Posts Tagged AKP

REFERANDUM DEĞİL, KONFEDERASYON PAZARLIĞI YAPILIYOR

AKP ile PKK arasında ortaya çıkan referandum pazarlığı, salt anayasa değişikliğine “evet” demeyi kapsamıyor. Pazarlığın esasını, “federasyon Anayasası” oluşturuyor. Ama bu alt pazarlığın üstünde, ABD ile Türkiye arasında, Irak’ın kuzeyi merkezli “konfederasyon” pazarlığı yapılıyor.

Öcalan’ın PKK ve BDP’ye “demokratik özerkliğe ibadet eder gibi sarılın” (Öcalan demokratik özerkliğin esaslarını açıkladı, ANF, 20 Ağustos 2010) mesajı da, işte bu üst pazarlıkta rol alma hedefine yöneliktir.

Bu pazarlıkları açacağız. Ama gelin bu analiz için gerekli olan soruları yöneltelim önce:

1.. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, daha iki ay önce hükümet “PKK’nın arkasında İsrail var” derken, ne oldu da İsrail’i akladı ve PKK’yı iki Avrupa ülkesinin yönlendirdiğini açıkladı?

2.. Güneydoğu’da temaslar yapan Alman heyetinin “PKK diyaloga dahil edilmeli” çağrısı ne anlama geliyor?

3.. ABD Irak’tan gerçekten çekiliyor mu? ABD’nin Irak’la işi bitti mi?

4.. Hanefi Avcı neden cemaati hedef alan bir çıkış yaptı? Deniz Baykal, kaset olayında neden cemaati aklamış ve sadece hükümeti suçlamıştı?

5..Sahte darbe  belgesinin aradan bunca zaman geçtikten sonra, “AKP’den Edelman’a, oradan John Kunstadter ve Faruk Demir yolunu izleyerek TSK’ya gittiği” bilgisi neden piyasaya sürüldü?

6.. Washington’un, Ankara’ya gönderilecek bir büyükelçi üzerinde bile uzlaşılamaması ve bazı kalemlerin, ABD’nin AKP’ye mesafe koyduğu şeklindeki yorumları ne anlama geliyor?

Analizimize yön verecek bu temel soruların ardından yanıtlara geçelim:

AKP-PKK PAZARLIĞI

AKP ve PKK-BDP, aynı projenin alt bileşenleri olmaları nedeniyle, nesnel olarak aynı cephede yer almaktadırlar. Karşıt durumlar oluştuğunda da pazarlıklarla her iki kuvvet yeniden aynı cepheye sürülmektedirler. Bu pazarlıklardan en önemlileri şunlardı:

— Hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, AKP’nin “Kandil ve İmralı” ile görüştüğünü söyledi. (Sanem Altan Röportajı, Vatan Gazetesi, 26 Eylül 2009). Zaten Çandar, en başında beri meseleyi “iki Abdullah”ın çözeceğini savunuyordu. (Cengiz Çandar, Çankaya’daki Abdullah-İmralı’daki Abdullah-Kürt sorununda iyi şeyler olacak, Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)

— Açılım Koordinatörü İçişleri Bakanı Beşir Atalay 20 Ekim 2009 günü yaptığı açıklamada,  Öcalan’ın talimatıyla Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye gelen birinci barış grubuyla ilgili olarak, “eve dönüş, demokratik açılım sürecinin bir safhası, planın bir parçası” dedi. Ki Bakan Atalay’ın DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk ile 17 Ekim günü gizlice görüşüp, iki gün sonra Habur’dan geçişi planladıkları basına yansımıştı. (Milliyet Gazetesi, 21 Ekim 2009)

— Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıkladı. Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu da “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” dedi. Her iki açıklama birleştirilince AKP’nin Sabri Ok’la, Ok’un da Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkmış oluyordu. Öcalan boşuna “AKP benim söylediklerimi alıp uyguluyor” dememişti! (ANF, 16 Ekim 2009)

— PKK lideri Murat Karayılan, Habertürk’ten Amberin Zaman’a şöyle diyordu: “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu”. (Habertürk, 16 Nisan 2010)

— Ve elbette eski MİT Müsteşarı Emre Taner’in gerek Barzani ile gerekse henüz müsteşar yardımcısı iken Öcalan’la hükümet adına yaptığı müzakereleri unutmamak gerekir.

— Son olarak da kamuoyuna referandum pazarlığı diye yansıyan ama gerçekte “federasyon anayasası” pazarlığı olan anlaşma ortaya çıktı. Karayılan, “devletle anlaştıklarını” söyledi. PKK’nın aldığı eylemsizlik kararının kısa ve öz hikâyesini şöyle açıkladı Karayılan: “Artık açıklanmasında bir sakınca görmediğimiz diğer önemli bir gelişme de devletin, önderliğimizle geliştirdiği diyalog temelinde ateşkes talebinde bulunmasıdır. Aslında önderliğimiz aradan çekilmişti ancak, talep üzerine yeniden devreye girerek, çağrıları ve devletten doğru gelen istemi de dikkate alarak, bir kez daha barışa şans tanınması için hareketimize bir mesaj gönderdi”. (ANF, 17 Ağustos 2010)

Ki Zaten Cumhurbaşkanı Gül, “terörü bitirmek için devlet her yöntemi dener” diyerek zaten pazarlık yapıldığını itiraf etmişti. Bakü uçağında konuşan Gül “her yöntem denince, bu hem silahlı mücadeledir hem de siyasi, diplomatik, metodlar bunun içerisindedir. Devlet teröristle masaya oturmaza, pazarlık yapmaz ama yapılacak her iş için gerekli organları, kurumları vardır. Devlet organları ne yapacaklarını bilir” dedi. (Fehmi Koru, Cumhurbaşkanı ile Bakü yolunda, Yeni Şafak, 17 Ağustos 2010)

PKK’nın eylemsizlik kararı ve bu kararın ardındaki pazarlıkla ilgili olarak taraflar şunları söyledi:

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “taleplerimize cevap verilmesi durumunda elbette ki biz yeni anayasayı destekleriz. Böyle bir durumda AKP ile ortak çalışma çağrımızı yeniliyoruz” dedi. (Radikal Gazetesi, 18 Ağustos 2010)

Demokratik Toplum Kongresi DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk de, “hükümet ciddi adımlar atar, hamle yaparsa her şey değişebilir” dedi. (Vatan Gazetesi, 21 Ağustos 2010)

AKP’li Tarım Bakanı Mehdi Eker, “kan ve gözyaşı dökülmemesi her halükarda olumlu mütalaa edilmesi gereken bir durumdur” dedi. (Vatan Gazetesi, 17 Ağustos 2010)

En ilginç açıklama ise Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’ten geldi: “Terör örgütü kimsenin hatırına silah bırakmaz”. (CNNTurk, 20 Ağustos 2010). Çiçek’in açıklaması akıllara “peki PKK ne karşılığında silah bırakır?” sorusunu getirdi.

Aydınlık Dergisi o soruya şu yanıtı veriyor: “AKP evet oyları karşılığında Apo’yla gizli af anlaşması yaptı”. (Aydınlık Dergisi, Sayı 1201, 22 Ağustos 2010)

BDP açıkça miting meydanlarından “evet” oyu karşılığında dört talep sunuyor AKP’ye: “Öcalan muhatap alınsın, operasyonlar durdurulsun, seçim barajı düşürülsün, KCK tutukluları serbest bırakılsın”. Başbakan Erdoğan’ın 3 Eylül’de Diyarbakır Mitinginde söyleyecekleri durumu netleştirecek.

Öte yandan Yalçın Doğan, pazarlık tarihlerini de tespit etti. Doğan’a göre “28 Temmuz – 11 Ağustos” tarihleri arasındaki görüşmelerin altı çizilmeli. (Yalçın Doğan, Tarih düşelim: Apo ile masaya oturuldu, Hürriyet Gazetesi, 21 Ağustos 2010).

‘YENİ ANAYASA ÖZERK KÜRDİSTAN’

Ancak meselenin sadece referandumdan “evet” çıkartılması olmadığı, esas olarak “evet” çıktıktan sonraki sürece ilişkin pazarlık yapıldığı ortada. Öncelikle, pazarlığın ilk unsuru Öcalan’ın 15 Ağustos’ta ilan edeceği “demokratik özerklik”ti. AKP özerklik ilanının referandum öncesi getireceği kaybı göz önünde bulundurarak, bu konuyu pazarlığın ilk unsuru olarak ele aldı ve Öcalan’a 15 Ağustos açıklamasını erteletti.

Ancak Ruşen Çakır “bu ateşkesin arkası gelebilir” (Vatan Gazetesi, 17 Ağustos 2010) ve Fikret Bila, “referandumdan sonra gündem özerklik” (Milliyet, 21 Ağustos 2010) diyerek aslında BDP Genel Başkan Yardımcısı Gülten Kışanak’ın birkaç gün sonra “yeni anayasa özerk Kürdistan” diye formüle edeceği esasa ışık yakıyorlardı… Kışanak, “Bizim rengimiz belli; sarı, kırmızı, yeşildir. Taraflarımızı en güçlü şekilde örgütleyeceğiz. Onlar bu renkleri kabul edecek ve onlar bizim yazdığımız yeni anayasayla Kürt halkına özgürlük ve demokratik özerk Kürdistan gelecek” dedi. (Milliyet Gazetesi, 22 Ağustos 2010)

Özetlersek, AKP ile PKK-BDP arasında yürütülen pazarlığın merkezinde “demokratik özerkliğin” yani “federasyonun anayasasının” pazarlığı yapılıyor. Apo’ya af, KCK’lı tutukluların serbest bırakılması, operasyonların durdurulması, seçim barajının düşürülmesi gibi talepler ise pazarlığın ikinci halkasını oluşturuyor.

ÖZERKLİK-FEDERASYON-KONFEDERASYON

Gelin şimdi de federasyon ile konfederasyon pazarlıkları arasındaki bağa ışık tutan gelişmeleri mercek altına alalım:

15 Ağustos Pazar günü, yani Öcalan’ın “demokratik özerlik” ilan edeceği ancak AKP’nin pazarlıkla bu ilanı ertelettiği tarih… Adalet Bakanı Sadullah Ergin,  İstanbul’da gazeteciler İsmail Küçükkaya, Eyüp Can, Mehmet Tezkan ve Ahmet Hakan’a iftar verir. Ergin diğer gazetecilerden bir saat önce gelen Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’ya hem zamanlaması hem de içeriği ilginç olan bir açıklama yapar. Adalet Bakanı, devletin ulaştığı son raporlar ve analizlere göre bir sonuca varmış: PKK’nın arkasında İsrail değil, iki Avrupa ülkesi varmış! (İsmail Küçükkaya, Adalet Bakanı’ndan çarpıcı PKK analizi: hepsi figüran, beyin Avrupa’da, Akşam Gazetesi, 17 Ağustos 2010)

AKP İSRAİL’İ NEDEN AKLADI?

Çok değil daha iki ay önce hükümet açıkça İskenderun’daki PKK saldırısıyla ilgili olarak İsrail’i suçluyordu… Birden bire ne değişmişti?

İnceleyelim…

18 Ağustos günü Almanya’dan bir heyet doğrudan Diyarbakır’a geçti. Heyet, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, İHD ve BDP üyeleri, baro ve STK’larla görüştü. Heyet Almanya’ya döndükten sonra da, “PKK diyaloga dâhil edilmeli” açıklaması yaptı. (ANF, 22 Ağustos 2010)

Acaba Adalet Bakanı, 3 gün öncesinden geleceği belli olan bu heyeti fırsat bilerek mi yapmıştı İsrail’i aklama ve Avrupa’yı suçlama açıklamasını? Çünkü bugüne kadar Ankara’ya uğramadan Diyarbakır’a giden Almanya ve Avrupa heyetlerinin sayısı belli bile değildi! Bunca heyete sessiz sedasız yol veren hükümet için şimdi ne değişmişti? Birden bire nereden çıkmıştı İsrail’i aklamak? Üstelik kamuoyu biliyordu ki, İsrail demek, ABD demekti!

Acaba Almanya merkezli AB, ABD’nin hem havuç hem de sopa olarak kullandığı PKK üzerinde etkinlik artırmaya mı çalışıyordu? ABD PKK liderlerinden Murat Karayılan, Ali Rıza Altun ve Zübeyir Aydar’ı uyuşturucu kaçakçısı ilan ederken, AB tutuklu bulunan PKK liderlerinden Nizamettin Toğuç’u neden serbest bırakıyordu? Mesaj neydi ve kimeydi? Her şeyden önemlisi AB’nin bu mesajların altını dolduracak kuvveti var mıydı?

HEDEF TÜRKİYE’YE ‘KÜRDİSTAN’A EVET’ DEDİRTMEK

ABD ile AB arasındaki bu çelişmeyi şimdilik bir yana bırakıyoruz ve kuzey Irak konusundaki en temel saptamanın altını çiziyoruz:

ABD, 1992’den bu yana parlamentosunu kurduğu, hükümetini oluşturduğu, başkentini ilan ettiği, merkez bankasını inşa ettiği, parasını bastığı, gümrüğünü ördüğü, en önemlisi ordusunu kurduğu Kukla Devleti’ni hâlâ neden ilan edemiyor? Çünkü Türkiye henüz bu plana razı olmadı! Plana direnen kuvvetler zayıflatıldı, yıpratıldı, içeri atıldı ama hâlâ teslim alınamadı!

Şimdi bu saptamaya bir ara verelim ve ABD’nin Irak’tan muharip asker çekmesinin ne anlama geldiği üzerinde duralım:

ABD’nin son muharip askerini de Irak’tan çekmesi, Obama iktidara geldiğinde estirilen rüzgâr benzeri bir etki yaptı herkeste… Ki Obama’nın kendisi gibi bu çekilme de revize BOP’un bir parçası… Peki gerçekte olan biten neydi?

YENİ ŞAFAK OPERASYONU BAŞLIYOR

Öncelikle altını çizmemiz gereken olgu şu ki, geri çekilme takvimiyle ilgili anlaşmayı Obama değil, aslında Bush hükümeti imzalamıştı! İkincisi çekilen muharip askerler orta ve güney Irak’tan çekildi. Ve yerlerini bundan sonra alacak olan Blackwater tipi “özel ordu”larla kontratlar, hızlı biçimde imzalanıyor. Ne de olsa Irak petrollerinin yaklaşık yüzde 75’i 35 yıllığına çoğu ABD’li olan batı şirketlerine devredildi. ABD her halükarda bu kontratların güvenliğini korumak isteyecektir. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü P. J. Crowley’nin, “Irak’ta savaşı bitiriyoruz, ama Irak’la işimizi bitirmiyoruz” demesi tam da bu anlama gelmiyor mu?

ABD’nin Irak komutanı General Odierno’nun, geri çekilme takvimi ile ilgili söylediği “en son kuzey Irak’tan çekiliriz” açıklaması asker çekme meselesinin esasıdır. Aslında ABD Irak’tan çekilmiyor, kuzey Irak’a yoğunlaşıyor. El Halic Gazetesine yansıdığı kadarıyla 2020 yılına kadar 94 üs’te 6 tugay ABD askeri bulundurulması konusunda, zaten bir mutabakat oluşturulmuş! Ki şu anda 56 bin ABD askeri hâlâ Irak’ta bulunuyor!

Savaşın bitmediği ABD’nin süreç isimlendirilmesinden de anlaşılıyor. ABD Irak’a savaş açtığında buna “Özgürlük Operasyonu” demişti. ABD, 1 Eylül 2010’dan sonraki sürece ise “Yeni Şafak Operasyonu” ismi vermiş. Demek ki, ABD açısından biten bir şey yok, hatta başlayan yeni bir süreç var!

İşte o süreç Irak’ın kuzeyi merkezli yeni bölge düzeni sürecidir. “Acelemiz var” diyerek hızla “Kürt Açılımı” başlatan Tayyip-Gül ikilisinin acelesi de bu takvim nedeniyleydi…

ABD KONFEDERASYONU İÇİN KÜRT AÇILIMI

Şimdi yeniden az önce yaptığımız saptamaya dönelim. ABD’nin her şeye rağmen Kürdistan’ı ilan edemediğini; çünkü Türkiye’nin plana henüz razı edilemediğini; direnen kuvvetlerin zayıflatıldığını, yıpratıldığını, içeri atıldığını ama hâlâ teslim alınamadığını belirtmiştik.

İşte 12 Eylül referandumu, aslında Türkiye’nin teslim alınması öncesinin son vuruşu olacak. Ve bölgede üç gelişme birbirine paralel olarak ilerleyecek.

Birincisi ABD, Irak’ın kuzeyini Erbil başkentli olarak Kürdistan diye ilan edecek.

İkincisi, Türkiye’nin güneydoğusu özerk ilan edilecek; dolayısıyla üniter Türkiye yerine federatif Türkiye kurulacak.

Üçüncüsü, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir alt düzeni olarak geçen aylarda ilan edilen ve adına Ortadoğu Birliği denilen “Türkiye, Suriye, Lübnan ve Ürdün” arasındaki ticari birlik, İstanbul başkentli siyasi birliğe dönüştürülecek.

Ve son olarak bu üç yapı birleştirilip İstanbul ve Diyarbakır merkezli bir konfederasyona dönüştürülecek!

İşte ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi budur! Başbakan Erdoğan’ın tam 6.5 yıl önce “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” dediği görev işte budur. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

HANEFİ AVCI NEDEN CEMAATE SAVAŞ AÇTI?

Peki 28 Şubat sürecinde TSK karşıtı bir profil sergileyen, cemaatin yayın organlarının gözdesi olan, hatta gizli bilgileri deşifre ettiği için hapis bile yatan, ama AKP iktidar olduğunda Erdoğan tarafından çok önemli bir görev olan Organize Suçlar Dairesi’nin başına getirilen Hanefi Avcı ne oldu da cemaate savaş açtı?! Ya da tersinden şunu soralım. Baykal kaset skandalıyla birlikte tasfiye edilirken, neden cemaati akladı da sadece hükümete yüklendi?

Yanıtı aynı kapıya çıkacak olan iki soru daha soralım:

Ergenekon konusunda her şey yolunda giderken(!) “sahte darbe belgesinin AKP’den Edelman’a, oradan John Kunstadter ve Faruk Demir yolunu izleyerek TSK’ya gittiği” bilgisi neden ansızın piyasaya sürüldü? Daha doğrusu, tertibin sahibi, tertibin uygulayıcını neden tehdit etti? ABD, AKP’ye neden sopa gösterdi?

Washington, Ankara’ya gönderilecek bir büyükelçi üzerinde neden bir türlü uzlaşamıyor? ABD ile Türkiye arasındaki gidişatın kaderini bir büyükelçi tek başına belirleyebilir mi?  John ya da Paul, çok şey fark eder mi? Ya da daha dün Washington’un saptadığı “5.5 yıllık Bush iktidarından ziyade 1.5 yıllık Obama iktidarı AKP’den daha iyi faydalandı” tespitine rağmen, neden birden bazı özel kalemler ABD’nin AKP’ye mesafe koyduğu mealinde yazılar yazmaya başladı?

Tüm bunlar, acaba, AKP’yi TSK’ya karşı daha iyi savaşması için motivasyon anlamı mı taşıyor? Engelleri yıkma konusundaki kararlılığını pekiştirmek için AKP’ye sopa mı gösteriliyor? AKP, kendisi dışındaki iktidar odaklarını, “konfederasyon” planına razı etmesi için kamçılanıyor mu?

DEVLETİN KONFEDERASYONA DİRENCİ KIRILDI MI?

Gelişmeler devleti oluşturan kurumlar ve o kurumlara yön veren kuvvet odakları arasındaki mücadele açısından yorumlanabilir mi?

Hanefi Avcı’nın çıkışı, işte bu savaşın bir parçası olarak, Ergenekon tertibinin nedenleri ile sonuçları arasındaki sürecin bir uzlaşması olarak mı okunmalı?

Daha net sorarsak, AKP yıllardır “Türkiye himayesinde Kürdistan Planı”na direnen Türk devletini ikna mı etti, teslim mi aldı? Türkiye, “Erbil başkentli Kürdistan”a ve “Diyarbakır merkezli demokratik özerkliğe” evet mi diyor?

Taraflar uzlaştı mı?

İşte 12 Eylül referandumu aslında bu sorulara “kuvvet boyutunda” yanıt verecek!

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

AKP İSRAİL İLİŞKİSİNİN KISA TARİHÇESİ

AKP ile İsrail arasındaki sözde kriz, aslında tam da İsrail’in kurucusu David Ben Gurion’un Türkiye-İsrail ilişkilerini tarif ettiği şu cümle gibi: “Türkiye bize metres gibi davranıyor. Halbuki evlendik, evliliğimizi bir türlü açıklamıyor.”

Ben Gurion’un bu tespitinin üzerinden yarım yüzyıl geçti ama AKP döneminde İsrail’le ilişkiler tam da böylesi bir tanıma uygun gelişti. Kapalı kapılar ardında farklı, dışarıda farklı…

Gelin AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana, İsrail’le gerçekte nasıl bir ilişki türü yürüttüğüne birlikte gözatalım…

ERDOĞAN’A YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ

1.. AKP 3 Kasım seçimleri öncesinde 16 Temmuz 2002’de ABD’de Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA’da temaslarda bulunarak iktidar vizesi desteği aradı ve aldı.

2.. Erdoğan Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret madalyası” aldı. Resmi ismi “Davut Boynuzu” olan bu madalya, dünyada ilk kez Yahudi olmayan bir isme, dahası bir Müslüman’a verildi!

AKP: FİLİSTİN TERÖR, İSRAİL ŞİDDET UYGULUYOR

3.. 30 Ağustos 2004 tarihinde AKP’li Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Mevlüt Çavuşoğlu İsrail’le kapsamlı görüşmeler yapmak üzere 3 günlüğüne İsrail’e gitti. Havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtlayan heyet, “ziyaretlerinin, ilişkileri daha da pekiştirmek için büyük önem taşıdığını” belirtti. Ömer Çelik, “ortada kriz var” gibi bir adım atılmak ve öyle bir durum yaratılmak istendiğini belirterek, “aslında ortada bir kriz olmadığını” vurguladı. Ömer Çelik ve Egemen Bağış’ın bu ziyaretten önce, ABD’ye gidip Yahudi kurumlarıyla özel temaslarda bulunduklarını da anımsatalım.

Yeri gelmişken, bir başka anımsatma daha yapalım. Ömer Çelik, İsrail’e bu ziyaretinin iki ay öncesinde TBMM’de yaptığı bir konuşmada, “Filistinlilerin yaptığını terör, İsrail’in yaptığını ise şiddet” olarak nitelendirmişti. Bugün koşullar gereği Irak’taki Müslümanları anımsayan Ömer Çelik’in, o tarihlerde “Irak’taki direniş örgütlerinin, katillerden oluştuğunu” söyleyecek kadar Amerikancı olduğunu da belirtelim.

İSRAİL AKP ELİYLE TÜRK TARIMINI ÇÖKERTTİ

4.. AKP hükümeti, İsrail ile 15 Temmuz 2004’de Ankara’da bir mutabakat zaptı imzalayarak, Serbest Ticaret Anlaşması kapsamında “temel ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretindeki tavizlerin karşılıklı genişletilmesini müzakere etme konusunda” anlaştı. Böylece AKP, İsrail’e Türk tarımını çökertme olanağı sundu!

İNTERNET GÜVENLİĞİMİZ İSRAİL’E EMANET

5.. AKP’li Enerji Bakanı Hilmi Güler, İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Binyamin Ben-Elizer ile boru anlaşması imzaladı. Türkiye’den İsrail’e uzanacak boru hattından petrol, doğalgaz, elektrik, su ve fiberoptik geçmesi planlandı.

6.. Fiberoptik demişken…  İsrail’le sözde krizin zirve yaptığı 2010 Haziran’ında ortaya çıktı ki, pek çok devlet kurumunun internet güvenliğini de İsrail sağlıyor! Bu görevi yürüten İsrailli Check Point firmasının, 2006 yılında “stratejik ortağı” ABD’den benzeri bir iş almak istediğinde bizzat ABD Başkanı Bush tarafından veto edildiğini de anımsatalım!

AKP’NİN İSRAİL’LE 17 PROJESİ

7.. Şimdilerde çok tartışılan insansız uçak Heron anlaşmasını, Tayyip Erdoğan 1 Mayıs 2005 tarihli İsrail ziyareti sırasında imzaladı. Bu ziyarette 200 milyon dolarlık bu anlaşmayla yetinilmedi, M60 tanklarının modernizasyonu için yeni protokol yapıldı ve 17 ayrı askeri proje görüşmesi yapıldı!

Bu arada anımsatalım… Erdoğan, Davos’ta “one minute” dedikten sonra, AKP’li Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 27 Ocak 2009’da açıklama yaparak İsrail’le ilişkiler konusunda bir sıkıntı olmayacağını ilan ediyordu. Gönül, “insansız İsrail uçağı Heron’lar konusunda bir sıkıntı olmayacağının ve ilk parti Heron’ların Nisan ayında Türkiye’ye geleceğinin” müjdesini veriyordu.

AKP İÇİN HAMAS BAŞKA, EL FETİH BAŞKA

8.. Erdoğan, Filistin dostluğu değil; El fetih karşıtlığı, Hamas dostluğu yaptı. İsrail’le sözde ilk kriz sırasında bakın Başbakan Erdoğan ne diyor: “İsrail’in en yetkili ağzı, Filistin lideri Mahmut Abbas’ın tutuklu Hamas milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemediğini söyledi”.

ERDOĞAN: ARAFAT BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL

9.. Dahası Erdoğan, geçmişti açıkça İsrail’i savunup, Arafat’ı da suçlamıştı. ABD’de İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak, ABD Kongre üyesi Jane Harmon ve şarkiyatçı Prof. Bernard Lewis ile 13 Haziran 2004’te bir panele katılan Erdoğan şöyle söylemişti: “Ben Barak’ın başlatmış olduğu barış sürecine katılıyorum. Ancak Sayın Barak’ın başlattığı süreç devam etmedi. Sayın Arafat büyük bir fırsatı tepmiştir. Eğer o zaman oturulan masadan kalkılmasaydı isabetli olurdu. Şu anki sıkıntı budur. Fakat biz yine de barıştan umutsuz değiliz. Barış süreci sıkıntılı bir süreçtir. Çile çekmeyi gerektirir ve bu mücadeleyi çile çekerek sürdürmeliyiz. 80 yaşına merdiven dayamış olan bir Arafat barışın önünde bir engel olamaz. Bu işi halklar arasında çözebiliriz”.

10.. Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!

ERDOĞAN MUHALEFETİ YAHUDİ DÜŞMANLIĞI YAPMAKLA SUÇLADI

11.. Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 44 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.

ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”

12.. Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy “Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli” dedi.

İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti. “İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti: “Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye’yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.

KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ

13.. İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı. AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.

AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti. Bakın Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu: “Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir”.

AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI

14.. İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafında yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim. AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu. Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenleri, “Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok”.

İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ

15.. İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.

16.. İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.

AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ

17.. Gelin hiç yorumsuz, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde yer alan Devrim Sevimay’ın AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’le yaptığı röportaja göz atalım şimdi de:

Hüseyin Çelik: Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar”
Milliyet: “Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?”
Hüseyin Çelik: “Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten’.”
Milliyet: “Ve sakinleşiyor, öyle mi?”
Hüseyin çelik: “Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor. One minute çıkışı bundan dolayı insanların uzun yıllar bastırılmış bazı haykırmalarının bir manada temsilciliğini yaptı. Sayın Başbakan Türk milletinin bu manada ve insanlık vicdanının sesi olmaya çalışıyor.

ANKARA’DA SİYONİZM ANMASI!

18.. AKP’nin İsrail karşıtı olmadığı, dahası anti Siyonist olmadığı, başka uygulamalarından da anlaşılıyor. AKP, tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, İsrail’e siyonizmin kurucu Theodor Herz’i anma izni verdi. 6 Aralık 2004 günü İsrail’in Ankara Büyükelçiliği, Ankara’da, Milli Kütüphane Konferans Salonu’nda siyonizmi andı!

SONUÇ

Davos’da “one minute” krizi, Anadolu Kartalı tatbikatı krizi, büyükelçiyi alçak koltukta oturtma krizi, Mavi Marmara gemisine saldırı krizi…

Tümünün, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulayabilmek için Türkiye’ye biçtiği model ortak statüsüyle doğrudan ilişkisi var. ABD, BOP’u uygulayabilmek için “Filistin Sorunu”nu kısmen çözüp, İran’ı Türkiye ile markaja alıp, alt-bölgesel düzenleri kurmaya çalışıyor…

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, “İsrail özür dilemezse, bari soruşturmayı kabul etsin” anlamına gelen sözleri aslında tüm gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor. Davutoğlu İngiliz mevkidaşıyla birlikte düzenlediği ortak basın toplantısında bakın ne diyor: “Ortada bir suç var. Bu vatandaşlar İsrail sularını ihlal etmedi. Hiçbir İsrail vatandaşını öldürmedi. Peki kim öldürdü bu vatandaşları? Eğer İsrail bu sorumluluğu üzerine alır ve özrü dilerse biz de önümüze bakar ve iki ülke ilişkilerini nasıl daha geliştirebiliriz buna bakarız. Eğer özür dilemezlerse o zaman uluslararası bir soruşturmayı kabul etsinler. Bu bizim ülkemizin onurudur”.

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

ABD, İSRAİL’İ AKP SOPASIYLA TERBİYE EDİYOR

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile İsrail Sanayi Bakanı Binyamin Ben-Eliezer’in “gizli” görüşmesi ile ilgili olguları sıralayalım önce:

1.. Görüşme ABD Başkanı’nın talimatıyla gerçekleşti. Obama bizzat bu talebi, Erdoğan’a Toronto’da, G-20 toplantısı sırasında yaptıkları ikili görüşmede iletti.

2.. Görüşme anında basına yansıdı. (Demek ki hedef “gizlilik” değildi!)

3.. AKP, görüşmenin İsrail hükümeti tarafından talep edildiğini açıkladı.

4.. İsrail koalisyon hükümetinin Türkiye’ye mesafeli olan partisi Yisrael Beiteinu’nun lideri ve İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman, görüşmenin ortaya çıkması üzerine yazılı açıklama yaptı ve açıkça başbakan Netanyahu’yu suçladı: “Dışişleri Bakanı, bu olayın Dışişleri Bakanlığı’nın bilgisi dışında olmasını çok büyük bir ciddiyetle ele almaktadır. Bu kabul edilebilir davranış normları çerçevesinde bir hakarettir ve Dışişleri Bakanı ile Başbakan arasındaki güvene indirilmiş büyük bir darbedir”.

5.. İsrail Başbakanlığı, Lieberman’ın çıkışı üzerine, bilgilendirmenin “teknik sebeplerden” dolayı yapılamadığını açıkladı.

6.. Görüşmenin İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Ehud Barak’ın onayıyla gerçekleştiği açıklandı.

Bir anımsatma: İsrail hükümeti bir koalisyon hükümeti. Koalisyonun en büyük partisi Likud adına Netanyahu Başbakanlık koltuğunda, koalisyonun ikinci büyük partisi Yisrael Beiteinu adına da Lieberman Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturmakta… Davutoğlu ile görüşen Sanayi Bakanı Ben-Eliezer ise İşçi Partisi’nden…

7.. Davutoğlu her şey ortaya çıktıktan sonra şu ilginç açıklamayı yaptı: “İsrail, ilk defa dünyada bu kadar yalnızlaştırıldı. Çok büyük bir dayanışma gördük. Bunun için hükümetleri çatırdamaya başladı, çatırdayacak”.

8.. Davutoğlu’nun “İsrail hükümeti çatırdamaya başladı” dediği saatlerde, İsrail’de, muhalefetteki Kadima’nın lideri, eski Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin Başbakan Netanyahu ile masaya oturabileceği haberleri yayılmaya başladı.

9.. Lieberman, “istifa etmeyeceğini” açıkladı.

10.. İsrail Sosyal Hizmetler Bakanı Davutoğlu – Ben Eliezer görüşmesinin gizliliğinin Lieberman’a yakın isimler tarafından basına sızdırıldığını açıkladı.

Bu 10 olgudan hareketle şu soruyu sorabiliriz herhalde: Türkiye-İsrail ilişkilerini tamir etmek üzerinden, acaba İsrail Başbakanı ile Dışişleri Bakanı’nın arası mı bozulmaya çalışılıyor? Daha doğrusu İsrail koalisyon hükümetinin iki büyük ortağının arası mı açılmaya çalışılıyor? Daha da berraklaştırmak gerekirse soruyu, İsrail hükümeti yıkılmak mı isteniyor?

Sorularla bağlantılı bir başka olguyu daha anımsatalım: 8 Temmuz’da Obama-Netanyahu görüşmesi var. Peki görüşmenin odağında hangi konu var? Evet, ABD-İsrail zirvesinin ana konusu “Ortadoğu Barışı”!

Obama, Büyük Ortadoğu Projesi’nin geleceği açsından “Ortadoğu barışını” şart görüyor. ABD, İsrail-Filistin konusunda olumlu bir adım geliştirmeden, Ortadoğu’da önemli değişiklikler yaratamayacağının farkında; İsrail’i Filistin devleti konusunda “ikna” etmeden, Ortadoğu’da “geniş çaplı işbirlikleri” geliştiremeyeceğinin farkında…

Ki Obama ile Netanyahu’nun 20 Mayıs 2009’daki ilk ikili görüşmesi, bu konu nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmış ve “geleneksel ittifak bitti” yorumlarına neden olmuştu. Dört saat süren görüşme boyunca, Obama, Filistin Devleti’nin kurulmasının gerektiğini vurgulamış ve Yahudi yerleşim merkezleri inşasının da durmasını istemişti.

İsrail Barış Hareketi’nden Jeff Halper, tam bir yıl önce, 2 Haziran 2009 tarihli Deutsche Welle’ye bakın ne diyor: “Yeni Amerikan yönetimi İsrail – Filistin anlaşmazlığıyla Ortadoğu’daki diğer sorunlar arasında doğrudan bağlantı bulunduğunu açıkça söylüyor. Eski dışişleri bakanlarından James Baker de İsrail – Filistin anlaşmazlığının bütün İslam dünyasındaki istikrarsızlığın merkez üssü olduğunu söylemişti. Beyaz Saray’ın Yahudi Kurmay Başkanı Rahm Emanuel de daha geçen hafta, İsrail – Filistin sorunu açılmadan İran meselesiyle uğraşamayacaklarını söyledi. Washington’da çok önemli ve umut verici değişiklikler oldu. Ancak yine de uyanık olmamız lazım.”

İşte ABD, bu hedef nedeniyle İsrail hükümetini sıkıştırmak istiyor. ABD, mevcut İsrail hükümetinden ya bu plana evet demesini, ya da bu plana evet diyecek yeni bir hükümet kurulacağını ilan etmiş oluyor.

Bu konuda görev alan ise AKP oluyor. ABD, İsrail’i AKP sopasıyla terbiye ediyor!

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN, İSRAİL SÖYLEMİYLE MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ

Meğer Erdoğan, İsrail karşıtı söylemleriyle sadece milletin gazını alıyormuş… Meğer eksen kaydığı da yokmuş; AKP, CIA Teorisyenlerinin teorisi doğrultusunda hareket ediyormuş…

Bu bir itiraf…

“Davos’da drama” başlıklı yazımızdan beri onlarca defa tekrar etme pahasına altını çizdiğimiz bir gerçeğin itirafı:

Erdoğan’ın, toplantıyı terk ettikten sonra koridorda, “Ben Perez’e değil, aslında moderatöre ‘one minute’ dedim” sözlerinin itirafı… Erdoğan’ın, mayınlı arazilerin satışına karşı çıkanları Yahudi düşmanlığı ile suçlamasının itirafı… Erdoğan’ın Gazze Konvoyu sonrası çıkardığı “gürültü”ye rağmen, boynunda asılı Yahudi Cesaret Ödülü olan Davut Boynuzu’nu hâlâ taşımasının itirafı… Fetullah Gülen’in Gazze Konvoyu konusunda AKP’ye verdiği “ayar”ın itirafı…

İtiraf AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’ten geldi. Eski Bakan Çelik’in itirafına göre meğer Başbakan antisemitizm artmasın, milletin gazı alınsın diye yüksek perdenden İsrail karşıtlığı yapıyormuş!

Gelin yoruma yer bırakmayacak açıklıktaki bu sözlere yer verelim şimdi. Bakın AKP sözcüsü Hüseyin Çelik Milliyet’ten Devrim Sevimay’ın sorularına ne yanıt veriyor:

Hüseyin Çelik: Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar”

Milliyet: “Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?”

Hüseyin Çelik: “Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten’.”

Milliyet: “Ve sakinleşiyor, öyle mi?”

Hüseyin çelik: “Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor. One minute çıkışı bundan dolayı insanların uzun yıllar bastırılmış bazı haykırmalarının bir manada temsilciliğini yaptı. Sayın Başbakan Türk milletinin bu manada ve insanlık vicdanının sesi olmaya çalışıyor.

AKP, ABD PLANINA UYGUN İLERLİYOR

Dün söylemiştik, bir kez daha yineleyelim:

Davutoğlu’nun 2009’da ABD’ye vaat ettiği gibi “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır”.

Tayyip Erdoğan, tam 34 kez itiraf ettiği şekilde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin, yani 24 Müslüman ülkenin sınırlarının değiştirilmesi projesinin hâlâ eş başkanıdır!

AKP; ABD’nin teşvikiyle İran’la uranyum takası anlaşması yapmıştır, ABD’nin teşvikiyle İsrail’le kontrollü gerilim uygulamaktadır, ABD’nin yönlendirmesiyle “Arap karşıtı, İsrail müttefiki” görüntüsüne makyaj yapmaktadır, ABD’nin oluruyla, Diyarbakır’ın merkez olacağı yeni bir Ortadoğu Birliği kurmaktadır!

EKSEN KAYMA YOK, ABD GÜZERGAHINDA YOLA DEVAM

Aslında Hüseyin Çelik bu konuda da çok ciddi bir itirafta bulunuyor. Ve bu politikalarda kıblelerinin ABD ve BOP, akıl hocalarının da CIA teorisyenleri olduğunu ortaya koyuyor. Bakın Çelik, aslında eksenlerinin kaymadığını ne güzel dile getirmiş!

Hüseyin Çelik: “Buna rağmen İsrail bugün makûl, mantıklı bir noktaya gelse Türkiye yine arabuluculuk yapmaya hazır. İsrail ne zaman doğru noktaya gelirse biz onun da yanında yer alırız. Çünkü biz kuvvetlinin haklı değil, haklının kuvvetli olması gerektiği tezini savunuyoruz. Bu İsrail de olabilir, ABD de olabilir. Zaten bugün birilerinin anlamadığı Türk dış politikasının özü de budur. Graham Fuller’in (CIA’nin eski Ortadoğu Masa Şefi) ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ kitabını mutlaka görmüşsünüzdür. Fuller o kitabında Türkiye’nin yeni dış politikasında hangi saiklerin esas olduğunu ifade ediyor”.

Milliyet: “Yani Fuller doğru mu anlamış?”

Hüseyin Çelik: “Bence çok doğru anlamış. Zannedildiği gibi Batı’ya sırtımızı döndük, Batı’dan hayır yok, Ortadoğu’ya dönelim, böyle bir şey yok. AB için sabırla, sonuna kadar, bütün şartları zorlayarak çalışıyoruz, çalışmaya da devam edeceğiz. Ama şunu da söyleyeyim, AB bizim işlerimizi çok kolaylaştırmış olsaydı da biz Afrika’ya yine açılacaktık, Asya’ya, Ortadoğu’ya yine açılacaktık. Tarihi misyonumuza yakışır, 73 milyon nüfuslu, Avrupa’nın 6., dünyanın 17. büyük ekonomisi olan, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir Türkiye’nin kendi yapısına uygun bir dış politika yönetmesi gerekir, ki biz de öyle yapıyoruz”.

Son bir alıntı daha yaparak, AKP’nin verili yol haritası üzerinden yolunda devam ettiğini gösterelim. Duayen politikacı Kamran İnan bakın ne diyor:

“Richard Perle Washington’un en ileri gelen liderlerinden biridir, savunma bakanı yardımcısıyken tanımıştım, 2002 yılında ‘Yılın Devlet Adamı’ ödülünü almak için Washington’a gittiğimde, bu vesileyle konuşmuştuk… Demişti ki, “Bizim size güvenimiz İngiltere’ye olan güvenle eşittir. Bizim amacımız sizinle el ele vererek Avrasya ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek, sizi bölgenin güç merkezi haline getirmek…Ve bilin ki, biz gelecek sene Irak’ı vuracağız.” Ben bunu geldim sayın hükümete aynen naklettim…” (Vatan Gazetesi, 14 Haziran 2010)

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

EKSEN KAYMADI, AKP HÂLÂ ABD’NİN BOP EŞBAŞKANIDIR!

İsrail’le Gazze Konvoyu krizi, Tahran’la uranyum takas anlaşması, BM’de İran yaptırımlarına “hayır” oyu ve Ortadoğu Birliği’nin kurulması gibi üst üste ve kısa zamanda gelen gelişmeler, kamuoyunda “ eksen kayması mı var?” tartışması başlattı.

Durum CHP katında bile “AKP batıda güven kaybı oluşturdu” gibi tuhaf bir şikayete dönüştü! CHP’nin yeni lideri Kemal Kılıçdaroğlu gelişmelerden rahatsızlığını şu sözlerle dile getirdi: “AB ile müzakerelerde ciddi bir tıkanma noktasına geldik. Bu tıkanmanın nereden kaynaklandığını çıkıp hükümetin anlatması lazım. Eğer sizin izlediğiniz politikalar batıda güven kaybına yol açıyorsa bu çok ciddi bir sorundur”. (Vatan Gazetesi, 11 Haziran 2010)

Aslında keşke eksen kaysa! Ama Türkiye ABD’nin model ortağı, Tayyip Erdoğan da BOP’un eşbaşkanı olmayı sürdürdükçe eksenin kayması söz konusu bile olamaz!

Peki nereden çıktı bu “kaygılar” o zaman?

Bu sorunun yanıtını vermek ve gelişmelerin perde arkasına ışık tutabilmek için gelin bir yıl öncesine gidelim.

ABD ADINA ‘ALT BÖLGESEL DÜZENLER KURMA’ GÖREVİ

Başbakan danışmanı Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanlığına atanmadan hemen önce şu vaatte bulunuyor: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır”. (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)

Davutoğlu’nun ABD adına “alt bölgesel düzenleri yeniden kurma” taahhüdü, AKP’nin Obamalı dönemde de BOP’u uygulama görevini sürdürme kararlılığının ifadesidir!

DAVUTOĞLU: ‘TÜRKİYE YENİDEN ŞEKİLLENMEKTEDİR’

Kuşkusuz 2002’den beri AKP’yi iyi izleyen çevreler için bu taahhüt sürpriz olmamıştır. Davutoğlu, “Stratejik Derinlik” isimli kitabının 2001 baskısına önsözünde bakın ne diyor: “Tarihin belki de en önemli dönüşümlerini yaşayan Türkiye, yine tarihin belki de en yoğun değişimine sahne olan bir uluslararası çevre içinde yeniden şekillenmektedir”. (Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2001)

Davutoğlu ilerleyen sayfalarda da “Türkiye’nin yeniden şekillenmesinin” yöntemini açıklamaktadır: “Bölgesel güçler, süper gücün parametrelerini göz önünde tutmaksızın politika oluşturamazlar. Çatışma alanlarını dinamik bir diplomasi ile değerlendirebilen bölgesel güçler, uzun dönemde büyük devletler diplomasisinin bir unsuru olma yollarını açabilmektedirler”. (Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2001, Sayfa: 74)

Davutoğlu’nun taahhüt ettiği, ABD adına “alt bölgesel düzenleri yeniden kurma” görevi içinde neler vardı peki? Anımsayalım: İsrail-Suriye arabuluculuğu, Bosna Hersek-Sırbistan arabuluculuğu, Ermenistan-Azerbaycan arabuluculuğu, Rum Kesimi/AB-KKTC arabuluculuğu, Batı-İran arabuluculuğu, Lübnan ve Somali’de askeri görevler, Ortadoğu Birliği kurulması, Kuzey Irak’ta kurulan “Kukla Devleti” himaye görevleri…

AKP’YE REVİZE BOP’TA TAŞERONLUK VERİLDİ

Peki ABD neden Türkiye’nin “alt bölgesel düzenleri yeniden kurmasını” istiyor? Konuyu dağıtmadan kısa bir anımsatma turuna çıkalım: ABD, Bush döneminde Büyük Ortadoğu Projesi’ni ilerletemedi. “Biraz zenci, biraz Müslüman, biraz Hüseyin” görüntülü Barack Obama’yla emperyalizm hem deri değiştiriyor hem de BOP Washington tarafından revize ediliyordu. Revize BOP’un eski BOP’tan temel farkları şunlardı. Sıklet Merkezi Irak yerine Afganistan-Pakistan hattı olacak, “düşman İslam” yerine “ortak İslam” söylemine geçilecek, tek başına macera yerine “Yeni NATO” üzerinden transatlantik ilişkiler restore edilecek, ABD yeni sıklet merkezine yerleşirken eski sıklet merkezinde kalan işleri taşerona devredecek!

İşte bizi doğrudan ilgilendiren de işin bu kısmı: ABD Irak’tan çekilirken Türkiye’den “alt bölgesel düzenleri yeniden kurmasını” ve Kukla Devleti himaye etmesini istiyor!

İRAN’DAN ROL ÇALMA GÖREVİ İÇİN MAKYAJ

Şimdi gelin bu görevlerden, bugün “eksen kayması” şeklinde tartışılanlarına ışık tutalım. Ama önce şu soruların yanıtını bularak, bu görevlerin bu coğrafyada yapılabilme koşulunu belirleyelim.

50 yıllık Küçük Amerika süreci içinde “Arap karşıtı ve İsrail müttefiki” görüntüsü çizen bir Türkiye’nin BOP içinde “bölgesel alt düzenleri yeniden kurma görevini” başarması mümkün mü? Türkiye, “Arap karşıtı, İsrail müttefiki” görüntüsüyle, Ortadoğu’da İran’dan rol çalabilir mi? Türkiye bu görüntüyle, Arapların nezdinde İran yerine yeni Ortadoğu lideri olabilir mi? Türkiye, bu görüntüyle, ABD adına Ortadoğu’da “kolaylaştırıcı” bir rol oynayabilir mi? Tüm yanıtların “hayır” olduğu çok açık.

Gelin o zaman “eksen kayması”na neden olduğu ifade edilen bu görevleri tek tek inceleyelim artık:

İRAN’LA URANYUM TAKAS ANLAŞMASI

Bu görev/anlaşma ABD adına ilk olarak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı UAEA tarafından ortaya atıldı. UAEA Başkanı Baradey, Ekim 2009’da, “İran Uranyumu Türkiye’de depolansın” önerisi getirdi. Ankara’yla yakın olmak isteyen ama AKP’ye de güvenemeyen Tahran yönetimi diplomatik nezaket çerçevesinde bu öneriyi tam üç kez reddetti.  Zaman ABD adına değil de İran adına avantaj oluşturduğundan, ABD yeni dönem için tekrar bastırdı. Ancak Tahran’ın salt Türkiye üzerinden böylesi bir anlaşmaya yanaşmadığı gerçeği yeni bir aktörün varlığını zorunlu hale getirdi. Küresel dengeler bakımından Rusya-Çin-İran adına Brezilya, ABD-AB adına da Türkiye’nin dâhil olduğu yeni bir süreç başlatıldı. AKP lideri Erdoğan, süreci bizzat ABD teşvikiyle başlattıklarını, anlaşma sonrası oluşan tepkileri anlayamadığında(!) bizzat itiraf etti! Üstelik Obama’nın ortaya çıkan mektubu da işin tuzu biberi oldu…

BM’DE İRAN YAPTIRIMLARINA HAYIR OYU VERİLMESİ

Türkiye’nin ABD adına ve teşvikiyle İran’la “Uranyum Takası” anlaşması yaptıktan sonra BM’de yaptırımlara “evet” oyu vermesi, kuşkusuz çizilmeye çalışılan yeni görüntüyle, “Arap dostu” görüntüsüyle ters düşecekti…

15 üyenin 12’sinin oyunun garanti edilmesi zaten yaptırımlara yetiyordu. Rusya ve Çin açısından da bir sorun yoktu. Nitekim daha önce 2006, 2007 ve 2008’de çıkarılan yaptırım kararlarından bir sonuç alınamamış, üstelik şimdi alınan yeni kararda yaptırımlar büsbütün sulandırılmıştı! Yaptırım kararlarının ne anlama geldiğini ve nasıl uygulanamadığını gelin hiç yoruma açıklık bırakmayacak şu demeçlere bakarak görelim:

Fransa Dışişleri Bakanı Berbard Kouchner: “Yeni yaptırımlar diyalogun reddi değil, tam tersi Tahran ile diyalogun gerekliliğinin teyididir”. (Radikal, 11 Haziran 2010)

Alman Dışişleri Bakanı Westerwelle: “İşbirliği ve şeffaflık için kapımız açık”. (Radikal, 11 Haziran 2010)

Japonya Dışişleri Bakanı Katsuya Okada: “Yaptırımları destekliyoruz ama İran’la daha fazla temas gerekli”. (Radikal, 11 Haziran 2010)

Çin: “İran’la bağlarımız yüksek değerde”. (Radikal, 11 Haziran 2010)

Rusya: “Yaptırım kararına rağmen S-300 teslimatını yapacağız”. (Radikal, 11 Haziran 2010)

Son olarak BM Genel Sekreteri’nin oylamadan sonra, İran’la müzakereler yoluyla çözüme destek açıkladığını da belirtelim. (Radikal, 11 Haziran 2010)

ABD’NİN ‘HAYIR’ OYU YORUMU: ‘HEDEF AYNI, TAKTİK FARKLI’

Peki, ABD cephesinden durum nasıl algılandı? Ya da “hayır” oyu nedeniyle Türkiye’nin ABD ile ters düştüğünü savunanlar, hatta AKP’yi ABD’yi karşısına almakla suçlayanlar(!) haklı mı? Bu sorulara yanıtları da biz değil ABD versin en iyisi…

ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Susan Rice, Türkiye’nin “hayır” kararını soran muhabire şu yanıtı veriyor: “Sanırım çok talihsiz bir karardı. Ama Türkiye’nin ve Brezilya’nın karşı oy kullanmakla ayrı bir sonuca ulaşmayı hedefledikleri söylenemez. Sadece taktik ve zamanlama farklılığı”. (Yeni Şafak, 11 Haziran 2010)

Rice’ın “taktik” olarak betimlediği durum yeterince açık değilse, gelin bir de ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’a kulak kabartalım: “Etkin diplomasiye açığız. İran’a yönelik süregelen diplomatik yardım çerçevesinde, Türkiye ve Brezilya önemli rol oynamaya devam edecek”. (Radikal, 11 Haziran 2010)

İSRAİL’LE GERİLİM TAKTİĞİ

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “dışarıda ‘One Minute’, içeride ‘yes please’ diye tanımladığı AKP-İsrail ilişkilerini de, ABD’nin BOP çerçevesinde çizdiği “model ortaklık” ilişkisinden ayrı düşünemeyiz.

AKP’nin Davos’tan beri yüksek perdenden İsrail karşıtı çizdiği görüntünün tek bir somut yaptırımla taçlandırılmadan Gazze Konvoyu tertibine kadar getirilmiş olması “gürültü”den ibarettir. Ortada tek bir yaptırım olmaması, üstelik iki kriz arasında İsrail’e yeni tavizler verildiğinin ortaya çıkmasının tek bir açıklaması vardır; o da “alt bölgesel düzenleri yeniden kurma görevi” için duyulan “İsrail karşıtı” görüntü ihtiyacıdır.

PEKİ FETULLAH GÜLEN GAZZE KONVOYUNA NEDEN TEPKİ GÖSTERDİ?

Burada kafaları karıştıran, Fetullah Gülen’in çıkışıdır. Gülen, Gazze Konvoyu’nu İsrail’den izin almamakla eleştirerek hem AKP karşıtlarının kafasını karıştırmış, hem de başta kendi cemaati olmak üzere AKP’yi oluşturan koalisyonun tüm tarikatlarını şaşırtmıştır. Bizi ilgilendiren öncelikle AKP karşıtı kesimlerdeki kafa karışıklığıdır. Peç çok kesim, bu açıklamadan şu tuhaf sonucu maalesef çıkardı: “Fetullah Gülen Amerikancı olduğuna göre, Tayyip Erdoğan ABD karşıtı cepheye geçiyor…” Çeşitli çevreleri bu sonuca götüren etkenlerden biri de Baykal’ın istifa ettiği konuşmasında yaptığı Pensilvanya göndermesiydi. İki durum üst üste gelince, “Fetullah cemaati Amerikancı, AKP ABD karşıtı oluyor” yorumları oluştu!

Öncelikle şu saptamanın altını çizelim:

Tayyip Erdoğan elbette Zapsu’nun ifadesiyle, ABD’nin günü geldiğinde “deliğe süpüreceği” biridir; ancak o gün henüz gelmemiştir. ABD, AKP’nin arkasındadır! AKP ile Fethullah Gülen’in Amerikancılıkları arasında da olsa olsa ton farkı vardır!

Peki, o zaman Fetullah Gülen neden AKP’ye karşı bir açıklama yaptı?

Fetullah Gülen, AKP’ye “balans ayarı” yaptı. Fetullah Gülen bu açıklamasıyla, Erdoğan’ın meseleyi, ana stratejiye zarar verecek denli iç politika malzemesi haline getirmesine “ayar” verdi; maksadın aşılmasına fren koydu!

Gülen’e göre Erdoğan’ın Gazze konvoyu meselesini iç politikada değerlendirme hedefini ana hedefin önüne alması, istenenden fazla İsrail karşıtlığı yaratacak, hatta ABD karşıtlığına dönüşüp maksadı aşacaktı. Bunun frenlenmesi gerekiyordu. Yüzde 84’ü ABD karşıtı olan bir milletin, Gazze Konvoyu üzerinden daha da ABD ve İsrail karşıtı olacağı su götürmez bir gerçekti. İşte Fetullah Gülen bu zemin kayma durumunu yarattığı için AKP’ye “ayar” verdi!

DİYARBAKIR ORTADOĞU BİRLİĞİ’NİN MERKEZİDİR

Şimdi gelelim “alt bölgesel düzenleri yeniden kurma” görevinin somut sonucuna…

Erdoğan’ın “Türk Arapsız olmaz” söylemiyle ilan edilen Ortadoğu Birliği, işte BOP çerçevesinde tanımlanan bir alt bölgesel düzendir. Türkiye-Suriye-Lübnan-Ürdün arasında kurulan vizesiz serbest ticaret bölgesi oluşumu “İsrail karşıtlığı” görüntüsü üzerinden kotarılmıştır.

Birliğin adı şimdi konmayan bir üyesi daha vardır: Kürdistan!

AKP’nin “İsrail karşıtı” gürültüsünün içinde pek duyulamayan bir anlaşma daha vardı. Davutluğu ile Barzani, Ankara’da “tam ekonomik entegrasyon” anlaşmasına vardılar. ABD’nin daha Irak’ı işgal öncesinde tanımladığı bir AKP göreviydi bu. ABD’nin o zamanki Ankara Büyükelçisi Robert Pearson şöyle tarif etmişti bu görevi: “Türkiye’nin güneydoğu ve doğusuyla, Irak’ın kuzeyi tek bir ekonomik bölge olmalı”.

Bu konudaki hukuki alt yapı BM İkiz Yasaları, Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Kalkınma Ajansları Yasası ve Nitelikli Sanayi Bölgesi Planı üzerinden oluşturuldu. Konunun siyasi altyapısı da son bir yıla damgasını vuran ama kendi Kürt kökenli yurttaşlarımızla bir ilgisi olmadığı gün geçtikçe ortaya çıkan AKP’nin “Kürt Açılımı” ile sağlandı! Aslında “Kürt Açılımı” hem AKP’nin değil ABD’nindi, hem de Kuzey Irak yani “Barzani için Açılım”dı!

Türkiye ile Kuzey Irak’taki Kukla Devlet arasında varılan “tam ekonomik entegrasyon” anlaşmasının bir sonraki adımı, “siyasi entegrasyon” olacaktır. AKP lideri Tayyip Erdoğan, ABD temasları sonrasında, işte bu hedef için söylemişti şu sözleri: “Şu anda Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım”. (Teke Tek, Kanal D, 16 Şubat 2004)

Diyarbakır, işte Ortadoğu Birliği’nin merkezi olacaktır!

Birbirinin zıttı görünen gelişmeleri birbirine sürterek ilerletilen süreç budur. AKP’nin ilan ettiği Ortadoğu Birliği ile PKK’nın roketatarlı saldırı sınırını Osmaniye’ye kadar uzatması arasındaki karşıtmış gibi görünen bağdır bu…

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

OBAMA’NIN İRAN’DAKİ BARIŞÇI ÖNCÜ KUVVETİ: AKP

İran uranyumunun takasıyla ilgili anlaşma İran, Brezilya ve Türkiye Dışişleri Bakanları tarafından imzalandı. Takas Türk topraklarında yapılacak.

Anlaşma, yine bir Davutoğlu başarı öyküsü gibi sunuluyor. Peki gerçekten öyle mi?

Gelin önce “İran uranyumunun takası” öyküsünü kısaca anımsayalım…

ABD’nin ilk hedefi İran’ın nükleer enerjiden tamamen uzak durmasıydı. Ancak Tahran Washington’un tüm tehditlerine rağmen nükleer enerji çalışmalarına başladı. Bu konuda en büyük destekçisi, nükleer enerji konusunda anlaşma yaptığı Moskova’ydı… Ancak ABD, Irak işgaliyle başlayan süreçte, arkasındaki rüzgârın da etkisiyle, Tahran’ı ölçüsüz oranda tehdit etti. Irak’ta kısa zamanda zafer kazanacak ABD’nin, hemen ardından İran’a saldıracağı düşünülüyordu. Ancak işler Washington’un istediği gibi gitmedi…

Irak’ta batağa saplanan, İran’a saldırma olasılığı zayıflayan ABD, Tahran konusundaki hedefini küçülttü. Kuşkusuz bu geri adımda, Çin ve Rusya gibi iki veto yetkisi olan BM Güvenlik Konseyi üyesinin Tahran’a yakın tutum izlemesi de önemli oranda etki yaptı.

ABD’NİN HEDEFİ AFGANİSTAN

Obama’nın başkan olmasıyla ABD’nin yeni stratejik hedefi Afganistan oldu. Daha doğrusu ABD, Irak işgalinden önce girdiği Afganistan’ı küresel askeri planlamasının sıklet merkezi ilan etti ve yığınak yapma kararı aldı. Bu durum İran’a hem zaman kazandırdı hem de elini güçlendirdi. Çünkü Afganistan’ın hedef olmasıyla, ABD Çin için daha yakın bir tehlike olma konumuna girmiş olacaktı.

İran’ın nükleer enerji çalışması karşısında eli kolu bağlı kalan Washington’un yeni hedefi artık zenginleştirilmiş uranyumdu… ABD, İran’dan elindeki uranyum stokların büyük bölümünü elden çıkarmasını istiyordu. Ekim 2009’da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı UAEA, Tahran’a yeni bir teklif sundu. Buna göre Tahran, elindeki zenginleştirilmiş uranyumu verip karşılığında nükleer yakıt alacaktı. UAEA Başkanı Baradey, “İran Uranyumu Türkiye’de depolansın” önerisi sundu. Aracı olmaya dünden razı AKP ve Davutoğlu, Batı’nın önerisine hemen olumlu yanıt verdi ve aracı rolüne hazır olduğunu ilan etti. Davutoğlu, Türkiye’yi soktuğu pozisyonu da şöyle tanımlıyordu: “Bir nevi yediemin olacağız”.

‘AKP, OBAMA’NIN BARIŞÇI ÖNCÜ KUVVETİ’

Ancak Tahran, AKP’ye tam olarak güvenemiyordu. Ne de olsa Cengiz Çandar’ın yazdığı gibi, “AKP, Obama’nın ‘barışçı öncü kuvveti”ydi. Cumhurbaşkanı’nın uçağında Tahran’a giden Çandar, Gül’ün Tahran’a, “Obama dönemiyle açılan fırsat penceresini İran’ın kullanması gerektiği” mesajını götürdüğünü belirtiyordu.

Tahran bir yandan Türkiye ile ilişkileri olumlu tutmak istiyor ama bir yandan da AKP’nin Washington’un “barışçı öncü kuvveti” şeklindeki misyonundan ötürü güven sorunu yaşıyordu. Konu ilerleyen aylar içinde birkaç kez daha gündeme geldi. Ancak Tahran her seferinde Türkiye’nin arabulucu olma önerisini reddetti. Ankara’yı kırmak istemeyen Tahran, dururumu, uranyumu kendi topraklarında takas etmek istediği şeklinde gerekçelendiriyordu.

ABD, İRAN’A YAPTIRIM UZLAŞISI ÇIKARAMADI

ABD, bu koşullarda, düzenleyeceği nükleer zirvenin merkezine “İran’a yaptırım uzlaşısı” hedefi koydu. Ancak 12-13 Nisan 2010’da yapılan ve 47 ülke liderinin ve temsilcisinin katıldığı Nükleer Güvenlik Zirvesi’nden “İran’a yaptırım uzlaşısı” çıkmadı. Rusya, Çin ve Brezilya İran’a yaptırımlara karşı çıktı. Hatta Pekin yönetimi ortaya yeni bir üçüncü yol sundu: “Yaptırım yerine müzakere”.

TAHRAN’IN TAKTİK HAMLE BAŞARISI

Zirvenin ardından Türkiye, Washington’un talebi gereği bir kez daha aracı olmak istediğini Tahran’a beyan etti. Tahran bir kez daha reddetti.

Brezilya lideri Lula Da Silva ile görüşen İran lideri Ahmedinejat, yaptırım hamlelerini savuşturmak için bir taktik hamle yaptı. Ve Tahran, uranyum zenginleştirme hakkından feragat etmeden, zenginleştirilmiş uranyumunu nükleer yakıtla takas etmeyi kabul etti.

Böylece Tahran 7 yıl içinde, nükleer çalışmalarına tamamen karşı çıkan ABD’yi, nükleer çalışmalarını sürdürmeye ikna etmiş oldu! Ödediği bedel(!) ise uranyum zenginleştirme hakkından feragat etmeden, zenginleştirdiği uranyumun bir kısmını nükleer yakıt karşılığında takas etmeyi kabul etmesiydi!

TAHRAN’IN TERCİHİ TÜRKİYE DEĞİL BREZİLYA

Tahran’ın takas konusunda Türkiye’yi değil de Brezilya’yı tercih etmesi, sorunu büyük oranda çözmüş ancak takasın yapılacağı yer konusunu açıkta bırakmıştı. İşte tam bu noktada AKP, ABD adına bir kez daha devreye girdi. Üstelik takasın Türk topraklarında yapılacak olmasıyla Washington görüntüyü bir parça kurtarmış olacaktı. Rusya ve Çin’in desteklediği aracı olan Brezilya ile ABD’nin desteklediği aracı olan Türkiye’nin birlikte olması, uluslararası güçlerin de denge durumunu oluşturacaktı.

Koşulların bu yönde oluşmasının ardından önce Davutoğlu, ardından da Erdoğan apar topar Tahran’a gitti. Ve İran, Brezilya ve Türkiye takas konusunda mutabakat metni imzaladı.

Anlaşmaya göre Tahran az zenginleştirilmiş uranyumunun 1200 kilogramını Ankara’ya teslim edecek. Davutoğlu konuyla ilgili olarak şu teminatı verdi: “Tahran santralının yakıtı sağlanıncaya kadar İran uranyumunu kendi sermayemiz gibi Türkiye’de korumayı garanti verdik”.

ABD BREZİLYA SEÇENEĞİNE KARŞI ÇIKTI

Durumu özetlersek;

ABD, İran’ı etkisiz kılmak için Türkiye’nin arabuluculuğunda bir yöntem izledi. İran ise ABD baskısını savuşturmak için, Rusya ve Çin’in desteklediği Brezilya’nın arabuluculuğunu kabul etti. Sonuç olarak Türkiye’nin tek başına değil ama Brezilya’yla birlikte sürecin bir parçası olmasına Rusya ve Çin karşı çıkmadı. Ve anlaşma imzalandı.

Aslında durumu en çıplak şekilde ortaya koyan, imzadan hemen önce Brezilya Cumhurbaşkanı Lula Da Silva’nın ABD’yi işaret eden açıklamasıydı: “İran’ı ziyaret etmemem için birçok baskı yapıldı ancak tam güvenle Tahran’a geldim ve müzakerelerimizin yapıcı ve olumlu sonuçlanacağına inanıyorum”.

Peki, şimdi tüm bu gelişmelerde, sizce Davutoğlu ve AKP’nin uluslararası başarısı nerede?

MEHMET ALİ GÜLLER

, , , , ,

Yorum bırakın

‘MİLLİ İRADE’ YALANI

Tarih:22 Nisan 2010
Yer: TBMM
Konu: Anayasa Paketi oylaması, 1. Tur, 8. Madde…

Parti kapatmayı olanaksız hale getiren yasa görüşülürken, 330’un altında kalınabileceği, bazı AKP’lilerin çekimser oy kullanabileceği ihtimali ortaya çıkar. Bunun üzerine AKP kurmayları tıpkı “Habur Çadır Tiyatrosu” sırasında olduğu gibi BDP kurmaylarıyla temas sağlar. Önce iki, daha sonra beş milletvekiline ihtiyaç olduğu belirtilir. Beş BDP milletvekili salona girer ve “evet” oyu kullanır. Böylece 8. Madde geçer…

BDP milletvekili Ufak Uras oylamayla ilgili şöyle der: “Paketin 330’un altında kalması, Ergenekon’un zaferi olur”. BDP’nin Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Bilici ise “330’un altında kalınmasından aklıselim sahibi hiç kimsenin mutlu olmayacağını” söyler. Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ise aldıkları görevi çok net ifade eder: “Acil kan ihtiyacı olduğu zaman devreye gireriz”.

Tarih: 3 Mayıs 2010
Yer: TBMM
Konu: Anayasa Paketi oylaması, 2. Tur, 8. Madde

BDP, ikinci tur oylamaya katılmaz. AKP’den oylamaya 335 milletvekili katılır. “Tavrınız ne olacak” sorusuna BDP Grup Başkanvekili Bengi Yıldız şu yanıtı verir: “Görüyorsunuz, içerde parti kapatma maddesi görüşülüyor ve biz katılmıyoruz. Geçen sefer katıldık ve madde geçti. Bakalım bu sefer ne olacak?”.

Ve 8. Madde 327 oyda kalır. Böylece AKP’nin paketi delinir.  8. Madde’ye oy vermeyen AKP’lilerin Faruk Koca’nın kâğıda yazdığı ve objektiflere yansıyan şu isimler olduğu sanılır: Vahit Erdem, Köksal Toptan, Murat Başesgioğlu, Reha Çamuroğlu, Hilmi Güler, Sadık Yakut, Kürşat Tüzmen…

AKP-PKK pazarlıkları

Peki 10 gün içinde ne olmuştur da, “Paketin 330’un altına düşmemesi görevimizdir” diyen BDP’nin tavrında köklü bir değişiklik olmuştur…

Arada Öcalan, avukatları aracılığıyla açıklama yapmış ve BDP’nin oyuna gelmemesini istemiş dahası “AKP’ye destek vermeyi ahlaksızlık olarak” ilan etmiştir. Pazarlıklar neticesinde isteklerinin tamamını koparamayan Apo-PKK, “Anayasa referanduma da gitse BDP tavrını koymalı” demiştir! Açıklama 2 Mayıs’da basına da yansır ve 3 Mayıs’daki oylamaya BDP katılmaz!

Bu mudur Başbakan Erdoğan’ın her fırsatta diline doladığı “milli irade”?!

Açacağız…

Ama BDP’nin tavır değişikliğinin nedenini de yeri gelmişken kısaca belirtelim.

BDP hem havuç hem sopa

BDP’nin AKP ile ilişkilerinde bu kadar zikzak çizmesinin nedeni “zorunlu müttefiklik” ilişkisindendir. ABD’nin AKP eliyle uyguladığı “Kürt Açılımı”nın bazen “havucu” bazen de “sopası” olmuştur BDP. Tıpkı “Kürt Açılımı” gibi “Anayasa Paketi”nin de gerçek sahibi Washington’dur. Dolayısıyla BDP, AKP’nin iç cephede elini güçlendirebilmesi ve merkezi kuvvetleri ikna (!) edebilmesinin aracı olagelmiştir… PKK, “Kürt Açılımı”nın duruma göre öznesi, duruma göre de nesnesi olmuştur..

TBMM’nin iradesi mi, Öcalan’ın iradesi mi?

Gelelim “milli irade” meselesine…

Hayır, Başbakan’ın “yüzde 47”yi “yüzde 55” yapabilen “matematik açılımı” üzerinde durmayacağız; hatta “yüzde 47”nin TBMM’nin dörtte biri olduğu gerçeği üzerinde de durmayacağız.

Başbakan Erdoğan, ne zaman siyaseten sıkıntılı bir durumla karşılaşsa, hemen “milli irade” söylemine sığınır… Çünkü sandıktan “yüzde 47” çıkmıştır! “Demokrasi” gibi, “özgürlük” gibi, “insan hakları” gibi çarpıtılan ve araç olarak kullanılan bir kavramdır artık “milli irade”.

Başbakan’ın “milli irade” söyleminin gerçek olmadığının ispatı da Anayasa Paketi oylamasıdır. “Özgür bireylerden oluşan milletin, kendisini ilgilendiren sorunlar ile ilgili olarak, başka bir kişiye ve merkeze tabi olmadan kendi özgür iradesiyle karar verebilmesi” anlamına gelen “milli irade” bilinci gerçekten var mıdır AKP’de?

Hadi oyları zarf içinde kontrol edilen AKP milletvekillerinin “iradesi”ni bir yana bırakalım… Ya TBMM’nin 8. Madde ile düşürüldüğü duruma ne diyeceğiz?

Bu oylamada da görülmüştür ki, tıpkı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi onurlu duruş sergileyenleri saymazsak, AKP paketine yansıyan milletin iradesi değil, ya Erdoğan’ın iradesi ya da Öcalan’ın iradesi olmuştur…

Daha doğrusu, projenin esas sahibinin, yani ABD’nin iradesidir!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

‘KOMŞULARLA SIFIR SORUN’DA SIFIR BAŞARI

70 yılda adım adım tasfiye edilen Atatürk’ün “bölge merkezli dış politikası”nın yerini artık tamamen “bölgede ABD arabulucusu” olma görevi aldı.  BOP Eşbaşkanlığı katından ve Ahmet Davutoğlu üzerinden uygulanan bu dış politika “komşularla sıfır sorun” diye tanımlandı.

Peki gelinen süreçte ne gibi somut sonuçlar alındı? Bakalım:

1.. İran AKP arabuluculuğunu bir kez daha reddetti.

ABD’deki Nükleer Güvenlik Zirvesi’nden döner dönmez Tahran’a koşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İranlı mevkidaşına “uranyum takasında aracı olmaya hazırız” dedi. Ancak İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mutteki, Davutoğlu’nun çok istediği olumlu yanıtı yine vermedi. Yine diyoruz çünkü Davutoğlu son 6 ayda bu role birkaç kez soyundu ve hepsinde de reddedildi!

Üstelik İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, -Ankara’yı da üzmemek için- Mutteki-Davutoğlu ortak basın toplantısının ardından bir de kibar mazeret sundu! Sözcü, uranyum takasının yalnızca İran toprakları üzerinde yapılabileceğini belirtti!

2.. İsrail-Suriye arabuluculuğu raftan kalktı

Yeni bölgesel çıkarları gereği İsrail’e kısmi tutum takınan Washington’un tavrı, AKP’nin de benzer tavır almasına neden oldu. Ancak AKP’nin perde önü ve perde arkası politikalarındaki makasın gittikçe açılması Tel Aviv’i kamuoyu karşısında zor durumda bıraktı. İsrail Hükümeti, Davutoğlu’nun çok arzuladığı “İsrail-Suriye arabulucusu olma” talebini raftan kaldırdı.

3.. Sırbistan-Bosna Hersek arabuluculuğu

Dışişleri Bakanı Davutoğlu 18 Mart 2010 günü Bulgaristan’a giderken uçakta gazetecilere şunları söylüyor: “Ben altı ay içinde 11 kez Sırp Mevkidaşımla bir araya geldim. Bizim sayemizde Sırbistan ile Bosna Hersek arasında yakınlaşma oldu. Bosna Hersek Sırbistan’a büyükelçi atadı. Bir gece yarısı Bosna Hersek Cumhurbaşkanı ile havaalanında iki saat konuşup Sırplarla sorununu çözdük. Şimdi de sırada Srebrenica katliamı için Sırpların özür dilemesi var. İşte biz bunları, binyıldır çatışma yaşadığımız Sırplarla konuşuyorsak, niye Ermenilerle de konuşmayalım. Sırplarla ve Boşnaklarla üçlü olarak altı aydır görüşüyoruz. Niye bunu Ermeni ve Azerilerle de yapmayalım”. (Hürriyet, 19 Mart 2010)

Davutoğlu, iki ülke arasındaki sorunların, havaalanlarında ayaküstü yapılan iki saatlik görüşmelerle sonuçlandığını sanacak kadar saf olamayacağına göre ortada başka niyetler vardır. Neyse… Biz niyetleri bırakalım ve somut olgulara bakalım.

Davutoğlu’nun “Bosna’yla arasını yaptım” dediği Sırbistan’da, hem de bu açıklamasında sadece 9 gün sonra ne tartışılmaya başladı dersiniz? Yanıtı Davutoğlu’nu en çok öven gazetelerden birinin başlığıyla verelim: “Bir ülke daha Ermeni tasarısını tartışıyor” (Bugün, 27 Mart 2010).

Kendi yorumumuza ihtiyaç bırakmayan Bugün’ün haberiyle devam edelim: “SRS Partisi milletvekilleri tarafından Sırbistan parlamentosuna verilmek üzere hazırlanan kanun tasarısı, 1915 olaylarının resmen ‘soykırım’ olarak tanınmasını öngörüyor. Oysa daha geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye ile Sırbistan arasında son dönemde yaşanan yakınlaşma ve Ankara’nın Sırbistan-Bosna arasında başarıyla gerçekleştirdiği arabulucuk görevini örnek göstererek, Türk-Ermeni ilişkilerine gönderme yapmıştı”. (Bugün, 27 Mart 2010)

4.. Irak’la sıfır sorun yerine Irak’tan üç sorun dönemi

Ankara’nın mevcut “Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini” savunma politikası, AKP eliyle önce ortadan kaldırıldı, ardından da ABD’nin dayattığı “3 parçalı Irak” savunulur hale geldi. Cumhurbaşkanı Gül Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” diye adlandırdı; Başbakan Erdoğan Gül’ün “Kürdistan” diye adlandırdığı coğrafyanın başkenti Erbil’e “başkonsolosluk” açacağını ilan etti; Dışişleri Bakanı Davutoğlu o başkentte mevkidaşı ile resmi görüşme yaptı!

Sonuç olarak Ankara’nın elinde artık “Irak’la sıfır sorun” yerine, “Irak’tan üç sorun” var!

5.. ‘Komşularla sıfır sorun Kıbrıs’ta yara aldı’

Yukarıdaki başlık Financial Times’a ait! Gazete özetle Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçilmesini Talat’a destek veren AKP’nin başarısızlığı olarak yorumluyor. Dahası, Eroğlu’nun “federasyona karşı ve iki devletli çözüm” politikasının, müzakerelerde çok ciddi sıkıntı yaratacağını belirtiyor.

Hürriyet’den Sedat Ergin’in saptaması daha çarpıcı. “KKTC’deki seçimlerin mağlubu kim? Talat mı? AKP mi?” diye soran Ergin, 21 Nisan 2010 tarihli makalesinde somut yanıtı veriyor: “KKTC’deki seçimin asıl mağlubu AB ve ABD’dir”.

6.. Ermenistan’la açılım başarısızlığı

Financial Times’a göre, “AKP’nin ‘komşularla sıfır sorun’ politikası ve bölgesel çatışmalarda arabuluculuk yapma arzusu, Kıbrıs dışında, en yakınındaki Ermenistan’la yaşanan sorunların aşılamaması nedeniyle de yara alıyor”

AKP’nin Obama’nın talebi doğrultusunda uyguladığı son “Ermenistan Açılımı” da fiyaskoyla sonuçlandı. İmzalanan protokollerin yürürlülük durumu AKP’nin elinde pimi çekilmiş bir bomba gibi kaldı. Dahası, “Ermenistan’la sıfır sorun”a soyunan AKP, kardeş Azerbaycan’ı da küstürdü! Böylece, Türkiye kuzeydoğusunda sıfır sorun yerine, 2 sorun oluşturdu!

Sonuç

AKP’nin BOP Eşbaşkanlığı doğrultusunda uyguladığı bu politikalar, komşularla sıfır sorun yerine komşularla düşmanlığı arttırıyor. AKP, bu politikaları her şeye rağmen sürdürebilmenin de 3 şeye bağlı olduğunu düşünüyor. ABD’nin kesintisiz desteği altında olmak şartıyla birincisi anayasal değişiklik, ikincisi başkanlık sistemi, üçüncüsü de bu sistemin uygulanabileceği bir federasyon!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

AKP-ÖCALAN MÜZAKERESİ

Amberin Zaman’ın Habertürk Gazetesi için Murat Karayılan’la yaptığı söyleşi büyük yankı uyandırdı. Karayılan’ın “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu” sözleri TBMM’de soru önergesi de oldu. CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün Başbakan Erdoğan’dan yanıtını istediği soru çok net: “Öcalan’la görüşen bakan kim?”

AKP ile Abdullah Öcalan’ın müzakere etmesinde aslında şaşıracak bir şey yok. “Kürt Açılımı” ABD kaynaklı olduğuna göre, Washington’un AKP ile Öcalan’ı müzakereye oturtması meselenin doğal sonucu zaten… Ki bu müzakere salt “geçen yıl Şubat ayı” ile de sınırlı değil!

AKP’nin Apo’yla ilk pazarlık itirafı

Hükümetin AKP ile ilk pazarlık itirafı, “birinci barış grubunun” Türkiye’ye girişi sırasında olmuştu. Anımsayalım:

15 Ekim 2009 tarihli ANF haberine göre, “Öcalan ‘demokratik açılım’ sürecinin tıkandığını görmüş ve tıkanıklığın, ‘barış grubu’nun Türkiye’ye gönderilmesiyle aşılacağını” savunmuştu! 19 Ekim günü Öcalan’ın çağırdığı iki grup Silopi’den Türkiye’ye giriş yapmıştı ve törenlerle karşılanmıştı. Pazarlıklarla kurulan Habur çadır mahkemelerinde tiyatro oynanmıştı.

Dahası Başbakan Erdoğan görüntüleri “umut verici bulduğunu” açıklamıştı. Ertesi gün, yani 20 Ekim 2009 tarihinde kamuoyunu bilgilendiren Açılım Koordinatörü Beşir Atalay, “eve dönüşün, demokratik açılım sürecinin bir safhası, planın bir parçası” olduğunu açıklamıştı! Yani “Sadece Öcalan çağırdı diye geldiği sanılan birinci barış grubu”nun gelişi aynı zamanda “hükümetin açılım sürecinin de bir safhası, planının bir parçasıymış!”

Yeri gelmişken Açılım Koordinatörü ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün de 17 Ekim günü gizlice görüştüğünün ve 19 Ekim’de yapılacak girişleri organize ettiklerinin daha sonra basına yansıdığını da anımsatalım. (Milliyet, 21.10.2009)

Çandar: Meseleyi iki Abdullah Çözer

Öte yandan hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, Beşir Atalay’ın bu itirafından bir ay önce AKP’nin “Kandil ve İmralı’yla görüştüğünü” zaten pervasızca ilan etmişti. (Sanem Altan Röportajı, Vatan, 26 Eylül 2009) Zaten Çandar, meseleyi en başından itibaren “iki Abdullah’ın çözeceğini savunuyordu. (Cengiz Çandar, ‘Çankaya’daki Abdullah-İmralı’daki Abdullah-Kürt sorununda iyi şeyler olacak’ başlıklı makale, Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)

İktidar Sabri Ok ile Sabri Ok da Apo ile görüştü

Keza Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur da, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıklamıştı. Bir de Emniyet İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Bülent Orakoğlu’nun açıkladığı “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” bilgisini eklersek ortaya en somutundan pazarlık görüntüsü çıkıyor. Yani hükümet adına birileri Sabri Ok ile Sabri Ok da Abdullah Öcalan’la görüşmüştü!

Avukatları aracılığıyla gündem belirleyen! Abdullah Öcalan’ın Gül ve Erdoğan’a “korkmayın” çağrısı yapmasının ya da “AKP benim söylediklerimi alıp uyguluyor” demesinin anlamı belki de bu üçlü trafikte gizli! (ANF, 19 Haziran 2009 ve ANF, 16 Ekim 2009)

CHP’nin sorusuna yanıtı belki de Cumhurbaşkanı Gül vermelidir. Çünkü “Kürt Açılımı”nın başlangıcı sayılan Gül’ün “2009’da çok güzel şeyler olacak” sözleri, tarihi olarak, AKP’li bir bakanın Öcalan’la görüştüğü iddia edilen 2009 Şubat’ının hemen sonrasına denk geliyor!

MİT Müsteşarı Taner’in Kürt Açılımı’ndaki Rolü

Yeri gelmişken ve “Kürt Açılımı” adına yapılan görüşmeleri anımsarken, görev süresi bir kez daha dolan ve artık yerine Hakan Fidan’ın atandığı MİT Müsteşarı Emre Taner’in hükümet adına yürüttüğü temasları da anımsayalım. Bu temasların yoğunluğu ve tarihsel sırası, Taner’in görev süresinin AKP tarafından tam dört kez neden uzatıldığını da açıklayacaktır.

Şenkal Atasagun’un emekliye ayrılmasının ardından 15 Haziran 2005 tarihinde MİT Müsteşarlığı görevine getirilen Emre Taner, 8 Ağustos 2005 tarihinde Bakanlar Kurulu’na 5 saat verdiği Kürt Meselesi Brifingi ile ABD planının ve 2009’daki önemli gelişmelerin sinyalini vermişti. Taner bu brifingin ardından, 20 Ekim 2005 tarihinde Irak’ın kuzeyinde Barzani ile görüştü. Ki Diyarbakır doğumlu olan ve yıllarca Diyarbakır ile çevresinde görev yapan Taner, Barzani ailesine uzak değildi. Bu görüşmeden tam 30 yıl öncesinden beri Barzani ailesiyle tanışık olan Emre Taner’in ayrıca yakın çevresine, “ben Kürt meselesini Musa Anter’den öğrendim” dediği de kamuoyuna yansımıştı.

Barzani’den Taner’e: “Türkiye, K. Irak’taki oluşumu tanımalı”

Taner’in Barzani ile bu görüşmesiyle ilgili yalanlanmayan önemli iddialar gündeme gelmişti. Barzani’nin Taner üzerinden Türkiye’den talepleri şunlardı: “Türkiye, Kuzey Irak’taki oluşumu tanımalı; Kuzey Irak ve Türkiye’deki Kürtlere çifte vatandaşlık vermeli; ekonomik ilişkileri geliştirmeli, kurulacak askeri okullarda Türk uzmanlar görev yapmalı…”

İddialara göre MİT Müsteşarı Emre Taner, hiçbir talebe hayır demedi. Taner, talepler karşılığında PKK’ya karşı birlikte mücadele önerdi.

Bu görüşmeden kısa bir süre sonra ABD’ye giden Barzani, Washington tarafından “Başkan” sıfatıyla karşılandı!

Taner: “Türkiye artık savunma pozisyonuyla yetinemez”

Öte yandan Abdullah Gül’ün “güzel şeyler olacak” açıklamasını, Kuzey Irak’la İmralı arasında mekik dokuyan Emre Taner’in raporunu okuduktan sonra yaptığı da kamuoyuna yansıdı. Ayrıca, MGK’nin açılıma destek verdiği toplantıda da Emre Taner oldukça geniş bir sunum yaptı.

Bu arada Taner henüz müsteşar yardımcısıyken de İmralı’da Öcalan ile yaptığı görüşmeyle gündeme gelmişti. Avukatları Öcalan’ın bu görüşmeyle ilgili şöyle söylediğini basına açıklamıştı: “Taner’i tanımıyordum. Çok olgun biriydi, şaşırdım. ‘Biz bu sorunu KDP, YNK ve Amerika ile değil, sizinle çözelim’ dedi”.

Öyle ki Taner, bu yeni dönemi, MİT’in 80. kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamada “Türkiye artık savunma pozisyonuyla yetinemez” sözleriyle açıklıyordu!

Başbakan Erdoğan: ‘Açılımı kararlılıkla sürdürüyoruz’

ABD’nin “Kürt Açılımı” gereği yapılan görüşmeler, pazarlıklar tarih önünde mutlaka bir gün tüm detaylarıyla ortaya çıkacaktır nasılsa… Biz açılımın son durumuna bir bakalım:

Başbakan Erdoğan “Kürt Açılımı” buluşmalarının sonuncusunu edebiyatçılarla (!) yaptı. O görüşmelerden öğreniyoruz ki “geri adım” ve “rehavet” gibi değerlendirmelere Başbakan Erdoğan net yanıt vermiş: “Asla. Demokratik açılımda ne bir rehavet söz konusu, ne de geri adım. Çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz”. (Mehmet Metiner, Star Gazetesi, 19 Nisan 2010)

Kararlılıkla çalışan Başbakan, yeni aşamayı da edebiyatçılarla paylaşmış: Açılımın önünde bariyer olan hukukun değiştirilmesi!

3 aşamalı ABD-Gül Planı yürürlükte

Ne demiştik yaklaşık bir yıl önce:

“Obama’nın ziyareti sırasında, ‘3 aşamalı bir plan’ anlaşması yapıldı:
1.. Aşama: ‘Kürt sorununun çözümü konusunda şuana kadar yapılanlar Anayasa’ya konulacak, kültürel alanda henüz yapılamayanlar yapılacak ve ‘vatandaşlık’ tanımı konusunda gerekli değişiklikler yapılacak’.
2.. Aşama: ‘Türkiye, Kürdistan Bölgesi hükümetini tanıyacak’.
3.. Aşama: ‘PKK’nin dağlardan inmesi, etkili ve kabul edilir bir af ile silahların atılması sağlanacak’. (Mehmet Ali Güller, 3 Aşamalı ABD-Gül Planı, Teori Dergisi, Temmuz 2009)

Aşamalar sıra sıra uygulandı, uygulanıyor. Konuyla ilgili eski yazılarımız Odatv arşivlerinden bulunup, anımsanabilir.

Aşamaların en kötüsünün, yaratılmak istenilen Türk-Kürt boğazlaşması olacağına dikkat çekerek bitirelim: “Yumruklar” işte bu aşamanın ilk hamleleri…

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN İSRAİL’LE KONTROLLÜ GERİLİMİ

Gazze’deki çocuklar için İsrail’le fırtınalar koparan iktidarın, ne Irak’ta ölen 1 milyon Müslüman’ı, ne Afganistan’da ölen binlerce çocuğu ve ne de Ankara’nın göbeğinde yaşam mücadelesi veren 12 bin Tekel işçisini hiçe saymış olmasını nasıl yorumlamalıyız?

AKP’nin 3 Kasım seçimleri öncesinde, 16 Temmuz 2002 tarihli ABD ziyaretinde Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA temaslarıyla iktidar vizesi garantilemesini nasıl değerlendirmeliyiz?

Hele de Erdoğan’ın Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret ödülü” olan “Davut Boynuzu”nu almasını nasıl anlamalıyız? Ki bu ödülü alan tek Müslüman’ın Tayyip Erdoğan olduğunu da düşünürsek…

Bitmedi… Ya Erdoğan’ın, Suriye sınırındaki mayınlı arazileri 49 yıllığına İsrail’e vermesine tepki gösterenleri “Yahudi düşmanlığı” ile suçlamasına ne demeliyiz? Üstelik bu alışveriş, tam da Davos’ta yaşanan “one minute” dramasından hemen sonra olmuşken…

Tüm bunlara rağmen Erdoğan, son bir yılda İsrail ile tam 3 büyük kriz yaşadı… İlki Davos’taki “one minute” kriziydi. Ardından İsrail’den Anadolu Kartalı tatbikatına katılmaması istendiğinde ortaya çıkan krizdi. Son olarak da İsrail’in Kurtlar Vadisi dizisine tepki göstermesi ve hemen sonrasında büyükelçimizi alçakta oturtmasıyla günışığına çıkan üçüncü krizdi…

Her üç krizin de ortak paydası Gazze’ydi; yani AKP hükümetinin açıktan İsrail’in Gazze operasyonlarına tepki göstermesiydi.

Model Ortaklık

Peki gerçekte olan biten neydi?

AKP’nin gerçek İsrail tutumunu analiz edebilmek için öncelikle şu gelişmeleri saptamamız gerekiyor:

1.. Washington, dünya çapındaki siyasal-askeri-ekonomik zorunluluk nedeniyle, Bush dönemindeki Irak merkezli Büyük Ortadoğu Projesi’ni, Obama döneminde Afganistan-Pakistan merkezli Büyük Ortadoğu Projesi’ne revize etti. Washington bu değişim gereği Bush dönemi açıktan dile getirdiği “düşman İslam” söylemini, Obama döneminde “ortak İslam” söylemine çevirdi.

2.. Washington Ortadoğu için şu kriterlerin sağlanmasını başarı olarak saptadı:

a.. Irak’ın kuzeyinde kurulacak Kürt Devleti’nin yaşaması, Türkiye’nin himaye etmesine bağlıdır.

b.. İran’ı kuşatmanın anahtarı Türkiye’dir. (Ki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Irak, Suriye ve Lübnan ile Ortadoğu Birliği kurarak İran’ı yalnızlaştırma gayretindedir)

c.. ABD’nin sorunlu olduğu Ortadoğu ülkelerini ehlileştirme görevini Türkiye üstlenmelidir. Türkiye bu amaçla, ehlileştirilecek Arap Devletleri’nin karşıt olduğu İsrail’e karşı “kontrollü” konumlanmalıdır. “Düşman İslam” politikası için İsrail neyse, “Ortak İslam” politikası için de Türkiye o anlama gelmektedir.

d.. Türkiye’nin bu görevleri üstlenebilmesi AKP’nin Türk devletine tam hakimiyetine bağlıdır. Bu hedeflerin önünde direnen TSK ve Ulusal Kuvvetler etkisiz hale getirilmelidir.

ABD’nin bizzat Obama’nın ağzından Türkiye’yi “model ortak” ilan etmesinin esbabı mucibesi bu hedeflerdir. Washington, Müslüman kimlikli AKP ve Türkiye ile Ortadoğu’yu daha iyi biçimlendireceğini hesaplamaktadır.

Brzezinski: “İran’a saldırırsa, ABD İsrail uçaklarını vurmalı”

Kaldı ki Washington bu değişimi en somut biçiminde dile de getirdi.

Washington’un politikalarına yön veren, Obama döneminde yeniden zirveye yerleşen, ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brezezinski, İsrail’in İran’a saldırma olasılığının konuşulduğu günlerde çok çarpıcı bir açıklama yaptı: “Eğer İsrail savaş uçakları, Irak hava sahasını kullanıp İran’a saldırırsa ABD savaş uçakları havalanıp onlarla savaşmalı. İsrail’in uçakları tepemizde uçarken oturup seyredecek miyiz, onlara bu hakkı vermeme konusunda ciddi olmalıyız. Kimse bunu istemez ama Liberty vakasının tersi olabilir”. (Milliyet, 24 Eylül 2009)

Yine Brezezinski, İsrail’in Haaretz gazetesine daha önce yaptığı çok önemli bir açıklamada da şunu söylemişti: “Amerika’nın İran’a saldırı olasılığı konusunda İsrail hükümetine vereceğim tek tavsiye, bu işe karışmamaları olur. ABD İran’a saldırmayacak çünkü saldırırsa bu felaket getirir!” (Haaretz, 8 Aralık 2008)

Brezezinski’nin çıkışı, Erdoğan’ın İsrail “karşıtı” tutumunun somut ipucudur.  Çünkü Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevi, Washington eksenli politikaları uygulamasını gerektirir! Kaldı ki İsrail de bu durumun farkındadır. İsrail gazetesi Haaretz AKP’yle ikinci krizin ardından, ABD’nin yönelimine işaret eden analizler yayımladı: “Türkiye’nin değişen tavrı, İsrail’le ilişkilere çok önem vermeyen Obama’nın iktidara gelmesinin bir sonucudur”. (Vatan, 16 Ekim 2009)

Yaşananların gerçekte ne olduğunu aslında itiraf edenlerden biri de AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’tı. İsrail’le krizi şu veciz sözlerle yorumlamıştı Yakış: “Temelde kayma yok, ince ayar var”. (Kanal D, 32. Gün, 15 Ekim 2009)

Fetullah Cemaati İsrail’i savundu

Aslında “dincilerimiz” ne Filistin’i düşünüyor ne de Gazze’de ölen çocukları…

Örneğin Fetullah cemaatinin yayın organı olan Zaman gazetesi bakın nasıl savunuyor İsrail’i ve nasıl da tepki gösteriyor Filistin’e: “İsrail’in Gazze’ye yönelik olarak gerçekleştirdiği ‘Dökme Kurşun’ adlı saldırısının ana amacı roket ve havan ateşine son vermekti. Roket ve havan ateşi ne saldırı sırasında ne de sonrasında durdu. Ateşkesten bu yana Gazze’den İsrail’in güneyine yönelik çok sayıda roket ve havan atıldı. Bu durum, saldırının üzerinden neredeyse bir yıl geçmesine rağmen halen de devam ediyor. Nitekim, en son olarak geçen Perşembe günü Gazze’den atılan 10 havan mermisi, bir Kassem roketi ile Cuma gecesi 2 Kassem roketi İsrail topraklarına düşmüş bulunuyor. Bu da tabii, bizde söylenenlerin aksine Gazze’den yapılan Kassem ve havan atışlarının hiç durmadığını açıkça ortaya koyuyor”. (Fikret Ertan’ın 10 Ocak 2010 tarihli makalesi)

Müslüman dayanışmasının lafta olduğunu gösteren bu “analiz” o kadar çok beğenildi ki, Yahudi cemaatinin yayın organı Şalom bu yazıya sayfalarında yer verdi.

Ki asıl olan da bu yaklaşımdır.

Zaten Başbakan Erdoğan, 17 Ocak günü Birleşik Arap Emirlikleri’ne giderken İsrail’le krize değinerek ne dedi: “Biz bu olayı daha fazla ileri taşımayı düşünmüyoruz”!

Üstelik İsrail Savunma Bakanı Barak’ın ziyaretiyle “Heron” insansız hava araçlarının tedarikinde yaşanan pürüzler de ortadan kalktı. 10 adet Heron nisan ayına kadar Türkiye’ye teslim ediliyor!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın