Posts Tagged 12 Eylül

Servet vergisi yerine bahşişten vergi düzeni

Devrimciler açısından 27 Mayıs neden ilerici, 12 Eylül neden gericidir? Yanıtı sınıf mücadelesindedir; süreçlerin hangi sınıfa ne verdiği ve ne aldığıyla ilgilidir. 

27 Mayıs Devrimi’nin ilk icraatlarından biri, 31 Aralık 1960’ta çıkarılan 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunudur. Bu kanunla “vergi tavana” yayılarak, zenginlerden servet vergisi alınmaya başladı. 

12 Eylül Darbesi’nin en önemli icraatlarından biri ise 18 Nisan 1984’te 2995 sayılı kanunla 27 Mayıs’ın servet vergisi yasasını yürürlükten kaldırmak oldu. “Vergiyi tabana” yayma yoluyla emekçileri yoksullaştırdılar.

28 Şubat sürecinde yine halk yararına bir yasa çıktı: Maliye Bakanı Zekeriya Temizel 1998’de “nereden buldun yasası”nı hazırladı. 1999’dan itibaren uygulanacak olan bu yasa, koalisyondaki ANAP’lı, MHP’li sermaye temsilcilerinin varlığı nedeniyle seçim sonrasına bırakıldı. 

3 Kasım 2002’deki seçimi AKP kazandı ve ilk uygulamalarından biri, 9 Ocak 2003’te 4783 sayılı kanunla Temizel’in hazırladığı yasayı yürürlükten kaldırmak oldu.

“Yeşil neoliberal” program

Bu üç yasa, aynı zamanda Türkiye’nin “çok kısa ekonomi-politik tarihinin” özetidir:  

27 Mayıs sürecinde halktan yana tutumla, zengin vergiye mecbur edildi. 12 Eylül ve Özal ise tersini yapıp halka kemer sıktırdı, zengini kolladı. 28 Şubat ise bu ağır düzeni frenlemeye çalıştı, gücü yetmedi. 

Ve en sonunda Türkiye 2000’lerde siyasal İslamcılığa teslim oldu: Erdoğan döneminde patronlar için greve karşı OHAL düzeni oluşturuldu, zenginlere sürekli vergi affı getirildi, burjuvaziye “vergiden kaçınma” fırsatı sağlandı, KKM başta çeşitli yollarla sermaye transferleri yapıldı ve “nereden bulduğunun önemi yok” denilerek kaynağı belirsiz her paranın girişine ve faizi alıp gitmesine açık bir ekonomi modeli uygulandı. 

Bu “yeşil neoliberal” program ile yeni zenginler oluşturuldu, eski büyük zenginler daha da zenginleştirilerek hallerinden memnun halde tutuldu, hatta yurtdışına sermaye kaçırmalarına göz yumuldu. 

Elbette zenginlerin zenginleştiği bir düzende, yoksullar daha da yoksullaştı. Yoksul emekçilerin bir kısmını sendikasızlaştırarak, bir kısmını tarikat-cemaat düzenine mecbur ederek etkisizleştirdiler.

Sınıfsal tercih

Bu düzen epey bir süredir aslında sürdürülemez halde. “Tamir programına” sahip alternatifi olmadığı için iktidar, iktidarda kalmaya devam edebiliyor yıllardır. Düzencilerin düzeni sürdürülebilmesinin yolu ise yoksulu yoksullaştırmanın ötesine geçebilmelerine, yoksulu açlığa mahkum edebilmelerine bağlı artık. İşte evinize sipariş getiren moto kuryeye vereceğiniz bahşişten bile vergi almaya gözkoymaları bundandır!

Bu bir sınıfsal tercihtir: Ya sermayesini Avrupa’ya kaçırıp Türkiye’de “milli takım” reklamlarıyla “millicilik oynayan” burjuvaziden, lafta “yerli ve milli” olup pratikte daha az maaş vereceği için yabancı emekçi çalıştırıp daha fazla artık-değer sömüren fabrikatörlerden, kamu kaynaklarını hortumlayanlardan, Cumhuriyet’in kamu iktisadi teşekküllerini bedavaya alıp kârına kâr katanlardan, belediye-imar yoluyla ölçüsüz zenginleşenlerden, faiz rantıyla semirenlerden “gerçek vergi” alacaksınız, ya da üç kuruş bahşiş alan emekçiden… 

Mehmet Şimşek’in TBMM’ye göndermeye hazırlandığı vergi paketi işte budur.

Seçimden birinci parti çıkıp erken seçim talep etmeyenlerin normalleşme aldatmacası üzerinden AKP’ye toparlanma fırsatı vermesinin ilk ağır faturalarından biri ne yazık ki budur. Ellerinde bir “tamir programı” olup olmadığı ise bir başka sorundur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Haziran 2024

, , , , , , , , ,

3 Yorum

ERDOĞAN, ÖZAL VE TÜSİAD BAĞI

ABD adına “yeni Türkiye” inşa etmeye soyunanların işe TSK’ye savaş açmakla başlaması sanırım tüm Cumhuriyet kuvvetleri için yeterince öğretici olmuştur.

Darbelerle hesaplaşma adına, Türk Ordusu’nu Washington’un emrine sokma operasyonu sürüyor. Zira Pentagon belgelerinde de belirtildiği üzere 12 Eylül’de “bizim çocuklar” denilen TSK, 28 Şubat’ta “hizadan çıkmıştı.”

Tabi bu süreç sapla samanın karışmasına neden oluyor. Zira “darbeci” diye suçlananlar aslında darbe karşıtı ve geçmiş darbelerin mağdurudurlar. Suçlayanlar ise bugün kendilerini “demokrat” diye etiketleyen 12 Eylül’ün has çocuklarıdır.

Bu durum, ekranlara çıkıp da Türk Ordusu karşıtlığı sergilemesi gereken AKP kalemşorlarını hem zora sokuyor hem de gülünç duruma düşürüyor.

28 ŞUBAT, ERDOĞAN’I DOĞURMADI

İşi, Turgut Özal’ı 12 Eylül karşıtı diye savunmaya kadar götürdüler. Bu iddialarına dayanakları ise Özal’ın aldığı oy! Neymiş? Halk 12 Eylül’e karşı duruşunu Özal’a oy vererek göstermiş.

Kurulan bağın dayanıksızlığı bir yana, bu tür programlarda kendi kendilerini ağırlamış olduklarından, haliyle biri çıkıp da en basitinden “12 Eylül Anayasası’na verilen yüzde 92 oy nasıl açıklanır o zaman?” diye soramıyor elbette.

Bu gerçek olmayan bağı kuranlar, Tayyip Erdoğan’ın yüksek oy almasını da halkın 28 Şubat’a yanıtı olarak sunuyorlar. Kuşkusuz bu kozu ellerine “Erdoğan 28 Şubat’ın çocuğudur” diyen Y-CHP veriyor!

Yoksa aslında çok da iyi biliyorlar ki, 28 Şubat, Ecevit’in görece milli olan hükümetini doğurdu, Erdoğan’ı değil!

TÜSİAD İLANINI ÖZAL HAZIRLADI

Özal meselesi önemli… Çünkü Özal’ın yerini doğru saptamak ABD-darbe ilişkisini ve darbe-ekonomi bağını kavramamızı sağlayacak.

Bu köşede daha önce birkaç kez yaptığımız saptamaya geçmeden, o saptamayı doğrulayan bir güncel örneği anımsatalım. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na çağrılan 12 Eylül öncesinin Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Bilsay Kuruç çok kritik bir bilgi verdi. Kuruç, 1979’de Ecevit hükümetinin yıkılmasına neden olan TUSİAD ilanlarını Turgut Özal’ın hazırladığını açıkladı.

TÜSİAD’ın bu ilanı, 12 Eylül’e giden sürecin en önemli aşamalarından biriydi. Zira 24 Ocak kararlarını alacak Süleyman Demirel azınlık hükümetini kurdular, destekledirler…

Neydi 24 Ocak 1980 kararları? Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine geçirmek, dünya ekonomileriyle bütünleştirmek daha doğrusu ABD operasyonlarına tam açık hale getirmek!

Bu kararları uygulayabilmek için de sopa gerekiyordu. İşte 12 Eylül, o sopaydı.

MENDERES’DEN ÖZAL’A, ARADAKİ BAĞLAR

TÜSİAD ilanıyla Ecevit hükümetinin yıkılmasında ve 24 Ocak kararlarının alınmasında üst sıralarda sorumluluğu olan Turgut Özal’ın 12 Eylül’de önce başbakan yardımcısı sonra başbakan yapılması misyonu gereğidir. Ve elbette Erdoğan’ın kendisini Özal’ın mirasçısı ilan etmesi salt bir felsefi yakınlık değildir.

Bir dikkat çeken notu daha aktaralım. TÜSİAD’ın o dönemdeki başkanı olan Feyyaz Berker, Ecevit’i düşüren TÜSİAD ilanlarını kendisi ile birlikte Prof. Memduh Yaşa ve Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın hazırladığını açıklamıştı. Pratik hazırlık elbette…

Kimdi Nevzat Yalçıntaş? Şimdilerde oğlu Murat Yalçıntaş’tan dolayı ayrı düşseler de AKP’nin kurucusudur ve daha önemlisi Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül’ün hocasıdır!

Ya Memduh Yaşa? İktisatçı Yaşa,12 Eylül’den sonra milletvekili oldu. Ama daha önemlisi Yaşa, Başbakan Adnan Menderes’in mali danışmanıydı!

ERDOĞAN NEDEN BAYAR’I AĞZINA ALMAZ?

Bu dikkat çekici kesişmeler önemli… Zira Erdoğan, hem Özal’ın hem de Menderes’in devamı olduğunu her fırsatta dile getirir.

Kıdemli siyasetçi Hüsamettin Cindoruk’un bir saptamasıyla bitirelim. Cindoruk, 30 Eylül’de Ulusal Kanal’da, Kurtul Altuğ’un “Politikanın Nabzı” programında, Başbakan Erdoğan’ın AKP Kongresi konuşmasını değerlendirmiş ve sormuştu: “2,5 saat konuşan Başbakan Erdoğan, Menderes’ten çokça söz etti ama Celal Bayar’ı hiç ağzına almadı. Neden? Çünkü Bayar İttihatçıydı, Atatürkçüydü…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ekim 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

EVREN VE ERDOĞAN’IN “MİLLİ İRADE” ORTAKLIĞI

Son 10 yılı anımsayınız: Başbakan Erdoğan ne zaman bir Cumhuriyet kurumunu ve ilkesini devirmek üzere hamle yapsa, sarıldığı silah “milli irade” olur. Aldığı oy oranının yüksekliğini, Cumhuriyetin kalesini düşürmeye dayanak sayan Erdoğan’ın, kendisini, “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diyen Adnan Menderes’in devamı sayması bundandır.

Peki, Erdoğan’ın milli iradesi mi, yoksa Evren’in milli iradesi mi daha meşrudur?

Kuşkusuz, “bu nasıl soru” diyorsunuzdur. Açıklayacağız, ancak gelin önce şu 12 Eylül’ü yargılama oyununa bir göz atalım:

BOP EŞBAŞKANI, ABD DARBESİNİ YARGILAYAMAZ

12 Eylül’ü yargılıyoruz diye 95 yaşındaki Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’ya dava açmak, kuşkusuz bir aldatmacadır. (Yaşını küçültüp, asacak değiller ya.)

Biliyoruz ki Tayyip Erdoğan, 12 Eylül’le hesaplaşamaz çünkü kendisi 12 Eylül’dür, devamıdır ve hatta aşmış halidir. İdeolojik köklerini 12 Eylül rejiminin uygulayıcısı Özal’a dayandırması boşuna değildir. Bir ABD darbesi olan 12 Eylül’le, ABD’nin BOP eşbaşkanının hesaplaşması zaten eşyanın tabiatına aykırıdır.

Nitekim Tayyip Erdoğan 1998’de Evren’e “sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum” demiştir, 2003’te ziyaret edip vazo hediye etmiştir. Nitekim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2009’da Evren’i Çankaya köşkünde ağırlamış, birlikte manzara izlemişlerdir. Nitekim Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 2009’da Evren’le birlikte açılış yapmış, kurdele kesmiştir. Yani AKP’nin kurucuları, Türk-İslam sentezli sistemin kurucularına teşekkürlerini sunmuşlardır!

Peki, o zaman Evren ve Şahinkaya neden yargı önünde? Yeni Anayasa’ya toplumsal mutabakat bulabilmek için! “12 Eylül’ü yargıladık, hadi anayasasını da kaldıralım, yeni anayasa yapalım” diyebilmek için! Nitekim TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Evren – Şahinkaya davasının başladığı günü kastederek, “4 Nisan’dan itibaren yeni bir anayasa yapmak mecburiyet haline geldi.” dedi.

OY VEREN – VERMEYEN FARKI

Erdoğan, “milli irade” adı altında aslında Atlantik iradesinin kılıcını salladığı için kendisine “oy veren, oy vermeyen” ayrımcılığından bir türlü kurtulamıyor. Erdoğan’ın “referandumda hayır oyu verenler, ne yüzle Kenan Evren’in yargılanmasına müdahil oluyorlar” diye seslenmesi bundandır.

Bu çarpık zihniyet, daha önce Sabah’tan da şöyle yansımıştı anımsarsınız: “Erdoğan’a oy vermeyenler hem haindir, hem de puşt!” Bu çarpık zihniyet, “oy verenlere hizmet, oy vermeyenlere hezimet” şeklinde de uygulanmaktadır zaten…

YÜZDE 92’LİK İRADE Mİ, 49’LUK İRADE Mİ?

Peki, bu çarpık zihniyetin kendi iç mantığına göre Kenan Evren’i yargılamak milli iradeye karşı çıkmak değil midir? Daha doğrusu başta da sorduğumuz gibi, Erdoğan’ın milli iradesi mi, yoksa Evren’in milli iradesi mi daha meşrudur?

Çünkü Evren’in yaptığı Anayasa yüzde 92 oy almıştı! Yani Evren’in milli iradesi, yüzde 49 oy alan Erdoğan’ın milli iradesinin tam iki katıdır! Nitekim 12 Eylülcüler, yüzde 92 “meşruiyetine” sarıldılar en başından beri.

Bu arada sormadan edemeyeceğiz: Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç, acaba Evren’in 1982 anayasasına ne oy vermişti?

ATLANTİK SANDIĞINDAN, TÜRKİYE’YE OY ÇIKMAZ

Erdoğan ile Evren’in “milli iradeye” dayanmaları, aslında milli iradenin nasıl bir aldatmaca olduğunu göstermektedir. 12 Eylül faşizmi altındaki bir halk nasıl 82 anayasasına hayır diyemediyse, “ileri demokrasi” denilen “yeni faşizm” altındaki halk da AKP’ye hayır diyememektedir.

Çünkü sandığı kim kuruyorsa, sandıktan onun adayı çıkmaktadır ve sandığa ne konuluyorsa, sandıktan o çıkmaktadır. Atlantik sandıklarından Türkiye’ye oy çıkmaması bundandır.

Daha sandığa oy atılmadan, sandıktan AKP’nin çıkacağını ilan etmek de bu işin örtüsü, “yumuşak” baskısıdır!

MİLLİ İRADE, ABD’YLE HESAPLAŞIR

Kenan Evren de Tayyip Erdoğan da “milli irade” yalanına sıkı sıkıya sarılmıştır. Ancak ortada milli bir irade yoktur, Atlantik iradesi vardır.

Çünkü milli irade, Evren ve Şahinkaya ile değil, ABD ve 12 Eylül sistemi ile hesaplaşır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Nisan 2012

, , , ,

Yorum bırakın

AKP 12 EYLÜL’DEN HESAP SORAMAZ

12 Eylül halk oylamasına sunulan anayasa değişikliğinin hedefinin, yargıyı teslim almak olduğunu defalarca yazmıştık. “12 Eylül’den hesap sorulacak” safsatasının da, “yetmez ama evetçi” bir destek bulmaya dönük taktik olduğunu belirtmiştik. Zaman gerçeği tescilledi. AKP’nin anayasa değişikliğiyle önce HSYK genişletilip, ele geçirildi. Ardından HSYK’nın belirlediği yeni “blok” üyelerle Yargıtay ve Danıştay başkanlıkları ele geçirildi.

Bu arada 12 Eylül halkoylamasının üzerinden tam 9 ay geçti ama 12 Eylül’le hesaplaşma yaşanmadığı gibi olmamış sözde darbeler üzerinden, TSK’ya balyoz üstüne balyoz vuruldu!

9 aydır bekleyen hesap sorma işi, nedense, tam da seçimlere bir hafta kala uygulanmaya başladı. Aynı günlerde dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Nejat Tüğmer’in de ölmesiyle, sadece dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren’e ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Tahsin Şahinkaya’ya darbenin hesabı sorulabildi(!)

Peki, bu sor(g)ulama ne anlama geliyor, bu müsamere nasıl izlenmeli?

12 EYLÜL’LE HESAPLAŞMA DEĞİL, SEÇİM TAKTİĞİ

1.) 9 ay durup, seçimlere bir hafta kala 12 Eylül generallerine hesap sorma işi kuşkusuz bir seçim taktiğidir. AKP, 12 Eylül halk oylamasında, sırf bu hesap üzerinden anayasa değişikliğine “evet” diyen yüzde 6-8 oranındaki kitlenin desteğine yine ihtiyaç duyuyor.

12 Eylül’ün yarattığı Türkiye şartlarının ürünü olan AKP iktidarının 12 Eylül’den gerçekte hesap sormayacağı bir yana… Evren’e “sizin desteğinizle İstanbul’u uçururdum” diye iltifat eden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Evren’i Çankaya’da ağırlayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Evren ile Manisa’da açılış peşinde koşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, Evren’den hesap sormayacağı, soramayacağı da ortadadır!

2.) Evren ve Şahinkaya’ya güya 12 Eylül’ün hesabının sorulduğu operasyon çerçevesinde öne çıkarılan iki konudan biri, darbeci generallerin, pişman olmadıkları, bugün olsa, yine darbe yapacaklarıydı!

“Eskiler hala darbe yapmaktan bahsettiklerine göre, bugünküler de kesin darbe yapmak istiyordur” düşüncesinin, kamuoyu bilincinde hâkim kılınmaya çalışıldığı açıktır, ortadadır.

3.) Aydınlık, seçim sonrası iki eski Genelkurmay Başkanı’nın darbecilikten tutuklanacağını deşifre etti. 367 krizinin yeniden gündeme getirilmesi Aydınlık’ın “Karadayı ve Başbuğ’a operasyon” uyarısını doğrularken, Başbakan Erdoğan’ın bir tv programında “belki başkaları da var” demesi, operasyonun sinyalini belirginleştirdi.

Öte yandan iddianamede yer alan “Ergenekon demek, TSK demektir” esasına uygun süren tertibin son aşamasında, seviye bir rütbe daha yükseltilmiş ve görevdeki en üst rütbeliye, yani ilk defa bir Orgeneral’e uzanılmıştı.

İşte Evren’e sözde hesap sorulması, Genelkurmay Başkanlarına sıçratılacak yeni aşamada, aynı zamanda işi kolaylaştıracak, yoldaki dikenleri temizleyecekti!

ABD-12 EYLÜL İLİŞKİSİ PERDELENİYOR

4.) Evren ve Şahinkaya’ya, güya 12 Eylül’ün hesabının sorulduğu operasyon çerçevesinde öne çıkarılan ikinci konu ise “ABD’nin perdelenmesi” olmuştur!

Geçenlerde ölen CIA şefi Paul Henze’nin, darbe olduktan hemen sonra ABD Başkanı Jimmy Carter’ın kulağına söylediği “our boys did it”, yani “bizim oğlanlar yaptı” şeklindeki tarihi sözünün belgelediği darbe-ABD ilişkisi, 31 yıl aradan sonra, bu vesileyle belleklerden temizlenmeye çalışılıyor!

Savcının bu sorusuna Tahsin Şahinkaya’nın verdiği yanıt çarçaf çarşaf gazetelerde yer alıyor. Güya ABD Genelkurmay Başkanı, darbeden sonra Şahinkaya’ya sitem etmiş ve “11 Eylül günü birlikte kahvaltı yaptık, bana müdahaleyle ilgili bir şey söylemedin” demiş! Bu sözler, tv ve gazetelerden, “ABD’den icazet alınmamış” başlığı ile kamuoyunun belleğine yerleştirilemeye çalışılıyor iki gündür!

12 EYLÜL YÜRÜRLÜKTE

12 Eylül’e 12 soru soran savcı da en az Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü kadar iyi biliyordur ki, 12 Eylül’ün yarattığı zeminde ayaktadırlar! Çünkü Türkiye’yi dünya ekonomik sitemine entegre etmek, serbest piyasa ekonomisine geçirtmek üzere uygulanan silahlı siyasetin adıdır 12 Eylül! Ve Özal’ıyla, Çiller’iyle, Erdoğan’ıyla da 30 yıldır yürürlüktedir!

12 Eylül sadece hapishaneler, tutuklamalar, sadece işkenceler ve sadece idamlar değildir!

12 Eylül özelleştirmedir, kamunun malını haraç mezat satmaktır küresel tekellere… 12 Eylül, Özal’ın yasaları hiçe saymasıdır, Çiller’in “son sosyalist devleti de yıktık” diyerek kadeh kaldırmasıdır. 12 Eylül, emekçileri örgütlerinden kopartmaktır, gençlere siyaseti yasaklamaktır. 12 Eylül, ABD’nin “yeşil kuşak” politikası ve “ılımlı İslam” hedefi doğrultusunda, topluma Sünni ideolojiyi hâkim kılmaktır. 12 Eylül, Türk-Kürt ayrılık tohumlarını ekmektir, “Kürt diye bir şey yoktur” diyerek, Kürtçeyi yasaklayarak… 12 Eylül Atatürk devrimiyle hesaplaşmaktır, yerine Natotürkçülük yapmaktır. 12 Eylül aynı zamanda TSK’ya darbedir, Kemalist subayların ordudan atılmasıdır, tasfiyesidir.

Ve 12 Eylül, sürmektedir!

Mehmet Ali Güller
9 Haziran 2011

, , ,

Yorum bırakın

BALYOZ LİSTESİNDEKİLER 12 EYLÜL’DE NELER YAZMIŞLARDI?

TSK’ya karşı yürütülen “asimetrik psikolojik savaş”ın yeni unsuru olan “Balyoz” tertibi gazetecileri de ikiye böldü. Bir tarafta darbecilerin tutuklayacağı 36 gazeteci, diğer yanda darbecilere dost 137 gazeteci…

Güya Balyoz Planı 2003’te hazırlanmış; ancak tutuklanacaklar arasında Emre Aköz’ün de isminin yer alması tertipçileri ele verdi. Eski gazete yöneticilerinin de altını çizdiği gibi Aköz o yıllarda sadece rakı-balık muhabbeti yazıyordu. Dolayısıyla tutuklanma ihtimali generaller rakı düşmanı olmadıkları sürece mümkün değildi.

Listede en dikkat çeken isim ise Nazlı Ilıcak. Ilıcak’ın darbeler karşısındaki tutumu, aslında Türkiye’nin darbeler tarihini de çok iyi özetliyor. Nazlı hanım her ne kadar kendini demokrasi şampiyonu ilan etse de, arşivin tozlu raflarındaki yazılar ortadan kaldırılamıyor. 27 Mayıs ile 28 Şubat düşmanı olan Ilıcak, 12 Mart ve 12 Eylül’ün de en cansiperane savunucudur. Siz bakmayın bugün söylediklerine ve hatta Gazeteciler Cemiyeti’nin ilk ona verdiği “Basın özgürlüğü ve demokrasi” ödülüne… Kaldı ki, Ali Kemal de ilk basın şehidi ilan edildi bu konjonktürde…

Lafı uzatmadan Nazlı Ilıcak’ın 12 Eylül övgülerini anımsayalım. Önce 12 Eylül’e hazırlığın yapıldığı 27 Aralık 1978’e gidelim:

“13 ilde sıkıyönetim yürürlüğü girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba Asker”. (Nazlı Ilıcak, 17 Aralık 1978, Tercüman)

Askere böyle selam duran ve sıkıyönetime övgü dizen Nazlı hanım, 12 Eylül’ün ayak seslerinin duyulmaya başladığı günlerde de bakın ne diyor:

“Kızıl ahtapotların kolları ülkemizi yavaş yavaş sarıyor. Ve hala at gözlüğü takanlar, faşizmin tırmanışından söz ediyor. Faik Türün’ü faşistlikle mi suçluyorsun, MİT’e kontrgerilla damgasını mı vuruyorsun, devlet teröründen mi bahsediyorsun, işkence iddiaları ile yeri göğü inletiyor musun, faşizm geliyor diye yaygarayı mı basıyorsun… Geç kardeşim uzatma o eli bana, çünkü o el kızıl ahtapotu boğmak yerine onu besliyor. Ben o kirli eli sıkmam”. (Nazlı Ilıcak, 27 Temmuz 1980)

Nazlı hanımın 12 Eylül’den hemen sonraki yazısına göz atalım:

“Türkiye’de demokrasi, demagoji ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu.(…) Hürriyet halk için değil, aydınlar için lüzumludur, belki kulağa hoş gelmeyen ama gerçeği aksettiren bir sözdür. Parlamentonun feshi ve demokrasinin bir süre askıya alınması, mutlaka geniş halk kitlelerini fazla etkilememiştir.” (Nazlı Ilıcak, 14 Eylül 1980, Tercüman)

Ve Nazlı hanımın, 12 Eylül’ün ilk günlerindeki diğer övgüleri:

“Birkaç gündür 12 Eylül harekâtı ile 27 Mayıs’ın mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes, birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Biz bu konuda tarafsız olamayız. Çünkü 27 Mayıs, mensubu bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Halbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yazdıklarımız arasında, geniş bir mutabakat mevcuttur. Ümidimiz memleketimizin birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetleri harekâtının başarı ile neticelenmesidir”. (Nazlı Ilıcak, 16 Eylül 1980, Tercüman)

“12 Eylül bir darbe değildir diyen Orgeneral Kenan Evren’e tamamıyla katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilal. Zira ‘darbe’ de, beğenilmeyen yönetim devrildikten sonra, şahsen iktidara geçip hükümet etme hırsı galiptir ve kalıcı olma vasfı ağır basmaktadır. Halbuki 12 Eylül’de geriye dönük bir tasvib mevcuttur”. (Nazlı Ilıcak, 18 Eylül 1980)

1974 affıyla anarşistleri sokağa salıvermiş, 12 Mart’ın Türün Paşasına, Elverdi Paşasına faşist damgası vurulmuş, kontrgerilla iddiaları ile etraf bulandırılmış, (…) İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” (Nazlı Ilıcak, 10 Ekim 1980, Tercüman.)

“12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür”. (Nazlı Ilıcak, 17 Ekim 1980, Tercüman)

Sorsanız Nazlı hanıma, daha doğrusu yüzleştirseniz bu 12 Eylül’e, darbeye övgü dolu yazılıyla aynen şöyle diyecektir: “12 Eylül’ün ilk başlarında asker hemen gidecek, partileri de kapatmayacak havası mevcuttu. Bizler de o havayı besleyelim diye teşvik mahiyetinde bir kaç yazı yazdık”.

Yani övgüler ilk günler için miydi dersiniz? Gelin o zaman, Ilıcak’ların Tercüman’ının 12 Eylül’ün 1. yıldönümüne selam manşetini hatırlayalım:

“Huzur 1 Yaşında”. (12 Eylül 1981, Tercüman)

SUSURLUK AVUKATLIĞINDAN ERGENEKON TERTİBİNE ALKIŞA

Nazlı Ilıcak, bu tutumunu Susurluk’ta da gösterdi. Şimdi Ergenekon soruşturması nedeniyle tutuklu yargılanan Özel Harekat Dairesi Eski Başkanvekili İbrahim Şahin’in basındaki en büyük avukatı Ilıcak’tı. Ilıcak, 4 Mart 1997 günü, “Şahin’in anlattıklarını dinledim ve söylediklerinden ikna oldum” diyordu…  Oysa şimdi, Şahin’i  de tutuklayan kuvvetlere ve sürece alkış tutuyor Nazlı Ilıcak.

Ya Haluk Kırcı olayına ne demeli? Haluk Kırcı ile HBB’de yaptığı programlarda canlı telefon bağlantısı yapan Ilıcak, “sanırsınız Kırcı 70 yıl hapiste kalsa Türkiye çetelerden kurtulacak” diyecek kadar sahipleniyordu onu.

Gazeteci Özay Şendir, 18 Temmuz 2008 tarihli HaberTürk’teki köşesinde, Nazlı Ilıcak’ın Susurluk karnesini çok çarpıcı bir araştırmaya dayanarak özetlemiş:

“Leyla Koyuncuoğlu’nun Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi arşivinde ilginç bir çalışması var. O çalışmaya göre Nazlı Ilıcak Akşam Gazetesi’nde Susurluk olayı ile ilgili olarak Kasım 1996’dan Ocak 1998’e kadar 55 yazı kaleme aldı ve bir de İbrahim Şahin ile röportaj yaptı. Bakın araştırmada yer alan  ilginç bir satırda neler yazıyor:Nazlı Ilıcak’a göre; terörle mücadele eden ülkelerde yasadışı bazı insanlar kullanılıyor, bu durum Türkiye’de neden olmasın? Susurluk Olayının fazla kurcalanmasının milli güvenliği zedeleyeceği yazılarda sık sık vurgulanmış. PKK terörünün çok sınırlı bir bölgede kalmasında Mehmet Ağar, İbrahim Şahin ve Özel Tim’in çok büyük bir rolü olduğunu belirtmiş”

FETULLAH GÜLEN: İMDADIMIZA YETİLEN 12 EYLÜL’E SELAM

Balyoz’da sözde tutuklanacaklar içinde adı geçenlerden sadece Nazlı Ilıcak mı aslında darbeci? Ya diğerleri?

Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı başta olmak üzere Zaman gazetesinin ağır topları Hüseyin Gülerce, Etyen Mahçupyan ve Abdullah Aymaz da darbecilerin tutuklayacağı listede… Ne de olsa en darbe karşıtı onlar. Değil mi? O zaman gelin hoca efendilerinin 12 Eylül’ü nasıl selamladığını anımsayalım…

12 Eylül darbesini en çok alkışlayanların başında Fethullah Gülen ve cemaati gelmekteydi. Gülen’in başyazarlığını yaptığı Sızıntı dergisi, 12 Eylül 1980’den sonraki ilk sayısında, darbeye alkış tuttu. Bakın Gülen “Son Karakol” başlıklı yazısında darbeye nasıl selam duruyor: “Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. (Sızıntı, Ekim 1980, sayı:21)

Listede tutuklanacak gazeteciler listesinde 12 Eylül’ün başbakanlık müsteşarı da var, danışmanı da… Tutuklanacaklar listesinde adı geçenlerden diğerlerinin de çoğunu, Susurluk çetesini savunan yazılarıyla anımsıyoruz…

Özetin özeti; tutuklanacaklar listesinde yer alanların ne darbe karşıtlığıyla ne de demokrasi şampiyonluğuyla ilgisi var. Onlar darbeye değil, Amerikancı olmayan TSK’ya karşılar! 12 Eylül’cülükleri bundandır!

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

FETHULLAH’TAN ABD POSTALI’NA SELAM!

Ergenekon tertibi üzerinden Türk Silahlı Kuvvetlerine en çok saldıranların başında Fethullah Gülen ve cemaati gelir.

ABD adına saldırılan cemaat uzun yıllardır TSK’ya sızmaya çalışmaktadır. Ancak Genelkurmay, Yüksek Askeri Şura yollarıyla bu saldırılara yanıt vermektedir.

AKP ile koalisyon halinde TSK’ya yüklenen cemaat, şimdilerde “demokrasicilik” oynamaktadır.

Aksiyon’da, Zaman’da, Samanyolu’nda en çok işledikleri tema “demokrasi”dir!

Ergenekon tertibiyle, Genelkurmay’a saldıran, sözde “darbe karşıtı” yayınlar yoluyla TSK’yı yıpratmaya çalışan cemaat, aslında darbecinin daniskasıdır!

İşte ispatı:

Bugün 12 Eylül! ABD’nin “bizim oğlanlar yaptı” dediği darbenin yıldönümü.

12 Eylül solun üzerinden buldozer gibi geçti ve ekonomide serbest piyasacılığı, ideolojide Türk-İslam sentezini Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne koydu. Atatürk’ün 6 oku teker teker kırıldı!

ABD’nin Türkiye’yi yeni döneme göre biçimlendirmek için yaptırdığı darbe, bugün “demokrasicilik” oynayan, sözde “darbe karşıtı” görünerek Ergenekon tertibiyle TSK’ya saldıranlarca ayakta alkışlanmıştı.

Darbeyi en çok alkışlayanların başında da Fethullah Gülen ve cemaati gelmekteydi.

Gülen’in başyazarlığını yaptığı Sızıntı dergisi, 12 Eylül 1980’den sonraki ilk sayısında, darbeye alkış tutmaktadır.

Gülen “Son Karakol” başlıklı yazısına şu cümleyle başlamıştır: “Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir.” (Sızıntı, Ekim 1980, sayı:21)

Gülen, yazışını şu sözlerle bitirmiştir: “Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.”

Gülen’in imdadına yetişen aslında Mehmetçik değildir; ABD postalıdır!

Gülen ABD postalına selam durmuştur. Tıpkı yıllar sonra ABD’ye sığınacağı, CIA korumasında yaşayacağı gibi…

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın