Sınıf bağışıklığı ve siyah öfke

Normalleşme dedikleri, bir tercih değil zorunluluktur. Bu ABD için de böyledir, Türkiye için de…

Trump’ın normalleşme yani “ekonomiyi çalıştırma” isteğiyle, Erdoğan’ın isteği aynı nedenledir: Kötü ekonomi tablosu…

Deprem ve salgın gibi sorunlar, ekonomide kamu ağırlığı güçlü olan devletlerin üstünden daha kolay kalkacağı sorunlardır. Amerika ve ona benzetilmeye çalışılan “küçük Amerika: Türkiye” ise bu eksiklik nedeniyle zorlandı, zorlanıyor…

Tam tedbir, yarım tedbir farkı

Çin’in başarısı, ABD’nin başarısızlığı ve Türkiye’nin yarım başarısı bu nedenledir: Çin’in iki aylık “tam tedbir” uygulayacağı rezervi vardı; ABD’nin yok ve Türkiye, neyse ki kamuculuktan kalma sağlık anlayışına ve insan birikimine sahipti…

ABD ve Türkiye o nedenle “tam tedbir” uygulayamadı, “yarım tedbir”le idare etmeye çalıştı. Ancak salgınla mücadeleler savaş gibidir; yarım tedbir olmaz, tam tedbir gerektirir!

Salgınla mücadele başarısında ölçü son tahlilde sayılardır: Vaka sayısı Çin’deki 84 bin, ABD’de 2 milyon 84 bin ve Türkiye’de 177 bindir. Çin’in nüfusunun ABD’nin 4, Türkiye’nin 18 katı olduğunu belirtelim!

Bu tabloya rağmen ABD ve Türkiye normalleşmeye geçti, çünkü ekonomi iyi değil…

Sürü bağışıklığı

Salgın bitmediğine ve dünya verilerine bakılırsa gerilemediğine göre, normalleşme artık bir “ekonomi faaliyeti” olmanın ötesinde, bir sürü bağışıklığı hatta “sınıf bağışıklığı”dır!

Anımsarsanız salgın ilk küreselleştiğinde, İngiltere başta olmak üzere bazı kuzey ülkeleri “sürü bağışıklığı” modelini uygulamaya başlamıştı. Bu model bir önlem alınmaması ve topluma yayılması için salgının doğal akışına bırakılmasıydı. Böylece yaşlılar, hastalar, zayıflar temizlenirdi!

Bu, sömürgeci İngiliz zihniyetinin güncel versiyonuydu!

Neyse ki o yanlıştan çabuk döndüler ve “sürü bağışıklığı” modelini bıraktılar. Ancak buna rağmen İngiltere’de vaka sayısı yarım milyonu aştı ve dünyada en fazla vaka görülen üçüncü ülke konumunda…

Sınıf bağışıklığı

Salgın sürmesine rağmen ekonomiyi çalıştırmak adına hayatı normalleştirmek, bir çeşit sürü bağışıklığı hatta sınıf bağışıklığıdır: Zira ekonomiyi çalıştırmak için salgınla temas riski artarak çalışmak zorunda kalacak olanlar alt sınıflardır, ezilenlerdir…

Orta sınıfların bile bir bölümünün evinde çalışabilme olanağı vardır ama hizmet sektöründe çalışanların, kargocuların, temizlik görevlilerinin, atölyelerde çalışan emekçilerin, kısacası beden gücüyle geçinmek zorunda olanların böyle bir lüksü yoktur…

Ve ekonomiyi çalıştırmak üzere işlerine gidecek bu emekçilerin “özel araçları, özel şoförleri” yoktur; en fazla topluca bindikleri servisleri vardır ve çoğunluğu otobüsü, metroyu kullanmaktadır.

Tam tedbir için kaynak var

Son veriler ikinci bir dalga olasılığının arttığını ortaya koymaktadır. Nitekim Bilim Kurulu üyeleri bu olasılık nedeniyle uyarmaktadır. Örneğin Prof. Dr. Tevfik Özlü şöyle demektedir: “Bugünkü rakamlar bize alarm çalıyor şu anda. Tekrar eskiye dönebiliriz, yasaklar gelebilir, her şey geriye dönebilir diye bizi uyarıyor.”

Türkiye “ekonomik zorunluluktan” kaynaklı normalleşmeden hemen vazgeçmeli ve Bilim Kurulu’nun önerileri “tam ve kesin” uygulanmalıdır!

Haliyle, “hani normalleşme hükümetin bir tercihi değil, ekonomik zorunluluk demiştiniz?” diyebilirsiniz, haklısınız. Ancak “tam tedbir” uygulayabilmek için kaynak var! Sadece hükümetin “geçiş garantili köprü ve yol ihaleleri” nedeniyle ödeyeceklerimizi bir yıl ödemeyerek bile tam tedbiri alabiliriz! Saray danışmanlarına ve RTÜK başkanlarına banka yöneticiliği gibi ek maaş ayarlamaları başta olmak üzere on binlerce AKP profesyoneline üretilen ikinci, üçüncü maaşları hesaba katmıyoruz bile!

Salgının ekonomi-politiği

ABD’de “beyaz polis şiddetiyle” başlayan siyah öfke patlamasının, 1992 ya da 2014’teki benzerlerinden daha büyük olması, hatta bunun Avrupa’ya sıçraması, doğrudan salgınla ilgilidir.

Çünkü görüldü ki siyahlar ve hispanikler nüfusun yüzde 30’u olmasına rağmen, salgında ölüm oranları yüzde 50’den fazlaydı, kimi eyaletlerde yüzde 80’lere varıyordu!

Şundan: Çoğu alt sınıflara mensuptu; evden çalışma lüksleri yoktu ve en ağır işlerde çalışıyorlardı; hatta işsizlerdi… Bu tablo Amerikan sağlık sisteminin adaletsizliğiyle birleşince ortaya siyahların aleyhine vahim bir tablo oluştu.

Kısacası salgında ezilenler ölüyordu daha çok… Üstelik işsiz sayısının 45 milyon olduğu şartlarda, en zengin 400 ABD’linin serveti 3 trilyon dolara yükseliyordu!

İşte bu tablo siyah öfkeyi bu kez çok daha büyük bir patlamaya dönüştürdü.

Kısacası “virüsün bulaşmasının da tedavisinin de sınıfsal olduğu” gerçeği, acı bir şekilde doğrulanıyor hepimiz için…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Haziran 2020

6 Yorum

Kumpas 2.0’da ikinci dalga

Müyesser Yıldız neden tutuklandı? Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Murat Ağırel neden tutuklu?

Şehit MİT’çinin ve Libya operasyonunun deşifre edilmesi? Askeri casusluk? Devletin güvenliğine ilişkin bilgi ve belgeleri açıklama? Geçiniz…

Kumpas 2.0 yürürlüktedir; Barışlar ve Murat Ağırel’in tutuklanması birinci dalgaydı, Müyesser Yıldız’ın tutuklanması da ikinci dalga…

Devleti ele geçirme operasyonları

Ortada bir suç yoktur ve bu tutuklamalar kumpastır. Tıpkı Kumpas 1.0’da, yani Ergenekon ve Balyoz’da olduğu gibi…

O nedenle mesele kumpasın arkasındaki güç mücadelesini ve hedefi aydınlatmaktır.

Birinci kumpas AKP-FETÖ ortaklığının devleti ele geçirme operasyonuydu. Devleti birlikte ele geçirdiler ama birlikte yönetemediler. Zira “iktidarın paylaşılamaması” durumu bir yasaydı! İki taraf da devleti kendi üstüne yapmak için uğraştı. Biri diğerini “paralel devlet” ilan etti. En sonunda da tasfiye etti.

O günleri, bugünkü ağır siyasi iklim nedeniyle unutmuş olanlar için bir AKP yöneticisi hatırlattı: AKP Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcısı Emre Cemil Ayvalı, CNN Türk’teki tartışma programında söyledi: “Kemalistlerle FETÖ’yü birbirine kırdırmak suretiyle yol aldık.” (10.6.2020).

Kumpas 1.0 olmasa 15 Temmuz yaşanmayacaktı

Peki Kemalistlerle FETÖ’yü neden birbirine kırdırmış AKP hükümeti? Onu da tane tane anlatıyor Ayvalı: “Birini müsteşar atayabilmem için onun genel müdür olarak 12 yılı doldurması lazımdı.

12 yıl dedikleri liyakat idi; devleti ele geçirmek için liyakati ortadan kaldırmış, operasyonlarla devlet içinde boşluk yaratmış ve devleti ele geçirmişlerdi…

Ki bunun en ağırı TSK içinde yaşandı: Sınav hırsızlığına göz yumarak FETÖ’cüleri orduya soktular, YAŞ’a müdahale ederek atılmalarını engellediler, tasfiye ettikleri generallerin yerini FETÖ’cülerle doldurdular!

Yani Ergenekon ve Balyoz kumpasları olmasaydı, 15 Temmuz darbe girişimi yaşanmayacaktı!

Makas değişikliği işaretleri

Bugünkü operasyonlar da dünkünün neredeyse kopyası: Aynı şekilde avukatlara arama ve el koyma tutanakları verilmedi, aynı şekilde suçlamalar önce yandaş basında servis edildi vs.

Ve aynı şekilde dalgalarla bir genel torba oluşturuldu: Birinci dalgada Odatv ve Yeniçağ vardı; ikinci dalgada yine Odatv ve TELE1… Üç AKP muhalifi kurum!

Mesele sadece AKP’ye muhalif olanların cezalandırılması mı?

Kumpas 1.0’dan biliyoruz ki, o kadar basit değil! Operasyonlar doğrudan güç mücadelesiyle ilgili…

AKP’nin ideolojik yayın organı Yeni Şafak’ın istihbaratçı köşe yazarı Bülent OrakoğluErgenekon tekrar faaliyete geçti” diyerek işareti veriyor zaten ve iz oluşturuyor: “Bu gizli ordunun 1 numarasının emekli bir orgeneral olduğu da biliniyor. Hatta bana göre ismi bile belli! Son dönemde enteresan ataklar yapan emekli bir üst düzey komutan.” (8.6.2020).

Açık ki bir yönü 30 Ağustos’u, bir yönü kötü ekonomi baskısı nedeniyle siyasal iklimi, bir yönü de dış politikadaki sıkışmışlığı aşmak için makas değişikliğini hedef alan bir kumpas bu…

Son dönemde AKP sözcülerinin ABD’li yetkililere “Rusya’yla ilişkilerimiz stratejik değil, taktik” demeleri ve Libya ile Suriye’de ABD’yle yeniden işbirliği yapma isteğinin dile getirildiği mektupların gönderilmesi önemle not edilmelidir.

Ve elbette 15 Temmuz izlerinin temizliğiyle ilgili olan tasfiyeler de!

Beka problemi

Ve unutmayın; kandırılmadılar. Tersine dün kandırdılar, bugün yine kandırmaya çalışıyorlar!

Fethullahçıların ne olduğunu gayet iyi biliyorlardı; devleti ele geçirmek için işbirliği yaptılar, günü geldiğinde de tasfiye ettiler. O işbirliğini ak’lamak adına da “kandırıldık” dediler!

Yani kandırıldık derken de aslında kandırıyorlardı: Binali Yıldırım’ın, Mustafa Elitaş’ın ve diğerlerinin ara sıra “Ergenekon ve Balyoz vardı ama FETÖ sulandırdı” diye çıkışlar yapması, hükümetin yeni operasyon olasılığını “Demokles’in kılıcı” gibi muhaliflerin üstünde sallaması demekti!

Ve aslında gayet açıklar: Dün, devleti ele geçirmek için FETÖ’yle işbirliği yaptılar, kendi ifadeleriyle Kemalistlerle FETÖ’cüleri birbirine kırdırdılar; bugün de kalan Kemalistleri, ulusalcıları, milliyetçileri temizlemeye hazırlanıyorlar!

Kumpas 1.0’ın, yani Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının Türkiye’ye maliyeti ortada.

O nedenle bugünler çok önemli: Yeni dalgalar ve makas değişikliği Türkiye’nin gerçek “beka” problemidir!

Yeni dalgaları ve makas değişikliğini önlemek, hepimizin yurttaşlık görevidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2020

3 Yorum

Libya’da tehlikeli AKP-ABD ortaklığı girişimi

Tayyip Erdoğan, 8 Haziran’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüştü. Ne görüştüğünü de aynı akşam çıktığı televizyonda açıkladı: “Bu akşam yaptığımız görüşmeden sonra ABD-Türkiye arasında süreçle ilgili yeni bir dönem başlayabilir. Yaptığımız görüşmede bazı mutabakatlarımız oldu.

Mutabakatlar…

Nelerdir onlar, henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz şu:

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu açıklıyor: “İki başkan bizleri görevlendirdiler. ‘Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve istihbarat başkanları, güvenlik danışmanı birlikte bir çalışma yapsınlar, sonra biz bunu değerlendirelim’ dediler. Biz de önümüzdeki süreçte kendi muhataplarımızla, Libya’da barış, istikrar ve huzur için ne yapabiliriz, hangi adımlar atabiliriz, bunları konuşacağız” (Hürriyet, Abdülkadir Selvi, 10.6.2020).

Erdoğan’a Libya’da NATO desteği

Kuşkusuz bu gelişme iki nedenle sürpriz değil:

Birincisi, yazdık daha önce: Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile görüşmesinden çıkan sonuç, “NATO Trablus hükümetine destek verecek” şeklindeydi (15.5.2020).

İkincisi, çok yazdık daha önce: Erdoğan, neo-Abdülhamit’tir; Rusya ile kendisine alan açıyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanıyor, iki büyük gücü de AB ile dengelemeye çalışıyor.

Bu neo-Abdülhamitçi çizginin ilelebet götürülemeyeceği ve sert gerilemeye dönüşebileceği ise tarihseldir!

Erdoğan’ın Trump’a “ortaklık” mektubu

Erdoğan’ın Libya’da Rusya’ya karşı ABD-NATO desteği aradığı aslında ortadaydı.

Onu da yazdık: Erdoğan “Sayın başkan, değerli dostum” diye başlayan bir mektup yazdı Trump’a yakın zamanda. Bu bir “ittifakı sürdürme” mektubuydu…

Şöyle diyordu Erdoğan: “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve iş birliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.” (29.4.2020).

Erdoğan Suriye ve Libya’da ABD’yle işbirliği yapmak istediğini ilan ediyordu. Buna ABD’de karşı çıkacaklar için de ne yaptığını belirtiyordu mektubunda: “Umuyorum ki, önümüzdeki dönemde, Kongre ve ABD basını da, salgın sırasında sergilediğimiz bu dayanışmanın da etkisiyle, ilişkilerimizin stratejik önemini daha iyi kavrayacak ve ortak sorunlarımızla ortak mücadelemizin gerektirdiği anlayış içinde hareket edecektir.”

ABD’ye salgınla mücadele kapsamında gönderilen sağlık malzemeleri yardımı bir “gönül alma” işiydi yani; “maske diplomasisi”ydi bir nevi…

Yeterli miydi? Elbette hayır!

S-400 tavizi

S-400’lerin defalarca “Nisan’da aktive edilecek” diye ilan edilmesine rağmen, neden çalıştırılmadığının açıklaması da işte bu mektuptadır!

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın S-400’lerin çalıştırılmasını “koronavirüs salgını nedeniyle ertelediklerini” (30.4.2020) açıklaması elbette inandırıcı değildi. Zira salgın nedeniyle 2,5 milyar dolarlık savunma sistemi kutusunda tutulurken, uçaklar uçabiliyor, tanklar yürüyebiliyor, radarlar çalışabiliyordu!

Bu “salgın ertelemesi” açıklaması Moskova’nın da mizah duygularını gıdıklamış olmalı ki Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov’un yorumuna şöyle yansıdı: “Satış yaptık. Sizden parayı aldım, aracı verdim. Araç sizin. İster plaja gidin, ister patates taşıyın, isterseniz üstüne makineli tüfek monte edin savaşa katılın, onu garajda saklamak sizin doğal hakkınız.” (4.6.2020).

Ne yapma(ma)lı?

En net gerçektir: Türkiye’nin ulusal çıkarları ABD’yle işbirliğinden değil, tersine ABD’ye karşı bölgeyle işbirliğinden geçiyor.

Dahası, gelişmelerin boyutu ve saflaşmalar; Suriye, Akdeniz ve Libya’nın artık tek bir cephe olduğunu gösteriyor. Yani Türkiye’nin Suriye’de Rusya’yla yaptığı işbirliğini Akdeniz ve Libya’ya da taşıması ve S-400’leri hemen (madem normalleşme başladı) çalıştırması gerekiyor!

Ancak AKP hükümeti, ekonomideki sıkışmanın da etkisiyle, hâlâ ABD’yi birlikte yol yürünebilecek bir “müttefik” olarak görüyor! (Kuşkusuz bunun ideolojik nedenleri var!)

Önümüzdeki dönemin asıl mücadele sahası işte bu zemindir: Türkiye “Asya Yüzyılı”na uygun olarak mı konumlanacak, yoksa kurumlarıyla Atlantik’te kalmayı sürdürecek mi?

Bunun dış politikadaki yanıtını Libya’da ve Suriye’de nasıl ilerleneceğinde; iç politikadaki yanıtını da yeniden başlayan “kumpas 2.0” operasyonlarının sürüp sürmeyeceğinde göreceğiz!

Hem orada hem burada aynı anda olunamayacak bir döneme giriliyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2020

2 Yorum

AŞI VE SÜPER GÜÇ

ABD’nin “yeni bir dünya kuruluyor” endişesi ile Çin düşmanlığı doğru orantılı…

Amerikan rüyası bittikçe, ABD hegemonyası zayıfladıkça, ABD’nin küresel liderliği azaldıkça, Çin düşmanlığı da artıyor.

Salgın boyunca Beyaz Saray tarafından çapsız argümanlarla sürdürülen Çin düşmanlığı da bunun yansıması…

BEYAZ SARAY’IN SORUMSUZ “ÇÖZÜMÜ”

ABD yönetimi, Çin’de korona salgını başladığında durumdan memnundu; çünkü salgın küresel rakibi Çin’in ekonomisini zayıflatacaktı.

Olmadı, Çin sert önlemlerle salgını kontrol altına aldı. Dahası salgın Avrupa’ya oradan da Amerika’ya geçti. ABD salgının merkez üssü oldu. İnsani ve ekonomik tahribatı, Çin’deki tahribatından katbekat fazla oldu.

Salgın yayıldıkça, Amerikan halkı da başlarda virüsü ciddiye almayan ve salgına karşı başarılı mücadele edemeyen ABD Başkanı Donald Trump’a tepki gösterdi.

Beyaz Saray’ın bu beceriksizliğe bulduğu çözüm ise en hafifinden sorumsuzcaydı: Çin düşmanlığı!

AMERİKAN TEZGÂHLARI

ABD önce virüsün pasaportu varmış gibi ona “Çin virüsü” diyerek Beijing yönetimini hedef aldı.

Ardından Çin’in virüsle ilgili dünyayı geç bildirdiğini iddia etti. Oysa ABD istihbaratının Beyaz Saray’ı bilgilendirdiği ancak Trump’ın konuyu ciddiye almadığı ortaya çıktı.

Trump daha sonra Çin’in kontrolünde olduğunu iddia ederek Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef aldı.

ABD’deki vaka/ölüm sayılarının vahim boyuta ulaşması üzerine, Trump bu kez “Çin’in sayıları yalan” demeye başladı.

Sonrasında da kendi istihbaratı tersi sonucu çıkarmasına rağmen, Çin’i “virüsü laboratuvarda üretmekle” suçladı.

Ve en sonunda Çin’i salgını durdurmamakla bile suçladı!

AŞI SAVAŞLARI

Trump yönetiminin Çin düşmanlığı şimdi de aşı üzerinden başladı!

Önce ABD İç Güvenlik Bakanlığı, Çin’i bilgisayar korsanları aracılığıyla ABD’de yürütülen aşı çalışmalarını çalmaya çalışmakla suçladı (11.5.2020).

Ardından da ABD Senatörü Rick Scott Çin’i “Batı ülkelerinin aşı çalışmalarını yavaşlatmaya veya sabote etmeye çalışmakla” suçladı! (7.6.2020)

Bejing hükümetinin ABD’de, ya da İngiltere’de sürdürülen bir aşı çalışmasını nasıl yavaşlatabildiği ise belli değil!

İddia o kadar absürt ki, Çin Dışişleri Sözcüsü Hua Çunying senatörden kanıt göstermesini istedi (8.6.2020).

Oysa ABD ya da bir başka Batılı ülkenin tersine, Çin daha şimdiden aşıyı dünyanın ve insanlığın hizmetine sunacağını ilan etti. Batıda aşının bulunmasıyla nasıl bir ekonomi yaratılacağı hesap edilirken, Çin Bilim ve Teknoloji Bakanı Wang Zhigang, geliştirdikleri koronavirüs aşısının tüm klinik testlerden sonra dünya çapında erişilebilir hale getirmeyi planladıklarını duyurdu (7.6.2020).

ALMANYA: ÇİN GELECEĞİN SÜPER GÜCÜ

Peki ABD yönetiminin bu tonda Çin düşmanlığının ve bu çapsızlıkta düşmanlığa tezgâh üretmesinin nedeni ne?

Aslında o nedeni en iyi Almanya Dışişleri Bakanı Haiko Maas açıkladı: “Çin gelecekteki süper güç. Çin, Almanya’nın en büyük ticari partneri. Pekin ile diyalogu sadece ekonomik ve ticari konularla sınırlandırmamalıyız. Kendi değerlerimizi korumamız için ortak Avrupa stratejisine ihtiyacımız var.” (7.6.2020).

Evet, ABD hegemonyası zayıflıyor, ABD küresel liderliği kaybediyor, ABD bırakın müttefiklerini Çin düşmanlığına sevk edebilmeyi, onları ticaret savaşında yanında bile göremiyor, Avrupa’nın en büyük ekonomisi Çin’le ilişkileri siyaseten de derinleştirmek istiyor.

Kısacası yeni bir dünya kuruluyor!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Haziran 2020

1 Yorum

AKP’nin HTŞ’yi ÖSO’laştırma planı

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova 5 Haziran’da dikkat çeken bir açıklama yaptı. Moskova’nın Ankara’ya iki önemli mesajı vardı:

1)Heyet Tahrir el-Şam‘ın (HTŞ) siyasi muhalif hareket olarak sunulması amacıyla örgüte yeni bir isim verileceği belirtiliyor. BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist kabul edilen örgütlerle oynanan bu tür oyunlar, onları ideolojik ve laik, iyi ve kötü, aşırılıkçı ve ılımlı şeklinde ayırma girişimleri, hiç kimseye iyilik getirmedi.”

2) “Türk partnerlerin İdlib’i kontrol eden radikallerin etkisiz hale getirilmesine ilişkin yükümlülüklerini yerine getireceğini umuyoruz.”

Türkiye’nin Suriye’deki ortağı Rusya’nın bu mesajları, İdlib konusunda 5 Mart mutabakatının uygulanmadığı anlamına geliyor haliyle…

Peki neden?

ÖSO’yu homojenleştirme

24 Nisan’da Halk TV’de Ayşenur Arslan’ın “Medya Mahallesi” programında anlatmıştım: AKP hükümeti HTŞ’yi ÖSO’laştırmak istiyor.

Plan özetle şu: HTŞ bölünmeye zorlanacak ve daha “ılımlı” (?) olan parçası ÖSO’ya entegre edilecek. Çeşitli gruplardan oluşan ÖSO ise daha homojen bir yapıya dönüştürülecek.

Bu plana HTŞ içinde de ÖSO içinde de itiraz edenler var.

HTŞ içinde Colani’nin süreci Türkiye ile anlaşmalı ve çatışmasız yürütme taktiğine itiraz edenler var ve bunların bazıları örgütün tepe yönetimi olan şura üyeliğinden ayrıldı. Hatta bazılarına suikast düzenlendi!

ÖSO içindeki 44 gruptan bir kaçı ise denetimlerindeki bölgenin “sahibi” olmaya devam edebilmek için homojenleşmeye karşı çıkıyor.

İşin dikkat çekici bir yanı da şu: AKP’nin bu planına paralel olarak, Washington da HTŞ konusunda ağız değiştirdi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, “HTŞ’yi bir süredir uluslararası tehdit olarak görmediklerini” açıkladı! (6.2.2020)

Mehmetçiği şehit eden radikaller

İşte Moskova AKP’nin bu tehlikeli planına itiraz ediyor. Hatta Moskova, Ankara’nın aksine Türk askerini şehit eden bu grupların adını da açık açık ilan ediyor!

Örneğin Millî Savunma Bakanlığı 19 Mart’ta iki Mehmetçiğin şehit olduğu saldırıyla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeyi kullanmıştı: “Bazı radikal gruplar tarafından…

Yine bakanlık 27 Mayıs’ta M4 karayolunda Türk konvoyunu hedef alan ve bir askerimizin şehit olduğu saldırı için de adres vermedi. Ancak Rusya’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi Başkanı Oleg Juravlyov açık adres verdi: “Merkezimizin eline geçen bilgiye göre, terör eyleminden Türkistan İslam Partisi militanları sorumlu. Onlar, Türk askeri konvoyunun bu terörist grubunun mühimmat deposuna yaklaştığı sırada el yapımı patlayıcıyı infilak ettirdi.”

Kimdi Türkistan İslam Partisi? Çin’deki Uygur ayrılıkçılarının silahlı cihatçı örgütü… Ve El Kaide bağlantılı bu örgüt Suriye’de HTŞ ile irtibatlı olarak Şam yönetimine karşı savaşıyor! Zaman zaman da ÖSO ile hareket ediyor!

Ankara’nın iki yükümlülüğü

5 Mart mutabakatına göre Türkiye’nin iki yükümlülüğü var: Birincisi muhalifleri teröristlerden ayrıştırmak; ikincisi de M4 karayolunu güvenli hale getirmek.

M4 karayolunun Türkiye’nin sorumluluğunda olan güneyinde ise HTŞ var!

Moskova, 5 Mart mutabakatının üçüncü ayında 5 Haziran’da bu açıklamayı yaparak, Ankara’dan artık radikalleri temizlemesini bekliyor!

Ankara’nın radikalleri temizlemek yerine onları ÖSO çatısı altında birleştirmeye çalışması, Moskova’da rahatsızlık yaratıyor. Çünkü İdlib düğümü çözülmedikçe, Suriye sorunu siyasi çözüme taşınamıyor!

AKP’nin ÖSO koridoru hedefi

Peki AKP hükümeti radikalleri temizlemek konusunda neden ayak sürüyor? Hatta neden o radikalleri ÖSO çatısı altında toplamak istiyor?

Bu AKP hükümetinin ikili ajandasından kaynaklanıyor. Defalarca yazdık: Türkiye’nin hedefi Amerikan Koridoru’nu engellemek, AKP’nin hedefi ise bu hedefi kullanarak Amerikan Koridoru yerine o koridorun bir parçasında ÖSO koridoru kurmak!

İşte İdlib düğümünün çözülememesinin ve uzamasının esas nedeni bu!

AKP hükümeti Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurabilmek için HTŞ’yi de kullanmak istiyor. Ancak bu oldukça riskli ve tehlikeli bir iş…

Diğer yandan bu hedefin daha büyük sorunu ise şu: Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma hedefi, Fırat’ın doğusunda Amerikan Koridoru’na razı olabilme potansiyeli taşıyor!

Ankara’nın Şam’la anlaşmakta ayak sürümesi de, Esad’ı yıkma hedefinden vazgeçmemesi de, ABD’ye pazarlık etmeye devam etmesi de, hep bu ÖSO koridoru inşa etme hedefi nedeniyle…

Türkiye’nin asıl “beka” problemi budur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Haziran 2020

1 Yorum

Suriye-Akdeniz-Libya tek cephe

Artık Suriye’den Libya’ya uzanan ve Kıbrıs ile Akdeniz’i içeren tek bir cephe var.

Bunu Libya ve Suriye’de olayların aynı hedefle (Esad’ı ve Kaddafi’yi yıkmak) ve aynı süreçte (2011’de) başlaması nedeniyle ya da dün Libya’dan Suriye’ye bugün Suriye’den Libya’ya asker ve silah akışı yaşandığı için söylemiyoruz. Geçen aydan beri yaşanan bir durum değişikliği nedeniyle söylüyoruz.

Neyin değiştiğini net saptayabilmek için de olgulara bakmamız gerekiyor:

Türkiye Libya’da NATO desteği aldı

– ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey: “Suriye’deki askeri varlığımızı devam ettireceğiz ve amacımız Rusya için Suriye’de savaşı ‘çıkmaz’ haline getirmek.” (14.5.2020)

Erdoğan NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile görüştü: NATO Türkiye’nin desteklediği Trablus hükümetine destek verecek (15.5.2020).

– BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pederson: “Suriye anayasa taslak çalışması için Cenevre’de görüşmeleri yeninden başlatmaya hazırız” (19.5.2020).

– Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Rusya ve birkaç ülkenin desteği Libya’da şiddeti tırmandırıyor” (26.5.2020).

– ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı Afrika Kuvvetler Komutanlığı: “Rusya Libya’da savaş uçakları konuşlandırdı” (26.5.2020).

– Rus basını: Türk tankları Libya’da (31.5.2020).

– ABD, Libya’da Rusya etkinliğine karşı Tunus’a asker konuşlandırmayı önerdi (31.5.2020).

– Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Serrac’la görüşen Erdoğan: “Berlin sürecinden NATO’ya kadar tüm uluslararası platformlarda Serrac’la birlikte hareket edeceğiz. ‘Hafter’i kenara koymak mümkün değil’ diyen devlet başkanları hata yapıyor.” (4.6.2020).

ABD’nin “Kürt birliği” hedefi

Bu gelişmelere paralel olarak, bir diğer gelişme de ABD’nin bölgede PKK ile Barzani’yi işbirliğine yöneltme faaliyeti oldu:

– YPG lideri Mazlum Kobani: “Kürtler arasında başlanan diyalogun ilk aşaması başarılı bir şekilde sonuca ulaşmıştır. Diyalogun ikinci aşamasına geçilmiştir. Birlikte başarıp tarih yazacağız.” (29.5.2020). Yani James Jeffrey’in Aralık 2019’dan beri yürüttüğü faaliyet meyvelerini vermişti: İlk görüşme Barzani’ye bağlı Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin (ENKS) üst düzey yöneticisi Fuat Aliko ile YPG komutanı Mazlum Kobani arasında, 21 Aralık 2019’daydı. Ardından James Jeffrey 11 Ocak 2020’de Barzani’nin ENKS örgütüyle İstanbul’da buluşmuş ve onlardan PYD-YPG ile birlik oluşturmasını istemişti.

Jeffrey’in bu temaslarını askeri temaslar izledi. ABD’nin Ortadoğu’daki güçlerinin komutanı General Frank McKenzie, 26 Ocak’ta YPG komutanı Mazlum Kobani ile görüştü.

– Ardından bu kez Jeffrey’in AKP-PYD-KDP üçgeninde başlattığı diplomasi trafiği var: Jeffrey 11 Şubat’ta Türkiye’ye geldi, Suriye’de şehit olan Türk askerleri için “sahada şehitlerimiz var” dedi ve çeşitli görüşmeler yaptı. Ardından Irak’a geçti ve 17 Şubat 2020’de Neçirvan Barzani’yle, iki gün sonra 19 Şubat’ta da Suriye’ye geçip Mazlum Kobani’yle görüştü. İşin ilginci, aynı gün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da ENKS Başkanlık Konseyi Üyesi Nimet Davut ile görüştü!

– ABD bu diplomasi trafiğini yönetirken, bir yandan da Fırat’ın doğusuna, PYD’nin kontrolündeki Haseke bölgesine “yeni petrol stratejisi”nin gereği olarak özellikle mayıs ayında silah ve askeri teçhizat aktardı.

ABD’nin üç hedefi

Olguları sıraladık. Peki bu olgular ne anlama geliyor?

1) ABD, Suriye’yi Rusya için bataklığa çevirmek istiyor.

2) ABD, Suriye ve Libya’da Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeye çalışıyor.

3) ABD, Türkiye-Rusya çelişmesinden yararlanarak Fırat’ın doğusunda, PYD’nin kontrolünde bir petrol bölgesi kabul ettirmek istiyor.

ABD bunu gerçekleştirirse, stratejik savunma içinde alt kazanımlar elde edebileceğini hesaplıyor.

Ne yapmalı?

Doğru. ABD bu hamlesinde başarılı olursa, Suriye’de “kötünün iyisini” sağlamış olacak; Suriye’ye federal anayasayı ve PYD özerk bölgesini kabul ettirmiş olacak…

Kuşkusuz bunda Türkiye’nin bütüncül bir stratejisinin olmaması ve AKP hükümetinin ikili ajandaya sahip olmasının büyük katkısı var.

Tamam, Türkiye’nin Suriye’de yürüttüğü operasyonlar Amerikan Koridoru’nu Fırat’ta kesti ama AKP’nin Fırat’ın batısında kendi nüfuz alanı olarak bir ÖSO koridoru kurma hedefi nedeniyle, Fırat’ın doğusunda bir özerk koridor parçasına razı olma durumunu doğurdu

Hep söyledik, söylüyoruz: AKP’nin Rusya’ya Suriye’de alan açmak için Rusya’yla işbirliği yapma ama bunu ABD’yle pazarlığında kullanma siyaseti, yani neo-Abdülhamitçilik, oldukça sorunlu bir yaklaşımdır.

AKP son dönemde ABD’ye Rusya’yla ilişkilerinin stratejik değil, taktik olduğu mesajını vermektedir. Yürütülen denge siyaseti ve taktik tercih mesajları büyük hatadır. Türkiye’nin ihtiyacı, Suriye-Akdeniz-Libya hattındaki baş tehdit ABD’ye karşı Rusya’yla işbirliğini stratejik seviyeye çıkarmaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Haziran 2020

3 Yorum

ABD’nin Çin karşıtı G11 planı

ABD Başkanı Donald Trump önemli bir saptama yaptı: “G7’nin, dünyada olanları düzgün bir şekilde temsil ettiğini hissetmiyorum. Bu ülkeler grubu, miadını doldurdu.” (31.5.2020).

1975’te kurulan; ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya’dan oluşan G7, özetle “kapitalist Batı bloğu”dur.

Ancak 45 yıl önceki şartlar artık yok, dünya değişti. Yeni bir dünya kuruluyor. “En gelişmiş”ler kulübü içindeki ülkelerden daha gelişmiş ülkeler var. Başta Çin!

O nedenle Trump’ın “G7 miadını doldurdu” saptaması doğrudur.

G7’den G11’e ve D10’a

Peki G7 miadını doldurduysa, Trump yerine ne öneriyor? İşte esas mesele burası…

Trump: “Gruba, Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da eklenmesini istiyoruz.” (31.5.2020).

Yani ABD G7’nin dört yeni katılımla G11 olmasını istiyor.

Tamam, Rusya ve Hindistan’ın katılımıyla G7 bir “Batı kulübü” olmaktan çıkıyor ama Çin yok!

Bitmedi: Aynı süreçte İngiltere’den de bir öneri geldi: D10, Demokratik Ortaklar Kulübü.

İngiliz hükümetinin ABD’ye önerisi şu: Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’yı G7’ye ekleyerek D10’u kurmak.

Londra’nın Washington’dan farkı Çin dışında Rusya’yı da dışarıda bırakmak istemesi…

Londra’nın planı Huawei’ye karşı “5G ekipmanları tedarik havuzu” oluşturmak. Geçen hafta İngiliz gazeteleri, İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın, Çinli Huawei’nin 5G ağına katılımını azaltmayı planladığını yazmıştı.

5G çok şeyi değiştirecek ve ABD ile İngiltere Çinli Huawei’nin bu alanda liderlik yapmasını kesmeye yoğunlaşmış durumda…

ABD’nin hedefi: Çin’e karşı daha geniş batı

Washington’un hedefi ise çok daha kapsamlı.

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda derinlemesine incelemiştik: ABD’nin hedefi “Çin’e karşı daha geniş Batı” inşa etmek. ABD’nin “büyük stratejisi” de bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğiyle ilgili…

Washington’un “Çin’e karşı daha geniş Batı” inşa etmek için öncelikli anahtarı Yeltsin’li Rusya’ydı. G8 bunun içindi ancak Putin’li Rusya o plana uymadı!

Dahası ABD strateji belgelerine de girdiği gibi, tersine yıllar içerisinde Çin-Rusya ittifakı oluştu. Ocak 2019’da ABD Senatosu’na rapor sunan ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats şu saptamayı yapmıştı: “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.

ABD o nedenle Çin’i Rusya’dan çok, Hindistan’la dengeleyebilmenin mümkün olduğunu düşünüyor. Buna uygun olarak da “Asya-Pasifik stratejisini”, Haziran 2019’da “Hint-Pasifik stratejisi” diye güncellemişti.

Moskova’dan plana ret

İşte ABD bu kez hem Rusya’yı hem Hindistan’ı dahil ederek “Çin’e karşı daha geniş Batı” kurma peşinde. Böylece bir taşla iki kuş vuracağını düşünüyor. Hem Çin’i yalnızlaştırmış olacak hem de Rusya ve Hindistan’ın Çin’le birlikte yer aldığı ŞİÖ ile BRICS’ı zayıflatmış olacak!

Peki mümkün mü? Değil elbette! Nitekim Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın ABD teklifi karşısındaki ilk değerlendirmesi, bunun mümkün olmayacağına işaret ediyor.

Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova özetle şöyle diyor: “ABD Başkanı’nın, G7’nin ‘miadı dolan ülkeler grubu’ olduğu yönündeki yaklaşımına katılıyoruz. Ancak Pekin’in katılımı olmadan küresel öneme sahip ciddi girişimleri hayata geçirmek pek mümkün değil. Ayrıca hem G7’nin, hem BRICS’in, ‘hem de dünyanın sadece bir parçasının değil, tümünün önde gelen ekonomik büyüme ve siyasi etki merkezlerinin’ temsil edildiği G20 gibi etkili ve denenmiş bir format var.” (2.6.2020).

Yani Moskova, 1999’da kurulan ve Çin’in de içinde yer aldığı G20 ile yola devam edilmesini savunuyor.

Asya Yüzyılı

Evet, yeni bir dünya kuruluyor. G7’nin miadının dolduğunun saptanması da, yerine öneriler yapılması da, “yeni dünyanın” nasıl inşa edileceğine dair bilek güreşleridir…

“Amerikan Yüzyılı”nın bitip “Asya Yüzyılı”nın başladığı şu süreçte, pek çok “eski” kurum değişecek.

Amerikan Hegemonyasının Sonu’nda belirttik: Tek kutuplu dünya yıkıldı, artık ABD, Çin, AB, Hindistan ve Rusya’dan oluşan beş merkezli dünya var…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2020

3 Yorum

AMERİKAN IRKÇILIĞI

Irkçılık bir hastalık değildir; bir politikadır; emperyalist kapitalizme dair bir politikadır.

Kapitalizm emperyalizm aşamasına geçerken, Asya ve Afrika’yı sömürmek, yerli halkı köleleştirip çalıştırmak istiyordu. Bunun Avrupalı emperyalist “beyaz adam” için bir “hak” olduğunu savunabilmek için de “ırkçılık” düşüncesi oluşturuldu.

Fransız aristokrat Joseph Arthur de Gobineau, 1853-1855 yılları arasında yayımladığı İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine adlı dört ciltlik eseriyle, emperyalistlerin ihtiyacının “teorisini” yaptı ve insanları beyaz, siyah ve sarı olmak üzere üç ırka ayırdı. Beyaz ırkın özellikleri iyiyken, sarı ve siyah ırkın özellikleri kötüydü!

Yani emperyalist Avrupa, Asya’yı ve Afrika’yı sömürebilirdi!

Özetle sorunu ekonomi-politiğinin üzerinden atlayarak “hastalık” diye yorumlamak, aslında tedaviyi imkânsız kılmaktadır!

TRUMP HASTA DEĞİL EMPERYALİST!

Örneğin ABD Başkanı Donald Trump’ın korona virüsüne “Çin virüsü” diyerek ırkçılık yapması, hasta olmasından değil, emperyalist olmasından kaynaklanmaktadır!

Trump’ın “Çin virüsü” demesi; küresel liderliğine rakip gördüğü Çin’i zayıflatmak, dünyayı Çin’e karşı kışkırtmak ve gözleri salgınla mücadeledeki başarısız yönetiminden bir başka yöne çevirtmek içindi.

19. yüzyılda bir milyona yakın kişinin ölümüyle sonuçlanan Amerikan iç savaşını kölelik karşıtları kazansa da, 1960’lardaki mücadele ile ayrımcılık federal bir suç haline getirilse de, ırkçılığın ABD’de varlığını koruyor olması, hastalıktan değil, ABD emperyalist olduğu içindir.

Vietnam’a saldıran, Yugoslavya’yı bölen, Irak’ı işgal eden, Libya ve Suriye’yi bombalayan ABD; bu saldırılarına Amerikan halkının desteğini sağlayabilmek için elbette ırkçılık pompalıyordu. Vietnamlılar geri Asyalıydı, Yugoslavlar başları ezilmesi gereken Slav komünistleriydi, Iraklılar, Libyalılar ve Suriyeliler geri ve terörist Araplardı!

Dış politikanın iç politikaya, iç politikanın da dış politikaya yansımaları elbette olurdu. Asyalıyı, Slavı, Arabı bombalanması gereken “geri ırk” gören “beyaz adam” içeride de siyahlara ve hispaniklere düşmanlık geliştiriyordu. Ki o düşmanlığın kökleri, ABD kapitalizminin tarlalarda Afrikalı çalıştırabilmek için onları köleleştirmesi sürecindeydi!

VİRÜSUN EKONOMİ-POLİTİĞİ

ABD’deki ırkçılık karşıtlığı ne yazık ki bu politik çerçeve içinde bir mücadeleye dönüşmüyor; “beyaz polis şiddetine” karşı “siyah öfke” olarak parlıyor ve sönüyor.

1992’de Los Angeles’ta ve 2014’te Missouri’de böyleydi…

Siyah George Floyd’un “beyaz bir polisin” dizlerinin altında “nefes alamıyorum” diyerek can vermesi görüntüsü “siyah öfkeyi” yeniden ortaya çıkardı. Birkaç gün içinde protestolar 25 ABD kentine yayıldı.

Bu kez sorun “beyaz polis şiddeti” olmaktan daha geniş bir şekilde ele alınır mı?

Zor ancak imkânsız değil. Zira bu kez salgınla mücadele sürecinin geniş kitlelere acıyla öğrettikleri var:

Siyahlar ve hispanikler ABD nüfusunun yüzde 32’siydi ancak korona virüsü en çok onlara bulaşıyordu. Çünkü siyahlar ve hispanikler daha çok alt sınıflara aittiler; ya salgından korunamayacak işlerde çalışıyorlardı ya da işsiz, hatta evsiz…

Virüse yakalandıklarında da Amerikan sağlık sektörünün acımasızlığıyla en çok onlar yüz yüze geliyorlardı; sigortasızlık, pahalı tedavi…

İSYANIN İKTİSADİ ZEMİNİ

ABD’de salgın sürecinde 22 milyon Amerikalı işsizlik fonuna başvurdu. Böylece işsiz sayısı 40 milyonu aştı.

Bloomberg’in milyarderler endeksine göre ABD’li “en zenginlerin” serveti 23 Mart’tan 23 Nisan’a, bir ayda yüzde 20 artmıştı.

40 milyon Amerikalı işsizken, 400 Amerikalının serveti tam 3 trilyon dolardı!

Kısacası salgında zenginler daha da zenginleşirken, fakirler daha da fakirleşiyordu…

İşte bu tablo “siyah öfke”yi, “beyaz polis şiddeti”nden öteye taşımanın iktisadi zeminidir. Ancak bu tür isyanlara doğru programla ve doğru hedefle bir örgütlü kuvvet liderlik yapmadığında, bir süre sonra yorulup sönme eğilimi gösterecektir…

Ama her patlama, aynı zamanda kitlelere öğretmenlik yapmaktadır.

Amerikalılar için de “bir gün mutlaka” vardır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Haziran 2020

5 Yorum

Kemalist-Bolşevik ittifakının 100. yıldönümü

ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer, “Türkiye’nin Rusya ile işbirliğini genişletme ve güçlendirme ve bazı konularda anlaşmalar elde etme isteğinin ABD’de endişe kaynağı olduğunu” açıkladı (27.05.2020).

ABD endişelenmekte haklı. Zira Türkiye ile Rusya’nın işbirliğinin gelişmesi ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmesine, Doğu Akdeniz’de kaybetmesine ve çok istediği Karadeniz’e girememesine neden olur.

Türkiye’nin “Rusya’ya ilişkileri stratejik değil, taktik” gören bir hükümetle bu işbirliğini ne kadar ileri götürebileceği ayrı konu tabii…

Aralov: Mustafa Kemal’in silah arkadaşı

3 Haziran, Türk-Sovyet diplomatik ilişkilerinin kurulmasının 100. yıldönümü. Rusya’nın İstanbul Başkonsolosluğu bu amaçla geçen hafta peş peşe birkaç gün boyunca arşiv fotoğrafları ve tarihi belgeler yayımladı.

Sovyetler Birliği’nin Büyükelçisi Aralov’un faaliyetlerine dair belgeler oldukça önemli. Zira Mustafa Kemal 4 Mart 1922’de cepheyi teftişe çıkarken yanında Aralov’u da götürmüştü.

Aralov, Kemalist-Bolşevik ittifakında öyle önemli bir yere sahipti ki, Taksim Meydanı’nda 1928 yılında yapılan anıtta da yer aldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun sembolü olan anıtta Mustafa Kemal, silah arkadaşlarıyla birlikte görülmektedir. Ve Aralov da Mustafa Kemal’in silah arkadaşıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın bütçesi

Büyük komutan, yalnızca askerini iyi sevk ve idare eden değil, aynı zamanda savaşın bütçesini de bulabilen komutandır. Ancak böyle komutanlar tarih yazar.

İşte Mustafa Kemal, 1911’den beri kesintisiz savaşan Anadolu halkını bin bir zorluğa rağmen seferber edebilmiş, Tekalifi Milliye (Milli Yükümlülükler) ile iki çift çorabından birini “ödünç” alabilmiştir. Mustafa Kemal yine savaşın bütçesi için de Bolşeviklerle ittifak yapmış, onlardan hem para hem de askeri malzeme almıştır.

İşte Rusya’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun yayımladığı bir grup belge de bu yardımlarla ilgili olanlardı. Bolşeviklerin 6 Mart 1921 tarihli Moskova Dostluk Antlaşması’nın ardından Kemalistlere yaptığı askeri yardımlara dair tarihi belgelerdi: İki parça halinde gönderilen 10 milyon altın ruble, iki askeri bot, 22 uçak, 33 bin tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 58 milyon mermi…

Kulağım Karadeniz’de

İki yıl önce Kırmızı Kedi Yayınevi’nde, Kemal Anadol’un bir romanının editörlüğünü yapmıştım: Kulağım Karadeniz’de.

Ancak Kulağım Karadeniz’de dayandığı arşiv belgeleri nedeniyle bir roman olmanın ötesinde, tarihi bir belgeseldi: Kuvayı Milliye Donanması’nın romanı ya da belgeseli…

Kitabın ismi “Kulağım Karadeniz’de”ydi; çünkü Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı’nın ateşi içinde şöyle demekteydi: “Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da, kulağım İnebolu’da.

Gözü cephede olan Mustafa Kemal’in kulağı Karadeniz’deydi; “Çılgın Türk” denizcilerinin Kurtuluş Savaşı’na taşıdığı malzemelerdeydi.

O malzemeler içinde Sovyetler Birliği’nden yüklenen askeri malzemeler de vardı…

Dostluğu getiren irade: Stalin

Kuşkusuz Sovyetler Birliği’nin içinde Kemalistlerle ittifaka ve onlara askeri yardım yapılmasına “çok sıcak” bakmayanlar da vardı. O nedenle Mustafa Kemal’in beklediği yardım gecikiyordu. Konuyu kim çözdü biliyor musunuz? Stalin!

Kemal Anadol’un belgesel romanından okuyalım: “Ali Fuat Paşa yapılacak askeri yardımın en hızlı biçimde gerçekleşmesini bekliyordu. Mdivani çok rahat ve iyimserdi: ‘Durum eskisi gibi değil. Geçen Moskova’ya gelişinizden bu güne çok yeni gelişmeler oldu. Bundan sonra sizin heyetle temaslar sadece Hariciye Komiserliği’ne bırakılmayacak. Türkiye’ye eskisinden farklı bakılıyor. Milliyetler Komiseri Stalin Yoldaş bu konuya müdahale edecek. Ayrıca Lenin Yoldaş da sürekli bilgi istiyor.’”

Stalin’in Türk heyetiyle yaptığı görüşmeden sonra Lenin’e gönderdiği not çok önemlidir: “Lenin yoldaş, ben, yalnız dün öğrendim ki, (Hariciye Komiseri) Çiçerin, ne hikmetse Türklere aptalca ve provokatörce bir talep ileterek, Van, Muş ve Bitlis’i boşaltmalarını istemiştir. Bu emperyalist Ermeni talebi bizim talebimiz olamaz. Çiçerin’in milliyetçi ruhlu Ermeni telkinleri doğrultusunda Türklere nota göndermesini yasaklamak gerekir.

Yani sağlam ittifaklar, doğru liderlerle inşa edilebiliyor! Stalin duruma müdahale etmese ve iş Çiçerin’e kalsa, tarihi gelişmeler başka şekilde ilerleyecek, en iyi ihtimalle süreç gecikecekti.

Türkiye’nin ihtiyacı

Bugün Türkiye’yi Kemalistler, Rusya’yı da Bolşevikler yönetmiyor ancak iki ülke -çok doğru olarak- ABD tehdidine karşı işbirliği yapıyor.

Ancak AKP yönetimi bu işbirliğinin “stratejik değil taktik işbirliği” olduğunu söylüyor.

O nedenle Türkiye’nin Rusya’yla işbirliğini stratejik düzeye çıkarmaya ve bunu dış politikasında esas alacak, uygulayacak bir hükümete ihtiyacı var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Haziran 2020

6 Yorum

27 Mayıs ve 28 Şubat

Siyasal iklimler önemlidir; bazılarını yanlış zamanda doğru şeyi söylemekten alıkoyar, bazılarına bile bile yanlış olanı söyletir, çoğunluğu da kendisine uydurtur!

Örneğin dün ekranlarda Fethullah Gülen’i eleştirenlere “Hocaefendimizle ilgili böyle konuşamazsınız” diye medya avukatlığı yapanlar, bugün önüne gelene “Fethullahçı” diye saldırabilmektedir. Örneğin 12 Eylül şartlarında 12 Eylül’ü savunanlar, sonrasında 12 Eylül darbesine karşı olduğunu iddia ederler.

Bunu neden mi belirtiyorum? 28 Şubat sürecinin Genelkurmay Başkanı em. Org İsmail Hakkı Karadayı’nın ölümü ile 27 Mayıs’ın yıldönümünün peş peşe gelmesi siyasal iklimle birleşince, konuyla ilgili çok sayıda yorum yapıldı, yazıldı. Ancak yorumların büyük bir kısmı, yukarıda anlatmaya çalıştığımız siyasal iklime uygundu. Bu nedenle bir karşı-yorum yazısı ihtiyaç oldu:

27 Mayıs: Sandık korundu

Üç idam büyük yanlıştı, tartışılacak yanı yok. Ancak bunun üzerinden toplam bir 27 Mayıs değerlendirmesi yapmak hem bilimsel olmayacaktır hem de “sonucun nedenini” gizleyecektir.

O nedenle, nedene bakmak ve 27 Mayıs öncesi Bayar-Menderes “diktatörlüğünün” uygulamalarını çok kısaca özetlemek gerekir: ABD’nin Marshall Yardımı’nın karşılığı olarak ve NATO’ya girebilmek için Kore’ye Amerikan askerlerine koruma görevi ile Mehmetçik gönderdiler. Kendilerine yakın yargı üyelerine yer açabilmek için yasa değiştirip, yüksek yargı üyelerini gerekçesiz parça parça emekli ettiler. İktidara karşı her haberi cezalandıracak mekanizma kurdular; öyle ki 27 Mayıs’tan önce 800’e yakın gazeteci hapisteydi. Vatan Cephesi kurdular, muhalifleri vatan haini ilan ettiler. DP’ye oy vermeyen Kırşehir ilini ilçe yaptılar. CHP’nin mal varlığına el koydular. İsmet İnönü birkaç kez linç edilmeye çalışıldı. Meclis Tahkikat Komisyonu kurarak, yargının işini de üstlendiler; istedikleri gazeteleri yasakladırlar, istedikleri matbaalara el koydular, istedikleri kişileri tutukladılar. Ülkeyi yanlış ekonomi politikalarıyla iflasa sürüklediler; 1958’de devalüasyon oldu ve TL’nin değeri üç kat azaldı.

Kısacası demokrasiyi kullanarak iktidar olan bir parti, demokrasiyi ortadan kaldırıyordu.

Bu “nedenleri” görmeden “sonucu” bugünkü siyasal iklimle değerlendirmek bilimsel olmayacaktır. Bu nedenler üzerinden sonuç değerlendirildiğinde de ortaya şu gerçek çıkacaktır: 27 Mayıs sandıkla/seçimle diktatörlük kurulmasını önlemiş ve seçimlerin devam edebilmesini sağlamıştır! 27 Mayıs’ın “demokrasiyi kurtaran” bu özelliği, nitekim 1961 Anayasası’na da yansımıştır. Öyle özgürlüklerle dolu bir anayasadır ki, Kenan Evren “27 Mayıs anayasası bize bol geldi” deyip, 12 Eylül Anayasası’nı getirmiştir!

28 Şubat: Fethullahla mücadele

28 Şubat ise bugünkü siyasal iklimde “Amerikancı” diye yaftalansa da Amerikancı değildi, nesnel olarak anti-Amerikancıydı: Birincisi ordu içerisinde ABD’nin kullanımına açık Fethullahçılar başta olmak üzere tarikat örgütlenmelerine tırpan vurdu. İkincisi ABD’nin Ortadoğu planına karşı siyasi ve askeri olarak konumlandı. Üçüncüsü, silahlanmada ABD’ye bağımlılığı kırabilmek ve sonrasında milli silah üretebilmek için, ABD/NATO dışı ülkelerden silah alımına yöneldi.

28 Şubat sürecindeki Fethullahçı tasfiyeler sürdürülebilseydi, Türkiye 2016’da 15 Temmuz darbe girişimini yaşamayacaktı! Ancak siyasi iktidarın desteğiyle önce YAŞ’ta ihraçlar zorlaştı, ardından da tamamen ortadan kalktı. Ve tersine Fethullahçılar siyasi iklimin avantajıyla, sızmak yerine sınav sorusu hırsızlığı ile orduya topluca girmeye başladılar!

Unutmadan, 28 Şubat davası da Ergenekon-Balyoz kumpasları ile birlikte yürütülen Amerikancı kumpaslardan biriydi!

Erdoğan ve Bahçeli’nin bagajı

Siyasal iklim böyledir işte…

Duruma göre 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz aynı kefeye konur, duruma göre 27 Mayıs ve 28 Şubat darbe diye dövülürken, 12 Martçılar ve 12 Eylülcüler övülür!

Örneğin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli fiilen 27 Mayıs ve 28 Şubat’tan en fazla yarar gören kişidir: Genel başkanlığını yürüttüğü MHP’yi kuran, yıllarca liderliğini yürüten Alparslan Türkeş 27 Mayıs bildirisini okuyan albay değil midir? Bahçeli 28 Şubat sürecinin sağladığı koşullarda oy oranını artırıp MHP’yi iktidar ortağı yapmadı mı? Kendisi 28 Şubat sürecinde başbakan yardımcısı olmadı mı?

Öreğin AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan 1998’de Kenan Evren’e aynen şöyle demedi mi: “Sizin zamanında belediye başkanı olacaktım ki, İstanbul’u uçururdum.” Erdoğan AKP iktidar olduktan sonra da birkaç kez Evren’le görüşmedi mi? 2003’teki ilk görüşmeyi daha sonra Evren şöyle özetlemedi mi: “Bana saygılarını, sevgilerini sundu. Bu ülkeye yaptığım iyiliklerden söz etti.”

Ölçü: Kemalist Devrim

Kısacası 27 Mayıs ile 28 Şubat’ı, Amerikancı 12 Mart, 12 Eylül ve 15 Temmuz ile aynı kefeye koymak eşyanın tabiatına aykırıdır.

27 Mayıs ve 28 Şubat, kimi hatalarına rağmen Kemalist Devrim’in devamıdır; 12 Mart, 12 Eylül ve 15 Temmuz ise Kemalist Devrim’e karşı-darbedir!

En ağır siyasal iklimler bile tarihsel gerçekleri silemez…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2020

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın