Posts Tagged Münih Güvenlik Konferansı

Şantaj mı, denge arayışı mı?

Önce şu listeye bir bakalım: Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung, Kanada Başbakanı Mark Carney, İrlanda Başbakanı Micheál Martin, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo ve Almanya Başbakanı Frederic Mertz…

ABD’nin müttefiki olan bu ülkelerin liderleri, son bir ayda Pekin’i ziyaret ederek Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’le görüştüler. Bu listeye Aralık 2025’te öncülük eden ise Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’du.

Bu ülkelerin bazıları Çin’le “stratejik ortaklık” imzaladı, bazıları ise “kapsamlı stratejik ortaklığı” derinleştirme kararı aldı. Peki neden? ABD’nin müttefikleri neden bir ay içinde Çin’e yanaştı? Bu yakınlaşma müttefiklerinin “baskı yapan ABD’ye” şantajı anlamına mı geliyor yoksa bu ülkeler ABD’ye karşı Çin’i bir dengeleyici olarak mı görüyorlar?

Ziyaretler Davos-Münih zemininde 

Bu ziyaretler Davos-Münih Güvenlik Konferansı zemininde gerçekleşti. Biri ekonomi, diğeri güvenlik merkezli bu iki organizasyonda çoğu Atlantik lideri “düzenin yıkılmakta olduğunu” tespit etti ve sorumlusu olarak da ABD’yi işaret etti. En çarpıcılarını anımsayalım…

Davos’ta Kanada Başbakanı Mark Carney “Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Ama artık o güzel hikâye bitti” dedi. Daha da önemlisi Carney, yeni dönemi bir geçiş değil, bir kopuş olarak niteledi.

“Yıkım altında” başlığını taşıyan Münih Güvenlik Raporu “Yaklaşık seksen yıl sonra, ABD önderliğindeki 1945 sonrası uluslararası düzen yıkıma uğruyor” saptaması yaptı ve Amerikan düzeninin doğrudan ABD tarafından yıkıldığını belirtti: “Mevcut kuralları ve kurumları baltayla yıkmaya çalışanların en güçlüsü ABD Başkanı Donald Trump’tır.”

Cari mesaj – olası çıktı

Görüleceği üzere ABD’nin müttefiklerinin Çin’le yakınlaşması birincisi ABD’nin baskısı altında, ikincisi de “yeni düzen doğumu sancıları” öncesinde gerçekleşti. Bu durumda baştaki sorunun her iki yanıtı da geçerlidir.

1) ABD’nin müttefikleri, baskı yapan hatta tehdit eden ABD’ye karşı siyasi şantaj yapmak üzere Çin’e yaklaşıyorlar. Washington’a “elindeki sopayı bırakmazsan Çin’e yanaşırız” mesajı veriyorlar. 

2) ABD’nin müttefikleri, tehdidi Çin’le dengelemeyi planlıyorlar.

Bunlardan birincisi taktik, ikincisi ise stratejik düzeydedir. Birincisi cari mesajdır, ikincisi ise olası süreç çıktısıdır. Birincisi önceliklidir, ikincisi ise şartlara bağlıdır.

Çünkü Çin’i ziyaret eden ülkelerin her birinin ne derece tehdit altında olduğu ve buna bağlı olarak hangi ana hedefi belirlediği değişmektedir. Örneğin ABD Başkanı Trump’ın 51. eyalet muamelesi yaptığı Kanada bu ülkeler içinde tehdidi en yakında hisseden ülkedir. Örneğin Çin’de çok miktarda şirketi bulunan Almanya’nın Çin politikası diğerlerine göre daha derindir. Örneğin ABD’nin önünü açtığı Japon militarizminden Çin kadar olmasa da rahatsız olan Güney Kore’nin endişeleri diğerlerinden farklıdır.

Pekin’i ölçmeye çalışıyorlar

Kısacası Çin’i ziyaret eden bu ülkelerin her birinin tek tek özel nedenleri var ama bu özel nedenler, elbette bu ülkelerin ABD müttefikliğini bırakmak istediği anlamına gelmiyor. Tersine Çin’e yanaşma kartıyla ABD müttefikliğini kurtarmayı amaçlamaları önceliklidir.

Tabii Atlantik düzenin çözülmeye ve çok kutuplu bir dünyanın oluşmaya başladığı şartlarda, özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya’nın stratejik bazı hesaplar yapmaması elbette mümkün değil. Davos-Münih düzleminde ortaya çıkan “düzenin yıkılmakta olduğu” saptamasının kaçınılmaz sonucu, yıkılanın yerine ne konacağı ve kimler tarafından konacağı meselesidir.

İngiltere, Fransa ve Almanya liderlerinin Çin mesaisinin bir yönü de budur. Londra, Paris ve Berlin, hem yıkılmakta olan düzenin hasarını Çin’le birlikte ne derece azaltabileceklerini hesaplamaya çalışıyorlar ama hem de “yeni düzen doğumu sancıları” öncesinde Pekin’in tutumunu, katkısını, payını ölçmeye çalışıyorlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Şubat 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Rubio’nun ‘Hristiyan birliği’ mesajının anlamı

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee “Nil’den Fırat’a uzanan bölgenin İsrail’in hakkı olduğunu” savundu. Neden? Çünkü Tevrat’a göre Tanrı o toprakları Yahudilere vaat etmiş!

“Siyonizm nedir” sorusunun yanıtı özetle budur. Eski bir Baptist papaz olan Huckabee de bu nedenle zaten kendisini Siyonist ilan etmektedir. 

Ama Siyonizm dinsel bir kavram olmanın ötesinde siyasal bir kavramdır. Öyle olduğu için de örneğin önceki ABD Başkanı Joe Biden  “Siyonist olmanız için Yahudi olmanıza gerek yok. Ben bir Siyonistim.” demişti. Çünkü siyonizm Nathan Birnbaum’dan Theodor Herzl’e, oradan günümüze siyasallaşarak ve güncellenerek her dönemde “emperyalizmin çıkarının” aracı olmuştur. Bugün de ABD için “ileri karakolu” savunmak anlamındadır. Biden’ın “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı.” demesi, meselenin en rafine açıklamasıdır.

Büyük İsrail’e işaretin anlamı

ABD, “Nil’den Fırat’a uzanan bölgenin İsrail’in hakkı olduğunu” Tevrat’a dayandığı için mi savunuyor yoksa İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni kurma amacına uygunluğundan ötürü mü dini kullanıyor? Mesele budur.

Kuşkusuz en az İsrailli yöneticiler kadar dinci ABD’li yöneticiler de vardır ama çoğu durumda olduğu üzere din, siyasal hedefin “gerekçesi” olmuştur. O nedenle ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin Siyonizm çıkışından daha önemlisi ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Avrupa’ya “Haçlı Batı ittifakı” önermesidir. Kaldı Huckabee’nin “Büyük İsrail”e işaret etmesi de Rubio’nun “Batı uygarlığını kurtarma” amacı içindedir.

Haçlı Batı ittifakı

Düzeninin yıkılmakta olduğu tespitlerine karşı ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubia Münih Güvenlik Konferansında Avrupa’ya “Batı uygarlığını birlikte kurtarmayı” teklif etti: “Birçok kişi Batı’nın egemenlik çağının sona erdiğine inanmaya başladı. (…) Dünyadaki yerimizi yeniden kazanacağız ve böylece bugün hem Amerika’yı hem de Avrupa’yı tehdit eden ‘medeniyet yok etme güçlerini’ caydıracağız. (…) Bugün burada bulunmamın amacı, ABD’nin yeni bir refah yüzyılına giden yolu çizdiğini ve bunu bir kez daha siz değerli müttefiklerimiz ve en eski dostlarımızla birlikte yapmak istediğimizi açıkça belirtmektir.” (state.gov. 14.2.2026)

Peki ABD “Batı egemenliğini” nasıl ayakta tutacak? “Hikayemiz Amerika kıtasına Hristiyanlığı getiren bir kaşifle başladı” diyen ve “Hristiyan inancını bugüne kutsal bir miras” olarak niteleyen Rubio, Avrupa’ya “Haçlı Batı ittifakı” öneriyor: “Bizler tek bir medeniyetin, Batı medeniyetinin bir parçasıyız. Yüzyıllarca süren ortak tarih, Hristiyan inancı, kültür, miras, dil, atalarımız ve atalarımızın ortak medeniyet uğruna birlikte yaptıkları fedakarlıklarla şekillenen, ulusların paylaşabileceği en derin bağlarla birbirimize bağlıyız.”

Rubio üstelik Hristiyanlık vurgusunu konuşması boyunca defalarca yapıyor.

Batı’nın lokomotifliğinin sonu

Huckabee ya da Rubio’nun politik hedefleri dini referanslarla belirlemeye çalışmasının nedeni açık. Trump yönetimi, emperyalist ABD’nin çıkarlarını sağlayabilmek için “medeniyetler çatışması” temelli bir yaklaşımla Batı dünyasını, “Hristiyan + Musevi dünyası” diye formüle ederek bir işbirliği modeli inşa etmeye çalışıyor.

Mümkün mü? Batı, Hristiyan, Doğu, İslam, Çin diye medeniyetler (uygarlıklar) yoktur, kültürler vardır. Uygarlık sürekli uzayan bir trendir, üretim biçimini ve ilişkisini yenileyerek sıçrayan toplum bu uzun trene lokomotif olur, trene yön verir. Toplumların tarihi böyledir, inerler, çıkarlar… 

Huckabee ve Rubio’nunki türünden çareler, hiçbir zaman çözüm olmamıştır, en fazla sancıyı uzatmıştır. Doğum kaçınılmazdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Şubat 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Münih sirki

Başlıktaki benzetme İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’ye ait: “Genellikle ciddi bir etkinlik olan Münih Güvenlik Konferansı’nın, İran söz konusu olduğunda Münih Sirki’ne dönüşmesini görmek üzücü.”

Neden mi? Çünkü ABD desteğiyle İran’da yeniden Şah rejimini kurmak isteyen Rıza Pehlevi’yi “İran’ın yeni umudu” diye Münih Güvenlik Konferansı’na davet ettiler. Pehlevi Münih’te, ABD ve İsrail’in sponsorluğunda “rejim karşıtlarıyla” bir miting düzenledi. ABD’li Senatör Lindsey Graham kürsüden Şah dönemindeki İran bayrağını salladı. ABD ve İsrail bayrakları, miting alanındaki Şah bayraklarına eşlik etti. 

Kısacası Almanya, Münih Güvenlik Konferansı’nı İran karşıtı bir platforma dönüştürerek, İsrail’e bir destek daha verdi.

Liberal tezin sakatlığı

Siyasi liberallerin tezi şu: “ABD İran’ı vurmalı, çünkü İran’da demokrasi yok, molla rejimi var.” 

Bu tez baştan aşağı sakat. Birincisi İran’da demokrasinin olup olmaması, bir başka ülkeye saldırma hakkı vermez. Bir ülkenin bir başka ülkeye rejimini “beğenmemesi” nedeniyle savaş açabilmesi, “devletlerin egemenlik” haklarının yok sayılarak ortaçağa dönülmesi anlamına gelir. 

İkincisi demokrasinin ölçütü ne? Demokrasi ABD merkezli “liberal demokrasi”den mi ibaret? Ayrıca mesele gerçekten demokrasi ise ABD neden Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi monarşilere dost ama İran’a düşman? Geçiniz… 

Mesele rejim değil

ABD’nin İran’ı hedef alıyor olmasının nedeni ne demokrasi eksikliğidir ne de molla rejimidir. İran ABD’nin çıkarlarına uyum gösterse, Washington molla rejimiyle pekala kol kola yürür. ABD İran’ı molla rejimiyle yönetildiği için değil, kendisine karşı olduğu için vurmak istiyor. 

ABD molla rejimine alternatif diye son Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’yi sahaya sürüyor. Peki şah rejimi molla rejiminin alternatifi mi? Ülkenin topraklarıyla ve insanlarıyla bir aileye “tapulanması”, siyasal liberallerin demokrasi ölçüsüne uyuyor mu?

ABD için mesele ne molla rejimidir ne de şah rejimi. ABD çıkarlarıyla uyumlu her türlü rejimi destekler, çıkarlarına uyumsuz en demokratik ülkeye bile cephe alır. 

Örneği İran zaten. 1953’te molla rejimi yoktu ve ABD ile İngltere, İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı darbeyle devirdi. Neden? Çünkü Başbakan Musaddık BP’nin kontrolündeki İran petrolünü millileştirmişti.

Yani mesele ne rejim ne de demokrasi, mesele emperyalizmin çıkarı.

Washington BM’yi hedef alıyor

Sirk demişken… 

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Münih Güvenlik Konferansı’nda şöyle dedi: “BM dünyada iyilik için hâlâ muazzam bir potansiyele sahip ancak baskı gerektiren konularda rol oynayamıyor. Gazze’deki savaşı çözemediler. Kırılgan da olsa ateşkesi sağlayan ABD oldu.” (Kaynak: AA, 14.2.2026)

İnanılır gibi değil! ABD’nin Dışişleri Bakanı Gazze’de savaşı durduramadı diye BM’yi eleştiriyor!

ABD Dışişleri Bakanı Rubio, İsrail’in Gazze’deki soykırımını durdurmaya yönelik bir çok BM girişimini bizzat ülkesinin veto ettiğini bilmiyor olabilir mi? Elbette biliyor!

Buradaki asıl üçkağıt şu: Trump yönetimi BM düzenine fiilen cephe almış durumda. Trump başkanlık kararnamesiyle ABD’yi onlarca BM kurumundan çekti. Hatta Gazze için kurulan Barış Kurulu’nu “alternatif BM” yapmayı hedeflediler ama neyse ki davet ettikleri ülkelerin çoğu teklifi reddetti.

Bugün iyi kötü BM düzeni devam edebiliyorsa, bu BM Güvenlik Konseyindeki Çin ve Rusya’nın tutumu nedeniyledir. Ama BM’nin önümüzdeki dönemde daha sert çarpışmalara sahne olacağı anlaşılıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Şubat 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Avrupa ‘yıkım altında’

Münih Güvenlik Konferansı başladı. Öncesinde yayınlanan hacimli Münih Güvenlik Raporu, Avrupa açısından bir çaresizliğe işaret ediyor.

”Yıkım altında” başlığını taşıyan Münih Güvenlik Raporunun tespiti şu: “Yaklaşık seksen yıl sonra, ABD önderliğindeki 1945 sonrası uluslararası düzen yıkıma uğruyor.”

Rapor, Amerikan düzeninin doğrudan ABD tarafından yıkıldığını belirtiyor: “Mevcut kuralları ve kurumları baltayla yıkmaya çalışanların en güçlüsü ABD Başkanı Donald Trump’tır.”

Rapor her ne kadar Trump’ı ve yönetimini suçluyorsa da, aynı zamanda bunun “Trump’ın kişisel inançlarına” atfedilmemesi gerektiğini belirterek, Trump sonrasında da bu siyasetlerin süreceğine işaret ediyor. Rapor bu politikaların “ABD elitlerinin çıkarını” yansıttığını ve ABD’nin hâlâ mevcut olan gücüne dayandırılarak yürütüldüğünü saptıyor ki bu önemli.

Avrupa’nın Çin’e bakışı sorunlu 

Elbette bu saptamalar yeni değil, öncesinde Davos’ta, Dünya Ekonomik Forumu’nda da ortaya kondu. Dolayısıyla asıl sorun şu: Avrupa (ya da AB) bu “yıkımın altında” ne yapacak? Avrupa’nın çözümü ne? 

Hacimli raporun sıkıntısı da burada; saptaması var, çözümü yok. Dahası çözüm olabilecek yolu da kendi elleriyle kapatıyor.

Bir kere Münih Güvenlik Raporu, ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisini, ABD’nin AB’yi dışarıda bıraktığı ve dünyayı Çin ve Rusya’yla paylaşmak istediği şeklinde yorumluyor. ABD’nin mutlak egemenlik alanı ilan ettiği Batı yarım küre dışındaki bölgeleri fiilen Çin ve Rusya’ya devrettiğini ileri sürüyor. 

Ancak bu doğru değil. Evet, ABD “Batı yarım kürede egemenliğini” esas alıyor ama bu “Doğu yarım küreyi Çin ve Rusya’ya bıraktığı” anlamına gelmiyor; tersine orada da Çin’e karşı mücadele hedefliyor.

Esas sorun ise şu: Rapor “düzeni yıkanın” ABD olduğunu saptıyor ama tehdit olarak yine de Çin’i işaret ediyor: “Giderek güçlenen Çin, bölgesel istikrarı tehdit eden provokasyonlar ve baskılarla bölgesel hakimiyet için güçlü bir girişimde bulunuyor.”

Avrupa’nın çaresizliği

Avrupa’nın çaresizliği de burada. Hem ABD’nin yıkıcılığını saptıyor ama hem de o yıkıma karşı ittifak kurabileceği ülkelere karşı pozisyon alıyor. 

Peki “herkese karşı” durumdaki Avrupa ne yapabilecek? Elinde ne var, kaynakları ne?

ABD’li ünlü iktisatçı Richard D. Wolf’un şu saptaması önemli: “Avrupa’nın önümüzdeki 10 yıl içinde askeri savunma kapasitesini geliştirmesi ve yapay zeka gibi yüksek teknoloji alanlarında ABD ve Çin’i yakalaması gerekiyor. Ancak kaynaklar sınırlı. Merkez sağ hükümetlerin çoğunlukta olduğu Avrupa’da, bu finansman zenginlerin vergilendirilmesiyle sağlanmayacak. Tek seçenek, sosyal refah programlarında vahşi kesintilere gitmek. Avrupa, ABD’ye olan daimi bağımlılığını sürdürmemek için sosyal devlet modelini feda etme noktasına geldi.” (Harici, 9.2.2026)

Avrupa’nın İran düşmanlığı

Avrupa “düzen ABD’nin yıkımı altında” diyor ama ABD’nin “düşmanlarına” da düşmanlık yapıyor. Örneğin İran’a…

Bu yıl Münih Güvenlik Konferansına İran hükümeti davet edilmedi. Alman basınına yansıdığına göre Almanya Dışişleri Bakanlığı konferans yönetimine “İran’a davet gönderilmemesini tavsiye etti.”

Konferansa dünyadan 60 civarında devlet ve hükümet temsilcisi katılacak ama İran hükümeti yok. Ancak konferansın ana gündemlerinden biri İran!

Asıl vahimi de şu: İran hükümeti yok ama İran’da ABD desteğiyle yeniden Şah rejimini kurmak isteyen Rıza Pehlevi var! Konferansın Rıza Pehlevi’yi “İran’ın yeni umudu” diye davet etmesi, Avrupa’nın “yıkım altında” olduğunun bir başka işaretidir.

Bitirirken Türkiye’yi ilgilendiren bir ayrıntıya dikkat çekelim: Münih Güvenlik Konferansına Türkiye adına Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın katılıyor. Suriye’den ise Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve SDG Komutanı Mazlum Abdi yer alacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Şubat 2026

,

Yorum bırakın

Beyaz Saray’ın sopası: Rutte

NATO’nun bir eşitler kulübü olmadığını, bir ABD örgütü olduğunu, ABD’ye rağmen NATO’da kararlar alınamayacağını, Avrupalı NATO Genel Sekreterlerinin aslında Brüksel’in değil Washington’un adamı olduğunu yıllardır yazarım, anlatırım. 

Ama bir NATO Genel Sekreteri’nin kendisini bu kadar açık şekilde “Beyaz Saray’ın sopası” olarak sunduğunu ilk kez görüyorum! 

Washington Avrupalıların ensesinde olacak

ABD-AB çelişkilerine sahne olan 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupalı NATO üyelerinden savunma harcamalarını artırmalarını isteyen bir konuşma yaptı. Rutte, yeni harcama oranının, mevcut yüzde 2 hedefinin “çok üzerine çıkacağını” söyledi. 

Konuşmasının asıl çarpıcı kısmı ise Avrupalıların taahhütlerinin ABD tarafından izleneceğine dair olan kısmıydı: “Attığınız adımlar, takip edilip izlenecektir. Telefonun karşı tarafında olacağım ve eğer beni dinlemezseniz, taahhüdünüzü yerine getirmediğinizde eminim Washington’da çok iyi bir adam sizi arayacaktır.” (AA, 15.2.2025).

Böylece eski Hollanda başbakanı olan yeni NATO Genel Sekreteri, parçası olduğu AB’nin liderlerini doğrudan Trump ile tehdit etmiş oldu! (Bu arada görevi Rutte’ye devreden Norveçli eski NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise Münih Güvenlik Konferansı’nın başına geçti.)

Batı’daki demokrasi erozyonu

Aslında Rutte’nin sözleri bile 61. Münih Güvenlik Konferansı’nın ruhunu anlamamıza yetiyor. Konferanstan önce yayınladıkları “Çok Kutupluluk” başlıklı 151 sayfalık rapora uygun olarak, konuşmalar, ABD ile AB arasındaki çelişmelerin derinleştiğine işaret ediyor. (Bu geniş raporu 11 Şubat’ta cgtnturk.com sitesinde “Putin Münih’e Döndü” başlığıyla geniş bir şekilde inceledim.)

AB liderleri, ABD’nin vergi baskısını yanıtsız bırakmayacaklarını vurgularken, ABD adına konuşan Başkan Yardımcısı DJ Vance ise muhataplarını resmen azarladı. Vance özetle Avrupa’da demokrasinin ve ifade özgürlüğünün zayıfladığını söyledi.

Kuşkusuz kimin söylediğine bakmaksızın değerlendirirseniz, özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’da ifade özgürlüğü ile demokrasinin erozyona uğradığı bir gerçek. Rusya karşıtlığının Tolstoy ve Dostoyevski sansürüne kadar gittiği, sosyal medya mesajlarının gözaltılara dönüştüğü, Filistin’e desteğin kimi üniversitelerde antisiyonizm olarak değerlendirilip yasaklandığı bir süreç yaşandı, yaşanıyor. Bu durum elbette sadece Avrupa’yla sınırlı değil, alası ABD’de yaşandı, yaşanıyor.

Avrupa’nın asıl sorunu

ABD ile AB arasında yaşanan ve Münih Güvenlik Konferansı’nda iyice gün yüzüne çıkan çelişmeler, örneğin Ukrayna için barış masasında AB’nin olup olmayacağı, örneğin NATO üyelerinin savunma harcama oranlarının artırılması, örneğin ABD’nin vergi tarifeleri, son tahlilde gelip Çin’i ilgilendirmektedir. 

Esasında ABD ile AB arasındaki bu tartışma, bir bakıma AB’nin stratejik özerk olup olmayacağı konusu ve yeni Transatlantik ilişkilerin nasıl olacağı sorunudur ama son tahlilde ABD’nin Çin’le rekabetine dairdir. Burada ilginç olan Avrupalı siyasetçilerin Trump’a karşı çıkarken aslında “eski tür Amerikancılık” yapmaya devam etmeleridir ve Rusya’yla barış isteyen Avrupa sanayi burjuvazisi ile bu siyasetçilerin çıkarlarının çelişmesidir.

Çin’den ABD’ye “karşılığını alırsın” yanıtı

Bu nedenle 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin mesajları kritik önemdedir. ABD’ye büyük güç rekabetinden kaçınması gerektiği mesajını veren Wang Yi, özetle Washington hangi yola seçerse Çin’in o yola uygun konumlanacağı uyarısını yaptı. 

ABD’ye “zorbalık uygulamaya ve çevrelemeye kalkarsan karşılığını alırsın” diye seslenen Wang Yi, şu deyişle hem Çin’in “büyük sabrına” işaret etti hem de Çin’in ABD’yi kağıttan kaplan gördüğüne: “Çincede bir deyiş vardır. Bırak güçlü olan yapacağını yapsın, tepelerde esen hafif yel gibi kayıtsız ol. Onlar ne kadar haşin olursa olsun, nehri aydınlatan parlak ay gibi yerinde kal. Rüzgar ne yönde eserse essin, hep sakin ve sarsılmaz ol.” (AA, 14.2.2025)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Putin Münih’e döndü

61. Münih Güvenlik Konferansı 14 Şubat’ta başlıyor. Öncesinde “Münih Güvenlik Raporu 2025” yayınlandı. 151 sayfalık raporun başlığı “Çok Kutupluluk”.

Önemli saptamalar içeren raporu ana hatlarıyla incelemeye çalışalım:

1. ABD liderliğindeki tek kutupluluk bitti

Raporun en önemli saptaması şu: “Dünya, ABD liderliğindeki tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru kayıyor.” Rapor bu süreci “gerilim ve belirsizliklerin arttığı bir dönem” olarak değerlendiriyor.

Kuşkusuz bu saptama özelikle Asyalılar için yeni bir şey ifade etmiyor. Çünkü Çin’den Rusya’ya, İran’dan Hindistan’a pek çok Asya ülkesi, uzunca bir süredir zaten “çok kutupluluk” döneminin başladığına işaret ediyordu. Hatta bu gerçeğin çeşitli Avrupalı siyasetçiler tarafından da dile getirildiği biliniyor. 

Yine de Atlantik dünyasının Davos gibi önemli organizasyonlarından biri olan Münih Güvenlik Konferansı’nda bu gerçeğin artık dile getirilmek zorunda kalması iki kere önemlidir. İkincisini yazının sonunda söyleyeceğim.

2. ABD-Çin rekabetinin geleceği

Raporda dikkati çeken ikinci konu ABD-Çin rekabetine dair görüştür. Münih Güvenlik Raporu, “Geleceğin, ABD-Çin rekabetinin hakimiyetinde mi yoksa daha geniş bir çok kutuplu sisteme mi evrileceği belirsiz” diyor. 

Evet, çok kutuplu bir dünya inşa oluyor ama bu zamanla iki kutba dönüşür mü? Amerikan Hegemonyası’nın Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi, 1. Baskı Mart 2019, 8. Baskı Nisan 2020) isimli kitabımda dünyanın beş merkezli bir sisteme doğru evrildiğine işaret etmiştim. O merkezler ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’dı. Kuşkusuz kitaplarımda ve yazılarımda, ABD’nin süreci götürme biçiminin bu beş merkezi, iki kutba zorlayabileceğini de belirtiyorum. 

Emperyalist ABD’nin küresel liderlik için daha sert yöntemler seçmesi, Çin merkezli bir ülkeler grubu oluşumunu kaçınılmaz kılabilir.

3. ABD’nin rolü

Raporda “ABD’nin küresel liderlik rolünden çekilmesinin savaş ve barış konularının ötesinde sonuçlar doğuracağı” belirtiliyor ve “ABD olmadan, insanlığın karşı karşıya olduğu birçok ciddi tehdidin bazılarıyla mücadele edebilmenin hayal olduğu” savunuluyor. 

Bu daha çok güvenliğini tamamen ABD’ye devretmiş Atlantikçi Avrupa kanadının görüşünü yansıtıyor. Oysa bugün ABD Avrupa açısından bile sorun çözücü değil, bizzat sorunun kaynağı durumundadır. Örneğin ABD’nin “Avrupa-Rusya” bağını koparmak üzere Avrasyacılığa karşı izlediği çizgi Avrupa ekonomilerini felç etmiş durumda.

4. Liberalizm zayıflıyor

Münih Güvenlik Raporu’nun dikkat çeken saptamalarından biri de şu: “Çok kutupluluk sadece yükselen güçlerin artan etkisinde değil, aynı zamanda liberal değerlerin hem uluslar içinde hem de küresel sistem genelinde hakimiyetini kaybetmesiyle ideolojik bölünmelerin genişlemesinde de kendini gösteriyor.”

Amerikan liberalizminin küresel ölçekte zayıflamaya başladığı ortada. Atlantik’in ideolojik aygıtları bu erozyona “liberalizm zayıflarsa aşırı sağcılık, ırkçılık hortlar” iddiasıyla engel olmaya çalışıyor. 

Oysa Avrupa’nın şikayet ettiği aşırı sağcılık da liberalizm ve serbest piyasacılık zeminindedir. Asıl mesele ise kamuculuktur. Dünya özellikle Covid-19 pandemisiyle birlikte kamuculuğun önemini bir kez daha görmeye başladı, çünkü liberalizm büyük insanlık sorunlarında yetersizdi. 

5. Trump Atlantik’i zayıflatır

Münih Güvenlik Konferansı’nın raporu, Donald Trump’ın ikinci ABD başkanlığı döneminin çok kutupluluk sürecini hızlandıracağını düşünüyor. 

Trump’ın “küresel işbirliğinden ziyade ABD çıkarlarına öncelik veren yaklaşımının, özellikle Avrupa’daki ittifakları zorlayacağı” savunuluyor. 

Doğru. Trump’ın AB ülkelerine yaptırımları, ek vergileri ve AB toprağı durumundaki Grönland’ı zorla satın almak istemesi ABD-AB ittifakını zorluyor.

Raporda ayrıca “Trump’ın mevcut uluslararası düzeni elverişsiz olarak gördüğü ve muhtemelen ABD çıkarlarına ve Çin’in çevrelenmesine öncelik vereceği, bunun da müttefiklerle ilişkileri zorlayacağı” değerlendiriliyor. 

Bu önemli. ABD’nin Çin‘le mücadeleyi ele alış biçiminden etkilenecek ülkeler AB ve Hindistan’dır. Washington’un tutumu bu iki müttefiki ile olan bağını zayıflatabilir.

6. ABD istikrar çıpası değil

Raporun en dikkat çeken saptamalarından biri de şu: “ABD artık bir istikrar çıpası değil, aksine korunulması gereken bir risk.”

Raporu yazanlar bu sonuca Trump’ın Grönland, Panama ve Gazze politikalarından hareketle ulaşmış durumdalar. Elbette ABD’yi dünya için sakınılması gereken bir risk olarak ortaya koyan başka bir çok politikası var.

Putin’in Münih konuşması Genelkurmay’ın sitesinde

151 sayfalık raporu bu ölçekte bir makalede inceleyebilmek elbette mümkün değil ama ana hatlarına dikkat çekmeye çalıştım.

Gelelim yukarıda “Münih Güvenlik Konferansı’nda çok kutupluluk gerçeğinin artık dile getirilmek zorunda kalması iki kere önemlidir” dememe…

Evet, konunun ikinci önemi şurada. Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’in 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma bir milattı. Putin “Tek kutuplu dünyanın artık kabul edilemeyeceğini ve ABD’nin tek güç olamayacağını” ilan ederek, kimi Atlantikçilerin ifadesiyle “batı düzeninde ilk kırılmayı” başlatmıştı.

Konunun Türkiye’yi ilgilendiren kısmı ise şuydu: Genelkurmay Başkanlığı, Putin’in Münih’te yaptığı o konuşmanın tam metnini internet sitesinden yayınlamıştı. 

Sonuç olarak 2007’de “tek kutupluluk bitti, çok kutupluluk başladı” diyerek Münih’te Atlantik dünyasına seslenen Putin, Münih Güvenlik Konferansı’nın “Çok Kutupluluk” başlıklı 2025 yılı raporuyla yeniden Münih’e dönmüş oldu!

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Şubat 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın