Posts Tagged AKP

NATO MAYINLADI, İSRAİL YERLEŞECEK!

Hükümet, Suriye sınırımızdaki mayınların temizlenmesi için özel bir yasayı TBMM’den geçirmeye uğraşıyor. Tasarıya göre hükümet mayın temizleme işini 5 yılda bitirmesi şartıyla İsrailli bir şirkete vermeyi planlıyor. Üstelik İsrailli şirket 44 yıllığına bölgenin işletim hakkına da sahip olacak. Yani, bölge 49 yıllığına bu İsrailli şirkete devredilecek!

TBMM’de CHP ve MHP’nin tepki gösterdiği, Genelkurmay’ın taraf olmadığını açıkladığı bu girişime ise Türkiye’nin hemen tüm önemli kesimleri; en başta da bölge halkı karşı çıkıyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan ise karşı çıkanları faşistlikle suçluyor.

Tayyip Erdoğan, iktidarının ilk dönemine, Yahudi örgütünden “cesaret ödülü” alarak başladı. 5 yıl boyunca da aldığı bu ödülün hakkını verdi. Ancak Erdoğan, yerel seçimler öncesi iç basıncı normalleştirebilmek için, Davos’ta “posta koyma” görüntüsü yarattı. Kaldı ki, Davos’ta yaşananların bir drama olduğu da kısa sürede ortaya çıktı. Seçim dönemi boyunca Türk milletine “anti-İsrailci” bir görüntü seyrettiren Başbakan, mayınlı arazi konusuyla birlikte yeniden asli rolüne döndü.

Menderes onayladı, ABD-NATO mayınladı

Türkiye, imzaladığı Ottowa sözleşmesi gereği, sınırlarındaki anti-personel mayınları 10 yıl içinde temizlemek zorunda. Türkiye’nin 12 Mart 2003 tarihinde taraf olduğu, 1 Mart 2004’ten itibaren de yürürlüğe soktuğu bu sözleşmeye göre, Ankara yükümlülüğünü 2014 yılına kadar yerine getirmek zorunda. Sözleşme, Türkiye’ye sökülen mayınların da imhası için 4 yıl süre veriyor.

Peki 900 kilometrelik Suriye sınırımızın Hatay-Kilis-Gaziantep-Şanlıurfa-Mardin-Şırnak illerini kapsayan 600 kilometresi boyunca döşenmiş 615 bin adet mayını, kim, ne zaman döşedi?

Tartışma yaratan bu mayınlar, Menderes hükümetinin kararıyla 1955-1959 yılları arasında NATO İkmal ve Bakım Ajansı NAMSA tarafından döşendi! 1952 yılında NATO’ya bağlanan Türkiye’nin sınırları, 3 yıl sonra bizzat NATO tarafından mayınlandı!

Peki hangi gerekçeyle?

Türkiye’nin milli menfaatleri yerine ABD’nin emperyalist çıkarlarının yerine getirilmesinin esas alındığı Menderes döneminde, NATO güneyden gelecek bir saldırı hayali dayattı Ankara’ya! Ve de bunu gerekçe ederek, Türkiye’nin Suriye sınırını mayınladı.

“1946 yılında bağımsızlığını kazanan Suriye’nin 1955 yılında, Türkiye’ye saldırması ne kadar mümkün” sorusu ise etkili ve yetkili kesimlerin kafasında yoktu. Üstelik Suriye, henüz o yıllarda dünyadaki kamplaşmalar gereği Sovyetler Birliği’ne de yakınlaşmamıştı.

Türkiye’nin güney sınırını mayınlayan ABD-NATO, hem Türkiye’nin güney komşularıyla dostluğunu mayınlamış oldu, hem de çok kıymetli bir arazinin 50 yıl boyunca değerlendirilmesini engellemiş oldu. Üstelik resmi olmayan verilere göre bu mayınlı arazilerde Türkiye-Suriye geçişi yapmak isteyen 10 bin kişi hayatını kaybetti, 20 bin kişi de sakat kaldı.

AKP’nin yasa tasarısında neler var?

Öncelikle AKP’nin tasarısı yeni değil. 2005 yılında “kararname” olarak gündeme gelmişti. Danıştay 13. Dairesi de, 2007 yılında ihale şartnamesinin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermişti. Çünkü Danıştay, mayını temizleme işi ile arazinin tarım amaçlı kullanılması işinin aynı ihalede birleştirilmesini hukuka aykırı bulmuştu.

AKP Danıştay’ın kararından sonra bu kez yasa tasarısı olarak konuyu TBMM’ye getirdi.

AKP’nin çıkartmak istediği yasa tasarısında, mayınlı bölge büyüklüğünün 216 bin dekar olduğu belirtiliyor.

Yasa tasarısının 2. maddesinde “ihalenin, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na tabi olmaksızın Maliye Bakanlığı’nca yürütüleceği” belirtiliyor! AKP’nin Kamu İhale Kanunu’nu bugüne kadar tam 7 kez değiştirdiğini hatırlatalım. AKP buna rağmen mayınlı arazi ihalesini kendi budadığı kanundan da kaçırmaktadır!

Yine aynı maddede, bölgedeki taşınmazların da ihaleyi kazanacak yüklenici firmaya bırakılacağı belirtiliyor. Yani AKP Danıştay’ın 2007 yılında aldığı kararı hiçe saymış oluyor!

AKP’nin değil, MGK’nin kararı

Türkiye Suriye sınırındaki mayın temizleme sorununu 2001 yılında gündemine aldı. 29 Mayıs 2001 tarihli Milli Güvenlik Kurulu görüşü gereği, bölgenin tarıma kazandırılması hedeflendi. (Abdullah Öcalan’ın Şam’dan çıkartılması ve 1999 yılı sonrası Suriye ile ilişkiler de bunda belirleyici oldu.)

MGK toplantısından üç ay sonra, ağustos ayında Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargahında, proje ofisi kuruldu. 2001 yılında itibaren Türk Ordusu bu konuda önemli çalışmalar yürüttü.

Ancak Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı sırasında, 2004 yılında Türk Ordusu mayın temizleme işinin çok maliyetli olduğuna karar verdi ve konunun Milli Savunma Bakanlığı üzerinden ihale yöntemiyle çözülmesi noktasında görüş bildirdi. Milli Savunma Bakanlığı da birkaç aylık çalışmadan sonra bütçe sıkıntısı nedeniyle sorunu Maliye Bakanlığı’na devretti!

Ancak TSK’nın sınırlı sayıda da olsa, özel mayın temizleme birlikleri vardır. Ki 1998 yılından itibaren yaklaşık 17 bin adet mayını temizlemiştir. Komisyonlardaki tutanaklardan öğrendiğimize göre de, örneğin Şanlıurfa  Akçakale gümrük kapısının açılması öncesinde bölgedeki mayını Elazığ’dan getirtilen askeri birliğimiz başarılı bir şekilde temizlemiştir!

Mayın arama işinin İsrail’e verilmesinin sakıncaları

Tasarının yasalaşması ve ihalenin İsrail’e verilmesi halinde esas olarak Suriye ile ilişkilerimizin bozulması ile su-gıda-petrol ve mülk temelli sorunlarla karşı karşıya kalacağız.

Öncelikle tasarı yasalaştığı taktirde, Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri önemli oranda bozulacaktır. Mayınlı arazinin İsrail’e verilmesiyle, Suriye güneyden sonra kuzeyden de su kıskacına alınmış olacaktır. Suriye’nin Gola Tepeleri, büyük oranda su kaynağı da olduğu için zaten İsrail tarafından işgal altında tutulmaktadır. Bir de kuzeyden, önemli bir su bölgesinin 49 yıllığına İsrail’de olması, Suriye’yi zor durumda bırakacaktır!

Manavgat suyunu pahalı olduğu gerekçesiyle son anda almaktan vazgeçen İsrail, bedava suya kavuşacaktır!

Diğer yandan bölge, İsrail’in dinsel ve ideolojik olarak elinde bulundurmak istediği bir yerdir. İsrail bu amaçla uzun bir süredir bölge üzerinde politikalar üretmektedir. AKP’li belediye döneminde hayata geçirilen Yahudi Urfa Projesi unutulmamalıdır! İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, mayınlı arazi tartışmaları yaşanırken, geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’yı ziyaret etmiş ve şu dikkat çeken cümleyi sarf etmiştir: “Her Yahudi için atalarımızın dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli”.

Ayrıca 2004 tarihli ilerleme raporunda yer alan, AB’nin GAP sularının ileri bir tarihte “uluslararası bir su yönetim idaresine” devredilmesi hedefi asla unutulmamalıdır!

Meselenin gıda boyutu da çok önemlidir. ABD’nin dayattığı tarım politikaları neticesinde kendine yol bulan İsrail’in, ülkemizi mahkum ettiği “ikinci üretimi olmayan genleriyle oynanmış tohum” sıkıntısını daha da yaşatacağı aşikardır.

Ayrıca meselenin bir de petrol boyutu vardır. Bölgede Türkiye Petrolleri

Anonim Ortaklığı’ nın (TPAO) açtığı kuyuların 10’undan günde iki bin varil petrol üretilmeye başlanmıştır. Aynı bölgenin karşısında, yani Suriye tarafında ise 560 civarındaki kuyudan günde 450 bin ile 500 bin varil arasında petrol çıkarılmaktadır. TBMM’deki tutanaklara yansıyan bilgilere göre, TPAO yetkilileri yeni açılacak 12 kuyudan yaklaşık 2500 varil petrol daha çıkarılabileceğini belirtmektedirler.

Öte yandan 216 bin dekarlık bir bölgemizin İsrail’e kiralanması salt bir ticaret olarak ele alınamaz. Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs adasını İngilizlere, donanmalarının bakım ve ikmali için geçici olarak kiraladığını unutmamak gerekiyor.

Hani AKP’nin Kürt sorununu çözme açılımı?

Meselenin bölge halkını ilgilendiren boyutu da çok önemlidir.

Tahran’a giderken “2009’da çok önemli gelişmeler olacak” diyen, Bağdat’a giderken ilk defa “Kürdistan” kelimesini telaffuz eden, Prag’a giderken de “Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur” diyen AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül elbette ABD’nin planları gereği bu açıklamaları yapıyordu. Keza 2005’te Kürt sorunu benim sorunumdur diyen Tayyip Erdoğan da…

Oysa hem Gül’e, hem de Erdoğan’a, bu meseleyi Türkiye adına çözebilme fırsatı çıkmıştır. Kendilerinden tam programlı bir toprak reformunu elbette beklemiyoruz; feodalizmi yıkacak, ağa topraklarını kamulaştıracak bir çalışmaya sınıfsal konumları gereği elbette girişemezler. Ancak hazineye ait olan bu mayınlı araziyi, 5 yılda temizleyecek firmaya 44 yıllığına kiralamak yerine, bölge halkına dağıtabilmek yetkileri dahilindedir. Kürt sorunu konusunda ciddilerse bu konuda bir adım atmaları yeterlidir!

Mayınlı arazinin 49 bini Mardin’de, 36 bini Hatay’da, 34 bini Kilis’te, 15 bini Gaziantep’te, 55 bini Şanlıurfa’da, 16 bini de  Şırnak’tadır. Bu kadar toprağın dağıtılmasıyla bölge halkının hangi oranda rahatlayacağını varın siz hesap edin!

Oysa meselenin bölge halkı yararına çözümünü sağlayacak bu girişim AKP’nin gündeminde olmadığı gibi tasarının ele alındığı tutanaklardan da görüyoruz ki, “bölge partisiyim” diyen DTP’nin de gündeminde değildir!

Sonuç

Tasarı iptal edilmeli, mayınlı arazinin mayından arındırılarak bölge halkına dağıtılması esas alınmalıdır. Mayın temizleme işi Maliye Bakanlığı’nın yetkisinden alınarak Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nca ülke menfaatleri göz önünde bulundurularak çözülmelidir.

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

CUMHURİYET’İN BİR KALESİ DAHA DÜŞTÜ

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne Başbakan Erdoğan’ın aile doktorunu atadı.

Erdoğan’ın aile doktoru Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Üniversitesi rektörlük seçimlerinde 2. olmuş, ancak Yusuf Ziya Özcan’ın başkanlığındaki YÖK tarafından Cumhurbaşkanı’na 1. sırada sunulmuştu.

YÖK Başkanlığına getirtilen Yusuf Ziya Özcan’la yeni rektör aynı siyasal atmosferi solumuş isimler. 2007’de YÖK, 2008’de de en köklü üniversite böylece “ele geçirilmiş” oldu!

***

Seçimden bu yana pek çok kesim, “İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” havasında… Hatta DİSK bile Cumhurbaşkanı Gül’e atama öncesi mektup yazarak, YÖK’ün 1. sırada gönderdi Prof. Dr. Yunus Söylet’i değil, seçimlerde 1. olan Ali Akyüz’ü tercih etmesini rica etmişti!

“İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” moral çöküntüsündeki tüm kesimlere şunu söylemek gerekir: Siz İstanbul Üniversitesi’ni 2004 Eylül’ünde zaten kaybetmiştiniz!

Eylül 2004’te, “Laik” YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç ve ekibinin kararıyla ve Cumhurbaşkanı Sezer’in onayıyla, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alendaroğlu, rektörlükten alınmıştı!

Bugün, “İstanbul Üniversistesi’ni de kaybettik” diyenlerinin içinde, Alemdaroğlu’nun görevden alınmasını alkışlayanlar bile vardı!

Hadi alkışlayanları geçelim ama bugün gelinen süreçten en fazla, o gün bu karara direnmeyenler sorumludur! O gün direnmeyenlerin, bugün, “İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” demek dışında yapacakları bir şey kalmamıştır!

Cumhuriyet’le hesaplaşma işte böyle oluyor: Önce Alemdaroğlu görevden alınır. Buna direnmesi gereken kesimler, Prof. Dr. Mesut Parlak’ın geçiş rektörlüğü sürecinde etkisiz hale gelir-getirilir. Sonra da “aile doktoruyla” son darbe vurulur.

Başbakan Erdoğan, bir süre sonra “türban meselesini ulemaya” ciddi ciddi sorabilecek hale gelecek!

***

Gelelim İstanbul Üniversitesi’nin başına getirtilen Prof. Dr. Yunus Söylet’le ilgili ilk bilgilere.

Prof. Dr. Söylet, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde aile hekimliğini yapmıştı. (Nitekim, Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı günlerinde çevresinde olan hemen herkes, şu anda bu devleti yönetir pozisyonlarda.)

Prof. Dr. Söylet aynı zamanda, Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanı iken kurduğu Sıcak Yuva Vakfı’nın da halen başkanlığını yürütüyor. Tayyip Erdoğan, vakfın, aynı zamanda mütevelli heyeti başkanı.

Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Tabip Odası seçimlerinde de AKP’nin desteklediği “Hekim hakları Platformu” listesinin de başında yer almıştı; 7 Eylül 2007’de de, yine Abdullah Gül tarafından, YÖK Genel Kurul üyesi olarak atanmıştı!

Prof. Dr. Söylet, aynı zamanda, “Türbana özgürlük” bildirisinin de mimarlarındandır.

Sonuç olarak AKP, YÖK’ten sonra İstanbul Üniversitesi’nde de etkin hale gelerek, önemli bir Cumhuriyet kalesini daha düşürmüştür!

Ya direneceğiz, ya seyredeceğiz!

Mehmet Ali Güller

,

Yorum bırakın

GÜL’ÜN KÖKENİ DEĞİL, AMERİKANCILIĞI TEHLİKE!

Kendilerine “aydın” sıfatı takılan bir grup Soros’çu; “Ermenilerden özür diliyoruz” bildirisi kaleme aldı. Bir grup Büyükelçi de başka bir bildiri kaleme alarak Soros’çulara tepki gösterdi. İşçi Partisi’nden MHP’ye, TGB’den Genelkurmay Başkanlığı’na kadar pek çok milli kesim ve kurumdan da Soros’çu girişime tepki geldi.

Ancak tüm bu haklı ve doğru tepkileri gündemden düşüren değerlendirme CHP’den geldi.  CHP milletvekili Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu girişime “Her türlü görüş açıkça tartışılabilmelidir. Bu devlet politikasıdır” diyerek  “tarafsız” kalmasını, Gül’ün anne tarafından Ermeni kökenli olmasına bağladı.

Arıtman her ne kadar partisinin köken ayrımı yapmadığını söylese de; bu yaklaşım pek çok çevrenin tepkisini çekti ve “haklı ve doğru” tepkilerin yerine, Arıtman açıklamaları doldurdu medyayı…

Cumhurbaşkanlığından da üstü üste her gün açıklama yapılır oldu. Gül, son yaptığı açıklamada, sırasıyla, “Müslüman ve Türk” olduğunu ispatlamaya çalıştı.

CHP’Lİ ARITMAN, İKİ KERE YANLIŞTIR!

CHP’li Canan Arıtman niyet bakımından haklıdır, doğru noktada konumlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasal görevi gereği korumak ve kollamakla mükellef Cumhurbaşkanı, elbette Türkiye karşıtı girişimlere tepki göstermelidir. Bu görevi yerine getirmeyen Gül, elbette anamuhalefet partisince, milletvekillerince, topyekun milletçe protesto edilmelidir; ancak bunu yapmamasını etnik kökenine bağlamak iki kere yanlıştır!

1) Bu değerlendirmeyi yapan Canan Arıtman’ın partisinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eşsiz bir bilimsel tanım yapmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”

Büyük önder, bu yaklaşımı nedeniyle bir devrime önderlik edebilmiş; batan bir imparatorluğun ve saltanatın ümmetini millet yapabilmiş; Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı verebilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiştir.

2) Gül’ün etnik kökeni nedeniyle Türkiye karşıtı hamlelere sessiz kaldığını söylemek, esas meseleyi milletten gizlemek demektir.

22 Temmuz darbesi sonrası Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Gül, Başbakanlığı döneminde ABD’yle yaptığı hizmet sözleşmesi gereği “özür kampanyasına” karşı “sessizdir”!

Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la, 3 Nisan 2003 günü Ankara’da “2 sayfalık, 9 maddelik gizli bir plan yaptığını” itiraf etmiştir. Gül bu itirafı, 24 Mayıs’ta, Vatan Gazetesi’nden Sedat Sertoğlu’yla söyleşisinde ağzından kaçırmıştır: “Ben bu gezileri yapmadan önce şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki… Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”

ANLAŞMA MI, HİZMET SÖZLEŞMESİ Mİ?

Gül’ün ağzından kaçırdığı anlaşma, aslında anlaşma mıdır, hizmet sözleşmesi midir? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başka ülkelerle anlaşmaları belirli hükümlere bağlar. Bakanlar Kurulu’nun, TBMM’nin ve Cumhurbaşkanı’nın onayı, kararı, imzası olmayan bir sözleşme anlaşma değil, olsa olsa hizmet sözleşmesidir!

İŞTE 9. MADDE

Gül’ün ağzından kaçırdığı ama içeriğini daha sonra açıklamadığı bu hizmet sözleşmesini daha sonra İşçi Partisi açıkladı. Buna göre gizli hizmet sözleşmesinin 9. Maddesi şöyle: “Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması”

Bu hizmet sözleşmesinde yer alan 9. Maddenin adım adım nasıl geliştirildiği belleklerdedir;

AKP ADIM ADIM İLERLEDİ!

Gül’ün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, 2002 seçimlerinin hemen ardından, “Erivan’la ilişkileri normalleştirmeye hazırız” mesajı verdi AB’ye…

Başbakan Gül, 3 Nisan 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Powell’a, yukarıda belirttiğimiz 9. Madde sözünü verdi.

Emekli büyükelçi İlter Türkmen’in içinde yer aldığı Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu, uluslar arası bir hukuk komisyonuna başvurmuş ve bu firma da “Ermeni soykırımı vardır” denilen bir rapor hazırlamıştır. Rapor, 2003’te yayımlanmıştır.

2004’te Washington’u ziyaret eden Başbakan Erdoğan, ABD’ye gümrük sınır kapısının en kısa sürede açılacağı sözünü verdi.

Başbakan Erdoğan, 8 Mart 2005’te, CHP Genel Başkanı Baykal’la yaptığı basın toplantısında Ermeni iddialarını kastederek “Türkiye, iktidarıyla, muhalefetiyle tarihiyle yüzleşmeye hazırdır” diye konuştur.

Gül ve Erdoğan, 2005’teki çeşitli açıklamalarında, “Ermeni meselesi için ortak bir komisyon kurulmalı ve bu mesele tarihçilere bırakılmalı” dedi.

Gül, 28 Mart 2007’de, Washington Times gazetesinden yayımlanan makalesinde, “Türk-Ermeni komisyonu kurulsun. Bu komisyon Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için olumlu bir hava yaratacaktır” dedi.

29 Mart 2008’de, Van’ın Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi, büyün şaşaayla, Başbakan Erdoğan tarafından açıldı. Hafta boyunca, medya aracılığıyla milletimize psikolojik savaş uygulandı.

GÜL’ÜN 3. MADDELİK MUTABAKATI

Gül, maç izleme bahanesiyle 6 Eylül 2008’de Erivan’a gitti ve muhatabıyla 3 maddelik bir mutabakata vardı. Buna göre belirli bir zaman diliminde sınır kapısı açılacak, ortak tarih komisyonu kurulacak, ekonomik ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi konusunda ortak çalışmalar geliştirilecek.

İŞTE AB’NİN ROLÜ!

Fransız Hükümeti, “Ermenilere soykırım yapılmamıştır” demeyi suç sayan yasa teklifini senato gündemine neden almadığını 3 Aralık 2008’de şu sözlerle açıkladı: “Abdullah Gül’ün Erivan ziyareti üzerinden Türkiye bir ‘bellek çalışması’ yapmaya başladı, bunun cesaretlendirilmesi gerekir!”

Ve cesaret alan Soros’çu “aydınlar” özür dileme kampanyasını başlattılar!

İlk tebrik de Amerika Ermeni Asamblesi’nden geldi. Asamblenin direktörü Bryan Ardouny, “bu özür, bir ilk adım ve kaçınılmaz olarak Türkiye’nin, soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sonucunu ortaya çıkaracak” dedi.

GÜL’ÜN İBRETLİK AÇIKLAMASI!

Abdullah Gül de, 16 Aralık’ta şöyle dedi: “Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor. Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi, en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer.”

Şu kısa özet bile tek bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermeni kökenli olduğu için değil, sınıfsal karakteri gereği ve ABD’yle hizmet sözleşmesi imzaladığı için Türkiye karşıtı girişimlere sessiz kalıyor, dahası destek veriyor!

MEHMET ALİ GÜLLER

, , ,

Yorum bırakın

YÖK’TEN AZINLIKLARA DİNSEL GÜN İZNİ

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan imzasıyla bütün üniversitelerin rektörlüklerine birer genelge gönderilerek, Yahudi ve Ermeni öğrencilerin dini bayramlarda izinli sayılmaları istendi. Türkiye Hahambaşılığı ile Türkiye Ermeni Patrikliği Ruhani Başkanlığı’na da bilgi için gönderilen genelgelerde, Yahudi ve Ermeni dini bayramları ile bunların tarihleri de belirtildi. Genelgelerde, aynı haktan sadece öğrencilerin değil, Yahudi ve Ermeni personelin yararlandırılması da istendi.

Sırada, “Cuma günü”nün de tatil kapsamına alınma çalışmaları var!

***

AKP, “tek bayrak, tek millet, tek devlet” dediğinde şaşırmamız, tarihi belleğimizdendir.

AKP, yola “çıkarılırken” önüne konan programda ne vardı?

Etnik gruplara özgürlük, azınlıklara özgürlük, cemaatlere özgürlük!

ABD’nin önce “Yeni Dünya Düzeni ve Küreselleşme” diyerek dayattığı, sonra “Büyük Ortadoğu Projesi BOP” diye dayattığı bu atomizasyon süreci, hatırlayacaksınız önce Yugoslavya’da denendi. Yugoslavya’dan geriye, birbirine düşman küçük devletçikler kaldı!

Demokrasi ve özgürlük kavramları ise bu ayrılığın, bu bölünmenin ideolojik argümanları oldu.

***

Aynı ABD, Yugoslavya’dan sonra Irak’ı da bölüyor. Fiilen Irak üçe bölünmüş durumda. Irak’ın kuzeyine kurdukları kukla devleti, ileri de Türkiye’den koparacakları bir parçayla birleştirmek istiyorlar.

Ama Kıbrıs’ta 35 yıldır ayrı ayrı ve barış içinde yaşayan Türk ve Rumlara “birleşin” baskısı yapıyorlar!

Yani, stratejik hedefleri neyse, ona göre “ayrıl” ya da “birleş” diyorlar. Her iki durumda da “demokrasi ve özgürlük” diyorlar.

Ve ne acıdır ki, çoğumuzda hala, yutuyoruz!

ABD ve AB’nin hedefinde “ulus-devletler” var. Ulus-devletleri parçalamanın yolu da “etnik gruplara, dinsel azınlıklara ve cemaatlere özgürlük” ten geçiyor!

***

Yahudi ve Ermeni öğrencilere resmi izin verilmesi de “bölünme” hedefine hizmet edecek bir adımdır. “Ne var bunda büyütecek?”, “demokrasi işte bu”, “bireye özgürlük” gibi söylemlerle işi iyice normalleştirecekler, dikkat!

Yarın da F tipi cemaat çıkıp “Cuma günleri tatil” olsun derse, ne diyeceksiniz?

***

Bu “demokrasi makyajlı” adımla, aynı zamanda “öğrenimin birliği” kanunu da biraz daha delinmiştir.

Cumhuriyet Devrimi Kanunları delindikçe, Cumhuriyet de elden gitmektedir!

***

Cumhuriyet bekçiliği, “beklemek” anlamına gelmiyor!

Mehmet Ali Güller

,

Yorum bırakın

SİSTEM PARTİLERİ, SİSTEMİ YIKIYOR!

“AKP’nin, ‘tek bayrak, tek millet, tek devlet’ ve ‘ya sev, ya terk et’ sloganı”; “CHP’nin kara çarşaf operasyonu”; “MHP’nin Alevi açılımı”!

Her üç parti de, Mart 2009 yerel seçimleri öncesinde birbirlerinin geleneksel alanlarına giriverdiler.

AKP, MHP’nin ‘ya sev, ya terk et’ sloganına sarıldı; CHP, AKP’nin dini siyasete alet eden sembollerine sarıldı; MHP, CHP’nin geleneksel oy tabanına sarıldı. Hatırlayınız, AKP de, daha önce CHP’nin geleneksel oy tabanı olan Alevilere “açılım” yapmıştı…

Bu durumu “partilerimizin birlik beraberlik kaygısı” olarak okuma saflığında değilsek eğer, görebileceğimiz tek bir gerçek vardır. O da hepsinin sistem partileri olduğu gerçeğidir.

Döne döne birbirlerinin yedekleri oluyorlar. Döne döne birbirlerinin alanlarına sırasıyla “doldur boşalt” yapıyorlar.

Nitekim, üçünün de parti programı temelde aynı. “Serbest piyasacı”, “AB’ye tam üyelik hedefli”, “ABD’yle stratejik müttefik niyetli” programlarının gerisi teferruat nasılsa.

Normal zamanlarda birbirilerini eleştirseler de; en kritik zamanlarda hep aynılar. Hep aynı hedefe yönlendirilmiş oklar gibiler.

***

Örneğin Aytaç Durak. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı.

Bu yerel seçimler öncesinde de AKP’den istifa etti; CHP’ye geçeceği söylendi.

Şaşırmayız!

Durak, 1963-1980 yılları arasında Adalet Partisi’nden dört dönem Adana Belediye Meclis Üyeliği yaptı. 1984’de Anavatan Partisi’nden Adana Belediye Başkanı oldu.  Sonra DYP’den Belediye Başkanı oldu, sonra da AKP’den…

Bu döngüsel duruma CHP içinden itirazlar gelince, Aytaç Durak’a DP’den davet gelmiş…

Aytaç Durak örneğine siyaset sahnelerimizde çok sık rastlanmaktadır.

***

Sistem partilerinin Türkiye’yi götürdüğü yer ortadadır. Sistem partileriyle sistem gün be gün yıkılmaktadır!

Mehmet Ali Güller

,

Yorum bırakın

‘O BAKAN’IN ŞANTAJI

Milliyet Ankara temsilcisi Fikret Bila yine çok konuşturan bir söyleşiye imza attı dün.  Bila, “çok önemli bakanlıklar üstlenmiş, AKP’yi etkileyecek ağırlıkta ve konumda bulunan, milletvekilliği de devam eden kıdemli politikacı”nın mesajını kamuoyuna aktardı.

“O bakan” AKP’nin kapatılmasının iki önemli sonucu olacağını söylüyor:

1 – Ekonomi reel krize girer!

2 – “Güneydoğu’yla siyasi bağ ‘DTP hariç’ tümüyle kesilir. Çünkü, DTP ve AK Parti dışında bölgeyle bağı olan başka siyasi parti yok. AK Parti kapatılırsa hem genel hem yerel seçimlerde bölge tümüyle DTP’li olur. Kapatmaya en çok DTP sevinir. Güneydoğu’da halk başka sulara yelken açmak için yönlendirilir.”

Yani, “o bakan” ülke bölünür diyor! Tezini güçlendirmek için bakın ne ekliyor:

“Balkanlar’ı kaybettiğimiz günleri bir hatırlayalım… Siyasette ne yaşanıyordu o zaman? İttihak ve Terakkiciler, Hürriyetçilere, ‘vatansız-milletsiz’ diyorlardı. Hürriyetçiler de İttihat ve Terakkicilere, ‘dinsiz-imansız’ diyorlardı. Bu bitmez tükenmez kavga devam ederken iki taraf da bir gün baktılar ki, Balkanlar, ne İttihatçıların ne Hürriyetçilerin. Çoktan gitmiş.”

***

“O bakan”ın verdiği tarih dersinin ciddiyetini bir yana bırakalım, siyasi şantaja gelelim!

Bila’nın “şantaj mı yapıyorsunuz” sorusuna, “ülke menfaatleri söz konusu olduğunda siyasi kariyerimin veya partimin önemi yoktur”! diyen “O bakan”, düpedüz şantaj yapıyor. AKP kapanırsa, ülke bölünürmüş!

***

“ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez, bir yıldız yapacağız” diyen kim? Diyarbakır neyin merkezi olur?

“Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde bir görev üstlendik ve bu görevle birlikte bize eşbaşkanlık verildi” diyen BOP görevlisi kim? BOP’un nihai amacı ne?

“Türk yerine Türkiyelilik kavramını” ortaya atan kim?

Tek başına bu üç söylem bile AKP’nin bizatihi kendisinin bölücülüğe hizmet ettiğini gösteriyor.

Fikret Bila ve Milliyet üzeridnen “o bakan”ın şantajına elbette boyun eğilmeyecek.

AKP kapanırsa, ülke bölünürmüş!

Tam tersine AKP kapatılmazsa, ülke bölünür!

***

Öte yandan “o bakan”ın şantajından önce, utangaç bir şekilde bu tez iki bileşenli olarak zaten piyasaya sürülmüştü. Utangaç bazı kalemler şöyle yazdılar:

“Güneydoğu’dan oy alan sadece AKP ve DTP var. Her ikisi de kapanırsa, oyları kim alacak? Bölgenin TBMM’yle siyaseten bağları kopacak! Dolayısıyla bölgenin Ankara’yla bağları kopacak!”

***

Pişkinliğin bu kadarına da pes doğrusu!

22 Temmuz öncesinde hem Barzani’nin yayın organlarından, hem de PKK’nın yayın organlarından yapılan, “DTP’nin aday çıkarmadığı yerlerden AKP’yi destekleyin” çağrılarını hiç mi duymadınız?

***

Bir kez daha söyleyeylim:

“AKP ve DTP kapatılırsa, ülke bölünür” şantajına Türk milleti boyun eğmeyecektir!

Devletin merkezi kurumları da, tam tersine “AKP ve DTP kapatılmazsa, ülke bölünür” gerçeğini görmektedir!

***

Fikret Bila’nın “o bakanı” üzerinde dün gün boyu tahminler yürütüldü. Ortak tahminler Hürriyet’e göre, Cemil Çiçek’ti…

,

Yorum bırakın

BAŞBAKAN BATIDAN ASLINDA NE ALDI?

“Tekeşlilik mümkün olsaydı, kerhane olmazdı” diyen, tessettür defilecisi, üç eşli modacının sözlerinin mürekkebi henüz kurumadan gündeme bir yeni bomba daha düştü!

Din ve ahlak konuşmalarıyla ünlü, 78 yaşındaki Vakit Yazarı Hüseyin Üzmez’in  14 yaşındaki çocuğa taciziyle sarsıldık milletçe!

5 yıl önce, azgın teke Hüseyin Üzmez’in 73 yaşındaykn, 22 yaşındaki bir genç kızla evlendiğini de yeni öğrenmiş olduk!

***

Bu iki olayın kültürel, sosyolojik, ekonomik, psikolojik nedenleri üzerinde düşünürken Başbakan Erdoğan’ın tarihe geçen şu sözü geldi aklımıza: “Batı’nın ilmini alacağımıza, ahlaksızlığını aldık”!

***

Ama AKP ve (öncülleri) 60 yıldır Batı’dan aslında ne aldı?

Öncelikle AKP batıdan emir aldı! Batı (ABD-AB) emretti, AKP yasalar çıkarttı. AKP döneminde “emir”le çıkartılan yasaları sıralamaya yer yetmez;  en sonuncusunu anımsayalım: Vakıflar Yasası!

AKP batıdan yüzksek faizle borç aldı! Erdoğan’ın hükümet ettiği dönem boyunca Türkiye’nin toplam borcu, 80 yıllık borcun 2 katına çıktı!

AKP, batıdan mal aldı! Çiftçiyi üretemez hale getirdikten sonra buğday, pamuk, mısır… diye başlıyor liste!

AKP, batıdan “ithal bakan” aldı! Erdoğan’ın son kabinesindeki Mehmet Şimşek en resmi olanı tabii. Yoksa, Barzanici olduğu iddia edilen isimlerden bahsetmiyoruz.

AKP, batıdan “rüya” aldı! AKP-AB ittifakı milleti uyutmak için “tam üyelik rüyası” verdiler 2002 Aralık ayında.

***

Latin Alfabesi, ölçü sistemi, matemetik-fen, sosyal bilimler, Faşizmden kaçan Alman bilimadamları…

Bu liste de Tayyip Erdoğan ve Menderes’e kadar uzanan öncüllerinden önce, Atatürk zamanında batıdan alınan bilimlerin bir bölümü…

Peki “Batıdan ilim yerine, alınan ahlaksızlık” aslında nedir o cenaha göre?

Laikliktir korktukları…

Yorum bırakın

AKP’NİN KATAR ZİYARETLERİNİN SIRRI

“Ulusal egemenlik”in 88 yıl sonra geldiği boyuta bakalım bu 23 Nisan’da…

***
Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç’in TBMM’de, yani “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazan yerde uğradığı linç girişimi ve Başbakan Erdoğan’ın “benim milletvekillerim şiddet uygulamaz” sözleri tarihe not düşülmüştü. Neydi Kamer Genç’in üstüne basa basa sorduğu?
Son 5 ayda Katar’a yapılan resmi ziyaretlerin nedenini sormuştu Kamer Genç. Erdoğan’ın ATV-Sabah ihalesini alan Çalık grubuna para bulmaya mı gittiğini sormuştu Kamer Genç.
***
Önce TMSF, Turgay Ciner’in ATV ve Sabah’ına el koymuştu. Gerekçe, Turgay Ciner ile Dinç Bilgin arasındaki mutabakatın sahte olduğuydu. (Gerçi sonradan mutabakatın gerçek olduğu yargı tarafından belirlenmişti!)
Sonrasında, Erdoğan’ın damadının üst düzey yöneticilik yaptığı Çalık grubuna kalan ilginç bir ihale süreci yaşandı ATV-Sabah’ta. (Çalık grubunun en üst düzey yöneticisi, Başbakan’ın damadı Berat Albayrak’tır. Berat’ın kardeşi Serhat Albayrak da ATV-Sabah ihalesini kazanan Turkuvaz Radyo Televizyon Gazetecilik ve Yayıncılık şirketinin genel müdürü ve küçük ortağıdır.)
***
Ancak Çalık grubu ihaleyi almaya almıştı ama para bulamıyordu. Başbakan Erdoğan’ın konuyla bizzat ilgilendiği siyaset kulislerinde konuşuluyordu. Özel bankalar Çalık Grubu’na kredi vermemiş, kamu bankalarının bazı yöneticileri de kredi konusunda yapılan siyasi baskıya direnmekteydi.
İşte AKP’nin Katar ziyaretleri böyle bir süreçte başlamıştı.
***
Bugün kamu bankaları Vakıfbank ve Halkbank bir açıklama yaparak Turkuvaz A.Ş’ye (Çalık Grubu’nun ihaleyi alan şirketinin ismi) 750 milyon dolar (375-375) finansman sağladıklarını ilan ettiler!
Ancak bu para da yetmiyordu!
***
Bugün bir açıklama da Çalık Grubu’ndan geldi. Çalık Grubu, Katar’lı bir ortak bulduğunu belirttiği açıklamasında şunları söyledi:
“”Turkuvaz Radyo Televizyon’a yüzde 25 oranında hissedar olan Katarlı ortağımız 125 milyon dolar, Çalık Holding 375 milyon dolarlık kaynak aktardı. Böylece, her iki ortağın sağladığı sermayeyle Turkuvaz A.Ş., 500 milyon dolarlık bir özkaynağa sahip oldu.”
Katarlı ortak hakkında da bilgi verilen açıklamada, Turkuvaz A.Ş.’nin yüzde 25 oranında ortağı olan Al Wasaeel International Media Company’nin Katar Yatırım İdaresi’nin bir iştiraki olduğu bildirildi.
***
Emrinde 60 milyar dolarlık fon bulunan Katar Yatırım İdaresi, Katar’ı yöeten ailenin malıdır. Katar’ın Başbakan’ı da Katar Yatırım İdaresi’nin başındadır.
Milliyet’ten Metin Münir’in yazdıklarına göre, AKP’nin Katar ziyaretleri sırasında, Katar Yatırım İdaresi önce bayağı bir zorluk çıkarmış. Kurum’un profesyonel yöneticileri  yatırımı cazip bulmamış. Alışveriş cazip hale getirilene kadar da ziyaretler sürmüş!
Son ziyaret sırasında da “alışverişi tatlandırmak için Katarlılara gelecek yıl özelleştirme kanalına girecek olan İstanbul gaz dağıtım şebekesi İGDAŞ’la ilgilenebilecekleri mesajı” verilmiş! Yetmemiş, “Başbakan El Tani’ye de TMSF’nin uhdesinde bulunan bir İstanbul yalısını isterse açık artırmadan satın alabileceği” söylenmiş!
***
Özetin özeti: ATV-Sabah’a devlet el koymuştur. Devlet, el koyduğu ATV-Sabah’ı, hükümete akraba bir gruba vermiştir. Grubun parası olmayınca, devlet gruba bankası aracılığıyla borç vermiştir. Yetmemiş, devlet başka devletten ortak da almıştır.
***
Devlet, Atatürk’ün kurduğu devlet olmaktan çoktan çıkmıştır.
Gün, “Ulusal Egemenlik” günüdür ama egemen olan ulus değildir!

,

Yorum bırakın

301 VE ‘TÜRK TARİHİNİN HAKKINDAN GELMEK’

AB’nin istediği 301 değişikliği TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçti.

Tasarıdaki en önemli değişiklik, mevcut yasada yer alan “Türklüğü, Cumhuriyeti veya TBMM’yi alenen aşağılaya kişi…” yerine konulan şu ifadedir: “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni veya TBMM’yi, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve Devletin Yargı organlarını alenen…”.

Bir diğer dikkat çekici durum ise, teklifte Cumhurbaşkanı’na verilen kovuşturma izni yetkisi, AKP milletvekillerinin verdiği önerge ile “Soruşturma yapılması Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır” şeklinde değiştirildi.

12.5 saat süren komisyon toplantısındaki eleştirilere yanıt veren Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Hukuk tarihine geçecek saptamalar yapıyor!

Bakan Şahin, “Türklük” kelimesinin çıkartılarak yerine “Türk Milleti” ifadesinin konmasına itiraz eden milletvekillerine yanıt veriyor: “Ben de size sorarım, siz niçin Türk Milleti ibaresinden rahatsız oluyorsunuz?”

Şahin, yargı kararlarında Türklük ifadesinin Türk Milleti anlamına geldiği yönünde içtihat oluştuğunu savunarak şu felsefi açılımı yapıyor: “Türklük kelimesi yerine Türk Milleti kelimesinin konması, bizim değerlerimizi korumasız bırakmaz. Türklüğü, korunması gereken değerlerimizi koruyan tek bir madde TCK’nın 301. maddesi midir Allah aşkına? Buradaki Türklüğü çıkarınca, değerlerimiz korumasız mı kalıyor? Bizim değerlerimizi, devletimizi, milletimizi, milletimize has özellikleri koruyan üstün hukuk normu Anayasadır. Anayasa’da bu kavramlar var, bunları kimse değiştirmiyor, değiştiremez”.

Kendisinin Oğuzlar’ın Kayı boyundan geldiğini ortaya koyma ihtiyacı duyan Bakan Şahin savunmasını şöyle sürdürüyor: “Ben Türküm arkadaşlar. Benim Türklüğüme kimse hakaret edemez. Ettiği halde bunun cezası var, cezasız kalamaz. Benim soyum itibariyle, Türk soyundan gelmem itibariyle bana biri hakaret ettiğinde bunun cezası başka maddelerde var. Türklük soyut bir kavramdır, Türk Milleti ise somut bir kavramdır. Sadece teknik bir düzenleme yapılıyor. Yoksa bizim değerlerimizi ortadan kaldıran bir düzenleme yok. Bu teklifle Türkiye’yi Hıristiyan Haçlı zihniyetine meze yaptığımızı söylüyorsunuz. Bunlar son derece talihsiz sözler. Hrant Dink, Türkiye’nin Ermeni iddialarıyla ilgili karşı aksi bir görüşü ifade etti. Bu sözleri nedeniyle yargılandı. Bir genç tarafından vuruldu. Hrant Dink’in Türk tezine karşı yazdığı bu yazı mı Türklüğe ve Türk Milletine daha fazla zarar vermiştir yoksa onun öldürülmesi mi? Biz Türklüğü ortadan kaldırmıyoruz. Biz sizden de Türküz…”

Bakan Şahin “kim daha Türk” tartışmaları yapadursun…  Ancak kamuoyu 301 konusunun AB’nin AKP’ye bir ödevi ve görevi olduğunu biliyor! Kaldı ki verilen ödev 301’in tamamen kaldırılması idi. Kapatılması gündemde olan AKP’nin buna gücü yetmedi!

Aslında AB’nin verdiği ödev çok daha kapsamlı. AB’nin eski komiseri Karen Fogg,  e-postalarında asıl hedefi nasıl formüle ediyordu? “Türk devletinin ve tarihinin hakkında gelmek!”

İşte ABD ve AB adına siyasetten ekonomiye, hukuktan felsefeye, kültürden eğitime yapılan budur!

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başlattığı bu temel kavramları sulandırma işine verilecek en iyi yanıtı Mustafa Kemal vermişti: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.”

Ancak bu tanıma sarılarak, “Türk devletinin ve tarihinin hakkından gelmek isteyenlere” yanıt verebiliriz!

, ,

Yorum bırakın

BAŞBAKAN BAŞSAVCIYI ABD’YE ŞİKAYET ETTİ

AKP’nin kapatılması davası, geçen hafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney arasında gündeme gelmiş. Cheney’ye partisine açılan kapatma davası hakkında bilgi veren Başbakan Erdoğan, kendisinin iddianamede “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı” olarak gösterildiğini söylemiş. (Milliyet, 31 Mart 2008)
Milliyet’in konuyla ilgili sorusunu basın sözcüsü Kathy Schalow aracılığıyla yanıtlayan ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson da şunları söylemiş: “Sözü edilen konu Başkan Yardımcısı Cheney tarafından gündeme getirilmemiştir. Başbakan’ın sözlerini ise Türk tarafından öğrenmeniz gerekecektir.”
Wilson’un yanıtına göre, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin bir iç konusu hakkında, ülkesini bir başka ülkeye resmi bir ikili görüşmede şikayet etmiştir! Değilse, Başbakanlık ABD Büyükelçiliğini biran önce yalanlamalıdır! Hatta, devlet gibi devletsek, Başbakanlık yalanlamayla yetinmemeli, maksatlı şekilde yalan beyanda bulunduğu için ABD Büyükelçisi Wilson’la ilgili başka tedbirler de almalıdır.
Ancak herhangi bir yalanlama yapılmaması Erdoğan’ın ülkesinin başsavcısını ABD’ye şikayet ettiğini maalesef doğruluyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 3 Kasım 2002’de başlatılan tasfiye girşiminin geldiği boyuttur bu!
Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AKP ile ilgili iddianamesinde “Bir ABD projesi olan ve kapsamındaki ülkeleri ılımlı İslami rejimlerle yönetmeyi amaç edinen Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu her fırsatta tekrarlayan Başbakan Erdoğan…” ifadesini kullanmıştı.
İddianameden daha önce de İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından gündeme getirilen bu “görev”, Erdoğan tarafından yalanlanmaya çalışılmıştır! Erdoğan, kendisinin BOP değil, BM çerçevesinde İspanya Başbakanı ile birlikte yürüttüğü Medeniyetleri Uzlaştırma Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu söylemiştir.
Ancak Başbakan’ın ve kurmaylarının bu düzeltme girişimleri gerçeği değiştirememiştir! Başbakan Erdoğan BOP eşbaşkanı olduğunu tam 7 kez dile getirmişti:
1. Erdoğan, 16 Şubat 2004 gecesi, Kanal D’de, Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında aynen şöyle dedi: “Şu anda Amerika’nın da Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım.”
2. Erdoğan 28 Temmuz 2004 günü, İran’da bir gazetecinin “Büyük Ortadoğu Projesi’nde ortak hedef olarak İran gösteriliyor. Bu konu gündeme geldi mi?’ sorusu üzerine “Demokratik ortak olarak Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde, bu projenin eşbaşkanları arasında yer aldığını” ifade etti. (http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=4808)
3. Erdoğan 8 Haziran 2005 günü basın mensuplarının sorusu üzerine, “Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde demokratik ortak olarak bir görev üstlendiğini ve bu görevle birlikte eş başkanlığın verildiğini” anımsattı ve devamla çeşitli ülkelere yaptığı ziyaretlerin bu görev kapsamında olduğunu belirtti: “Şu anda Ortadoğu coğrafyası üzerindeki ülkelere yapmış olduğumuz ziyaretler ve onlarla yapmış olduğumuz görüşmelerde, bu konulara özellikle yaptığımız vurgular hep bunun açık, net örnekleridir. Yani bizim sınırdaşımız, komşumuz olan örneğin bir Suriye, bir Ürdün, bir Lübnan, Kuzey Afrika ülkeleri, Fas, Tunus, bunlara yaptığımız ziyaretler, hepsi bunun birer adımıdır ve bu da devam edecek.” (http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=10522)
4. Erdoğan, 21 Şubat 2006 günü TBMM’de AKP Grup Toplantısında şöyle dedi: “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesindeki rolümüz bize özellikle Ortadoğu’da önemli görevler yüklemektedir.”
5. Erdoğan, 4 Mart 2006 günü AKP İstanbul Bayrampaşa İlçe Kongresi’nde şöyle dedi: “Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var. Biz Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlarından biriyiz. Bu görevi yapıyoruz.” (http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=11245)
6. Erdoğan 30 Mayıs 2006 günü, TBMM’de AKP Grup Toplantısında “Eşbaşkanlık görevini kabul ettik.” dedi.
7. Erdoğan 27 Temmuz 2006 günü CNN’de Larry King Show’da şöyle dedi: “Daha önce Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afraka girişimi içerisinde zaten yer almıştık. Burada gerek barış, gerek huzur, gerek insan hakları, hukukun üstünlüğü, ileri demokrasi için bir eşbaşkanlık görevi üstlenmiştik.”

Peki Eroğan 16 Şubat 2004’ten beri tam 7 kez dile getirdiği görevini şimdi neden yalanlıyor!? Yalanlama girişimi son birkaç  gündür olsaydı, “Başsavcı’nın kapatma davası nedeniyle” yorumu yapılabilirdi. Ancak davadan da önce başladı bu yalanlama girişimleri…

Bir zamanlar övünerek dile getirilen bu görev yalanlanmaya çalışılıyorsa, demekki ABD ve Büyük Ortadoğu Projesi ciddi bir şekilde inişe geçmiş!

“Ergenekon” tertibi de bu inişin bir telaşesi zaten!

Mehmet Ali Güller

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın