Archive for category Politika Yazıları

MOSKOVA’NIN BAŞARISI: ANKARA’DAN SONRA RİYAD DA ASTANACI OLDU

Suudi Arabistan Kralı Selman’ın Moskova ziyareti, Rusya’nın Suriye sahasındaki ikinci büyük kazanımının işaretlerini verdi.

Birincisi Türkiye’ydi. Moskova sahada Atlantik kampı içinde Esad’a karşı konumlanan en önemli kuvvet olan Türkiye’yi, Türkiye’nin de manevraya ihtiyaç duyduğu bir zamanda yanına çekti.

Bu durum sahada üç ciddi sonuç yarattı:

1- Sahada ABD cephesini zayıflattı ve Türkiye-Suudi Arabistan-Katar üçlüsünü bozdu.

2- Cenevre sürecinin tam karşısına Astana sürecini koydu.

3- Esad’ın Halep’i almasını ve kuzeye doğru yönelebilmesini sağladı.

Kuşkusuz henüz Ankara-Şam anlaşmasının olmamasından kaynaklanan sıkıntılar sürmekte, AKP hükümetinin iki tarafla da iş tutmayı esas alan ikircikli çizgisi süreci geciktirmektedir. Bu ise en çok PYD’ye yaramaktadır!

RİYAD 3 CEPHEDE SIKIŞTI

Ankara’nın Moskova desteğiyle Suriye’deki pozisyonunu değiştirmeye başlaması, sahada en başından beri var olan Türkiye-Suudi Arabistan-Katar üçlü cephesini de böldü. Bunun pratikte sahada desteklenen örgütlerin ayrışmasına kadar varan yansımaları oldu.

Şimdi Moskova, tıpkı tam da Ankara’nın ihtiyaç duyduğu türden bir manevraya ihtiyaç duyduğu anda, Riyad’a da el uzattı. Riyad’a Yemen konusunda bir jest yaprak Kral Selman’ın Moskova’ya gelmesini sağladı. Rusya, Riyad’ın desteklediği Yemen yönetiminin Moskova’ya atamaya çalıştığı üç ismi de reddettikten sonra, dördüncüyü onaylayarak bu jesti yaptı.

Evet, Riyad üç büyük sorunla karşı karşıyaydı:

1- Riyad’ın sorunlarından biri savaş ilan ettiği Yemen’deki tıkanma ve işin içinden çıkamaz durumda olmasıdır.

2- Riyad’ın ikinci sorunu ise körfez krizidir. Suudi öncülüğündeki Körfez ülkelerinin Katar’ı hedef alması umulan sonuçları doğurmadı, tersine hem Riyad’ın hem de Doha’nın Washington’dan yüklü silah almasıyla sonuçlandı. Dahası Pentagon krizden sonra Katar’la askeri tatbikat yapmışken, diğer körfez ülkeleriyle yapacağı tatbikatları krizin sürmesini gerekçe göstererek erteledi. Ve en başında açıkça Riyad’ı destekleyen ve Doha’yı uyaran Trump yönetimi, şimdi Doha’ya yönelik Riyad öncülüğündeki yaptırımların son bulmasını istiyor.

3- Diğer yandan ABD’nin sırf Rusya’yı sıkıştırabilmek için petrol fiyatlarını Suudi Arabistan faktörüyle düşük tutma politikası, Moskova’dan önce Riyad’ı vurdu. Öyle ki geçen sene Suudi Arabistan en sonunda Rusya’yla düşük fiyata karşı anlaşmak zorunda kaldı.

İşte Kral Selman’ın Rusya ziyareti bu şartlarda gerçekleşti.

RİYAD’DAN ASTANA SÜRECİNE DESTEK İLANI

Peki Kral Selman’ın Moskova ziyaretinden somut neler çıktı?

Öncelikle belirtelim: Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil El Cubeyr’in, ülkesinin Moskova ile ilişkilerinin “tarihi anı” yakaladığını ilan etmesi karşılıklı kazançların seviyesine işaret etmektedir.

Zira toplamda değişik alanlarda 14 önemli anlaşma imzalanmıştır. Ancak asıl önemlisi şu iki gelişmedir:

1- Riyad, Moskova’da Astana sürecini desteklediğini ilan etti.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey LavrovPutin ve Kral Selman Suriye konusunda anlaştı” derken, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil El CubeyrAstana sürecine ve Suriye’nin toprak bütünlüğüne destek verdiklerini” açıkladı.

Böylece Moskova, Ankara’dan sonra Riyad’ı da karşı cepheden söküp almış oldu!

2- Diğer yandan Türkiye’den sonra Suudi Arabistan’ın da Rusya’dan S-400 alabileceği gündeme geldi.

Bu konuda henüz bir netlik olmasa da, konunun masaya gelmiş olması çok çok önemli. Zira Suudi Arabistan büyük silah üreticileri açısından çok değerli bir müşteridir.

DİPLOMASİ ÖRNEĞİ: MOSKOVA’NIN KÖRFE’DEKİ TUTUMU

Bitirirken, büyük devletlerin nasıl diplomasi yürüttüklerini anlamak açısından Moskova’nın körfez krizine yaklaşımına bakalım. Zira Kral Selman’ın Moskova’ya gelebilmesini, biraz da o krizdeki Moskova tavrı belirlemiştir.

Riyad öncülüğündeki Körfez ülkeleri Katar’ı hedef aldığında ne olmuştu? Başta ABD olmak üzere Almanya hariç neredeyse tüm Batı kampı Suudileri desteklemiş ve Katar’a cephe almıştı. Türkiye ise herkesten önce, gaz sahası ortağı İran ve ticaret partneri Almanya’dan önce Katar’a destek vermişti.

Rusya ise ne müttefikleri İran ve Türkiye gibi hızla Katarcılık yapmış, ne de Batı’ya uyup Suudicilik yapmıştı. Tarafsız kalmış, tarafları sükunete davet etmiş, iki tarafla da “barışma” hedefli temaslar yürütmüştü.

Peki ne oldu? Başta Suudicilik yapan ABD Katar’a destek vermeye başladı ama bu iki farklı konumlanışında da büyük silah satışlarıyla kazanç sağladı. Katar’a herkesten önce destek veren ve asker gönderen Türkiye ise diğer ülkeler krizden kazançlar elde ederken, kazansız ortada kaldı.

Rusya ise “tarafsız ve barışçı” pozisyonu ile orta ve uzun vadeli diplomatik başarı kazandı, şimdi tek tek ülkeleri bölgedeki saflaşmada bölge cephesine kaydetmeye çalışıyor…

Mehmet Ali Güller
7 Ekim 2017
ABC Gazetesi

3 Yorum

KÜRDİSTAN’DA REFERANDUMLA 3. AŞAMAYA GEÇİLDİ

Tedbir, caydırmak içindir. Öz Türkçe kelimeler daha net anlatır: Önlem, önlemek içindir!

Barzani referandum yapacağının ilk işaretini yaklaşık 2,5 yıl önce Mayıs 2015’de verdi, Ocak 2016’da referandum takvimini başlattı, Haziran 2017’de de 25 Eylül’ü referandum tarihi ilan etti.

Peki AKP Hükümeti Barzanistan referandumunu önlemek için bu kadar sürede hangi önlemleri aldı? Hiçbir önlemi!

Dahası referandum konusundaki tavrının ne olacağını bile referandumdan üç gün önce topladığı Milli Güvenlik Kurulu toplantısına bıraktı. Oradan da “referandum gayrimeşrudur” gibi “önlem” içermeyen bir karar çıkardı. Ardından TBMM’yi toplayan hükümet, 2014 yılından beri her yıl uzatılan Irak ve Suriye tezkeresini sanki referanduma karşı bir tedbirmiş gibi yeniden uzattı. Üstelik bu kez tezkereye hangi ajandasının gereği ise “hükümete Türkiye’de yabancı silahlı kuvvetleri bulundurma yetkisi verilmesini” de ekledi!

REFRANDUM ÖNCESİ TEDBİR YOK, REFRANDUM GÜNÜ YAPTIRIM YOK!

Referandum günü bile, Türkiye’nin hâlâ ciddi bir tedbir hamlesi yoktu! Önce Habur Sınır Kapısının kapatıldığı haberi servis edildi. Ancak bunun doğru olmadığını bizzat Gümrük Bakanı açıkladı: Sadece Kuzey Irak’tan gelenlere yönelik kontroller sıklaştırılmıştı. Bir de 2014 yılından beri yayımda olan Irak’a seyahat uyarısı, Kuzey Irak kentleriyle genişletildi.

En somut tedbiri ise RTÜK aldı! Barzani’nin Türkiye’nin güneydoğusunu Kürdistan’da gösteren kanalı Rudaw Türksat’tan çıkarıldı!

TSK’nin sınırda tatbikat yapması, Irak askerlerinin de bu tatbikata katılacak olması dışında referandum günü başka da bir gelişme olmadı. Sandıkların kapanmasına doğru ise Erdoğan şöyle dedi: “Bir hafta içinde gerekli tedbirleri açıklayacağız.”

Bir hafta içinde, yani referandum bittikten ve Barzanistan projesinde 3. aşamaya geçildikten sonra…

Oysa mesele referandumu önlemek ve 3. aşamaya geçişi engellemekti!

İNŞA, FEDERASYON VE BAĞIMSIZLIK AŞAMALARI

Referandumla birlikte Barzanistan’da 3. aşamaya geçilmiş oldu.

  1. aşama, ABD’nin Irak’ı işgali sonrası 1992’de Kuzey Irak parlamentosunu kurmasıyla başlayan inşa süreciydi.
  2. aşama, ABD’nin Irak’a ikinci kez saldırdığı 2003’de başlayan federasyon süreciydi.
  3. aşama, 25 Eylül 2017’de referandumla başlayan bağımsızlık sürecidir!

Kuşkusuz bu aşamaların asıl belirleyeni ABD olmuştur, zaten Washington bu projenin sahibidir, fakat Türk hükümetleri de ilk iki aşamada kimi roller almıştır.

1. aşamada PKK’ye karşı Barzani’yi desteklemek, bir devlet stratejisi olarak belirlenmiş ve tüm hükümetlerce uygulanmıştı. Peşmerge başına 100 dolar aylık ödenmesinden şehirlerin altyapılarının kurulmasına kadar pek çok desteğiyle Türkiye Barzanistan’ın inşa sürecine katkı yapmış oldu.

AKP’NİN KÜRDİSTAN’DAKİ ROLÜ

2. aşamada, yani federasyon aşamasında ise katkının yerini omuzlama aldı! Bu süreci kabaca üç bölüme ayırabiliriz:

  1. Bölüm, 2003-2007: AKP Hükümeti’nin Barzanistan’a ABD’nin BOP eşbaşkanı olarak destek verdiği dönem.
  2. Bölüm, 2007-2010: AKP Hükümeti’nin Kürdistan’ı resmi olarak tanıdığı dönem.

ABD Özel Kuvvetler Komutanı Org. Wayne A. Downing Zaho’ya geldiğinde, Türk komutana aynen şöyle demişti: “2007 senesinde Kürdistan kurulduğunda önce Türkiye tanıyacak.

Öyle de oldu. Ahmet Davutoğlu 10 Şubat 2007’de Washington’da “Kürt yönetimini tanımaya hazırız” dedi. Recep Tayyip Erdoğan 18 Eylül 2009’de Barzanistan’ın başkenti Erbil’de konsolosluk açacaklarını ilan etti. Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk kez 23 Mart 2009’da Bağdat’a giderken uçakta Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” olarak isimlendirdi. Dışişleri Bakanı Davutoğlu ilk kez 14 Temmuz 2010’da bir TC resmi evrakına Kürdistan ifadesini koydu.

  1. Bölüm: 2010-2017: AKP Hükümeti’nin Barzani’yle ortaklığı dönemi.

AKP-BARZANİ ORTAKLIĞI

AKP-Barzani ortaklığı üç boyutlu oldu.

1- Ortaklığın birinci boyutu petrol ortaklığıydı: Neçirvan Barzani’nin “50 yıllık stratejik anlaşma” dediği bu anlaşmayla Barzani, Irak’ın petrolünü kendi petrolüymüş gibi tankerlerle Ceyhan’a yolladı, AKP Hükümeti de bu “kaçak” petrolü başta İsrail olmak üzere bazı ülkelere sattı.

Bağdat yönetimi AKP Hükümeti’nin satışına aracılık ettiği bu petrolün kendisine ait olduğunu, Bağdat’ın 2011-2014 yılları arasından Erbil’e bütçedeki yüzde 17’lik payın tamamını ödediğini, AKP ile Barzani’nin bu satışla Irak’ı 2014 yılında 34 milyar dolar zarar uğrattığını ilan etti.

Kısacası bu kaçak petrol davalık oldu. Fakat AKP Hükümeti o anlaşmadan bu yana Irak petrolünü Barzani adına satmayı sürdürdü. Dahası Barzani PYD’nin Suriye’den gönderdiği petrolü de AKP üzerinden sattı. PYD, AKP-Barzani ortaklığı sayesinde her ay 10 milyon dolar kazandı! (Rudaw, 10 Haziran 2014)

2- AKP-Barzani ortaklığının ikinci boyutu askeri boyuttu: Türkiye, Musul’daki Başika Kampı başta olmak üzere birkaç noktada Barzani’nin peşmergelerine askeri eğitim verdi, vermeyi de sürdürüyor!

3- AKP-Barzani ortaklığının üçüncü boyutu ise siyasi boyuttu: Barzani AKP’nin Kürt Açılımı’na destek verdi, arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık yaptı, AKP kongrelerined boy gösterdi, seçimlerde Kürt oylarının AKP’ye yönlendirilmesine çalıştı. AKP Hükümeti ise petrol anlaşmasını tanımayan Irak Başbakanı Nuri El Maliki’ye karşı Haşimi-Allawi-Barzani üçlüsüne dayanan bir siyasi darbeye bile soyundu! Dahası idamla yargılana Haşimi’yi Türkiye’de sakladı.

RUDAW: ERDOĞAN’DAN BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN’A YEŞİL IŞIK

Bağımsızlık referandumu işte bu ortaklık sürecinde pişti.

Örneğin Barzani referandum için 23 Mayıs 2015’te Washignton’da destek ararken, Erdoğanbağımsız Kürdistan Irak’ın iç meselesi” diyordu. (Haber Türk, 23 Mayıs 2015)

Öyle ki, Barzani’nin Rudaw’ı bu açıklamayı “Erdoğan’dan bağımsız Kürdistan’a yeşil ışık” diye duyurdu.

Öte yandan Başbakan Binali Yıldırım da çok değil, daha 11 ay önce şöyle diyordu: “IKBY bölgesinde yapılacak her türlü iş birliğini merkezi hükümete değil, o bölgenin esas sahibi olan Barzani yönetimiyle yapacağız.” (Milliyet, 23 Ekim 2016)

Yani bugün referandumla “esas sahip” dedikleri Barzani, esas sahipliğinin gereğini yapmış oluyor!

Ve çok değil daha 10 ay önce, 26 Şubat 2017’de Barzani İstanbul ve Ankara’da kırmızı halılarla karşılanıp cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık katlarında ağırlandığında, Barzani’nin kanalı Rudaw haberi şöyle geçiyordu: “Kürdistan bayrağı ilk defa Türkiye’de gönderde!”

ABD EMPERYALİZMİNE KARŞI BÖLGESELLEŞME

Barzani’yle ortaklık yapan ve bugüne kadarki sürecin gelişmesine omuz veren bir hükümetin kuşkusuz referandumu önlemek için bir önlem alması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. O nedenle referanduma kadar herhangi bir önlem almadılar. Barzani de böylece referandumu yapmış oldu.

Şimdi referandum olduktan sonra AKP Hükümetinin alacağı önlemlerin hiçbiri, Kürdistan’ın 3. aşamasına geçildiği gerçeğini değiştirmeyecek.

Fakat Türkiye’nin hâlâ şu şansı var: Ankara Bağdat, Tahran ve Şam’la iş birliği yağarak, Kürtlerin de yararına bir ekonomik entegrasyon odaklı bölgeselleşme projesi hayata geçirebilir. Böylece ABD emperyalizminin Türk ile Kürt’ü, Kürt ile Arap’ı, Arap ile Fars’ı, Fars ile Türk’ü çatıştırma hedefi boşa çıkar!

Tabi önce bu iktidardan kurtulmalı!

Not: Konuyla ilgili şu dört kitabımı tüm okurlara öneriyorum: 1- ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan. 2- Hükümet-PKK Görüşmeleri. 3- IŞİD: Kara Terör. 4- Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru.

Mehmet Ali Güller
26 Eylül 2017
ABC Gazetesi

2 Yorum

KÜRDİSTAN REFERANDUMUNUN MALİ SPONSORU: AKP

Önemli bir gelişme olmazsa, Barzani 25 Eylül’de bağımsızlık referandumunu yapacak gibi görünüyor. Ancak her şey olabilir. Zira ABD-İngiltere’nin devreye girmesi sonrasında Bağdat ile Erbil arasında bir kapı açılmış ve o kapıda Irak Petrol Bakanı üzerinden hâlâ pazarlıklar yapılmaktadır.

Peki referandum konusunda AKP hükümeti “tam olarak” ne düşünüyor? Yanıtı referandumdan üç gün önce(!) yapılacak MGK toplantısı sonrasında öğrenebileceğiz!

Oysa ciddi bir devlet, tavır ilanını son üç güne bırakmaz ve referandum sonrasında ne yapacağından önce, bizzat referandumun engellenmesini önüne hedef koyardı.

AKP Hükümeti referandumu engelleyebilmek için herhangi bir tedbir almadı. Habur sınır kapısını kapatmak, Barzani’nin Türkiye’deki şirketlerinin faaliyetlerini askıya almak, petrol akışını en azından kısmak gibi önleyici tedbirlere başvurmadı.

22 Eylül’den itibaren ilan edilecek bir tavır, içeriği dolu bir tavır olsa bile, gecikmiş bir tavır olarak etkisini yitirecektir.

Peki Türkiye neden gecikti? Anlatalım. Ama önce “nereden çıktı bu referandum” sorusunu kısaca yanıtlayalım.

BARZANİ’NİN REFERANDUM MANEVRASI

Bağımsızlık referandumu, birincisi KDP düzleminde, ikincisi de Kürt bölgesi düzleminde ele alınabilir.

KDP düzleminde durum şudur: Mesut Barzani siyaseten sıkışmış durumda. 2004 ve 2009 yılında kazandığı başkanlık seçimleri sonrası yasa gereği süresini 2013’de doldurdu. Ancak Barzani koltuğunu bırakmadı. Türkmenlerin de desteğiyle başkanlık süresini iki yıl uzattı. Fakat koltuğunu 2015 yılında da bırakmadı ve siyasi kriz hâlâ sürüyor.

Üstelik 2013 seçimleri sonuçları Kuzey Irak’ta KYB’den kopan Goran’ı ikinci parti durumuna yükseltmiş ve Kürdistan İslami Birliği de beklenenden çok sandalye kazanmıştı.

İşte bu koşullarda Barzani Ocak 2016’da partileri topladı ve hepsinin önüne “referandum” hedefi koydu. İşte bu manevrayla da koltuğunda oturmaya devam ediyor!

  1. MADDE VE KERKÜK’ÜN İŞGALİ

Kürt bölgesi düzleminde ise durum şudur: Irak Anayasası’nın tartışmalı bölgeleri ilgilendiren 140. maddesi referandum kararının ana nedenidir. O maddeye göre 2007 yılı sonuna kadar Kerkük başta tartışmalı bölgelerde nüfus sayımı yapılacak ve nihai statü belirlenecekti. Ancak o süreçteki Şii-Sünni çatışması başta olmak üzere pek çok nedenle nüfus sayımı yapılamadı. Fakat bu süreçte Barzani hem tartışmalı bölgelere Kürt nüfus kaydırdı hem de tartışmalı bölgelerdeki yerleşimcileri göçe zorladı.

IŞİD’in ortaya çıkması ise en çok Barzani’ye yaradı. IŞİD 9 Haziran 2014’te Musul’u işgal etti, Barzani-Talabani ise bunu fırsat bilip 10 Haziran’da Kerkük’ü ele geçirdi.

O tarihten bu yana Barzani IŞİD’den arındırılmış bölgeleri kendi denetimine geçiriyor. (“IŞİD: Kara Terör” kitabımızda anlattığımız Obama’nın IŞİD strateji tam da buydu: IŞİD’den kurtarılacak bölgelerde Kürt egemenliği ilan edilecek!)

Barzani bu stratejinin getirdiği kazanımın ardından “140. madde zaten gerçekleşti, artık bunun üzerine konuşmayacağız” dedi! Yani tartışmalı bölgeleri ele geçiren Barzani, “tartışmalı bölgelerin statüsü belirlendi” demiş oluyordu!

AKP-KDP KAÇAK PETROL ANLAŞMASI

Barzani kendi cephesinden haklıydı. Zira Kürdistan’ın bağımsızlık ilan edebilmesi için iki temel şartın gerçekleşmesi gerekiyordu: Kerkük’ün ele geçirilmesi ve Doğu Akdeniz’e açılmak.

Zira Kerkük petrol bölgesiydi ve petrolü olmayan bir Kürdistan yaşayamazdı. Kerkük petrolünü Doğu Akdeniz’e bağlanarak pazara açma şartı da kısmen AKP’nin yardımıyla giderildi!

Şöyle: AKP hükümeti Bağdat’a rağmen Erbil’le “petrol anlaşması” yaparak Barzani’ye referanduma giden yolu açmış oldu!

Barzani Irak’a ait petrolü kendi petrolü gibi tankerlerle Ceyhan’a yolluyor, AKP hükümeti de o “kaçak petrolleri” gemilerle İsrail’e satıyordu! Zaten bu tür kaçak alışverişler için en uygun adres İsrail’di. Diğer yandan miktar artıkça, Malta açıklarında gemiden gemiye petrol sevkiyatı yapılarak Bağdat’a ait kaçak petrollere yasal kimlik kazandırılmaya çalışıldı. (Bu arada referandum nedeniyle hazırlanan istihbarat raporuna göre PYD, Suriye’nin kuzeyinde çıkardığı ham petrolü KDP’ye satarak gelir elde ediyor. (Aydınlık, 18 Eylül 2017) Dolayısıyla Barzaninin petrolünü alıp satan AKP Hükümeti, PYD’nin petrolünü de alıp satmış oluyor!)

50 YILLIK STRATEJİK ANLAŞMA

AKP Hükümeti neden referandum konusunda net bir tavır ilan etmiyor ve bunu son 3 güne bırakıyor? Türkiye neden referandumu engelleyecek tek bir tedbir bile almıyor?

İşte yanıtı bu petrol alışverişindedir. Zira bu alışveriş sıradan bir alışveriş ve anlaşma değildir. İmzalandığında Neçirvan Barzani’nin “50 yıllık stratejik anlaşma” dediği bir anlaşmadır.

O nedenle Dışişleri Bakanlığı referandumla ilgili yayınladığı resmî belgede “IKBY’nin anayasal anlaşmazlıklara dayanan meşru talepleri…” demekte, o nedenle konu kendisine sorulduğunda Erdoğanduygusal çıkışlar yapmamalıyız” demekte, o nedenle Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlureferandumu durdurmak için güç kullanımı söz konusu değil” demekte ve o nedenle Türkiye’nin referandum tavrı, referandumdan 3 gün önce yapılacak MGK toplantısına bırakılmaktadır!

Özetle 22 Eylül’de MGK’den referandum konusunda nasıl bir tavır ilanı çıkarsa çıkın, AKP Hükümeti fiilen referandumun mali sponsorluğunu yapmış oldu!

Mehmet Ali Güller
21 Eylül 2017
ABC Gazetesi

2 Yorum

GERİCİ EĞİTİMLE MÜCADELEDE 3 YANLIŞ

AKP Hükümeti 16 Nisan başkanlık referandumu sonrası gericilik programını alabildiğine uyguluyor. Hükümet “kindar nesil” yaratma hedefiyle eğitimde köklü değişiklikler yapıyor. Bir yandan müfredatı değiştiriyor, bir yandan da İmam Hatiplileri iyi üniversitelere taşıyacak yeni sınav modelleri arıyor.

Müfredattan Atatürk’ün ve evrimin çıkarılması, şeriat konularının konulması eğitimde karşı-devrimciliğin zirvesi anlamına geliyor. Ve “kindar nesil” oluşturabilmek için daha ilk okuldan itibaren ders kitaplarına “erkeğin reis olduğu, bu nedenle kadının erkeğe biat etmesi gerektiği” gibi laflar konuluyor. Kuşkusuz kadının erkek reise, tüm milletin de baş reise biat etmesi isteniyor!

AKP Hükümetinin bu gerici saldırısına karşı mücadele etmek herkesin görevidir. Nitekim laikliğin ne derece önemli olduğu gün geçtikçe daha geniş kesimlerce saptanıyor. 28 Şubat’ta laiklik mücadelesine dudak büken kesimlerin bugün laikliğe sarılıyor olması toplumsal mücadele açısından önemli.

Ancak laikliği merkeze alarak gericiliğe karşı birkaç cephede birden başlatılan mücadelede üç önemli yanlış yapılıyor.

  1. KEMALİZM’E SALDIRARAK LAİK EĞİTİM TALEP EDİLEMEZ!

Gericiliğe karşı mücadelede yapılan birinci yanlışlık şu: AKP’nin gerici eğitimine karşı “laik bilimsel eğitim” talebiyle yapılan eylemlerde “Kemalist diktatörlük” hedef alınıyor!

1- Türkiye’de Kemalist bir diktatörlük yok fakat bir Erdoğan otokrasisi var!

2- Gericiliğin kaynağı Kemalizm değil, AKP’dir.

3- Gericilik Kemalizm’le ve Cumhuriyetle hesaplaşarak iktidar olmuştur.

4- Talep edilen laik eğitim, fiilen ve aslında Kemalizm’dir! Zaten laiklik Kemalizm’in altı okundan biridir.

Dolayısıyla “laik eğitim” talepli bir eylemde değil Kemalizm’e saldırmak, tersine Kemalizm’e sahip çıkmak gerekir!

  1. GERİCİ EĞİTİMİN PANZEHRİ LAİK EĞİTİMDİR, 2. ANA DİL DEĞİL!

Gericiliğe karşı mücadelede yapılan ikinci yanlışlık ise şudur: “Irkçı eğitime son” denilerek ikinci bir “ana dilde eğitim” talep edilmektedir.

1- AKP’nin müfredatı ırkçı değil, gericidir. Andımızın okutulmadığı ve milli bayramların kutlanmadığı bir eğitim müfredat bırakın ırkçı olmayı, milli bile değildir!

2- AKP bu gerici müfredatı inşa ederken, zaten “ırkçılıktır” iddiası ve yalanıyla adım adım Atatürk’ü müfredattan çıkarmıştır.

3- AKP’nin gerici eğitiminin panzehri laik bilimsel eğitimdir, ikinci bir ana dilde eğitim değildir. İkinci bir ana dilin öğretilmesi doğrudur ama ikinci ana dilde eğitim yapılması doğru değildir. Zira ikinci bir ana dile evet demek, üçüncü, dördüncü ana dil eğitimine de onay vermek demektir. Birçok dille eğitim yapmak, eğitimin birliği ilkesine ve laik eğitime aykırıdır.

  1. GERİCİLİK HER ZAMAN TEHLİKELİDİR!

Gericiliğe karşı mücadele yapılan üçüncü yanlışlık ise şu ve benzeri tezlerdir: “Türkiye gibi ülkelerde gericilik, emperyalizm ile birleştiği zaman tehlikeli olur. Bugünün Türkiye’sinde yaşadığımız olgu ise bunun tam tersidir.”

1- AKP gericidir, cumhuriyeti yıkmaktadır ve bu nedenle tehlikelidir ve hepimize tehdittir.

2- Gericilik her zaman tehlikelidir, tezden hareketle, emperyalizmle birleşmese bile! (İran komünistlerinin benzer hatasından hepimiz dersler çıkarmalıyız.)

3- Dünyanın ekonomik merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı koşullarda Türkiye’nin de Avrasya’ya doğru kayıyor olması AKP Hükümetini Avrasyacı yapmaz! AKP Hükümeti sınıfsal karakteri gereği Atlantikçidir ve Avrasya’yla ilişkileri Atlantik içindeki pazarlıklarda kullanmaktadır. (Menderes ve Demirel iktidarlarının çöküş döneminde SSCB’yle iş birliği yapmaları o iktidarların Atlantikçi olduğu gerçeğini değiştirmemişti!)

4- AKP hükümeti anti-emperyalist değildir! Komşularına karşı yarı-askeri mücadele veren, Somali ve Katar’da askeri üs kuran ve “yayılmacı” arzular taşıyan bir iktidara anti-emperyalist demek hatadır. AKP hükümetine milli ve anti-emperyalist payeler vererek onun gericiliğini “tehlikesiz” görmeye başlamak ise tarihi hatadır.

Tek başına tarımın durumu bile bu iktidarın anti-emperyalist olmadığının göstergesidir! Kendi köylüsüne ürettirmeyip tarım ürünlerini dışarıdan, en çok da emperyalist ülkelerden alan bir hükümet emperyalizme karşı değil, emperyalizmin işbirlikçisidir!

ORTAK MÜCADELENİN KISA PROGRAMI

Bu üç yanlıştan hareketle eğitimdeki gericiliğe karşı mücadeleyi şu sütunlar üzerinden yükseltmeliyiz.

1- Gericiliğe karşı mücadele AKP iktidarına karşı mücadeledir. AKP’yi hedef almayan bir mücadelenin özü “gericilikle mücadele” değildir!

2- Gerici eğitime karşı laik bilimsel eğitim talep edilmeli, en başta da Atatürksüz müfredata karşı çıkılmalıdır.

3- Gericilikle mücadele tüm ilerici kuvvetlerin “ortak” ve tarihsel görevidir: Sosyalistlerden Kemalistlere, cumhuriyetçilerden ulusalcılara, hepimiz, yukarıdaki iki maddeyi “ortak” program yaparak birlikte mücadele etmeliyiz.

Mehmet Ali Güller
19 Eylül 2017
ABC Gazetesi

1 Yorum

AKP TÜRKİYE’Yİ ŞANTAJA AÇIK HALE GETİRDİ

Eski Bakan Zafer Çağlayan’ın da dahil edilerek genişletildiği ABD’deki Zarrab davasıyla ilgili önce bazı tespitler yapalım:

1- Bu dava ABD’nin AKP hükümetini sıkıştırmakta kullandığı bir siyasi davadır. Fakat bu durum davanın konusu olan yolsuzluğun olmadığı anlamına gelmez. İkisi ayrı düzlemdir.

2- 17-25 Aralık operasyonları FETÖ operasyonlarıydı. Fakat bu durum operasyonların konusu olan yolsuzluğun olmadığı anlamına gelmez. İkisi ayrı düzlemdir.

3- AKP’yle mücadele adına ABD’den ve mahkemelerinden medet ummak doğru değildir, hiçbir muhalefete yakışmaz.

4- ABD’nin bu dosyayı bir şantaj aracı olarak kullanamamasının yolu, bu yolsuzlukla içeride mücadele edebilmemizden geçiyordu, başaramadık. AKP’den hesap soramadık!

5- AKP Hükümeti, bu ve benzeri dosyalarıyla, “aldatıldım” diyerek geçiştiremeyeceği kirli ortaklıklarıyla Türkiye’yi başta ABD olmak üzere birçok ülkeye karşı şantaja açık hale getirmektedir ve asıl önemlisi budur.

YOLSUZLUK VAR Kİ 4 BAKAN FEDA EDİLDİ

Yolsuzluk vardır, olduğu için de AKP hükümeti 4 bakanını feda etmek zorunda kalmıştır. O bakanlardan Erdoğan Bayraktar’ın istifa etmek zorunda kalırken “ne yaptıysam başbakanın talimatıyla yaptım, başbakanın da istifa etmesi lazım” demesi, meselenin kurumsal boyutuna ve çapına işaret etmekteydi.

Üstelik mesele AKP hükümetinin sunmaya çalıştığı gibi İran’a yaptırımlara uymamak da değildir. Türkiye’nin ABD’nin istediği şekilde İran’a yaptırım uygulamasına en çok biz antiemperyalistler karşıyız. Fakat burada mesele o yaptırımlar delinirken yapılan yolsuzluklardır. İran o nedenle Zarrab’ın patronu Zencani’yi tutuklamıştır, İran o nedenle Zarrab’ı istemiştir, İran o nedenle kayıp paralarını istemiştir, İran o nedenle Zencani’nin idamının iptalini Zarrab’ın paraları iade edebilmesi şartına bağlamıştır.

İşte ABD de bu yolsuzluğu fırsata çevirerek, yaptırımların delinmesi, kara para aklanması ve yolsuzluk gerekçeleriyle önce Zarrab’ı, sonra Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’yı tutuklamış, son olarak da Bakan Zafer Çağlayan ile Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın da yer aldığı 5 kişiyi davaya dahil ederek dosyayı doğrudan AKP’ye uzatmıştır.

TÜRKİYE’NİN DEĞİL AKP’NİN DAVASI

AKP kendisine yönelik bu ABD hamlesini, “Türkiye’ye yapılmıştır” diyerek genelleştiremez ve kendisini Türkiye üzerinden aklayamaz! Yolsuzluğuyla hesaplaşmayan bir hükümetin kendisi üzerinden ülkeyi şantaja açık hale getirmesi kabul edilemez!

1,5 yıl önce Zarrab davası için “ülkemizi ilgilendiren bir konu değil” diyen Erdoğan’ın şimdi “Çağlayan’a yönelik adım Türkiye’ye yönelik adımdır” demesi, suçları tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına bölüştürmeye çalışması kabul edilemez!

Kaldı ki “yolsuzlukla mücadele” bu hükümetin “fıtratında” yoktur! Daha birkaç gün önce Erdoğan il başkanlarına şöyle seslenmektedir: “Yolsuzluk yapanları kenara alacağız”

Yolsuzluğun bir hukuk devletinde karşılığı “kenara alınmak” değil, yargının karşısına çıkarılmaktır!

Fakat AKP Hükümeti bu açıklamayla, yeni yolsuzlukları da tıpkı 17-25 Aralık’ta yaptığı ve 4 bakanı “kenara aldığı” gibi geçiştireceğini ortaya koymaktadır!

ABD, ALMANYA VE RUSYA’NIN ELİNDEKİ DOSYALAR

AKP hükümeti Türkiye’yi sadece ABD’nin şantajına açık hale getirmiş değil. Benzer durumlar Almanya ve Rusya’yla yaşanmaktadır.

Almanya başta “MİT casusluğu” davası olmak üzere birkaç davayı AKP Hükümeti’ne karşı kullanmaktadır.

Rusya ise AKP Hükümeti ile ilgili bir IŞİD dosyasını BM’ye sunmuştu. Fakat Ankara-Moskova normalleşmesi nedeniyle bu dosyayı rafa kaldırdı.

AKP Hükümeti’nin bu şantajlara karşı “rehin alma tutuklamaları” yapması Türkiye’nin saygın geleneklerine uymamaktadır. Zarrab’a karşı ABD’li rahibi tutuklamak, ya da Almanya’da tutuklu MİT casuslarına karşılık Alman insan hakları görevlilerini tutuklamak, hatta Antalya’ya tatile gelen Alman vatandaşlarını tutuklamak, saygın bir mücadele yöntemi değildir.

Türkiye’ye yakışan, yolsuzlukla ve yolsuzluğun kaynağıyla hesaplaşmaktır. Böylece ABD ve AB’ye koz vermez, şantaja açık hale gelmeyiz.

Mehmet Ali Güller
10 Eylül 2017
ABC Gazetesi

4 Yorum

MİT-CIA-KONTRGERİLLA-FETÖ KESİŞENİ: ENVER ALTAYLI

FETÖ’den gözaltına alınan Enver Altaylı’nın hayatı, bir adamın hikayesi olmaktan çok, Gladyo dediğimiz yapıyı somut ortaya koyması bakımından önemlidir.

Altaylı’nın 73 yıllık ömrü, CIA’dan MİT’e, kontrgerillacılardan FETÖ’cülere, siyasal İslamcılardan cihatçılara değin tüm kesimlerin ortak kesişeni olma özelliği gösteriyor.

Anlatalım:

ALTAYLI ve CIA

Altaylı TSK’den atıldıktan sonra 1963 yılında Ruzi Nazar “eliyle” MİT’e yerleştirildi. Yani Altaylı MİT’ten önce CIA’yla bağlantılıdır. (Özbek asıllı Nazar, Altaylı’nın babası Şakir Altaylı’yı Özbekistan’dan tanıyordu.)

Peki kimdir Ruzi Nazar? 2. Dünya Savaşı’nda Komünistlere karşı Nazi saflarında savaşan bir Özbek’tir ama bu özelliği nedeniyle de Özbekler tarafından sevilmeyen bir isimdir.

Nazar, Naziler yenilince ABD’ye sığınmış ve pek çok Nazi gibi CIA’da göreve başlamıştır. 1951’de eski ABD Başkanı Theodore Roosevelt’in oğlu tarafından ABD’ye götürülen Ruzi Nazar, Roosevelt’in kızı tarafından da 1954 yılında CIA’ya alınmıştır.

Ruzi Nazar 1959-1971 yılları arasında Türkiye’de görev yaptı, CIA’nın Ortadoğu İstasyon Şefi’ydi. Yeni MİT yasasının hazırlanmasında, MİT Müsteşarı Fuat Doğu ile birlikte Gladyo inşasında, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurulmasında, Fethullah Gülen gibi tiplerin bu derneklere yerleştirilmesinde, 6. Filo’yu kıble edinen Kanlı Pazar faillerinin yetiştirilmesinde, 68’lilere karşı kontrgerilla faaliyeti örgütlenmesinde, yakın dostu Alparslan Türkeş’in komando kampları kurmasında ve 12 Mart’ta önemli rolleri vardı.

Ruzi Nazar 12 Mart’tan sonra 1979 yılına kadar CIA tarafından Avrupa’da görevlendirildi. 1979’da İran’da ve 1980’ler boyunca da Afganistan’da görev yaptı.

ALTAYLI ve MİT

Enver Altaylı Ruzi Nazar “eliyle” 1963’te girdiği MİT’te 1974 yılına kadar “kadrolu” çalıştı.

Ardından Gladyonun değişik birimlerinde, Ruzi Nazar’ın belirlediği istikamette görevler üstlendi. Örneğin Nazar CIA adına Bonn’da görevliyken, Altaylı da aynı tarihte MHP Genel Müfettişi olarak Almanya’da ülkücüleri örgütlüyordu!

ALTAYLI ve MHP-KONTRGERİLLA

Altaylı 1980 öncesinde MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in (asıl adı Hüseyin Feyzullah) danışmanlığını yaptı. Türkeş tarafından ayrıca “MHP Genel Müfettişi” olarak görevlendirildi ve MHP’nin gazetesi Hergün’de yöneticilik ve yazarlık yaptı.

Ve elbette MHP’nin sola karşı kullanılmasında roller üstlendi!

Kısacası Ruzi Nazar öğrencisi Enver Altaylı’yı, yakın dostu Alparslan Türkeş’le birlikte Gladyo faaliyetlerinde görevlendirmişti!

NazarTürkeş ilişkisinin altyapısı Nazi hayranlığıydı ve ilişkiyi kuran da Agasi Şen’di. Şen ikiliyi CIA kampında tanıştırdı.

Türkeş’in Özel Harp Dairesi’nde çalıştığını, Çankırı’da “kontrgerilla öğretmenliği” yaptığını, 1955 yılında Amerikan Harp Akademisi’nden mezun olduğunu ve 1959 yılında da Almanya’daki Atom ve Nükleer Okulu’nda eğitim gördüğünü önemle belirtelim.

ALTAYLI ve SİYASAL İSLAMCILAR

ABD’nin SSCB’yi çevreleme stratejisinin 80’ler boyunca ağırlık merkezi Afganistan olmuştu. CIA Yeşil Kuşak gereği siyasal İslamcı kadroları ve cihatçı savaşçıları hem diğer ülkelerde yetiştiriyor hem de Pakistan üzerinden Afganistan’a sokuyordu.

İşte bu süreçte Ruzi Nazar’ın Afganistan’da görüştüğü, sürekli irtibatta olduğu ve CIA stratejisine dahil ettiği kişilerin başında Gülbeddin Hikmetyar geliyordu. (Hikmetyar’ı Tayyip Erdoğan’lı o ünlü fotoğraftan biliyorsunuz…)

Nazar’ın öğrencisi Enver Altaylı da Afganistan’da görev yaptı. Turgut Özal’ın örtülü ödeneğinden Raşid Dostum’a para götürmesi skandalı en bilinenlerdendir. Altaylı Raşid Dostum’un liderliğinde kuzey Afganistan’da bir küçük devlet kurmaya çalıştığını anılarında anlatır.

ALTAYLI ve FETÖ

SSCB’nin dağılmasının ardından CIA önüne Orta Asya’ya uzanma hedefi koydu. Bu hedef için en ideal müttefik, Orta Asya ile tarihsel bağları nedeniyle Türkiye’ydi.

İşte FETÖ okullarının Turgut Özal ve Süleyman Demirel mektuplarıyla Orta Asya ülkelerinde açılması, CIA’nın bu stratejisinin gereğiydi ve görevin merkezinde de Enver Altaylı vardı.

Altaylı Fethullah Gülen’i “Orta Asya’da Türk jeopolitiğinin içini dolduracak insan” olarak niteliyordu.

Zaten Altaylı’nın FETÖ’cülerle ilginç akrabalıkları vardı: Yukarıda belirttik, Ruzi Nazar Enver Altaylı’nın babası Şakir Altaylı’yı Özbekistan’dan tanıyordu. Nazar’ın bir diğer dostu da Abdurrahman Kavuncu’ydu. Şakir Altaylı Abdurrahman Kavuncu’nun kızıyla evlendi.

Yani 15 Temmuz’dan sonra Kazakistan’a kaçan AKP’li Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu, Abdurrahman Kavuncu’nun torunu ve Enver Altaylı’nın dayısının oğluydu. Enver Altaylı’nın FETÖ finansörü olduğu iddia edilen kardeşi Taha Altaylı’nın da Kazakistan’da olduğunu belirtelim.

Bu arada FETÖ’cü Mümtazer Türköne’nin bir eşinin de Abdurrahman Kavuncu’nun torunu olduğunu söyleyelim!

ALTAYLI’NIN GLADYO KİMLİĞİ

Özetle Enver Altaylı sıradan biri değildir ve onun özetlemeye çalıştığımız “kesişen kimliği” Gladyo kimliğine işaret etmektedir.

Gladyo CIA’dır, MİT içindeki yapılanmasıdır, MHP içindeki kontrgerilla örgütlenmesidir, siyasal İslamcı kadrolar yetiştirilen Komünizmle Mücadele Dernekleridir, İlim Yayma Cemiyetleridir ve elbette FETÖ’dür. En çok da hükümet katlarıdır!

Altaylı işte tüm bu kesimlerin tam göbeğindeki isimdir.

Mehmet Ali Güller
27 Ağustos 2017
ABC Gazetesi

3 Yorum

ERDOĞAN’DAN KILIÇDAROĞLU’NA CASUSLUK SOPASI, PERİNÇEK’E ERGENEKON ŞANTAJI

Adalet Yürüyüşü ile ilgili değerlendirmelerimizde vurgulamıştık:

1- Enis Berberoğlu’na operasyonun asıl hedefi Kemal Kılıçdaroğlu’ydu.

2- Berberoğlu’nu tutuklama kararı Kılıçdaroğlu’nu 2019 öncesi rehin almak içindi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ya 2019 sürecine rehinliği kabul edecek ya da rest çekecekti. İşte Kılıçdaroğlu bu nedenle pek de kendi pratiğine uymayan bir Adalet Yürüyüşü yapmak zorunda kalmıştı. Bu çıkış 2019 için de bir çıkış seçeneği olabilirdi. Bu nedenle Adalet Yürüyüşü, yürüyüşe eklemlenmeye çalışanların siyasi rengine bakmadan desteklenmeliydi.

ŞANTAJDAN AÇIK SOPAYA

Kılıçdaroğlu o günden bugüne, şantaja boyun eğmediği için artık doğrudan sopayla karşı karşıya!

Erdoğan açık açık “Berberoğlu ile ilgili konu Kılıçdaroğlu’na ulaşır, Kılıçdaroğlu’nun bağlantısı çıkarsa kimse şaşırmasın” demektedir! (13 Ağustos 2017)

Yani devlet protokolünün 1 numarası, devlet protokolünün 6 numarasını açık açık tutuklamakla tehdit etmektedir!

Bu tablo sadece yürütmenin yargıyı yuttuğunu değil, devletin de şekil değiştirdiğini göstermektedir!

DEMOKLES’İN KILICI

Diğer yandan Başbakan Binali Yıldırım eş zamanlı olarak ulusalcılara Ergenekon şantajı yaptı! Yıldırım’ın şantajı ne metal yorgunluğuydu ne de dil sürçmesi. Zira Yıldırım bu şantajı siyasi ihtiyaçlara göre periyodik olarak yapıyordu!

Örneğin 9 Ekim 2016’da “Ergenekon ve Balyoz sapına kadar gerçekti” dedi!

Örneğin 23 Ekim 2016’da “Ergenekon ve Balyoz vardı, FETÖ’cüler sulandırdı” dedi!

Örneğin 14 Temmuz 2017’de “Ergenekon ve Balyoz yalan değildi, meşru hükümete ve milli iradeye karşı darbe girişimiydi” dedi!

Ve son olarak 16 Ağustos 2017’de “Darbeciler, Ergenekoncular, Balyozcular sırasını savdı, görevi FETÖ’cülere devretti” dedi!

Diğer yandan Ergenekon davasının 7 Eylül 2017’de görülecek olmasını da önemle not edelim!

ULUSALCILAR VE EMEKLİ ASKERLER RAHATSIZ

Peki kimdi bu şantajın hedefi ya da hedefleri? Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, AKP’nin TSK’yi yeniden yapılandırmasından rahatsız olan emekli askerler, ulusalcı aydınlar…

Ve şantaj tam da YAŞ sonrası yaşanan huzursuzluğa, homurtulara ve istifa girişimlerine denk gelmişti.

Zira AKP’nin YAŞ’ta 2 kriteri olduğunu yazıyordu Abdülkadir Selvi: “1. FETÖ’yle kararlı mücadele. 2. TSK’yı FETÖ’den temizlerken ulusalcılara teslim etmeme.” (14 Ağustos 2017)

Diğer yandan Kılıçdaroğlu nasıl Adalet Yürüyüşü yaparak şantaja boyun eğmeyeceğini ilan ettiyse, Doğu Perinçek de yeniden “Erdoğan’dan kurtulmak lazım” çizgisini öne çıkararak Ergenekon şantajıyla çarpışacağını gösterdi: “Türkiye, bulunduğumuz bu çetin dönemden AKP yönetimiyle çıkamaz. Türkiye, Tayyip Erdoğan yönetiminden kurtulma mecburiyetiyle karşı karşıyadır.” (7 Ağustos 2017)

Zaten aksi de beklenemezdi…

CUMHURİYET CEPHESİ: CHP-VP

Erdoğan’ın “kırılma noktası olacak” dediği 2019 süreci gerçekten de Cumhuriyet açısından kırılma noktası olacak.

Bu sürece karşı bir Cumhuriyet Cephesi inşa etmek tüm cumhuriyetçi kuvvetlerin görevidir.

Tek başına şu “casusluk sopası ve Ergenekon şantajı”nın ortaya koyduğu gerçek bile budur: CHP ve VP, yanlarına diğer kuvvetleri, demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, meslek odalarını alarak Cumhuriyet Cephesi inşa etmelidirler!

Mehmet Ali Güller
21 Ağustos 2017
ABC Gazetesi

8 Yorum

AKP ESKİ DEVLETİ PARALEL DEVLET İNŞA EDEREK YIKIYOR!

Yeni devlet kurmak için ya “silahlı zor” ile eski devlet yıkılır, ya da eski devlete paralel devlet inşa edilerek eski devlet yavaş yavaş ölüme itilir. 15 yıldır yaşadığımız süreç işte bu ikincisidir. Özetleyelim:

PARALEL SİSTEM

Önce parlamenter sisteme paralel bir geçiş sistemi inşa edildi. Erdoğan bu süreci 21 Mart 2015’te “parlamenter sistemi bekleme odasına aldık” diye tarif etti. İki yıl böyle götürülen sisteme 16 Nisan 2017’de darbe vuruldu ve başkanlık sistemine geçildi. Erdoğan 13 Ağustos 2017’de şöyle diyordu: “Artık parlamenter demokrasi yok”

PARALEL MECLİS

AKP 15 Temmuz FETÖ darbesini fırsata çevirerek kesintisiz ve sürekli OHAL ilan etti. Böylece yasama yürütmeye, daha doğrusu Saray’a bağlandı. TBMM’den yasa çıkarmak yerine artık Saray’dan OHAL kararnameleri yayınlanıyor. Böylece Saray TBMM’ye paralel meclis haline getirilmiş oldu.

PARALEL ANAYASA

Anayasa Mahkemesi’nin 2007’de laiklik karşıtı odak ilan ettiği ama kapatmadığı AKP, fiilen anayasayı ve mahkemesini kapattı! Şöyle: Erdoğan örneğim 26 Şubat 2016’da artık “Anayasa mahkemesinin kararına uymuyorum, saygı da duyuyorum” diyebiliyordu. Böylece Anayasa’ya paralel kendi yasasını koymuş oluyordu, kendi yasasını uyguluyordu. Zaten anayasaya uymayarak cumhurbaşkanlığı yapıyordu. En sonunda, geçmiş yıllarda zaten parça parça değiştirilen anayasaya 16 Nisan 2017’de büyük bir tırpan vurdu.

PARALEL POLİS

AKP hükümeti “paralel polis” inşası için uzun bir süre F Tipi yapı ile ittifak kurdu, onlara dayanarak devletin emniyet teşkilatını kullandı. Paralel yapı ortaklığı ile Ergenekon-Balyoz operasyonları yapıldı ve eski devletle çarpışıldı!

İktidar, F Tipi ihanetin ardından polis içindeki paralel yapıyı tasfiye etti ama boşalan yeri yeni tarikat ve cemaatler doldurdu. Böylece kendisine yakın ve kontrol edilebilir yeni bir paralel yapı inşa etmiş oldu.

PARALEL HUKUK

AKP hükümeti tıpkı poliste olduğu gibi yargıda da önce F Tipi yapıya dayanarak ilerledi. Yasma gücünü kullanarak F Tipi yapının yargı içerisinde yükselesini, kritik yerleri tutmasını sağladı. En sonunda 12 Eylül 2010 referandumu ile yargıyı F Tipi’ne teslim etti.

Daha sonra FETÖ’yü tasfiye eden iktidar, şimdilerde doğrudan 15 yıl boyunca il ve ilçelerde AKP yöneticiliği yapan kadrolarıyla boşluğu dolduruyor ve örneğin son 1341 hâkim atamasında olduğu gibi yüzde 95 oranında AKP’li hâkim atıyor!

Paralel yargı ile cumhuriyet yargısını baskılayan ve sindiren iktidar bir yandan da müftülere nikah gibi konularla paralel hukuk oluşturmaya devam ediyor. İşe medeni hukukun aile hukuku ayağıyla başlayan hükümet, ardından adım adım kişiler hukukuna, eşya hukukuna ve miras hukukuna yönelecek.

PARALEL EĞİTİM

AKP hükümeti türbanı önce ilkokullara kadar soktu, ardından Kuran kurslarını yasallaştırıp genişleterek paralel bir eğitim modeli tohumu attı. 4+4+4 ile kız çocuklarının 4. sınıftan sonra okumasının zorunluluğunu gevşetti. Ardından müfredattan evrimi çıkardı, müfredata şeriatın alt kolları olan “muamelat” ve “ukubat”ı ekledi, şimdi de “cihat”ı eklemeye çalışıyor. Diğer yandan tüm okullara mescit zorunluluğu getirdi. Kız ve erkek çocukların ayrı sınıflarda okutulması hazırlıkları yapıyor, bu konuda toplumu iki ileri bir geri taktiğiyle yokluyor.

Ensar Vakfı, Birlik Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ile protokol imzalayan Eğitim Bakanlıpı, bu vakıfların okullarda eğitim yapmasını, seminer vermesini, proje, gezi, kitap okuma, yarışma, kamp ve yaz okulu etkinlikleri düzenlemesini sağlamış olacak. Böylece paralel eğitim ile cumhuriyet eğitiminin tamamen ortadan kaldırılması sağlanacak.

PARALEL TOPLUMSAL ÖRGÜTLENME

Belediye başkanı olduğunda “şehremini sistemini geri getirelim” diyen, sonraki yıllarda “Osmanlı eyalet modelini” öneren Erdoğan, toplumsal örgütlenmeyi kafasındaki modele uygun hale getirebilmek için paralel bir toplumsal örgütlenme yoluna gidiyor. Nasıl mı? Başta Eğitim ve Aile bakanlıkları ile vakıflar arasında protokol imzalattırarak!

Zamanla toplum “vakıflar” ile örülmüş ve örgütlenmiş olacak. Böylece yurttaşlık bilinci yerine farklı aidiyetler oluşturulacak.

PARALEL SERMAYE

AKP’nin aslında ilk paralel inşası sermaye ile ilgiliydi ve öncelikle belediyeler aracılığıyla yapılıyordu. Fakat güç kazandıkça çapı büyüttü ve çeşitli yollarla “sermaye dönüşümü” yaptı. Ardından ihale kanununu değiştirerek “yeni bir sermaye sınıfı” yarattı!

Özelleştirme yolu ile en büyük kamu kurumlarını TÜSİAD üyelerine ucuza vererek “eski sermayeyi” susturdu. Diğer yandan 15 yılda 10 liman, 81 elektrik santrali, 40 tesis, 3483 taşınmaz, 3 gemi ve 36 maden sahası özelleştirerek sermaye dönüşümü hedefinde büyük ilerleme sağladı!

PARALEL ORDU

15 Temmuz FETÖ darbe girişimini fırsata çeviren AKP hükümeti “yeniden yapılandırma” adı altında TSK’yi bakanlıklara böldü, YAŞ’ı parti şurası haline getirerek, orduyu parti ordusu yapma yoluna girdi. Fiilen liyakat yerine siyasi iktidara uyumluluk kriteri getirdi. (Ancak AKP hükümetinin en az yol alabildiği ve hâlâ en güçsüz olduğu yer TSK’dir!)

PARALEL TARİH

Erdoğan bir yandan da paralel bir tarih yazıyor. 15 Temmuz’u önce Çanakkale Zaferi ile bir tuttu, ardından ise 15 Temmuz’un Çanakkale Zaferi’nden daha anlamlı olduğunu söyledi!

Kısacası 15 Temmuz’u “yeni devlet” inşası için milat ilan etti. Zira eski devlet dedikleri Türkiye Cumhuriyeti 1915 Çanakkale ile başlayan ve 30 Ağustos 1922’de zaferle taçlanan 7 yıllık savaşlarla kurulmuştu.

PARALEL DEVLET

Devlet soyut değil somuttur; öncelikle egemen sınıftır, yasamadır, yürütmedir, yargıdır, ordudur, polistir, bürokrasidir, eğitim kurumlarıdır, kamu kurumlarıdır. Bunların yıkılıp yerlerine yenilerinin kurulmaya çalışılması “yeni devlet” inşasından başka bir şey değildir!

Yani AKP’li Ayhan Oğan “yeni bir devlet kuruyoruz, kurucusu Erdoğan” derken gerçeği söylüyordu. Gelen tepkiler nedeniyle Erdoğan ve Yıldırım toplumu yumuşatma yoluna gitse de gerçek ortada. Kaldı ki Oğan’ın sözlerine tepkilere yanıt veren AKP Hükümeti sözcüsü Mahir Ünal da aynı şeyi farklı sözlerle dile getiriyor: “Devleti yeniden yapılandırıyoruz, mimarı da Erdoğan”. Yani “yeni devlet” yerine “devleti yeniden yapılandırma” diyor, “kurucu” yerine “mimar” sıfatını kullanıyor!

“Yapamazlar, yeni devlet kuramazlar” diyerek süreç izlenemez. Cumhuriyet kuvvetleri ancak bu yıkım ve inşa faaliyeti gerçeğini görerek ve bu gerçeğe göre konumlanarak yıkımı durdurabilir!

Mehmet Ali Güller
15 Ağustos 2017
ABC Gazetesi

5 Yorum

2017 YAŞ’I: AK-ORDU HAZIRLIK ŞURASI

2017 Yüksek Askeri Şura’sını salt komuta kademesine ya da Balyoz sanıklarının bir kısmının terfi etmesine bakarak değerlendirmek eksik ve hatalı olacaktır. Dahası böylesi bir değerlendirme, yapısal sorunun üzerinden atladığı için bundan sonraki şuralardaki asıl büyük tehlikeyi gizleyecektir.

Elbette Saray’ın yüzlerce SADAT’çı Tanrıverdi’si yok ve bu nedenle Adnan Özbal gibi çok sevilen bir ismi de kuvvet komutanı yapacak, parlak bir subay olan Cem Okyay gibi bir Balyoz sanığını da amiralliğe terfi ettirecek.

15 yılını bildiğimiz Erdoğan, geleceği avuçlarının içine alabilmek için öncelikle mekanizmayı ele geçirmek, parçalamak ve yeniden biçimlendirmek istiyor. Erdoğan bilmektedir ki, 2019 ve 2023 hedeflerine gidebileceği bir AK-Ordu inşası buradan çıkacaktır.

İşte 2017 YAŞ’ını bu perspektiften incelememiz gerekiyor, isimler üzerinden değil. Başlayalım:

İLK AŞAMADA EMİR-KOMUTA BİRLİĞİ DAĞITILDI

1) Erdoğan 15 Temmuz’u fırsata çevirerek Türk Ordusu’nu AK-Ordu’ya dönüştürme hedefinin ilk aşamasını “yeniden yapılandırma” ile tamamladı:

Jandarma ve Sahil Güvenliği TSK’den koparıp İçişleri Bakanlığı’na, kuvvet komutanlıklarını Savunma Bakanlığı’na bağladı. Genelkurmay Başkanlığı’nın komutanlık vasfını kaldırdı ve altsız bir şekilde Başbakanlıkta bağlı tuttu. Askeri hastaneleri Abdülhamid hastaneleri yaparak Sağlık Bakanlığı’na bağladı. Askeri okulları kapattı, Savunma Üniversitesi kurdu ama yönetimini askerlere değil saray onaylı sivillere verdi. Askeri yargıyı kaldırdı.

“Sivil paşalık” unvanı getirerek askere paralel, saraya bağlı bir otorite inşa etti: Erdoğan Savunma Bakanlığı içinde müsteşar ve rektöre orgeneral, müsteşar yardımcılarına korgeneral, genel müdürlere tümgeneral, genel müdür yardımcılarına tuğgeneral ve daire başkanlarına albay rütbesi verdi! Kısmen Osmanlı’nın son dönemlerinde padişahın paşalık dağıtması gibi…

YENİ TSK, YENİ DEVLET DEMEKTİR

2) Erdoğan ardından Türk Ordusu’nu şekillendiren Yüksek Askeri Şura’yı değiştirdi. Böylece sicil amirlerinin terfi ve tayin ettiği subayları, bizzat kendisi belirleyecek duruma geldi.

Başbakan, savunma bakanı ve or rütbeli komutanlardan oluşan 15-16 kişilik Şura’yı dağıtan Erdoğan, yerine 4 general ile 11 AKP’liden oluşan yeni bir Şura koydu. Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı gibi konuya en uzak isimlerin bile hangi askerin komutanlık yapacağına karar vereceği bir Şura… (Gerçi nihayetinde tamamına Erdoğan karar verecek!)

2017 YAŞ’ının en önemli özelliği işte bu mekanizma değişikliğidir. Zira bu modelle ordunun parti tarafından şekillendirilmesinin önü açılmış oldu. Bu yapısal değişiklik bu Şura’da hangi makama kimin geldiğinden çok çok daha önemlidir.

Dahası Erdoğan bu modelle “parti-devlet” hedefini bir adım daha ilerletmiştir. Zira “devlet en çok ordudur, ordu da devletin omurgasıdır” ilkesini en iyi bilen kişilerinden başında Erdoğan gelmektedir.

AKP MKYK üyesi Ayhan Oğan o nedenle “yeni bir devlet kuruyoruz, o devletin kurucusu Erdoğan’dır” diyebilmektedir. Oğan bu yeni bir devlet kuruluşunu da “yapılan YAŞ yeni bir TSK’nin inşasıdır” esasına dayandırmaktadır.

Çok doğrudur, yeni bir TSK inşa etmek, yeni bir devlet kurmaktır!

Atatürk’ün devletini adım adım yıkmaktadırlar; önce ideolojisini, sonra KİT’lerini, daha sonra eğitimini, yargısını, bürokrasisini… Ve en sonunda ordusunu!

Savaştı, dış tehditti, geçiniz, asıl konu budur ve en sonunda buna göre konumlanacağız hepimiz!

Zira bu tip yıkımlarda hep benzer şekilde “dış tehdit var” denilerek içerideki yıkıma gözler kör edilir! “Üst akıl” diyerek gözler asıl meseleden uzaklaştırılır! “Vatan” denilerek içerideki yıkıma meşruiyet aranır! “Millicilik” şovu en çok yıkım zamanlarında maskeye dönüşür yıkıcıların elinde!

Oysa dış tehdit yıkıcıların marifetiyle büyümüştür ve savaş riski yıkıcıların yarattığı zeminde büyümektedir! Savaşı uzak tutmak ve dış tehdidi ortadan kaldırmak, yıkıcılardan kurtulmakla başlar!

RTE’NİN “RÜTBE DEĞİL, UYUM” MESAJI

3) 2017 YAŞ’ında Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar koltuğunu korurken, üç kuvvet komutanı emekli edildi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Jandarma Genel Komutanı Yaşar Güler getirildi. Böylece Güler’in Akar’dan sonra Genelkurmay Başkanı olabilmesinin yolu açılmış oldu!

Kimdir Yaşar Güler? Başta Suriye işleri olmak üzere pek çok konuda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la yakın çalışan bir isimdir, tıpkı Akar gibi…

Daha önce sosyal medyaya düşen ses kayıtlarına göre AKP hükümetini desteklediği ve muhalefeti eleştirdiği ortaya çıkan komutandır! (Kardeşi AKP’den milletvekili adayı olmuştu)

4) Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bir koramiral atandı. Neden? Oramiral yok muydu? Vardı! Ergenekon-Balyoz kumpasları sürecinde, askeri casusluk davasında kısa bir süre tutuklanmış komutanlardan Oramiral Veysel Kösele vardı!

Üstelik Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak atanan isimden kıdemli 5 komutan vardı. Fakat AKP o beş komutanın üçünü emekli etti, yasa gereği rütbe bekleme süresini doldurmamış Oramiral Veysel Kösele’yi ve Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Şükrü Korlu’yu emekli edemedi ve 6. Sıradaki Adnan Özbal’ı kuvvet komutanı yaptı.

Haliyle Veysel Kösele ile Şükrü Korlu YAŞ’tan birkaç gün sonra istifa dilekçelerini vermek zorunda kaldılar!

Kuşkusuz Adnan Özbal da komutanlık yetenekleri bakımından bu makam için yeterlidir. Tanıdığımız ve güvendiğimiz pek çok komutan Adnan Özbal’a kefildir. Fakat mesele şu: AKP bu uygulamayla komutanlara “rütbenize ve sıranıza bakmam, istediğimi atarım” demiş oldu. Bu ilerisi için büyük sorundur, zira atanmak açısından hükümete uyumluluk, hatta yakınlık kriteri ortaya çıkmış oldu!

TSK’Yİ DİNCİLEŞTİRME OPERASYONU

5) YAŞ öncesi Binali Yıldırım YAŞ üyeleri ve askerlerle birlikte teamüllere uygun olarak Anıtkabir’i ziyaret etti. Fakat bunca yıldır Anıtkabir’i ziyaret eden Yıldırım, ilk kez ellerini açıp dua etti. Arkasında askerlerin göründüğü bu fotoğraf da özenle kamuoyuna servis edildi.

Ne var bunda denilebilir elbette ama çok şey var! Bu daha önce yazdığımız AKP’nin Türk Ordusu’nu “dincileştirme” operasyonun bir parçasıdır! Tillo mollalarını ziyaret eden komutanlar, üniformalarıyla camide namaz kılan komutanlar, umre yapan komutanlar, Cübbeli Hoca’yla poz veren komutanlar, Atatürk düşmanı Nuri Pakdil’i ziyaret eden komutanlar, Necip Fazıl hayranı komutanlar, AKİT’e taziyede bulunan komutanlar, dizilerde sürekli ibadet ederken gösterilen komutanlar…

Ve FETÖ’cülerin yerine Işıkçıların, Kurtoğlu grubunun doldurulduğu komutanlıklar…

Mesele Atatürk’ün ruhuna Fatiha okumak olsaydı, elbette 15 yıldır okurlardı! Dua edecek kadar çok mu seviyorlar Atatürk’ü? Hayır, tersine Atatürk’le hesaplaşıyorlar, Atatürk’ün cumhuriyetini yıkıyorlar ve Atatürk ile İnönü’ye “iki ayyaş” diyorlar!

6) YAŞ sürecinin şu kritik mesajı da sonraki YAŞ’lar ve AKP’nin planlaması bakımından önemlidir: “Başörtülü general de olacak.”

AK-Medya bu tür haberlerle hem AK-Ordu hedefini ilan ediyor, hem de tepkileri ölçüyor…

AKP’YE KARŞI ODAK

Kısacası sıkıntılı bir sürecin ortasındayız. AKP’nin en büyük şansı ise bu sürece karşı çıkacak sağlam bir odak olmamasıdır.

Fakat er geç o odak oluşacaktır, 2007 Cumhuriyet mitingleri, 2013 Haziran eylemleri, 2017 Başkanlığa hayır mücadelesi, 2019 sürecinde çok daha büyük bir dalgaya dönüşecektir.

Üstelik bu kez AKP’nin millicilik oyununa artık kanmayan ve “terörle mücadeleden” kamaşan gözlerini artık kocaman açan milliyetçi-ulusalcı muhalefet, “yenileşmeye” artık dur diyen halkçı muhalefet, Kürtçülükten uzaklaşan sol muhalefet, aynı cephede gerçek bir odak olacak!

Yıktırmamak için başaracağız!

Mehmet Ali Güller
6 Ağustos 2017
ABC Gazetesi

4 Yorum

AMERİKANCI TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ: ÜLKÜCÜLÜK

Milliyetçi Yeniçağ gazetesi yazarlarından Yavuz Selim Demirağ, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i Amerikancı ilan etmiş, hem de Alparslan Türkeş’e dayanarak!

Üzerinde durulacak ciddiyette bir mesele olmadığı ortada, ancak bu vesileyle Türk milliyetçiliğinin NATO sürecinde nasıl bir mutasyona uğradığına değinme fırsatı vermesi bakımında önemli…

PERİNÇEK’E AMERİKANCI DEMEK, ATATÜRK’E İNGİLİZCİ DEMEK KADAR AKILDIŞIDIR

Öncelikle belirtelim: Perinçek’i siyasetleri nedeniyle, özellikle de son 2 yıldaki çizgisi nedeniyle sertçe eleştirebilirsiniz ama ona Amerikancı demek, Atatürk’e İngilizci demek kadar akıldışıdır!

Perinçek’e söylenebilecek en son şey, onun Amerikancı olduğudur! Zira anti-Amerikancı tavır, daha doğrusu anti-emperyalist duruş, Perinçek’i şekillendiren en önemli ve belirleyici özelliğidir.

Hatta Perinçek o kadar Anti-Amerikancı’dır ki, ABD’yle ortaya çıkan çelişkileri bile uzlaşmaz mertebesine çıkartarak abartır. Örneğin ABD ile Katar arasında çelişki ortaya çıktığında, Katar’ı anti-emperyalist ilan eder. Örneğin ABD ile AKP arasında bir çelişki oluştuğunda, Erdoğan’ı anti-Amerikancı ilan eder.

Özetle, Perinçek’e Amerikancı demek, gülünç bile değildir ve Yavuz Selim Demirağ, Türkeş kaynaklı bu akıldışı iddiası nedeniyle güldürmemiş, onu çokça sevdiğini belirten TGB’li gençleri üzmüştür.

TÜRKEŞ MİLLİYETÇİ DEĞİL ÜLKÜCÜ VE IRKÇIDIR, ÇÜNKÜ AMERİKANCIDIR

Evet, Doğu Perinçek Amerikancı değildir ama Demirağ’a bunu söylediği iddia edilen Alparslan Türkeş sapına kadar Amerikancıdır!

Anlatalım: Bu topraklarda Türk milliyetçiliği Abdülhamid’e karşı tutum olarak gelişti ve büyüdü. Bugün yeniden gündeme gelen “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” Türk milliyetçiliğinin sloganıdır.

Ve Abdülhamid’e karşı mücadele eden İttihat Terakki’nin Türk milliyetçiliği 1. ve 2. Meşrutiyet’te büyümüş ve emperyalizme karşı verilen kurtuluş savaşı ile de kendini “Atatürk Milliyetçiliği” olarak geliştirmiştir.

Nedir Atatürk milliyetçiliği? Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denmesidir! Yani bir halkın, emperyalizme karşı kurtuluş ve devrim ile milletleşmesidir!

Ve özellikle belirtelim: Demokratik devrimlerimizin motoru olan milliyetçilik, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Fakat Türk milliyetçiliğinin bir kanadı NATO ve “küçük Amerika” sürecinde ülkücülüğe dönüştürülmüş, komünizme karşı ırkçılık halini almıştır!

İşte Alparslan Türkeş o sürecin aktörüdür; “Amerikancı Türk milliyetçiliği” olan ülkücülüğün uygulayıcısı ve gelişen sol dalgaya karşı Amerikan sopası olmuştur.

Üstelik Alparslan Türkeş bu görevinin gereği olarak ABD’de eğitim almıştır!

GLADYO AKTÖRLERİ: GÜLEN VE TÜRKEŞ

Şimdilerde FETÖ nedeniyle Fethullah Gülen’in ABD’nin yeşil kuşak stratejisi içinde nasıl rol aldığı yazılıp çizilmektedir, onun Komünizmle Mücadele Dernekleri geçmişi anımsanmaktadır. Ve bir NATO gizli örgütlenmesi olan Gladyo’nun aktörü olduğu gerçeği artık kabul edilmektedir.

İşte o Gladyo’nun bir başka aktörü de Alparslan Türkeş’ti!

Fethullah Gülen Gladyo’nun “İslamcı” aktörü, Türkeş de “ülkücü” aktörüydü! Yani Gülen ve Türkeş sapına kadar Amerikancı’ydı.

Perinçek ise hem Gülen’e hem de Türkeş’e karşı mücadele etmiştir hep. Yani Amerikancılara karşı!

AKŞENER KRALİÇE İSE ÇİLLER NE?

Mesele Perinçek’i eleştirmekse, şuradan eleştirelim: Türk milliyetçiği Abdülhamid’e karşı mücadeleyle gelişti. Dolayısıyla bugünün en iddialı milliyetçisi olan Doğu Perinçek’in de aynı şekilde neo-Abdülhamid’e karşı mücadele etmesi gerekir!

Fakat Perinçek Erdoğan’ı Neo-Abdülhamid olarak görmemekte, hatta ona zaman zaman Neo-Enver muamelesi yapmaktadır!

Yavuz Selim Demirağ’ı bu akıldışı ithama savuran mesele de aslında bu siyasal konumlanışlarla ilgilidir. Zira önce Perinçek Demirağların ve Yeniçağ’ın desteklediği Meral Akşener’e “Gladyo’nun Kraliçesi” demiştir!

Peki Akşener Gladyo’nun Kraliçesi midir? Meral Akşener’i bugün “Gladyo’nun Kraliçesi” ilan etmek birincisi en çok Erdoğan’ı sevindirmiştir, ikincisi müttefik olan Aydınlık ile Yeniçağ’ı karşı karşıya getirmiştir. Sırf bu iki nedenle bile siyaseten yararsız bir çıkıştır!

Diğer yandan asıl soru şudur: Meral Akşener Gladyo’nun Kraliçesi ise Tansu Çiller nedir? Kraliçe’den daha üst bir makam olmadığına göre Çiller Gladyo’dan ayrılmış mıdır?

Akşener’in en üst makam olan kraliçeliğe terfi etmesi ile Tansu Çiller’in iki hafta önce 15 Temmuz töreninde Erdoğan’la yan yana poz vermesi arasında bir bağ var mıdır?

Soruları çoğaltabiliriz, biz şu kadarını söyleyelim: Perinçek’in, 90’lı yıllarda Gladyo’nun 1 numarası ilan ettiği Çiller ile 2000’li yıllarda Gladyo’nun 1 numarası ilan ettiği Erdoğan’ı bugün başka bir noktaya koyuyor olması, Gladyo’nun Perinçek’ten öğrendiğimiz abecesine hiç uymuyor!

Kaldı ki Akşener, Erdoğan-Gülen ortaklı Ergenekon kumpaslarında Perinçek’le birlikte aynı şemada hedef alınmıştı!

MUHALETE MUHALEFET İKTİDARA YARIYOR!

Önümüzdeki asıl meseleye bakalım.

Türkiye hızla dönüşüyor: Dinci eğitim müfredatıyla, sünni tarikat egemenliğine verilen bürokrasiyle, TSK’den Atatürkçülüğün tasfiyesiyle, laik yaşam tarzına ağır baskılarla, kuvvetler ayrılığının tek elde toplanmasıyla, başkanlık rejimiyle Cumhuriyet’e son darbeler vuruluyor…

2019, Erdoğan’ın da dediği gibi bir kırılma noktasıdır. Muhalefet kuvvetlerinin bu esasa göre konumlanması gerekir. Muhalefetin iktidar yerine birbirine muhalefet ediyor olması en çok Erdoğan’a yaramaktadır!

Mehmet Ali Güller
31 Temmuz 2017
ABC Gazetesi

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın