlandığı bu korona günlerinde, değil İtalya’ya yardım, tersine İtalya’ya sınırları kapattılar, uçuşları durdurdular.
Çin ve Küba ise ABD ve AB’nin tersine İtalya’ya yardım eli uzattı, uzman doktor grubu, test kiti, maske ve çeşitli yardım malzemeleri götürdü (Sol, 14.3.2020). Ve ABD ambargosuna rağmen sosyalizmde direnen Küba, koronavirüs nedeniyle hiçbir ülkenin kabul etmediği İngiliz gemisini, yolcuları tedavi amacıyla ülkeye kabul etti (TeleSUR, 16.3.2020) ve “önce insan” anlayışının erdemlerini dünyaya gösterdi.
AMERİKAN UTANMAZLIĞI
Kapitalist-emperyalist bloğun lideri ABD’nin hem düşmanlarına hem de dostlarına kötülüğüyle sınırlı değil yaptıkları tabii… Amerikan utanmazlığı da yaşandı korona günlerinde. Birkaç örnek verelim:
1. Salgının ilk günlerinde Çin’in başta karantina olmak üzere aldığı sert önlemler, kapitalist dünya tarafından siyaset ve propaganda malzemesi yapıldı. Örneğin Çin karantina uyguladığında New York Times şöyle yazıyordu: “Çin, koronavirüsle mücadele adına milyonlarca insanı karatinaya alıyor ve kişisel özgürlüklerinden ediyor.”
Ancak salgın ABD ve Avrupa’ya da yayıldığında, ortaya bir “utanmazlık” tablosu çıktı. Zira Çin’i suçlayanlar, artık Çin’in önlemlerini uygulamak zorundaydılar ve aynı New York Times, İtalya karantina uygulamaya başladığında Roma yönetimini şöyle övüyordu: “İtalya, virüsün yayınlamasını önleyebilmek için, ekonomisini bile riske atıyor.”
2. Aylardır virüsü ismiyle, “koronavirüs” diye niteleyen ABD Başkanı Donald Trump, birden “Çin virüsü” demeye başladı!
Neden peki? Virüsün milliyeti mi vardı, pasaportu mu vardı? Dahası dünya ABD ve Meksika’da ortaya çıkan H1N1 virüsünü “Amerikan virüsü” diye mi isimlendirmişti?
3. Trump, “Çin virüsü” demeye başladığı süreçte, yaşanılan felaketten dolayı Çin’i de suçlamaya başladı: “En başta dünyayı bilgilendirseydi, salgın daha önce durdurulabilirdi” (AA, 19.03.2020).
19 Mart’ta “geç bilgilendirildiklerini” savunan Trump, örneğin 22 Ocak’ta “pandemi değil” diyordu, 10 Şubat’ta “Nisan’da biter” diyordu, 27 Şubat’ta “mucize gibi bir anda bitecek” diyordu…
Zaten Washington Post’un şu haberi bile Trump’ı yalanlamaktadır: “ABD istihbaratı ocak ve şubatta pandemi (küresel salgın) uyarısı yaptı, Trump umursamadı” (21.03.2020)
4. Trump şimdi Çin’i “dünyayı geç bilgilendirmekle” suçluyor ama gerçekte ABD yönetimi o ilk günlerde durumdan hayli memnundu. Çünkü koronavirüsün Çin ekonomisini vuracağını, bu ülkeye büyük yıkım getireceğini ve kendilerinin de bu durumdan yararlanacağını umuyorlardı. Bunu açık açık da söylediler. ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross 30 Ocak’ta “Bu salgın Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu!
NEO-LİBERALİZMİN İFLASI
Kaliforniya Valisi Gavin Newsom’ın “eyaletteki 60 bin evsizin korona virüsüne yakalanabileceğini” (19.3.2020) açıklaması kapitalizm adına ibretliktir.
Kaliforniya, “en gelişmiş” kapitalist ülke olan ABD’nin “en gelişmiş” eyaletidir. Ancak “en gelişmiş” kapitalizm, 60 bin kişiyi ev verememektedir!
Ev veremeyen bir sistemin, korona virüsüyle doğru düzgün mücadele edebilmesi elbette mümkün değildir. Zira “önce kâr” diyen bir sistem için insan paradan değersizdir. Öyle olduğu için de ABD’de “sigortası olmayana test yapılıp yapılmaması” uzun süre tartışıldı.
Çin’in ABD’ye 500 bin test kiti ve 1 milyon maske bağışlaması (NTV, 16.3.2020) belki de emperyalistleri zor durumda bıraktı da, Trump, ücretsiz koronavirüs testi yapılmasını sağlayan tasarıyı onaylayabildi (Milliyet, 19.3.2020).
HALK SAĞLIĞI SERBEST PİYASAYA BIRAKILAMAZ
Koronavirüs salgınının en önemli dersidir: Sağlık sistemi kapitalizmin insafına ve “serbest piyasaya” bırakılamayacak önemdedir.
Çin’in Batılı “gelişmiş” ülkelere nazaran koronavirüsle mücadelesindeki başarı işte bu nedenledir.
Koronavirüs endişesi bu gerçeği öyle acı ama sağlam şekilde öğretmektedir ki, Batılı ülkeler özel hastaneleri kamulaştırmaya başlamıştır bile…
Örneğin İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, salgınla mücadele için özel kurumlar dahil tüm hastaneleri ve sağlık hizmeti veren kuruluşları devlet kontrolüne geçirme kararı aldı (Cumhuriyet, 17.3.2020). İspanya’yı diğer kapitalist ülkeler de izlemeye başladı.
İNSANLIĞIN UMUDU: SOSYALİZM
Sonuç olarak koronavirüs salgını insanlığı sistemsel kriziyle karşı karşıya getirdi. Şu üç ayda, uzun yıllar içinde ancak görülebilecek kimi gerçekler toplumların önünde berraklaştı:
1. Kapitalizmin “önce kâr” anlayışının insanlığı uçuruma götürdüğü geniş kitleler tarafından da görülmeye başladı. Sosyalizmin “önce insan, önce toplum” anlayışı ise insanlığın önüne büyük bir umut olarak yeniden geldi.
2. “Özel çıkar” anlayışı kaybetti ancak kamuculuk, insanlığın büyük geleceği olarak önümüzde duruyor.
3. “Bireycilik” çuvalladı ancak “toplumculuk” insanlığın geleceğinde yükseliyor.
4. Doğaya savaş açan değil, doğayla uyumlu, doğanın bir parçası olduğunu bilen anlayış gelişiyor.
Kuşkusuz bunlar bugünden yarına gerçekleşmeyecek ancak insanlığın önünde büyük ihtiyaç olduğu görüldüğü için, artık süreç hızlanacak…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Sağlık/Korona Eki
5 Nisan 2020
Karadeniz’de NATO’ya alan açma yanlışı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/04/2020
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, NATO Dışişleri Bakanları video-konferans toplantısından sonra yaptığı açıklamada, “Ukrayna ve Gürcistan ile ortaklığı daha güçlü bir şekilde derinleştirme kararı aldıklarını” ilan etti (2.4.2020).
Stoltenberg, bu iki ülkeye yapılacak destek paketlerinin içeriğini de açıkladı: Tatbikatlar düzenleme, NATO eğitim ve öğretim programına daha fazla erişim sağlama ve bölgenin hava sahasında nelerin olup bittiğini daha iyi anlamak için radar verilerinin değişimi…
Stoltenberg’in açıkladığı bu paketler, ABD’nin Rusya’yı (ve aslında Türkiye’yi de) Karadeniz’den sıkıştırma ve çevreleme siyasetini zorlayacağını gösteriyor.
Erdoğan’ın NATO’yu daveti
2008’deki Gürcistan yenilgisinden sonra ABD Doğu Karadeniz hedefini belli ölçülerde rafa kaldırmış ancak bölgesel ilişkilerdeki çatlaklardan yararlanmak üzere pusuya yatmıştı.
O çatlaklardan en önemlisi, Rus uçağının düşürülmesiyle Ankara-Moskova ilişkilerinin krize girmesi oldu.
Erdoğan, Rusya’yı sıkıştırmak adına ABD’ye oyun alanı açtı ve NATO’yu Karadeniz’e çağırdı: “Ziyareti sırasında kendisine (Stoltenberg’e) söyledim; Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor” (11.5.2016).
Erdoğan’ın çağrısını fırsata çeviren ABD, 8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması kararı aldırdı! Ardından yayınlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgeyle NATO’nun Karadeniz’deki varlığını artıracağı ilan edildi.
Ve NATO Nisan 2019’da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi.
AKP’nin Kanal İstanbul ısrarı
İlginçtir, Erdoğan’ın “Kanal İstanbul” projesi bu süreçte yeniden gündem oldu.
Kanal İstanbul’un Montrö’yü delme riski taşıdığını, sözleşmeyi tartışmaya açacağını ve bu nedenle Kanal İstanbul’un aslında Karadeniz’e NATO yolu olacağını çokça yazdık.
ABD’nin Karadeniz’e “sınırsız” girebilmek için Montrö’yü yıllardır delmeye çalıştığını belirttik.
ABD’nin Karadeniz’i; batısında Bulgaristan ve Romanya’yı AB ile NATO’ya üye yaparak, doğusunda Gürcistan’ı NATO’ya üye yapmaya çalışarak, kuzeyinde Ukrayna’yı AB ve NATO’ya üye yapmaya çalışarak çevrelemeye çalıştığına dikkat çektik.
Ancak iktidar ABD’ye Karadeniz yolu açacak Kanal İstanbul projesinden vazgeçmemekte ısrarlı. Öyle ki, şu salgın günlerinde, 26 Mart 2020’de Kanal İstanbul için ilk ihale bile yapıldı. Gerçi 28 Mart’ta Ulaştırma Bakanı’nın görevden alınmasını bu ihaleyi yapmasına bağlayanlar var ancak Erdoğan’ın ihaleden çok değil, iki hafta önce ihaleyi bizzat duyurduğunu da unutmamak gerekiyor: “Kanal İstanbul projesi en yakın zamanda ihaleye çıkıyor” (8.3.2020)
AKP’nin Gürcistan hamlesi
Karadeniz’in kıyıdaş ülkelerin denizi olarak kalması ve ABD’nin bu denizden uzak tutulması, Rusya kadar Türkiye’nin de ulusal çıkarıdır. Böyle olduğu için de Soğuk Savaş yılları boyunca Montrö Sözleşmesi korunmuştur. Ankara o yıllarda bile Moskova’yla Karadeniz konusunda ölçülü bir ilişki yürütmüştür.
Bu tarihsel gerçekliğe rağmen AKP hükümeti, Karadeniz’i Rusya’yla ilişkilerinde bir kart olarak kullanmaya çalışmaktan geri durmuyor.
Sadece uçak düşürme krizinde değil, İdlib krizinde de benzeri yaşandı. 2016’da Erdoğan NATO’yu Karadeniz’e davet etmişti, 2020’de de Çavuşoğlu Gürcistan’a NATO üyeliği çağrısı yaptı!
Çavuşoğlu, Davos’taki “NATO’nun Geleceği” oturumunda aynen şöyle dedi: “Gürcistan’ı neden (NATO’ya) davet etmediğimizi anlayamıyorum. Batılı dostlarımız Rusya’yı provoke etmeme bahanesiyle Gürcistan’ı davet etmek üzere anlaşmıyor. Gürcistan’ın bize, bizim de Gürcistan gibi bir NATO müttefikine ihtiyacımız var” (23.1.2020).
Ne yapmamalı?
Karadeniz konusu Türkiye’nin Rusya’ya, Rusya’nın Türkiye’ye karşı kullanabileceği bir koz kartı değildir. Karadeniz’in güvenliği her iki ülkenin de ortak çıkarıdır. Karadeniz’i koz kartı olarak kullanmaya kalkmak, ABD’ye yarar.
O nedenle Ankara’nın ABD’nin Karadeniz stratejisine fırsatlar yaratan taktik hamleleri bir kenara bırakarak bütünlüklü bir strateji geliştirmesi gerekir:
1. Ankara Gürcistan’ın NATO üyeliğini desteklememelidir.
2. Ankara Ukrayna’nın AB ve NATO üyeliğini desteklememelidir.
3. Ankara Montrö Sözleşmesi’ni tartışmaya açacak Kanal İstanbul projesini iptal etmelidir.
Kaldı ki ABD hegemonyasının inişe geçtiği, neo-liberal küreselleşme sisteminin işe yaramadığının korona salgını günlerinde daha net anlaşıldığı koşullarda, NATO üyeliği Gürcistan ve Ukrayna’ya güvenlik değil, bölgeyle düşmanlık kazandıracaktır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Nisan 2020
2020 petrol satrancı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/04/2020
Korona günlerinin en önemli küresel konularından biri de petrol satrancıdır. Asıl oyuncuları Rusya, Suudi Arabistan ve ABD olan bu oyunda, Putin’in hamleleri oyun sonunu getirecek gibi görünüyor. Suudi Arabistan mat olmamaya, ABD de Rusya’yı beraberliğe razı etmeye çalışıyor. Anlatalım:
Kaya petrolü faktörü
Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC 1960’ta kuruldu. Örgütün 14 üyesi bilinen petrol rezervlerinin üçte ikisini elinde bulunduruyor. Bu da fiilen Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği örgütü, petrol fiyatı belirlemede ana aktör haline getiriyor.
Siyasi ve ekonomik koşullar, 2017’de OPEC+’yı doğurdu: 14 OPEC üyesi ile Rusya’nın liderlik ettiği 10 OPEC dışı petrol üreticisi ülke, fiyatların belirlenmesinde zorunlu işbirliğine gittiler.
Bunda önemli olan etkenlerden biri de ABD’nin kaya petrolü üretimiydi. Kaya petrolü üretimi sayesinde ABD, örneğin 2008’de günlük 5 milyon varil petrol üretimi yapabilirken, bu 2020’de günlük 13 milyon varile ulaştı.
Korona ve petrol krizi
Koronavirüsü salgını nedeniyle Çin’in aldığı zorunlu sert tedbirler, Çin’de sanayi üretimini düşürdü. Bu da en büyük petrol ithalatçısı olan Çin’in haliyle petrol talebini azalttı. Buna küresel tedarik zincirindeki kopmalar ve taşımacılıktaki azalma eklenince, petrol fiyatları düşmeye başladı.
Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği OPEC üyeleri fiyatların düşmesini önlemek için üretimi azaltmak istedi. Ancak Rusya buna ikna olmadı.
Bunun üzerine Suudi Arabistan, misilleme olarak, tersine üretimi artırma yoluna gitti. Riyad, ekonomisi büyük oranda petrol ve doğalgaz satışına dayanan Moskova’nın artan üretim nedeniyle oluşacak fiyat düşüklüğüne dayanamayacağını öngörüyordu. ABD’nin de benzer öngörüde olduğu anlaşılıyor.
Böylece fiyatlar hızla düşmeye başladı.
Putin’in stratejisi
Ancak görünen o ki Trump ve Prens Selman taktik düzeyde kalırken, Putin strateji düzeyinde oynuyordu.
Zira ekonomisinin bu fiyat düşüklüğüne uzun süre dayanacağını hesaplayan Moskova, tersine krizi fırsata dönüştürmeyi ve Avrupa pazarında kendisini zorlayacak ABD’li kaya petrolü ihracatçılarını “yüksek maliyet” üzerinden sıkıştırmayı hedefledi.
Yani petrol fiyatı düştükçe, o fiyatın üzerinde maliyeti olan kaya petrol üreticisi ABD’liler üretmekte zorlanacak ve Avrupa pazarındaki payları hızla düşecekti.
Nitekim bu tablo gerçekleşmeye başladı.
ABD’nin yanlış taktiği
ABD ise fiyatların düşmesiyle birincisi Rusya’nın ekonomisinin krize gireceğini, ikincisi de Avrupa pazarında paylarının yükseleceğini hesaplıyordu.
Riyad da fiyatların düşmesiyle Rusya’nın Avrupalı müşterilerini ele geçirebileceğini hesaplıyordu.
Ancak ekonomisi krize girmeyen Rusya, ABD’li üreticilerin üretemeyeceği fiyatlara kadar petrol fiyatının düşmesinin yolunu açtı. (Bu süreçte Putin’in en önemli avantajı, koronavirüsle mücadelede başarı kazanan ve yeniden Rusya’dan petrol almaya başlayan Çin oldu.)
ABD’nin bu işte üçüncü hedefi de Suudi Arabistan ile Rusya ittifakına dayanan OPEC+ işbirliğine kama sokarak, yerini ABD-Suudi Arabistan ittifakı ile doldurmaktı.
Petro-dolar sisteminin sonu görünüyor
Ancak hem Washington, hem de Riyad Moskova’nın petrol fiyatı düşüklüğü direncine karşı kaybetmek üzereler. Zira kendi ekonomileri büyük sıkıntıya girdi. Bu nedenle Moskova’ya yeni teklif götürüyorlar:
“Enerji piyasalarını dengeleme” teklifi ve karşılığında ABD’nin Suudi Arabistan’la yeni bir petrol ittifakı kurma girişiminden vazgeçmesi/rafa kaldırması…
Putin gelinen noktayı şöyle özetlemektedir: “OPEC ülkeleri ve ABD ile petrol fiyatlarını görüşüyoruz. Durum, ABD ekonomisi için ağır sınav” (1.4.2020)
Bu aşamada bir anlaşmaya mı gidilecek, yoksa aktörler birbirlerinin direncini test etmeyi sürdürecek mi? OPEC ve OPEC dışı ülkelerin 6 Nisan’da video konferansla yapacakları toplantıda büyük olasılıkla netleşecek…
Fakat toplantının sonucu ne olursa olsun bu bir ara çözüm olacak; çünkü uzun vadede artık yeni bir tablo var: ABD hegemonyasına dayalı neo-liberalizmin ve petro-dolar sisteminin çöküşü.
Artık asıl mesele, çökenin yerinin nasıl doldurulacağıdır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Nisan 2020