Archive for category Politika Yazıları

Onlarca “evet” hatasını tek bir “hayır”la telafi edebilirsiniz

Değerli AKP’li seçmen kardeşim,

Ülkemiz 24 saat sonra en kritik seçimlerinden birine gidecek. Hep birlikte yurdumuzun bundan sonraki gidişatına karar vereceğiz.

Fakat kritik halk oylaması öncesinde senden şunları düşünmeni istiyorum:

Sence bu seçim propagandası adil oldu mu? Örneğin İGDAŞ gibi, THY gibi kamu binalarına “evet” pankartları asılması adil miydi? Örneğin resmi araçların, kamuya ait belediye otobüslerinin “evet” ile donatılması hakkaniyetli miydi? Ya da örneğin cami hoparlöründen AKP il başkanının çocuklara evet yazılı eşofman dağıtacağı anonsu yapılması dine uygun muydu?

Hadi hepsini geçelim…

Ama şundan eminim ki, “hayır” diyenlerin terörist ilan edilmesini senin vicdanın da kaldırmadı. Çünkü biliyorum ki, sen “evet” desen bile mutlaka “hayır” diyecek bir komşun, “hayır” diyecek bir akraban var. Hiç komşuna, akrabana terörist denilmesini ister misin? İstemeyeceğini biliyorum…

“Evet” demenin farz olduğu, “hayır” diyenin ahiretini tehlikeye attığı gibi dinde yeri olmayan “fetvaların” seni rahatsız ettiğini biliyorum. Çünkü sen bir dindar olarak biliyorsun ki, ahretinin tehlikede olup olmayacağını ne referandumda attığın bir oy, ne de sevdiğin bir siyasi lider belirleyebilir…

Hadi gel yarın ne oy vereceğini bir kenara bırakarak şunları düşün:

FETÖ’YE EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, birkaç yıl önce de önümüze “evet” ve “hayır” diyeceğimiz bir yargı değişikliği getirmişlerdi. O zaman da “hayır” demiştik. Terörist ilan edilmediysek de, ona yaklaşık suçlamalara maruz kalmıştık. Her şeye rağmen anlatmıştık: “Bu yargı değişikliğine evet derseniz, Fethullahçılar yargıyı ele geçirir, Türkiye’yi uçuruma götürür.”

Yine “evet” demenin farz olduğunu söyleyerek güzel insanımızı kandırdılar ve sandıktan çıkan “evet” sonucuyla yargıyı maalesef Fethullahçılara teslim ettiler.

Biliyorum, geçmişi değiştiremeyiz ama en azından üzerinde düşünüp hep birlikte dersler çıkarabiliriz. O gün biz “hayır” diyenlere kulak verilseydi, Fethullahçılar yargıyı ele geçiremeyecek ve 15 Temmuz darbe girişimine yeltenemeyeceklerdi…

KÜRT AÇILIMI’NA EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, Kürt Açılımı yapılmasına da “hayır” demiştik. Bunun iddia edildiği gibi ülkeyi demokratikleştirmeyeceğini, tersine bizi etnik kökenlerle böleceğini, bizi bize düşmanlaştıracağını savunmuştuk. Dahası AKP’nin PKK ile masaya oturmasını ABD’nin istediğini belirtiyor ve ABD’den ne Türklere ne de Kürtlere bir hayır gelmeyeceğini savunuyorduk.

Öyle de oldu. Masada görüşülürken ABD teröristlere daha çok silah verdi. Teröristler “nasılsa hükümetle görüşme yapılıyor, asker o görüşmeler nedeniyle müdahale edemiyor” diye şehirlere hendekler kazdı.

Sonrasını hep birlikte yaşadık işte; bombalar, patlamalar, şehitler, gaziler, gözyaşları…

AB’YE EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, AB aday üyeliğine de “hayır” demiştik. Çünkü biliyorduk ki AB’ye üye olunamayacak, bu bir hayal. AB Türkiye’yi kapıda bağlayacak; ne üye yapıp içeri alacak, ne de yakamızı bırakacak. Yani yakayı kaptırmamak için “AB’ye hayır” demeliydik.

Bugün sizden yine “evet” isteyenler o gün “vesayet rejiminin” yıkıldığını, bu yüzden “hayır” dediğimizi iddia ediyorlardı.

Oysa yıkılmaya çalışılan hepimizin Cumhuriyetiydi…

ABD’YE EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, ABD’nin Irak’a saldırmasına da “hayır” demiştik. Bugün sizden “evet” isteyenler, o gün de ABD’nin Irak’a saldırısına “evet” demişlerdi.  Hatta ne acıdır ki, bugün sizden “evet” isteyenler, o gün Irak’ta Müslümanları katleden ABD’li askerlerin sağlığına duacı olduklarını Amerikan gazetelerine ilanla duyurmuşlardı.

Bugün yine aynı tabloyla karşı karşıyayız. ABD komşumuz Suriye’ye füzeler atıyor ve sizden “evet” isteyenler, Amerikan füzelerine “yetmez ama evet” diyor, “daha çok füze at, doğrudan askerlerle işgal et, biz ne gerekiyorsa veririz, her şeye ‘evet’ deriz” diyor.

Emin ol, yarın sandıkta “evet” dersen, maalesef aslında ABD saldırısına da “evet” demiş olacaksın. Komşularla düşmanlığa, savaşlara, Türk-Kürt ayrışmasına, eyaletlere, federasyona, bölünmeye, kısacası kana ve gözyaşına da ‘evet’ demiş olacaksın…

O nedenle iyi düşün ve bu kez ilk defa “hayır” de…

Nasılsa 17 Nisan sabahı oy vermiş olduğun parti hâlâ iktidarda olacak, nasılsa oy verdiğin siyasi lider hâlâ cumhurbaşkanı olacak.

Yani partin de, seçtiğin cumhurbaşkanı da sen “hayır” dedin diye 17 Nisan sabahı koltuğunu kaybetmeyecek. Hatta “evet” çıkarsa makamı ortadan kalkacak olan Başbakan bile koltuğunu korumuş olacak.

Ancak “evet” çıkarsa tıpkı daha önce olduğu gibi Türkiye yine çok şey kaybedecek.

12 Eylül anayasasına “evet” denmeseydi, ABD’nin iki Irak saldırısına “evet” denmeseydi, AB’ye üyelik adaylığına “evet” denmeseydi, ABD’nin bugünkü Suriye’yi parçalama tezgahına “evet” denmeseydi, Açılım’a “evet” denmeseydi, Fethulahçıların yargıyı ele geçirdiği referandumda “evet” denmeseydi, artık sonuçlarıyla biliyorsun ki, çok şey değişirdi…

Olsun, hâlâ çok şeyi değiştirecek irade sende: Yarın bir kereliğine “hayır” de…

Onlarca “evet” hatasını tek ve çok değerli bir “hayır”la telafi edebilirsin…

Hadi değerli kardeşim, bu kez hep birlikte hayır’lı bir iş yapmış olalım…

Mehmet Ali Güller
15 Nisan 2017

4 Yorum

Kimyasal bahane, hedef Irak-Suriye paylaşımı

Kerkük’e Kürt bayrağı çekilmesinden Musul operasyonuna, İdlip’te kimyasal komplodan Türk-Rus normalleşmesinin yara almasına, Fırat Kalkanı operasyonunun bitirilmesinden ABD’nin füze saldırısına kadar pek çok olay, doğrudan birbiriyle ilgili. Hatta 16 Nisan’da yapılacak başkanlık referandumu bile…

Örneğin Times yazarı Roger Boyes açık açık “Erdoğan’ın referandumu kazanması Ortadoğu için iyi olacak” diye yazmaktadır. (Sputnik, 12 Nisan 2017) Zira Erdoğan, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle birlikte yeninden Suriye paylaşımı için heveslenmiştir…

Bu olgular arasındaki bağı ortaya koyabilmek için önce o olguları süreç ve aktörleri üzerinden inceleyelim:

59 TOMAHAWK, 7 HEDEF

ABD’nin İdlip’teki (Han Şeyhun) kimyasal komployu bahane ederek Suriye’ye yaptığı füze saldırısının birden çok hedefi vardı. 4’ü majör, 3’ü minör olan bu hedefler özetle şunlardı:

1) Esad’ın kuzeye taarruzunu kesmek: Rusya hava kuvvetleri destekli Suriye Ordusu son birkaç aydır kuzeye doğru taarruz ediyor. Halep’in kurtarılması siyasi çözüm sürecinin önünü artık tamamen açmıştı. Geriye iki yer kalıyordu: Nusra’nın hâkim olduğu İdlip ve IŞİD’in hâkim olduğu Rakka…

İşte 5 Nisan tarihli kimyasal komplo, tam da Suriye Ordusu’nun İdlip’i kurtarmaya yönelik hamlesi sürecinde ortaya atıldı. Böylece Esad’ın İdlip’i kurtarmasının engellenebilmesi için Batı’nın askeri müdahalesine gerekçe yaratılmaya çalışıldı.

2) Kantonları korumak: ABD, bu füze saldırıyla Suriye’nin kuzeyindeki PYD kantonlarını da güvenceye almak istedi. Kobani, Menbiç, Rimelen, Hol ve Şedadi’de kurduğu askeri üslerin ardından daha büyüğünü Til Beder’de inşa etmeye başlayan ABD, bu sıralı üslerle kantonlar arasında bir koruma zinciri oluşturmaya çalışıyor.

3) Siyasi çözümü engellemek ve Rusya’yı Suriye’nin federasyonlaşmasına mecbur etmeye zorlamak: ABD Suriye’ye ilk kez füze saldırısı yaparak siyasi çözüme giden süreci dinamitlemek istedi. Siyasi çözüm baltalanırsa, Rusya’nın da er geç Suriye’nin paylaşımını kabul etmek zorunda kalacağını hesaplıyor.

4) Türkiye-İran-Rusya iş birliğini bozmak: ABD’nin bölgede en istemediği durum, Rusya, İran ve Türkiye’nin ittifak kurmasıdır. ABD işte bu füze saldırısıyla bu iş birliğini de hedef aldı ve müttefiki Türkiye’yi bu ittifaktan koparmaya çalıştı.

ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford ile CIA Başkanı Mike Pompeo’nun Türkiye ziyaretiyle başlayan süreçte zaten Erdoğan İran karşıtı bir çizgiye yerleşmeye başlamıştı!

5) Suriye hava saldırısını İsrail saldırılarına açık hale getirmek: İsrail bir süredir Suriye’de hava operasyonları yapıyordu. Hatta bu operasyonlardan birinde Suriye’nin bir İsrail uçağını vurduğu da iddia edilmişti.

İsrail, Suriye’ye Atlantik saldırısının başladığı ilk günden beri önüne Golan tepelerinin alınmasını ve Suriye’nin bölünerek arada Dürzilerin hakim olduğu bir tampon bölgenin istemektedir. (Golan bölgesinde bulunan petrol ve doğal gaz rezervleri de önemli bir neden elbette.)

6) ABD’nin güç gösterisi yapma ihtiyacı: Çok kutuplu yeni yapıda müttefiklerin gösterdiği merkez kaç eğilimlerine karşı ABD’nin müttefiklerini kendine çekme ihtiyacı oluştu. Örneğin Kore DHC’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin Pasifik’teki Japonya, Güney Kore, Filipinler gibi müttefiklerini etkiliyor. Örneğin Suriye’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin bölgedeki Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi müttefiklerini etkiliyor. Müttefikler, merkez kaç eğilimler ile başka merkezlere doğru yanaşıyor. İşte ABD Tomahawk’larla bu merkez kaç eğilimli durdurmaya çalıştı.

7) İç politikadaki basınç: Trump seçildiği günden beri (ki seçim sürecinde başlamıştı) Rusya’yla irtibatlandırılmak üzerinden bir iç politik basınçla karşı karşıya. Göçmenlerle ilgili yasası yargıdan, Obama’nın sağlık politikasını geri çekme çabası Kongre’den dönen Trump, diğer yandan yönetimiyle partisi arasındaki sorunlarla boğuşuyor. Trump bu süreçte yönetime aldığı kimi isimleri de kurban vermek zorunda kaldı.

İşte bu füze saldırısıyla Trump ABD kamuoyuna sahada Rusya’yla karşı karşıya olduğunu göstermek ve “başkan olmak” istedi.

AKP’NİN ASTANA SÜRECİNİ GEVŞETMESİ VE İRAN KARŞITLIĞI

Bu kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırısı öncesinde Türkiye açısından bölgede çok önemli bir gelişme yaşanmıştı. AKP Hükümeti, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Türkiye ziyaretine saatler kala Fırat Kalkanı operasyonunun bitirildiğini ilan etmişti.

Diğer yandan ABD’yle Rakka operasyonunun şartları için pazarlıklar yapılıyordu. ABD Genelkurmay Başkanı Dunford ile CIA Başkanı Pompeo muhataplarıyla ayrıntıları masaya yatırmıştı.

Bu öylesine birbiriyle bağlı ve iç içe geçmiş bir süreçti ki, ABD’yle pazarlıklar yapılırken, Türkiye aynı zamanda Rusya ve İran’la iş birliğini de ağırlaştırmaya başlıyordu.

Örneğin Türk heyeti Astana-3 görüşmeleri başladığı halde ilk gün Kazakistan’a gitmiyordu. Ancak görüşmeler başladıktan sonra ikinci gün toplantılara dahil oluyordu. Türkiye’nin tutumu muhatapları tarafından “Astana sürecini gevşetme çabası” olarak yorumlanıyordu.

Diğer yandan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada fiilen Rusya’yla imzaladıkları Moskova deklarasyonunu ve Astana anlaşmalarını yok hükmünde ilan ediyordu. ÇavuşoğluAstana sadece ateşkese odaklanmalıdır. Suriye’deki geçiş sürecinin ve siyasi çözümün konuşulabileceği tek yer Cenevre’dir” diyerek ABD’nin dışarıda bırakıldığı asıl çözüm platformunu yok sayıyordu. (Akşam, 23 Şubat 2017)

Çavuşoğlu aynı konuşmasında Erdoğan’ın “İran, Suriye ve Irak’ı iki Şii devleti haline getirmeye çalışıyor” şeklindeki suçlamasını anımsatarak, Tahran’ı bu eğilime son vermeye çağırıyordu.

TÜRK-RUS NORMALLEŞMESİNE DARBE

İşte bu süreçte başlayan Türk-Rus normalleşmesinin ağırlaşması ve yara almaya başlaması, kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırıyla zirve yapmış oldu! Sorun şu aşamada karşılıklı tarım, ekonomi, ticaret ve turizm kartlarıyla mücadele şeklinde sürüyor.

Ancak Erdoğan’ın kimyasal komplo sonrası ABD’yi Suriye’yi vurmaya davet eden ve “Trump’ın açıklaması lafta kalmasın, bir Türkiye olarak, bize ne düşüyorsa, bunu yapmaya hazırız” demesi (Sözcü, 6 Nisan 2017) ile füze saldırısı için de “olumlu ama yeterli değil” demesi (Yeni Şafak, 7 Nisan 2017) Moskova’da büyük sıkıntı yarattı.

Son olarak Ankara’nın “Han Şeyhun saldırısında sarin gazı kullanıldığı kesinleşti” iddiası, Moskova’yı artık açıktan sert eleştiriler yapmaya itti. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zaharova “Han Şeyhun’daki olayla ilgili tespitleri Türkiye değil, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü yapmalı” dedi! (Sputnik, 12 Nisan 2017)

Zaharova ayrıca masaya turizm ve tarım kartlarını da koydu: “Bence Türkiye Sağlık Bakanlığı, turizm sezonu öncesinde deniz sularının analizi, turizm bölgelerindekiler de dahil olmak üzere gıda ürünlerinin kalite-kontrolü ile uğraşmalı.

ERDOĞAN-BARZANİ ORTAKLIĞI VE KERKÜK

Tüm bu gelişmelerle bağlantılı olarak, Irak cephesinde de önemli olaylar yaşandı.

İlki Kerkük’e Kürt bölgesi bayrağının asılmasıydı. Tam da Barzani’nin bağımsızlık referandumu kararı aldığı, Barzani ve Talabani partilerinin referandum için ortak komisyon kurduğu bu süreçte Kerkük’e bayrak asılması, Kerkük’ü Irak’tan koparma hamlesiydi.

Haliyle önce Bağdat, ardından da Tahran sert tepki gösterdi. Türkiye kamuoyu da gelişmeye tepkiliydi. Önce mecburen Çavuşoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı: “Kerkük’e Irak Kürt Bölgesi Yönetimi bayrağının asılmasını doğru bulmuyoruz. Bayrak asılması Irak anayasasına aykırıdır.” (Milliyet, 28 Mart 2017)

Ardından bu cılız tepkiyi 16 Nisan başkanlık referandumu sürecinde dengelemek üzere Erdoğan konuştu: “Kerkük’te ikinci bir bayrağın asılmasını kesinlikle yanlış buluyorum. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ne sesleniyorum, bu yanlıştan bir an önce dönün.” (NTV, 4 Nisan 2017)

Oysa o bayrak çok değil, Kerkük’ten bir ay önce Barzani’nin ziyareti dolayısıyla İstanbul ve Ankara’da göndere çekilmişti! (Sözcü, 26 Şubat 2017)

Yani aslında AKP Hükümeti’nin tepkisi salt başkanlık referandumunun gereğiydi. Kaldı ki Barzani’nin ziyareti Bağdat’a karşı birkaç yıldır sürdürülen AKP-KDP ittifakının gereği olarak “bağımsızlık referandumu” ve Dicle Kalkanı gündemliydi!

Evet, Barzani Erdoğan’a Kürt oylarını kazandırmak için gelmişti ve karşılığında da “bağımsızlık referandumu” için onay almıştı.

Ayrıca Erdoğan ve Barzani, PKK’ye karşı da müttefikti. Barzani PKK’nin Sincar’dan çıkmasını isteyecek, Erdoğan da Dicle Kalkanı operasyonu ile Sincar ve Kandil’e operasyonlar yapacaktı. (PKK zaten bir süredir Kandil’i boşaltıyor ve Suriye’ye geçiyordu. Irak Kürdistanı’nda muhalefet olmaktansa, Suriye Kürdistanı’nda iktidar olmak kuşkusuz PKK’nin işine geliyor. Tabi bu PKK’nin Irak’ı tamamen boşaltacağı anlamına gelmiyor. Bu arada piyonların karşılıklı konumlandığı küçük satranç tahtasının asıl kazananı ise ABD oluyor; Washington adım adım Kürt Koridoru’nu inşa ediyor!)

Kerkük’e Kürt bölge bayrağının asılmasının da Ankara için bir sürpriz olmadığı ortada. Kaldı ki Ankara, daha IŞİD’in Musul baskını sırasında peşmergenin Kerkük’ü ele geçirmesine göz yumarak, aslında Kerkük’ün Kürt bölgesine dahil edilmesi planına zaten onay vermişti!

Hep belirttik: Kerkük petrolü nedeniyle Küridstan’ın kalbidir; Kerkük olmadan Barzani bağımsızlığa gidemez!

İSTANBUL’DA IRAK’I 3’E BÖLME TOPLANTISI

Gelelim tabloyu tamamlayan bir diğer gelişmeye…

Aydınlık yazarı Rafet Ballı yazdı: Mart ayının üçüncü haftasında, yani tam da Kerkük’e Kürt bayrağı asılması sürecinde, Irak’ın sünni liderleri İstanbul’da toplanmıştı. Kimler yoktu ki? Irak Meclis Başkanı Selim Abdullah Cuburi, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame Nuceyfi, Irak Başbakan Yardımcısı Salih Mutlak, Iraklı iş adamı Şeyh Hamis Hacer, Sünni Ulema heyeti temsilcileri, milletvekilleri…

Tabii Türk diplomatlar da…  Ama daha önemlisi toplantıda ABD’li ve Ürdünlü diplomatların da bulunuyor olmasıydı! (Aydınlık, 11 Nisan 2017)

Açık ki bu “sünni” buluşma, Türkiye’nin ABD isteğiyle son aylarda girdiği “şii” İran karşıtı konumunun gereğidir ve ABD’nin baştan beri esas hedefi olan Irak’ın üçe bölünmesi girişimiyle ilgilidir.

Zira eş zamanlı olarak Kerkük’e Kürt bayrağı asılmakta, Barzani bağımsızlık referandumu kararı almakta, AKP Hükümeti Kuzey Irak’a Dicle Kalkanı askerî harekâtı yapmaya hazırlanmaktadır!

Irak’taki bu tabloyu tamamlayan son gelişme ise Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı İlnur Çevik’in Celal Talabi’yi ziyaret etmesidir! (Sputnik, 12 Nisan 2017)

2 DEVLETTEN 5 DEVLETÇİK ÇIKARMA HEDEFİ

Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir?

En son “ABD’nin ‘yeni Ortadoğu’ tezgahı” diye yazdık. (mehmetaliguller.com, 5 Ekim 2016)

1) Irak’ı fiilen Kürt ve Arap bölgesi diye ikiye bölen ABD, Suriye’deki tabloyla paralel olarak artık Irak’ı Kürt, Şii Arap ve Sünni Arap olarak üçe bölmeyi hedefliyor.

2) ABD ayrıca Suriye’yi de Kürt bölgesi, Sünni Arap bölgesi, Alevi bölgesi ve Dürzi bölgesi olarak dörde bölmeyi istiyor.

3) Irak ve Suriye’de bu bölünmeler gerçekleştiğinde de, Irak ve Suriye’deki Sünni Arap bölgeleri ile Kürt bölgelerini kendi aralarında birleştirmek istiyor.

Böylece iki devletin bölünmesiyle toplam beş devletçik oluşacak!

İşte ABD “asıl hedefi olan” bu tablo için yeniden bir atak yapmış oldu. Füze saldırısı, Barzani’nin bağımsızlık hamlesi ve Kerkük’e Kürt bölge bayrağı asması, AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşetmesi, hatta Fırat Kalkanı’nın bitirilmek zorunda kalınmasıyla PYD kantonlarına yeniden alan açılmış olması gibi gelişmelerin tamamı, bu hedefle ilgilidir.

Fakat mesele şudur: ABD’nin buna gücü var mı? Rusya ve bölge ülkeleri bu girişime karşı koymayacak mı?

KOMŞULARLA BARIŞ İÇİN BAŞKANLIĞA HAYIR!

ABD’nin buna gücü yok ve Rusya-İran-Suriye bloğu ABD’nin bu planının önünde kararlılıkla durmaktadır.

Fakat bu tabloya önemli oranda etki yapacağı için bizi, asıl ülkemizin nasıl konumlanacağı ilgilendirmektedir.

Burada da önümüzde duran en yakın ve acil mesele, başkanlık referandumudur. Ya evet sonucuyla Erdoğan başkan olarak Türkiye’yi ABD’nin yanında Irak ve Suriye’yi paylaşma savaşlarına sokacak, ya da hayır sonucuyla Türkiye “komşularla iş birliğine” zorlanacak!

Kısacası, “bir oy”un dünya açısından bu kadar değerli olduğu bir seçime gidiyoruz…

Mehmet Ali Güller
13 Nisan 2017

3 Yorum

Erdoğan’ın Türkiye’yi ABD kucağında Suriye’yle savaşa sürmesine Hayır!

Erdoğanların yeni ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un ziyaretinden hemen önce “Fırat Kalkanı’nın tamamlandığını” ilan etmesi, yeni bir viraja işaret ediyordu. O viraja doğru gelirken AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşettiği, Rusya’yla normalleşme yolundaki ilişkilerde tökezlemelerin başladığı, gözünü kapatmayanlar için, aslında ortadaydı…

Bu yeni virajda önce kimyasal saldırı komplosu yaşandı. Benzeri, anımsayacaksınız, 2012’de de yaşanmıştı. ABD’yi Suriye’ye doğrudan askeri müdahaleye çekmek isteyen kuvvetler, Esad yönetiminin kimyasal saldırı yaptığını iddia ederek dünyayı ayağa kaldırmaya çalışmıştı. O günkü koşullarda Obama doğrudan saldırıyı göze alamamıştı.

Şimdi yeni girilen virajda benzer bir kimyasal komployla karşı karşıyayız. Yine Esad’ın kimyasal silah kullandığı, yine benzer yöntemlerle gündeme getirildi. Oysa en acemi siyasetçi için bile durum çırılçıplak ortadadır: Esad’ın siyasi konumunu en sağlama aldığı koşullarda kimyasal saldırı yoluna girmesi akıl işi değildir. Esad kendi kendini neden zora soksun! Açık ki ABD’nin Suriye savaşı için bir gerekçe üretiliyor!

TRUMPSEVERLER ve TAYYİPSEVERLER DERS ÇIKARMALI

Fakat bu kez, 2012’den farklı olarak kimyasal komplo alıcı buldu: Trump!

Ve ABD, Suriye hava üssüne 50 füze fırlattı!

Fakat Türkiye açısından daha vahimi, henüz füzeler fırlatılmadan ve Trump savaş naraları atarken Erdoğan’ın yaptığı açıklamaydı!

ABD Başkanı Trump kimyasal komplo sonrası “Benim Suriye ve Esad’a karşı tavrım çok değişti. Bu olay kırmızı çizginin ötesinde çok çok çizgileri geçer” dedi.

Erdoğan ise Trump’a “Lafta kalmasın. Eğer bu icraat hakikaten ortaya konulursa, biz de Türkiye olarak, bize ne düşüyorsa, biz onu yapmaya hazırız.” sözü verdi!

Tam bu noktada parantez açıp şu üç noktaya dikkat çekmeliyim: 1) Sırf bu açıklama bile 16 Nisan’a neden hayır denilmesi gerektiğini göstermektedir. Yasaya göre TBMM kararı gerekmesine rağmen, sanki başkanmış gibi Türkiye’yi ABD’nin Suriye savaşının kuyruğuna bağlamayı şimdiden vaat eden bu anlayışa 16 Nisan’da hayır denmeli! 2) “Erdoğan’ın vatan savaşı verdiği”, “ABD’yle savaştığı”, “Avrasyacı olduğu” gibi hayaller, umarım onun asıl siyasal konumunu ortaya koyan bu olgu sonrasında yerini gerçekçiliğe bırakır! 3) Trump’ın seçilmesini Amerikan elitlerine karşı bir zafer ilan edenler, Trump’ın Ortadoğu’ya barış getireceğini savunanlar ve hatta Trump’ın ABD’yi emperyalist bir devlet olmaktan çıkaracağı hayalini kuranlar, umarım 50 füze gerçeğiyle yeninden ayaklarının üzerlerine basarlar!

ABD’NİN YAPACAĞI SON ALÇAKÇA İŞ OLUR!

ABD’nin son olarak Genelkurmay Başkanı düzeyinde PYD/YPG’ye verdiği desteğe ve kimyasal komplo sonrası füzelere sarılmasına bakılırsa, Trump, geçen ay Pentagon’un önüne koyduğu senaryolardan askeri seçenekli olanı seçti!

Fakat bunu uygulayabilecek mi? ABD, arkasına Erdoğanlı Türkiye’yi alsa bile Rusya-İran-Suriye cephesine karşı doğrudan bir askeri savaşı göze alabilecek mi? Bunu göreceğiz ama şimdiden şunu söyleyelim, bu ABD’nin “bir emperyalist devlet olarak” yapacağı son alçakça iş olur!

ABD’nin Suriye’ye doğrudan savaş açması, ABD’nin yenilgisiyle sonuçlanacak!

Amerikan devletinin bu riski alıp almayacağını, sürecin ne yönde ilerleyebileceğini, ortaya çıkacak yeni olgularla birlikte değerlendireceğiz.

Şimdilik şu kadarını söyleyelim: ABD’nin Trump’lı yönetime rağmen doğrudan bir Suriye saldırısına yönelebilmesi, yine de çok olası görünmüyor. Esad’ın son aylardaki kazanımlarını törpüleyen ve Rusya’yı Suriye’nin federasyonlaşmasına mecbur etme hedefli bir kısa saldırı ABD için daha olası görünüyor. Tabi bu seçenek bile kararlı bir Rusya-İran duruşuyla rafa kaldırılacaktır!

BİR HAYIR YETER!

Bugünlük meseleyi bizi ilgilendiren şu boyutuyla noktalayalım:

Erdoğanlar Türkiye’yi ABD’nin Haçlı saldırısının kuyruğuna takabilecek mi, takamayacak mı? Meselenin bizim için düğüm noktası burasıdır.

Hatta daha da iddialı olarak söyleyelim: Bu sorunun yanıtı, ABD’nin yukarıda söylediğimiz riski alıp almayacağını belirleyecek etkenlerin de içindedir!

Dolayısıyla önce komşumuzu, sonra ülkemizi ve en sonunda da tüm bölgemizi yangın yerine çevirecek bu savaş atmosferine karşı çıkabilmek, öncelikle 9 gün sonra yapılacak başkanlık halk oylamasında “hayır” oyu vermekten geçmektedir. Öncelikle, bir hayır yeter!

Mehmet Ali Güller
7 Nisan 2017

3 Yorum

Fırat Kalkanı’nın Açmazları – 2

Bu yazının birincisini, yani “Fırat Kalkanı’nın Açmazları – 1”i, harekat başladıktan hemen sonra, 25 Ağustos 2016’da yazmıştık.

İkincisini de bugün, harekatın bitirildiğinin açıklanmasından hemen sonra yazıyoruz…

HAREKÂT NE AMERİKANCIDIR NE DE ABD’YLE SAVAŞTIR

Fırat Kalkanı Harekâtı başladığında iki uç görüş vardı. Soldan, sol çevrelerden yapılan değerlendirmelerde Fırat Kalkanı’nın Amerikancı bir operasyon olduğu iddia ediliyordu. Sağdan, ulusalcı kesimlerden yapılan değerlendirmelerde ise operasyonun vatan savaşı olduğu, ABD’yle Türkiye’nin savaştığı iddia ediliyordu.

Çokça belirtiğimiz gibi, ikisi de doğru değildi. Fırat Kalkanı Harekâtı Amerikancı bir harekat değildi ancak stratejinin düzeltilememesi ve doğru ittifaklar kurulamaması durumunda Amerika’nın kucağına düşme riski vardı. Ve elbette Fırat Kalkanı harekâtı Türkiye’nin ABD’yle savaşı da değildi!

Zira bölgedeki gelişmeler ve ilişkiler bir düz doğru şeklinde ele alınamayacak durumdadır. Kaldı ki, doğada da aslında durum böyledir. Süreç ne tek başına düz doğru boyunca ilerler, ne de sadece dalga şeklinde hareket eder. İkisi iç içedir. Çünkü madde, yalnızca kütlesi olan bir parçacık değil aynı zamanda enerji transferi yapan bir dalgadır.

Konu Ortadoğu olunca, düz doğru ile dalgalı hareket daha da iç içe geçer; DNA sarmalı halini alır…

SADECE OLUMLU OLGULARA BAKMA HATASI

İlk günkü değerlendirmemizde kimi olgulara ve tabii stratejideki yanlışlığa bakarak şu uyarıyı yapmıştık: “Fırat Kalkanı’nın başarısı şu iki şeye bağlıdır: 1) ABD’yle değil, Rusya’yla hareket edilmesine. 2) Sahada ÖSO’yla değil, Şam’la iş birliğine.”

Bu iki temel noktanın sadece 0.5’i gerçekleşti. Ankara Rusya’yla hareket etti ama ABD’yle pazarlık yapmaktan, Rakka için ortak harekât aramaktan, ABD’ye üsleri açık tutmaktan vazgeçmedi. Dahası ABD’nin bu üslerden mücadele ettiğimiz terör örgütlerine yardım taşımasına engel olmadı!

Kimi ulusalcı tezlerde dile getirilen “Türkiye’nin mecburiyetleri var, AKP nasıl olsa Şam’la iş birliği yapmaya mecbur kalacak” iddiasına karşın, AKP Şam’la iş birliğine yönelmedi. Hatta bir ara harekatın ana hedefinin Esad rejimini yıkmak olduğunu bile dile getirdi.

Kaldı ki süreç “mecburiyetler” yaklaşımından sıyrılarak incelenebilse, Suriye uçağıyla yapılan bombardıman mesajından, Rusya’nın Türkiye’ye Suriye hava sahasını kapatması mesajından bile önemli sonuçlar çıkarılırdı.

Salt olumlu görünen olgulara bakılmayıp, tüm olgular incelense Moskova’dan gelen “Suriye’nin kuzeydoğusunda ‘küçük bir Türkiye’ oluşmasından endişe ediyoruz” mesajlarından köklü sonuçlar çıkarılırdı…

Olmadı, hatta şu son aşamada, gayet net görülen Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi ile AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşetmeye başlaması arasında bağ bile görülemedi…

FIRAT KALKANI’NIN ZAAFI: ERDOĞAN

Harekatın en büyük zaafı, Türkiye’nin Tayyip Erdoğan tarafından yönetiliyor oluşuydu.

Erdoğan’ın ABD’yle karşı karşıya konumlandığı, milli saflara geldiği, Avrasya’ya yöneldiği gibi hayaller bir kenara bırakıldığında görülecektir ki, Erdoğan’ın Fırat Kalkanı harekatındaki bir numaralı hedefi, askerden farklı olarak, harekâtı iktidarını konsolide etmenin bir aracı olarak kullanmaktı. AKP medyasının “82. İl Halep” manşetleri attığı, Erdoğan’ın “harekatın hedefi Esad’ı yıkmaktır” dediği şartlarda hâlâ “Türkiye’nin mecburiyetleri var, Erdoğan Esad’la anlaşacak” demek, idealizmdi…

Öte yandan Erdoğan’ın harekât boyunca ABD’ye “ortağın PKK mı, yoksa ben miyim” diye seslenmesi ve pazarlık araması, Fırat Kalkanı harekatının zaaflarındandı.

Ayrıca Erdoğan’ın siyasi hevesler uğruna sürekli harekatın hedefleriyle ilgili açıklamalar yapması, gizli kalması gereken askeri hedefleri açıklaması, asker ile siyasetçilerin birbirini tutmayan açıklamaları harekatın zaaflarındandı. Örneğin asker “El Bab tamamlandı” derken, AKP “tamamlanmadı” diyordu. Örneğin kimi AKP sözcüleri “El Bab’dan sonra Münbiç” derken, kimi AKP sözcüleri de “önce Rakka” diyordu.

Bir başka zaaf da, sürekli hedefin 5 bin kilometrekarelik alanın güvenli bölgeye dönüştürülmesi diye konulmasıydı. Neticede 2 bin kilometrekarede kalındı. Yani salt bu yönüyle bile harekata “başarısızlık” damgası vurdurulmuş oldu!

Diğer yandan Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin harekât boyunca İran düşmanlığı yapması da harekatın zaaflarındandı.

KÜRDİSTAN’IN MİMARLIĞINA GİDEN YOL

Fakat en önemli mesele “Kürt Koridoru” ile ilgiliydi:

1) Irak Kürdistanı ile ittifak kurmak ama Suriye Kürdistanı’na karşı çıkmak, stratejik bir yaklaşım değildi.

2) Fırat’ın doğusundaki PKK/PYD kantonlarını kabul edip, “Fırat’ın batısına geçemezsiniz” demek gerçekçi değildi. “Kaldı ki, kantonlardan Afrin zaten Fırat’ın batısındaydı)

3) Barzani’ye evet, Öcalan’a hayır demek sürdürülemezdi.

4) İstanbul ve Ankara’da Irak Kürdistanı bayrağı sallandırmak ama Kerkük’te asılmasına karşı çıkıp, “Irak anayasasına aykırı” diye açıklama yapmak, sonuç getirmezdi.

5) Bağdat’la kavga edip Barzani’yle ittifak kurarak, Esad’la kavga edip ÖSO’yla iş tutarak ve İran’la karşı karşıya gelerek, ABD’nin Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzatmaya çalıştığı Kürt Koridoru’na karşı olabilmek mümkün değildi.

6) Hem ABD’nin Kürt Koridoru’na karşı olup, hem ABD’yle ortak kalmak, yeni ABD Başkanı’ndan destek aramak, birlikte Suriye’de ortak operasyon yapmayı istemek, “devlet aklı” değildi!

Bu tür ikilemlerin gideceği sonuç bellidir: Tıpkı Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de de kendinizi müteahhit ABD adına Kürdistan’a mimarlık yaparken bulursunuz!

DEVRİMCİ MUHALEFET İHTİYACI

Sonuçta ne oldu? “Menbiç’e giriyoruz” denilirken, TSK’nin etrafı fiilen sarılmış oldu; bir yanda ABD, bir yanda Rusya, bir yanda Suriye Ordusu, bir yanda PKK/PYD…

Rusya’yla anlaşılmış hedeflerin dışına çıkan Erdoğan, TSK’yi El Bab’da sağa sola dönemez, ileriye gidemez, sadece geriye dönebilir hale düşürdü ve 29 Mart 2017 tarihli Milli Güvenlik Kurulu kararıyla Fırat Kalkanı Harekatı’nın bittiğini açıklamak zorunda kaldı. Tam da yeni ABD Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’yi ziyaret edeceği 30 Mart 2017’den bir gün önce!

Esas vahim tabloyla asıl bundan sonra karşılaşabiliriz: AKP Hükümeti Türkiye’yi tamamen ABD’nin kucağına düşürebilir…

Zira Rusya’yla bozuşmaya başladık: Rusya’dan ithal ettiğimiz tarım ürünlerine %130 vergi koyduk. Ekonomi Bakanı, Rusya’yla normalleşmenin istenilen düzeyin çok çok altında olduğunu söylüyor. Rusya Tarım Bakanlığı tarım ürünlerimize koyduğu kotanın bir kısmını kaldırmadı. Turizm beklendiği gibi canlanmadı.

Dahası Moskova, suikasta uğrayan Ankara Büyükelçisi’nin yerine üç aydır yeni bir atama yapmadı!

Kısacası hem içeride hem de dışarıda oldukça sert bir viraja giriyoruz. Bu sert virajı arabayı devirmeden alabilmemizin ilk yolu, öncelikle 16 Nisan’da Erdoğan’ın başkanlık hayallerine hayır diyebilmemizden geçmektedir!

Ardından, Erdoğan’ın milli saflara geldiği, vatan savunması yaptığı, ABD’yle savaştığı, Avrasyacı olduğu, NATO’dan çıkıp ŞİÖ’ye gireceği yanılsamalarını bırakarak ve onunla bir “milli seferberlik hükümeti” kurulabileceği hayalinden sıyrılarak, devrimci muhalefet yapabilmeye odaklanmalıyız!

Çok çok geç olmadan…

Mehmet Ali Güller
30 Mart 2017

8 Yorum

Erdoğan neden ABD’yi değil de AB’yi hedef alıyor?

Erdoğan Almanya yönetimine Nazi, Hollanda yönetimine faşist diyor. Dahası, “Neymiş, idam cezası gelirse, Türkiye’nin Avrupa’da yeri yokmuş. Olmasın ya.” diyerek AB’ye rest çekiyor.

Hatta “16 Nisan’dan sonra AB ile müzakerelerin devamı için referandum yapabiliriz” diyor. (Sputnik, 25 Mart 2017)

Kuşkusuz tüm bu sözler 16 Nisan’da evet çıkartabilmek için…

Zira AB ile müzakereler için bir referanduma gerek yok. AKP Hükümeti Türkiye’yi AB kapısına bağlayan bu süreçten referandumsuz da çıkabilir ve de çıkmalıdır!

Papa heykelinin altında neden AB Anayasası’na imza attıklarını, neden “AB’ye girdik” diye gündüz gözüyle havai fişek patlattıklarını sorgulamaz ve Türkiye’yi AB kapısından kurtarmalarından memnun oluruz!

Ancak tüm bu Batı ya da Avrupa karşıtlıkları, maalesef ağırlıklı olarak 16 Nisan referandumuyla ilgili…  Batı karşıtlığı üzerinden evet’e oy tahvil etmeye çalışıyorlar.

‘EYY MERKEL’ VAR AMA ‘EYY TRUMP’ YOK!

Fakat asıl sorulması gereken soru şudur: “Eyy Merkel, eyy Junker” diye seslenebilen Erdoğan, neden “eyy Trump” diye seslenememektedir? Batı karşıtlığı Avrupa karşıtlığından mı ibarettir? ABD batı değil midir? ABD, bölge ve dünya için Avrupa’dan daha tehlikeli bir emperyalizm değil midir?

Çeyrek yüzyıldır bölgemizde Müslüman kanı döken asıl ABD değil midir?

Yoksa Erdoğan yıllar önce Irak’ta Müslüman katleden ABD’li askerlerin sağlığına duacı olduğu konumda mıdır hâlâ?

Bu soruları şuraya gelmek için soruyoruz: Acaba Erdoğan, seçim ihtiyacı olmasına rağmen, eğer çok güçlü bir dayanak görmeseydi, bu kadar rahat Avrupa karşıtlığı yapabilir miydi?

Bu soruların ardından artık meselenin esasına gelebiliriz:

AB’Yİ ERDOĞAN’DAN ÖNCE TRUMP HEDEF ALDI!

Erdoğan AB’yi hedef alabiliyor çünkü ABD de Trump’la birlikte AB’yi hedef almaya başladı!

1) ABD Başkanı Donald Trump, Almanya’nın “güçlü ve çok pahalı” savunma nedeniyle ABD’ye ve NATO’ya muazzam bir borcu olduğunu söyledi!

2) Trump, bir iddiaya göre,  17 Mart’ta yaptığı görüşmede Merkel’in önüne 375 milyar dolarlık NATO savunma faturası koydu! (The Sunday Times, 25 Mart 2017)

3) Trump, ABD’deki başkanlık seçimlerini kazandıktan sonra verdiği bir röportajda şöyle dedi: “Avrupa Birliği’ne baktığınızda Almanya’yı görüyorsunuz. Aslında AB, Almanya için bir araç. Bu nedenle İngiltere’nin AB’den çıkmasını çok akıllıca buluyorum.”

4) Trump bir başka konuşmasında da AB’nin dağılmanın eşiğinde olduğunu savundu.

AB’DEN ABD’YE ‘SAVAŞ ÇIKAR’ UYARISI

Trump’ın AB’yi, hatta daha çok Almanya’yı hedef almasına AB cephesinden Atlantik ittifakına vurgu yapan uyarılar geldi:

1) Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker, Trump’ı AB’nin önemini kavrayamamak ve Avrupa’nın tarihini anlamamakla suçladı.

2) Junker, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’e şunları söyledi: “Pence’e ‘Böyle söylemeyin, diğer üyelere Birlik’ten ayrılma çağrısı yapmayın, AB çökerse Balkanlar’ın batısında savaş çıkar‘ dedim. Bu ülkeleri tek başına bırakırsak —Bosna Hersek, Sırp Cumhuriyeti, Makedonya, Arnavutluk ve tüm o ülkeler- yine savaş çıkar.”

HAYIR, ERDOĞAN’I AB’DEN ÖZÜR DİLEMEKTEN KURTARIR!

Kısacası Erdoğan’ın AB’ye yüksek perdeden karşıtlığı 16 Nisan ihtiyacından kaynaklanmakta ama ancak Trump’ın AB karşıtlığının kanatları altında dile getirilebilmektedir!

Türkiye 16 Nisan’da ‘hayır’ diyerek Erdoğan’a bir iyilik yapmalı ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı AB’den özür dilemekten kurtarmalıdır!

Mehmet Ali Güller
27 Mart 2017

4 Yorum

AKP, HDP’den daha Kürdistancı!

Siz bakmayın Erdoğan ve Yıldırım’ın miting alanlarında “hayır diyen teröristtir, PKK’lıdır, FETÖ’cüdür” demesine, gerçeği AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu çok açık özetlemiş: “Şengal Kürdistan’ın parçasıdır. PKK Kürdistan’ı parçalamak için uğraşıyor. Bunu kimin emriyle yapıyor, kimin için yapıyor? Bu emri kim veriyor? İran mı bu emri veriyor, Almanya mı bu emri veriyor? Kürdistan’ı kim parçalamak istiyor? PKK kalkmış Kürdistan’ı parçalamaya çalışıyor. Bu yanlıştır, kimse de bunu kabul etmez” (Odatv.com, 24.03.2017)

Bu özlü açıklama şu gerçeği ortaya çıkarıyor: AKP güneyinde bir Kürdistan kurulmasına karşı değil, yönetiminin PKK’de olmasına karşı! Yoksa Barzani’nin yöneteceği bir “Büyük Kürdistan”a ABD ve İsrail’le yarışacak kadar hevesli…

TÜRK-KÜRT FEDERASYONU

AKP’nin ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyumlu olarak en başında beri hedefi şuydu: Türk-Kürt federasyonu!

ABD’nin iki Irak işgaliyle kurduğu Irak Kürdistanı ve AKP’nin Esad’ı yıkarak kurulmasına mimarlık edeceği Suriye Kürdistanı ile büyük bir federasyon!

Bu hedefin gereği olarak “Türkiye’nin Kürtlerle genişlemesi” tezleri ileri sürüyorlardı, bu hedefin gereği olarak PKK ile masaya oturuyorlardı ve Kürt Açılımı yapıyorlardı, bu hedefin gereği olarak Öcalan’la başkanlık-federasyon pazarlığı yapıyorlardı, bu hedefin gereği olarak PYD lideri Salih Müslim’i Ankara’da ağırlayıp ona “yeter ki Esad’a karşı cephede konumlanın, kantonlarınıza karışmayız” diyorlardı…

Ve elbette bu hedefin gereği olarak Türkiye’yi eyaletlere bölecek türden kanunlar çıkarıyorlardı! Zira Irak Kürdistanı ve Suriye Kürdistanı ile genişleme hedefi, içeride de Türkiye Kürdistanı’na özerklik gerektirecekti!

Başkanlık, federasyon, eyalet sistemi üzerine yapılan tartışmalar ve AKP’nin adım adım bunların yolunu açan siyasetleri, iste bu Büyük Kürdistan’la Ortadoğu’ya genişleme hedefleriyle ilgiliydi…

ABD’NİN ORTADOĞU HEDEFİ

Türk-Kürt Federasyonu ya da Türkiye himayesinde Kürdistan projesi, hem ABD’nin hem de İsrail’in işine geliyordu. Kaldı ki zaten ABD projesiydi!

Bu projeyi 30 yıl önce Türkiye’nin, 12 Eylül yönetiminin önüne getirenler, nasılsa Türkiye himayesinde Kürdistan’ın da en sonunda Türkiye’den toprak kopararak bir Büyük Kürdistan’a dönüşeceğini biliyorlardı. O zamana kadar Türkiye’nin Kürdistan’ı Araplara ve Perslere karşı himaye etmesi yararlıydı!

Çünkü, şu iki ana hedefin oluştuğu çatışmalı bir Ortadoğu ABD için en yararlı Ortadoğu’ydu:

1) Şii Arap-Şii Pers cephesi ile Sünni Türk-Sünni Kürt cephesi karşı karşıya gelmeli.

2) Sünni Araplar ile Şii Arap-Şii Pers cephesi karşı karşıya gelmeli.

Peki bu iki ana hedefin yolu neydi?

1) ABD’ye göre İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’ı dahil ettiği “direniş cephesi”, Irak ve Suriye’deki Kürdistan parçalarının Türkiye’nin himayesine verilmesiyle zayıflatılabilirdi!

2) Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan üçlüsüne dayanan bir Sünni blok, İran’ın kumanda ettiği Şii bloğu kontrol altında tutabilirdi.

Bu hedefler Doğu Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Basra Körfezi üçgeni içindeki ABD çıkarlarına hizmet ederdi!

Erdoğan’ın “one minute” ile sahte bir İsrail karşıtlığı üzerinden Sünni bloğun liderliğine soyundurulmasından Kürt Açılımı’na, Lübnan’dan Suriye’yi çıkarmak için tezgahlanmış Hariri suikastından Suriye’de Esad rejimini yıkma hedefli büyük operasyona kadar pek çok olay, işte bu hedeflerin gereğiydi…

AVRASYA’NIN ATLANTİK’E YANITI

Fakat olmadı. Zira Ortadoğu’nun kendi iç dengelerini de muhafaza ederek böylesi bir büyük tablo oluşturabilmek, dahası o tabloya kumanda edebilmek hiç kolay değildi. Şundan:

1) Bir kere ABD güç kaybı yaşıyordu. 50 yıl önce dünya üretiminin yarısını yapan ABD, artık dünya üretiminin yüzde 20’sini yapabiliyordu. Askeri harcamalar, ciddi ekonomik sıkıntılara neden oluyordu. 2008 ekonomik krizi, ABD’nin önemli ölçüde Ortadoğu’dan geri çekilmesine ve işlerini taşeronları yoluyla yapmak zorunda kalmasına neden oldu.

2) Çin olağanüstü hızla büyüyor ve ABD ekonomisine yetişiyordu.

3) Putin yönetimi ile toparlanan Rusya, ABD’nin Ortadoğu’daki hedeflerine karşı konumlanıyordu. Üstelik silahlı konumlanıyordu! Rusya, ABD’nin Suriye operasyonlarına karşı, silahlı olarak Esad rejiminin yanında yer aldı.

Dahası Moskova yönetimi, önüne iki aşamalı bir büyük strateji koydu. İran, Irak ve Suriye cephesi ile ABD’ye direnmek ve bu cepheye olabildiği ölçüde Türkiye’yi dahil edebilmek; en azından Türkiye’yi bu büyük stratejik hesaplaşmada, Atlantik cephesi içinde merkezden kenara çekilen bir kuvvet olmaya teşvik etmek…

4) Esad yönetimi, Suriye ordusu ve Suriye halkı, beklentilerin aksine ABD’nin planladığı, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsünün uyguladığı savaşa çok iyi direndi.

5) İran yönetimi, Suriye’yi ABD’ye karşı ne pahasına olursa olsun, kararlılıkla savundu.

6) Mısır’da Müslüman Kardeşler ve Mursi iktidarının yıkılması, ABD’nin Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır üçlüsüne dayanan Sünni blok hedefine zarar verdi. Zira Mursi’nin yıkılması Türkiye ile Mısır’ı karşı karşıya getirdi, diplomatik ilişkilerini bile bitirdi. Suudi Arabistan’ın Mursi’nin yakılmasına destek vermesi, Suriye cephesinde birlikte hareket eden Türkiye ile Suudi Arabistan’ı, Suriyeli muhaliflerin denetimi konusunda bir rekabete soktu.

AKP-BARZANİ STRATEJİK İTTİFAKI

Kısacası ne Washington’un ne de AKP’nin yönettiği Ankara’nın hedefleri tam olarak gerçekleşebildi… Üstelik ilerleyememek, yoldaki çelişkileri de derinleştirdi. Özetle AKP’nin Türkiye’yi Kürtlerle genişletme tezli Türk-Kürt federasyonu hedefi gelip bir kayaya dayandı.

Bir kere Türkiye’nin bulunduğu kampta ortaya çıkan çelişkiler, Erdoğan yönetiminin Batı açısından güvenilirliğini tartışmaya açtı. Moskova bunu çok iyi kullanarak, Türkiye’yi Atlantik merkezinden uzaklaştırma stratejisini uygulamaya soktu. (AKP yönetimi de Çin ve Rusya ile ilişkilerini ABD’yle pazarlıkta kullanacaktı!)

Diğer yandan PKK’ye kumanda eden birden fazla kuvvet vardı ve AKP’nin Öcalan üzerinden Kandil’i kendi stratejisine sokma hedefleri sürekli kesintiye uğruyordu.

Ayrıca Kürtçülük, içerde inişe geçmiş AKP’nin iktidarını sürdürebilmesine artık yük oluşturuyordu.

Tüm bu şartlar bir araya geldiğinde Kürt Açılımı bitti, daha doğrusu şartlar değişene kadar rafa kalktı.

Fakat AKP’nin Türkiye’yi Kürtlerle genişletme hedefi sürüyordu. Fakat PKK’ye değil, bu kez esas olarak Barzani’ye dayanarak!

Kürt Açılımı ile normalleşmeye başlayan AKP-Barzani ilişkisi, yeni süreçte stratejik bir ilişkiye dönüştü. Neçirvan Barzani bunu “50 yıllık stratejik ittifak” diye niteledi. Ankara ile Erbil, Bağdat’a rağmen bir petrol anlaşması yapıyor ve Türkiye, Kuzey Irak petrollerini satmaya başlıyordu.

Kısacası Ankara’nın resmi olarak Kürdistan ismini kullanmasından, Ankara ve İstanbul’da Kürdistan bayrağının asılmasına kadar uzanan bir süreç yaşandı.

Öyle ki, bu süreçte AKP yönetimi sadece Irak Kürdistanı’nı değil, Suriye’de de PKK/PYD’ye karşı Barzani’yi desteklemeye başladı. Örneğin IŞİD’le Kobani’de çatışan PKK/PYD’nin yardımına Türk topraklarını kullandırarak Barzani peşmergelerini göndermesi iki yönlü taktik bir hamleydi! Keza, TSK’nin Irak’ın kuzeyindeki kamplarda peşmerge eğitmesi de…

BAŞKANLIĞA HAYIR DEMEK, FEDERASYONA HAYIR DEMEKTİR!

Kısacası, dün ağırlıklı olarak PKK ile ama Barzani’yi de dahil ederek güneye genişlemeyi, yani Irak ve Suriye’yi bölmeyi hedefleyen AKP’nin ana planlamasında bir değişiklik yok. Yine Kürtlere dayanarak ve Irak ile Suriye’yi bölerek güneye doğru genişlemeyi hedefliyor. Öncekinden farklı olarak bu kez, ama şimdilik, dışarda Barzani’ye, içerde Barzanici Kürtlere ve HÜDA-PAR’a ve dayanarak…

Yani aslında AKP dün de bugün de Kürdistancı’dır, hatta HDP’den bile daha Kürdistancı’dır; yola kiminle yürüyeceği değişmektedir sadece, o kadar. (Türk-Kürt Federasyonu hedefini koruyan AKP, en sonunda yola PKK ile yürümek zorunda kalacaktır!)

Başkanlık sistemi, işte bu hedefin yönetim modelidir; federasyonun, Türk-Kürt federasyonunun yönetim modelidir.

Bu durumda 16 Nisan’da sadece başkanlık sistemini değil, federasyonu, Kürdistan’ı, Irak ve Suriye’yle savaşmayı da oylamış olacağız!

16 Nisan’da hayır diyebilmek sadece Türkiye için değil, ateşe sürülen Kürtler ve karşı karşıya kalınacak Araplar ve elbette Persler için de hayır’lıdır!

Mehmet Ali Güller
25 Mart 2017

3 Yorum

Erdoğan-Trump görüşmesinin 7 sonucu

Erdoğan’ın ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’la yaptığı telefon görüşmesi 7 önemli sonuç doğurdu.

1) EL BAB’DA ABD İLE İŞ BİRLİĞİ

Telefon görüşmesinden hemen sonra Cumhurbaşkanlığı’ndan Anadolu Ajansı’na yapılan açıklamada “Erdoğan ile Trump’ın El Bab ve Rakka’da ortak hareket edilmesi konusunda mutabık kaldığı” belirtildi. (AA, 8 Şubat 2017)

Türkiye’nin ABD ile El Bab ve Rakka’da ortak hareket edecek olması 3 yeni sonuç doğurur:

a) Fırat Kalkanı Operasyonu, özü itibariyle ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde inşa etmeye çalıştığı koridoru önleme amaçlıydı. ABD’yle iş birliği bu nedenle Fırat Kalkanı’nın ruhuna aykırıdır.

ABD Savunma Bakanı James Mattis’in Savunma Bakanı Fikri Işık’la yaptığı görüşmede ülkesinin Fırat Kalkanı’na destek sunacağını açıklaması, operasyonu sulandıracaktır! (El Cezire,15 Şubat 2017)

b) Rakka demek, Fırat Kalkanı’nın hedef yönünü artık PYD/YPG’den tamamen çıkarıp sadece IŞİD’e odaklanmak demektir.

c) ABD’yle Suriye’de işbirliği haliyle Rusya’yla başlayan normalleşme sürecini olumsuz etkileyecektir.

2) EL BAB’DAN DERİNE İNME HEDEFİ

Erdoğan, Trump’la görüşmesinden önce “El Bab’dan daha derine gitmemek lazım” demişti. (Sputnik, 27 Ocak 2017)

Rakka’da ABD ile ortak hareket etme iradesi açıklamak, bu açıklamayı fiilen ortadan kaldırmıştır. Nitekim Erdoğan birkaç gün önce de “El Bab hallolmak üzere, sırada Münbiç ve Rakka var” demiştir. (NTV, 12 Şubat 2017)

El Bab’dan daha derine inmek, TSK’yi Suriye Ordusu’yla karşı karşıya getirme riskini daha da artıracaktır.

3) BAŞKANDAN CUMHURBAŞKANINA TEMASTAN, İSTİHBARATÇIDAN CUMHURBAŞKANINA TEMASA

Trump telefonda Erdoğan’a  “CIA Başkanı’nı gönderiyorum, detaylı konuşun” dedi. (Sputnik, 9 Şubat 2017)

CIA Başkanı Mike Pompeo 24 saat içinde Türkiye’ye geldi ve hem Cumhurbaşkanı ile hem de Başbakan ile görüştü. Obama seçildiğinde ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yapmıştı, Trump seçildiğinde ise CIA Başkanı ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yapmış oldu. Böylece başkandan cumhurbaşkanına temasların yerini, istihbaratçıdan cumhurbaşkanına temaslar almış oldu!

Tablonun güçlü devlet imajına aykırılığını perdelemek için AK-Medya’da “artık istihbarat başkanları sadece istihbarat başkanı değil, aynı zamanda güçlü siyasi temsilcidir” iddiaları ortaya atıldı!

4) TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNDE ‘YENİ BİR GÜN’

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Başbakan Binali Yıldırım ile yaptığı telefon görüşmesinde Türkiye-ABD ilişkileri için “yeni bir gün” ifadesini kullandı! (Hürriyet, 9 Şubat 2017)

Böylece Washington, Obama yönetiminden sonra AKP Hükümeti’ne “yeni bir sayfa” açmış oldu!

AKP yönetimi “yeni bir gün” ilan edilmesiyle birlikte ABD’den artık referandumu evet lehine etkileyecek yeni hamleler beklemeye geçti. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ başta pek çok AKP yöneticisi “Washington’un artık Gülen konusuna farklı baktığını” söylemeye başladı.

5) ASTANA İLGİSİ AZALDI

Normalde belirlenen takvime göre bu hafta başında Astana-2 görüşmeleri başlayacaktı. Ancak Erdoğan-Trump görüşmelerinden sonra Türkiye’nin Astana ilgisi azaldı.

Türk heyeti ve Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhalif gruplar, belirlenen takvimde Astana’ya gitmedi.

Suriye Hükümeti başmüzakerecisi ve Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi, “Türkiye’nin Astana’daki yokluğu, varılan anlaşmaları ciddiye almadıklarını gösterir” dedi. (15 Şubat 2017)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Astana-2 görüşmelerinin Türkiye’siz başladığını, Türk heyetinin “ancak bir kısmının” Astana’ya 16 Şubat günü geleceğinin kendisine bildirildiğini açıkladı. (Sputnik, 15 Şubat 2017)

6) İRAN DÜŞMANLIĞI

AKP’nin ideolojik yayın organı Yeni Şafak 12 Şubat 2017 günü “İran’a karşı ortak cephe” manşetiyle çıktı. Habere göre Trump İran’ın bölgedeki yayılmasına karşı bölge ülkeleriyle bir ortak cephe kurmaya başlıyordu!

Zaten CIA Başkanı Mike Pompeo, Erdoğan’la görüştükten sonra Körfez ülkelerine ziyarete gitmişti. Pompeo’yu Erdoğan izledi.

Erdoğan’ın Bahreyn, Suudi Arabistan ve Katar ziyareti de Pompeo’nunki gibi İran karşıtlığı odaklı oldu.

Erdoğan Körfez temasları sırasında Trump‘ın ortak cephe çağrısına uyarak “bölgede Pers milliyetçiliği tehdidinin bulunduğunu ve önünün kesilmesi gerektiğini” savundu!

7) PYD KANTONLARINA TOLERANS

CIA Başkanı Mike Pompeo‘nun Türkiye ziyareti sırasında, Erdoğan‘ın başdanışmanı İlnur Çevik New York Times gazetesine önemli açıklamalar yaptı. Çevik, “Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD kantonlarını tolere edebileceklerini ama Fırat’ın batısında Kürt varlığını kabul etmeyeceklerini” söyledi! (Hürriyet, 12 Şubat 2017)

Erdoğan ise Fırat’ın batısında güvenli bölge kuracaklarını, güvenli bölgeye Arap ve Türkmenleri yerleştireceklerini söyleyerek Çevik‘in açıklamasını bütünledi! (Sputnik, 13 Şubat 2017)

Ve daha vahimi Erdoğan ele geçirdiği Suriye topraklarına “eğit donatla oluşturulmuş milli bir orduyu yerleştirmekten” bahsetmektedir! (CNN TÜRK, 13 Şubat 2017)

İkinci bir ordu, ikinci bir otorite/statü/devlet ve bölünme demektir! Suriye’nin bölünmesi en çok ABD ve PYD’ye yarayacaktır!

SONUÇLARIN SONUÇLARI

Erdoğan-Trump görüşmesinin bu 7 sonucu, kuşkusuz bizi ilgilendiren şu sonuçları doğurmuştur:

1) Erdoğan‘ın yönünü Atlantik’ten Avrasya’ya döndüğü tezi boşa düşmüştür. Israrla belirttiğimiz gibi Erdoğan Avrasya’yla ilişkisini Atlantik’teki pazarlığına kart yapmaktadır!

2) Erdoğan‘ın “vatan savaşı” verdiği tezi de boşa düşmüştür. Erdoğan ilk fırsatta Fırat Kalkanı’nın yönünü saptırmıştır. Kaldı ki cumhuriyeti yıkıcılığı ile vatan savaşı birbirinin karşıtı iki eylemdir, birarada yürümez.

3) Ankara Irak’ta yola Kürdistan’a karşı çıkarak başlamış ama Amerikancı iktidarlar nedeniyle Kürdistan’a mimar olmuştu. Aynı durum maalesef Suriye için de geçerli!

Peki ne yapmalı?

Hep söylüyoruz: Problemin kaynağı probleme çözüm bulamaz.

O nedenle önce “Erdoğansız olmaz” varsayımıyla girilen “yapıcı muhalifliği” bırakıp, iktidar olmayı hedefleyen muhalifliğe soyunacağız! İktidarlı hükümet formülleri icat etmek yerine önümüze iktidarı yıkmayı koyacağız!

Başkanlık sistemiyle rejimi değiştirmeye çalıştıkları şu dönemde, doğru programa sahip bir devrimci partinin kitleyle birleşmesi her zamankinden çok daha mümkündür!

Mehmet Ali Güller
16 Şubat 2017

14 Yorum

Putin’den Neo-Abdülhamit’e El Bab uyarısı

Anımsayacaksınız, “büyük güçler arasında denge arayarak iktidarını sağlamlaştırmaya çalıştığı” için Erdoğan’ı Neo-Abdülhamit diye nitelemiştik. Abdülhamit’in dengeciliğinin de parçalanmayı önlemediğini belirtmiştik.

Geçen hafta yaşananlar bir kez daha bu gerçeği anımsattı…

EL BAB’DA AKP-ABD İŞBİRLİĞİ ve “YENİ BİR GÜN”

Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’la görüştü. Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada “iki liderin El Bab ve Rakka’da ortak hareket edilmesi konusunda mutabık kaldığı” açıklandı! (Anadolu Ajansı, 8.2.2017)

Ayrıca Trump’ın Erdoğan’a “CIA Başkanı’nı gönderiyorum, detaylı konuşun” dediği de basına yansıdı. (Sputnik, 9.2.2017)

Nitekim CIA Başkanı Mike Pompeo ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı ve önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüştü. Ardından Fidan’la birlikte Saray’a gidip Erdoğan’la görüştü. 1.5 saatlik o görüşmede ele alınan ana başlıkların detaylandırılması için tekrar Fidan’la MİT Müsteşarlığı’na dönüp 3.5 saatlik bir görüşme daha yaptı. CIA Başkanı son olarak da Başbakan Binali Yıldırım ile görüşüp, raporunu Trump’a götürdü… (Ajanslar, 9.2.2017)

Tüm bu trafik içinde iki önemli temas daha yaşanıyordu. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence Başbakan Binali Yıldırım ile telefonda görüşüyor ve ikili “iş birliğinin yoğunlaştırılması ve yanlış anlaşılmaların giderilmesi konusunda” mutabık kalıyordu! (NTV, 9.2.2017)

Pence, Türkiye-ABD ilişkileri için “yeni bir gün” ifadesini kullanıyordu! (Hürriyet, 9.2.2017)

Diğer yandan İngiltere Genelkurmay Başkanı Org. Stuart William Peach de, Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ı ziyaret ediyordu… (Sputnik, 10.2.2017)

ÖSO, SURİYE ORDUSU’YLA ÇATIŞTI

Peki bu trafiğin sahadaki yansıması ne oldu?

Anadolu Ajansı’na özel açıklama yapan Pentagon sözcüsü Eric Pahon, “Türkiye ile özellikle El Bab’da iş birliği arttı” dedi! (Anadolu Ajansı, 9.2.2017)

Peki ABD’yle El Bab’da iş birliğinin artması hangi sonucu doğurdu?

El Bab’da Suriye Ordusu ile TSK destekli ÖSO karşı karşıya geldi; 3 ÖSO’cu öldü, 5 ÖSO’cu yaralandı… (Sputnik, 9.2.2017)

Suriye Ordusu Rusya’nın hava desteğiyle bir süredir adım adım El Bab’a doğru ilerliyordu ve 10 gün önce El Bab’a dayandığı da açıklanmıştı.

Fırat Kalkanı operasyonunun hedefi IŞİD’in temizlenmesi ve Kürt Koridoru’nun önlenmesi olarak açıklandığına göre artık yapılması gereken belliydi: Türkiye Şam’la anlaşarak Suriye Ordusu ile birlikte aşağıdan ve yukarıdan kıskaçla El Bab’ı tamamen IŞİD’den temizlemeli ve şehri Suriye ordusuna teslim ederek asıl hedefine, yani Münbiç’e yönelmeliydi.

Oysa Türkiye bunu yapmak yerine ÖSO üzerinden Suriye Ordusu ile karşı kaşıya geldi! Neden? Çünkü AKP’nin hedefi El Bab’ı IŞİD’den arındırıp ÖSO’ya teslim etmektir!

Erdoğan’ın asıl hedefi açıktır ve sonradan Moskova uyarısıyla düzeltmeye çalışsa da, bir kez dile getirmiştir: “Suriye’ye zalim Esed’in hükümranlığına son vermek için girdik, başka bir şey için değil” (Hürriyet, 29.11.2016)

DİPLOMATİK UYARI

Türkiye’nin ÖSO üzerinden El Bab’da Suriye Ordusu ile kaşı karşıya gelmesi üzerine Moskova birkaç uyarı birden yaptı:

Bunlardan ilki Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aleksandr Botsan-Harçenko’dan geldi. “Türkiye’nin yürüttüğü Fırat Kalkanı operasyonunun Şam yönetiminin onayıyla düzenlenmesi gerektiğini” söyleyen Harçenko, “Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımını düzelteceğini umuyorum” dedi! (Sputnik, 8.2.2017)

Harçenko ayrıca Trump’un “Suriye’de güveni bölge” açıklamasından memnun olan AKP Hükümeti’ne uyarı olarak “Türkiye’nin Suriye’de tampon bölge kurmayacağını düşünüyoruz” dedi! (Sputnik, 8.2.2017)

ŞANTAJ İÇERİKLİ UYARI

Moksova’dan gelen ikinci uyarı, aynı zamanda şantaj içeriği taşıyordu. Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aleksandr Botsan-Harçenko “PKK ve YPG’yi terörist olarak görmüyoruz” dedi! (Sputnik, 8.2.2017)

Zaten Rusya PYD’nin Moskova’da ofis açmasına izin vermiş, Moskova ve Astana bildirilerinde PYD/YPG’yi dışarıda tutarak sadece IŞİD ve Nusra’nın mücadele edilecek terör örgütleri olarak kabul edilmesini sağlamış, Astana Zirvesi’nde hazırladığı özerklik içeren Suriye anayasası taslağını açıklamış ve ardından PYD yetkililerini Moskova’ya davet etmişti.

Son olarak Rusya’nın BM Cenevre Ofisi Daimi Temsilcisi Aleksey Borodavkin, Kürtlerin de masada olması gerektiğini açıkladı! (Sputnik, 9.2.2017)

Tüm bunlar yaşanırken, bir yandan da Moskova, Şam-PYD iş birliği zemini yaratıyordu. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov “Suriye hükümetiyle Kürtler arasındaki görüşmelere aracılık ediyoruz” diyordu. (Sputnik, 10.2.2017)

SİLAHLI UYARI

Fakat Moskova’nın üçüncü uyarısı diplomatik ve şantaj içerikli uyarıyı aşan nitelikte ve silahlı oldu!

Önce TSK, Rus savaş uçağının yanlışlıkla Türk askerlerini vurduğunu açıkladı: 3 Mehmetçik şehit oldu, 11 Mehmetçik yaralandı. Açıklamaya göre Rus uçağı yanlışlıkla TSK kuvvetlerinin bulunduğu bir binayı vurmuştu.

Fakat Moskova’dan yapılan ilk resmî açıklama farklıydı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov “Uçaklarımız, Türk partnerlerimizin verdiği koordinatlara göre hareket etti, orada Türk askerlerinin bulunmaması gerekiyordu” dedi! (Sputnik, 9.2.2017)

TSK hızla bu açıklamayı yalanladı. Genelkurmay’dan yapılan açıklamada “Uçakla vurulan unsurlarımız takriben 10 günden beri aynı noktada ve bulunduğu noktanın koordinatları son olarak aynı gün akşam saat 23.11’de tekrar iletilmiştir.” (Hürriyet, 10.2.2017)

NE YAPMALI?

Bugün olabilecek en kötü şey, normalleşmeye başlayan Türk-Rus dostluğunun tekrar bozulmasıdır.

Fakat bozulmaması da öncelikle şu şartlara bağlıdır:

1) Ankara oyalamayı bırakmalı ve hızla Şam’la anlaşmalıdır. Bu, hem Fırat kalkanı operasyonunun gerçek amacına ulaşmasını sağlar hem de maliyeti düşürür. Şam’la anlaşmayı atlayan bir Fırat Kalkanı operasyonunun hangi açmazları bulunduğuna, hangi riskleri taşıdığına daha operasyonun başladığı ilk gün dikkat çekmiştik. (Fırat Kalkanı’nın Açmazları, www.mehmetaliguller.com, 25.8.2016)

2) Ankara, Trump yönetimiyle Suriye’de iş birliği aramayı bırakmalı. Dahası Obama yönetimiyle yaptığı İncirlik Mutabakatı’nı yırtıp atmalı.

3) Ankara, bölgeselleşen ve uluslararasılaşan Kürt sorununun çözümünü ne ABD’ye ne de Rusya’ya bırakmalı. Ankara, Tahran, Şam ve Bağdat, Kürtlerin de yararına olacak bir bölgesel iş birliği çözümü için anlaşmalı…

4) Rusya’nın Suriye’ye desteği hayatidir ve Atlantik Koalisyonunun Suriye’yi yıkamamasının en önemli nedeni Moskova’nın Şam’a desteğidir. Fakat Moskova “Suriye’nin anayasasını Suriyeliler yazar” prensibine uygun olarak hareket etmeli ve Kürtlerle ilişkisini “Kürt kartı” oluşturmaya yönelik olarak değil, tersine Kürt örgütlerini ABD denetiminden çıkarmaya odaklanarak ve Kürtleri Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğü içinde tutma hedefine uygun olarak geliştirmelidir.

5) Kuşkusuz bizler için asıl mesele, tüm bunların Erdoğan yönetimiyle yapılıp yapılamayacağı meselesidir. En başından beri belirtiyoruz: Problemin kaynağı, probleme çözüm bulamaz. Erdoğan bu probleme kaynaklık etmiştir ve problemi çözemez.

Bu da Türkiye’nin problemidir ve bizim için asıl mesele Türkiye’nin bu kendi problemini öncelikle çözebilmesidir. Bunun da yolu, öncelikle 16 Nisan’da “#BaşkanlığaHayır” demektir!

Mehmet Ali Güller
11 Şubat 2017

7 Yorum

AKP-MHP’den ‘hayır’cı taban için Perinçek düşmanlığı

Başkanlık anayasası referandumunun en önemli saptamasıdır: “Hayır oyları kararlı, evet oyları kararsız.”

Binali Yıldırım ile Devlet Bahçeli’nin son açıklamaları işte bu gerçeklik nedeniyledir. Başkanlık anayasasının vekil sahipleri, tabanlarındaki kararsızlığı “kararımız evet”e çevirebilmek için bu açıklamaları yapmaktadırlar…

Binali Yıldırım’ın “biz PKK ve FETÖ hayır dediği için evet diyoruz” demesi de, Devlet Bahçeli’nin “Erdoğan ve Perinçek arasında bir tercih hakkımız olursa, kesinlikle Erdoğan’ı tercih ederiz” demesi de, tabandaki hayırcılar nedeniyledir…

Yıldırım kendi tabanını PKK ve FETÖ üzerinden, Bahçeli de kendi tabanını Perinçek karşıtlığı üzerinden hayırdan evete çekmeye çalışıyor.

TERÖRLE MÜCADELE CUMHURİYET YIKICILIĞINA KILIF OLAMAZ

Binali Yıldırım’ın “hayırcılar teröristtir” demeye getirdiği açıklaması, kuşkusuz normal bir ülkede suçtur!

Bahçeli’nin bir parti lideri ile bir başka parti lideri arasında kalmak üzerine kurduğu denklem ise kendi parti liderliğini iyice sorunlu hale getirmiştir. Bir parti lideri, başka iki partinin lideri arasından tercih yapmak zorunda kalıyorsa, siyaseti bırakmalıdır.

Öte yandan mesele milliyetçilikse, sadece emperyalizmin “Ermeni soykırımı” iddiasına karşı verdiği başarılı mücadelesine bakarak bile Perinçek’in somut olarak Bahçeli’den daha milliyetçi olduğunu saptayabiliriz.

Öte yandan Perinçek’in Bahçeli’ye “Erdoğan’ı tercih edersen beni tercih edersin” yanıtı da sorunludur. Perinçek bunu “Erdoğan birçok konuda Perinçek’in siyasetlerine gelmiştir” iddiasına dayanarak söylemektedir. Ancak AKP’nin kimsenin yanına geldiği yok. AKP 15 yıldır ağır aksam ama adım adım asıl hedefine doğru ilerlemektedir. İlerlerken de sırasıyla başkalarına yaslanmaktadır.

Erdoğan’ın Perinçek’in siyasetlerine geldiği konu terörle mücadele konularıdır. Ancak Erdoğan’ın terörle mücadele ediyor olması, Cumhuriyeti yıkıyor olmasının kılıfı olamaz!

Sırf terörle mücadele ediyor diye AKP’nin 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek önce TSK’yi, sonra da TBMM’yi tasfiye etmesine ve rejimi değiştirme noktasına gelmesine sessiz kalınamaz. Sırf “Nisan’dan sonra da dost kuvvet” denilerek süreç kuru bir hayırcılıkla geçiştirilemez.

Cumhuriyetin yıkılması, terörden daha az önemsiz değildir!

KURU HAYIRCILIKTAN EYLEMLİ HAYIRCILIĞA

Öte yandan Perinçek’in Bahçeli’ye “Erdoğan’ı tercih edersen, beni tercih edersin” demesi, her ne kadar “evet dersen de hayır demiş olursun” anlamına gelse bile, aynı zamanda “evet ile hayır arasında fark yoktur” anlamına da geldiği için sıkıntılıdır.

Bu sıkıntı, Perinçek’in “halk oylaması siyasetleri” yazı dizisinin bütününde göze çarpmaktadır:

Örneğin meseleyi “diktatör tehdidi mi, yoksa terör tehdidi mi” diye koymak, hayırcı bakış açısını bulandırmaktadır. Zira mesele bu soruyla “ya Erdoğan ya terör” düzlemine sokulmakta ve haliyle de Erdoğan’a yaramaktadır.

Yine Erdoğan’ın milletin önüne getirdiği rejim değiştirme tuzağını, Erdoğan’a kurulmuş bir tuzak diye savunmak da, son tahlilde Erdoğan’a yaramaktadır.

Ve siyaseti Erdoğan karşıtlığı üzerinde kurmama çağrısı da, en sonunda yine Erdoğan’a yaramaktadır.

Uzatmayalım: Erdoğan’ın “ikna yazılarıyla” ya da “rica mektuplarıyla” başkanlıktan vazgeçmesinin mümkün olmadığı açıktır. Erdoğan’ı bu girişimden vazgeçirecek olan şey, hayıra kuvvet yığmaktır.

Anketlerdeki hayırın şu aşamada çoğunluk olması, çok önemlidir ama yeterli değildir. Çünkü iktidarda maalesef “terör referanduma kadar sürer, referandumdan sonra sesi kesilir” yaklaşımı vardır!

Anketlerde ortaya çıkan hayır çoğunluğu kuvvet değil yığındır. Bu yığının kuvvete dönüşmesi eylemle olur!

Ancak “kuru hayırcılık” yerine “eylemli hayırcılık” Erdoğan’ı bu girişimden vazgeçirir!

Daha önemlisi ancak “eylemli hayırcılık” Türkiye’nin önüne yeni iktidar alternatifleri yaratır!

Bitirirken şunu da belirtelim: AKP ve MHP’nin hayırcı tabanlarını ikna etmek üzere Perinçek düşmanlığına soyunması derslerle doludur. En azından AKP ve MHP yönetimiyle birlikte milli seferberlik hükümeti kurulamayacağı görülmeli ve ona göre kuvvet toplayacak siyasetlere dönülmelidir!

Mehmet Ali Güller
8 Şubat 2017

6 Yorum

Varlık Fonu değil, Saray’ın Paralel Hazinesi

Ziraat Bankası, TPAO, Türksat, BOTAŞ, BİST, Eti Maden, Çaykur, PTT, Halkbank, THY ve Türk Telekom’un hazineden Varlık Fonu’na devredilmesi, sıradan bir ekonomik değişim hamlesi ya da devletin bir kurumundan başka bir kurumuna aktarılması olayı değildir.

Olay, Cumhuriyet’in 90 yıllık birikimlerinden bir bölümün, Cumhuriyet’in yıkılmaya çalışıldığı şu günlerde, “Saray’ın Paralel Hazinesi”ne geçirilmesi demektir!

Şundan:

Bir kere Varlık Fonu, bu tür fonların kuruluşuna temel dayanak oluşturan esastan yoksun kurulmuştur. Çünkü konunun uzmanlarının da belirtiği gibi bu tür fonların kuruluşuna dayanak olan ekonomik unsur, gelir fazlasıdır.

Yani kamu elinde birikmiş gelir fazlalığı olmalı ki, o fazlalık bu tür fonlar eliyle değerlendirilsin!

Oysa böyle bir gelir fazlalığı yok! O zaman neden böyle bir fona ihtiyaç duyuldu? Neden tek bir hazinesi olan devletin ikinci bir hazinesi oluşturuldu?

Bilmiyoruz, çünkü Varlık Fonu 16 Ağustos 2016’da, yani 15 Temmuz darbe girişiminde hemen sonra kuruldu ve o ağır gündem nedeniyle de kamuoyunun gündemine hiç gelmedi, tartışılmadı…

Yani Varlık Fonu, Saray ve AKP Hükümeti’nin darbe girişimini fırsat bilerek yaptığı işlerden biriydi…

Dahası, Saray’ın ekonomi başdanışmanı Yiğit Bulut da Varlık Fonu’na yönetici yapılmış durumda!

Yani Varlık Fonu ile devlete paralel ikinci bir hazine kurulmuş ve Yiğit Bulut üzerinden bu hazine Saray’a bağlanmış durumda!

Ve Saray’ın Paralel Hazinesi, Saray’a uygun yöntemlerle “güvenceye” alınmış durumda! Varlık Fonu bünyesindeki şirketler Sayıştay’ın denetimine tabi değil! Ayrıca gelir ve kurumlar vergisinden de muaflar!

Yani denetlenmeyen başkanlık isteyen Saray, şimdiden denetlenmeyen hazine inşa etmiş durumda!

Sırf bu gelişme bile, milletçe başkanlığa hayır dememiz için yeterlidir. Hepimizin birikimi olan kamu mallarının ikinci bir hazineye taşınmaması için başkanlığa hayır demeliyiz!

Milletin birikimi Saray hazinesinde değil devlet hazinesinde, temsilcileri de Saray’da değil TBMM’de olmalıdır!

Mehmet Ali Güller
6 Şubat 2017

5 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın