Archive for category Politika Yazıları
Milli otomobil
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 28/12/2019
Gündemin baş konusu milli otomobil…
İşin teknik yanından anlamam. Zaten arabam yok, hatta ehliyetim bile yok!
Toplu taşıma araçlarının kullanılmasını savunuyorum. Deniz ulaşımının toplam ulaşım içindeki payının artması gerektiğini düşünüyorum.
Deniz ulaşımı deyince, Kanal İstanbul’u desteklediğim sanılmasın elbette… Kaldı ki Kanal İstanbul bir ulaşım projesi değil, bir rant projesidir. ÇED Raporu’ndaki gelir kalemlerinin en başına “gayrimenkul geliri” yazılması bile bunun göstergesidir. Cumhuriyet’te konunun güvenlik boyutunu da yazdım: “Kanal İstanbul: Karadeniz’e NATO yolu”
Milli otomobil de olmalı, uçak da olmalı
Gelelim milli otomobile…
Baştan belirteyim: Kategorik olarak milli otomobil destekçisiyim. Tıpkı milli gemiyi desteklediğim gibi, ki bir gemi mühendisi olarak bu büyük projenin çok küçük bir parçası olmanın gururunu da yaşadım.
Milli uçağımız da olmalı. Milli füze savunma sistemimiz de olmalı. Teknoloji transferi sağladığı için o yolu açacak S-400 alımını da destekledim.
Diğer yandan “milli otomobil”in ne kadar milli olduğu konusuna da çok takılmıyorum. Nitekim yüzde yüz millilik artık pek söz konusu değil. Genel bakışım, yerlilik oranının mümkün olduğu kadar artırılmasının esas alındığı bir anlayışın, yan sanayiye de katkı yapacağı ve toplamda içeriye daha çok gelir bırakacağı şeklinde…
Milli tarımı-sanayiyi koruma sorunu
Evet, milli otomobil yapmak önemli. Fakat yerli ve milli kurumlarımızı korumak da önemli. Tam bu günlerde TEMSA’nın konkordato ilan etmesi, Kâmil Koç otobüs şirketinin Almanlara satılması acı…
Evet, milli otomobil yapmak önemli. Fakat daha önemlisi milli stratejik kurumları (örneğin Telekom) özelleştirmemektir, yabancılara satmamaktır!
Evet, milli otomobil yapmak önemli. Fakat daha önemlisi Tank Palet fabrikası gibi askeri fabrikalarımızın işletmesini Katar ortaklı özel şirketlere devretmemektir!
Evet, milli otomobil yapmak önemli. Fakat Cargillere karşı milli tarımımızı korumak daha da önemli!
Makam araçlarını millileştirme
18 yılda her şeyi özelleştiren, yabancılaştıran; satılacak bir şey kalmayınca artık toprakları satmaya başlayan bir hükümetin “milli otomobil” takıntısı haliyle çoğunuza samimi gelmiyor…
Hatta çoğunuz için AKP’nin “milli otomobil” projesi, iç politikadaki zayıflamasını durdurmaya yönelik bir propaganda işi gibi geliyor…
Konuyla ilgili kararnamedeki “22 miyar TL’lik yatırımın süresinin 13 yıl olduğu, bu sürede gerçekleştirilememesi halinde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bu sürenin yarısı kadar ek süre vereceği” gibi ifadeler de, asıl hedef konusunda kafaları karıştırıyor.
Göreceğiz…
Bitirirken şunu belirtelim: Kamuda 115 bin makam aracı var. Cumhurbaşkanından başlayarak herkes o çok pahalı makam araçlarını milli otomobille değiştirirse, bu bile ülkemiz için büyük bir para kaybından kurtulmak demektir…
Mehmet Ali Güller
28 Aralık 2019
ABD-Rusya enerji savaşı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/12/2019
ABD ile Rusya, Ukrayna ve Suriye’de, hatta Libya’da çatıyor. Fakat Washington ile Moskova’nın asıl güç mücadelesi AB konusundadır. Anlatalım:
Rusya’nın çok önemli iki projesi var: Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı.
Kuzey Akım-2, Rusya’dan Almanya’ya doğalgaz taşıyan boru hattı… Türk Akımı ise Rusya’dan Türkiye’ye, Türkiye’den de AB’ye doğalgaz taşıyan boru hattı…
ABD’nin AB’yi elde tutma hedefi
ABD, hem kuzeyden hem güneyden AB’ye Rus doğalgazı taşıyan bu boru hatlarının, AB’yi enerjide Moskova’ya bağımlı hale getireceğini ve AB üzerinde Rus nüfuzu oluşturacağını düşünüyor.
AB’yi denetiminde tutamayan ABD’nin ise önümüzdeki yıllarda büyük hesaplaşmaya gideceği Çin’e ve büyük ihtimalle onun müttefiki olacak Rusya’ya karşı eli çok zayıflayacak…
Washington, Trump’ın imzaladığı savunma bütçesi ile Kuzey Akım-2 bünyesindeki şirketlere yaptırım kararı aldı; bu ABD’nin artık doğrudan Rusya ve Almanya’yı hedef alması demektir.
Alman hükümeti ABD’nin bu hamlesinin “Avrupa ve Almanya’nın içişlerine müdahale anlamına geldiğini” savunarak, sert tepki gösterdi. ABD’nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell ise ülkesinin kararının “son derece Avrupa yanlısı bir karar” olduğunu savunarak AB’ye şu mesajı verdi: “Amaç, Avrupa enerji kaynaklarının çeşitliliğini sağlamak ve bir ülkenin ya da bir kaynağın Avrupa üzerinde enerji yoluyla çok güçlü bir nüfuz oluşturmamasını güvence altına almaktır.”
Doğu Akdeniz gazı AB’ye nereden taşınacak?
ABD’nin, enerji yoluyla Avrupa üzerindeki Rus etkisinden rahatsızlığı, kuşkusuz Suriye ve Libya meselelerini de doğrudan ilgilendiriyor.
Suriye meselesinin, esas olmamakla birlikte, bir yönüyle Katar gazının Avrupa pazarına hangi güzergâhtan taşınacağı sorunu olduğunu daha önce bu köşede incelemiştik.
İşte Doğu Akdeniz’deki cepheleşme ve buna bağlı olarak ısınan Libya konusu da, bir yönüyle ABD-Rusya enerji savaşıyla ilgilidir.
Şöyle ki, Doğu Akdeniz’de saptanan doğalgaz ve petrol rezervlerinin Avrupa’ya hangi güzergâhtan taşınacağı sorunu, güzergâhın geçtiği ülkeler kadar, ABD ve Rusya’yı da ilgilendiriyor.
Zira ABD’li diplomat Grenell’in de belirttiği gibi Washington “Rusya’nın enerji yoluyla Avrupa üzerinde güçlü nüfuz kurmasını” istemiyor. Bu ABD’yi Avrupa’ya Rusya dışında enerji tedariki seçenekleri oluşturmaya itiyor.
ABD bu amaçla bir yandan Rotterdam gibi terminaller üzerinden Avrupa’ya sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sağlamaya çalışıyor, bir yandan da Doğu Akdeniz doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak güzergâh konusunu netleştirmeye uğraşıyor.
Doğu Akdeniz’deki doğalgaz ya daha ucuz bir şekilde KKTC-Türkiye güzergâhından ya da daha pahalı bir şekilde Güney Kıbrıs-Girit-Yunanistan-İtalya güzergâhından geçecek.
Ankara-Moskova işbirliğinin önemi
İşte bu güzergâh konusu, başta Kıbrıs sorunu olmak üzere bölgede pek çok soruna yansıyor.
Türkiye’nin Libya’yla deniz sınırı anlaşması yapması güzergâh konusuna müdahale anlamında doğrudur; Libya’ya asker göndermesi ise iç savaşa taraf yapacağı, hatta Rusya’yla karşı karşıya gelme riski doğuracağı için yanlıştır.
ABD’nin de desteğiyle Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’in Eastmed boru hattı için imzaya hazırlandığı şu süreçte, Ankara’nın esas odaklanması gereken nokta, Rusya’nın Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınmasında bir çıkarının olup olmadığı konusudur.
ABD’nin Güney Kıbrıs ile Rusya’nın arasını açmak üzere bu ülkeye uyguladığı silah ambargosunu bile kaldırdığı “taktik savaşları” sürecinde, Ankara’nın Suriye’den sonra Libya’da da Moskova ile işbirliği yollarını araması gerekmektedir.
Türkiye’nin Trablus hükümetiyle anlaşması, pratikte Libya’yla anlaşması anlamına gelmemektedir; asker göndererek -pek mümkün olmasa da- Trablus hükümetini Libya’nın bütününe egemen kılsa dahi, o anlaşma asıl konuya çare olmayacaktır.
Zira asıl konu, Doğu Akdeniz’deki rezervlerin paylaşılması konusudur; Türkiye’nin ve KKTC’nin hakkını alabilmesidir.
Bunun yolu da önce Suriye’yle, ardından da Mısır’la anlaşmaktan geçmektedir. Suriye’yle anlaşan ve Rusya’nın desteğini alan bir Türkiye, Mısır’ı Güney Kıbrıs-İsrail-Yunanistan cephesinden koparabilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2019
Çin-Batı Asya ittifakının önemi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/12/2019
NATO’nun Londra Zirvesi’nin en çarpıcı sonuçlarının başında, ittifakın 70. yılında ilk kez Çin’i hedef alması geliyordu…
Zirve öncesinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltengberg, “Çin ilk kez resmi gündemimizde olacak” demişti. Zirve sonrası yayımlanan Londra Deklarasyonu’nda Çin’in yükselen gücüne dikkat çekilerek şöyle denmişti: “Çin’in artan nüfuzu ve uluslararası politikalarının ortaya çıkardığı fırsat ve sınamaları ittifak olarak birlikte ele almalıyız.” (4.12.2019)
ABD strateji belgelerinde Çin
Elbette bunda şaşıracak bir durum yok. ABD için esas hedef Çin…
Nitekim Trump Doktrini olarak bilinen 2017 tarihli ve “Önce Amerika” vurgulu ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde, Washington yönetimi ilk kez Çin’i “meydan okuyan stratejik rakip” kategorisine yükseltmişti.
ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) 1 Haziran 2019’da açıkladığı “Hint-Pasifik Strateji Raporu” da, yine Çin’i hedef almıştı.
64 sayfalık raporun özeti şuydu: ABD, kendi batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölgeyi “ABD’nin geleceği için en kritik bölge” ilan ediyor. Çünkü “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7 tanesi Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”
Pentagon raporuna göre “ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin ise ABD’nin esas rakibidir.
Pentagon’un askeri yığınak hedefi
Kısacası ABD, NATO’yu da “stratejik rakip” ilan ettiği Çin’e karşı konumlandırmaya çalışıyor…
Ve Pentagon da, bu esasa göre askeri yığınak yapmaya hazırlanıyor.
ABD Savunma Bakanı Mark Esper, birkaç gün önce yaptığı açıklamada tam da bunu vurguladı: “Ulusal Savunma Stratejimiz bizim şu anda büyük güç rekabetinde olduğumuzu söylüyor. Bizim başlıca rakiplerimiz Çin ve daha sonra ise Rusya. Dolayısıyla benim amacım Suriye olsun veya Afganistan olsun, asker sayımızı buralardan düşürüp ülkeye getirip daha büyük görevler için tekrar eğitmek veya onları Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırmaktır. Bu benim ana amacımdır.” (20.12.2019)
Ortadoğu’da ortaya çıkan fırsat
Kuşkusuz ABD Ortadoğu’dan (Batı Asya’dan) güç azaltarak Hint-Pasifik bölgesine yığınak yapmaya yönelirken, Ortadoğu’daki genel çıkarlarını ve İsrail’in güvenliği gibi özel çıkarlarını belli bir dengede garantiye almak ve korumak isteyecektir.
İşte bu durum, ABD karşısındaki kuvvetlere, birbirini bütünleyen iki yönlü avantaj sağlamaktadır:
1. ABD’nin stratejik olarak Hint-Pasifik bölgesine yığınak yapmak üzere Ortadoğu’dan güç azaltma yoluna girmesi, bölgedeki ABD merkezli 70 yıllık yapıyı adım adım çözecek… Özellikle Rusya, İran ve Türkiye için alan açılacak, açılıyor…
2. Çin’in Ortadoğu’daki bu çözülüşe destek vererek ABD’nin genel çıkarlarını belli bir dengede garantiye almasını zorlaştırması, ABD’nin Hint-Pasifik bölgesine yığınak yapmasını geciktirecek…
Bu iki hamlenin toplamı da ABD emperyalizmini zayıflatacak…
Dolayısıyla ABD’ye karşı Çin-Batı Asya ittifakı kritik önemdedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Aralık 2019
Yanlış dış politika askeri güçle düzeltilmez!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/12/2019
Erdoğan 9 Aralık 2019’da “Libya yönetimi ya da halkı isterse, asker göndeririz” dedi.
Erdoğan hükümetinin Serraj hükümetiyle imzaladığı “güvenlik ve askeri işbirliği mutabakat muhtırası”, 21 Aralık 2019’da TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.
AKP’liler tepkiler nedeniyle mutabakat muhtırasını “metinde muharip asker yok” diyerek savundu. Doğru, metinde “muharip asker” yoktu, tanımlarla ilgili 3. maddede “misafir personel” vardı. Hatta o “misafir personelin faaliyetlerine” nezaret edecek “kıdemli personel” de vardı.
Ne ki “misafir personel”in yapacaklarının tarif edildiği “güvenlik ve askeri işbirliği alanları” başlıklı 4. maddenin altındaki bölüme göre aslında misafir personel askerdi, kıdemli personel de komutanı!
Yani açıkça TBMM’de “yurtdışına tezkeresiz asker gönderme”nin yolunu yaptılar! Ki aslında zaten aylardır Libya’da Türk askeri var! Anayasa’ya aykırı olduğu için, resmi üniformaları çıkarılarak Serraj hükümetini savunmaya gönderilmişlerdi…
‘Anlaşmayı koruma’ kılıfı
Evet, aylar önce, Yeni Şafak yazdı üstelik!
Yani henüz ortada Serraj hükümetiyle yapılan “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşması yokken…
Bu, şundan önemli: Libya’ya asker göndermeyi, 27 Kasım 2019 tarihinde imzalanan “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşmasını hayata geçirmek için savunuyorlar! Ama daha o anlaşma olmadan altı ay önce Libya’ya asker gönderiyorlar!
Bir öngörü mü? Hayır, çünkü Libya’yla “deniz yetki sınırlandırılması” anlaşması yapılması gerektiği, kendilerine ilgili bahriyeli kurmaylarca bir yıldan fazla süredir söylendiği halde o anlaşmayı yapmamışlardı!
Yani önce İhvancı Serraj’ı desteklemek için Libya’ya asker gönderdiler, altı ay sonra o anlaşmayı yaptılar, şimdi de “anlaşmayı korumak için asker göndermeliyiz” diyorlar!
Asker değil, önce diplomat gönderilmeli
Bu köşede yazdık: Libya’yla “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşması yapmak doğru bir hamledir. Ancak bu hamleyi tamamlamanın yolu Trablus’a asker göndermek değil, Şam’a, Kahire’ye, hatta Tel Aviv’e diplomat göndermektir! Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmektir!
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2 Nisan 2004’te, Libya 27 Mayıs 2009’da, Suriye 2009’da, Lübnan 19 Ekim 2010’da Münhasır Ekonomik Bölgesini (MEB) ilan etti! Türkiye hâlâ etmedi!
Dış politikadaki yanlışları askeri güçle düzeltmeye çalışmak, marifet değildir!
Peki buraya nasıl geldik?
Denktaş’ı dışlayan ve “masadan kalkan taraf olmayız” diye özetlenen AKP anlayışı, GKRY ile Yunanistan’a büyük manevra alanı sağladı.
AKP hükümeti, “Doğu Akdeniz’in önemine” dair yapılan uyarılara yıllarca kulaklarını tıkadı; neredeyse iş işten geçtikten sonra bölgeye sondaj gemisi yollayarak oyuna girmeye çalıştı.
İhvancı anlayışı nedeniyle sorunlu hale getirdiği Mısır ve İsrail’le ilişkileri, GKRY ve Yunanistan’a, bu iki ülkeyle ayrı ayrı üçlü mekanizma kurma şansı verdi. GKRY-Yunanistan-Mısır ve GKRY-Yunanistan-İsrail üçlü mekanizmaları, en sonunda Şubat 2019’da yedi üyeli (GKRY, Yunanistan, Mısır, İsrail, İtalya, Filistin ve Ürdün) Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na dönüştü! Dikkat ediniz, AKP’nin İsrail’e karşı savunduğu Filistin de oradadır, Akdeniz’e sınırı olmayan Ürdün’de!
Hepsini bir araya getiren ise kuşkusuz ABD’dir! Donald Trump’ın 21 Aralık 2019’da imzaladığı ve Türkiye’ye yaptırım içeren Savunma Bütçesi metinlerinde pek üzerinde durulmayan bir konu daha var: Washington yönetimi, İsrail, Yunanistan ve GKRY ile “ortak enerji merkezi” kuruyor!
Rusya’yla karşı karşıya gelmenin maliyeti
Hal böyleyken, AKP hükümeti şimdi Rusya’nın desteklediği Hafter’e karşı Serraj hükümetini desteklemek üzere Libya’ya asker gönderiyor.
AKP, Suriye’de İdlib sorununa rağmen süren Rusya’yla işbirliğini ve Astana Sürecini riske atıyor. Ukrayna’da karşı karşıya bulunduğu Rusya’yla bir de Libya’da karşı karşıya olmak, ciddi risktir ve maliyeti Suriye düzleminde büyük olur.
Tersinden bile! Moskova AKP’ye Libya’da alan açmaya bir şekilde razı olursa, karşılığını Suriye’de alır!
Sonuç olarak AKP’nin “milli dış politika” diye zorla kabul ettirmeye çalıştığı ve karşı çıkanı milli olmamakla, hatta vatan haini olmakla suçladığı dış politikası, bir hatalar zinciridir!
O zincire son dönemde takılmaya çalışılan kimi doğru halkalar bile, AKP dış politikasını milli dış politika yapmamaktadır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Aralık 2019
‘Tek ülke iki sistem’ modelinin başarısı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 21/12/2019
1842’de Hong Kong’u sömürgeleştiren İngiltere, yönetimini 1 Temmuz 1997’de Çin Halk Cumhuriyeti’ne devretti.
1887’de Makao’yu sömürgeleştiren Portekiz, yönetimini 20 Aralık 1999’da Çin Halk Cumhuriyeti’ne devretti.
Hong Kong ve Makao’nun “özel yönetim bölgesi” olarak anavatana dönmesi özetle Çin devriminin başarısı ve emperyalizmin Asya’da yenilgisi anlamına geliyordu…
20 yılda 8 kat büyüme
Bugün Makao’nun Çin egemenliğine dönmesinin 20. yılı…
Peki Portekiz egemenliğinden Çin egemenliğine geçiş Makao’ya ne kattı?
İşte rakamlar:
1999 yılından 2018 yılına kadar Makao’nun Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) yıllık ortalama yüzde 7,7 oranında büyüdü! Bu oran en gelişmiş Batılı ülkelerin son 20 yıllık ortalama büyüme oranlarının iki katından fazladır!
1999 yılında Makao’da kişi başına düşen GSMH yaklaşık 15 bin ABD Doları iken, bu rakam 2018’de yaklaşık 84 bin ABD Dolarına yükseldi.
1999’da Makao’da işsizlik oranı yüzde 6,3 iken, bu oran 2018’de yüzde 1,8’e düştü.
Bütçe fazlası veren şehirde her yıl bütçenin bir kısmı vatandaşlara dağıtılıyor.
Kısacası “bir ülke iki sistem” modeli ile Çin’in egemenliğinde “özel yönetim bölgesi” olan Makao, 20 yılda büyüdü, gelişti ve kalkındı…
Öyle ki bunu Makao’yu Çin’e devreden Portekiz bile söylüyor! Portekiz Başbakanı Antonio Costa “bir ülke iki sistem” politikasının Makao’ya “göz alıcı bir başarı hikayesi ve sosyal refah getirerek kültürel çeşitliliğinin korunmasına büyük katkı sunduğunu” söylüyor!
Kumar gelirine bağımlılığı azaltma hedefi
Doğu’nun Vegas’ı olarak biline Makao’nun en önemli geliri, kumarhane ve turizm gelirleri…
Ancak Çin Halk Cumhuriyeti yönetimi, şehrin Portekizlilerden miras kumar gelirine bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.
Bu hedefte bir başarı da sağlanmış görünüyor: Kumarhane gelirlerinin toplam gelir içindeki payı yavaş yavaş düşüyor ve Makao’da sergi, konferans, finans, geleneksel Çin tıbbı ve kültürel inovason gibi yükselen yeni sektörlerin payı yükselmeye başlıyor.
Çin yönetimi, Makao’ya yapılacak yeni yatırımlarla, bu şehrin, uluslararası konferanslara ev sahipliği yapan Singapur’la yarışmasını hedefliyor. Nitekim Makao’nun sergi ve konferans gelirleri, daha şimdiden GSMH’nin yüzde 1’ine ulaşmış durumda…
Dengeli birleşme
Sonuç olarak 100 yıldan fazla bir süre Avrupa sömürgesi olmuş iki “özel yönetim bölgesi” olan Hong Kong ve Makao’daki bu çarpıcı gelişim başarıları, Çin’e özgü “tek ülke iki sistem” modeliyle dengeli bir “birleşmenin” sonucudur.
Batı’nın Hong Kong olaylarından hareketle Çin düşmanlığı pompalaması ve ayrılıkçılığı teşvik etmesi, sosyo-ekonomik tablodaki asıl gerçeği elbette değiştiremeyecektir!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Aralık 2019
Türkiye’nin altı kozu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/12/2019
ABD Kongresi’nin Ermeni soykırımı karar tasarısını kabul etmesine yanıt olarak Erdoğan’ın “Gerekirse İncirlik ve Kürecik’i kapatırız” demesi, gündeme oturdu. Kafalardaki ilk soru da şu: AKP hükümeti gerçekten İncirlik ve Kürecik’i kapatabilir mi?
Hatırlatalım: Her ne kadar AKP’li yazarlar Erdoğan’ın bu açıklamasını özetle “Batı’nın tehditlerine karşı sessiz kalan o eski Türkiye artık yok” diyerek cilalasa da, “eski Türkiye” İncirlik dahil tüm ABD üslerini kapatmıştı!
Erdoğan’ın Trump’a mesajı
ABD üssü İncirlik de, NATO üssü Kürecik de hemen kapatılmalıdır! Hatta İncirlik üssü çoktan kapatılmalıydı ve komşularımızı hedef alan Kürecik radarı da hiç kurulmamalıydı!
Gelelim bugüne: Erdoğan’ın “İncirlik ve Kürecik’i kapatma” mesajı, ABD Kongresi’nden geçen karar tasarısı hakkında işlemde bulunacak olan Trump’a yöneliktir. Ankara Beyaz Ev’e “Tasarıyı onaylama!” demiş oluyor. Erdoğan’ın açıklamasındaki “gerekirse” kelimesi, fiilen “Trump’ın onayı halinde” anlamına gelmektedir.
Aslında sıkıntıda buradadır: İncirlik’in kapatılması çoktan gerekmekteydi!
İncirlik zaten kapatılmalıydı
Ankara’nın İncirlik’i kapatmasını “gerektiren” nedenler zaten vardı:
1. İncirlik’in ABD’nin bir kanadınca desteklenen FETÖ darbe girişimindeki rolü ortaya çıktığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
2. ABD’den Fethullah Gülen’i iade isteğine olumsuz yanıt aldığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
3. ABD Türkiye’nin güneyinde “terör koridoru” inşa ederken, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
4. ABD PKK’nin Suriye kolu olan YPG’ye silah yardımı yapmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
5. ABD Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de bir cephe kurmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
6. ABD Türkiye’ye karşı yaptırım uygulamaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
7. ABD Türkiye’nin parasını ödediği F-35’leri vermediğinde ve Türkiye’yi F-35 programından çıkardığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
8. ABD Başkanı Trump Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na tehdit dolu o mektubu gönderdiğinde, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
Şimdi “Gerekirse kapatırız” diyen Erdoğan için demek ki tüm bu ABD tehditleri gerçekleşirken, İncirlik’i kapatmak gerekmemiş!
Bari en azından İncirlik’teki uçuşları geçici sürelerle askıya alabilsekerdi! Bu hamle, 8 maddenin en azından bazılarını geçersiz kılabilirdi!
Kozu zamanında oynamak gerekir
Doğru, İncirlik Türkiye’nin elindeki çok önemli bir kozdur. Fakat koz güçlüyken oynanmalıdır. Zamanında oynanmayan ve değeri zayıflayan koz, gecikildiğinde etkisizleşir.
Bunu şundan söylüyoruz: Tamam, İncirlik çok önemli; ABD için sadece askeri bir üs değil, Türkiye-Amerikan ilişkilerinin de bir nevi siyasi karargâhıdır.
Ancak ABD Irak’ın kuzeyindeki Erbil üssünü askeri anlamda önemli bir üsse dönüştürüyor ve Yunanistan-Bulgaristan-Romanya aksına askeri yığınak yapıyor. Bu tablo haliyle İncirlik’in önemini azaltıyor.
O nedenle Türkiye elindeki kozu değeri azalmadan, zamanında ve gecikmeden oynamalıdır. Yani hiç beklemeden İncirlik’i kapatmalıdır.
Türkiye’nin ABD’ye karşı kozları
Kimileri “Eliminde başka koz yok, hemen oynayıp kozsuz kalmayalım” demektedir. Bu aslında “İncirlik’i kapatmaya karşı” üretilmiş bir argümanıdır.
Tersine Türkiye’nin elinde başka kozlar da var ve o nedenle İncirlik’i kapatma kozu bekletilmeden oynanmalıdır.
İşte kademeli olarak uygulanabilecek diğer kozlar:
1. Türkiye hiç beklemeden S-400’leri Doğu Akdeniz’i esas alarak aktif hale getirebilir.
2. Türkiye F-35’lerin muadili olan Rusya’nın Su-57 uçaklarından alabilir.
3. NATO’ya Karadeniz yolu anlamına gelen Kanal İstanbul projesinden vazgeçildiği ilan edilebilir.
4. Ankara, Şam’la normalleşme adımı atabilir.
5. Bölgede Türkiye-İran-Irak-Suriye ittifakı kurulabilir. Bu ABD için en olumsuz tablodur. 4 komşunun ittifakı, bölgeyi ABD emperyalizmine kapatır!
AKP hükümetin bunları yapar, yapamaz; o ayrı… Fakat hükümetlerden bağımsız olarak belirtmeliyiz ki, Ankara bu kozları adım adım her halükarda oynamalıdır. Zira altı koz da Türkiye’nin çıkarınadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2019
ABD küresel ticaret savaşını kazanamadı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/12/2019
ABD’nin Çin’e açtığı küresel ticaret savaşının geride kalan 20 ayında ortay çıkan en önemli sonuç şudur: ABD’nin Çin’e ticaret savaşı, sadece Çin’i değil, ABD’yi de vurmaktadır.
Washington bu nedenle bir müzakere masası kurmaya mecbur kaldı. Ancak masaya güçlü oturabilmek ve Çin’den taviz koparabilmek için Beijing’i baskı altında tuttu: ABD’nin Uygur ayrılıkçılığını ve Hong Kong’daki olayları desteklemesini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Sonuç olarak küresel ticaret savaşıyla iki tarafın da kaybettiğini gören Washington ve Beijing yönetimleri masaya oturdu ve iki tarafın da kazanacağı bir yol bulmaya çalıştı. İlerleyebilmek için de müzakereleri aşamalara bölerek kolaylaştırma yolunu seçtiler.
İşte geçen günlerde yapılan anlaşma, bu müzakerenin birinci aşamasına dair anlaşmadır.
ABD makası kapatamadı
Anlaşmanın özeti şudur: Çin ABD’den daha çok mal alacak ve ABD de Çin’e uyguladığı ek gümrük vergilerini kademeli olarak kaldıracak.
Ayrıntılandırırsak:
Mevcut durumda Çin’in ABD’ye sattığı mal, ABD’nin Çin’e sattığının çok çok üstündeydi. ABD bu nedenle Çin’e karşı sürekli ve büyüyen bir dış ticaret açığı veriyordu. Çin’in sattığı mallara gümrük vergilerini artırarak makası kapatacağını hesapladı.
Örneğin Çin’in 2017’de ABD’ye ticaret fazlası 275 milyar dolardı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı ticaret savaşına rağmen bu açık büyüdü ve 2018’de 323 milyar dolara çıktı!
Üstelik Çin de benzer şekilde ABD mallarına ek vergi koyma yoluna girince, ortaya biri daha az, biri daha çok ama son tahlilde iki tarafın da zarar ettiği bir tablo çıkmış oldu.
Anlaşmanın içeriği
Varılan “ilk aşama” anlaşmasına göre Çin önümüzdeki iki yılda ABD’den yapacağı tarım ürünleri alımını (50 milyar dolar) artıracak. ABD de karşılığında Çin’e uyguladığı ek gümrük vergilerini kademeli olarak kaldıracak: Washington 15 Aralık’ta uygulamaya koyacağı 160 milyar dolarlık Çin malına gümrük vergisi artışını erteleyecek; Eylül ayında uygulamaya başladığı 120 milyar dolarlık Çin malına gümrük vergisini de yarı yarıya azaltacak. Beijing de karşılığında ABD otomobillerine yüzde 25 gümrük vergisi içeren planını erteleyecek.
Anlaşma kapsamında ayrıca fikri mülkiyet haklarının korunması ve teknoloji transferinin engellenmesi gibi konularda Çin ABD’ye taahhütte bulundu.
Sonuç olarak her iki taraf da kazanmış oldu. Nitekim Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, müzakerelerin birinci aşamasında varılan anlaşmayı “herkes için iyi haber” olarak değerlendirdi ve “Küresel ticaretin istikrarına katkıda bulunacağını” belirtti.
Çin direnişinin önemi
Artık önemli olan şudur: ABD küresel ticaret savaşını kazanamayacağını anladı. Çin’e, AB’ye, Rusya’ya, İran’a, Türkiye’ye ticaret savaşı açan ve yaptırım uygulayan Washington yönetiminin uzun vadede kazanma şansı zaten yoktu.
ABD’nin küresel ticaret savaşının Çin ayağında ortaya çıkan bu tablo, o savaşın bir başka cephesinde, AB cephesinde de Avrupa lehine değişiklik getirecektir.
Yani ABD’nin açtığı küresel ticaret savaşına karşı Çin direnişi, diğer cephelerde savaşa maruz kalanları da rahatlatacaktır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Aralık 2019
Kanal İstanbul: NATO’ya Karadeniz yolu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/12/2019
ABD’nin en önemli hedeflerinden biri Karadeniz’e yerleşmektir. Bunun önündeki engel ise 1936 tarihli Montrö anlaşmasıdır.
Montrö Sözleşmesi, bölge dışı devletlerin Karadeniz’de bulundurabileceği savaş gemilerini toplam 45 bin tonaj ve 21 günle sınırlamaktadır.
Montrö özetle Karadeniz’in güvenliğinin garantisidir ve bu sözleşmeyle Türkiye ve Sovyetler Birliği Karadeniz’i fiilen Batılı emperyalist ülkelere kapatmıştır. Öyle ki, ABD Soğuk Savaş döneminde bile Türkiye’yi Montrö’yü delmeye ikna edememiştir!
ABD’nin Karadeniz’e 4 hamlesi
SSCB dağıldıktan sonra kopan devletleri Batı kampına alarak Rusya’yı daha ileriden çevrelemeyi sürdüren ABD, bu süreçte de Karadeniz’e yerleşme planını uygulamaya çalıştı.
1. ABD’nin birinci hamlesi Karadeniz’in batısında kıyısı olan devletleri Atlantik kampına almak oldu. Bulgaristan ve Romanya 2004’te NATO’ya, 2007’de AB’ye üye yapıldı. O zamandan bu zamana ABD bu ülkelere askeri yığınak yapıyor.
2. ABD’nin ikinci hamlesi Kafkaslardan bir gedik açarak Karadeniz’e doğusundan girmekti. Gürcistan’da 2004’te turuncu darbeyle Batıcı Saakaşvili iktidar yapıldı ve Gürcistan’ın NATO üyeliği için düğmeye basıldı. Batıya teslim olmaya itiraz eden Osetlerin bağımsızlık girişimini Saakaşvili’nin engellemeye kalkmasına Putin’in Rusya’sı askeri olarak müdahale etti. Saakaşvili kaçtı, Gürcistan’ın NATO üyeliği rafa kalktı ve ABD’nin birinci hamlesi başarısız oldu.
3. ABD’nin Karadeniz’e üçüncü hamlesi ise kuzeyinden, Ukrayna üzerinden oldu. Putin’in karşı hamleyle Kırım’ı Ukrayna’dan koparması, ABD’nin bu hamlesini sonuçlandırabilmesini önledi: Ukrayna’nın NATO üyeliği de rafa kalktı.
4. İşte Kanal İstanbul, ABD’nin Karadeniz’e yerleşebilmesi için fiilen dördüncü hamle olacak!
Kanal İstanbul ile Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını ABD gemilerine sınırlandıran ve Karadeniz’de 21 günden fazla kalmalarını engelleyen Montrö Sözleşmesi devredışı bırakılacaktır; hem de Türk hükümeti eliyle!
Montrö’ye en karşı ülke: ABD
Montrö Sözleşmesi’nin devredışı kalması Washington’un arayıp da bulamadığı bir olanaktır. Zira geride kalan yıllar içinde Montrö’nün bazı hükümlerini kendi çıkarlarına göre güncelletemeyen ABD, Kanal İstanbul ile tamamından kurtulma fırsatı yakalamış olacak!
Montrö Sözleşmesi normalde 20 yıllıktı ve 1956’da sona erecekti. Ancak bunun için taraf devletlerden birinin sözleşmeyi sona erdirme isteği bildiriminde bulunması gerekiyordu. Karadeniz’i bölge denizi yaparak bölge dışı devletlere kapatan özelliği ve yararı nedeniyle bugüne kadar hiçbir taraf devlet sözleşmeyi sona erdirmek için girişimde bulunmamıştı.
ABD bu nedenle, bir de Karadeniz’in “uluslararası su” olduğunu iddia ederek bu denize girmeye çalıştı. Ancak Türkiye bu teze de direndi ve örneğin dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ şöyle diyerek konuyu kapattı: “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur.”
Erdoğan’ın NATO’yu Karadeniz’e daveti
ABD, son yıllarda NATO üzerinden Karadeniz’de bazı hamleler yapmaktadır. Üstelik bu hamlelerin siyasi dayanağı da Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’e 2016’da yaptığı şu çağrı olmuştur: “Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor. Karadeniz’i tekrar istikrar havzası kılmalıyız” (11.5.2016)
8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması karara bağlandı. Sonuç bildirgesinde Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığının müttefikler ile diğer ülkelere karşı risk oluşturduğu savunuldu.
Ardından NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg imzasıyla yayımlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgede, “NATO Standing Naval Forces in the Black Sea”nin 2018 ve 2019’da Karadeniz’deki varlığını artıracağı ve bu denizde yıl boyunca toplam 120 gün bulunmayı hedef aldığı ilan edildi.
Ve NATO Nisan 2019’da da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi.
Devlet intiharı
Görüldüğü gibi AKP’nin Kanal İstanbul projesi, ABD’nin yıllardır uğraştığı Karadeniz’e yerleşme hedefini kolayca yerine getiriyor.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında cephe kuran ve güneyde Türkiye’ye karşı “terör koridoru” inşa eden ABD’yi, AKP hükümeti eliyle bu kez kuzeye, Karadeniz’e yerleştirmek, ancak ve ancak bir “devlet intiharı” olur!
Türkiye buna izin veremez!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2019
Libya’ya asker gönderme meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/12/2019
Geçen hafta değerlendirdik: Ankara ile Trablus arasında, Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının belirlenmesine ilişkin mutabakat muhtırası doğru ama eksik bir hamledir; Suriye ile tamamlanmalıdır.
Ancak Ankara’dan “eksikliği” tamamlama işareti yerine, “doğruyu” sıkıntıya düşürecek bir işaret geldi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, canlı yayında “Yönetiminin ya da halkının talep etmesi durumunda Libya’ya asker göndereceklerini” söyledi!
Bu açıklamadan hemen sonra talep girişimi de geldi. Libya Devlet Yüksek Konseyi üyesi Abdurrahman Shater, Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac’dan Türk ordusunun ülkeye davet edilmesini talep etti!
Mutabakata TSK kalkanı
Bahsetmiştik: AKP hükümetinin Libya’da mutabakat imzaladığı Trablus hükümeti, “üç Libya”dan biri. Dahası güçlü olan parça da değil.
Hal böyle olunca, AKP hükümetinin imzaladığı anlaşmayı koruyabilmek için Trablus hükümetine askeri destek vermesi gerekiyor. Erdoğan Libya’ya asker gönderme konusunu bu nedenle gündeme getiriyor.
Ancak mesele bununla sınırlı değil. AKP’nin ana motivasyon kaynağı doğalgaz paylaşımı ya da deniz yetki alanı meselesinden çok, en başından beri Libya’da inşa etmek istediği İhvan rejimi konusudur!
Anımsayalım: Dönemin AKP hükümetinin başbakanı Ahmet Davutoğlu, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinin ABD’yi tedirgin etmesi üzerine, 14 Mart 2011 günü acilen yapılan “duruma müdahale” toplantısında şöyle demişti: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”
ABD’li yetkililerin de bulunduğu o toplantının ardından hem Libya’da hem Suriye’de Atlantik kuvvetleri harekete geçti. Her iki ülke dokuz yıldır iç savaşın pençesinde…
Libya’da savaştayız zaten!
Gerçi Erdoğan’ın sözleriyle Libya’ya asker gönderme konusu resmi olarak şimdi ilk kez dile getirilmiş oldu ancak aslında AKP hükümeti çoktandır Libya’da savaşıyor!
Hayır, NATO haçlı ittifakına dahil olarak Kaddafi’yi devirme operasyonundan bahsetmiyoruz. Desteklediği İhvancı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümetini ayakta tutabilmek için yaptıkları askeri destekten bahsediyoruz.
Özetleyelim: Bu yılın Nisan ayında Tobruk hükümeti, yani General Hafter kuvvetleri taarruza geçmiş ve adım adım ilerleyerek Trablus’a yaklaşmıştı. Ancak Hafter kuvvetleri beklenmedik bir şekilde durduruldu. O süreçte önce Türkiye’ye ait bir insansız hava aracının düşürüldüğü açıklandı. Ardından 29 Haziran’da Hafter güçleri Libya’ya gelecek Türk uçak ve gemilerini “düşman hedefi” ilan etti!
Ne olmuştu da Türkiye hedef olmuştu peki?
Yanıtı AKP medyasından öğrendik: Hafter Trablus’u alamamıştı çünkü imdadına Türkiye’nin gönderdiği destek yetişmişti! Türkiye’den gönderilen destek sayesinde Hafter kuvvetleri püskürtülmüştü! (Yeni Şafak, 3-4 Temmuz 2019)
Çözüm müttefik kazanmak
AKP’nin İhvancılığı hem Türkiye’yi komşularıyla sorunlu hale getiriyor hem de ulusal çıkarlarının gereği olan -Trablus’la deniz yetki alanı mutabakatı gibi- hamleleri boşa düşürüyor!
Önemle belirtelim: Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının korunmasının öncelikli yolu askeri değil, diplomatiktir! Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızı en iyi şekilde, ancak bölgede müttefik kazanarak elde edebilir ve koruyabiliriz.
Bunun yolu da Trablus’la yapılan mutabakatı tamamlamak adına önce Suriye’yle anlaşmaktan, ardından da Mısır’la normalleşme yoluna girerek Kahire yönetimini deniz yetki alanını belirlemek üzere müzakereye davet etmekten geçiyor.
Bölgenin tamamını karşımıza almak, pratikte ülkemizi bölge dışı bir büyük kuvvete yaslanmaya mecbur edecektir. O durumda ise çıkarlarımız, büyük kuvvetin çıkarlarının altında kalacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Aralık 2019
NATO Çin’i hedef ilan etti
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/12/2019
70. yılında yapılan NATO’nun Londra Zirvesi, kritik öneme sahipti. Zira NATO’nun önemli üyelerinden Fransa’nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, açık açık “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyordu.
Bir ölçüde doğruydu. Çünkü NATO’nun ABD ile Avrupa ayakları arasında sorunlar vardı.
ABD ile Avrupa arasındaki sorunlar
Örneğin ABD Avrupalı müttefiklerinden İran’la yapılan nükleer anlaşmayı sonlandırmasını istiyordu ancak Berlin ve Paris, anlaşmayı sonlandırmak şöyle dursun, Tahran’la alışveriş için alternatif ticaret mekanizması kuruyordu!
Örneğin ABD, Avrupalı müttefiklerinin Rusya’yla gelişen işbirliğine karşı çıkıyordu. Ancak hem Berlin hem Paris bu çağrıya karşı çıkıyordu. Macron Londra Zirvesi’nin hemen öncesinde “Rusya’yı NATO’nun baş düşmanı olarak görmek anlamsız” diyordu.
Örneğin ABD, Almanya’nın Rusya’yla yaptığı Kuzey Akım-2 enerji anlaşmasına karşı çıkıyor ve Berlin’den bu anlaşmayı feshetmesini istiyordu. Berlin anlaşmayı sürdürüyor ve Washington da müttefikine karşı yaptırım arıyor!
Örneğin Almanya ve Fransa, ABD’den bağımsızlaşmak gerektiğini savunuyor ve Avrupa ordusu kurulmasını savunuyor.
Örneğin ABD Türkiye’nin Rusya’yla işbirliğine karşı çıkıyor ve Ankara’nın Moskova’dan S-400 almamasını istiyor ancak başaramıyor.
Özetle NATO’nun ABD ile Avrupa üyeleri arasında ciddi sorunlar var…
Beyin ölümüne tedavi arayışı
İşte Londra Zirvesi bu şartlarda toplandı ve NATO’yu Avrupa’yı kontrol etme aracı olarak kullanmaya ihtiyacı olan ABD, ittifakın beyin ölümünün gerçekleşmediğini ortaya koymaya çalıştı.
İşte NATO Genel Sekreteri Jens Stoltengberg bu amaçla “Çin’in ilk kez NATO’nun resmi gündeminde” olduğunu belirtiyor ve bu nedenle “ittifakın canlı olduğunu ortaya koyuyoruz” diyordu!
Böylece NATO’nun Londra Zirvesi’nde Çin “risk potansiyeli” görülerek, fiilen hedef ilan edilmiş oldu.
Asya-pasifik merkezli stratejik planlama yapan ve Çin’i “baş düşman” gören ABD böylece liderliğini yaptığı NATO’ya da “belli ölçülerde” bunu kabul ettirmiş oldu.
Yeni bir dünya kuruluyor
Ancak nafile…
Zira NATO kendisine yeni bir düşman ilan etse de, adım adım beyin ölümüne gidiyor.
Kuşkusuz bugünden yarına NATO’nun dağılmasını beklemek doğru değildir ancak ABD’nin hegemonyasının zayıflamasına bağlı olarak, merkezkaç etkisiyle, ittifak üyelerinin adım adım bağımsızlık aradığı da bir gerçektir.
İşte yukarıda özetlediğimiz sorunlar da bir yönüyle bu hegemonya zayıflamasının sonucudur.
Yeni bir dünya kuruluyor, beş merkezli bir dünya…
ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın dünyanın beş büyük merkezi olacağı önümüzdeki on yıllarda, soğuk savaştan ve ABD emperyalizminin egemenlik dönemlerinden kalma pek çok kurum adım adım işlevsizleşecek…
Yaşayacağız…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Aralık 2019