Posts Tagged Fethullah Gülen

DERSHANE SAVAŞININ PERDE ARKASI

Atılan şu başlıkların tamamı doğrudur: “AKP ile Cemaat arasında kılıçlar çekildi”, “AKP-Cemaat kavgasında yeni boyut: Dershaneler”, “Medyada AKP-Cemaat savaşı patladı” vs…

Ama bu gerçekten daha önemli ve siyaseten çok değerli bir başka gerçek daha var. O gerçeğe geleceğiz ama önce savaşın bu seferki muharebesine göz atalım.

ERDOĞAN’A FİRAVUN BENZETMESİ

AKP ile Cemaat arasında, daha doğrusu Erdoğancılarla Gülenciler arasında büyük bir savaş var. Bu savaş Gülencilerin Erdoğan’a kadar uzanabilecek MİT’e operasyonuyla şiddetlendi, ardından Erdoğancıların Gülencileri Emniyet ve Yargı’da tırpanlamaya başlamasıyla yeni cephelere uzandı.

Savaşın yeni cephesi artık dershaneler. Bu cephe, Cemaat açısından o kadar kıymetli bir cephe ki, var güçleriyle savunuyorlar. Hatta AKP içindeki güçlerini de kullanıyorlar.

Örneğin AKP Milletvekili İdris Bal’ın açıklamaları, hem savaşın hangi boyutta olduğunu göstermesi bakımından hem de hangi tür silahların çekilmiş olduğunu resmetmesi bakımından önemli. Bal, “dershaneler kapatılamaz, yer altına iner ve varlığını sürdürür” diyerek pes etmeyeceklerini belirtiyor. Hatta Bal, dershanelerin kapatılmasının teröre hizmet edeceğini bile söylemekten çekinmiyor.

Benzer ağırlıkta suçlamaları Erdoğancılar da yapıyor.

Ama en ağırını bizzat Fethullah Gülen dile getirdi ve Erdoğan için firavun, karun, tiran benzetmeleri yaptı!

ALTIN NESİL, KİNDAR NESİL KAVGASI

Peki dershaneler neden bu kadar değerli?

Kuşkusuz işin parasal boyutu var. Hatta Cemaatçilere istihdam sağlaması boyutu da var. Ama daha önemlisi dershanelerin Cemaat için karargâh olmasıdır, örgüt olmasıdır, altın nesil yetiştirme merkezi olmasıdır.

Cemaat için dershaneler, emniyete, mülkiyeye, yargıya, yani devlete girme ve yerleşme merkezleridir.

Erdoğan ise “paralel devlet” dediği Cemaat’in bu imkânını artık elinden almak istiyor.

Yani ortada aslında devlete egemen olma mücadelesi var: Gülen’in altın nesli mi, Erdoğan’ın kindar nesli mi?

EĞİTİMİN KARŞI-DEVRİMDEKİ ROLÜ

11 yıllık AKP iktidarında en çok değişen bakan, Milli Eğitim Bakanıydı. Ayrıca en çok bu bakanlığın programı değişti. Sınav sistemleri defalarca değişti. Okula başlama yaşları bile değişti.

Peki neden? Yukarıdan baskıyla toplum muhafazakârlaştırılırken, aşağıdan da “kindar nesil” yetiştirmek için.

Tamam, Kemalist Devrim bir karşı devrimle bastırıldı, Cumhuriyet 2007’de yıkıldı, kurumlar teker teker ele geçirildi ve dönüştürüldü. Peki ya toplum, halk, millet?

İktidar, yıktığı Cumhuriyet’in üzerine yeni bir rejim inşa ederken, aynı zamanda toplumu da dönüştürmeyi sağlayamazsa, kesin başarı elde edemez; muharebeleri kazanır ama savaşı kaybeder!

ANITKABİR’DE GÖRÜLEN İKTİDAR SEÇENEĞİ

İşte başta söylediğimiz siyaseten daha değerli olan asıl gerçeğe gelmiş bulunuyoruz.

Tamam, AKP ile Cemaat savaşıyor, tamam bir mevziyi ele geçirmek için kılıçları çekmiş durumdalar. Ama asıl önemli olan en son 10 Kasım’da, Anıtkabir’de ortaya çıkan iktidar seçeneğidir.

O seçenek belirdikçe, Cumhuriyet karşıtı koalisyon dağılmaktadır. O seçeneğin gücü sergilendikçe koalisyon ortakları birbirine düşmektedir.

Cumhuriyet’in yeniden inşası sürecinde, Türkiye açısından asıl önemli olan bu gerçektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Kasım 2013

, , , ,

Yorum bırakın

TAYYİPOKRASİ

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Barzani’nin televizyonu Rudaw TV’de şöyle diyor: “Bugün yaptıklarımızı 2003’te yapsaydık, partimiz kapatılırdı.”(Hürriyet, 12 Ekim 2013)

2003’te suç olan, bugün suç olmaktan çıkmadı kuşkusuz…

Bugün değişen, AKP’nin o suçu iddia edecek Cumhuriyet savcılarını ve o suçu karara bağlayacak hâkimleri ağır baskı altına almış olmasıdır. Hatta o koltuklara, suça suç demeyen savcı ve hakimleri oturtmuş olmasıdır.

Biliyorsunuz, AKP’nin bundan önceki 12 Eylül paketinde yer almıştı: Hâkim ve savcıları ağırlıklı olarak Erdoğan seçecekti, Danıştay üyeleri artırılarak Erdoğan’ın seçtikleri çoğunluk olacaktı, vs.

Demokrasi diye yutturmaya kalktıkları bu uygulamalar, kuşkusuz Tayyipokrasi rejiminin köşe taşlarıydı.

BAŞ YARGIÇ: ERDOĞAN

2003’te suç olan, bugün olduğu gibi, 2007’de de suçtu ve biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi o suçu saptadı, karara bağladı ama uygulayamadı. Zira 11 üyenin 6’sı buna cesaret etmiş ve fakat yine AKP’nin çıkardığı yasa nedeniyle artık 7 cesur adam gerekmekteydi!

Artık 6 cesur adam da yok, hatta Hüseyin Çelik, “Hüseyin Ç. Bir Ankara faciası” kıvamında yargıya el koyduklarını da Rudaw TV’de açık açık söylemektedir: “Şimdilik PKK ve KCK’lilerin serbest bırakılması mümkün değildir. PKK silahı bırakırsa biz de bu konuyu konuşuruz.” (Hürriyet, 12 Ekim 2013)

Hâkim adına konuşan, hâkim adına şimdiden karar veren ve PKK ile açıkça pazarlık yapan bu kafa, Balyoz davası nedeniyle Yargıtay’a yapılan eleştirilere ise “demokrat” maskesiyle karşı çıkabiliyor: “Yargımıza bu şekilde yaklaşımı yakıştırmamalıyız.” (Hürriyet, 12 Ekim 2013)

TAYYİPOKRASİ’NİN KORKUSU: MİLLİYETÇİLİK

Artık Tayyipokrasi rejimindeyiz ve bu rejimde cehalet ile tehdit yan yanadır. Kanıtı ise Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Artık ulusalcı mulusalcı yok, millet gerçeği var” sözleridir. (12 Ekim tarihli gazeteler)

Ulusalcılığın ve dolayısıyla ulusun olmadığını ama milletin olduğunu söyleyebilmeyi, dilde karşı-devrim diye bile adlandıramıyoruz. Ama anlıyoruz ki, Atlantik’in dayattığı ve daha önce Henri BarkeyFethullah Gülen ikilisi tarafından dile getirilen “ulusalcılıkla mücadele”  artık Tayyipokrasi rejiminin önündeki tek hedeftir.

Zira Tayyipokrasi bilmektedir ki, kesin hâkimiyet, ancak ulusalcılığı-milliyetçiliği alt ederek sağlanır!

Bu nedenle ulusun, “artık ulusalcılık mulusalcılık yok” diyen Tayyip Erdoğan’a 29 Ekim’de yanıt verecek olması, artık daha da dikkat çekici bir gelişme olarak tarihteki yerini alacaktır.

ABD GEZİ’NİN DEĞİL, AKP’NİN ARKASINDA

Tayyipokrasi sadece cehalet ve tehdit rejimi değildir elbette. Aynı zamanda bir korku rejimidir ve korktuğu için kokutmaya çalışan bir rejimdir.

Bunun yeni kanıtı ise Bakan Ali Babacan’ın ABD’de ettiği şu laflardır: “Bazı arzular, istekler, endişeler, korkular dile getirdiler. Onları daha iyi anlamaya konsantre olduk.”

Acaba Babacan ve bekçisi olduğu Tayyipokrasi rejimi kimi daha iyi anlamaya konsantre oldu? Onu da Bugün gazetesi başlıktan vermiş: “Gezi gençliğini anlamaya çalışıyoruz.” (Bugün, 12 Ekim 2013)

Gençliğe Türkiye’de zulmeden AKP’nin, ABD’de anlamaya çalışması sadece mizaha örnek değildir, aynı zamanda şu gerçeği kanıtlar: İddia etikleri gibi Gezi eylemlerinin arkasında faiz lobisi, Yahudi lobisi ve ABD yok, Zira ABD, hesap verdikleri makam olarak kendilerinin arkasındadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2013

, , , ,

Yorum bırakın

İRAN KARŞITLIĞININ PERDE ARKASI

Önce “Yeni Taraf” diye haklı bir unvan kazanan “Yeni Türkiye” gazetesi haber yaptı: “İran’ın böcekleri Başbakanlık’ta” (Türkiye, 17 Eylül 2013).

Doğru, böcek vardı. İki kadın da vardı. Hatta soruşturma da vardı. Ama İran yoktu! Birkaç gün tartışılan haber “aşk meselesiymiş” denilerek kapatıldı.

Ardından Hürriyet’in manşeti geldi: “İran turuna ajan sorgusu” (Hürriyet, 25 Eylül 2013). Habere göre götürüldükleri İran’da 20 gün boyunca dini eğitim verilen 25 çocuk, dönüşte Ağrı’da ajanlık sorgusuna çekilmişti.

Aynı gün Vatan’ın internet sitesi de “flaş flaş” diyerek şu başlığı attı: “O ülke İran çıktı”(gazetevatan.com, 25 Eylül 2013). Vatan’ın iddiasına göre MGK’nin 28 Şubat toplantısında adı gizlenen ve rejim aleyhinde faaliyet yürüten ülke İran’dı.

Haber doğru değildi, zira İran’ın ismi gizlenmiyor tersine o yıllarda sürekli Türkiye’de rejimi yıkma faaliyetlerinde bulunmakla suçlanıyordu. 28 Şubat’ın Truva atlarının rol aldığı bu İran düşmanlığı kampanyası aslında 1993’te başlamış ve Gladyo cinayetleri Tahran’a yıkılmaya çalışılarak, Atatürkçüleri İran karşıtı bir çizgiye çekmeye çalışmışlardı!

CEMAAT’İN İRAN KARŞITLIĞI

Kuşkusuz bir haftaya sığdırılan bu üç İran karşıtı haberin mutlaka özel bir anlamı olmalıydı:

Cemaatin gazetecilerinden Nuh Albayrak’ın Yeni Türkiye gazetesinin başına geçmesi ve Taraf’tan ayrılanlarla bir ekip kurmuş olması “İran böceği” haberine salt Cemaat düzleminde bile bir anlam katıyordu. Zira Cemaat okullarına topraklarında kesinlikle izin vermeyen İran Fethullah Gülen’in hep hedefindeydi…

Ancak meseleye Hürriyet ve Vatan’ın da bulaştırılmış olması, konuyu Cemaat düzleminden daha ileriye taşıyordu… Peki, o düzlem neydi? Gelin en iyisi işe olguları sıralayarak başlayalım:

OBAMA İRAN’A EL UZATTI

İlginçtir, Yeni Türkiye’nin haberinden iki gün önce ABD Başkanı Barack Obama İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile mektuplaştıklarını açıklamıştı (AP, 15 Eylül 2013). Ruhani bir hafta sonra BM toplantıları için New York’a gidecekti ve ikilinin 30 yıl sonra ilk kez görüşen liderler olarak tarihe bile geçebilecekleri konuşuluyordu.

Yine BM toplantıları için New York’a yola çıkan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Suriye’de İran’sız çözüm olmaz” mesajları Obama’nın başlattığı yeni duruma “uyum” anlamına geliyordu.

New York’taki BM oturumları sırasında gerçi Obama ile Ruhani görüşmedi ama ilk kez ABD heyeti, İran lideri konuşurken salonu terk etmedi ve dinledi! Üstelik İsrail heyeti salonu terk etmişken…

Öte yandan Obama konuşmasında “İran’da rejim değişikliği istemediklerini” özellikle vurguladı. Ruhani de Obama’nın jestlerine olumlu yanıt verdi ve “Batı’yla anlaşmak istediklerini” ve “ABD ile farklılıklarının yönetilebilir olduğunu” açıkladı. (Washington Post, 25 Eylül 2013)

Diğer yandan Obama ile Ruhani’nin görüşmemesi ya da tokalaşmamasının İran tarafından kaynaklandığı, ABD’nin görüşmeye daha istekli olduğu da ortaya çıktı. Örneğin üst düzey ABD’li yönetim yetkilisi, “İranlılar bu aşamada el sıkışmanın kendileri için çok karmaşık olduğunu bize ilettiler” dedi (Hürriyet Planet, 25 Eylül 2013). Örneğin Reuters’e konuşan bir ABD’li yetkiliye göre Obama ile Ruhani’nin görüşmesine itiraz, ABD’den değil, İran heyetinden geldi. (Rusya’nın Sesi, 25 Eylül 2013)

ERDOĞAN LORDLARLA, GÜL MONROE’CÜLERLE

Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? Açık ki, ABD iç hesaplaşmaları ve hâkimiyet mücadelesi sadece Suriye politikasına değil, İran’la ilişkilere de yansımış durumda. Daha önceki makalelerimizde incelediğimiz gibi ABD’deki “savaş lordları” ile “yeni Monroe’cüler” kıyasıya mücadele etmektedir.

Yeni Monroe’cüler yani “geri çekilmeciler” ABD’nin geleceğinin Ortadoğu’daki bir savaştan değil, diplomasiden, akıllı güçten ve içeriye yönelerek ekonomiyi yeniden büyütmekten geçtiğini savunuyorlar. Cumhurbaşkanı Gül’ün açıklamaları, bu ekibe yaslandığını ortaya koyuyor.

“Savaş lordları” ise her halükarda savaşların ABD’ye yarayacağını savunarak Suriye’ye hemen savaş ilan edilmesini istiyor. Başbakan Erdoğan işte bu ekibe, kökleri Cumhuriyetçiler ve Neo-Con’lar olan bu kesimlere yaslanıyor.

İlginç olan CHP heyetinin de ABD’de Erdoğan’ın yaslandığı “savaş lordlarını” temsil eden kuvvetlerle görüşmüş olmasıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Eylül 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE ERDOĞAN VE GÜL FARKI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Suriye’yle ilgili son günlerde üst üste yaptığı açıklamalar, Çankaya’nın hükümetten farklı düşündüğünü ortaya koydu.

GÜL: İRAN DIŞLANAMAZ

Örneğin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’de açık açık savaş isterken, hatta TBMM’yi yok sayarak, “kurulacak her türlü koalisyonda rol almaya hazır olduklarını” ilan ederken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tersini söylüyor ve “Türkiye’nin herhangi bir savaş arzusu yoktur” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Washington ile Moskova’nın uzlaştığı “diplomasiye” itiraz ederken, Gül diplomasinin tercih edilmesini memnuniyetle karşılıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Suriye’de Esad’ı açık açık hedef alırken, Gül BM toplantıları için gittiği New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamada, “iç savaş” yaşandığını belirttiği Suriye’de taraflardan birine özel bir vurgu yapmıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi’ni desteklediği herkesin bildiği bir sır iken, Gül “El Kaide tehlikesinin farkındayız” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad yönetimini desteklediği için açıkça İran’ı suçlamış ve karşısına almışken, Gül New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamalarda yeni bir çıkış yapıyor ve “Suriye çözümünde İran’ın dışlanamayacağını” belirtiyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Cenevre sürecine ayak sürerken, Gül Cenevre’ye destek veriyor ve yetinmeyerek Cenevre’de başarının Rusya ve İran’ın çözüme angaje edilmesinden geçtiğini vurguluyor.

ERDOĞAN BOP’ÇU, GÜL PASİFİKÇİ

Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? İnceleyelim:

Tıpkı Erdoğan ile Fethullah Gülen’in karşı karşıya gelmesinin nedeninde olduğu gibi, Erdoğan ile Gül’ün ayrışmasında da iç nedenler dışında bir de dış neden vardır.

O dış neden, ABD’deki bölünmeden kaynaklanmaktadır: ABD hâkim sınıfları FBI’in CIA Başkanlarını sorguladığı, CIA başkanlarının “gönül ilişkisi” üzerinden tasfiye edildiği, Pentagon’da görevden almaların hızlandığı, Beyaz Saray’da beklenmedik istifaların geldiği bir yoğunlukta çarpışmaktadır.

16 Mayıs 2013 tarihli “Erdoğan BOP’çu, Gülen Pasifikçi” başlıklı incelememizde bu bölünmeye işaret etmiştik. Şimdi benzeri Erdoğan ile Gül arasında yaşanıyor.

Yani BOP’çu Erdoğan ile Pasifikçi-Obamacı Gül karşı karşıya geliyor.

AYRIŞMANIN İÇEREYE YANSIMASI

Peki ya içerideki nedenler? Daha doğrusu Washington’a dayanan bölünmenin içeriye nasıl yansıdığını da gelin özetle inceleyelim:

1. Gül, Obama’nın mecbur kaldığı “Suriye’de önce diplomasi” tercihine destek vererek, açık açık Washington’a Erdoğan’dan farklı olduğunu ve rol talep ettiğini göstermiş oluyor.

2. Gül Suriye’de Erdoğan’dan farklı konumlanarak, Gülen’le aynı cephede olduğunu sergilemiş oluyor.

3. Gül ile Gülen, ana muhalefet partisinin izlediği Suriye politikasına daha yakın durarak, ABD’ye “iktidar olabilecek toplam gücümüz var” mesajı vermiş oluyor.

YEDEĞE VURGU, ERDOĞAN’A YARAR

Ancak Washington’un Gül-Gülen ittifakının Kılıçdaroğlu ile bir cephe kurarak Erdoğan’a karşı rakip olabileceğini çok gerçekçi görmediğini düşünüyoruz. Zira Türkiye iç politikası üzerine tezler üretilen düşünce merkezleri, bu konuya henüz eğilmiyor.

Gül-Gülen ittifakı ile Kılıçdaroğlu’nun bir cephede buluşturulması Washington açısından ancak bir yedek plan olabilir ve o planın da hedefi iktidar olmaktan ziyade iktidarı terbiye etmektir!

Yani ABD, Erdoğan’ı istediği çizgide tutabilmek için bu yedek planıyla ara ara tehdit edecektir. Geçmiş dönemler, geride kalan hükümet senaryoları buna işaret etmektedir.

Dolayısıyla ABD’nin esas planını değil de, yedek planını hedef almak, Erdoğan kuvvetlerini tahkim edecek ve AKP içinde safları sıklaştıracaktır. Sonuç olarak da Erdoğan’a yarayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2013

, , , ,

Yorum bırakın

CEMAATİN PARTİLEŞMESİ – PARTİNİN CEMAATLEŞMESİ

AKP hükümeti ile Cemaat arasındaki yarı-açık savaş, Sabah ile Zaman gazetesi yazarları arasındaki polemiklerle yeni bir aşamaya sıçradı. Özetleyelim:

Önce Mehmet Barlas “Cemaatler sivil toplum değildir” diye yazdı (Sabah, 6 Ağustos 2013). Hüseyin Gülerce ertesi gün “Hizmet hareketinin bir ‘dini cemaat’ olmadığını” savundu (7 Ağustos 2013). Ardından Mehmet Barlas “gücünü abartanların (Cemaat) ancak gerçek güçlü (AKP) öfkelenene kadar gösteri yapabileceğini” yazarak cemaati uyardı (Sabah, 10 Ağustos 2013). Mümtazer Türköne tehdide tehditle yanıt verdi ve “parti mezarlığına intikal eden çok sayıda parti bulunduğunu” belirterek, “partilerin değil, cemaatlerin geleceğe kalacağını” yazdı (Zaman, 11 Ağustos 2013).

ÇATIŞMANIN KAYNAĞI

AKP ile Cemaat’in son iki yıldır çarpışması kuşkusuz çok önemli. Daha önce bu köşede birkaç kez değindik. Özetleyelim:

1. 11 yıl önce koalisyon kuran Erdoğan ile Fethullah Gülen, iktidar zayıfladığı ve inişe geçtiği için çarpışıyor. İnişi görerek kazandığı mevzileri korumaya çalışan Cemaat’in hamleleri, Erdoğan’ı ürkütüyor ve bu nedenle o hamleleri “devlet içinde devlet” şeklinde niteliyor.

2. ABD’nin dünya çapında inişe geçmesi iç çelişmelerini büyütüyor. Hâkim sınıflar arasındaki bu çelişmeler, Washington’dan başlayarak müttefik ülkelerdeki aktörlere kadar uzanıyor. ABD’deki bu iç çarpışma Erdoğan ile Gülen arasındaki çarpışmayı besliyor.

“7 Şubat” operasyonu ile zirve yapan bu çarpışma, yukarıda da özetlediğimiz gibi şimdi şu iki konu üzerinden yürütülüyor: 1. Parti mi, Cemaat mi? 2. Cemaatler Sivil Toplum Kuruluşu mudur?

ESKİ VE YENİ KURUMLAR

Bu konunun berraklaştırılması için önce bazı saptamalar yapmalıyız:

1. Her üçü de, yani Parti, Cemaat ve Sivil Toplum Kuruluşu, toplumsal örgütlerdir.

2. Bu üç toplumsal örgütlenme modellerinden Cemaat feodal sistemin, Parti ve Sivil Toplum Kuruluşu ise esas olarak kapitalist sistemin örgütlenme modelidir.

3. Sivil Toplum Kuruluşları, milli devletlerdeki “Demokratik Kitle Örgütlerinin” yerini alması için 80’lerde, Yeni Dünya Düzeni koşullarında rüzgârı estirilen yeni bir örgütlenme modelidir.

4. Partiler, sınıfsal ortaklığı ve ideolojik birlikteliği bulunan kesimlerin siyaset yapma ve iktidar olma aracıdır. Demokratik Kitle Örgütleri ise belirli bir konuda aynı amacı paylaşan insanların bir araya geldiği ve esas olarak o konu ve alanda ama genel olarak da her alanda, siyaseti denetleyen, itiraz eden ve öneriler üreten bir örgütlenme modelidir.

Sivil Toplum Kuruluşları ise kendi alanında faaliyet üreten ve siyasetin alanına pek girmeyen yapılardır. Ancak Sivil Toplum Kuruluşları, Türkiye’de güçlü bir Demokratik Kitle Örgütü geleneği olduğu ve oradan tam olarak kopamadığı için, genel olarak karma bir yapıya dönüştü.

CUMHURİYET YURTTAŞI MI, CEMAAT MÜRİDİ Mİ?

Tüm bu saptamalar ışığında ortaya çıkan sonuçlar ise şunlardır:

1. Partiler ve Sivil Toplum Kuruluşları günümüze, fakat Cemaatler eskiye aittir. O nedenle de Cumhuriyet kurulurken ve kurucular milli bir devlet inşa ederken, feodalizme ait bu yapıları yasaklamış ve tasfiye etmeye çalışmıştır.

Çünkü hilafetin ve saltanatın olduğu bir rejimde cemaatler ve tarikatlar yasaldır fakat parlamenter demokrasilerde, milli egemenliklerde bu yapılar yasadışıdır! Ve zaten mücadele de cumhuriyet ile hilafet, millet ile ümmet ve vatandaş ile mürit arasındadır.

2. Milli devleti yıkmak ve Kemalizm’i tasfiye etmek isteyen emperyalizmin, 30 yıldır, önce Türk-İslam sentezini ardından da Ilımlı İslamcılığı Türkiye’de egemen kılmaya çalışması, bu eski yapıları yeniden “yasal alana” çıkartmıştır.

Bu nedenle Said’i Nursi’nin ismi okullara verilmeye başlamış, evi devlet eliyle açılmıştır. Bu nedenle “bir de ulemaya soralım” cümleleri başbakanlık koltuğundan seslendirilmiştir. Bu nedenle “muhafazakâr otellerde” müzisyenler paravan arkasına gizlenmiştir.

Milli iradenin çıkarlara göre yorumlandığı ve popüler olduğu şu günlerde özellikle belirtelim: Partilerin liderleri kongrelerde parti üyelerince ve Sivil Toplum Kuruluşlarının yönetimleri üyelerince seçilir fakat cemaat liderleri müritlerce seçilmez! Parti ve STK’lerde denetim ve disiplin kurulları en tepeyi denetler fakat müritler cemaat liderini asla sorgulayamaz!

Tek başına bu bile Cemaatlerin Sivil Toplum Kuruluşu olmadığını ve olamayacağını ortaya koyar!

Fakat Ilımlı İslamcılığın etkin olduğu koşullarda asıl sorun, cemaatlerin partileşmesi ve partilerin işleyiş bakımından cemaatleşmesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ağustos 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN TIKANDI, AÇILIM BİTTİ

BOP Eş Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin önüne koyduğu bir numaralı görevi şu sözlerle tarif etmişti: “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde bir merkez yapacağız.” (Kanal D, 14 Şubat 2004)

Diyarbakır nasıl merkez olacaktı? ABD Irak’ı iki kere işgal ederek Erbil merkezli bir devletçik kurmuştu zaten. AKP, ABD adına Suriye’de Esad’ı yıkarak, Kamışlı merkezli ikinci bir devletçiğe aracılık edecek, ardından Erbil ile Kamışlı birleşerek, Kürdistan Akdeniz’e açılmış olacaktı. Sonra bu yapı ile “demokratik özerklik” ilan edilen Türkiye’deki parça birleşecek, ortaya Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan çıkacaktı.

Bu projenin gerçekleşebilmesi için AKP’nin hem içeride hem de dışarıda yapması gereken ödevleri vardı. İçeride PKK’yle masaya oturmak ve Kürt Açılımı yapmak gibi… Dışarıda Suriye’ye terör ihraç etmek, Kuzey Irak’ı himaye etmek, Sünni mezhepçiliği üzerinden İran’ı kuşatmak ve yalnızlaştırmak, Ortadoğu’ya “model” olarak İhvan diktatörlükleri kurmak…

Erdoğan ve kurmayları, bu projeyi AKP tabanına yutturabilmek için Osmanlıcılık oynadılar. Davutoğlu “100 yıl sonra yeniden buluşmak” diyerek anlatıyordu projeyi… Elbette Osmanlıcı değillerdi; Neo-Osmanlıcı’ydılar, yani BOP’çu!

Erdoğan’ın bu projedeki iş arkadaşları şu isimlerden oluşuyordu: Türkiye’den Öcalan ve Fethullah Gülen. Irak’tan Allawi, Haşimi, Barzani ve Karayılan. Suriye’den El Hatip ve Salih Müslim. Mısır’dan Muhammed Mursi. Katar’dan El Tani. Lübnan’dan Hariri.

Erdoğan önce Bush’un “stratejik ortağı” olarak, ardından da Obama’nın “model ortağı” olarak bu ekipten ve işlerden sorumluydu. Yani Erdoğan Atlantik cephesinin Ortadoğu koordinatörüydü.

Peki, şimdi durum ne?

IRAK’TA BARZANİ SAF DEĞİŞTİRDİ

Atlantik cephesi, Irak’ta Allawi’yi başbakan yapmaya çalıştı. Hatta kabine üyeleri Ankara’da Davutoğlu’nun evinde belirlendi. Ama güçleri yetmedi. Irak’ta Maliki kazandı. Erdoğan ve ekibi daha sonra Haşimi üzerinden Irak’ta saray darbesine soyundu. Ancak Talabani’nin de katkısıyla oyunları bozuldu, maskeleri düştü. Son olarak Erbil’i Bağdat’tan koparma hamlesine soyundular ve fakat yine başaramadılar!

Maliki “Irak’ın birliğini yeniden oluşturmak” için gerekirse silaha başvuracağını Dicle Ordusu kurarak Barzani’ye gösterdi. Moskova ise Suriye’ye peşmerge sevk eden Barzani’yi açık bir şekilde tehdit etti. Ve Barzani mecburen saf değiştirdi.

Maliki ve Barzani’nin hafta sonu Bağdat’ta bir araya gelmesi, hem Irak’ın birliği demekti hem de Esad’ın doğu cephesinin rahatlaması demekti. Ama hepsinden önemlisi Erdoğan’ın yenilgisi demekti!

SURİYE KURTULUŞ SAVAŞINI KAZANIYOR

2 yıl önce AKP hükümetinin 15 gün ömür biçtiği Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bugün çok daha güçlü. Birkaç ay önce Obama’nın zorlamasıyla Erdoğan ve Netenyahu Suriye hedefli olarak barışmış ve Esad kuzeyden sonra güneyden de kuşatılmıştı.

İsrail Golan tepeleri üzerinden ve hava uçuşlarıyla saldırıya geçmiş, güney cephesinin doğu kanadında ise ABD ile Ürdün küçük manevralar yaparak hazırlıklara başlamıştı. Güney cephesinin gerisindeki Mısır ise son olarak Esad’a karşı cihat ilan etmişti!

Önce Hizbullah’ın devreye girerek İsrail’i yavaşlatması, ardından da Mısır’da Mursi’nin devrilmesi güney cephesini dağıttı! Ürdün de kısa bir süre içerisinde pozisyon değiştirecektir.

Doğu cephesindeki son durumu Irak konusunda işlemiştik. Esas cephe ise AKP’nin abandığı kuzey cephesiydi. Üç dört ay önce Şam’ın dış mahallelerine kadar inebilmiş olan teröristler bu süreç içerisinde adım adım kuzeye sürüldü. Suriye devleti önce Halep’i sonra da Homs’u teröristlerden temizledi ve sınıra doğru ilerlemeyi sürdürüyor. Koltuğunu koruma manevralarıyla uğraşan Erdoğan’ın ise Esad’a karşı hamle yapacak hali yok!

Davutoğlu’nun koordine ettiği SUKO ve Özgür Suriye Ordusu’nun “Ramazan’da ateşkes” çağrısı yapmak zorunda kalması, bu cephedeki durumu en açık şekilde ortaya koyuyor!

ABD KAYBETTİ, ERDOĞAN KAYBETTİ, PKK KAYBETTİ

Peki, tüm bunlar ne anlamına mı geliyor?

1. ABD’nin Büyük Kürdistan projesi çöktü. Basra’dan Doğu Akdeniz’e Kürt Koridoru kurmak hayal oldu.

2. Barzani’yi yanında tutamayan, Esad’ı deviremeyen, Mursi’yi iktidar yapamayan AKP hükümeti, bölgede yalnızlaştı. Erdoğan’ın yönettiği Türkiye, tüm komşularıyla ve hatta komşularının komşularıyla sorunlu hale geldi.

Peki, şimdi ne olacak? Esad güçlenince yeniden “üçüncü yol” diyerek Suriye’de pozisyon değiştiren PKK, benzerini Türkiye’de de yapabileceğinin sinyalini verdi. Murat Karayılan’ın yerine Cemil Bayık’ın geçmesi bu nedenle önemli.

Gezi eylemleri PKK-BDP içinde yeni bir tartışma başlattı; müzakere yürüttükleri AKP, masadan her an düşebilirdi… Bu nedenle “Açılım tıkandı” diyerek AKP’yi somut adımlar atmaya zorluyorlar. AKP düşmeden, yeni kazanımlar peşindeler.

Ama Türkiye artık şu gerçeği yaşamaktadır: Tıkanan Açılım değil, aslında Erdoğan’ın gücüdür; daha doğrusu Erdoğan’a o gücü veren ABD’dir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

LİCE OLAYININ PERDE ARKASI

Önce şu iki gerçeği saptayalım: Birincisi; ortada bir ölümüz ve 10 yaralımız varsa, hiç tartışmasız kolluk kuvvetlerinin müdahale tarzında büyük bir yanlışlık vardır. Olay bu yönüyle hızla soruşturulmalıdır. İkincisi; karakolun ek inşaatına yönelik bir süredir devam eden bu tepkilerin bu noktaya gelmeden neden çözülemediği, tekrarından sakınmak için masaya yatırılmalıdır.

Ancak meselenin esas yönü siyasi yönüdür ve o noktayı aydınlatmak hem kışkırtmayı açığa çıkarır hem de kışkırtanların halklar nezdinde yaratmak istediği tabloyu bozar. Siyasi boyut için yapacağımız incelemedeki parametreler ise şunlardır: ABD, AKP, PKK, Cemaat, Halk, Haziran Ayaklanması, Kemalist örgütler…

 ‘HÜKÜMET İSTİFA’DAN ‘ÇÖZÜM’E

27 Mayıs’ta başlayan eylemler 1 Haziran’da halk hareketine dönüştüğü anda ABD şu stratejiyi benimsedi: “Halk hareketinin önüne geçemeyiz ama anti-Amerikancı olmasını engelleyelim.” Washington’un 15 günde 17 “sıcak” mesaj yayınlamasının sebebi bu stratejidir.

AKP Taksim’i polis şiddetiyle zapt edince ABD ikinci bir stratejiye, “Hükümet istifa” hedefli halk hareketinin yatağını değiştirmeye yöneldi. Halk hareketinin “hükümet istifa” noktasından adım adım “çözüm” hedefine yöneltilmesine uğraştı. Böylece hükümet bir süre sonra yıkılsa bile, çok önemli “bölünme” kazanımları elde edecekti. O nedenle şu hızlı trafiği yaşadık:

1. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone AKP Genel Merkezi’nde Erdoğan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan’la görüştü ve ardından “çözüm” için Doğu ve Güneydoğu’ya tur düzenledi.

2. Aynı günlerde 30 AKP milletvekili de “çözüm” ziyaretleri gerçekleştirdi.

3. TÜSİAD Cizre’de “çözümün ekonomisi” toplantısı yaptı.

4. Obama Erdoğan’ı arayıp Gezi’yi ve Açılım’ı konuştu.

5. BDP heyeti İmralı’ya gitti ve Öcalan’ın “2. Aşamaya geçtik” mesajıyla döndü.

6. Fethullah Gülen “anadilde eğitime” destek açıklaması yaptı.

7. Erdoğan Akil Adamlar’la buluştu ve raporlarını aldı.

8. BDP “alanlara, meydanlara, parklara” inme kararı aldı ve “hükümet adım at” kampanyası başlattı.

PKK: DOĞU’DA OTORİTE BENİM!

Lice’de halkın karakola yürümesi ve jandarmanın ateş açması işte bu gelişmelerin yaşandığı düzlemde oldu.

İki konuyu daha hatırlatmak, daha nesnel bir inceleme için şarttır:

1. Lice olayından birkaç gün önce PKK Cizre’de “Asayiş Teşkilatı” kurdu. PKK’nin servis ettiği görüntü ve fotoğraflara göre tek tip üniformalı Asayiş Teşkilatı önce yetkililerden diploma alıyor, sonra da kameralar eşliğinde göreve çıkıyor: Yolda araçları durduruyor, kimlik ve ehliyet soruyor…

Öcalan’ın talimatıyla oluşturulması hedeflenen “öz savunma gücü” tam da budur. PKK’nin ilan ettiği “demokratik özerkliğin” dayanacağı kuvvet de budur! Özetle dağ gerillası şehre inmiş ve asayiş teşkilatı olmuş da diyebiliriz!

2. Gelelim Lice’deki karakol meselesine… Şu bilgiler önemli: Diyarbakır’daki 15 karakolun 9’u “çözüm” süreci nedeniyle kapatıldı, 6’sında ise yenileme ve ek bina yapma çalışmaları sürüyor. Ancak karakolların geçiş yapan PKK’lileri bile görmezden geldiği son altı ayın şartlarına rağmen, örgüt kalanların da kapatılması için ısrar etmiştir.

Hatta son olarak bu talep “Akil Adamların” da talebi haline getirilmiştir!

Zaten var olan bir karakola ek bina yapılmasını protesto etmenin mantığını karakola yürüyen köylülerimiz değil ama onları kışkırtan Akil Adamlar ve PKK-BDP mutlaka açıklamalıdır.

Bu verilerden hareket edildiğinde ortaya çıkan çıplak gerçek, PKK’nin “Lice’ye karakol yaptırtmam. Cizre’de otorite benim.” diyerek egemenlik alanı oluşturmaya çalıştığıdır. PKK’nin Açılım ortağı AKP’ye “batıda sen, doğuda ben otoriteyim” mesajı verdiği anlaşılmaktadır!

Bu gerçeğin üzerinden atlayarak ve meseleye salt adli, idari, kolluk baskısı gibi kavramlar üzerinden bakarak, gerçeğin sadece bir bölümünü görmüş ve eksik çözümleme yapmış oluruz.

AKP VE PKK LİCE YORUMUNDA ORTAK

İktidarın Lice olayından sonraki tavrı da oldukça öğreticidir. AKP sözcüsü Hüseyin Çelik Lice’yi “çözüm istemeyen ulusalcıların işi” diyerek suçladı. PKK yöneticilerinden Beritan Dersim de, tıpkı AKP gibi, saldırının çözüm sürecine vurulan bir darbe olduğunu söyledi!

Öte yandan olayın yaşandığı akşam AKP’li bakanların twitter’da “diren çözüm” diye başlık açarak mesajlar yayınlamaları da oldukça çarpıcı ve öğreticidir.

Sonuç olarak hem AKP’nin hem de PKK’nin “ortak” açıklamaları, ABD’nin halk hareketini “hükümet istifa” noktasından “çözüme” taşıma gayretiyle uyumludur!

PKK ve BDP’nin önce “hükümet adım at” kampanyasını başlatması ardından da aynı akşam Lice olayından sonra “devlet halkı katletti” diyerek tabanını, liberal kesimleri, örgütsüz kitleyi parklarda “diren barış” hedefine yöneltmesi, AKP’nin “diren çözüm” çabalarıyla uyumludur!

Çok açıktır: Lice olayı, ABD-AKP-Cemaat-PKK dörtlüsünün Haziran Ayaklanması’nı Açılım’la boğma girişiminin devamıdır!

PKK’NİN GEZİ POLİTİKASI  

PKK ve BDP’nin Gezi konusundaki tutumlarını anımsamak da Lice olayını çözümlenenin bir başka yoludur.

Hem PKK hem de BDP en başından itibaren Taksim’de gelişen halk hareketine karşı çıktı. Zira halk “hükümet istifa” diye bağırıyordu, oysa PKK ve BDP hükümetle masaya oturmuştu.

Zaten BDP grup başkanvekili İdris Baluken de Taksim’de ulusalcılarla yan yana olamayacaklarını ilan etmişti. Başbakan vekili Bülent Arınç bu açıklama nedeniyle BDP’ye teşekkür etmişti.

Peki ya Sırrı Süreyya Önder? BDP’lilere göre Önder, kişisel olarak eylemlere katılıyordu. Hatta ilerleyen günlerde Sırrı Süreyya Önder, Gezi eylemlerine mesafe koyan, hükümeti yıpratamayacaklarını açıklayan Ahmet Türk’le de tartışmıştı.

Tüm bu süreçte yaşanan kırılma ise Öcalan’ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” mesajıydı. O ana kadar “Gezi çözüme karşı” saptaması yapan Öcalan, Hakan Fidan’ın talebi üzerine BDP’yi Taksim’e girmeye çağırmıştı. Böylece Apo posterleri açılacak ve hem kitle alandan soğutulacak hem de Erdoğan’a kürsülerde bunu diline dolama fırsatı sağlanacaktı!

Taksim’de alanlara çıkan PKK-BDP’nin Diyarbakır’da Gezi’ye destek eylemine katılmaması aslında tezgahı tüm çıplaklığıyla açıklamaktadır.

“Gezi çözüme karşı” noktasından “Gezi’ye çözümü dayatma”, “çözümle Gezi’yi bölme”, “çözümle Gezi’yi asıl hedefinden uzaklaştırma” siyasetinin asıl sahibi kuşkusuz PKK ve BDP değil, ABD’dir.

AKP-PKK ORTAKLIĞI BARIŞ GETİRMEZ

Son olarak bir noktaya daha değinmeliyiz:

Pek çok olay gibi Lice olayı da göstermiştir ki, ABD, AKP ve PKK ile Kürt sorunu gerçek anlamda çözülmez ve gerçek barış gelmez! Çünkü ABD’nin çözümü halklar yararına değil, kendi çıkarına uygundur ve bölgenin yeniden dizayn edilmesini, sınırların yeniden çizilmesini hedeflemektedir!

Dolayısıyla halk hareketinin “hükümet istifa” hedefine sarılmak, artık dünden daha acildir ve önemlidir! Halk hareketi, Türk’üyle, Kürt’üyle, Alevi’siyle, Sünni’siyle, yani sistemin ayrıştırarak denetlemeye çalıştığı tüm bileşenleriyle geleceğine sahip çıkmalıdır, çıkmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Haziran 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: