Posts Tagged Öcalan
Öcalan’ın “Yavuz-İdris” karnesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/09/2026
Aleviler, Öcalan’ın 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli tutanaklarında işaret ettiği “Yavuz-Kürt İdris” ittifakına tepki gösterince, DEM Parti bir açıklama yaptı. Özetle “tutanaklar doğru değil, Öcalan’ın öyle bir ifadesi yok” dediler. Devamında da Öcalan’ın Yavuz Selim üzerinden Alevilere karşı bir tutumu olmadığını belirttiler.
Mesele Öcalan’ın Alevi karşıtı olup olmaması değil ki, kaldı ki Öcalan daha önceki konuşmalarında Yavuz’un ideolojisine karşı olduğunu söylemişti. Peki nedir mesele? Mesele Öcalan’ın Erdoğan ve Bahçeli’yle ittifakını “Yavuz-Kürt İdris” ittifakına benzetmesi ve buradan hareketle açılım ortaklığını İran karşıtlığına konumlandırmasıdır.
PKK Kongresine gönderdiği mesaj
Tutanaklar Yavuz-İdris ittifakı dışındaki bir çok yönüyle de kamuoyunda tartışılmış, ancak bir hafta sonra DEM Parti, tutanakların doğru olmadığını söylemişti. Kanaatim mi? Tutanaklar Öcalan’ın üslubuyla ve daha önemlisi içeriği daha önceki açıklamalarıyla örtüşüyor. Ama madem yalanlanıyor, gelin Öcalan’ın “Yavuz-Kürt İdris” karnesine bakalım:
Öcalan, 25 Nisan 2025’te kaleme aldığı ve PKK’nin fesih kongresine gönderdiği 21 sayfalık perspektif metninde şöyle diyordu: “Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi ittifakı çok önemlidir. Osmanlının Ortadoğu imparatorluğu haline gelmesinde rol oynayan Ridaniye, Mercidabık, Çaldıran savaşları Kürt-Osmanlı ittifakının ürünüdür. Kürtler imparatorluğun asıl kurucu unsurlarından biridir.”
Daha önceki açılım sürecinin 2013-2015 görüşmeleri kitaplaştırılmıştı. İmralı Tutanakları isimli bu hacimli kitaba PKK’den de DEM’den de hatta devletten de yalanlama gelmemişti. Bugünkü tutanakları yalanlıyorlar ama Öcalan o “resmi” İmralı Tutanakları’nda ondan fazla sayfada Yavuz’a işaret ediyor, Yavuz-İdris ittifakını “İran hegemonyasına” karşı birliktelik diye niteliyor.
Nevruz mesajı
21 Mart 2013’te, Diyarbakır’da Öcalan’ın Nevruz mesajı okunmuştu. Ne diyordu orada Öcalan? Yine aynı tarih tezi üzerinden “bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşama” vurgu yapıyordu; tıpkı Bahçeli’nin bugünkü açılımda olduğu gibi 1071’deki Malazgirt ittifakına işaret ediyordu.
Bir örnek daha vereyim: Öcalan 2010’da yazdığı ve 2012’de yayımlanan Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü adlı kitabında şöyle diyordu: “Osmanlı Sultanı Birinci (Yavuz) Selim, İran Safevi Hanedan İmparatorluğu’nun yayılmasını yine benzer bir ittifak anlayışıyla durdurmuştur.” Ardında da Öcalan 1514-1517 harekatlarının “İdris-i Bitlisi öncülüğünde kurulan ittifakla” kazanıldığını savunuyordu.
Mihri Belli ve Yalçın Küçük’le tartışması
Ne kadar yalanlanırsa yalanlansın, Öcalan’ın “Yavuz-Kürt İdris” ittifakı üzerinden ortaya koyduğu tarih tezi, bugünün değil, uzun yılların yaklaşımıdır. Örneğin Öcalan, PKK’nin yayın organı olan Serxwebûn’un Temmuz 1997 tarihli sayısında, Mihri Belli ile yaptığı tartışmada bu tezi ortaya koymuştu. Öcalan, “İdris-i Bitlisi’nin Kürt emirlikleriyle Osmanlı arasında oynadığı rolü” anlattıktan sonra “Yavuz’un Kürt İdris’e geniş yetki verdiğini” söylemiş ve “devlet düzeyinde bir ittifak arayışı var” değerlendirmesini yapmıştı. Ardından da “Yavuz’un Çaldıran zaferini bu birleşmenin sonucu” olarak yorumlamıştı.
Uzatıyorum ama madem yalanlandı, son bir örnek daha vereyim. Tarihe Doğru Bakış adıyla 1993’te yayımlanan, Öcalan’ın 1992’de Yalçın Küçük’le yaptığı uzun tarih tartışması var. Öcalan orada da “Yavuz’un İdris-i Bitlisi üzerinden Kürt beylikleriyle özel bir siyasal düzen kurduğunu” belirtiyor ve üstüne basarak iki kere “Yavuz’unki mükemmel bir ittifaktı” diyor.
Sonuç olarak Öcalan’ın “Yavuz-Kürt İdris” karnesi hayli yüklü.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Eylül 2026
Entegrasyon ama nasıl?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/08/2026
ABD Büyükelçisi Tom Barrack, SDG’nin kendini feshedip Şam’daki HTŞ yönetimine entegre olmasını “Trump’ın Ortadoğu planının bir parçası” diye yorumluyor. (Cradle, 26.8.2026)
SDG’nin fesih kararıyla ABD’nin Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkarma kararının eşzamanlılığı, Barrack’ın tezini güçlendiriyor.
Çünkü Suriye’de sonuçta olan şudur: Önce “terör örgütü” HTŞ devletleşti, ardından “terör örgütü” YPG/SDG devlete entegre oldu; böylece ABD de Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkardı.
Mazlum Abdi’nin o röportajı
Burada mesele entegrasyonun nasıl anlaşıldığı ve uygulandığıdır. Entegrasyon yani Türkçesiyle bütünleşme, örgütün kendini feshetmesi ve üyelerinin “tek tek” orduya teslimi ve Şam’ın onları istediği yerde görevlendirilmesi gibi sunuldu bu süreç boyunca…
Oysa Suriye’de aslında olan şudur: YPG/SDG devlete küçük ortak oldu. Örgütün üst düzey yöneticileri devlette çeşitli görevleri üstlenecekler. YPG askerleri de Suriye ordusuna teslim olup tek tek verilen yerde göreve başlamıyor; beş tugay şeklinde, bulundukları bölgede varlığını sürdürecek.
Şam’daki Şara-Abdi buluşmasından kısa süre önce Barzanilerin yayın organı Rudaw’a kapsamlı bir röportaj veren YPG/SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, “entegrasyonun aslında nasıl olduğunu” çok net bir şekilde ortaya koymuştu.
5 Kürt tugayı
Mazlum Abdi, askeri güçlerinin ne şekilde Suriye ordusunun parçası olduğunu şu sözlerle dile getirdi: “Askeri gücümüzün Suriye ordusunun bir parçası olmasına karar verdik. Ancak yine biz Kürtler olarak katılacağız; Kürt komutanlar, Kürt askerler yer alacak ve Kürt tugaylarımız olacak. Böylece Kürtler kendi bölgelerini koruyacak ve aynı zamanda Suriye ordusunun resmi parçası olacaklar.” (Rudaw, 20.8.2026)
Mazlum Abdi bu Kürt tugaylarının Derik, Kamışlı, Haseke, Kobani ve Afrin tugayları olduğunu belirtiyor.
Fesih ve statü konusu
Peki ifade edildiği şekilde YPG ve SDG gerçekten de fesih mi ediliyor? Aslında hayır. Çünkü Mazlum Abdi aslında ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Süreç tamamlandığında SDG ortadan kalkmış olmayacak, biçimini ve yapısını değiştirecektir.”
Peki SDG ve Kürtler, iddia edildiği gibi bu entegrasyonla Suriye’deki statülerini kayıp mı ediyorlar? Aslında hayır. Tersine Mazlum Abdi entegrasyonla statünün korunduğunu belirtiyor: “Anlaşmayla Kürt bölgesinin özel statüsü kabul edildi. İdari, asker ve daha pek çok konuda… Yaptığımız anlaşmalara göre Kürtler, Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde kendi kendilerini yönetiyor, ister askeri, ister güvenlik, ister idari açıdan olsun.”
Mazlum Abdi, “Kürtlerin Suriye devletinin kuruluş ve bağımsızlık aşamalarında devletin bir parçası olamadığını ama şimdi devletin inşasında yer almak için fırsat doğduğunu” belirtiyor.
Ve Mazlum Abdi kendilerine statü sağlayan bu anlaşmaların garantörleri olduğunu da vurguluyor: ABD ve Fransa.
Öcalan’ın belirleyiciliği
Türkiye’deki ve Irak’taki Kürtlerin bir bölümü, SDG’nin entegrasyon kararına karşı çıkıyor. Bunu bir yenilgi olarak yorumluyor. Bu anlaşmayla Suriye’de elde ettikleri “Kürt özerk yönetiminin” yok edildiğini savunuyor.
Mazlum Abdi ise tersine Halep’teki yenilginin ardından, bu anlaşmayla özerk bölgeye yönelebilecek bir saldırıyı durdurduklarını, önceki “özerk yönetim” kazanımı kadar olmasa da devlete ortak olmak ve statü elde etmek bakımından çok kritik bir kazanım elde ettiklerini savunuyor.
Öcalan ile PKK liderlerinin 1-2 Şubat 2026’da yaptığı görüşmelere dair tutanaklar, sürecin karar vereninin zaten Mazlum Abdi olmadığını, bizzat Öcalan olduğunu ortaya koyuyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2026
Öcalan’ın mesajlarının analizi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/08/2026
Siyasal Kürt aktörlerin bir kısmı, Öcalan’ın “Kürt davasını” sattığını düşünüyor. “Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olarak PKK’ye karşı çıkan ve bu nedenle PKK tarafından yıllardır hedef alınan kimi siyasal Kürt aktörler de şöyle diyor: “Devlet, federasyon hatta özerklik bile istemekten vazgeçip entegrasyonu savunan Öcalan, bizim savunduğumuz çizgiye geldi.”
Öcalan aslında ne davasını sattı ne de çizgisinde köklü bir değişiklik yaptı. Öcalan pragmatisttir ve şartları göz önünde bulundurarak, yarın sıçramak için bugün en uygun kazanç zemininde uzlaşıyor. ABD’nin gerilemesi, Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisi arayışları, yeni güç dengeleri ve bunun Türkiye siyasetine yansıması üzerinden Öcalan uzun vadeli bir strateji çiziyor.
Öcalan’ın medyaya yansıyan 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli DEM heyetiyle yaptığı görüşmeler, bu bakımdan analiz edilmeyi gerektiriyor.
İmralı güç merkezine dönüştürülüyor
Bahçeli’nin netleştirilmesini istediği Öcalan’ın statüsünde uzlaşılmış. Öcalan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın başkanlık ettiği Koordinasyon Kurulu’nun altında oluşturulacak “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu”nun üyesi olacak. Öcalan özgürlüğü konusunda da rahat, “süreç ilerlesin, onlar zaten beni burada tutmak istemezler” diyor.
Öte yandan Öcalan DEM ile PKK’yi yeni bir siyasal örgüt altında birleştirmenin hazırlığına da başlamış. Adını şimdilik “Demokratik Toplum ve Cumhuriyet hareketi” diye ifade ediyor.
Özetle Öcalan, adım adım Türkiye’de bir güç merkezi haline geliyor, getiriliyor.
Açılımla yeni cumhuriyet
Öcalan, bu sürecin sonunda yeni bir cumhuriyetin kurulacağına işaret ediyor. Zaten AKP’nin daha önce yeni bir cumhuriyet kurduğunu belirtiyor. Kurulacak bu en yeni cumhuriyetin en az iki sütunlu olması gerektiğini savunuyor. Ne ilk cumhuriyetteki gibi sadece CHP’lilik/Kemalist sütunlu ne de şimdiki cumhuriyette olduğu gibi sadece muhafazakâr demokratlık sütunlu;. en az iki sütunlu, hatta üçüncü ve dördüncü sütunlar bile olabilir! Dahası Öcalan “en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” diyor.
Özetle üniter bir ulus-devletin yerine çok kimlikli yeni bir modele işaret ediyor. Öcalan bu modelin anayasasında Kürtlerin bir hukuk öznesine dönüşeceğini söylüyor. Ama bunu özel bir taktikle yapacaklarını, anayasada bunun “kimlik özgürlüğü” şeklinde yer alacağını belirtiyor. Kimlik olunca, Kürtlük, Türklük, Alevilik, kadınlık gibi kimliklerin her birine anayasal özgürlük sağlanacağını savunuyor.
Ve Öcalan tüm bu süreçte CHP/Yeni Parti’nin de dönüşeceğini, Kemalist tarih tezlerinin değişeceğini savunuyor. Kürt açılımı ile CHP’li belediyelere operasyonun paralel yürütülmesinin de nedeni zaten oydu. Açılımın üç aktörü de biliyor ki kurucu partiyi teslim almadan yeni bir cumhuriyet kurulamaz.
“İran’a karşı Türk-Kürt ittifakı” açılımı
Öcalan Türk-Kürt ittifakını ümmet temelinde yorumluyor. Ümmeti de İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmi diye tarif ediyor ve Türk-Kürt İslam ümmetinin “Ortadoğu dinamiğini değiştireceğini” savunuyor.
Erdoğan ve Bahçeli’yle kurduğu ittifakı Yavus-Kürt İdris ittifakına benzeten Öcalan, “Yavuz Kürt mirlikleri ile nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanılacak” diyor. Yavuz-Kürt İdris ittifakı Safevi Türklerinin yönettiği İran coğrafyasına karşı savaşmıştı. Öcalan bugünkü Türk-Kürt ittifakının hedefinin de yine İran olduğunu söylüyor: “İran böyle bırakılamaz. Suriye nasıl son dönemini yaşıyorduysa bu Şia iktidarı da son dönemini yaşıyor. Neçirvan Barzani ve Bafil Talabani’nin de içinde olacağı ve PJAK’ı da dönüştürecek bir hamle başlatmak gerekir. (…) İran çözülecekse buradan çözülür. İsrail-ABD çözemez. (…) İran’ı hallettiği oranda en büyük birikim Türkiye’dedir. Bu birikimler birleştikçe bizi bir Ortadoğu birliğine, enternasyonalizmine getirecek.”
Statü karşılığı başkanlık
Peki bu açılımın daha önce yapılan açılımlardan farkı ne? Onlar yürümedi de bu neden yürüyecek? Öcalan’ın buna yanıtı şu: “2015’teki gibi yarım yamalak değil. Anayasayı, seçimleri, cumhurbaşkanlığını belirleyecek bu çalışma.” Yani Öcalan açıkça açılımın karşılığının Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak olduğunu belirtiyor.
Bu, stratejik bir düzleme ve ilişkiye değil, taktik bir düzleme ve ilişkiye işaret ediyor. Mesele şu ki taktik düzeydeki ilişkiler, yeni siyasal ihtiyaçlara göre yine bozulabilirler.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2026
Bahçeli ve Fidan’ın taktiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/02/2026
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM grup toplantısındaki şu sözleri yine gündem oldu: “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir!”
Peki Bahçeli, Öcalan’ın “umut hakkından” yararlanarak serbest kalmasını, Ahmet Türk’ün görevden alındığı Mardin Belediye Başkanlığına geri dönmesini ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasını neden istedi?
Açılım masasına dayanak
1) Bahçeli bu açıklamasıyla koçbaşılığını yaptığı açılım sürecini ayakta tutmaya çalışıyor öncelikle. Şam’ın Ankara destekli operasyonlarla SDG’ye geri adım attırması sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal iklim, Kürtlerin açılıma desteğini zayıflatmıştı. Haliyle açılım masasının ayakları da sallanmaya başlamıştı. Bahçeli bu çıkışıyla masanın ayaklarını sağlamlaştırmak üzere çivi çaktı.
2) Bahçeli başından beri “Kürt siyasal hareketinin” farklı merkezlerine yönelik özel taktikler izliyor. Örneğin, yıllarca kapatılmasını savunduğu DEM’i, müzakere edilecek meşru kuvvet ilan ederek, Kandil’in karşısına konumlandırmaya çalışıyor. Sırrı Süreyya Önder ve Ahmet Türk’le özel ilişkisi üzerinden DEM’e “alan açmaya” çalışıyor.
Öte yandan Bahçeli, Öcalan’ı “kurucu önder” ilan ederek, onun PKK içindeki güç merkezlerine karşı otoritesini güçlendirmeye çalışıyor. Öcalan’la ortaklaşılan konuların Kandil’e kabul ettirilmesinde, onun “kurucu önder” vasfından yararlanmak istiyor.
DEM’le solu ayrıştırma hamlesi
3) Bahçeli ve Fidan’ın, yeni süreçte Kürtler ile Türk solunu ayrıştırma hamlesi yaptığı anlaşılıyor. YPG ile SDG çatısı altında hareket eden Türk sol örgütleri ve DEM ile birlikte hareket eden Türk sol örgütleri ayrıştırmaya çalışılıyor.
Fidan’ın şu sözleri bu yeni aşamaya işaret ediyor: “Dünya kamuoyunun pek bilmediği bir şey var, o da sadece diğer ülkelerden gelen Kürt PKK unsurlarına değil, Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu unsurlarına da Türkiye’ye karşı faaliyet gösterebilecekleri bir sığınak ve yer verildiği. 300 kadar silahlı insan var orada. Bunlar Türk sol örgütlerinin üyeleri.”
Bu açıklamanın ardından DEM’le hareket eden sol örgütlere operasyon yapıldı.
Erken seçim olası mı?
4) Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan, Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş ile ilgili sözleri aynı zamanda olası bir erken seçimde AKP-MHP-DEM ittifakı oluşturulmasını amaçlıyor.
Gerçi Bahçeli aynı konuşmasında net bir şekilde “erken seçim yok” dedi ama Bahçeli’nin siyasi yaşamı, söylediklerinin tersini yapmasıyla dolu. Nitekim CHP Genel Başkanı Özgür Özel de buna işaret etti: “Geçmişte 4 ay boyunca erken seçim yok deyip 1 hafta sonra erken seçim ilan ettiğine göre ya bir erken seçim çağrısı yapacak, geçmişteki gibi lastikleri ısındırıyor olabilir ve muhataplarının bundan haberdar olmamasını istiyor olabilir.”
Cumhur İttifakı’nın Erdoğan’ı dördüncü kez aday yapabilmek için şartları “olgunlaştırarak” erken seçim yapabileceği elbette olasılık dışı değil.
Erdoğan’dan “eşit yurttaşlık” vurgusu
5) Bahçeli’nin sadece Fidan’la değil, doğrudan Erdoğan’la da bu süreci koordinasyon içinde götürdüğü anlaşıyor.
Çünkü Erdoğan’ın siyasal jargonunda da bariz değişiklikler var. Örneğin geçmişte YPG diyordu, hatta İngilizce okunuşuyla “vaypici” diyordu. Ancak yeni dönemde YPG yerine SDG demeyi tercih ediyor.
Daha da ilginci, Erdoğan son süreçte örgütün “eşit yurttaşlık” kavramını da kullanmaya başladı. Örneğin Erdoğan son olarak Suudi Arabistan gazetesine mülakatında bu kavramı kullandı. Anadolu Ajansı metninden aktarayım: “Burhanettin Duran, Erdoğan’ın, ‘Bizim için ölçü bellidir, komşularına tehdit üretmeyen, terör örgütlerine alan açmayan ve toplumun bütün kesimlerini eşit vatandaşlık temelinde kucaklayan bir Suriye, bölgesel istikrar açısından hayati önemdedir.’ sözleriyle Türkiye’nin tavrını bir kez daha teyit ettiğini belirtti.”
Oysa “yurttaşların eşitliği” ile “eşit yurttaşlığın” siyasal planda ne denli farklı olduğu biliniyorken…
Erdoğan bagaj yüklendi
Peki, Erdoğan’ın Şam’ın Kürtlere verdiği haklarla ilgili kararnameye destek açıklamasından, eşit vatandaşlığı savunmasına kadar tüm söyledikleri, yarın DEM tarafından açılım masasında iktidarın önüne getirilmeyecek mi?
DEM Partisi de haklı olarak iktidardan “Suriye’deki Kürtler için olumlu bulduklarınızı Türkiye’deki Kürtler için de uygulayın” demeyecek mi? Hele de iktidar oylarınaihtiyaç duyuyorken.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Şubat 2026
Öcalan’ın CHP ısrarının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/12/2025
TBMM Komisyonu’nun 24 Kasım’da İmralı’ya gidip Öcalan’la görüşmesinin kritik önemde olduğunu söylediler ama Öcalan’la ne konuştuklarını bırakın kamuoyuna açıklamayı, TBMM Komisyonu’nda bile ele almadılar. Komisyon toplantısını ertelediler, dahası araya DEM’in bir İmralı ziyaretini daha koydular.
Evet, Komisyon toplanmadan önce DEM heyeti bir kez daha Öcalan’la görüştü. Heyetin açıklamasına göre Öcalan “darbe mekaniği” riskine dikkat çekti.
Halbuki TBMM Komisyonu’nun ziyareti sonrasında AKP’li Şamil Tayyar da bu yönde bir mesaj olduğunu iddia etmiş, Öcalan’ın “Bahçeli’ye karşı bir darbe uyarısı” olduğunu gündeme getirmiş ama bizzat Bahçeli tarafından yalanlanmıştı.
TBMM Komisyonu toplantısının geciktirilmesinden ve araya DEM’in yeni bir İmralı ziyaretinin eklenmesinden anlamamız gereken nedir? Öcalan’ın mesajları, kamuoyu tarafından daha rahat sindirilebilmesi için devletin üst katlarında inceltiliyor mu?
Öcalan’ın siyasal mutabakat beklentisi
Evet, Öcalan’ın TBMM Komisyonu heyetine ne söylediğini devlet biliyor, iktidar biliyor, hatta Kandil biliyor ama TBMM Komisyonu ve kamuoyu bilmiyor.
Öcalan’ın mesajları, DEM’li heyet üyesi Gülistan Koçyiğit’in ağzından kamuoyuna parça parça aktarıldı sadece. Belli ki parça parça olması da bir çeşit rahat sindirilmesi için. Koçyiğit’in aktardığına göre “Öcalan’ın temel arayışı siyasal mutabakat.”
Hangi siyasal mutabakat bu peki? Öcalan’ın siyasal mutabakattan kastının, CHP’nin AKP, MHP ve DEM’le uyumlu bir “açılım” ortağına dönüşmesi elbette. Nitekim DEM’li Koçyiğit’in İmralı’daki görüşmeden aktardığı şu değerlendirme de buna işaret ediyor: “Öcalan’ın CHP’yi önemsediğine, bu süreçte mutlaka olması gerektiğine dair değerlendirmeleri malum. Bu görüşmede özel olarak CHP’nin gelmemesine dair bir değerlendirmesi oldu ve ‘keşke CHP de gelseydi’ dedi.”
PKK’nin iki şartı
TBMM Komisyonu’nun İmralı ziyareti, taraflarca süreci ivmelendirecek bir adım olarak pazarlandı. Ama sonuçlarına bakılırsa, tersine TBMM Komisyonu’nun İmralı ziyareti, bir nevi “2. Habur” etkisi yaratmış durumda.
O sonuçlardan biri TBMM Komisyonu’nun Öcalan’la görüşmesinin ardından Kandil’den gelen “kırmızı çizgi”ydi: Önce KCK Eş Başkanı Bese Hozat “İktidarın sürece dönük yaklaşımı çok zayıftır; aslında kararsızdır” dedi, ardından da PKK’li Amed Malazgirt “Bizden bu kadar, adım atma sırası Türkiye’de. Öcalan serbest bırakılmadıkça başka adım atmayacağız” dedi.
Bahçeli, Bese Hozat’ın “af istemiyoruz” sözlerine tepki gösterdiyse de, bu daha çok Cumhur İttifakı tabanına olumsuz etkisini sönümlendirme amaçlı görünüyor. Zira diğer mesaj, PKK’nin “Öcalan’ın serbest bırakılması” şartı yerinde duruyor.
Açılıma entegrasyon düğümü
“Darbe mekaniği” tartıştırılıyor ama asıl önemli konu olan SDG’nin entegrasyonu ve Öcalan’ın bu konuda nasıl bir tutum alacağı konusu geçiştiriliyor. Hatta şu gelişmelere bakılırsa, Ankara ile SDG arasında dolaylı bir müzakere yürütüldüğü bile söylenebilir:
Suriye’deki özerk yapının Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Amed, DEM tarafından İstanbul’daki bir konferansa davet edildi ve DEM, onaylanması için AKP’yle görüşüyor. Diğer yandan İlham Ahmed’in Mazlum Abdi’yle birlikte Barzanilerin Kızey Irak’taki konferansına katılabilmesinin de Ankara’nın onayıyla mümkün olduğu belirtiliyor.
SDG komutanı Mazlum Abdi’nin açık açık “Öcalan’la görüşmek için Türkiye’ye gelmek istediğini” söylemesi de Ankara-SDG müzakerelerinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Bahçeli’nin “SDG Öcalan’ın 27 Şubat çağrısına ve Şam’la imzaladığı 10 Mart mutabakatına riayet etmeli” mesajı ile onu tamamlayan AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in “SDG, 10 Mart Anlaşması’na uyarsa terör örgütü olmaktan çıkar” mesajı ise Ankara’nın SDG’yle müzakereyi nereye evirmek istediğine işaret ediyor.
Özetle Türkiye’deki açılım, Suriye’deki entegrasyona düğümlenmiş durumda.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Aralık 2025
Öcalan’ın himaye çağrısının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/12/2025
TBMM Komisyonu’nun İmralı’da Öcalan’la görüşmesinin üzerinden bir hafta geçti ama henüz Türkiye o görüşmeye dair “resmi gerçekleri” bilmiyor. Çünkü komisyonun bu gündemle yapacağı toplantı ertelendi.
Ancak İmralı’da neler konuşulduğu parça parça açıklanıyor. Örneğin AKP’li Şamil Tayyar’ın belirttiğine göre, Öcalan “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” demiş!
Tanıma çağrısı
Peki Öcalan, Türkiye’den, daha doğrusu Erdoğan-Bahçeli ikilisinden Suriye Kürtlerini kime karşı korumasını (hamilik) istiyor? ABD’ye karşı mı, İsrail’e karşı mı? Yoksa Araplara karşı mı? Yoksa aslında Türkiye’ye karşı mı?
ABD ve İsrail zaten Suriye Kürtlerinin hamisi durumunda. Dolayısıyla Türkiye’nin ABD ve İsrail’e karşı Suriye Kürtlerini korumasına gerek yok. Suriye Kürtlerinin yine ABD-İsrail ilişkisi nedeniyle aslında Araplara karşı da korunmaya ihtiyacı yok. Geriye Türkiye kalıyor.
Çağrının anlamı şudur: Öcalan “Türkiye, Suriye Kürtlerini himaye etmeli” derken, aslında Ankara’dan PKK/YPG/SDG’nin özerk bölgesini tanımasını istiyor!
1960’larda Irak-İran Kürtlerine hamilik projesi
Öcalan’ın çağrısı özünde bir ABD projesi zaten: “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesi. Washington açısından Türkiye himayesinde Kürdistan, Büyük Kürdistan’a giden ve Türkiye’yi küçülten projenin albenili bir ambalaja sarılmış ön aşamasıdır. ABD ve Türkiye’deki işbirlikçileri bunu ABD’nin Ortadoğu’daki planlamalarına paralel olarak kimi zaman “Musul ve Kerkük’ü almazsak, Diyarbakır’ı veririz” diyerek, kimi zaman “Türkiye büyümezse küçülür” diyerek sunarlar.
ABD bu proje yi 1960’larda, “Türkiye Irak ve İran Kürtlerine hamilik yapmalı” diyerek Ankara’ya teklif edildi. Senato Üyesi Sadi Koçaş 1977’de yazdığı anılarında anlatmıştı: “ABD AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulundu.” Amiral Vedii Bilget 24 Şubat 1987’de Cumhuriyet’te doğruladı bunu: ABD, 1965 yılında, Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için Başbakan Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı.
1990-2010’larda Irak Kürtlerine hamilik projesi
1986 yılında Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft, “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesini güncelleyerek yeniden Ankara’ya sundu. Kenan Evren ve Turgut Özal kabul etti, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ karşı çıktı. ABD’nin Irak’a 1991’de saldırısı sırasında, Turgut Özal bu projeyi “bir koyup üç alacağız” diyerek Türk Ordusu’na yutturmaya çalıştı.
Sonra ABD’nin 2003 Irak işgali geldi ve plan, bu kez ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) merkezi konularından biri oldu. BOP Eşbaşkanı Erdoğan, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez yapacağız” dedi. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson projeyi “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz” diyerek pazarladı.
ABD’nin “our boys”u Kenan Evren 2007’de sahneye çıktı ve “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” dedi. Erdoğan zaten daha 1990’larda eyalet sistemini savunuyordu ve 12 Eylül 2010 referandumunun akşamında yaptığı konuşmada, “Federal meclis, federal konsey”e işaret etti!
Günümüzde Irak-Suriye Kürtlerine hamilik projesi
Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrildi ve proje bu kez Irak ve Suriye Kürtlerini kapsayarak yeniden Türkiye’nin önüne kondu. Açılımın aynı takvimle başlatılması bundandır.
Devlet Bahçeli’nin Halep, Musul ve Kerkük’e plaka dağıtması, Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle birlikte yaşamak istiyor” demesi, ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önermesi, Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap” ittifakı ile ümmete işaret etmesi, ve şimdi de Öcalan’ın “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” demesi. Hepsi birbirinin bütünleyeni…
Türkiye’yi büyüterek küçültme projesi
Öcalan’ın “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” çağrısı, Ankara’nın Irak’taki Barzani bölgesi gibi, Suriye’deki “Öcalan-Abdi bölgesini” tanıması içindir. Bunu kamuoyuna yutturabilmek için de “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek, genişletmek” diye pazarlıyorlar.
Mesele şu ki “Türkiye büyümezse küçülür” sopasına taktıkları “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletme” oltası, aslında ve son tahlilde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Aralık 2025
Kılıçdaroğlu’nun misyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/11/2025
AKP-MHP-DEM koalisyonu oluşmasının yansımalarından biri de DEM’in “gerçek” siyaset yapma tarzının ortaya çıkmaya başlamış olmasıdır.
“Öcalan sürece karşı çıkan medyanın dilinden rahatsız, AKP’nin elinde yargı gücü var, sustursun bu gazetecileri” çağrısı yapan Pervin Buldan’ın “otoriter AKP rejimiyle” uyumlu tarzı, bunun tipik bir örneğiydi. Şimdi buna “İmralı’ya milletvekili göndermeme” kararı aldığı için kimi DEM yöneticilerinin “CHP’yi not etme” üsttenciliği ve dahası Van’da olduğu üzere CHP binasına saldırı eklendi!
Siyasi akıl sorunu
DEM’liler CHP’yi Kürt düşmanlığıyla suçluyor. Oysa DEM’lilerle seçim işbirliği yaptığı için terörle suçlanan ve tutuklanan CHP’li belediye başkanları var!
AKP ve MHP, daha dün DEM’lileri terörist ilan etmişken, MHP DEM’in kapatılmasını savunmuşken, Cumhur İttifakı CHP’nin DEM’le seçim işbirliği yapmasını “demlenmek” diyerek lekelemeye çalışmışken, bugün DEM’in CHP’ye karşı bu saldırgan tutumu alması, en hafifinden siyasi nezaketle bağdaşmaz.
Ama ötesinde bir “siyasi akıl” sorununa da işaret eder. Örneğin DEM Grup Başkanvekili, iktidar koalisyonuna yamanmış olmanın özgüveniyle CHP’ye “tarih sizi yazacak” diye sesleniyor. Oysa tarih DEM’in AKP’yle üç kez açılım yapıp, üç kez pişman olmasını yazdı. Ve tarih, DEM’in hiçbir şey olmamış gibi dördüncü kez açılıma soyunup AKP’den medet ummasını da yazıyor.
İkiyüzlü siyaset
AKP ve MHP’nin CHP’yi “Öcalan’la görüşmüyor” diye hedef alabiliyor olması ise bir yönüyle mizahın ama bir yönüyle de psikolojinin konusudur. CHP’yi aynı anda hem terörle işbirliği yapıyor diye yargılayıp hem teröristle görüşmüyor diye suçlayabilmek, ancak tutarsızlığın bir siyaset yapma tarzı olmasıyla mümkündür.
Şiraze öyle kaymılş ki CHP’nin Öcalan’la İmralı’da görüşmeme kararını, “CHP iktidara gelmiş olsaydı Selahattin Demirtaş’ı da serbest bırakmazdı” diyerek suçlamaya kalkanlar bile var.
Seçimde “CHP demleniyor, CHP DEM’le ittifak yapıyor, Demirtaş’ı serbest bırakacak, Öcalan’la iş tutacak” diye kara propaganda yapanlar, seçimden sonra o suçlamalarını bizzat kendileri hayata geçirdi. Yetinmeyip, o suçlamalara ortak olmaya direnen CHP’yi hedef alıyor şimdi.
Erdoğan’ın bölme taktiği
Doğrudan söyleyelim: Bu anlayıştan, Cumhur İttifakı’ndan açılımla demokrasi bekleyen, daha önceki açılımların sonuçlarını yaşar. AKP-MHP iktidarı gitmeden ülkeye ne demokrasi gelir, ne barış, ne çözüm ne de özgürlük…
Erdoğan, iyi bir taktisyen, iyi bir oyun kurucu. İhtiyaç olursa açılım açar, ihtiyaç kalmazsa açılımı kapar, açılımcıları içeri atar. Erdoğan rakiplerini bölerek, rakiplerinin bölünen parçalarından müttefik yaparak iktidarını sürdürür.
Erdoğan milliyetçileri böldü; MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti var. Öyle ki MHP, AKP’siz siyaset yapamaz hale geldi. Erdoğan’a Öcalan’ı asması için ip atan Bahçeli, koçbaşı yapılarak, Erdoğan’ın taktik ihtiyacı için Öcalan’ı “kurucu önder” sayıp TBMM’ye muhatap etti.
Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı
Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce, saray düğmeye basmıştı; dört koldan operasyonlar sürüyor.
O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2025
İmralı ısrarının nedeni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/11/2025
İş öyle bir noktaya getirildi ki TBMM Komisyonu İmralı’ya gitmezse, sanki süreç duracak! Öyle ki MHP lideri Bahçeli, “Komisyon İmralı’ya gitmezse, ben giderim” diyerek Komisyon’a rest bile çekti.
Peki Komisyon’un neden ille de İmralı’ya gitmesi isteniyor? Komisyon’un İmralı’da Öcalan’la görüşmesinden ne umuluyor?
Komisyon’daki DEM periyodik olarak Öcalan’la zaten görüşüyor ve onun görüşlerini kamuoyuna açıklıyor. Devlet görevlileri Öcalan’la zaten görüşüyor ve içeriğini saraya aktarıyor. Dolayısıyla Öcalan’ın görüşleri hakkında taraflar bilgi sahibi. Hatta Öcalan’ın görüşleri telekonferans yoluyla Kandil’e bile ulaştırılıyor.
O zaman bu ısrar neden? CHP’nin ve Komisyon’da bulunan birer üyeli partilerin mi Öcalan tarafından bilgilendirilmesini istiyorlar? Elbette hayır. TBMM Komisyonu’nu Öcalan’ın ayağına götürerek, “kurucu önder” payesi verdikleri Öcalan’ı, “meşru siyasi aktör” mertebesine yükseltmek istiyorlar.
AKP-MHP-DEM Komisyonu
TBMM Komisyonu’nun İmralı’ya gidip gitmemeyi konuşacağı ve oylayacağı oturumu kapalı yapması bile çok şey anlatıyor. Milletin Meclisinin Komisyonu, milletten gizleyerek, kapalı oturumda İmralı’ya gitmeyi ele aldı ve kabul etti.
51 üyeli Komisyon’un karar alabilmesi için, CHP’nin talebiyle kabul edilen nitelikli oy, yani 31 oy gerekiyor. Ki o zaman da CHP’ye nitelikli oy konusunun bir şey çözemeyeceğini anlatmaya çalıştık. AKP’nin 22, DEM’in 5 ve MHP’nin 4 oyu var ve 31 ediyor. Yani istedikleri her kararı alabilecek durumdalar. Öyle de oldu ve AKP-MHP-DEM, Öcalan’a gitmekte ittifak etti.
Açılımın asıl amacı
CHP İmralı’ya gitmeme kararı aldı. Kapalı toplanma kararı aldığı için Komisyon toplantısına da katılmadı.
CHP’nin bu kararı doğru ama eksik. Çünkü CHP, hatalı bir kararla, kendisine darbe yapanların komisyonuna girerek, yeni açılıma “kısmi meşruiyet” verdi.
Israrla belirttik, bu komisyon bir AKP-MHP-DEM projesidir. CHP’yi komisyona meşruiyet sağlaması için istiyorlardı. Yoksa CHP’nin görüşlerinden yararlanmak ya da demokrasinin gereği diye değildi.
Kaldı ki ortada bir demokrasi projesi zaten yoktu. İktidar, düne kadar TBMM’den atılmasını istediği, terörist dediği DEM’lilerle, Öcalan’la ve PKK’yle açılımı, birbirini bütünleyen, ikisi iç biri dış üç nedenle istiyordu:
1) CHP ile DEM’in belediye seçiminde yaptığı ittifakın tekrarlanmasını önlemek. 2) Erdoğan’ın dördüncü kez Cumhurbaşkanı olabilmesi için DEM’in oyuna ihtiyacı var. DEM’siz bir yeni anayasa mümkün değil çünkü. 3) Esad’ın devrilmesi sonrasında ABD Suriye’yi şekillendirme üzerinden Ortadoğu’da yeni bir düzen kurmaya çalışıyor. Ankara bundan pay kapma peşinde.
Kimlik siyasetlerine karşıyım ama daha iyi anlatabilmek için belirteyim: “Etnik kimliği Kürt, ulusal kimliği Türk olarak” ya da “Kürt kökenli Türk olarak” veya “Kürt alt kimlikli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak” ya da “Türkiye Kürt’ü olarak” aylardır anlatmaya çalışıyorum: 23 yıldır her açılımı siyasal konumlarını güçlendirmek için yaptılar. Ne barış, ne çözüm, ne demokratikleşme, ne de özgürlük arayışındalar. Bu nedenle her açılımları fiyaskoyla sonuçlandı, her açılımları terörü büyüttü, her açılımları Türk ile Kürt’ü daha çok karşı karşıya getirdi. Son açılım güneydoğuyu savaş alanına çevirdi ne yazık ki…
CHP Komisyon’u terketmelidir
CHP aslında tam da bu projenin gereği olarak iktidarın saldırısı altında; partisi kapatılmaya ve kayyımlarla yönetilmeye çalışılıyor, belediye başkanları tutuklu, 15 milyon dilekçeli cumhurbaşkanı adayı tutuklu…
Ülkenin ana muhalefet partisinin tasfiye edilmeye çalışıldığı şartlarda açılım sürecinin iddia ettikleri gibi “demokratikleşme” hedefiyle yapılıyor olması elbette mümkün değildi. CHP bu nedenle 31/51 oylamasında da görüldüğü üzere, hiçbir etkisinin olamayacağı bu komisyona baştan girmemeliydi.
Hata etti girdi. Ama artık bu komisyonun amacının çözüm, barış, demokratikleşme olmadığını görmüş olmalı. CHP bu nedenle ABD sponsorlu bu AKP-MHP-DEM projesine destek vermeyi bırakmalı ve komisyonu terketmelidir.
Gerçek demokratikleşme ve çözüm, ancak AKP-MHP sonrasında mümkündür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Kasım 2025