Archive for category Politika Yazıları

TİCARET SAVAŞINI ‘KORUMACILIK’ KAZANDI

ABD’nin 23 ay önce Çin’e açtığı küresel ticaret savaşında “birinci faz anlaşma” imzalanarak ticaret savaşına “mola” verildi.

Neden mola dediğimizi anlatmadan önce, birinci faz ticaret anlaşmasının içeriğine ve anlaşmanın kazananının kim ya da ne olduğuna bakalım kısaca…

ANLAŞMANIN İÇERİĞİ

Birkaç aydır süren müzakerelerin ardından birinci faz anlaşma Çin HC Başkan Yardımcısı Liu He ve ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalandı.

İmza sırasında Çin HC Başkan Yardımcısı Liu He iki ülke arasındaki bu ticaret anlaşmasının yeni bir dönemin işareti olduğunu ve bu işbirliğinin devam edeceğine inandıklarını belirtirken, ABD Başkanı Trump da şu mesajı verdi: “Bugün Çin ile daha önce atılmamış çok önemli bir adımı atarak birinci faz ticaret anlaşmasını imzalıyoruz. Bu daha önceki herhangi bir anlaşmadan çok daha büyük.” (15.01.2020)

Evet, anlaşma, ekonomik büyüklüğü bakımından önceki herhangi bir anlaşmadan çok daha büyüktü. Bun göre:

ABD 15 Aralık 2019’da uygulamaya başlayacağını ilan ettiği yüzde 15’lik vergiye tabi yaklaşık 162 milyar dolarlık üründeki verginin kaldırılmasını ve bunun yanı sıra Çin’in 100 milyar dolarlık ürününe uygulayacağı yüzde 15’lik verginin yüzde 7,5’e indirilmesini kabul etti.

Çin ise karşılığında iki ile dört yılda ABD’den yaklaşık 200 milyar dolarlık ürün alacağını taahhüt etti.

KİM/NE KAZANDI?

Peki anlaşma metnindeki bu tabloya bakınca kimin kazandığını söyleyebiliriz?

İyi bir değerlendirme yapabilmek için bu tabloyu, ticaret savaşının başladığı 23 ay önceki tabloyla kıyaslamamız gerekir.

23 ay önce öncesinde tablo özetle şöyleydi: Çin ABD’ye 2018 yılında 478 milyar dolarlık mal satabilirken, ABD’nin Çin’e satabildiği mal ancak 155 milyar doları bulabiliyordu. Yani ABD Çin’le ticaretinde 322 milyar dolar açık veriyordu!

İşte Trump bu tabloya bakarak, Çin’den alınan mallara gümrük tarifesi artırma kararı almıştı. Bu, iki ülke arasındaki ticaretin büyüklüğü de göz önüne alınınca, küresel bir ticaret savaşıydı.

Ticaret savaşı başlamadan önce ABD’nin Çin’e uyguladığı gümrük tarifesi ortalama yüzde 3, Çin’in ABD’ye uyguladığı tarife ise yüzde 8’di. Küresel ticaret savaşıyla birlikte iki tarafta karşılıklı hamlelerle gümrük tarifelerini artırdı.

Birinci faz anlaşmasının imzalanmasının ardından tarifeler bir miktar düştü ve şöyle oldu: ABD’nin Çin’e uyguladığı gümrük tarifesi yüzde 20, Çin’in ABD’ye uyguladığı tarife ise yüzde 19. (Bu oranların ikinci faz anlaşması sonrasında daha da düşmesi bekleniyor.)

Bu tabloya bakınca şu sonuçlar çıkıyor: 1) Tarifelere göre Çin’in kaybı daha çok ancak Çin’in sattığı mal daha fazla olduğu için Çin hâlâ kazanan konumunda. Trump bu nedenle Çin’in ABD’den ekstra mal almasını istiyor. 2) Küresel ticaret savaşında biri daha az, bir daha çok olsa da, aslında iki taraf da kaybetti. 3) Küresel ticaret savaşının asıl kazananı “korumacılık” oldu!

İşte dünya açısından meselenin esası da aslında bu! Yani “korumacılığın” kazanmış olması…

40 yıldır serbest piyasa ekonomisini küreselleşme ile dünyaya kabul ettirmeye çalışan, milli devletlere “açın pazarlarınızı, kaldırın gümrük tarifelerinizi” diyen emperyalist ABD, 40 yıl sonra tersini yapmaya mecbur kalmış ve Çin’e karşı kendi ekonomisini savunabilmek için “korumacılığa” başvurmuştur!

İşte ABD-Çin küresel ticaret savaşında asıl kazanan da bu nedenle “korumacılık” olmuştur!

ANLAŞMA NEDEN GEÇİCİ?

Yazının başında birinci faz ticaret anlaşmasının, küresel ticaret savaşında sadece bir “mola” olduğunu söylemiştik. Şundan:

Emperyalist ABD için Çin, son tahlilde er geç büyük hesaplaşmaya gideceği asıl rakibidir. ABD bu nedenle Çin’i hedef alan ulusal güvenlik stratejisi geliştiriyor, bu nedenle Çin’i çevrelemeye çalışıyor, bu nedenle Çin’i NATO’nun da hedefine aldırtıyor, bu nedenle Çin’in kuşak ve yol inisiyatifini engellemeye çalışıyor ve bu nedenle Uygur, Tibet, Tayvan, Hong Kong sorunlarını kaşımaya çalışıyor…

Ve işte bu nedenle ABD’nin Çin’le yaptığı ve yapacağı herhangi bir anlaşma, her zaman geçici olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
21 Ocak 2020

 

1 Yorum

Pentagon için hazırlanan Türkiye raporu

Pentagon için hazırladığı raporlarla bilinen ABD’nin en etkili düşünce kuruluşlarından RAND Corporation, yeni bir Türkiye raporu hazırladı.

276 sayfalık kapsamlı rapor “Türkiye’nin milliyetçi rotası” başlığını ve “ABD-Türkiye stratejik ortaklığı ve ABD ordusu için çıkarımlar” alt başlığını taşıyor…

Raporu bir kısmını Türk kamuoyunun da yakından bildiği şu geniş kadro hazırlamış: Stephen J. Flanagan, F. Stephen Larrabee, Anika Binnendijk, Katherine Costello, Shira Efron, James Hoobler, Magdalena Kirchner, Jeffrey Martini, Alireza Nader, Peter A. Wilson.

Ayrıntılara geçmeden önce rapora dayanarak raporun hazırlanış hedefini belirtelim: “Türkiye-ABD ilişkilerinde yıkıcı bir çöküşü önlemek için uzun vadeli bir strateji geliştirmek.

Raporun içeriği

Raporun bölüm ve konuları, içeriğe dair ipuçları veriyor zaten:

Birinci bölümde “sorunlu ortaklıkların yönetimi” üzerinde durulmuş.

Türkiye bir dönüm noktasında” başlığını taşıyan ikinci bölümde, genel bir Türkiye incelemesi yapılmış ve otoriterlik, sivil-asker ilişkileri, askeri kapasite, milliyetçilik, eski ve yeni güvenlik tehditleri, “sıfır problemden değerli yalnızlığa” dış politika ve güvenlik politikası üzerinde durulmuş.

Üçüncü bölümde Türkiye’nin Irak ve İran’la ilişkileri “kalıcı rakipler mi, yeni geçici anlaşma mı” sorusu düzleminde incelenmiş.

Dördüncü bölümde Türkiye’nin Arap dünyasıyla ilişkisi “karışık görüşler ve ilgi alanları” bağlamında ele alınmış.

Beşinci bölümde “ihtiyatlı ortaklar” diye nitelenen “Türkiye ile İsrail’in ilişkilerinin geleceği” masaya yatırılmış.

Altıncı bölümde “huzursuz ortaklık içinde farklılıkları yönetmek” bağlamında “Türkiye-Rusya ilişkileri” incelenmiş.

Yedinci bölümde “gerçekleşmemiş hırslar” diye nitelendirerek Türkiye’nin Kafkaslar ve Orta Asya ilişkilerine mercek tutulmuş.

Sekizinci bölümde “büküm (sapma) noktasına erişme” penceresinden Türkiye’nin Avrupa’yla, Avrupa Birliği’yle ve NATO’yla ilişkileri ele alınmış.

Raporun son bölümü olan dokuzuncu bölüm ise raporun esas bölümü. Bu bölümde “ABD-Türkiye ortaklığı ve ABD ordusu için çıkarımlar” yapılmış.

ABD için ‘kaşıma’ alanları

Raporun dikkat çeken yanlarından biri, Türkiye-Rusya ilişkileri konusunda “çatışma alanları” üzerinde durulması ve deyim yerindeyse ABD yönetimi için bu alanların “kaşıma alanları” olarak belirlenmesidir.

RAND, Türkiye-Rusya ilişkilerinde şu dört alanın çatışma alanı olduğunu belirtiyor: 1) Oyun sonu ve Rusya’nın Suriye’deki varlığı. 2) Rusya’nın PYD/YPG’yle ilişkisi/bağı. 3) Karadeniz’de Rus askeri yığınağı. 4) Türkiye’nin NATO üyeliği, özellikle füze savunma sahası ve diğer konuşlanma/mevziler.

ABD’nin en büyük rahatsızlıklarının başında Türkiye’nin Rusya ve İran’la oluşturduğu Astana Platformu olduğu gerçeği dikkate alınırsa, RAND’ın Türkiye ile İran arasındaki “çatışmalı alanları” nasıl belirlediği de önem kazanıyor.

RAND, Türkiye ile İran arasında şu altı konunun çatışma alanı olduğunu belirliyor: 1) İran’ın Suriye’de enerji geçiş koridoru elde etmek için PKK ile işbirliği konusu. 2) Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki dini farklılıklar. 3) Türkiye’nin NATO üyeliği. 4) İran’ın nükleer programı. 5) Suriye ve Irak’taki insansızlaştırılmış bölgelerin yeniden iskanı. 6) Türkiye’nin Sünni-Cihatçı gruplara desteği.

Türk-Amerikan çatışma alanları

Peki RAND’a göre Türkiye ile ABD arasındaki çatışmaları alanlar ne?

Burası ilginç! Zira ikinci maddede PYD var fakat RAND, Rusya ve İran’ın PKK-PYD ile ilişkisinden farklı olarak ABD’nin silahlandırdığı bu örgütle ilişkisini “taktik” ilişki şeklinde nitelemiş!

O çatışma alanlarını da aktaralım: 1) Suriye politikası. 2) ABD’nin PYD, YPG ve DSG ile olan taktik ilişkisi. 3) Gülen’in iadesi. 4) Erdoğan’ı suç faaliyeti içinde olmakla suçlayan altın kaçakçısı Reza Zarrab’a ABD’de açılan dava. 5) Türk hükümetinin retoriğindeki, resmi ve yarı resmi basındaki ABD karşıtlığı. 6) Türkiye’nin NATO savunma sistemi olmayan savunma sistemi (Rusya’nın S-400’ü) edinmesi. 7) Türkiye’nin ABD vatandaşlarını tutuklaması.

Amerikan çengeli

276 sayfalık bir raporu hakkıyla burada özetleyebilmek elbette mümkün değil. Ancak rapor çok önemli olduğundan başlıklar halinde de olsa üzerinde durmak istedik.

Bitirirken, raporunun esasına da birkaç maddede değinelim. Ve RAND’ın “Türk-Amerikan ikili ilişkilerindeki yıkıcı gelişmeleri önlemek üzere önerdiği uzun vadeli strateji” için atılması gereken adımlar arasında bize çok çarpıcı gelen şu üçüne dikkatinizi çekelim:

1) Rusya’yı dengelemek için NATO üzerinden sürekli Türk ordusuna angaje olunmalıdır.

2) Milli Savunma Bakanı’nın Türkiye’de giderek artan önemi ve “anahtar muhatap” rolü dikkate alınmalıdır.

3) Yeni Milli Savunma Üniversitesi’nin müfredatının geliştirilmesine yardımcı olunmalı ve TSK’nin ABD’deki okullara öğrenci-subay göndermesine devam etmesi teşvik edilmeli.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2020

1 Yorum

Çin-Rusya-Hindistan Bloğu

Londra Zirvesi yaklaşırken, NATO Genel Sekreteri Jens StoltenbergÇin’in ilk kez NATO’nun resmi gündeminde” olduğunu açıklıyordu.

Nitekim öyle de oldu. NATO’nun Londra Zirvesi’nde Çin “risk potansiyeli” görüldü ve fiilen NATO’nun hedefi ilan edilmiş oldu.

Bu, ABD’nin son ulusal savunma stratejisiyle uyumlu bir planlamaydı elbette…

ABD’nin Hint-Pasifik Stratejisi

ABD’nin bir süredir belirlediği ulusal güvenlik stratejisi, Asya-Pasifik stratejisidir. Çin’i bölgesinde çevrelemeyi esas alır bu strateji.

Ancak ABD stratejisini en son güncellediğinde, ismini de güncelledi: Asya-Pasifik stratejisi, Hint-Pasifik stratejisi oldu.

Washington,  açıkladığı Hint-Pasifik stratejisi ile kendi batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölgeyi “ABD’nin geleceği için en kritik bölge” ilan etti.

Pentagon’un şefi, ABD Savunma Bakanı Mark Esper bu stratejiye uygun askeri planlamalarını şöyle özetledi: “Bizim başlıca rakiplerimiz Çin ve daha sonra ise Rusya. Dolayısıyla benim amacım Suriye olsun veya Afganistan olsun, asker sayımızı buralardan düşürüp ülkeye getirip daha büyük görevler için tekrar eğitmek veya onları Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırmaktır.” (20.12.2019)

Evet, ABD, neredeyse 30 yıldır esas rakibinin Çin olacağını görüyor, biliyor ve ilan ediyor. Bu nedenle de neredeyse 20 yıldır adım adım Asya-Pasifik stratejisi inşa etti.

Peki, ne oldu da Asya-pasifik stratejisi, Hint-Pasifik stratejisi oldu?

Denilebilir ki, Ortadoğu’yu tamamen bırakarak Pasifik’e yönelmek ABD emperyalizmi için uygun olmayacağından, Pentagon bir sentez yaparak, Hint okyanusundan, yani Ortadoğu’nun hemen doğusundan başlayarak hattını genişletiyor…

Kuşkusuz bu da var. Ancak esas nedenin Hindistan’ı yanına çekmek olduğu anlaşılıyor. Açıklayalım:

Üçlü işbirliği modeli

Rusya’nın ünlü Dışişleri Bakanı (sonra da Başbakanı) Yev­geny Primakov, 1990’ların sonunda ABD’ye karşı Rusya-Çin-Hindistan bloğunun oluşturulması gerektiğini savunuyordu.

21. yüzyılı Amerikan yüzyılı yapmak isteyen küresel he­gemon ABD’ye karşı ancak böylesi bir birlikle karşı durula­bilirdi.

Pratikte bu gerçekleşti: Rusya, Çin ve Hindistan hem Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) içinde hem de BRICS içinde birlikteler.

Kuşkusuz üçlü içinde Hindistan’ın Rusya ve Çin’e göre ABD’yle ilişkileri farklı bir noktada. Bu da Hindistan’ın So­ğuk Savaş boyunca Rusya’yla yakın durmasına rağmen güçlü bir Çin endişesi bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Aslında üçlü içindeki ikili ilişkiler açısından ABD’ye karşı işbirliği olduğu gibi, kendi aralarında rekabet, gelecek endi­şeleri ve bugün kritik seviyede olmayan kimi ulusal çıkar çatışma­ları da vardır.

Ancak, esas eğilimin, üç ülkenin de işbirliği yönünde olduğu görülüyor.

ABD’nin hedefi: Üçlü işbirliğini bozmak

ABD, 21. yüzyılı “Amerikan Yüzyılı” ilan ederken, hızla büyüyen Çin’e karşı “daha geniş Batı” inşa etmeyi önüne hedef koymuştu.

Daha geniş Batı, Rusya’yla olacaktı. Zayıflayan, eski Sovyet bölgelerini ABD’ye kaptıran Rusya, Batı’yla yan yana olmaya mecburdu Washington’a göre. Anımsayalım: O yıllarda AB-Rusya ve NATO-Rusya konseyi gibi mekanizmalar kuruldu…

Ancak bu gerçekleşmedi ve Vladimir Putin döneminin başlamasıyla silkelenen Rusya, yeniden yükselişe geçti.

İşte o şartlarda ABD için esas büyük problem başlamıştı: Çin-Rusya işbirliği…

ABD açısından Çin-Rusya ittifakı, “kesin yenilgi” demekti.

İşte ABD son yıllarda şu esasa göre hareket etmeye çalışıyor: Çin-Rusya ittifakına karşı Hindistan’ı yanına çekmek…

Zira bir zamanlar Primakov’un öngördüğü Çin-Rusya-Hindistan bloğu kurulursa, ABD emperyalizmi teslim bayrağı çekmek durumunda kalacak!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Ocak 2020

Yorum bırakın

Irak’ta ABD-İran mücadelesi

ABD’nin Kasım Süleymani suikastıyla ortaya çıkan sorun; Washington ile Tahran’ın Irak’taki “varlık” mücadelesidir: Özetle ABD İran’ı, İran da ABD’yi Irak’tan çıkarmak istiyor.

ABD’nin İran’la ilgili temel hedefi, rejimi yıkmak ve “Batı’yla uyumlu” yani ABD’nin bölge hesaplarına karşı çıkmayan bir rejimin inşa edilmesini sağlamak.

ABD bu ana hedefi gerçekleştirmek için iki alt hedef belirlemiş durumda:

1. İran’ı baskılayarak içeriye hapsetmek.

2. İçeride rejim karşıtı ayaklanma için şartları olgunlaştırmak.

ABD bu iki alt hedef için, iki ayaklı bir strateji geliştirmiş durumda.

Stratejinin birinci ayağı; “İran’ı baskılayarak içeriye hapsetme” hedefi için Tahran’ın Lübnan’daki nüfuzunu, Yemen ve Bahreyn’deki etkisini, Suriye’deki ve Irak’taki varlığını kesmek.

Stratejinin ikinci ayağı; “rejim karşıtı ayaklanma için şartları olgunlaştırma” hedefi için ambargo uygulayarak İran’ın ekonomisini zayıflatmak ve bu zeminde halk ile yönetimi karşı karşıya getirmek.

İran-Suriye bağlantısını kesme hamlesi

ABD, stratejisinin birinci ayağını gerçekleştirebilme şansı bulamadı geride kalan yıllarda. Ve İran’ı, bulunduğu en uzak noktadan başlayarak sınırlarına doğru baskılayamadı bir türlü…

Bir süredir, bu stratejisinin içinde “bağlantı koparma” taktiği için planlama yapıyordu. Örneğin silahlandırdığı PKK’nin Suriye kolu PYD’yi, Irak-Suriye sınırına konuşlandırarak, İran ile Suriye arasındaki bağlantıyı kesmek istiyordu.

Barış Pınarı Harekâtı sonrasında ABD’nin Türkiye ile imzaladığı 17 Ekim mutabakatı, kısmen bu taktik hedefle de ilgiliydi. Türkiye’nin Suriye içerisinde kısa bir derinlikte tampon kurmasına razı olan ABD, o tamponun altındaki bölgede PYD’yi tahkim ederek, İran’a karşı sete dönüştürmeyi hesapladı. Trump’ın Erdoğan ile imzaladığı 17 Ekim mutabakatından bir hafta sonra, 24 Ekim’de yaptığı “Kürtlerin petrol bölgelerine yönelme zamanı gelmiştir” açıklaması, işte o planlamayla ilgiliydi. Trump bir taşla iki kuş vurma peşindeydi.

Kasım Süleymani suikastı ise ABD’nin Irak-Suriye sınırından içeri girerek, doğrudan Irak’ın içinde İran varlığına karşı hamle yapması demekti. Nitekim Washington bu terörist saldırısını “İran’ın kolunu kesmek” şeklinde tanımladı!

ABD’nin Irak’tan çıkarılması gündemde

Ancak ABD’nin hamlesi ters tepti. ABD, İran’ı Irak’tan çıkartmak üzere hamle yapmışken, kendisinin Irak’tan kovulması gündeme geldi: Irak Parlamentosu Amerikan askerlerinin ülkeden çıkarılmasını öngören yasa tasarısını onayladı (5.1.2020).

Trump’ın buna yanıtı ise “emperyalist küstahlığını ve işgalci ahlaksızlığını” resmediyordu: “Eğer ayrılacaksak bize elçilikler için, inşa ettiğimiz yapılar için, yaptığımız yatırım için 35 milyar dolar ödemek zorundasınız. Yoksa biz orada kalacağız” (12.1.2020).

Evet, ABD’nin hamlesi ters tepti. Üstelik Amerika, İran’a karşı Trump’ın arkasında da birleşmiyor! Hatta ABD Temsilciler Meclisi, Trump‘ın İran’a yönelik askeri eylemlerine kısıtlama getiren karar tasarısını bile onayladı (10.1.2020).

Dahası Tahran yönetimi ABD’nin Irak’taki iki üssünü 8 Ocak’ta vurarak, Süleymani suikastına karşı “ölçülü” bir yanıt da verdi.

Aynı saatlerde Ukrayna Havayollarına ait bir yolcu uçağının İran’da düşmesi ve 176 kişinin ölmesi ise vahim bir olaydı…

ABD’nin uçak kazası sevinci!

ABD ve Batı hızla bu olayda İran’ı suçladı. Doğrusu biz de İran’ın Ukrayna uçağı düşürmesinin hiçbir mantığı olmadığı gerçeğine bakarak, Batı’dan gelen bu saldırıyı “komplo” olarak niteledik başta…

Ancak Tahran yönetimi üç gün sonra, uçağın, füze saldırısı olduğu gece, yanlışlıkla vurulduğunu açıkladı ve özür diledi.

Rusya Savunma Bakanlığı uzmanı İgor Korotçenko’nun değerlendirmesinde olduğu gibi, bu kazaya “tehdit seviyesinin yanlış değerlendirilmesi ve zaman yetersizliği” yol açmıştı. İran’ın Irak’taki ABD üslerini vurduğu ve ABD’nin karşı saldırısının beklendiği saatlerde meydana gelen bir “kazaydı” son tahlilde…

Kuşkusuz ABD’ye koz veren bu yanlışın muhasebesi tüm yönleriyle yapılmalı ve 176 insan hayatının hesabı verilmelidir. Tabi bunu ABD stratejisinin ikinci ayağı olan “rejim karşıtı ayaklanma için şartları olgunlaştırma” hedefini beslemeden yapmak gerekir…

1988’de “bilerek” bir İran uçağını düşüren ve 290 sivili katleden ABD, aynı emperyalist utanmazlıkla, İran’ın yanlışlıkla düşürdüğünü kabul ettiği ve özür dilediği bir uçak kazasını, “rejim karşıtı ayaklanmaya” dönüştürebilme peşinde! Trump bu hedefle Farsça tweet bile atıyor!

Fakat nafile! Er geç ABD emperyalizmi bölgemizi terk edecek; ya çekilerek, ya da anladığı şekilde kovularak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 20120

1 Yorum

Ankara-Moskova hattındaki sorunlar

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 2019 yılı değerlendirme toplantısında şöyle dedi: “Rusya ile her şey iyiye gidiyor mu derseniz anlaşamadığımız noktaların olduğunu söyleyebiliriz. Gerek Suriye içinde gerekse Kırım gibi konularda ve Karadeniz’de anlaşamadığımız noktalar var. Şimdi Libya’da da iki önemli aktör haline geldik.” (6.1.2020)

Çavuşoğlu bu sözleri, Putin’in Türkiye’ye gelmesinden sadece 48 saat önce söylüyor!

Tek tek bu konulardaki sorunlara geçmeden, Putin’in Türkiye ziyaretinden 24 saat önce, 8 yıl aradan sonra gittiği Şam’dan verdiği mesajlara bakalım:

Putin’in sembolleri

1. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’un belirttiğine göre Putin Esad’la Şam’da buluşmasında “Suriye’nin devlet kimliğinin ve toprak bütünlüğünün geri kazanılması yolunda büyük bir mesafe kat edildi” ve “Yeniden tesis edilen barışçı yaşamın belirtileri Şam caddelerinde çıplak gözle görülebiliyor” dedi.

Putin bu sözleriyle başta ABD olmak üzere Suriye’yi bölmek isteyen tüm kuvvetlere “kazanamadınız” mesajı veriyor.

2. Putin Şam ziyareti sırasında Esad’la birlikte Emevi Camisi’ni ziyaret etti.

Anımsayalım: Erdoğan hükümeti Şam rejimini devirmeyi önüne hedef koyduğunda, bunu “İnşallah Şam’a gidip, Emevi Camisi’nde namaz kılacağız” diyerek sembolleştirmişti.

Putin ise Erdoğan’a “Emevi Camisi’ne Esad’ı devirerek değil, Esad’la el ele girilebileceği” mesajını vermiş oldu!

3. Putin’in ziyaretinden hemen önce Rus donanmasının en önemli savaş gemilerinden Mareşal Ustinov İstanbul’a geldi. Boğaz’ın girişine demirleyen Rus gemisi, bir nevi, “Montrö’yü deldirtmem” mesajı verdi!

Gelelim Ankara-Moskova hattındaki sorunlara…

İdlib ve Libya sorunu

1. Erdoğan ile Putin arasındaki en sıcak Suriye sorunu, İdlib sorunudur. Moskova uzunca bir süredir masada olan bu sorunu, Ankara’yı “Washington’a itmeden” çözmeye çalışıyor.

Sorun; İdlib’de Rusya ve Suriye’nin terörist dediği ama AKP hükümetinin dost kuvvet gördüğü unsurların varlığı… Moskova Suriye ordusunun bu grupları temizlemesini ve İdlib’e egemen olmasını istiyor. AKP hükümeti ise bu unsurlar üzerinden İdlib’de bulunmak ve buraya dayanarak Afrin’deki varlığını korumak niyetinde.

2. Moskova zaman zaman Suriye ordusunun İdlib’de operasyonuna yeşil ışık yakarak Ankara’yla ilişkisine balans ayarı yapıyor. Son olarak Ankara Libya’ya asker göndermeyi gündeme getirince bu yaşandı ve Türkiye’nin iki gözlem noktasının çevresi Suriye ordusu tarafından ele geçirildi.

Öte yandan Libya konusunda Moskova doğrudan tavrını da ilan etti. Kremlin Sözcüsü Peskov, açık açık Türkiye’nin askeri müdahalesinin Libya’daki krizin çözümüne katkı sunmayacağını belirtti (26.12.2019)

Zira Ankara ve Moskova Libya’da farklı aktörleri destekliyor. Moskova’nın bu konudaki avantajı, Türkiye’nin desteklediği aktörle bağını kesmemiş olmasıdır.

Kırım ve Karadeniz sorunları

3. Çavuşoğlu’nun ilan ettiği Kırım sorunu ise en başından beri Ankara ile Moskova arasında bir sorun olarak duruyor. ABD’nin Ukrayna’yı NATO’ya alarak Rusya’nın dibine kadar girmeye çalışmasına Moskova karşı hamle yapmış ve Kırım’ı Ukrayna’dan koparmıştı.

Ancak Ankara buna karşı çıktı ve “Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını kabul etmiyoruz” diyerek bunu resmi bir tavra dönüştürdü. Oysa Kırım Tatarlarının Ankara’ya mesajı netti: “Bu bizim tercihimiz.”

4. Çavuşoğlu Rusya ile sorunları listelerken, Karadeniz’i de eklemiş! Oysa Kanal İstanbul’dan kaynaklanacak Montrö sorununu saymazsak, Ankara ile Moskova arasında Karadeniz’de bir sorun yok. Montrö’nün delinip ABD gemilerinin Karadeniz’e “sınırsız” bir şekilde girebilmesi ise Moskova’nın kırmızıçizgisi!

İşbirliği stratejik düzeye çıkarılmalı

Biz bu makaleyi yazı işlerine teslim ettiğimizde henüz Erdoğan ile Putin bir araya gelmemişti. Umarız Ankara ile Moskova hattındaki bu sorunların en azından kolay olanları çözülür ve ABD’nin Kasım Süleymani suikastı sonrası bölge tansiyonunun daha da arttığı bir süreçte Türk-Rus işbirliği derinleşir.

AKP hükümetinin Neo-Abdülhamitçi yaklaşımı ve Erdoğan’ın ifadesiyle “Rusya’yla ilişkilerin ABD ve AB’yle ilişkilere alternatif görülmemesi” nedeniyle taktik düzeyde kalan Türk-Rus işbirliğininin stratejik düzeye çıkarılması, herkesin yararına…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2020

4 Yorum

İRAN’DA ABD-ÇİN ÇEKİŞMESİ

ABD, Kasım Süleymani suikastı ile İran’a karşı uyguladığı baskı politikasının seviyesini yükseltmiş oldu.

Fakat ABD için İran karşıtlığı sadece İran karşıtlığı değil, en az onun kadar da Çin karşıtlığıdır. Şundan:

1. ABD’nin İran’ı kuşatma stratejinin başarılı olması, İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin’in bu ülkeden petrol tedarik etmesini engelleyebilmesine bağlıdır. Çin İran petrolünü aldıkça, ekonomisi batmayacak ve Tahran yönetimi direnmeye devam edebilecek.

2. ABD, ileride kaçınılmaz olarak hesaplaşmaya gideceği Çin’in daha da büyümesini önleyebilmek için, enerjiye bağımlı bu ülkenin enerji nakil hatlarını kesmek istiyor.

ABD’NİN KÂBUSU: KUŞAK VE YOL İNİSİYATİFİ

ABD, Çin’in Afrika ve Avrupa’ya uzanan kara ve deniz ipek yollarını, küresel liderliğine meydan okuyan en önemli proje olarak görüyor. Zira Çin’in “kuşak ve yol inisiyatifi” sadece dev hacimli bir ekonomi projesi değil, aynı zamanda ABD’nin geleneksel müttefiki Avrupa’yı Asya-Pasifik’e bağlayan bir siyasal hat…

ABD, “kuşak ve yol inisiyatifi”ni boğmak için planlamalar yapıyor. Hedefi şu: Çin’i bölgesine sıkıştırmak…

ABD’nin bu hedefi gerçekleştirmek için izleyeceği strateji, projeyi kesmek için en ileriden geriye doğru belirlediği üç hatta dayanıyor:

İlk hat, deniz İpek Yolu’nu güney Çin Denizi’nde, kara ipek yolunu Orta Asya’da kesmek.

Bu olmadığı taktirde, ikinci hat Ortadoğu, üçüncü hat Balkanlar olacak.

ÇİN-PAKİSTAN KORİDORU’NUN ÖNEMİ

Çin, ABD’nin deniz İpek Yolu’nu kesmeye yönelik ilk hat hamlesine karşı çok önemli bir manevra yaptı ve deniz yolunu kısaltıp, karaya bağladı.

ABD Malaka Boğazı’nı tutarak Arap/Fars Körfezi’nden Çin’in doğu limanlarına ulaşan önemli ticaret yolunu kesme gücünü elinde tutuyordu. Çin ABD’nin bu gücünü boşa çıkaran bir hamle yaptı ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nu kurdu.

Pakistan’ın Umman Denizi’ndeki Gwadar Limanı’nı satın alan Pekin yönetimi, bu limanı Pakistan karayolu ile Çin’in batısına bağladı. Böylece İran’dan petrol alıp Hürmüz Boğazı’ndan çıkan bir tanker ABD denetimindeki Malaka Boğazı’na girmeden, Umman Denizi’ndeki Gwadar’a petrolü boşaltıyor ve petrol karadan/boru hattı ile Çin’e ulaşıyor.

Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun Çin ayağı Kaşgar eyaletidir; yani Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’nin batı komşusu… Bölgedeki ABD merkezli kışkırtmaların nedeni elbette ABD’nin Uygur sevgisi değil, işte bu stratejik hattır!

KÖRFEZ AĞZINDA GÜÇ MÜCADELESİ

Çin-İran bağlantısını Malaka Boğazı ile kesemeyen ABD, şimdi doğrudan Arap/Fars Körfezi’nin ağzını, Hürmüz Boğazı’nı tutmaya çalışıyor.

ABD bu amaçla bölgede Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle birlikte İran’a karşı (ve elbette Çin’e karşı) bir “deniz koalisyonu” kurdu; şimdi bunu bölgedeki ve Batı’daki müttefikleriyle genişletmeye çalışıyor.

Çin’in bu hamleye karşı-hamlesi ise Rusya ve İran’la birlikte geçen hafta Körfez’in açıldığı Umman Denizi’nde deniz tatbikatı yapması oldu!

ABD HEGEMONYASININ SONU

Önümüzdeki süreçte bu ikinci hatta kıyasıya mücadele olacak. Burada da Çin’in “Kuşak ve Yol İnisiyatifi”ni kesemeyen ABD, üçüncü hatta, yani Balkanlar’da savunmaya geçecek.

Çin’in “Kuşak ve Yol İnisiyati” kapsamında kiraladığı başta Pire Limanı olmak üzere, Balkanlar’dan Libya’ya kadar uzanan bölgede ve toplamda Doğu Akdeniz’de kıran kırana bir çarpışma yaşanacak.

ABD o üçüncü hatta da başarılı olamayınca, ki olamayacak, bu kez kaçınılmaz olarak pek çok bölgeden çekilecek ve Çin’i hedef almak üzere Hint-Pasifik stratejisine uygun olarak bölgeye askeri yığınak yapacak. (Ya da büyük hesaplaşmayı göze alamayıp geri çekilecek, Çin’le birlikte dünyaya liderlik edebilmenin yolunu arayacak.)

Fakat hiçbir strateji, inişe geçen ABD hegemonyasının sonunun gelmesini durduramayacak!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Ocak 2020

2 Yorum

Süleymani suikastının olası sonuçları

ABD’nin İran’ın en önemli isimlerinden Kasım Süleymani’yi bir terör saldırısıyla öldürmesi, fay hatlarını yerinden oynatma özelliğine ve bölgesel bir savaş çıkarma niteliğine sahip bir “siyasi suikast”tır!

Peki ABD bu suikastla neyi amaçladı?

1. ABD Başkanı Donald Trump’ın iki taktik hedefi var: Birincisi, azil baskısı altındayken, içerideki muhaliflere güç gösterisi yapmak; ikincisi de ikinci kez seçimlere girebilecek “şeytanla savaşan lider” profili çizebilmek.

2. Ancak ABD’nin stratejik hedefi ise şu: Suriye ve Irak’ta etkinlik gösteren Kudüs Gücü komutanını ve Irak’ta etkinlik gösteren Haşdi Şabi komutanlarını vurarak, İran’ın Irak ve Suriye’deki “kollarını” kesmek.

Suikastın ilk sonuçları

1. ABD’nin Kasım Süleymani suikastı ters tepti ve İran’ı bileştirdi. Muhafazakarı da, reformcusu da, rejime muhalif diğer kesimler de ABD’nin bu terör saldırısına karşı aynı düzlemde buluştu. Oysa ABD ekonomik ambargo uygulayarak ve İran’ı kuşatarak, halk ile yönetimi, reformcularla muhafazakarları karşı karşıya getirmeyi hedeflemişti.

2. ABD’nin Kasım Süleymani suikastı ters tepti ve Irak’ta Amerikan karşıtlığını güçlendirdi. Zira Süleymani ile birlikte öldürülen Haşdi Şabi komutanı ile öncesinde ABD’nin yine hava saldırısıyla öldürdüğü Haşdi Şabi komutanları, resmi görev yapan Iraklılardır!

Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi, bu nedenle suikastları “Resmi görev yapan Iraklı askeri liderin suikastı Irak halkı, devleti ve hükümetine karşı düşmanlıktır” diye niteledi. Ayrıca Irak Ulusal Güvenlik Konseyi toplandı ve “ABD’nin Irak’taki askeri varlığına son vermeyi” gündemine aldı. Ve öncelikle de Irak’taki ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Irak Başbakanı ve Silahlı Kuvvetler Komutanı Abdülmehdi’nin onayı olmadan, eylem yapamayacağı ilan edildi.

3. Öte yandan yine ABD’nin askeri güç bulundurduğu Afganistan da ABD’ye karşı tutum aldı. Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani, kendisini telefonla arayan ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya “Afganistan topraklarını üçüncü bir ülkeye saldırı için kullandırtmayacaklarını” belirtti!

Bundan sonra ne olabilir?

1. İran’ın ABD’ye bir yanıtı olacaktır. Fakat bu konvansiyonel nitelikte bir yanıt değil, büyük ihtimalle İran’ın vekillerinin ABD’nin vekilleriyle yaptığı vekalet savaşı düzleminde olacaktır. Yani vekiller savaşının asiller savaşına dönüşme olasılığı çok düşüktür. Ancak vekalet savaşının seviyesinin yükselmesi hatta yeni cepheler açılması da ciddi olasılıktır. Nitekim Süleymani’ye suikastın ardından Irak’ta önce ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği yakınına, ardından da ABD’nin Irak’taki en büyük askeri üssü olan Selahaddin’deki Beled üssüne füze saldırısı düzenlendi.

2. Bir diğer olasılık ise, her ne kadar suikastın ardından ABD bölgeye ek 3.500 asker gönderdiyse de, Trump ve ekibinin, bu olayı “Ortadoğu’dan çekilerek Pasifik’e yığınak yapmak” şeklindeki ana stratejilerini uygulamaya vesile edebileceğidir.

Nitekim Trump ve ekibi uzunca bir süredir “Suriye’den çekilmek istediğini” söylüyor, ancak iç tepki nedeniyle bunu tam olarak gerçekleştiremiyordu. ABD Savunma Bakanı Mark Esper, temel hedeflerini şu sözlerle açıklamıştı: “Bizim başlıca rakiplerimiz Çin ve daha sonra ise Rusya. Dolayısıyla benim amacım Suriye olsun veya Afganistan olsun, asker sayımızı buralardan düşürüp ülkeye getirip daha büyük görevler için tekrar eğitmek veya onları Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırmaktır.” (20.12.2019)

3. ABD eğer Ortadoğu’dan asker çekmek zorunda kalırsa, bunu ancak İsrail’in güvenliğini garantiye alarak yapabilecektir. Bu da haliyle Washington ile Tahran arasında, Obama dönemindeki gibi bir anlaşma yapılmasını gerektirir.

Nitekim tarihte buna benzer olaylar, beklenildiğinin tersine, savaşı değil, barışı getirmiştir. Trump’ın suikastın ardından verdiği şu mesajlar da bu olasılığa bir ölçüde işaret etmektedir: “Dün savaş başlatma değil, savaşı durdurma yönünde karar aldık. İran halkına son derece saygı duyuyoruz ve İran’da rejim değişikliği peşinde değiliz. İran, bölgeyi istikrarsızlaştırmak için vekillerini kullanmaya derhal son vermeli.” (3.1.2020)

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye, ABD’nin İran’a karşı bölgesel savaşı tetikleyebilecek bu hamlesinin olası sonuçlarından etkilenecek ülkelerden biridir. Zira doğrudan İran’ı hedef alan Kürecik Radarı Malatya’dadır. Yine başta İncirlik olmak üzere ülkemizde pek çok Amerikan üs ve tesisi vardır.

Ankara bu nedenle, olayı fırsata çevirmeli ve ABD ile İran arasında arabuluculuk yapma potansiyeline en sahip ülke olarak, -bölgedeki “yalnızlığını” da giderecek- bir diplomasi atağı başlatmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ocak 2019

1 Yorum

Kanal Çanakkale: Karadeniz’e NATO yolu

16 Aralık’ta bu köşede yazdık: “Kanal İstanbul: Karadeniz’e NATO yolu”dur!

Özetle, ABD’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi nedeniyle Karadeniz’e istediği gibi giremediğini, geride kalan yıllar içinde bu sözleşmeyi devre dışı bırakmaya yönelik kimi hamleler yaptığını, Kanal İstanbul’un ABD’ye Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni (Bulgaristan ve Romanya üzerinden) delme fırsatı yaratacağını belirttik.

Ve yine özetle ABD’nin Karadeniz’in batısındaki Bulgaristan ve Romanya’yı NATO ve AB’ye üye yaparak, Karadeniz’in doğusundaki Gürcistan’da “turuncu darbe” yaparak ve Karadeniz’in kuzeyinde Ukrayna’yı NATO’ya üye yapmaya çalışarak, geçmiş yıllarda bu denizi kuşatmaya çalıştığını, fakat başaramadığını belirttik.

İkili hukuk sitemi doğurur

Kanal İstanbul’u destekleyenlerin bu konudaki temel argümanı ise şu oldu: Montrö Boğazlar Sözleşmesi bir bütündür; Marmara Denizi ile İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kapsar. Bir gemi, Çanakkale Boğazı’ndan geçtiği için, sonrasında İstanbul Boğazı yerine Kanal İstanbul’u kullansa bile, o bütünlük nedeniyle, Montrö Sözleşmesi’ne tabi olacaktır.

Ancak mesele şu ki, Kanal İstanbul ile o bütünlük bozulacak ve “ikili bir hukuk sistemi” oluşacaktır. Bu da Montrö’yü delmek isteyenlere, sözleşmeyi feshedip, yeni sözleşme yapma fırsatı doğuracaktır. Yeniden bir konferans toplandığında da, Deniz Hukuku Sözleşmesi artık meselenin zemini olacağından, Türkiye’nin egemenlik hakkı zayıflayacak ve ABD’ninkiler dahil her gemiye “transit geçiş hakkı” doğacaktır.

ÇED Raporu’ndaki Çanakkale Kanalı önerisi

Bu arada ÇED Raporu’nu inceledikçe, daha vahim konularla karşılaşıyoruz.

ÇED Raporu, Kanal İstanbul dışında bir de “Kanal Çanakkale” açılmasını “öneriyor”!

Evet, yanlış okumadınız; ÇED Raporu’nun 1426. sayfasında (6. bölümünün 155. sayfasında) “Zincirbozan-Gelibolu mevkiinden Saros Körfezi’ne bir kanal açılması” öneriliyor!

Yani Ege’den Marmara Denizi’ne girecek bir geminin Çanakkale Boğazı’nı kullanması yerine, boğazı devre dışı bırakarak Ege Denizi-Saros Körfezi-Marmara Denizi yolunu izlemesi isteniyor!

Yani Ege’den Karadeniz’e geçecek bir askeri gemiye İstanbul Boğazı dışında Çanakkale Boğazı’nı da kullanmama olanağı sağlanmış oluyor!

Karadeniz NATO’nun ‘mücadele alanı’

Montrö Sözleşmesi’nin Kanal İstanbul’la delinmeyeceğini, çünkü Çanakkale Boğazı’nın da Montrö’ye tabi olduğunu söyleyenler ne der şimdi bu duruma?

Bir askeri gemi Ege Denizi’nden Çanakkale Boğazı yerine Kanal Çanakkale’yi kullanarak Marmara Denizi’ne girerse, oradan da İstanbul Boğazı yerine Kanal İstanbul’u kullanarak Karadeniz’e girerse, Montrö Boğazlar Sözleşmesi iyice tehlikeye girmiş olmaz mı?

Olur, hem de iki kat olur!

“Kanal Çanakkale, ÇED Raporu’nda yer alan bir öneriden ibarettir” denilemez, zira gerçekte toplam bir planlamaya işaret etmektedir.

Daha önce de belirttiğimiz üzere, Erdoğan’ın 2016’da NATO’yu Karadeniz’e çağırmasından bu yana ittifak her toplantısında adım adım Karadeniz’e ilgisini artırmış, en sonunda da Karadeniz’i NATO için “mücadele alanı” olarak belirlemiştir!

ABD’nin Doğu Avrupa ve Kafkasya üzerinden Rusya’ya karşı “işe yarayan” bir basınç oluşturabilmesi için Karadeniz’i kullanabilmesi kritik önemdedir. ABD bu amaçla Karadeniz’e Montrö’ye takılmadan sınırsız girmek, deniz üssü kurarak Rus filosuna karşı bir filo konuşlandırmak istemektedir.

Kanal İstanbul ulusal güvenliğe tehdittir

Dolayısıyla Kanal İstanbul, ulusal güvenliğimize ve Karadeniz’i bir barış denizi olarak koruyabilmemize karşı açık bir tehdittir!

Türkiye’yi Ege’de, Doğu Akdeniz’de “fiilen” kuşatmış olan ABD’ye bir de kuzeyimizde “kuşatma” olanağı vermek, büyük gaflet olacaktır!

Ulusal ekonomiyi çökerterek, kamu kurumlarını satarak elde avuçta bir şey bırakmayanlar, şimdi iktidarlarını sürdürebilmek için toprak satmaya başlamıştır! ÇED Raporu’nda da görüleceği üzere Kanal İstanbul AKP için öncelikle bir “gayrimenkul projesi”dir!

Fakat iktidarını sürdürebilmek adına para bulma öncelikli hazırlanmış bu proje, ABD ve NATO’ya Karadeniz yolu açmaktadır!

O nedenle bu proje kesinlikle kabul edilemez ve hayata geçirilemez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2020

2 Yorum

ABD’nin Körfez baskısına üçlü yanıt

Çin, Rusya ve İran, 27-30 Aralık 2019 tarihlerinde Umman Körfezi ve Hint Okyanusu’nda ortak deniz tatbikatı yaptı.

İranlı Tuğamiral Gulam Rıza Tahani, tatbikatın mesajını şöyle açıkladı: “Bu tatbikatın mesajı barış, dostluk ile işbirliğimiz ve birliğimiz sayesinde kalıcı güvenlik… Ve sonucu da İran’ın tecrit edilemeyeceğini göstermek olacak.”

Üç ülke arasındaki bu tatbikat, askeri bir tatbikattan fazla bir anlam taşıyor ve doğrudan ABD’nin bölgeye ilişkin planlamasına yanıt veriyor.

Nedir o planlama? Çok kısaca anlatalım:

Enerji nakil hatları kontrol mücadelesi

ABD, açıkladığı Hint-Pasifik stratejisi ile kendi batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölgeyi “ABD’nin geleceği için en kritik bölge” ilan etti.

Bu strateji içerisinde ise somut olarak İran’a ambargo uyguluyor ve Basra-Fars Körfezi’ne basınç uyguluyor. ABD’nin İran’a ambargosu, İran kadar Çin’i de hedef alıyor. Zira Çin, İran’ın en büyük petrol alıcısı durumunda…

ABD Basra-Fars Körfezi’yle Çin limanları arasındaki bağlantıyı, öncelikle Malaka Boğazı üzerinden tutuyordu. Çin bu engeli Kaşgar’dan Pakistan’dan kiraladığı Gwadar Limanı’na petrol boru hattı inşa ederek devre dışı bıraktı. Böylece İran’dan petrol alan Çin gemileri Malaka Boğazı’ndan geçmeye gerek kalmadan, hemen körfezin çıkışındaki Umman Denizi üzerinde bulunan Gwadar Limanı’na petrolü boşaltacak…

ABD, Çin’in bu hamlesine karşı ikincil olarak doğrudan Basra-Fars Körfezi’ni baskılayarak yanıt vermeye çalışıyor.

Dolayısıyla Çin, Rusya ve İran’ın Umman Denizi ile Hint Okyanusu’nda yaptığı ortak tatbikat, ABD’nin bu ikincil hamlesine yanıt niteliği taşıyor.

Yani, Körfez’den Çin’e uzanan enerji nakil hatlarının kontrolü üzerindeki mücadelede yeni bir hamle gelmiş oluyor.

ABD ile ortakları arasına girme taktiği

Öte yandan Çin ve Rusya, ortak tatbikata rağmen, ABD’nin bölgedeki ortaklarına karşı da “esnek diplomasi” uyguluyor.

Şöyle ki:

ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle birlikte İran’a karşı bir “deniz koalisyonu” kurdu.

Ancak Çin ve Rusya, ABD’nin “ortaklarıyla” yakın işbirliği yaparak bu ortaklığın katılaşmasını önlemeye çalışıyor.

Örneğin Çin Halk Kurtuluş Ordusu, geçen ay Suudi Arabistan’la Kızıldeniz’de tatbikat yaptı. Örneğin Rusya, Suudi Arabistan’la askeri görüşmeleri yapıyor.

Yani Beijing ve Moskova, İran’la işbirliği dışında, ABD ile ortakları arasına da girmeye çalışıyor ve bölgede ABD’yi yalnızlaştırabilmeyi önüne hedef koyuyor.

Büyük güç mücadelesi sahnesi

Öte yandan bölge petrolüne büyük ihtiyacı olan Japonya da “su yollarını korumak” gerekçesiyle bölgeye askeri bir gemi ve iki devriye uçağı gönderme kararı aldı.

Ancak Japonya, ABD’nin yaptığı çağrıya uymayacağını ve “deniz koalisyonu”na katılmayacağını açıkladı.

Yine hızlı büyüme ve atılım içindeki Hindistan da bölge petrolünün önemli alıcılarından biri ve üstelik bölgeye en yakın konumda…

Sonuç olarak Basra-Fars Körfezi’nden Hint Okyanusu’na uzanan hat; ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Japonya gibi büyük kuvvetlerin ciddi güç mücadelesine sahne olacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Aralık 2019

 

Yorum bırakın

Libya’nın birliği savunulmalı

AKP hükümeti, yaptığı “deniz yetki alanının sınırlandırılması” anlaşmasının hayata geçirilebilmesi için Libya’ya asker gönderip, Trablus hükümetini savunması gerektiğini söylüyor.

Fakat, o anlaşmanın hayata geçebilmesi için Doğu’daki Tobruk hükümetine karşı Batı’daki Trablus hükümetini savunmak yetmiyor çünkü anlaşmaya konu olan deniz alanına denk gelen kıyı Trablus hükümeti egemenliğindeki topraklarda değil, Tobruk hükümetinin egemenliğindeki topraklardadır!

Bu nedenle de anlaşmanın hayata geçmesi için Trablus hükümetinin iç savaşta Türkiye desteği ile Tobruk hükümetini devirmesi ve Libya’nın tamamına hâkim olması gerekiyor.

Peki bu mümkün müdür? Sahaya ve Tobruk ile Trablus hükümetlerinin arkasındaki kuvvet dağılımına bakılırsa, pek mümkün görünmüyor!

Neden 2009’da değil de 2019’da?

Bu durumda haliyle insanın aklına şu soru geliyor: AKP hükümeti yaptığı anlaşmayı korumak için mi Libya’ya asker göndermek istiyor? Yoksa Libya’ya asker gönderebilmeye gerekçe bulabilmek için mi o anlaşmayı yaptı?

Bu soruyu şundan soruyoruz:

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, AKP hükümetinin Annan Planı’nı desteklediği süreçte kazandığı manevra alanı ile 21 Mart 2003’ten itibaren geçerli olmak üzere Münhasır Ekonomik Bölge (EB) ilan etmiş; 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da da İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşması yapmıştı.

Bu gelişmeler üzerine Libya ve Suriye de 2009 yılında sırayla MEB ilan etmişti.

Bugün AKP hükümetine Libya ile deniz yetki alanı anlaşması yapması gerektiğini söyleyenler, o gün de söylemişti! Ancak AKP hükümeti 2009’da değil, 2019’da bu anlaşmayı yaptı?

Peki neden 10 yıl gecikti? 2009’da ne Serraj vardı ne de Hafter! O gün anlaşmayı yapsalar, Libya’nın bütünüyle yapmış olacaklardı!

Hatta şöyle de sorabiliriz: AKP hükümeti o anlaşmayı neden 2018 yılında değil de 2019 yılında yaptı?

Çünkü 2019 Nisan’ında, destekledikleri Trablus’taki İhvan rejimi saldırıya uğradı ve iş savaşı kaybetme riskiyle karşı karşıya geldi! (AKP de gayrı resmi olarak o tarihten itibaren Libya’ya kuvvet gönderdi!)

Rusya’yla gerilim

AKP hükümetinin Libya’ya asker gönderme hazırlığına Rusya’nın ilk tepkisi İdlib üzerinden oldu: Moskova, Suriye ordusunun İdlib’de ilerlemesine yeşil ışık yaktı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 11 Aralık’ta yaptığı çıkış ile Türkiye’nin İdlib’de muhaliflerle teröristleri ayıramadığını belirtti. Rusya Dışişleri Sözcüsü Mariya Zaharova da 26 Aralık’ta yaptığı açıklamada, Ankara’yı İdlib’le ilgili Soçi Mutabakatı’nı uygulamaya çağırdı!

Ve Moskova, AKP hükümetinin Libya’ya asker gönderme girişimine doğrudan açıklamalarla da karşı çıktı.

Örneğin Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Türkiye’nin askeri müdahalesinin Libya’daki krizin çözümüne katkı sunmayacağını belirtti (26.12.2019)

Örneğin Rus parlamentosunun alt kanadı Duma’nın Savunma Komitesi Başkan Yardımcısı Andrey Krasov, Libya’da TSK’nin kullanılmasının durumu ağırlaştıracağını belirtti ve siyasi çözüme katkıda bulunulması gerektiğini söyledi. (28.12.2019)

İdlib ve Libya’daki bu tablo nedeniyle Türk ve Rus heyetlerinin Moskova’da yaptıkları heyetler arası görüşme de uzadı!

Tunus’tan Erdoğan’a ret

AKP hükümeti, Libya tezkeresi çıkarmaya hazırlanırken, ülkenin Batı komşusu Tunus’la da bir ittifak oluşturmaya çalışıyor.

Erdoğan bu amaçla geçen hafta Tunus’u ziyaret etti ve sonrasında “Libya’daki meşru hükümete siyasi destek verilmesi yönünde Türkiye ile Tunus’un müttefik olduklarını” açıkladı.

Ancak Tunus’tan gelen ses farklıydı!

Tunus Cumhurbaşkanlığı “Herhangi bir ittifakın veya safın üyesi olmayacağımız teyit edilir” dedi!

Yani AKP hükümeti Libya’da iş savaşa taraf olurken, bir müttefik de bulamamış görünüyor!

Ne yapmalı?

Türkiye’nin hızla “jeopolitikçi bakış”tan kurtulması gerekiyor. Bu bakışı şu sözlerle ifade ediyorlar: “Şam yönetimini devirmezsek, Ankara’yı koruyamayız; Libya’ya asker göndermezsek Suriye’deki kazanımlarımızı koruyamayız…”

Bu bakışın sınırı yok: Yarın da “Libya’daki payımızı korumak için Tunus’a, Cezayir’e girmemiz gerekir” derler!

Dolayısıyla bu bakıştan kurtulup, Atatürk’ün “ittifaklar kurarak, Türkiye’nin etrafında bir güvenlik kuşağı oluşturma” anlayışına dönmemiz gerekiyor.

Somut olarak:

1. Libya’dan pay kapma anlayışı yerine Libya’nın birliği savunulmalı.

2. İhvancı Trablus hükümetini askeri olarak destekleme ve Tobruk hükümetine düşman olma çizgisini bırakıp, müzakere masasında Tobruk hükümetinin de olacağı gerçeğine göre hareket edilmeli; “esnek diplomasi” yapılmalı.

3. ABD ve AB’ye karşı Libya’nın birliği için Rusya’yla işbirliği yapılmalı.

4. Türk-Rus işbirliği Doğu Akdeniz’de Ankara’ya Şam ve Lübnan işbirliği sağlar. Hatta Kahire’ye bile içinde bulunduğu mevcut ittifakları sorgulatır!

Özetle, Trablus’a asker değil, Şam’a ve Kahire’ye diplomat göndermek gerekir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2019

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın