Archive for category Politika Yazıları

Amerikan bayraklarıyla demokrasi gelmez

Hong Kong’da “suçluların Çin’e iadesi” tasarısına karşı başlatılan eylemler, tasarı geri çekilmesine rağmen aylardır sürüyor.

Batı, özellikle ABD basını meseleyi bir “demokrasi mücadelesi” gibi sunuyor.

Oysa hiç siyasi analiz yapmadan, salt eylemlerin içeriğine bakarak bile bunun bir demokrasi mücadelesi olmadığını söyleyebiliriz. Eylemcilerin açık cinayetler işlediği, kendileri gibi Çin karşıtı bulmadıkları kişilere sokaklarda işkence yaptıkları bu eylemlerin talebi demokrasi değildir, çünkü eylemlerin kendisi demokratik değildir!

Trump’tan özgürlük beklemek!

Diğer yandan her eylemde bolca Amerikan bayrağı ve ABD’ye mesaj ileten pankartlar taşınıyor, dahası Trump’tan Hong Kong’a özgürlük getirmesi isteniyor!

Oysa ABD başkanlarının nerelere nasıl demokrasiler götürdüğü yakın tarihimiz içinde biliniyor:

Irak’a iki kere demokrasi götüren ABD bu ilkeyi işgal etti ve milyonlarca insanı katletti. Libya’ya demokrasi götüren ABD, bu ülkeyi üçe böldü ve iş savaşa sürükledi, yüzbinler öldü. Suriye’ye demokrasi götürmeye kalktı, yüzbinler öldü, milyonlar evsiz ve yurtsuz kaldı…

ABD’nin hedefi

Hong Kong’daki eylemlerin demokrasiyle ilgisi yok; eylemcilerin amacı Hong Kong’u Çin’den koparmak, ABD’nin hedefi ise bu eylemler ile ticaret savaşında Çin’i avantajlı bir anlaşmaya zorlamaktır.

Bunu bir analize değil, somut olguya, ABD’nin resmî açıklamalarına bakarak söylüyoruz. Ne diyor ABD Başkanı Trump? “ABD’yle ticaret anlaşması yapmak isteyen Çin, önce Hong Kong ile insani bir şekilde ilgilensin” diyor.

Ve Trump, istediği anlaşmayı imzalamayan Çin’e karşı yaptırım yasa tasarısı hazırlatıyor. Trump’ın imzaladığı yasa tasarısına göre Hong Kong’daki gösterilerde uygulanan şiddet ve insan hakları ihlallerinden sorumlu olan Çinli yetkililere yaptırım uygulanacak!

Hong Kong’daki demokrasi ABD’de yok!

Oysa altı aydır süren eylemlerde, güvenlik kuvvetlerinin uyguladığı ciddi bir şiddet yok, tersine bu meselenin kaşınacağını öngören yönetimin eylemlere toleransı var.

Kaldı ki Hong Kong’da, ABD’de olmayan demokrasi var: Eylemciler, ülkelerinin yetkililerine yaptırım uygulayan emperyalist ABD’nin başkanına teşekkür için “şükran günü” mitingi bile düzenleyebiliyor!

Batı basını istediği kadar yazsın, gerçekte Hong Kong olayları da Sincian meselesi ve güney Çin denizindeki adalar konusu gibi, ABD’nin Çin’i sıkıştırmak için üzerinde durduğu konulardır.

İşine geldiği için Uygur Türklerini Çin’den ayırmaya çalışan ama Kıbrıs Türklerini zorla Rumlarla birleştirmeye çalışan ABD’nin meselesi hiçbir zaman demokrasi değildir; zira ABD demokrat bir ülke değildir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Aralık 2019

1 Yorum

Ankara-Trablus mutabakatı

Türkiye Libya ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzaladı. Bu muhtıra, Münhasır Ekonomik Bölge ilanından önceki son basamak olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin bu hamlesi, Doğu Akdeniz’deki “enerji savaşı” açısından doğru ama iki nedenle eksik adımdır.

Hangi Libya?

Erdoğan, mutabakat muhtırasını Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac ile imzaladı. Yani “Üç Libya”dan biriyle…

Çünkü AKP iktidarının da dahil olduğu NATO saldırısıyla Kaddafi öldürüldü ve Libya iç savaşa sürüklendi, bölündü. Şu anda üç Libya var:

Birinci Libya, Türkiye’nin de desteklediği ve yukarıda bahsettiğimiz mutabakat muhtırasını imzaladığı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti. İhvancıların kontrolündeki bu hükümeti Türkiye dışında Katar ve bazı AB ülkeleri destekliyor. BM nezdinde meşru Libya temsilcisi, şu anda bu hükümet. Fakat Trablus merkezli bu hükümetin kontrol ettiği Libya toprakları 103 bin 81 km² ve ülkenin sadece %6,35’i.

İkinci Libya ise Tobruk merkezli Libya Ulusal Ordusu. Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa’nın desteklediği General Hafter liderliğindeki Tobruk hükümetinin kontrol ettiği Libya toprakları ise 1 milyon 259 bin 800 km² ve ülkenin %77,58’i.

Üçüncü Libya ise Tebu halkının yaşadığı güneydeki “yarı özerk” bir bölge. General Hafter ile işbirliği içindeki bu bölge 260 bin 989 km² büyüklüğünde ve ülkenin %16,07’sini kapsıyor.

Yani Türkiye’nin mutabakat muhtırası imzaladığı Libya, bu bölgelerden en küçüğüdür.

Öte yandan özetlediğimiz mevcut tablo, ABD, Fransa ve Türkiye ağırlıklı NATO güçlerinin eseridir ve ne yazık ki ABD Başkanı Donald Trump’ın ekibinden Sebastian Gorka’nın Avrupalı bir diplomatla 2017 Nisan’ındaki buluşmasında bir peçeteye çizdiği Libya’yı üçe bölen haritayla uyumludur. O haritaya göre Trablus merkezli kuzeybatı bölgesi Trablusgarp, Tobruk merkezli kuzeydoğu bölgesi ise Sirenayka diye bölünüyor ve güneyde, Çad sınırında da üçüncü bir devlet kuruluyor!

Trablus’la mutabakatın kazancı

Türkiye’nin Trablus merkezli en küçük Libya parçasıyla yaptığı anlaşmanın önemi şurada:

Yunanistan, Libya’nın içinde bulunduğu üç parçalı durumdan yararlanarak ve Girit Adası’nı baz alarak, 2014 yılında Libya’nın 39 bin km²’lik karasuları alanını kendi karasuları ilan etmişti. Oysa adalar üzerinden karasuları ilan etmek için ana karaya sahip bir ülkenin olmaması gerekir.

Atina’nın kendi karasuları ilan ettiği o bölge, Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğalgazın Kıbrıs’tan Yunanistan’a taşınabilmesinin güzergâhıdır.

İşte Ankara Trablus hükümetiyle bir anlaşma yaparak, Kıbrıs-Yunanistan hattını kapatmaya çalışıyor. Böylece Doğu Akdeniz doğalgazının Avrupa pazarına taşınabilmesinin tek güzergâhının Türkiye olmasını sağlamaya çalışıyor.

Türkiye’nin doğal müttefiki kim?

Trablus’la yapılan bu anlaşmanın Doğu Akdeniz enerji savaşı açısından doğru ama eksik olmasının ikinci nedeni ise Türkiye’nin bu konuda asıl Suriye ile anlaşması gerektiğidir!

Zira Suriye Doğu Akdeniz açısından Libya’ya göre çok daha önemli bir ülkedir. Her şeyden önemlisi doğalgazın bulunduğu Kıbrıs çevresine yakın konumdadır. Diğer yandan Suriye, bu enerji savaşında arkasına ABD ve AB’yi de alan İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Mısır dörtlüsüne karşı, Türkiye için en doğal “stratejik müttefik”tir.

Dahası Şam yönetiminin pozisyonu, Kahire’nin pozisyonunu gözden geçirmesine de neden olabilecektir. Kaldı ki Mısır’ın enerji savaşındaki bu konumlanışında, AKP’nin İhvancı yaklaşımı nedeniyle Kahire yönetimini tanımamasının etkisi büyüktür. Ankara ile Şam’ın normalleştiği süreçte, Ankara ile Kahire’nin normalleşmesinin de yolu açılacaktır.

Ne yapmalı?

Türkiye Doğu Akdeniz enerji savaşının kaybedeni olmamak için öncelikle Suriye’yle anlaşmalı ancak Rusya’nın desteklediği Tobruk hükümetini doğrudan karşısına alan mevcut politikasını da güncellemelidir.

Zira ABD’nin hem Trablus hem de Tobruk hükümetleriyle görüştüğü ve bölünmediği taktirde Tobruk merkezli hükümetin tüm Libya’da egemen olabilme olasılığının çok daha yüksek olduğu şartlarda, Ankara’nın sadece Trablus’a “oynaması”, sonrasında Türkiye’nin pozisyonunu sıkıntıya sokacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2019

4 Yorum

Demokrasi ve terör

Ne zaman “Ankara Şam yönetimiyle görüşmeli ve işbirliği yapmalı” desek, hükümete yakın isimlerden liberallere kadar uzanan bir kesim şu itirazı dile getiriyor: “Esad halkına zulüm yapıyor, zalimle görüşülmez.

Ne zaman “Türkiye Çin’le işbirliğini geliştirmeli” desek, aynı kesim bu kez şöyle diyor: “Çin’de demokrasi yok, din yasak, komünist yönetim Uygurları katlediyor.

Ne zaman ABD’nin darbe girişimlerine karşı Venezuela’yı savunsak aynı kesim yine tek ses bağırıyor: “Katil Maduro, Venezuela’da demokrasi yok.

Ve yine ne zaman ABD emperyalizmine karşı direnen İran’ı savunsak, aynı koro yine alıyor sazı eline ve “İran’da demokrasi yok” demeye başlıyor.

‘Demokrasi yok, öyleyse ihraç edelim’cilik!

Bir başka ülkeyle ilgili “orada demokrasi yok” demek kadar tehlikeli bir durum yok aslında. Çünkü bu sıradan bir saptama ya da bireysel bir eleştiriden ibaret değildir. “Demokrasi ihracı” yönelimine giriştir “demokrasi yok” demek!

“Demokrasi yok” diye söze başlayanlar, bir süre sonra demokrasi olmadığını söyledikleri o yere, demokrasi götürülmesi gerektiğini savunmaya başlarlar/başlıyorlar…

Yani “demokrasi yok” söylemi, aslında ABD emperyalizmine ülkelere müdahale etme zeminini yaratan siyasal iklimdir.

ABD “demokrasi yok” diyerek Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye saldırmasına meşruiyet aramamış mıdır zaten?

Aynı durum AKP hükümeti için de geçerli değil midir? Suriye’ye müdahale için sınırı dünyanın çeşitli bölgelerinde staj görmüş cihatçılara açmanın ve Esad’ı devirmeye çalışmanın gerekçesini hep “demokrasi yok, Esad halkına zulmediyor” diye açıklamadılar mı?

Uluslararası ilişkiler problemi 

Bir ülkede demokrasi olup olmaması, o ülkenin insanlarının sorunudur. Elbette o ülkenin insanları demokrasi yok diyerek ayaklanabilir, hükümeti devirmek isteyebilir, en temel hakkıdır da…

Fakat bir ülkede demokrasinin olup olmadığı konusu bir başka ülkeyi ilgilendirdiği anda, ortaya çok ciddi uluslararası/devletlerarası bir problem çıkmaktadır. Ve o problem demokrasiye en uzak yöntemle, “gücü gücüne yetene” mantığıyla “çözülmeye” çalışılmaktadır. Yani güçlü olan güçsüze “demokrasi götürmeye” kalkmaktadır.

Ve elbette “demokrasi götürmek” emperyalizm açısından kılıftan ve hedef ülkeyi işgal etmesi için kullandığı bir gerekçeden ibarettir.

Komşunun teröristini terörist kabul etmeme yanlışı 

Benzer durum “terör” kavramı için de geçerlidir.

Ne yazık ki terör konusunda dünyada üzerinde mutabık kalınan bir tanım ya da uluslararası bir standart yoktur. Çünkü bir ülkenin terörist dediğini, diğer ülke terörist görmemekte, tersine o ülkeyi zayıflatmak için desteklemektedir.

Örneğin YPG Türkiye için teröristtir ama ABD için değildir; hatta ABD YPG’yi “kara ordusu” ilan etmiştir. Örneğin ÖSO içindeki pek çok grup Suriye için teröristtir ama Türkiye maalesef onları “Kuvayı Milliye” ilan etmektedir.

Örnekler çoğaltılabilir…

Önemli olan şudur: Tıpkı “demokrasi yok” demekle başlayan sürecin “demokrasi ihracına” ilerlemesi gibi, komşu bir devletin teröristini terörist görmemekle başlayan süreç de, yine “müdahaleci” bir yönelime giriyor…

Geçmişte çok yaşandı: Ankara Şam’a karşı İhvan’ı, Şam Ankara’ya karşı PKK’yi destekledi. Dahası Ankara, Şam, Bağdat ve Tahran, komşu ülkenin Kürt örgütünü ne yazık ki komşusuna karşı destekledi… Bundan en çok yararlanan da ABD emperyalizmi oldu!

Dolayısıyla daha iyi bir tanım/yöntem bulunana kadar yapılması gereken şudur: Egemen bir devletin, kendi sınırları içindeki bir örgütü terörist görmesi, komşuları için de bağlayıcı olmalı… Yani Suriye’nin terörist kabul ettiği bir örgütü Ankara da terörist kabul etmeli ve destek vermemeli; Ankara’nın terörist gördüğü bir örgütü de Şam terörist kabul etmeli ve destek vermemeli!

Ancak bu şekilde “iyi komşuluk” sürdürülebilir ve ancak bu şekilde bölge emperyalist müdahalelere kapalı tutulabilir. Aksi durumda, bugün yaşadığımız sorunların sürmesi demektir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2019

 

1 Yorum

ABD ve Rusya’yı aynı torbaya koyma yanlışı

Erdoğan yönetiminin, Suriye’nin kuzey doğusunda “ÖSO koridoru” inşa etme hedefine ulaşmak için uyguladığı taktik şu: Hem ABD’yle hem de Rusya’yla anlaşmak/uzlaşmak; birini diğerine dayanak yaparak her ikisinden de ayrı ayrı taviz koparmak.

ABD de Rusya da Türkiye’nin özgül ağırlığını ve Ankara’yı rakibinin cephesine itmenin maliyetini bildiği için, Erdoğan’ın bu “Neo-Abdülhamitçi” denge politikasına ciddi itiraz etmediler şu ana kadar…

Fakat işler gittikçe zorlaşıyor.

Kötü diplomasiye iyi örnek!

Erdoğan yönetiminin bu taktiği gereği uygulamaya koyduğu yeni hamle şu: ABD ve Rusya’yla ikinci tur güvenli bölge görüşmelerinde yeni tavizler elde etmek için, ikisini de “mutabakatı yerine getirmemekle” suçlamak!

Önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu suçladı ve “ABD ve Rusya mutabakatın gereğini yapmadı, operasyona devam edebiliriz” dedi (18.11.2019).

Sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın konuştu ve “ABD ve Rusya’ya, anlaşma gereğini yerine getirme çağrısını yineliyoruz” dedi (19.11.2019).

İkiliyi Milli Savuna Bakanı Hulusi Akar tamamladı ve ABD ile Rusya’ya “Suriye’de gerekli tedbirleri alın” mesajı verdi (20.11.2019).

Her iki ülkeyi de aynı konuda suçlamak, elbette sahadaki gerçeklerle tam olarak örtüşmüyordu.

Nitekim Çavuşoğlu, Kalın ve Akar üçlüsüne Moskova’dan “itirazlar” geldi:

Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, “Türk Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ‘Suriye’deki sözlerimizi tutmadığımız’ yönündeki açıklamalarını şaşkınlıkla karşıladık” dedi (19.11.2019).

Daha önemlisi ise Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un sözleriydi. Mutabakatın gereğinin yapıldığını belirten Lavrov, Çavuşoğlu’na şu mesajı veriyordu: “Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki harekatın yeniden başlamayacağına dair güvence verdi!” (20.11.2019).

Raftaki ‘IŞİD dosyası’

Şu açıklamaları alt alta koyup okuduğunuzda, sadece kötü bir diplomasi örneğini değil, AKP iktidarının müttefiklik anlayışını ve işbirliği zeminini ne kadar kaygan tuttuğunu da görüyorsunuz!

ABD’ye karşı Rusya’yı, Rusya’ya karşı ABD’yi “kullanma” kurnazlığının ilelebet yürüyeceğini sanan “özgüven”, umarım ülkemizi aynı anda iki büyük gücün de hedefi haline getirmez!

Zira AKP ne zaman böylesi yöntemlere başvursa, Moskova’nın IŞİD konusunda Ankara’yı hedef alan açıklamalarına şahit oluyoruz. Moskova’nın uçak düşürme olayı sonrası hazırladığı fakat normalleşme başlayınca rafa kaldırdığı “IŞİD dosyası”nın varlığı, önemli bir dış politika kozu olarak duruyor maalesef…

İşte yine aynısı oldu: Hem ABD hem de Rusya, AKP iktidarını IŞİD üzerinden sıkıştırmaya yöneldi.

Önce Pentagon’un -Trump’ı da hedef alan- raporu yayımlandı. ABD Savunma Bakanlığı’nın İstihbarat Kurumu’nun (DIA) değerlendirmesine göre “Trump’ın Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna harekât düzenlemesine yeşil ışık yakması ve Amerikalı askerleri harekât bölgesinden çekmesi sonucunda IŞİD, kabiliyetleriyle kaynaklarını yeniden oluşturma ve yurtdışında saldırı planlama becerisini güçlendirme yönünde istifade etti” (20.11.2019)

Elbette PYD’ye uluslararası boyutta meşruiyet kazandırma hedefi içinde IŞİD’i “kullanışlı düşman” olarak değerlendiren ABD’nin söylediklerinin bir önemi yoktu.

Fakat bu süreçte Moskova’nın da Pentagon raporundakiyle aynı doğrultuda bir değerlendirme yapması, önemle not edilmesi gereken gelişmeydi.

Rusya Esad’la işbirliğini işaret ediyor

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Oleg SıromolotovTürkiye’nin Suriye harekâtından sonra kaçan militanlar IŞİD’in gücünün yeniden toplanmasını sağlayabilir” uyarısı yapıyordu (22.11.2019).

Peki bu tehdit nasıl ortadan kaldırılacaktı? Şöyle diyordu Sıromolotov: “Bu tehdidin ortadan kaldırılması ve IŞİD’in yeniden canlanmasını önlemek için, bölgede aktif askeri operasyonların yeniden başlamasına izin verilmemeli ve Suriye’nin toprak bütünlüğü ile egemenliğinin tesis edilmesi için katkıda bulunulmalı.

Yani Moskova Çavuşoğlu’na “operasyona devam edemezsiniz” diyor ve yine Şam’la işbirliği yapılması gerektiğine işaret ediyordu.

Ne diyelim! Bir iktidarın, birbirine karşıt konumlanan iki ülke yönetimi tarafından aynı anda aynı konuda suçlanabilmesi, en hafifinden ciddi siyasi körlüktür!

Esad karşıtlığı” yanlışına, şimdi bir de “ABD ve Rusya’yı aynı torbaya koyma” yanlışı eklendi maalesef!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2019

1 Yorum

Erdoğan-Trump buluşmasının anlamı

Erdoğan ve Trump’ın 13 Kasım’da Beyaz Ev’de buluşacak olması, 17 Ekim tarihli “Erdoğan-Pence mutabakatı”nın bir gereğiydi.

Araya Erdoğan’ı zor durumda bırakan Trump’ın mektubu ve Temsilciler Meclisi’nden geçen Türkiye karşıtı iki karar girmişti ama Erdoğan yine de o mutabakatın gereğini yerine getirmeliydi.

Nitekim hem görüşmeye giderken, hem de görüşme sürecinde ısrarla verdiği mesaj şuydu: “ABD’yle yeni bir sayfa açmak istiyoruz.”

Dahası masada sanki dosyalar ve ABD’den Türkiye’yi yönelik tehditler yokmuş gibi “Türk-Amerikan ilişkilerini sabote etmek isteyenlerin oyununa gelmedik” diyordu.

Trump’ın temel hedefi ise Türkiye’yi kaybetmemekti.

Beyaz Ev’den ‘zaman kazanmak’ çıktı

Erdoğan ve Trump, işte bu şartlarda Beyaz Ev’de buluştular ve görüşmeyi sorunlu dosyaları çözmekten çok, iç politikadaki baskılara karşı malzeme üretmek için kullandılar.

Ve Erdoğan’ın “yeni sayfa açma” isteği ile Trump’ın “Türkiye’yi kaybetmeme” hedefi nedeniyle, buluşmadan “masadaki sorunları öteleyerek işbirliği yolunu açık tutmakta anlaşma”, yani “zaman kazanmak” sonucu çıkmış oldu esas olarak.

Tabi iki konuda varılan uzlaşıyı da eklemeliyiz:

İki uzlaşı

Birincisi Trump, kameraların önünde Erdoğan’ın “tutuklu olan bir ABD vatandaşını daha serbest bırakma sözünü” verdiğini söylüyordu!

Fakat tutukluları yargının değil, yürütmenin serbest bırakabildiği şeklindeki tablo, Beyaz Ev’de misafir bulunanları hiç de rahatsız etmiyordu! Kim bilir, belki de ikincisinin maliyetinin ilk serbest bırakılan Rahip Brunson‘dan daha az olmasına seviniyorlardı!

Varılan ikinci uzlaşı ise S-400 ve F-35 konusunda bir “ortak mekanizma” kurulmasıydı. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert C. O’Brein ile “resmi olmayan” muadili İbrahim Kalın, “ortak mekanizma”nın çalışmalarına liderlik yapacaktı.

Ve “ortak müzakere” hızla çalışmaya başladı!

Kalın, 15 Kasım’da “S-400 ve F-35 için ortak mekanizma bugün itibarıyla çalışmalara başladı” müjdesi verdi!

Artık AKP hükümeti S-400 konusunu komisyonda oyalayabildiği kadar oyalayabilecekti!

Trump’ın iki talebi

Trump‘ın Erdoğan‘dan iki temel talebi var: Birincisi S-400’leri paketinde tutması, ikincisi de PYD konusunda esnemesi.

Trump zaman içinde bu iki konuda kazanım elde edebilirse, bunu iç politik basıncı hafifletmekte başarıyla kullanacak. O nedenle bu konuda ortaya çıkacak bir esneme karşılığında yaptırım sopalarını kaldırmayı, Patriot ve F-35 programına dönüş havucu vermeyi, 100 milyar dolar hedefli ticaret anlaşması yapmayı taahhüt ediyor.

İşte senatörlerle oynanan tiyatro bunun içindi!

Tiyatro dememiz şundan: Erdoğan o senatörlerin bazılarıyla zaten görüşmüştü. Yani öyle Trump‘ın Erdoğan‘a “yüzlerine anlat” demesini gerektirecek bir durum yoktu.

Olan Türkiye’nin görünümüne oldu: Türk milletvekillerinin hükümete hesap sorabilmesi neredeyse ortadan kalkmıştı ama Erdoğan Amerikalı senatörlerinin sorularını kameralar önünde tek tek yanıtlamak zorunda kalıyordu!

ABD’ye Ortadoğu defterini kapatmak

Özetle, Türkiye ile ABD arasındaki “temel sorun” konusunda bir gelişme olmadı. Erdoğan ile Trump, birbirlerini, iç politikadaki sıkışmışlıklarına dayanak yapmaktadırlar.

Türkiye ile ABD arasındaki “temel sorun”, ABD’nin bölgemizde bir terör koridoru inşa etmeye çalışması ve bunun gereği olarak da terör örgütleriyle işbirliği yapmasıdır. Bu sorunun varlığı sürerken ABD’yle “yeni sayfa” açmaya hevesli olmak, o sorunu ortadan kaldırmaz.

O sorun ancak ABD’ye karşı cephe kurmakla ve bölgesel işbirliği yapmakla çözülecektir.

Kısacası Türkiye, ABD’yle “yeni sayfa” açmanın peşinde değil, ABD’ye “Ortadoğu defterini kapatmanın” yollarını inşa etmelidir!

ABD’yle eşit, bağımsız ve dengeli uluslararası ilişki de ancak öyle kurulur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2019

1 Yorum

İsrail’in İran’a karşı Kürt kartı

Brookings Enstitüsü’nden Michael E. O’Hanlon, 30 Haziran 2015’te dönemin ABD Başkanı Barack Obama için bir rapor hazırlamıştı: “Suriye’yi Yeniden İnşa Etmek: ABD’nin En Umutsuz Savaşı İçin Yeni Bir Strateji

Raporda özetle “güvenli bölgeler” üzerinden konfederal bir Suriye’nin oluşturulması öneriliyordu. İzlenecek stratejiye göre güvenli bölgelerin ilki, PYD’nin kontrolünde Suriye’nin kuzey doğusunda; ikincisi de güneyde, Ürdün sınırında kurulacaktı. Şartlar oluştukça başka güvenli bölgeler de olacaktı.

Aynı süreçte eski İsrail İçişleri Bakanı Gideon Sa’ar ile emekli İsrail askeri Dr. Gabi Siboni, Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü için “İyi, Kötü, Çirkin: Suriye Devletini Bölmek” başlıklı bir rapor hazırlamıştı.

Raporda özetle Suriye’nin dört parçaya bölünmesi isteniyordu: Akdeniz kıyısında Nusayri devleti, güneyde Ürdün sınırında Dürzi devleti, kuzeyde Türkiye sınırında Kürt devleti ve geri kalan bölgelerde de Sünni devleti…

Stratejik hedef: Koridor

2015 yılında hazırlanan bu planlar hayata geçemedi, çünkü ABD ve İsrail açısından şartlar oluşamadı. Tersine Rusya’nın silahlı olarak sahaya inmesiyle Suriye kazanmaya başladı.

Fakat ABD planından kolay vazgeçmeyecek; zira Amerikan Koridoru’nun inşası Washington için stratejik hedef. İsrail için de öyle!

Hatta koridor, İsrail açısından ABD’ye göre çok daha “hayati” bir ihtiyaç!

İsrail Kürtlerin Araplara karşı paratoner olmasını; kendisine yönelik Arap ve Fars baskısının, Kürtlere kaymasını istiyor.

Üstelik İsrail bunu çok uzun planlıyor ve bu nedenle Kürt örgütlerle 1958’den itibaren temasa geçti:

Barzani-MOSSAD ilişkisi

Örneğin MOSSAD subayları Barzani’nin peşmergelerini eğitmek üzere Menderes hükümetinin izniyle Türkiye üzerinden Irak’ın kuzeyine geçti.

Örneğin 1966’da Irak’ın kuzeyini gizlice ziyaret eden İsrailli Bakan Lova Elyaf, Irak devletine karşı savaşan Kürtler için bir sahra hastanesi kurdu.

Örneğin 1967’de Mustafa Barzani İsrail’i gizlice ziyaret edip Savunma Bakanı Moşe Dayan’la bir anlaşma yaptı. İsrail Barzani’ye silah göndermeye başladı.

Örneğin yine Mustafa Barzani 1968’de Tel Aviv’de İsrail Cumhurbaşkanı Zalman Şazar ve Başbakan Levi Eşkol’u ziyaret etti ve yeni anlaşmalar yaptı.

Uzatmayalım, İsrail bölgede bir Kürt devleti kurulabilmesi için, daha doğrusu Kürtlerin Araplarla çatışmasını sağlayarak kendisini Arap baskısında uzak tutabilmesi için, uzun yıllardır siyasi, ekonomik ve askeri destek veriyor.

Ve bu destek artarak sürdü, sürüyor…

İsrail’in PYD’ye desteği

İsrail, güvenliği için Barzani’nin Irak Araplarıyla uzun yıllardır savaşmasını teşvik etti; güvenliği için 8 yıldır PYD’yi Arap Suriye’sini bölmesi için destekliyor ve Kürtlerin Araplardan sonra İranlılara karşı da paratoner olmasına uğraşıyor!

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Tzipi Hotovely, geçenlerde bu hedeflerini mecliste yaptığı konuşmada açık açık dile getirdi: “Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin kontrolünün olası çöküşü, İsrail açısından olumsuz ve tehlikeli bir senaryodur. Bu tür bir gelişmenin, bölgede İran’ın öncülük ettiği olumsuz unsurların güçlenmesine yol açacağı kesinlikle nettir.

Hotovely bu amaçla PYD’ye yardım sağladıklarını, sağlamaya da devam edeceklerini belirtti.

PKK Kürtleri ataşe atıyor

İsrail bu nedenle Trump’ın Suriye’den asker çekmesine Pentagon kadar karşı!

Kongre, Pentagon ve İsrail, Trump’ı Suriye’deki petrol bölgesinin güvenliği için pozisyon almaya zorladı. Trump da “Kürtlerin petrol bölgelerine yönelme zamanı gelmiştir” dedi ve yeni bir planı uygulamaya aldı.

Obama PKK/PYD/YPG’yi “kara gücü” ilan etmişti, Trump “petrol bekçiliği” görevi veriyor, İsrail de “İran’a karşı denge aparatı” olarak kullanıyor.

Toplamda ise PKK/PYD/YPG, ABD ve İsrail adına Kürtleri “ateşe atmış” oluyor!

Ateşe atmış oluyor, çünkü ABD’nin bölgede kazanma şansı yok!

Kürtler bu nedenle “ateşe atılmaya” artık dur demeli! Çünkü bölgede Kürtlerin de çıkarına olacak yeni bölgesel işbirliği iklimi oluşmakta…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2019

Yorum bırakın

NATO’nun beyin ölümü

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Economist dergisine verdiği röportajda “NATO’nun beyin ölümü yaşadığını” söyledi. Macron’a göre beyin ölümünün nedeni ise birincisi ABD ile AB arasındaki koordinasyon eksikliğiydi, ikincisi ise Türkiye’nin Suriye politikasıydı…

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Macron’un bu açıklamasını “yersiz bir sözlü saldırı” olarak niteleyerek “Transatlantik ortaklık bizim için vazgeçilmez” dedi.

Merkel’in sözleri, kuşkusuz ABD ile AB arasındaki gerilimi arttırmamaya dönüktü. Yoksa ABD ile NATO konusunda yaşananlar bakımından Berlin, Paris’ten farklı düşünmüyordu.

Avrupa Ordusu

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımda ayrıntılı yazdım: Berlin ve Paris, önüne “ABD’ye ve NATO’ya bağımlılığı azaltma” hedefi koymuş durumda.

AB ülkeleri bu nedenle 13 Kasım 2017’de savunma alanında daha sıkı işbirliği ve koordinasyon için “Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması (PESCO)” imzaladı.

Dönemin Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, PESCO’nun Avrupa için bir alternatif olacağını belirtti. Diğer yandan AB ülkeleri önlerine “Askeri Schengen Bölgesi” kurma hedefi de koydu.

Macron 6 Aralık 2018’de ABD’ye bağımlı olmayan egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağını söyledi.

Macron’dan daha da ileri giden Merkel, Berlin’in “gerçek” bir Avrupa ordusu istediğini belirterek, bunu sağlayabilmek için “Avrupa Güvenlik Konseyi” kurulmasını savundu.

Dahası Macron, Avrupa ordusu istedikten kısa bir süre sonra Alman Parlamentosu’nda konuştu ve “ABD’den bağımsız olmayı” birliğin önüne görev koydu.

ABD’den bağımsız AB isteği

İşte asıl mesele de buydu. AB, ABD’den adım adım bağımsızlaşmak istiyordu. AB ordusu çıkışı bunun içindi…

O günlerde hem Berlin’den hem de Paris’ten “bağımsız AB” mesajları geliyordu:

Örneğin eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder “ABD işgali altında gibi olmamalıyız, yeni müttefikler aramalıyız” diyordu.

Örneğin Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, “ABD ile AB ilişkilerinin gözden geçirilmesi gerektiğini” söylüyor, “Washington’a eskisi gibi güvenilmediğini” belirtiyordu.

Örneğin Fransa Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire “Almanya’yla birlikte bağımsız Avrupa finans mekanizmasını geliştirme kararı aldıklarını” duyuruyor ve “Avrupa’nın vasal toprak değil bağımsız kıta olmasını istiyoruz” diyordu.

Yeni bir dünya kuruluyor

Peki AB, neden ABD’den bağımsızlaşmak istiyor?

Bunun belirleyici nedeni ABD’nin hegemonyasının inişe geçmiş olmasıdır. Zayıflayan ABD’nin çekim gücü azalıyor.

Dahası ekonomisi zayıflayan ABD, “transatlantik müttefiki” AB’ye ticaret yaptırımları uyguluyor, hatta AB’nin güvenliğini sağladıklarını belirterek, NATO’ya olan borçlarını ödemesini istiyor!

Berlin ABD’ye rağmen Çin’le İpek Yolu, Rusya’yla enerji anlaşmaları imzalıyor; Berlin ve Paris, ABD’ye rağmen İran’la ticaret yapıyor.

Kısacası yeni bir dünya kuruluyor, AB de o dünyada daha bağımsız bir konumda olmak istiyor!

NATO dağılır mı?

Peki NATO dağılır mı?

Kuşkusuz NATO sadece bir askeri örgüt değildi, siyasal bir ittifaktır. Dahası ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutmasının da aracıdır. Bu nedenle SSCB ve Varşova Paktı dağıldığında, NATO varlığını sürdürdü.

Ancak bugün ciddi ciddi NATO’nun geleceği, üstelik ABD’de sorgulanıyor. Dahası ABD Başkanı Donald Trump açık açık NATO’yu anlamsız bulduğunu söylüyor. Hatta Neo-Conlar bile bu konuda Trump’a destek veriyor.

Öyle ki ABD Temsilciler Meclisi, bir oldubittiyle karşılaşmamak için bu yılın başında ABD’nin NATO’dan çıkmasını yasaklayan bir tasarıyı bile geçirdi!

Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da, “NATO beyin ölümü yaşıyor” diyen Macron’un sözleri üzerine NATO’nun değişmesi ve gelişmesi gerektiğini, aksi taktirde ittifakın hükümsüz olma riski taşıdığını belirtti!

Tabi bugünden yarına NATO’nun dağılması söz konusu değil ama NATO üyelerinin günden güne “bağımsız” hareket etmeye başladığını da önemle belirtelim.

Emperyalist savaş aygıtı NATO’nun dağılması, tün dünya için çok yararlı bir gelişme olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Kasım 2019

3 Yorum

Türkiye’nin ABD’ye karşı en büyük kozu

Erdoğan 13 Kasım’da Beyaz Saray’a gidecek mi, gitmeyecek mi?

İktidarın uzun zamandır beklediği Beyaz Saray’daki bu buluşma, iç kamuoyuna anlatılması zor konular nedeniyle sıkıntılı bir hal aldı… Şöyle ki:

Önce Trump’ın mektubu ortaya çıktı. Kabul edilemez ifadelerin yer aldığı o mektup, normalde geldiği gün sert bir şekilde yanıtlanmalıydı! Ancak anlaşılan o ki sineye çekilmişti. Saray, Türkiye’nin tepki gösterdiği o mektup konusundaki tutumunu sorunlu göstermemek için önce “mektuba operasyonla yanıt verdik” bilgisini servis etti. Ancak Trump operasyon konusunda Erdoğan’la uzlaşıya vardığını 6 Ekim’de açıklamıştı. Mektup ise 9 Ekim tarihliydi!

Saray ardından “mektubu çöpe attık” bilgisini servis etti. Kuşkusuz doğru değildi. Resmi yazışmaydı ve çöpe atılamazdı, arşivlenmeliydi vs.

Nitekim Erdoğan 24 Ekim’de canlı yayında mektubun çöpte olmadığını ortaya koyuyordu: “Ayın 13’ünde tabii ki bu davete icabet edeceğiz. Bu mektubu da yanımızda götürüp kendisine (Trump’a) göstereceğiz.

Yani mektubun çöpe atıldığı “servis haberi” doğru değildi, kamuoyunu yatıştırmak için üretilmişti. Elbette götürülüp Trump’a gösterileceği de gerçekçi değildi!

13 Kasım’ın engeli: Yaptırımlar

Yani Erdoğan, mektuba rağmen Beyaz Saray’a gidecekti!

Fakat bu kez bir başka engel ortaya çıktı: ABD Temsilciler Meclisi’nin büyük çoğunlukla kabul ettiği Türkiye karşıtı iki tasarı…

Kamuoyu öfkesi nedeniyle 13 Kasım ziyareti bir kez daha sıkıntıya girdi. Erdoğan 30 Ekim’de yaptığı ilk açıklamada şöyle dedi: “Şu anda henüz kararımı vermedim. Ama soru işareti var.

Ardından sözcüsü İbrahim Kalın 4 Kasım’da “ABD ziyaretinin olup olmayacağına dair değerlendirmelerimiz devam etmektedir” dedi.

Son olarak Erdoğan 5 Kasım’da “Gitmeden önce kendileriyle (Trump) bir telefon görüşmesi yapacağız. O telefon görüşmesine göre nihai kararımı vereceğim” dedi.

Öte yandan Trump ise 2 Kasım’da şöyle diyordu: “Erdoğan Beyaz Saray’a gelmek istiyor, ilişkilerimiz çok iyi.

‘Erdoğan Washington’a gidecek’

Görünen o ki Erdoğan çok istediği Beyaz Saray ziyaretini yapacak. Nitekim görüşlerini aldığım kimi AKP’liler de “Reis Washington’a tabii ki gidecek” diyorlar.

Gider gitmez, göreceğiz… Ama giderse hangi kozla gitmesi gerektiğine dair söyleyeceklerimiz var:

Evet, ABD Temsilciler Meclisi ikili bir amaçla Türkiye karşıtı iki tasarı geçirdi. Hem Erdoğan’a taviz vermekle suçladıkları Trump’ı sıkıştırmak istediler ama hem de ABD-Türkiye müzakeresinde ülkeleri adına müzakerecilerine iki koz verdiler.

Türkiye, doğrusu o kozlara karşı şu ana kadar etkili bir yanıt verebilmiş değil. “Senato ayağı da var nasılsa” denilerek, tepki açıklamalarıyla geçiştirilmiş görünüyor…

İncirlik’teki uçuşların 13 Kasım’a kadar askıya alınmasından başlayarak bir dizi “koz” oynanabilirdi… Yapılmadı!

Fakat Erdoğan Beyaz Saray’a giderse, Türkiye mutlaka orada masaya koz hatta kozlarla oturmalı…

Peki, hangi kozla?

Anlaşana kadar ‘anlaş’ baskısı

Türkiye’nin ABD’ye karşı en büyük kozu nedir, biliyor musunuz? 13 Kasım’dan önce Ankara ile Şam arasında diplomatik ilişki başlatmak!

Türkiye bu değerli kozu eline alırsa, ABD için Suriye’de esas yenilgi o zaman başlamış olacak!

Dahası, döne döne vurguladığımız gibi, Barış Pınarı Harekâtı’nın olası riskleri ve askeri/ekonomik maliyeti de asgariye inmiş olacak. Ve elbette YPG ile ÖSO’nun Türk ordusu ile Suriye ordusunu karşı karşıya getirme tezgâhları da boşa çıkmış olacak.

Elbette biliyoruz ve dikkat çekiyoruz: İktidar İhvancılığı ve YPG koridoru yerine ÖSO koridoru kurma hedefi nedeniyle Şam’la anlaşmamakta ısrar ediyor…

Fakat biz de Türkiye’nin ve bölgenin çıkarı gereği ısrarla ve ısrarla “Ankara Şam’la anlaşmalı” demeyi sürdüreceğiz!

AKP’nin sağduyulu seçmenleri de dahil tüm muhalefet, anlaşma olana kadar “anlaşın” baskısı yapmayı sürdürmeli!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Kasım 2019

1 Yorum

Esad karşıtlığının sonuçları

Önce Astana Süreci’nin, ardından Fırat Kalkanı Harekatı’nın, sonrasında Zeytin Dalı Harekatı’nın, son olarak da Barış Pınarı Harekatı’nın Erdoğan’ı Esad’la görüşmeye “mecbur edeceği” savunuluyordu ancak Erdoğan Esad’la bir türlü görüşmedi!

Erdoğan iç ve dış baskı oluştuğunda ya da Astana ortakları Adana Mutabakatı’nı işaret ettiğinde ise “Ben görüşmem, istihbarat düzeyinde görüşülür tabi” deme yolunu seçti.

Elbette istihbarat düzeyinde, hatta askeri düzeyde de görüşülür; zira savaşan iki devlet bile savaşın ortasında o düzeyde görüşür ama Türkiye’nin ve Suriye’nin ihtiyacı olan görüşme siyasi görüşmedir, diplomatik ilişkidir!

Esad’ın işaret ettiği görüşme

Nitekim Esad da askeri düzeyde görüşmeler yaşandığını belirtiyor: “Türkiye ile askeri düzeyde görüşüyoruz. Keseb’de muhtemelen iki veya üç toplantı yapıldı ve Rusya’da bir veya daha fazla toplantı yapıldı. Sayıyı tam olarak hatırlamıyorum, zira son iki yılda meydana geldiler.”

Peki görüşüldü de o askeri temaslardan bir sonuç çıktı mı? Onun da yanıtını veriyor Esad: “Ancak gerçek bir sonuç olmadı. En azından Astana’da kararlaştırılan İdlib’in silahtan arındırılmış bölgesinden çekilme ile ilgili bir çözüme ulaşmayı bekliyorduk. Bu yaşanmadı.”

Peki sonuç almak için ne gerekiyor? Onun da yanıtı var Esad’ın sözlerinde: “Ulusların çıkarları söz konusu olduğunda, kişisel duygularımızı bir kenara bırakmalıyız. Eğer bir araya gelmek sonuç verecekse, ulusların çıkarları için her şeyin yapılması gerektiğini söyleyebilirim.

Ulusun ve AKP’nin çıkarı farklı

Evet, Esad gibi Türkiye kamuoyunun çoğunluğu da “ulusların çıkarı” gereği Erdoğan ile Esad’ın görüşmesini istiyor.

Fakat Suriye meselesinde “ulusun çıkarı” ile “iktidarın çıkarı” temelden farklı… O nedenle Erdoğan ısrarla Esad’la görüşmüyor!

Ulusun çıkarı ne? Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğünün korunması, bunun için de terör koridorunun engellenmesi, Şam yönetimini devirmeye çalışan her türlü dış destekli terörün son bulması, ABD emperyalizminin Suriye’den kovulması…

Peki AKP iktidarının çıkarı ne? AKP en başından itibaren Esad’ı devirmeyi hedef edindi, olmayacağının görünmesinden sonra da Suriye’nin kuzeyinde kendi denetiminde bir ÖSO devletçiği kurmayı (yani federalizm) hedefledi.

Ve AKP iktidarı, kendi çıkarını gerçekleştirebilmek için de ulusun çıkarı olan konuyu “görünür hedef” ilan etti: Terör koridorunu önlemek! (Ki daha birkaç yıl öncesine kadar PYD liderini Ankara’da kırmızı halı ile karşılayıp “Özerkliğinize karışmayız, yeter ki ÖSO’yla Esad’a karşı ittifak yapın” diyorlardı!)

Oysa terör koridorunu önlemenin en kolay yolu Suriye’yle birlikte hareket etmekti. Ancak AKP terör koridorunu, gerçekte yerine ÖSO koridoru inşa etmek üzere önlemek istediğinden, Esad’la anlaşmamakta ısrar etti!

Esad karşıtlığı ABD’ye yarıyor

Olan çok kısaca budur ve AKP’nin çıkarını gerçekleştirmek için terör koridorunu önlemek üzere harekete geçmiş olması, yine de önemli bir işi yerine getirmiştir; bu bakımdan yararlıdır.

Fakat Türkiye’nin tam sonuç alabilmesi ve olası tuzaklara düşmemesi için Suriye’yle anlaşmak, artık dünden daha acildir! Şundan:

Erdoğan’ın Barış Pınarı Harekatı’na rağmen, hâlâ Esad’la anlaşmamakta ısrar etmesi, harekatın amacına zarar veriyor. Şöyle ki:

Türk ordusunun harekâtı karşısında PYD/YPG Şam’a yanaşmak zorunda kaldı ve deyim yerindeyse teslim bayrağı çekti. Ankara Şam’la anlaşsa, Rusya’nın da Şam-PYD görüşmelerindeki garantörlüğüyle mesele büyük oranda çözülecekti; YPG birlikleri Suriye ordusu içinde eritilecekti…

Ancak Ankara’nın Şam karşıtlığını sürdürmesi hem Washington’a hem de PYD’ye fırsat doğurdu.

1. Trump, 13 Kasım’da Erdoğan’la Beyaz Saray’da yapacağı görüşme öncesinde yeniden PYD’ye çengel attı ve “Kürtlerin petrol bölgelerine yönelme zamanı gelmiştir” dedi.

2. PYD, Şam yönetiminin “Suriye ordusuna katılın” önerisini olumlu değerlendiriyordu. Trump “petrol bölgesi bekçiliği” görevi verince, Esad’ın önerisini reddettiler.

Böylece Erdoğan’ın Esad’la anlaşmamasının kısa vadede ilk iki olumsuz sonucu ortaya çıktı.

Açık ki, yanlışta ısrar, daha da büyük sorunlara yol açacak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Kasım 2019

1 Yorum

Bu tezgâh tutmamalı

Hep söylüyoruz: Ankara ile Şam’ın işbirliği, kritik önemde. Aynı şekilde Türk ordusu ile Suriye ordusunun sahadaki işbirliği de…

Açık ki hem YPG, hem de ÖSO içinde kimi gruplar, provokasyonlarla bu iki orduyu karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Bu bölge için büyük felaket olur. ÖSO tarafından ele geçirilenlere uygulanan işkence görüntüleri de işte bu provokasyonların bir parçasıdır.

O nedenle “aman dikkat” diyoruz ve uyarıyoruz:

Türk ordusunun ÖSO ile birlikte hareket etmesi hem siyaseten hem de askeri olarak büyük bir yanlıştı, hâlâ da yanlıştır!

Siyaseten yanlıştır çünkü Suriye’nin resmi ordusu zaten vardır ve “Özgür Suriye Ordusu” ya da “Suriye Milli Ordusu” diye bir yapı kurduğunuzda, “Suriye’nin birliğini” savunmanız sözde kalır. Çünkü bir ülkede bir ordu olur, iki ordu iki devlet demektir!

Askeri olarak da yanlıştır. Türk ordusu ÖSO’ya ihtiyaç duymadan da terörle mücadele edebilir ama ÖSO’yla birlikte hareket etmesi, TSK’yi sahada provokasyonlara açık hale getirmektedir. ÖSO’nun Türk ambulansında, Türk askerinin gözü önünde ele geçirilenlere işkence yapması suçtur ve sorumluluğu nedeniyle TSK’yi de bağlayabilecek niteliktedir.

Türk ordusunun yüksek komutanları bu tabloya müdahale etmeli ve siyasetin emriyle hareket etmek durumunda kaldıkları ÖSO’nun suç teşkil eden bu uygulamalarını hızla önlemelidir. Diğer yandan ÖSO’nun suç içeren uygulamalarına müdahale etmeyen, hatta marifetmiş gibi o görüntüleri çekip medyaya servis eden TSK mensuplarına da hızla soruşturma açılmalıdır. Diğer yandan tüm bunlardan bağımsız olarak da, askeri harekât teçhizatı işlevi olmayan, yani bir askerin yanında bulunması gerekmeyen cep telefonları da toplanmalıdır!

Türk ordusu ve Suriye ordusunu karşı karşıya getirme tezgâhları şu ana kadar tutmamıştır, şu andan sonra da tutmaması için önlemler alınmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Kasım 2019

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın