Archive for category Politika Yazıları

AKP’nin Şam karşıtlığı PYD’ye alan açıyor!

Suriye’nin sahadaki müttefikleri İran ve Rusya’dır ama sorunların en uygun çözümü açısından asıl ihtiyaç duyulan müttefik Türkiye’dir.

Tersi de doğrudur. Türkiye Rusya’yla normalleşmesi sayesinde dış politikasında kimi düzeltmeler yapabilmek için yeni bir alan bulmuş, hareket kabiliyeti kazanmıştır ama önündeki stratejik sorunlar bakımından asıl ihtiyaç duyduğu müttefik Suriye’dir.

Özetle, stratejik sorunlar bakımından Türkiye ile Suriye’nin birbirine duyduğu ihtiyaç, başka ülkelere duyduğu ihtiyaçtan çok daha önemli ve acildir.

Neden mi böyle bir giriş yaptık? Şu olguları sıralayarak başlayalım:

GÜNDEMDEKİ AKTÖR: PYD

1) 23-24 Ocak 2017’de Astana’da yapılan Suriye konulu zirve iki nedenle kritik önemdedir:

a) Birincisi AKP ve AKP’nin desteklediği Suriye muhalefeti, belli ölçülerde Suriye karşıtı cepheden ayrıştırılarak Astana’da Esad hükümetiyle masaya oturtulmuştur.

b) İkincisi, Astana Zirvesi, Esad’ın Halep zaferinin ardından Moskova Bildirisi’yle başlayan “barış inşası” sürecinin ilerletilmesi nedeniyle önemlidir.

Artık “Esad’ın dostları” 8 Şubat’ta yapılacak ve ABD ile müttefiklerinin de olacağı Cenevre masasında daha güçlü olacaklar…

Ancak şu ayrıntı önemli: Astana Zirvesi’nde, tıpkı Moskova Bildirisi’ne yansıdığı gibi, Suriye’de mücadele edilecek terör örgütleri IŞİD ve Nusra olarak belirlendi. Yani PYD/YPG yok.

2) Moskova’nın Astana Zirvesi’nde muhaliflere sunduğu anayasa taslağının ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı. Rusya’nın resmi ajanslarından Sputnik’in haberine göre taslakta yukarıdaki bağlamı ilgilendiren iki önemli konu var:

a) Moskova, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin isminin Suriye Cumhuriyeti olmasını öneriyor.

b) Taslakta, Arapça’nın Suriye’nin resmi dili olduğu fakat ülke içerisindeki özerk Kürt yönetim organlarında Arapça ve Kürtçe’nin eşit düzeyde kullanılacağına ilişkin bir madde bulunuyor. (Sputnik, 26.01.2017)

3) Rusya, Suriye sorununun çözümü için yapılan görüşmeler kapsamında PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ve PYD Fransa Temsilcisi Halit İsa‘nın da olduğu PYD heyetini Moskova’ya çağırdı. Heyetle bizzat Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov görüşecek. (Sputnik, 26.01.2017)

4) ABD Başkanı Donald Trump ABD televizyonuna verdiği demeçte “Suriye’de kesinlikle güvenli bölge oluşturacağız” dedi. (Sputnik, 26.01.2017)

Trump’un güvenli gölgesinin PYD için bir korunaklı alan anlamına geldiği herkesin malumu…

5) Erdoğan, Afrika gezisi dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamalar sırasında “El Bab’dan derine gitmemek lazım” dedi! (Sputnik, 27.01.2017)

A PLANI’NIN YOLU

Kuşkusuz bu olgular, her ülkenin ayrı ayrı çıkarlarını ilgilendiren stratejileri açısından taktik girişimlerdir.

Örneğin Moskova açısından Suriye’nin “üniter” bütünlüğü önemlidir ama bu olmadığında elbette Suriye’nin parçalanmasını engellemek için “federal” bütünlüğü esas alan bir B Planı vardır. Ayrıca Moskova açısından Suriye’deki Kürtleri ABD denetiminden çıkarmak oldukça önemlidir. Moskova’nın PYD temasları aynı zamanda Türkiye’yi Suriye’yle anlaşmaya zorlama hedefli taktik girişimdir bir yönüyle. Ve Moskova’nın anayasa taslağında “özerk Kürt yönetimi” önermesi, şu aşamada öncelikle tarafların ne tepki vereceğini görmeyi esas almaktadır.

İşte bu noktada Türkiye ile Suriye’nin “ulusal bütünlüklerinin korunması” açısından birbirine ihtiyaçları stratejik önemdedir. Çünkü diğer aktörleri bir B Planı’na mecbur bırakmadan A Planı’nın uygulanmasını sağlayacak yol Ankara-Şam işbirliğinden geçer.

Ancak Ankara ile Şam’ın işbirliği halinde, Suriye’nin kuzeyindeki kuşak sorunu sorun olmaktan çıkabilecektir.

SARAY’IN İKİLİ OYUNLARI

Fakat Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin bu noktada Moskova’nın çabalarına rağmen ayak sürüdüğü görülmektedir. Şam’la anlaşmanın gecikmesi, Fırat Kalkanı harekatının “maliyetini” de artırmaktadır. El Bab’da şehit sayısı artmaktadır.

Ancak ErdoğanEl Bab’dan derine gitmemek lazım” dediği açıklamasında şunları da söylemektedir: “Rejimle (Esad’la) karşı karşıyayız. Orada Cerablus’ta da biz karşı karşıya kaldık, El Rai’de de, Dabık’ta da kaldık.” (Sputnik, 27.01.2017)

Erdoğan bu göndermeyi, Suriye Ordusu’nun El Bab’ın dibine kadar gelip yerleşmiş olmasına tepkiyle söylemektedir aynı zamanda…

Ancak mesele tam da budur aslında. Ankara ve Şam anlaşmış olsa, Türkiye yukarıdan, Şam aşağıdan bastıracak ve El Bab IŞİD’den daha kolay temizlenecektir. Böylece Türk askeri de daha az riske sokulmuş olacaktır.

Ancak AKP açısından “kara kaplı ajanda” işleri hâlâ tam olarak kapanmamıştır. El Bab IŞİD’den temizlenince kimin olacaktır? Suriye’nin mi, yoksa AKP’nin istediği gibi ÖSO’nun mu? Mesele sadece El Bab’ı IŞİD’den temizlemek olsa, Ankara-Şam işbirliği sağlanır ve El Bab Suriye’ye teslim edilir.

Oysa AKP Hükümeti örneğin Cerablus’ta özel bir polis kuvveti eğitti, donattı ve Cerablus’un kontrolünü bu kuvvete devretti. (Sputnik, 25.01.2017)

Yani Suriye’de ikinci, hatta üçüncü silahlı otoritelerin inşasında rol aldı. Fakat en önemli gerçekliktir: Bir coğrafyada birden fazla silahlı kuvvetin bulunması demek, o coğrafyanın bölünmesi demektir!

Toparlarsak, Suriye’nin kuzeyinde ayrı bir devletçiğin oluşmasının zeminini ortadan kaldırmak Ankara’nın Şam’la işbirliği yapmasından geçmektedir. Ancak Saray, Rusya’yla normalleşmeyi de kullanarak hâlâ ikili oyunlar kurmaya çalışmakta ve kolaylaşmış süreci zorlaştırmaktadır!

Niyet ne olursa olsun, Saray’ın ve AKP Hükümeti’nin Şam karşıtlığının sürmesi, nesnel olarak PYD’ye yarıyor ve bu örgüte alan açıyor, manevra alanı yaratıyor!

Ve zaman daralıyor…

Türkiye’nin bir anayasa değişikliği ile tek adam rejimine dönüşmemesi salt bu nedenle bile yakıcı önemdedir.

Mehmet Ali Güller
27 Ocak 2017

2 Yorum

Başkanlık AKP’ye değil, AKP’nin Türkiye’ye tuzağıdır!

Başkanlık girişiminin nasıl engelleneceği, en yakıcı sorun olarak hepimizin önünde duruyor. Ne yapacağız? Nasıl yapacağız? Kimlerle yapacağız?

Önce şu beş saptamayı yapalım:

1) Başkanlık, yasama, yürütme ve yargı erklerini tek adamda toplamaktadır.

2) AKP’nin 2017 anayasası, 1876 tarihli Kanuni Esasi’den daha geridir. Zira 141 yıl önceki anayasada başbakan (sadrazam) vardır, güçlü meclis vardır ve padişah sadece icracıdır! Ancak 2017 anayasasında başbakan yoktur, güçlü meclis yoktur ve başkan sadece icracı (yürütmeci) değil, fiilen yasamanın ve atamaları nedeniyle yargının başıdır.

3) Başkanlık sadece bir hükümet sistemi değişikliği değil, hukuk devleti ve demokrasi gibi en temel değerleri fiilen ortadan kaldırdığı için sonuçta bir rejim değişikliğidir. Rejim değişikliği olduğu da, kimi AKP yetkililerinin anayasa değişiklik paketinin meclisten maddelerinin geçmesini “güle güle Cumhuriyet” diyerek kutlamasından bile bellidir.

4) Başkanlık sistemi, Erdoğan’ın “özel ajandasının” hep en başındaydı. Ancak bunun Türkiye’nin gündemine getirilebilmesi için itiraz edecek kuvvetlerin önce tırpanlanması gerekti. FETÖ’yle birlikte Ergenekon kumpasları kurulması, FETÖ’yle birlikte ulusalcılığın altedilmeye çalışılması, Açılımlar bir yönüyle bunun içindi…

5) Ancak 150 yıllık parlamenter sistem geçmişi olan köklü Türk devletinin rejimini değiştirmek yine de öyle kolay değildi. O nedenle birkaç kez rafa kaldırılmak zorunda kalan başkanlık girişimi son olarak terörle mücadele sürecinde Türkiye’ye dayatıldı. Zira Saraya göre “milli seferberlik” koşullarında Türk milletini “ikna” etmek daha kolay olacaktı. “Lozan hezimettir”, “Misakı Milli’ye göre alınmayan yerler var” gibi çıkışlarla Türk milleti “başkanın” siyasi hedeflerinin arkasına takılacak ve Suriye’de fetih arayışlarıyla başkanlık yolu açılacaktı! Dahası “ya başkanlık ya bölünme” diyerek ayrıca Türk milleti sıtmaya razı edilecekti! Diğer yandan OHAL koşulları da muhalefetin eylemlerine set çekerek süreci iyice rahatlatacaktı!

İşte başkanlık bu içerik ve hedeflerle Saray ve AKP tarafından Türkiye’ye dayatıldı. Dolayısıyla başkanlık dayatmasını “AKP’ye tuzak” diye değerlendirmek gerçekçi değildir. Gerçek, AKP’nin başkanlık dayatmasıyla Türkiye’ye tuzak kurduğudur!

TUZAK NASIL VE KİMLERLE BOZULUR?

MHP desteğiyle başkanlık maddeleri tek tek TBMM’den geçmektedir. HDP “hayır” yerine “boykot” diyerek eski müzakere ortağına karşı elinde bir pazarlık kartı bulundurmaya çalışmaktadır. CHP’nin ise salt TBMM’den yürüttüğü muhalefet, başkanlık girişimini engellemeye yetmemektedir.

Peki o zaman ne yapmalı?

Saray ve AKP’nin başkanlık dayatması, “şirin demokrasi” ile engellenemez: Muhalefetin Saray’a “başkanlığı geri çek” ricası, gazete manşetleri, TV programları, basın açıklamaları, TBMM kürsüsünden karşı konuşmalar başkanlığı engellemez.

Cumhuriyet lafla değil, eylemle korunur!

Tek yol var: Türkiye’nin tüm muhalefeti Atatürk’te birleşerek ve Cumhuriyet şemsiyesi altında yan yana gelerek büyük mitingler düzenlemeli ve kamuoyuna, gerçekte de öyle olduğu gibi, ibrenin “hayır”da olduğunu göstermelidir. (Bunun hızlı yapılabilmesi, TBMM’deki son oylamayı bile etkiler!)

CHP, VP, MHP tabanı, ÖDP, KP, HKP gibi partiler; DİSK, Türk-İş gibi sendikalar; TMMOB, Barolar, Tabipler Birliği gibi meslek kuruluşları; ADD, ÇYDD, CKD gibi demokratik kitle örgütleri; TGB, Fikir Kulüpleri gibi öğrenci örgütleri; aydınlar, sanatçılar, oyuncular, yazarlar, çizerler, gazeteciler; kısacası Cumhuriyet’e su ve ekmek kadar ihtiyaç duyan tüm kesimler, kimi ayrılıkları kenarda tutarak Cumhuriyet şemsiyesi altında toplanmalıdır.

Sarayın ve AKP’nin Türkiye’ye başkanlık tuzağı ancak böyle engellenir!

Mehmet Ali Güller
15 Ocak 2017

10 Yorum

ABD’ye Erdoğansız direnmek mümkün değil mi?

Türkiye iki yıldır terör tehdidi altında. Terör bu iki yıl içinde kimi zaman PKK olarak, kimi zaman IŞİD olarak, kimi zaman da FETÖ olarak ülkemizi ve insanlarımızı vurdu…

Ancak gün geçtikçe daha çok kesim terörün arkasındaki esas kuvvetin ABD olduğunu görmeye başladı.

Peki Türkiye bu terör saldırısı dalgalarını nasıl püskürtecek?

‘6 AY SONRA YOK’DAN ‘ERDOĞANSIZ MÜMKÜN DEĞİL’E

Maalesef, bir bölüm muhalefet terörün doğrudan Erdoğan’ı hedef aldığını propaganda ederek, teröre Erdoğan’ı tahkim ederek direnilebileceğini savunmaya başladı!

Öyle ki, “Erdoğan’a karşı olmanın ABD’nin yanında olmak anlamına geldiği” bile iddia edilerek, Erdoğan’a muhalefet edebilmenin önüne ideolojik barikatlar inşa edilmeye çalışılmaktadır.

İş gittikçe “AKP’yi güçlendirerek teröre direnilebilir” noktasına varıyor. Zaten Erdoğan’ın yakın ekibi de aylardır “ya başkanlık ya kaos” tezini propaganda ediyordu!

Burada muhalefet edebilme biçimimiz açısından not alınması ve ders çıkarılması gereken ise şudur: Bugün “Erdoğansız Türkiye mümkün değil” diyerek Erdoğan’ın tahkim edildiği sürece, “Erdoğan 6 ay sonra zaten yok” denile denile gelinmiştir. Erdoğan 6 ay sonra olmayacağı için de ona muhalefet etmek askıya alınmış, tirkeşdeki bütün oklar hep başka hedeflere atılmıştır. Tüm bunlar olduktan sonra da “ama Erdoğan’ın yerine zaten kimi koyacaksın ki” denilerek, muhalefetin siyasetteki varlık nedeni yok sayılmıştır!

Sonuç? Erdoğan 28’inci 6 aydır iktidardadır, son iki yılda önce cumhurbaşkanı olmuştur , şimdi de başkanlığı zorlamaktadır! Dahası bu 28 kez geçen 6 ay içinde Cumhuriyet’in hemen her kurumu tarumar edilmiştir! Neredeyse Cumhuriyet’ten geriye bir şey kalmamıştır!

TERÖRÜN ZEMİN BULMASINDA AKP’NİN SORUMLULUĞU

Şimdi bu noktada ancak Erdoğan’la ABD’ye direnilebileceğini savunmak, meseleye tarihsel ve bütünlüklü bakmamaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü yukarıda saydığımız üç terör örgütü de bir şekilde iktidarla ilişkilidir:

PKK, AKP’nin Açılımı ile palazlanmış, AKP’nin göz yumması ile hendek kazmış, şehirlere silah depolamıştır.

FETÖ AKP’nin sayesinde paralel bir devlet haline gelmiştir. AKP ise FETÖ’nün operasyonel gücü sayesinde Cumhuriyeti ve devleti tasfiye etmiştir.

IŞİD, AKP Hükümetinin Esad’ı yıkma hedefi zemininde büyümüş ve bölgesel bir tehdit haline gelmiştir; AKP’nin Esad’ı devirmek için desteklediği örgütler zaman içinde IŞİD’e katılarak bu örgütü büyütmüştür. Örneğin IŞİD’liler AKP’nin göz yummasıyla Türkiye’de devlet hastanelerinde tedavi olabilmiştir vs.

Dahası AKP Hükümeti terörün arkasındaki asıl isim olan ABD’nin BOP eşbaşkanlığını yapmıştır yıllarca…

Şimdi tün bu süreci tarihselliğinden çıkarıp, anın fotoğrafını çekerek “ama ABD Erdoğan’ı hedef alıyor” diyerek Erdoğancılık yapmak, bilimsel değildir! Çükü Erdoğan problemin kaynağıdır ve problemin kaynağı probleme çözüm olamaz!

TÜRKİYE’NİN ZAYIF KARNI: AKP

Kaldı ki Erdoğan hiç de ABD tarafından hedef alınıyormuş gibi davranmamaktadır, ona göre konumlanmamaktadır. Hâlâ Washington’a “PKK’yi değil, bizi seç” diyerek pazarlık aramakta, hâlâ Washington’a Rakka’da ortak operasyon önermektedir. Rusya’yla yakınlaşmayı, ABD’yle pazarlığında bir koz haline getirmeye çalışmaktadır.

Türkiye, sırf bu nedenle bile Erdoğan’la ABD saldırısını en az maliyetle püskürtemez; elbette eninde sonunda püskürtür ama maliyet artmış, fazla bedel ödenmiş olur!

Yakın tarihimiz derslerle doludur. ABD daha önce de Türkiye’yi hedef aldı, terörle “hizaya getirmeye” çalıştı. Örneğin Türkiye’nin bugünkü Fırat Kalkanı’na benzer Çelik Harekatı’nı engelleyebilmek için Gazi provokasyonunu yaptı. Örneğin Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i katletti. Örneğin Muavenet Zırhlı’sını vurdu.

Fakat hiçbir zaman ABD şimdiki gibi iki yıldır kesintisiz terör saldırısı yapamadı? Neden? Çünkü Türkiye’de hiçbir iktidar bugünkü iktidar kadar ABD’yle ilişkilerinde Türkiye’nin zayıf karnı olmamıştı! Özal, hatta Çiller bile…

Bu Amerikancı isimlere rağmen Türkiye ABD’nin terör tehdidini savuşturabiliyordu. Ancak AKP iktidarı geçmiş bağları, özel ilişkileri nedeniyle o kadar “zayıf karın” halinde ki, ABD rahatça at oynatabilmektedir! Üstelik dünya çapında kuvvet kaybederken…

İşte tek başına bu gerçek bile “Türkiye ancak Erdoğan’la ABD saldırısını püskürtür” tezinin ne kadar yanlış olduğunu ortaya koymaya yetmektedir!

Bagajında BOP eşbaşkanlığı, 2 sayfalık 9 maddelik anlaşma, Müslüman katleden ABD askerinin sağlığına duacı olma mektubu, Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmek için Pentagon’dan ricacı olma mektubu gibi yığınla yük taşıyan bir iktidarın ABD saldırısını daha az maliyetle püskürtme şansı yoktur!

Olmadığı da iki yıldır görülmektedir. İki yıldır ödenen bedel ve maliyet oldukça ağırdır!

TURNUSOL KAĞIDI: 4 MADDELİ ACİL EYLEM PLANI

Sürece Erdoğan’la bütünlüklü direnilemeyeceği, her şey bir yana, sırf 15 Temmuz’dan bu yana yaptıkları nedeniyle bile görülmektedir. Çünkü Erdoğan bu süreçte fırsat bu fırsat diyerek Cumhuriyet’ten geride kalanlarla da hesaplaşmakta, laiklikten kalanları da tırpanlamakta, dahası başkanlık ile rejimi değiştirmeye çalışmaktadır.

Yani “vatan, millet, Sakarya” diyerek muhalefetten “teröre karşı birlik, beraberlik” isteyen iktidar, tersine bu yaptıklarıyla gerçekte birliği kendisi torpillemektedir. Dahası toplumun yarısından fazlasının karşı çıktığı başkanlığı bile, “teröre karşı birlik” rüzgarını kullanarak TBMM’den geçirmeye çabalamaktadır.

Kısacası, Erdoğan milletin birliğini değil, tersine kendi konumunun tahkimatı peşindedir. Milletin birliğini düşünen, hiç değilse, başkanlık ısrarından vazgeçer!

Sonuç olarak başlıktaki “ABD’ye Erdoğansız direnmek mümkün değil mi?” sorusuna gelirsek, yanıtımız şu olacaktır: Tersine, Türkiye AKP nedeniyle, AKP’nin ABD’yle özel ilişkisi nedeniyle bu bedelleri ödemektedir!

Mesele yalındır. ABD’yle/terörle mücadelenin acil eylem planı bellidir:

1) Başkanlık girişimi terkedilmeli!

2) Cumhuriyet kurumları yeniden inşa edilmeli ve devlet/toplumsal ilişkilerimizde yeniden laiklik esas alınmalı!

3) Şam’la hızla anlaşmaya varılmalı!

4) İncirlik’i kapatma yolunda 22 Temmuz 2015 tarihli İncirlik Mutabakatı yırtılmalı.

Öncelikli ihtiyaç olan bu dört madde, ABD’ye karşı “bütünlüklü” direnilip direnilmediğinin de turnusol kağıdıdır!

Bitirirken şunu söyleyelim: “AKP’siz olmaz, Erdoğansız mümkün değil” diye bir sızlanma, bırakın Türkiye’yi, çok daha geri demokrasilerde bile muhalefetin dile getirebileceği bir argüman değildir! Muhalefet iktidarı indirmek ve iktidar olmak için vardır!

İktidar olma hedefi olduktan sonra, mutlaka ya bir yol bulunur, ya da bir yol açılır!

Son olarak şu notumuzu da düşelim: Devrimci bir muhalefet sırf dışarıda ABD’yle karşı karşıya geliyor diye içeride Cumhuriyet’i yıkan bir iktidara tam destek vermez! Devrimci muhalefet zaten her koşulda ABD’yle karşı karşıyadır, ülkesi için her zaman görev başındadır…

Mehmet Ali Güller
8 Ocak 2017

18 Yorum

Terörün kaynağı ve panzehri

Her terör saldırısından sonra toplanan güvenlik zirvelerinde acaba neler konuşuluyor? Örneğin bilançosu ağırlaşan PKK ve IŞİD terör saldırılarının nedeni doğru saptanabiliyor mu?

Yoksa hükümet yandaşı yayınlara yansıdığı gibi “terörle mücadele edildiği için terör saldırılarıyla karşı karşıya kalınıyor” gibi yavan bir saptama orada da geçerli mi?

Olgulara baktığımızda, maalesef böyle görünüyor: Taktik düzlemde kimi olumlu adımlar atılıyor ama stratejik düzlemde hâlâ yapılması gereken yapılmıyor! Nedir o yapılması gereken, anlatalım.

ABD’NİN KULLANIŞLI ALETLERİ: PKK-IŞİD

Öncelikle terörün kaynağını doğru saptamalıyız. Elbette bombayı patlatan el kimi zaman PKK, kimiz zaman da IŞİD’dir ama terörün kaynağı ABD’dir!

PKK’nin ABD’nin doğrudan aleti olduğu konusunda kimsenin şüphesi yok. Kaldı ki ABD yetkilileri açık açık örgütü “kara gücüm” diye niteliyorlar. PKK yöneticileri de hem ABD’den yardım aldıklarını gizlemiyorlar hem de ABD emperyalizmiyle birlikte hareket ettiklerini…

Fakat ABD ile IŞİD ilişkisi geniş kesimde, hatta devletin sinir merkezlerinde doğru anlaşılmamış durumda. Öyle ki, Kobani’de IŞİD ile PKK çatışırken, “düşmanımın düşmanı dostumdur” kaba yaklaşımı ile Türk devlet aklı IŞİD’i kendi cephesinde bir kuvvet gibi bile gördü! Ve o akıl nedeniyle IŞİD “öfkeli çocuklar” şeklinde nitelendi, yaralanan IŞİD’lilerin Türkiye’deki devlet hastanelerinde tedavi edilmesi sağlandı, devletin resmi haber ajansı IŞİD işgali altındaki kentlerden “halk çok memnun” propaganda haberleri yaptı.

ABD ile IŞİD ilişkisini şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: IŞİD’i bir nehir gibi düşünürsek, ABD’nin rolü burada nehrin istediği yere akmasını sağlamak için arklar oluşturmaktır.

Bağdadi’nin IŞİD’in liderliğine gelmesi için önünün açılmasından, Musul’un işgaline yol verilmesi gibi pek çok olgu bu ark açma işlerindendir. Daha geniş bilgi için “IŞİD: Kara Terör” kitabımızı okumanızı öneririm.

TÜRKİYE’NİN ZAYIF KARNI: AKP

Ancak terörün kaynağını doğru saptamak da yetmiyor, o saptamaya göre tavır almak gerekiyor!

ABD’nin bölgeye dair ana stratejisi Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji koridoru kurmak olduğu için, Türkiye ABD’nin hedefidir. Zira o koridorun bir bölümü Türk topraklarından geçmektedir! Fakat aynı zamanda Türkiye ABD’nin “müttefikidir”, NATO üyesidir, Atlantik Kampı’ndadır…

Türkiye ABD’nin “hem hedefi hem de müttefiki” olarak uzunca bir süredir götürülen ilişkiyi artık taşıyamayacak noktaya gelmiştir. Konu, bu ilişkiye Türkiye’den zaman zaman yapılan itirazları baskılamak için Muavenet Zırhlısı’nı vurmak ya da Türk askerinin başına çuval geçirmek gibi “sopaları” çoktan aşmıştır!

Fakat Türkiye’nin zayıf karnı, hükümetidir! 2002’de ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olarak iktidara gelmiş bir iktidarın Türkiye’ye doğru bir tavır aldırması mümkün olmamaktadır…

AKP’NİN SORUMLULUĞU

Yeri gelmişken belirtelim: Terörün kaynağı ABD olmakla birlikte, ABD’nin kolayca at oynatabilmesinin sorumlusu da AKP hükümetidir!

Örneğin AKP Hükümeti sırf PKK ile müzakere yürütüyor diye örgütün şehirlere silah yığmasına göz yummasaydı, örgütün büyümesine seyirci kalmasaydı, şu an bu ağır maliyetler ödenmiyor olacaktı!

Örneğin AKP Hükümeti “Esad’ı yıkma hedefi” ile Suriye’de teröre destek vermeseydi, Bosna’dan Sincian-Uygur bölgesine kadar dünyanın pek çok yerindeki saha deneyimi olan teröristlerin Türkiye sınırından Suriye’ye geçişine göz yummasaydı, şu an bu ağır maliyetler ödenmiyor olacaktı!

AKP Hükümeti’nin Esad’a karşı desteklediği pek çok terörist örgütün militanlarıyla birlikte geride kalan son 3 yıl içinde IŞİD saflarına katıldığı bilinmektedir.

Yine AKP Hükümeti’nin sırf Esad karşıtı cepheye çekmek için PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin özerklik girişimlerine sessiz kalması, PYD lideri Salih Müslim’in Ankara’da ağırlanarak ÖSO’yla birlikte hareket etmesi karşılığında kantonlarına evet denmesi, şimdi ödenmekte olan maliyetleri artırmıştır!

Dahası, AKP Hükümeti Suriye için terörist bir örgüt olan ÖSO’yla hâlâ birlikte iş tutmaktadır! Düne kadar Halep’te iş tuttuğu Nusra’nın da bugünlerde dönüp Türkiye’yi vurmaya kalkması ihtimal dahilindedir!

Kısacası AKP Hükümeti bugün yaşanan problemlerin aynı zamanda kaynağı olmuştur; terör ihraç ettiği için terör ithal etmek zorunda kalmıştır!

Ve Türkiye’nin şansızlığı da, mevcut siyasal tablo nedeniyle problemin kaynağından probleme çözüm bulmasını beklemek zorunda kalıyor olmasıdır!

ABD’NİN AVANTAJI: “SİYASAL İSLAMCI” ZEMİN

Yukarıdaki saptamayla birlikte şu gerçeği de dikkate almak zorundayız: Son Reina saldırısıyla birlikte bilançonun ağırlaştığı terör saldırılarında ABD’nin kullanışlı aletleri görev yapmaktaysa da, terör örgütlerine avantaj sağlayan ise siyasal İslamcılık kaynaklı siyasal iklimdir, zemindir!

Rus Büyükelçisi Karlov suikastı ile Halep yenilgisi nedeniyle İran ve Rusya büyükelçiliklerinin hedef alınmasının arasındaki bağ gibi, kimi tarikatların noel üzerinden yeni yılı hedef almasıyla Reina katliamı arasında bir bağ vardır! Her iki olayda da bir hafta yoğun süren kışkırtıcı faaliyetler yapılmıştır!

Elbette IŞİD militanı o kışkırtmalardan etkilenerek Renia’ya saldırmamıştır ancak mesele bu terör örgütlerinin işte bu kışkırtıcı zeminde taban bulabiliyor olmasıdır!

IŞİD’e sempatinin yüzde 8’ler mertebesinde olduğu Türkiye anketleri, işte bu zeminin ve siyasal iklimin sonucudur!

IŞİD’in daha düne kadar İstanbul’un göbeğinde “transfer ofisleri” açabilmesi, Ankara Hacıbayram’dan, Kocaeli Dilovası’ndan Suriye’ye konvoylar götürebilmesi, Adıyaman merkezli örgütlenebilmesi işte bu siyasal iklimin sayesindedir!

TERÖRÜN PANZEHRİ: EMPERYALİZME KARŞI BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ

Tamam terörün kaynağı doğru saptandı, o saptamaya göre de tavır alındı…

Peki yeterli mi? Hayır, bir de buna uygun olarak konumlanmak ihtiyacı var! Açalım:

ABD’nin “Basra’dan Doğru Akdeniz’e uzanan enerji koridoru” hedefi sadece Türkiye’yi değil, İran, Irak ve Suriye’yi de doğrudan etkiliyor.

Nitekim ABD öncelikle iki Irak işgaliyle o koridorun merkezini inşa etti: Barzanistan!

5 yıldır süren Suriye operasyonu da işte o merkezin batı kanadını oluşturma girişimidir. Eğer başarılı olunabilseydi, sıra Türkiye ve İran’a da gelecekti. Yani direnen Esad, gerçekte kendi ülkesi kadar, komşuları için de direnmiş oldu!

Bu noktada şu parantezi de açalım: Türkiye’nin hem Irak’ta hem de Suriye’de ABD’yle birlikte hareket etmesi, kendisini hedef alan o büyük projeye taşeronluk yapmasını sağlamıştır!

Bu yanlışlık hâlâ da sürmektedir: Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki koridor girişimine itiraz etmekte ama Irak’ın kuzeyindeki koridorla, hem de Bağdat’a karşı işbirliği yapmaktadır!

Mesele, bütünlüklü ve toplu bir karşı çıkışı gerektirmektedir! Türkiye Suriye’deki koridora karşı çıkıp Irak’takine evet diyemez. İran Suriye’deki koridora karşı çıkıp, Türkiye’de koridor inşasında görev alacak yapılarla işbirliği yapamaz vs.

Özetle ABD’nin hedefindeki dört komşu ülke olan Türkiye, İran, Irak ve Suriye, ABD’nin hedefine karşı topluca hareket etmek zorundadır. Geçmiş yıllarda yapılan “komşunun teröristini komşuya karşı bir istikrarsızlık silahı olarak destekleme” yanlışlıkları artık bir son bulmalıdır. Dört devlet de bu konuda sabıkalıdır ve o nedenle o defterler hep birlikte kapatılmalıdır.

AKP TERÖRLE MÜCADELENİN MALİYETİNİ BÜYÜTÜYOR

ABD’nin “Basra’dan Doğru Akdeniz’e uzanan enerji koridoru” hedefi, o koridorun üzerinde yaşayan Kürtler nedeniyle, aynı zamanda bir Kürt Koridoru işlevi taşımaktadır ama gerçekte Amerikan Koridoru’dur.

Diğer yandan İsrail’in güvenliği için stratejik önemde olduğu için, aynı zamanda bir İsrail Koridoru’dur ve bu nedenle Tek Aviv “Kürdistan’ın bağımsızlığını ilk ben onaylarım” ilanları yapmaktadır.

Koridorun bu coğrafi şartları nedeniyle ABD çok uzun süredir bu dört ülkeye karşı “Kürt kartı” kullanmaktadır. Dün Irak’ta kullandı ve başarı sağladı, dün İran’da kullanmaya çalıştı ama başarı sağlayamadı, dün ve bugün Türkiye’de o kartı kullanıyor ve belli ölçülerde başarı elde etti. 5 yıldır da o kartı Suriye’de kullanıyor!

Kısacası Kürt kartı emperyalizm tarafından dört ülkeye karşı “ayrılıkçılık ve bölücülük” temelinde kullanılmaktadır. ABD’nin bu kartı bu kadar rahat kullanabilmesinin nedeni de dört ülkenin birbirlerine karşıtlıklarıdır. Dört ülkenin birbirine düşmanlığı, ABD’nin bölgeye tekrar tekrar müdahale edebilmesine zemin yaratmıştır.

İşte bu dört ülke terörün kaynağına karşı doğru konumlanıp işbirliği yaparak, emperyalizmin elindeki kartı hızla alabilecektir. Ve emperyalizmin elinde “bölme” niteliği taşıyan o kart, bölge ülkelerinin arasında “yapıştırıcı” görevi görecektir. Dört ülkede de yaşayan Kürt halkı, dört ülkenin bölgesel işbirliğinin yapıştırıcısı, çimentosu işlevi görecektir.

Bu perspektifin dışındaki her bakış, dört ülkeye zarar verir, emperyalizme yarar getirir!

Kaldı ki ABD’nin Suriye’de yenilmesi, Rusya’nın ABD’ye karşı Ukrayna ve Suriye’de silahlı şekilde konumlanması, Çin’in ekonomik bir güç olarak ABD’yi sıkıştırması, dört ülkeye manevra alanı yaratmakta ve yukarıda özetlediğimiz perspektifin hayata geçebilmesinin yollarını kolaylaştırmaktadır.

Geride tek ama önemli bir problem kalmaktadır: AKP Hükümeti…

AKP’nin doğru konumlanmak yerine, yani önce ve hızla Şam’la anlaşıp, sonra bölgesel bir ittifak inşa etmek yerine, Atlantik ve Avrasya cephelerini birbirlerine karşı kullanma “kurnazlığı” ile hareket etmesi ve bunu içeride başkanlık hedefine dönüştürmeye çalışması, terörle mücadelenin maliyetini büyütmektedir!

Öncelikle çözmemiz gereken sorun işte budur!

Mehmet Ali Güller
2 Ocak 2017

5 Yorum

Terör ihraç eden, terör ithal eder!

Son iki yılın iki önemli sonucu vardır:

1) Terör ihraç eden, terör ithal eder!
2) Problemin kaynağı, probleme çözüm bulamaz!

Son iki yılda 30’dan fazla terör saldırısında 500’den çok yurttaşımızı kaybettik. Kimi terör saldırılarını PKK yaptı, kimisini IŞİD ve kimisini de FETÖ…

Terörle sonuç alıcı bir mücadele için, “suçlular” kadar “sorumluların” da doğru tespit edilmesi gerekir!

Suçlu bellidir; PKK, IŞİD ve FETÖ…

Asıl suçlu da bellidir; her üçünden de Türkiye’yi ve bölgeyi istikrarsızlaştırmak için yararlanan ve kullanan ABD emperyalizmi…

Ya sorumlu?

Sorumlu da AKP hükümetleridir!

AKP hükümeti, tam 5 yıldır Beşar Esad rejimini devirme adına sınırları açmış ve dünyanın dört bir tarafından gelen terör gruplarını bölgeye göndermiştir; terör ihraç etmiştir!

AKP hükümetinin o terör gruplarına muhalif demesi, özgürlük savaşçısı demesi, o grupların Suriye devletinin gözünde terör örgütü olduğu gerçeğini değiştirmez! Tıpkı batının özgürlük savaşçısı dediği PKK’ye bizim terör örgütü dememiz gibi…

Evet, AKP hükümeti terör ihraç etmiştir ve şimdi bir yasa gibi, karşılığında terör ithal etmek zorunda kalmıştır!

Örneğin “öfkeli çocuklar” denilen, Türkiye’deki devlet hastanelerinde tedavi edilen IŞİD’çiler artık Türkiye’yi bombalamaktadır!

Örneğin AKP hükümetinin ortaklık yaptığı, operasyonel gücünden yararlanarak “Kemalist devleti” tasfiye ettiği FETÖ şimdi Türkiye’yi vurmaktadır…

Örneğin AKP hükümetinin Riyad’la birlikte Şam’a karşı kurduğu Fetih Ordusu’nun ana omurgasını oluşturan Nusra, Türkiye’yi vurmaktadır…

Örneğin AKP hükümetinin masaya oturduğu, pazarlık yaptığı, silah yığmasına ve hendek kazmasına göz yumduğu PKK, Türkiye’yi bombalamaktadır…

Ve örneğin Ankara’da ağırlanan, “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’a karşı bizim cephede olun” denilen PKK’nin Suriye kolu PYD, TSK’yle karşı karşıya gelmektedir…

Ve Rusya’nın Ankara büyükelçisi Karlov’u vuran suikastçının Nusracı mı FETÖ’cü mü olduğundan bağımsız olarak, önceliği “kindar nesil” olduğudur!

Özetle AKP hükümetinin yanlışları, şimdi gelmiş hem kendisini ama daha önemlisi Türkiye’yi vurmaktadır!

Fakat daha büyük yanlış da, problemin kaynağı olan AKP hükümetinden problemlere çözüm bulmasının beklenmesidir!

İşte bu da Türkiye’nin “muhalefet” sorunudur!

Muhalefet, en azından bir bölümü, AKP’nin şimdi bu örgütlerle mücadele ediyor olması nedeniyle ona destek vermekte, alkışlamakta, “birlik-beraberlik zamanı” diyerek ona muhalefet edilmesine barikat kurmaktadır!

Oysa muhalefet, tersine, halka AKP hükümetinin sorumluluklarını göstererek ve onun iş başında olmasının nasıl büyük riskler taşıdığını anlatarak halktan görev istemelidir.

Kaldı ki bu bir yasadır; problemin kaynağı probleme çözüm bulamaz!

Problemlerin kaynağı olan AKP hükümeti, doğru, problemle uğraşmaktadır ama probleme çözüm bulamamaktadır; tersine açmazları nedeniyle problemden yeni problemler yaratmaktadır!

Türkiye’nin önündeki asıl pratik büyük sorun işte budur!

Mehmet Ali Güller
22 Aralık 2016

6 Yorum

Saray’ın milli değil, başkanlık seferberliği

Hem AKP’li yetkililerin, hem de onlara destek veren MHP’li yetkililerin “yeni anayasa” için dile getirdikleri gerekçe şu: “Fiili durum hukuki hale getirilmeli”

Bu savunmanın anlamı açıktır: Erdoğan hukuka uymamaktadır, hukuk Erdoğan’a uydurulacaktır!

Yani “Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymuyorum” diyen Erdoğan’a uyacak bir anayasa hazırlanmıştır!

Peki nedir bu yeni anayasa?

MEŞRUTİYETTEN ÖNCESİNE DÖNME HAMLESİ

AKP-MHP anayasası, Türkiye’yi 1876 yılında ilan edilen Meşrutiyet’in ve kabul edilen Kanuni Esasi’nin gerisine götürme girişimidir! 150 yıllık parlamenter sistemin lağvedilmesi demektir! Milletin bir devrimle ve kurtuluş savaşıyla Saray’ın elinden aldığı ve TBMM’ye kullanması için devrettiği egemenliğin, milletin elinden alınıp yeniden Saray’a verilmesi demektir!

Bunu 3 temel özellik üzerinden karşılaştıralım:

1) AKP-MHP’nin 2016 model anayasasında başbakan yok ama 1876 tarihli Kanuni Esasi’de sadrazam yani başbakan var!

2) AKP-MHP’nin 2016 model anayasasında meclis var ama yetkisiz; 1876 tarihli Kanuni Esasi’de meclis var!

3) AKP-MHP’nin 2016 model anayasasında yasama, yürütme ve yargı tek kişide toplanmış, yetmemiş, o tek kişiye bir de kararname çıkarma yetkisi verilmiş; 1876 tarihli Kanuni Esasi’de ise padişahın yasama yetkisi yok, sadece şeriatın ve hukukun icrasından sorumlu!

Yani 150 yıl önce kuvvetler ayrılığı prensibinin Kanuni Esasi’de yer almasıyla başlayan demokratikleşme sürecimiz, 2016’de kuvvetlerin tek kişide birleştirilmesiyle kaldırılmaya çalışılmaktadır! Açalım:

BAŞKANLIK’TA TBMM YETKİSİZ ve YASAMA YETKİSİ YÜRÜTÖEDE

AKP-MHP’nin 21 maddeli anaysa değişikliği paketi ile TBMM’nin yani yasamanın yürütmeyi denetleme görev ve yetkisi ortadan kaldırılmaktadır. TBMM’nin yürütmeyi denetleme yolları olan güvenoyu, gensoru, meclis soruşturması gibi yöntemler yeni anayasada yeralmamaktadır.

Başkanlık sisteminde “cumhur-başkan” doğrudan kararname çıkararak TBMM’nin yasama yetkisini kullanmış olacak!

Partili cumhur-başkan, kararnameler ile kamu kurumlarına atamalar yapabilecek, kamu kurum ve kuruluşlarını kararnameler ile yeniden yapılandırabilecek. Yani cumhur-başkan, kararname ile devleti yeniden ve kendine göre inşa edebilecek!

Cumhur-başkan, bugünkünden farklı olarak yasaları hiç gerekçe göstermeden TBMM’ye geri gönderebilecek. Cumhur-başkan, yasa yayımlama süresi olan 15 günün de kaldırılmasıyla, yasaları sürüncemede bırakabilecek!

Ve cumhur-başkan, yasaların uygulanması için yönetmelikler çıkarabilecek! Böylece yasayı, işine geldiği gibi yorumlayabilmiş olacak!

BAŞKANLIK’TA YARGI ERKİ YÜRÜTMEDE

AKP’nin FETÖ ortaklığıyla genişleterek çoğunluğu ele geçirdiği, ardından daraltarak FETÖ’cüleri tasfiye ettiği HSYK, başkanlıkta yeniden yapılandırılarak tamamen cumhur-başkan’ın denetimine sokuluyor.

Bir kere HSYK’nin adı HSK oluyor, yani kurul “yüksek” olmaktan çıkıyor. 12 kişiden oluşacak kurulun başkanlığını cumhur-başkan’ın atadığı Adalet Bakanı yapacak. Beş üyeyi doğrudan cumhur-başkan, kalan altı üyeyi de TBMM seçecek. Yani aslında kalan altı üyeyi de TBMM’de çoğunluğu elinde bulunduran partinin genel başkanı olan cumhur-başkan seçmiş olacak!

Bu haliyle cumhur-başkan kendi belirlediği HSK ile tüm yargıyı denetimi altına almış olacak; ki henüz karar çıkmadan yargının tepesindekiler cumhur-başkan’ın kişisel etkinliklerine katılmakta, düğmesiz cüppelerini karşısında bellerine dolamaktadırlar!

Öte yandan disiplin ve savaş suçları dışında askeri yargı da kaldırılmaktadır!

BAŞKANLIK’TA YÜRÜTME

Başkanlık sisteminde cumhur-başkan hem devletin, hem hükümetin başı; hem partisinin genel başkanı, hem ordunun başkomutanıdır!

Başbakanlığın kaldırıldığı, cumhur-başkan tarafından atanan bakanların “sekreterlik” konumuna düşürüldüğü bu sistemde, bakanlar yasama dokunulmazlığına sahip ama bir tek cumhur-başkan’a hesap vermektedir!

Başkanlık sisteminde, bugünkü parlamenter sistemden farklı olarak hükümetlerin güvenoyu alması zorunluluğu da kaldırılıyor. Ayrıca cumhur-başkan, kendisine verilen TBMM’yi lağvetme yetkisini kullanarak, üçüncü defa seçime girebiliyor!

Mevcut durumda başkomutanlık unvanını sembolik olarak TBMM adına ve barışta taşıyabilen cumhurbaşkanı, başkanlıkta TSK’yi kullanmaya karar verebilen bir başkomutan oluyor!

Milli güvenlik politikalarını belirleyebilen, bugünkü onaylama yetkisinden farklı olarak devletlerarası anlaşmaları imzalama ve yayımlama yetkisine sahip olan cumhur-başkan, ayrıca OHAL ilan etme ve OHAL kararnameleri çıkarma yetkisine sahip oluyor!

Milli Güvenlik Kurulu’nu daha önce sivilleştiren AKP hükümeti, başkanlık sistemi merkezli yeni anayasasında Jandarma Genel Komutanı’nı da kuruldan çıkarıyor. 15 Temmuz darbe girişimini fırsat bilerek Yüksek Askeri Şura’yı birkaç ay önce sivilleştiren AKP Hükümeti, böylece en ciddi ve köklü kurumları da cumhur-başkan’ın tam denetimine vermiş oluyor!

SİSTEM DEĞİL, REJİM DEĞİŞİKLİĞİ

Tüm bunlara bakılınca, meselenin bir sistem değişikliği değil, doğrudan rejim değişikliği olduğu görülecektir. Zira kuvvetleri tek adamda birleştiren bir sistem, hukuki ve demokratik olmaktan çıkacaktır. Bu da haliyle rejimin değişmesi demektir!

Kaldı ki rejim, yukarıda değindiğimiz gibi, Cumhuriyet öncesine değil, ondan da öncesine, Meşrutiyet öncesine götürülmektedir!

“100 yıllık parantez” dedikleri, “kapatacağız” dedikleri Cumhuriyet parantezini başkanlık sistemi ile kapatmaya çalışmaktadırlar; hem de milliyetçi-ulusalcı kesimleri tavlayabilmek için “cumhuriyet” diye diye…

BAŞKANLIK SİSTEMİNİN RUHU

AKP-MHP anayasa değişikliği paketiyle getirilmeye çalışılan başkanlık sisteminin ruhunu, en iyi hazırlayıcıları açıklamaktadır.

Örneğin AKP’li İmran Kılıç, TBMM oturumunda CHP’li Musa Çam’a şöyle seslenmektedir: “Kapımızda hürriyet dilenin!

Hürriyetlerin ortadan kaldırılacağını açıkça ortaya koyan bu ifade, parlamenter demokrasi yerine tek adam otoritesi arzuladıklarını göstermektedir!

Yine cumhur-başkan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın şu sözleri başkanlık sisteminin ruhunu yansıtmaktadır: “İmam Hatip nesli bu ümmetin belkemiğidir.”

Cumhuriyet devrimi ile bir millet olmuşken, şimdi bizi bir karşı-devrim ile meşrutiyet öncesine götürüp yeninden ümmet yapmaya çalışmaktadırlar!

BAŞKANLIK UYGULAMALARININ İŞARETLERİ

Daha şimdiden kimi gelişmeler, başkanlık sisteminde nasıl uygulamalara geçileceğinin işaretlerini vermektedir:

Örneğin Ergenekon-Balyoz kumpaslarının en çalışkanı olan AKP milletvekili Şamil Tayyar artık şöyle demektedir: “Derin devlet kötü bir şey değil. Türkiye’de yeni bir derin devlet oluşturulacak.

Yani Saray, başkanlık sistemi ile birlikte kendi özel örgütlenmesini hayata geçirecek! SADAT’çı Adnan Tanrıverdi işte o örgütlenme için cumhur-başkan’a başdanışman olmuştur!

Daha şimdiden, en hür-özgür kale olması gereken üniversitelerin rektör seçme hakkını elinden alan ve rektörü doğrudan kendisi atayan Saray, bu uygulamasıyla, başkanlık sistemi sonrası bu yöntemi her alana yayacağının işaretini vermektedir.

Ve örneğin dünyaca ünlü piyanist-bestecimiz Fazıl Say’ın konserine satırla saldırılması, örneğin gazeteci Hüsnü Mahalli’yi Halep’i 82. il yapamama hıncıyla zindana atmak, örneğin gazeteci İsmail Saymaz’ın sosyal medya hesabının ele geçirilmesi de, başkanlık sisteminde ne tip uygulamalarla karşı karşıya kalacağımızın daha bugünden kimi işaretleridir!

BAŞKANLIK İÇİN MİLLİ SEFERBERLİK

Erdoğan’ın son olarak “milli seferberlik” ilan etmesi de, gerçekte başkanlık sistemine geçebilmekle ilgilidir!

MGK’de konuşulmayan, TBMM’de tartışılamayan ama Erdoğan’ın muhtarlar toplantısında ifade edilen milli seferlik, başkanlık seferberliğinin örtüsüdür; OHAL ile yıkılan rejim kurumlarının, seferberlik ile yeniden inşa edilebilmesi içindir!

Zira bilmektedirler ki, rejim değişikliği öyle MHP desteğiyle bile sağlanamayacaktır! Sadece milliyetçi-ulusalcı kesimleri avlamak yetmemekte, milleti bir hedefe kilitlemek gerekmektedir!

“82. il Halep” ya da “83. il Musul” hedefleri tutmayan Saray, şimdi “milli seferberlik” demekte; olmadı, Süleyman Şah türbesini büyük bir fetih havasıyla yerine taşımayı tasarlamaktadır!

EGEMENLİĞİMİZİ TESLİM ETMEYECEĞİZ!

Tablo açıktır: 200 yıldır devrim ile karşıdevrim, cumhuriyet ile padişahlık karşı karşıyadır!

Bugün başkanlık sistemiyle, çarpışmanın başladığı ve cumhuriyet ile demokrasinin kazanmaya başladığı noktanın öncesine dönmeye çalışıyorlar!

200 yıldır kanla ve canla inşa etiğimiz cumhuriyetimizi, demokrasimizi ve hürriyetimizi, yine canımız pahasına savunacağız!

Atatürk’te birleşerek geleceğimize sahip çıkacağız! Demokratik devrim sürecimizi daha da ileri taşıyacağız!

Egemenliğimizi saraylara ve padişahlara teslim etmeyeceğiz!

Mehmet Ali Güller
18 Aralık 2016

5 Yorum

Erdoğan’ın Trump’lenli Halep hayali

Erdoğan’ın “Suriye’ye zalim Esed’in hükümranlığına son vermek için girdik, başka bir şey için değil” demesi gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir! (hurriyet.com.tr, 29 Kasım 2016)

Erdoğan’ın beş yıl önceki “Şam’da Emevi Camisi’nde zafer namazı kılma” hayalinden bile daha gerçek dışı olan bu iddiası, hem Moskova’yla normalleşmeye başlayan ilişkileri, hem de Fırat Kalkanı operasyonunu dinamitlemektedir!

Peki Erdoğan daha önceki açıklamalarıyla çelişen bu açıklamayı neden yaptı?

‘ÖNCE ŞAM’LA ANLAŞMA’ ISRARIMIZIN NEDENİ

Fırat Kalkanı operasyonunun başladığı günden bu yana ısrarla bir açmaza dikkat çekiyoruz: Türkiye gerçekten resmi olarak açıkladığı gibi Fırat Kalkanı operasyonunu birincisi IŞİD’e karşı, ikincisi de Kürt Koridoru’na karşı yaptıysa, doğal olarak Şam’la anlaşmalıdır. Aksi başka bir ajandaya işaret eder.

O ajandanın ne olduğuna da yazılarımızda dikkat çektik: “82. İl Halep” hayali…

Ve şu gerçeği de hep vurguladık: Erdoğan’ın her hamlesinde en az iki hedef vardır. Asıl hedefini gerçekleştirebilmek için, yan hedefler açıklar. Böylece o yan hedefler yoluyla hem kamuoyu desteği alır hem de güçlü itirazları bloke eder. İktidarının 14 yılının en önemli derslerinden biri budur.

Erdoğan Fırat Kalkanı operasyonu için de aynı taktiği uygulamıştır. Halep hedefinin yanına Kürt Koridoru’nu engellemeyi koymuştur.

Oysa o açmaz yazılarında da dikkat çektiğimiz gibi, asıl hedef koridoru engellemek olsa, Ankara’nın hızla Şam’la işbirliği yapması ve TSK’nin askeri operasyonunun, Şam’ın kendi topraklarına egemen olmasını kolaylaştırması lazım. Zira Şam kuzeye egemen olursa, ortada koridor diye bir sorun kalmayacaktır.

Ancak tersine, işte son olayda da olduğu gibi, AKP El Bab’da doğrudan Şam’la karşı karşıya geldi!

EL BAB KORİDORU ÖNLEMENİN DEĞİL HALEP’İN KAPISI

Peki El Bab iddia edildiği gibi Kürt Koridoru’nu önleyebilmenin olmazsa olmazı mı? Elbette hayır!

El Bab koridoru önlemenin olmazsa olmaz adresi değil, tersine Halep’in kapısıdır!

Koridoru önlemenin askeri adresi Menbiç, siyasi adresi de Şam’dır, Esad’la anlaşmaktır!

TSK’yi ana hedeften El Bab’a saptıran ve Şam’la karşı karşıya getiren de, Erdoğan’ın Obama’ya “birlikte Rakka operasyonu” teklif etmesiyle başlayan şu zımni mutabakattır: ABD Rakka’ya, AKP Halep’e…

Washington için bu gerçekçi olmasa bile birincisi Suriye’yi bir omlet pozisyonunda tutabilmenin, ikincisi Ankara ile Şam’ın anlaşma ihtimalini dinamitlemenin ve üçüncüsü de Ankara’yı yanına çekebilmenin yoludur…

BAŞKANLIK-FETİH İLİŞKİSİ

Erdoğan’ın çoğu kişiyi şaşırtarak yeniden Esad düşmanlığı çıkışı yapması üç nedenleydi:

Birincisi sahadaki sıkışmışlık: El Bab’da TSK ile Suriye Ordusu karşı karşıya geldi ve 24 Kasım günü silahlı mesajlar verilerek kırmızı çizgiler çekildi.

İkincisi ise ABD’de Trump’ın başkan seçilmesiydi. Trump yönetimi ile Suriye’de daha uyumlu olacağını varsayan AK-Saray, Beyaz Saray’ın yeni ev sahiplerinden gelen “Kürtler için Türkiye feda edilmemeli” şeklindeki yeni açıklamaları bir manivela saymakta…

Fakat elbette bu çıkışın bir de iç politikayı ilgilendiren üçüncü bir nedeni var: Başkanlık ile fetih ilişkisi! MHP yönetimi desteğine rağmen hâlâ halk desteğinin çoğunluğunu arkasına alamayan Erdoğan’ın Irak’ta Musul, Suriye’de Halep gibi bir fetih hedefine ihtiyacı var. Olmadı, Süleyman Şah Türbesi’ni eski yerine taşımak gibi daha gerçekleşme şansı alan C planı elbette…

SARAY’DAN MOSKOVA’YA: RTE’NİN SÖZLERİNİ AYNEN YORUMLAMAYIN

Bu noktada AKP açısından değil ama Türkiye açısından asıl önemlisi ise şudur: Erdoğan bu tür çıkışlarıyla sadece gelişmekte olan kimi ilişkileri dinamitlemiyor, aynı zamanda devletlerarası ilişkiler açısından “güvenilmez” olduğunu sergiliyor. Açalım:

Erdoğan’ın Esad düşmanlığı çıkışına Moskova’dan gelen yanıtları okumuşsunuzdur. Özetle Erdoğan’ın çıkışıyla ilgili Ankara’dan yanıt istemektedirler. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numaralı isminin söyledikleri tek başına yetmemektedir!

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zaharova açık açık “kimin ne söylediğine değil, yaptığımız anlaşmaya bakarız” demiştir! (Amerika’nın Sesi, 30 Kasım 2016)

Ve daha vahimi, “Cumhurbaşkanlığı idaresinde görevli bir kaynak” Rus yayını Sputnik’e şu açıklamayı yapmıştır: “Erdoğan’ın Esad’la ilgili sözleri kelimesi kelimesine yorumlanmamalı!” (Sputnik, 30 Kasım 2016)

Bu tablo, muhatapları açısından Ankara’nın diğer açıklamalarını da tartışmalı hale getirmektedir!

TÜRKİYE’NİN ‘ERDOĞAN’IN GÜVENİLMEZLİĞİ’ SORUNU

Aylardır söyledikleini yok sayarak “başka bir şey için değil, Esed’i yıkmak için Suriye’ye girdik” diyen Erdoğan’a, tepki gösterdiği AB yetkilileri ya da yakınlaşmaya çalıştığı ŞİÖ yöneticileri neden güvensin? Erdoğan’ın yarın fikir değiştirmeyeceğinin garantisi var mı? (Hele de Çin’le Füze Anlaşması skandalı yaşanmışken.)

İçeride, emperyalizmle yaptığı pazarlıkları antiemperyalizm sanan ve onu sistem dışı görmeye başlayan, sırf PKK ve FETÖ ile mücadele ediyor diye Cumhuriyet’i ve laikliği yıkmasına kör olup onun Atatürk çizgisine geldiğini sananların aksine, dışarıda Erdoğan güvenilmez görülmektedir!

O nedenle ŞİÖ Genel Sekreteri Alimov “genişleme konusunda aceleci davranmıyoruz” demektedir (Sputnik, 23 Kasım 2016). O nedenle Çin ve Rus analistler “Türkiye ŞİÖ üyeliği için önce NATO’dan çıkmalı” demektedirler! Ve o nedenle örneğim Çinli uzman Zan Tao, “Türkiye ŞİÖ’yi batıyla ilişkilerinde diplomatik koz olarak kullanmak istiyor” demektedir (Sputnik, 24 Kasım 2016).

Özetle ve sonuç olarak tablo görmek isteyenler için açıktır: Problemin kaynağı probleme çözüm olamaz ve yanlış kişiyle doğru iş yapılmaz!

Mehmet Ali Güller
1 Aralık 2016

10 Yorum

Emperyalizmin şoförleri: Bush, Clinton, Obama, Trump…

ABD seçimlerinin Türkiye’de iktidarın kendisi ve eski-yeni ortakları tarafından Amerikalılar kadar ilgiyle izlenmesi, kuşkusuz Türk-Amerikan ilişkilerinin durumu nedeniyleydi.

Obama’ya “PKK’yi değil bizi tercih” şeklindeki “tekliflerin” olumlu yanıt bulmaması nedeniyle, AKP Hükümeti için tercih elbette “Cumhuriyetçi” Trump’tı. Zaten “Demokrat” Clinton PYD’yi silahlandıracağını söylüyordu…

AKP penceresinden durum özetle böyleydi…

Cemaatçiler ise kampanyasına parasal yardım yaptıkları Clinton’u destekliyorlardı. Clinton ile konumlarını koruyacaklarına, Clinton sayesinde Erdoğan’a karşı mücadeleyi sürdürebileceklerine inanıyorlardı…

AKP DE, FETÖ DE AMERİKANCI!

Bu saflaşma seçim gecesi sosyal medyaya da yansıdı. AKP’liler Trump’ı, Cemaatçiler Clinton’u destekledi.

Ancak iş absürtlüğe vardırıldı. Kimi AKP’li kalemler Clinton’u Cemaatçi ilan etti! Sanki Clinton seçilse ABD’yi Fethullah Gülen yönetecekmiş kadar endişeliydiler…

Diğer yandan kimi AKP’li kalemler de Clinton’un “küresel elitlerin temsilcisi” olması üzerinden Trump’ı desteklediler; sanki Trump’ın kendisi “küresel elit” değilmiş gibi…

Trump’ın kazanacağının anlaşıldığı saatlerde ise sosyal medyada “Türkiye için iyi oldu, dünya ve bölge değişecek” propagandası başladı…

Trump’un ABD’yi Bush-Obama-Clinton mafyasından kurtaracağı, Rusya’yla anlaşarak dünya düzenini değiştireceği, Ortadoğu’da savaşların biteceği yazılıp çizildi!

Trump ile Erdoğan’ın çok iyi anlaşacağı, Trump’ın Musul’u Türkiye’ye vereceği(!), Suriye’de AKP tezlerinin uygulanmaya başlanacağı bile iddia edildi!

EMPERYALİST DEVLET TEORİSİ

Tüm bu absürtlükler emperyalizm teorisini bilmemektendi. Yani dün ABD’yi aslında Yahudi lobisinin yönettiğini sananlar için pekâlâ Fethullah Gülen de ABD’yi yönetebilirdi!

Bugün Trump için beslenen hayaller, çok değil 8 yıl önce de Obama için beslenmişti. Obama dünyayı değiştirecekti, güzelleştirecekti, savaşlara son verecekti vs.

8 yıldır bu beklentinin olmadığını görenler ama nedenini sorgulamayanlar, şimdi Turmp’la aynı hayale kaldığı yerden devam ediyorlar.

ABD devlet aygıtı kişiden kişiye büyük farklarla yönetilmiyor. Elbette kimi nüanslar var, elbette direksiyona oturan her şoförün farklı bir sürüş tarzı var. Kimi daha çok gaza basıyor, kimi daha temkinli sürüyor. Fakat hiçbiri ABD devlet aygıtının stratejik olarak belirlemiş olduğu uzun vadeli yoldan çıkmıyor!

Çünkü ABD günlük siyasetlerle değil, uzun vadeli ana stratejilerle yönetiliyor!

Hal böyle olunca, beklentilerin tersine, Obama’nın oğul Bush’tan farkı, Bill Clinton’un Baba Bush’a farkından çok daha fazla olmuyor; tıpkı Trump’un Obama’dan farkının da Obama’nın oğul Bush’a farkından çok fazla olamayacağı gibi…

ABD emperyalist bir devlettir ve Bush, Clinton, Obama ve Trump, bu devleti belirlenmiş ana stratejiye uygun ilerletmekle görevli şoförlerdir.

KAHROLSUN EMPERYALİZM!

Hiçbir ABD başkanının emperyalistlikten vazgeçme, dünyaya gerçek anlamda barış getirme gibi bir misyonu olamaz; hayal kurulmamalı…

Dünyaya ve bölgemize barış ABD başkanları eliyle değil, ancak onların yönettiği emperyalizmin yenilmesiyle gelir!

ABD’yi ya savaşarak ya da güçlü bölgesel ittifaklar kurup savaşmaktan kaçınmasını sağlayarak yenebiliriz…

Emperyalizm, karakteri gereği, hiçbir başkanın kişisel niyetime göre kendiliğinden sömürgecilikten vazgeçmez!

Emperyalizm zorla ve silahla yenilir! Tıpkı 100 yıl önce Atatürk’ün yaptığı gibi…

O nedenle AKP’lilerin Trump’ı, Cemaatçilerin Clinton’u desteklediği şu ortamda biz sosyalistler, solcular, cumhuriyetçiler, halkçılar, ulusalcılar, milliciler haykırmaya devam edeceğiz: Kahrolsun ABD emperyalizmi ve işbirlikçileri!

Mehmet Ali Güller
9 Kasım 2016

3 Yorum

AKP-MHP cephesi ve HDP’ye operasyon

HDP’ye operasyonu, biri HDP’yle, diğeri AKP’yle ilgili iki ayrı düzlemde değerlendirmek gerekir:

1) Birinci düzlemdeki tablo şudur: HDP PKK’nin siyasi koludur, nokta!

2) İkinci düzlemde ise hukuk değil siyaset vardır; Saray’ın ve AKP’nin siyasi planları…

HDP, SARAY ONAYLI AÇILIM PARTİSİ’YDİ!

O planları çözümleyebilmek için önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Dokunulmazlıklar TBMM’de 7 ay önce kaldırılmışken, bu operasyon için neden 7 ay beklendi?

İkinci soru da şudur: HDP açık açık PKK’nin siyasi kolu iken, neden bu operasyon HDP’nin Altan Tan, Hüda Kaya gibi “dinci” isimlerine, Mithat Sancar gibi AKP’yle çokça çalışan “akil” adamlarına yapılmadı? Ve neden gözaltına alınanlardan Kürt kökenli olmayan Sırrı Süreyya Önder ve Ziya Pir serbest bırakıldı?

Tutuklanan HDP’liler, Kandil’e Öcalan’ın mesajlarını elden götüren Sırrı Süreyya Önder’den daha mı suçlu?

Bu noktada HDP’nin bir “Açılım Partisi” olarak kurulmasına Tayyip Erdoğan onaylı olarak Hakan Fidan ile Abdullah Öcalan’ın karar verdiğini anımsatalım! (Bakınız “Hakan Fidan Projesi olarak HDP” başlıklı makalemiz: https://mehmetaliguller.com/2013/11/03/hakan-fidan-projesi-olarak-hdp/)

HDP’YE OPERASYON MHP’YLE İTTİFAKIN GEREĞİ

AKP’nin HDP’ye operasyonunun hedefini, ancak zamanlaması ve kimi olgularla birlikte değerlendirerek analiz edebiliriz:

Ne dedi Başbakan Binali Yıldırım: “Başkanlık gelmezse Türkiye’nin bölünme riski var.”

Hangi süreçte söylendi bu söz? İç politikada AKP’nin MHP’yle, daha doğrusu Devlet Bahçeli ile başkanlık karşılığı “ittifak” anlaşması görüşmeleri yaptığı süreçte. Dış politikada ise Saray’ın kalemlerinin “Halep’in kuzeyi ve Musul Türkiye’ye verilmelidir” diye yazdığı süreçte; AKP sözcülerinin “ya büyüyeceğiz, ya küçüleceğiz” diyerek kamuoyunun önüne havuç-sopa koydukları süreçte.

“Başkanlık gelmezse Türkiye’nin önünde bölünme riski var” diyen AKP’ye göre bölünme tehdidi nereden geliyor? AKP’nin 2005’te Diyarbakır Açılımı, 2009’da Kürt Açılımı ve 2013’te İmralı Açılımı ilan ederek masaya oturduğu ve müzakere yürüttüğü PKK’den!

O zaman Türkiye’nin bölünmemesi için önce HDP’ye operasyon yapılması, sonra da başkanlığa geçilmesi gerekiyor! AKP’nin seçmenin önüne koyduğu basit mantık bu…

Kısacası HDP’ye operasyonu bir terör operasyonundan ziyade AKP’nin başkanlık için anlaştığı Devlet Bahçeli ve MHP tabanı için yapılmış bir siyasi operasyon olarak okumalıyız…

BİRİNCİ VAZİFE: CUMHURİYET CEPHESİ

Güncelin dışına çıkarak, gelişmelere daha geniş bir çerçeveden baktığımızda şu iki tabloyu görürüz:

1) Sorunlarımızın kökü AKP-FETÖ-PKK ortaklığındadır: Üçü birleşerek Cumhuriyetimizi boğazladı, üçü ayrışırken Türkiye’yi ateşe veriyor!

2) Cumhuriyet kuvvetlerini alaşağı edebilmek için 10 yıl PKK ve FETÖ ile ittifak yapan Saray, şimdi de MHP’yle ittifak kurarak içeride başkanlığa, dışarıda Halep-Musul fetihlerine soyunmaktadır.

İşin esası budur ve bu esasa göre konumlanılmalıdır: Cumhuriyet’i ateşe verenlere karşı Cumhuriyet Cephe’si inşa edilmelidir!

Cumhuriyet soldan sağa, sosyalistlerden milliyetçilere kadar hepimizin ortak paydasıdır. Cumhuriyet Cephesi ise partilerin, demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların Cumhuriyet’i savunmak adına altında yan yana gelecekleri büyük şemsiyenin adıdır.

Cumhuriyet Cephesi ile MHP de kurtulur! Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı, İsmail Kahraman’ı TBMM Başkanı yapan Devlet Bahçeli’nin Tayyip Erdoğan’ı başkan yapmaya çalışmasından rahatsız olan MHP’liler için de Cumhuriyet Cephesi partilerinin kurtuluşudur!

Başta ekonomi olmak üzere çeşitli nedenlerle çaresizlikten AKP’ye oy vermek zorunda kalmış geniş kitleler için de Cumhuriyet Cephesi seçenektir, çözümdür!

Cumhuriyet’i yaşatabilmek, Mustafa Kemal Atatürk’ün hepimize verdiği “birinci vazife”dir!

Gidişat kaygı vericidir ve hızlı hareket edilmelidir!

Mehmet Ali Güller
6 Kasım 2016

 

5 Yorum

Saray’ın ‘ya başkanlık ya bölünme’ tehdidi

Başbakan Binali Yıldırım başkanlık konusunu nasıl ele alacaklarını şu sözlerle ifade etti: “Başkanlık gelmezse Türkiye’nin bölünme riski var.”

Yani Saray ve AKP Hükümeti kampanyayı “ya başkanlık ya bölünme” şeklinde yürüteceklerini şimdiden açıklamış oldu!  Yani AKP, daha önce “ya 400 milletvekili ya kaos” şeklinde gösterdiği sopayı, “ya başkanlık ya bölünme diyerek” daha büyük bir tehdide çıkarmış oldu!

BAŞKANLIK-LOZAN-MUSUL

AKP Hükümeti’nin başkanlık meselesini bölünme tehdidi ile birlikte ele alması, kuşkusuz Erdoğan’ın Lozan’ı hezimet gören ve Misak-ı Milli’yi tartışmaya açan yeni hamlesinin bütünleyenidir.

Çünkü meseleyi artık açık açık “ya büyüyeceğiz ya küçüleceğiz” şeklinde ifade etmektedirler. AKP’nin en ideolojik gazetesi olan Yeni Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül, bunu “Musul ve Halep’in kuzeyi Türkiye’ye devredilmeli” diye sunmaktadır! (Yeni Şafak, 24 Ekim 2016)

Erdoğan “Sünni Arapları Şiilere yedirtmem” diyerek bölgeye bakışını ve nasıl bir hamiliğe soyunduğunu ortaya koymaktadır! (Hürriyet, 18 Ekim 2016)

ERDOĞAN’IN MUSUL VE HALEP’LE GENİŞLEME HEDEFİ

Fırat Kalkanı Operasyonu’nun ana stratejik hedefi ne olarak açıklanıyor? Suriye’nin kuzeyinde inşa edilmekte olan Kürt koridorunu engellemek!

Okurlar anımsayacaktır, hep şunu söyledik: Şam yönetiminin de sürekli dile getirdiği gibi, eğer Ankara Suriye sınırını kapatır, muhaliflere desteğini keser ve Suriye hava kuvvetlerini hedef alan angajman kurallarını değiştirirse, Esad yönetimi ülkesinin kuzeyine 3 ayda hâkim olacak ve ortada engellenmesi gereken bir koridor kalmayacaktır!

Peki bu en az maliyetli çözüm neden yapılmıyor da, AKP Hükümeti daha pahalı bir çözüm olan Fırat Kalkanı operasyonuna başvuruyor?

Tamam, pahalı yönteme başvurdu ve bunu uygulasın… Fakat mesele Suriye’nin kuzeyindeki koridoru engellemekse, neden hâlâ Şam’la işbirliği yapılmıyor? Ve neden Halep’te Esad ordusuyla karşı karşıya gelinecek kimi hamleler yapılıyor?

İşte bu noktada örtülü stratejik hedefler meselesi ortaya çıkıyor: Musul ve Halep’le genişlemek!

KORİDORCULARLA İTTİFAK YAPARAK KORİDOR ENGELLENMEZ!

Erdoğan’ın Barzanilerle 2013’te imzaladığı, 2014’te uygulamaya başladığı anlaşma, Erbil tarafından “50 yıllık stratejik anlaşma” olarak nitelenmişti.

Anlaşma, birincisi Bağdat’a karşı Barzanilere Türk desteği demekti, ikincisi de Kürt petrolünün Türkiye himayesinde Batı’ya transferi içindi.

Bu iki madde aynı zamanda gevşek bir Türk-Kürt federasyonu demekti!

AKP Hükümeti bu anlaşmayla, aynı zamanda Açılım üzerinden PKK ile yapmak istediğini, Barzani ile de yapabileceğini söylemiş oluyordu. Böylece müzakere masasında sürekli taviz isteyen PKK’ye sopa gösteriyor, başka alternatifi olduğunu ortaya koyuyordu.

AKP Hükümeti’nin Kürt Açılımı’nı neden “buzdolabına kaldırdığını”, Ankara’nın bir koridor açarak Barzani’nin Peşmergelerini neden “yardım” diyerek IŞİD ile PKK/PYD’nin çatıştığı Kobani’ye gönderdiğini, aynı zamanda işte bu “50 yıllık stratejik anlaşma” içinden okumamız gerekiyor.

Zira mantık sadedir: ABD’nin kurmak istediği koridor, Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanmaktadır. Koridorun birincisi ayağı Irak’ta 1991 ve 2003 işgalleri neticesinde Barzanistan şeklinde kuruldu. Koridorun ikinci ayağı Suriye’de 2011’den beri kurulmaya çalışılıyor. Bu ikisinin ardından da sıra Türkiye ve İran’a gelecek.

Mesele Suriye’de koridoru engellemekse, Ankara neden koridorun Irak’taki parçası ile ittifak yapmaktadır? Üstelik bunu Irak’la ilişkilerini en alt seviyeye düşürmek pahasına yapmaktadır!

Bir ülkenin, koridorun bir parçasına dost ama diğer parçasına düşman olması mantıklı mıdır?

Ve daha önemlisi, Ankara’nın koridorcu Barzani ile ittifak yaparak koridoru engellemesi gerçekçi midir?

KARŞIDEVRİM SÜRECİ

Ankara’nın, Bağdat ve Şam’la işbirliği yapmak yerine Irak’ta Barzani ve Nuceyfilerle, Suriye’de ÖSO başta her türlü terörist grupla ittifak yapması, Erdoğanların “Türk-Kürt federasyonu” hedefiyle ilgilidir.

Bu hedefin kampanyasını, kamuoyunun önüne Musul ve Halep havucu koyarak ve “ya büyüyeceğiz ya küçüleceğiz” diyerek başlatmış oldular.

Şimdi bunun ancak başkanlıkla mümkün olduğunu propaganda etmeye başlamaktadırlar ve aksi taktirde Türkiye’nin bölüneceği sopasını da sallamaktadır!

Tüm bu sürecin uygulanabilmesi için de 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirdiler: “Yeniden yapılandırma” diyerek TSK dağıtılmakta, Cumhuriyet yıkılmakta, laiklik kaldırılmakta, kız ve erkeklerin ayrı ayrı okutulduğu bir imam-hatip eğitimine geçilmekte, Atatürk adım adım okullardan, meydanlardan, caddelerden silinmektedir…

Güvenlik bahanesiyle askerin üstü askere arattırılmakta, bir general sessizce üniformasına el sürttürmekte, TSK’nin başı Hulusi Akar TSK’ye kumpas kuran Tarafçı Genç Sivillerle Erdoğan’ın resepsiyonunda selfi çekmektedir…

Rektörlük seçimleri kaldırılmakta, yargı için de benzeri bir modelin hazırlıkları yapılmaktadır…

Kısacası mesele çok ciddidir ve gidişat kaygı vericidir; öyle iddia edildiği gibi devrim değil, tersine karşıdevrim süreci yaşanmaktadır. Muhalefetin “aman iç cephe bölünmesin” diyerek pek ses çıkarmaması, eylem yapmak, meydanlara çıkmak ve kitlelerle birleşmek yerine etkisiz uyarılarla yetinmesi bu yıkıma ve karşıdevrim sürecine dolaylı destektir!

Yarın çok geç olmadan harekete geçme zamanıdır…

Tamam, bölge denklemleri açısından Erdoğan’ın Irak ve Suriye’den pay kapması elbette gerçekleşmeyecek bir hayaldir fakat o hayal için bölgeyi ateşe verebilecek olması ihtimal dahilindedir!

Erdoğan’ın elindeki çakmak ve benzin bidonunun alınması “yurtta barış, komşularda barış” için acil gereklidir!

Mehmet Ali Güller
31 Ekim 2016

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın