Posts Tagged TSK

HEPİMİZ TERÖRİSTİZ!

Türk Ordusu, internet sitesi üzerinden hükümeti karalamakla ve onu yıkmaya çalışmakla suçlanıyor! TSK, bu suçu işleyebilmek için, aynı zamanda millete karşı psikolojik savaş uyguluyormuş!
Bu saçmalığın ciddiyet kazanması, tam da tersinden psikolojik savaşın uygulandığının resmidir: Türkiye, ıslak imza tartışması üzerinden, “bölücülüğe ve irticaya karşı mücadelenin” suç olduğuna inandırıldı, alıştırıldı!
Geçtik CHP’yi, Kemalist olduğunu iddia edenlerin bile lügatından düştü “bölücülüğe ve irticaya karşı mücadele” etme görevi.
Evet, görev diyoruz, çünkü bu, Kemalist Devrimin verdiği bir görevdir!
İNTERNETTEN TSK’YE PSİKOLOJİK SAVAŞ
TSK, AKP’yi internet üzerinden karalıyormuş! 40 yılın gazetecileri bile böyle yazıyor…
İlker Başbuğ daha Genelkurmay Başkanı olmadan, onunla ilgili internetten yapılan yalan ve karalama dolu yayınları uzaylılar mı üretti?
Komutanları gizlice dinleyip, konuşmalarını makaslayıp, farklı cümleleri birbirine monte edip, internete servis edenler Tanzanyalı mıydı?
Yaşar Büyükanıt’ın Yahudi olduğu yalanını internete servis ederek, Genelkurmay Başkanlığını engellemek isteyenler, demokrasi kelebeği miydi?
MİT, HERKESİ DİNLEMEK İSTİYOR
Yoğun gündemde kaynadı gitti, üzerinde durulmadı, bugün biz dikkat çekelim:
MİT Müsteşarı Hakan Fidan, bildiğiniz gibi uygun gördüğü gazete ve tv’lerin yetkililerini Yenimahalle’de ağırladı. Onlar da karşılığında, ertesi gün Hakan Fidan’dan ne kadar etkilendiklerini yazdılar.
Ancak ertesi günkü yazılarında, arada kaynayan, pek dikkat çekmeyen, şöyle bir cümle de vardı: “Türkiye’de dinlemelerin mahkeme kararıyla olduğunu da aktaran Fidan, Avrupa’da birçok ülkede ve ABD’de istihbarat birimlerinin daha geniş yetkilere sahip olduğunu hatırlattı.” (Zaman, 6 Ocak 2012)
Yani, Genelkurmay Elektronik Sistemler Başkanlığı’nı da bünyesine alan MİT, artık mahkeme kararı olmadan, istediği herkesi dinleyebilme yetkisi istiyor!
NEREDE KUVVETLER AYRILIĞI?
Em. Org. İlker Başbuğ’un, silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlanıp, tutuklanmasıyla ilgili açıklama yapan hükümet temsilcisi Beşir Atalay’ın açıklamasında ilginç bir ayrıntı vardı, bilmem dikkatinizi çekti mi?
Başbakan Yardımcısı Atalay şöyle diyor: “Başbuğ’u biz atadık. Ayrıntıları ve dosyanın içinde neler var, bilmiyorum. Çok uzun zaman birlikte çalıştık. Adalet sistemi doğru yorumlanırsa doğru yanlış ayrılır. Yargının iyi işlemesini beklemek gerek. Türkiye’de çok büyük normalleşme var. Algılama çok değişti. Bakışlar çok farklı, yanlışsa yanlış. Biz yeri gelince yargı, yasama, yürütmenin ayrımına varıyoruz. Bu ayrım çok önemli. Yargının gecikmesi sorunu var. Yargılamanın gecikmesinden yargı da şikâyetçi…” (Vatan, 7 Ocak 2012)
Tekrar altını çizelim. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay diyor ki, “Biz yeri gelince yargı, yasama, yürütmenin ayrımına varıyoruz.”
Yargı, yasama ve yürütmenin ayrılığı, yani kuvvetlerin ayrılığı, demokratik devlet yönetimini düzenler… Türkiye’nin yönetim yapısı bu esasa dayanır; Anayasal düzen dedikleri, tam da budur. Ancak AKP Hükümeti, bu ayrıma “yeri gelince” varıyormuş!
SUÇ VE SUÇLU
Aslında suç da belli, suçlu da…
Türk Ordusu, “silahlı terör örgütü” olmakla suçlanıyor!
İnanırsak, hepimiz terörist olacağız!
Ki zaten TSK terör örgütüyse, hepimiz teröristiz!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ocak 2011

, , ,

Yorum bırakın

Kandil operasyonu ne anlama geliyor?

Başbakan Erdoğan‘ın “bıçak kemiğe dayandı” sözlerinden sonra Kandil’e “hava harekatı” düzenlenmesi, AKP’nin terörle mücadelesi olarak sunulmaya çalışılıyor.

Oysa AKP iktidarının Washington’a çıpalı politikalarının en başında, TSK’ya sınır ötesi operasyon izni vermemek var! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la imzaladığı anlaşma buna örnek.

ABD: Türkiye’ye savunma hakkı tanıdık

Peki bu durumda Kandil’e düzenlenen hava harekatı ne anlama geliyor?

Gelin bu sorunun yanıtını biz değil, ABD resmi makamları versin:

“ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland, PKK kamplarına yönelik hava harekatıyla ilgili olarak, ‘ABD’nin, Türkiye’nin terörist saldırılara karşı kendini savunma hakkını tanıdığını’ söyledi.” (Star, 20.8.2011)

Peki ABD, bunca yıldır Kuzey Irak’tan uzak tuttuğu TSK’ye bu kez neden itiraz etmiyor, hatta neden “böyle bir hakkının olduğunu” belirtiyor?

Üstelik daha 2008 yılındaki sınır ötesi operasyon baskısı henüz tazeliğini koruyorken… Anımsanacaktır: Hükümet 2008 yılında, kamuoyundan gelen baskılar nedeniyle TSK’nin sınır ötesi operasyon talebine engel olamamış ancak ABD Savunma Bakanlığı’nın “bir an önce çıkın” açıklamasını Genelkurmay Başkanlığı’na karşı kullanmıştı!

Kandil – Suriye bağı

ABD’nin AKP’ye PKK operasyonu izni vermesi Washington’un Suriye planlarıyla ilgilidir.

Açalım:

1- Kandil’e hava harekatı, sonuç alıcı bir operasyon değildir; sınır ötesi operasyon hiç değildir!

2- Kandil’e operasyonda gerçek hedef PKK değildir. PKK hedef olsa Kandil operasyonunum kurmay başkanı tutuklanmaz!

3- Kandil’e operasyon, Suriye’ye savaş açacak hükümete kamuoyu desteği sağlama çalışmasıdır. “Kürt Açılımı” nedeniyle milliyetçi karnesi sıfır dolu olan Erdoğan‘ın, terörle mücadele görüntüsüne ihtiyacı vardır.

4- Erdoğan‘ın Somali çıkartması da aynı nedenledir. Tarihte savaş hazırlığı yapan her aktör, işe “barış” görüntüleriyle başlar.

5- Kuzey Irak, artık ana cephenin sadece bir bölgesidir. ABD’nin planladığı savaşın ana cephesi, “İran’ın batısı, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu” kapsamaktadır. İran bu ana cephede inisiyatif geliştirmek üzere Kuzey Irak’a operasyon düzenlemektedir.

6- PKK’yi Suriye’nin kışkırttığı yalanları da bunun içindir. Şam’ın PKK’yi kullandığı, Türkiye’ye PKK üzerinden yanıt verdiği gibi yalanlar, kamuoyunu Suriye’ye saldırıya alıştırma, desteğini alma amaçlıdır.

K.Irak değil Suriye operasyonu

ABD’nin PKK’ye karşı AKP’ye “sınırlı” operasyon izni vermesi ve bu izin doğrultusunda TSK’nin Kandil’e hava harekatı düzenlemesi, Türkiye’nin gerçek tehdide karşı gözlerini kapatmasından başka bir anlama gelmemektedir.

ABD’yi hedef almayan Kuzey Irak operasyonu kaçınılmaz olarak Suriye operasyonuna dönüşür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

GENELKURMAY BAKANLIK’A NEDEN BAĞLANMAK İSTENİYOR?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, askerin darbe yapmasına engel olacak formülü buldu! AKP’ye seslenen Kılıçdaroğlu, “ver teklifi, Genelkurmay’ı Bakanlık’a bağlayalım.” dedi.

Başbakan’a bağlıyken (daha doğrusu sorumluyken) darbe yapan Genelkurmay, Savunma Bakanı’na bağlanınca, sanki darbe yapamayacak! Savunma Bakanlığı Başbakanlığa göre daha eli maşalı herhalde!

Bu formülün darbe karşıtlığıyla hiçbir ilgisi yok. Darbe karşıtlığı konusunda tek gerçek ölçüt var: Türk ordusunun NATO üyeliği! Bu soruya verilecek yanıt kişinin darbeye bakışını belirler. Çünkü Türk ordusu, ancak ABD ve NATO’yla darbe yapar!

DAYANAK 35. MADDE

Kılıdaroğlu bunu elbette bilir. Ancak CHP’nin başına geçtiğinden beri söyledikleri, başka hesapları olduğunu düşündürüyor. Yola 27 Mayıs eleştirisiyle çıkmıştı Kılıdaroğlu. Sonra 28 Şubat’a direnmedi diye Refahyol iktidarını eleştirdi. “Darbenin dayanağı 35. maddedir” diyip, kaldırılmasını önerdi. Profesyonel askerlik dedi, bedelli askerlik dedi… Hızını alamadı, askerliği önce 9 aya, sonra 6 aya indirmeyi savundu. Daha da tuhafı, öğrencilere yaz stajı şeklinde askerlik yapma sözü verdi!

TSK TERÖRLE MÜCADELENİN DIŞINA

Kılıçdaroğlu’nun ve Neo-CHP’nin “asker açılımı”nın bir paket olduğu anlaşılıyor. Örneğin bugün dayatılan bir konunun Kılıçdaroğlu tarafından aylar önce dile getirilmesi de dikkat çekici. Kılıçdaroğlu, 12 Mart 2011 günü “orduyu terörle mücadelenin dışına çıkaracağız” dedi!

Tam da bugünün AKP gündemi! Hükümet, orduyu törerle mücadelenin dışına çıkarıp, yerini polisle doldurmanın hazırlığında…

Tüm bu çakışmalar tesadüf mü? Gelin o zaman önce projenin ne olduğuna bakalım. Ama önce şu soruyu yazalım. Ordunun yerini kuvvet anlamında polis doldurabilir mi? Ve bunca yıl uğraşan AKP, fiilen Türk Ordusu’nu nasıl küçültür?

Yanıtlayalım: Kuvvet komutanlıklarını Genelkurmay’a bırakıp, genel komutanlıkları kendisine “tamamen” bağlayarak!

TSK’YE DIŞ GÖREV

Plan şu: Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı “tamamen” İçişleri Bakanlığı’na bağlanacak. İç Güvenlik, İçişleri’nin çatısı altında tek elde toplanacak. Sınır Güvenliği Genel Müdürlüğü kurulacak.

Peki, Kara-Deniz-Hava kuvvetlerinin bağlı olduğu Genelkurmay, daha doğrusu bölünmüş Türk ordusu ne yapacak? TSK’ye terörle mücadelede, bir süreliğine “destek” görevi verilecek; ardından TSK sadece dış savunmadan sorumlu olacak, daha doğrusu dış görevden

İşte AKP açısından, daha doğrusu Washington açısından meselenin esası bu noktadır. Yani TSK’nin dış göreve sürülmesi!

AKP-CHP MUTABAKATI

Kılıçdaroğlu’nun söyledikleriyle AKP’nin planlarının bu denli örtüşmesi tesadüf mü? Gelin bu sorunun yanıtını, iki partinin “yemin krizini” aşmak üzere imzaladığı mutabak metninde arayalım. Siz hiç o metinde yemin kriziyle ilgili bir satır okumuş muydunuz? Aslında o metin, iki partinin anayasa konusundaki mutabakat metniydi.

En iyisi yazımızı AKP’nin anayasacısı Ergun Özbudun’un sözleriyle tamamlayalım: “Türkiye, dört sene önceye göre, asker-sivil ilişkilerinin demokratikleşmesi açısından büyük yol kat etti. Örneğin bizim taslakta Genelkurmay Başkanlığı’nı biz yine Başbakanlık’a bağlı tutmuştuk. O zaman bunun Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasını telaffuz edemedik. Daha ihtiyatlı hareket etmek zorundaydık. Ama köprünün altından çok sular aktı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da buna destek vereceğini söylüyor. Yani AK Parti ve CHP arasında asker-sivil ilişkileri açısından fazla görüş farkı yok. Bu konuda sorun çıkmaz.”

İşte bütün mesele bu! Yeni anayasa dedikleri de, zaten dört temel konunun “çözülmesidir”: Türklük-vatandaşlık tanımı, Türkiye’nin idari yapısı, TSK’nin durumu ve özerklik.

AKP bu dört konuyu, CHP’yle de, BDP’yle de teker teker mutabakatlar yapıp kotarmanın peşinde!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ağustos 2011 

, , ,

Yorum bırakın

SEÇİM ANALİZİ 2: OYLAR MAĞDURA DEĞİL GÜÇLÜYE GİDER!

İlk seçim analizimizde, Türkiye’yi içine sokacağı zorluklardan hareketle, seçimlerin iki önemli sonucu üzerinde durmuştuk: Dış politika açısından; Erdoğan’ın “Ankara kazandı, Şam kazandı” demesini ve iç politika açısından; AKP-CHP-BDP arasında “Yeni Anayasa” ittifakı oluşturulacağının işaretinin verilmesini incelemiştik.

İkinci seçim analizimizde ise Ergenekon sürecinin ve mağduriyet konusunun seçime nasıl yansıdığını inceleceğiz:

‘ASKER KONUŞURSA, AKP BÜYÜR’ YALANI

Türkiye’de AKP’nin başarısına ve seçimlere yönelik “seçmen mağdura oy verir” diye bir “teori” üretildi…

Bu “teori”nin çok sayıdaki sözcüsüne göre:

2002 seçimlerini AKP almıştı çünkü mağdurdu; Kemalist rejim AKP liderini seçim yasaklısı ilan etmişti, ayrıca türban nedeniyle mağdurlardı… AKP, 28 Şubat oldu diye seçimi kazanmıştı…

Yine bu “teori”nin çok sayıdaki sözcüsüne göre:

2007 seçimlerini AKP almıştı çünkü yine mağdurdu; Kemalist yargı üzerine gidiyordu, asker darbe yapmaya çalışıyordu, askerin darbe istemeyen kanadı bile AKP’yi azarlıyordu, üstelik türban nedeniyle hâlâ mağdurlardı… AKP, 27 Nisan muhtırası verildi diye seçimi kazanmıştı…

CHP işte 12 Haziran 2011 seçimlerine AKP’nin sözde bu mağduriyet kartlarını elinden alarak girdi; türbanı çözdü(!), askeri hizaya getirdi… Diğer yandan AKP yargıyı zaten adım adım kontrol altına alıyordu, orada da mağduriyet kalmıyordu… Peki ya sonuç?

Tüm mağduriyetleri elinden alınan AKP oylarını yüzde 50’ye çıkardı!

Çünkü “seçmen mağdura oy verir” teorisi tam bir yalandı. Seçmen güçlüye, güçlü gözükene, güçlü gözüktürülene oy verirdi. Ki bunu anlamaları için çocukluklarına dönüp, mahallede zayıftan yana değil güçlüden yana durdukları günleri hatırlamaları yeterliydi… Çünkü toplumsal eğitimimiz böyleydi! Hatta bir bölümü, Erdoğan korkusu nedeniyle neleri yazamadığını düşünerek de bu yanlışı görebilirdi… Aslında sadece Erdoğan’ı neden desteklediklerini “samimiyetle” yanıtlayarak da, gerçeğe ulaşabilirlerdi…

Her neyse, biz teorinin yanlışlığı üzerinde duralım…

AKP’Yİ 28 ŞUBAT DEĞİL, ABD İKTİDAR YAPTI

Gelin bu mağduriyet teorisini önce 2002 seçimlerinde çürütelim:

AKP, 28 Şubat oldu diye 2002’de iktidar olmadı, Erdoğan seçim yasaklısı yapıldı diye Başbakan olmadı! Tersine 1997’deki 28 Şubat, 1999’da Ecevit’i iktidar yaptı.

Ki bu teoriye göre 28 Şubat mağduriyeti bir partiyi iktidar yapacaksa, o parti AKP yerine Saadet Partisi olmalıydı; bir lideri Başbakan yapacaksa, o lider Erdoğan yerine Erbakan olmalıydı!

Erdoğan’ı AKP’ye lider yapan, onu daha 1996’da Erbakan’ın yerine hazırlayan ABD’dir. AKP’yi 2002’de Türkiye’de iktidar yapan, Irak’a girmeye hazırlanan ABD silahlı kuvvetleridir!  Erdoğan’ın, seçim yasağını kaldırtmak üzere, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le görüştürülmesini Pentagon’dan, Wolfowitz’den mektupla istediği; yasaklı Erdoğan’ın, ABD girişimlerinden sonra Cumhurbaşkanlığı’nda ve Genelkurmay Karargâhı’nda başbakan gibi ağırlandığı; Baykal’ın desteğiyle yasa değiştirilip, Siirt seçimlerinin yenilenip, Erdoğan’ın milletvekili seçtirildiği gerçeğinin üzerinden atlanarak “teori” üretilemez!

2007 SEÇİMLERİNİ, AKP’Yİ İNDİR(E)MEYENLER KAYBETTİ

Gelin şimdi de AKP’nin yine mağduriyet nedeniyle 2007 seçimlerini kazandığı yalanını çürütelim:

Önce o günleri anımsayalım: 2007 baharında Türkiye ayakta, milyonlar Cumhuriyet mitinglerinde AKP’yi protesto ediyordu. Türkiye tarihinin bu en büyük halk hareketi, AKP’yi baş aşağı götürüyordu. Dahası, 27 Nisan açıklaması, Cumhuriyet mitinglerinin daha da kitleselleşmesine güç vermişti!

Ancak… Sezer-Baykal ikilisi, halk hareketinin gücünü –belki kendilerini de silip süpüreceği korkusundan- kullanmadı, TBMM’de 367 sandalye cambazlığıyla Cumhuriyet’i koruyacaklarını sandılar! Ardından Dolmabahçe mutabakatı, TSK’nın 27 Nisan’ın arkasında duramaması, Cumhuriyet mitingleri kürsüsüne “ne darbe ne şeriat” anlayışının hâkim kılınması, o mitinglere katılan milyonlara kürsüden “solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye oy versin” denilmesi, AKP’yi kurtardı!

Kısacası AKP, 22 Temmuz 2007 seçimlerine mağdur olarak değil, tersine Cumhuriyet kalesindeki geri çekilmeler nedeniyle güçlenerek, güçlü gözükerek girdi ve yüzde 47 oy aldı!

Öte yandan Eylül’de açıklanacak Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davası sonucunun, gizli ellerin devreye girmesiyle –üstelik kapatamama kararıyla- Temmuz sonuna alınması, AKP’yi 30 Ağustos stratejisinde daha da güçlendirdi!

Mağduriyeti değil gücü kullanan AKP de, TSK’ya karşı Ergenekon operasyonunu başlattı! Cumhuriyet kalesi, “hukuk” dedikçe, AKP operasyonun çapını büyüttü; “aman asker konuşmasın, AKP’yi mağdur etmesin” denildikçe, AKP Türk Ordusu’na baskısını artırdı… “Militarizm karşıtlığı” ile “asker karşıtlığını” birbirine geçirerek uygulanan psikolojik savaş, Türkiye’yi esir aldı!

Adım adım operasyonların hangi boyuta geldiği artık ortada!

2010 HALK OYLAMASINI, ŞURA’DA TSK’YA BOYUN EĞDİREN AKP KAZANDI

Ya 12 Eylül 2010 halk oylaması sonucunu ne belirledi? AKP yine mağdur olduğu için mi yüzde 58 oy çıkardı?

Hayır, tersine AKP 30 Ağustos terfilerine müdahale edebildiği için, Yüksek Askeri Şura’da TSK’ya boyun eğdirebildiği için halk oylamasına güçlü girebildi ve kazandı! Buna bir de kuşkusuz CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “genel af” söyleminin MHP saflarında yarattığı çekinceyi ve kaybettirdiği oyları eklememiz gerekiyor…

AKP GÜÇLÜ GÖZÜKTÜKÇE OYUNU ARTIRDI

Gelelim 12 Haziran 2011 seçimlerine…

AKP hangi mağduriyetle girdi bu kez seçimlere? AKP türban mağduru mu, asker mağduru mu?

CHP bu mağduriyetleri güya teker teker almadı mı? İlk seçim analizimizde altını çizmiştik: CHP AKP’nin güya türban ve dini mağduriyetini ortadan kaldırmak için türbanı üniversitelere soktu, “cemaatlere saygılıyız” dedi, “laiklik tehlikede değil” dedi, “tekke ve zaviyelerin kapatılması yanlıştı” dedi… CHP AKP’nin asker mağduriyetini gidermek için 27 Mayıs’ı eleştirdi, 27 Nisan’ı kötüledi, 25. maddayi kaldıracağını ilan etti, profesyonel askerliğe ve bedelli askerliğe evet dedi, askerliği 6 aya indireceklerini taahhüt etti, gençlere staj kabilinde askerlik yapma sözü verdi…

Hepsinden önemlisi CHP askere “sus, sakın konuşma” dedi: CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, Genelkurmay’ın balyoz davasına ilişkin açıklamasını doğru bulmadıkları ilan etti. Bir ay sonra Harp Akademileri Komutanı Org. Balanlı tutuklandığında ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu çıkıp Genelkurmay’a “sakın ola ki herhangi bir tepki vermeyin, kendi kışlanızda oturun” dedi!

İşte AKP’nin hem türban hem de asker mağduriyeti giderilmişti…

Sonuç ne oldu peki?

AKP yüzde 50’ye çıktı!

Çünkü mağduriyeti giderelim derken, aslında AKP güçlendirilmişti.

Arkasına ABD’yi alan AKP, orduya boyun eğdirebilen, generali içeri atabilen, aydını mahkemelerde süründürebilen, yargıyı ele geçirebilen, emekçi hareketini şiddetle bastırabilen, kısacası “güçlü” bir profil sergilemiş oldu… Buna bir de İsrail’e sözde posta koyan bir hükümet görüntüsü eklendiğinde, AKP daha da güçlü bir görüntü sergilemiş oldu.

Kısacası, AKP mağdur olduğu için değil, güçlü gözüktüğü için oy aldı!

Keza BDP de, mağdur olduğu için değil, “güçlü” durduğu için seçimlerde başarı elde etti ve neredeyse milletvekili sayısını iki katına çıkardı. Silahlı siyasetin etkisi ortada… BDP’nin YSK’nın kararı karşısında Türkiye’yi içine soktukları savaş görüntüleri ile YSK’ya kararlarını geri aldırtmaları, seçimlere girerken en büyük kozları oldu! Aynı durum karşısında tam ters tavır takınan ÖDP’nin ise hali ortada…

Not: Üçüncü seçim analizimizde, partileri kurumsal yapıları ve dayandıkları sınıflar ile sosyo-ekonomik tabakalar üzerinden inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
14 Haziran 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

PKK’YLA MÜCADELE, ARTIK SUÇ KAPSAMINDA

AKP’nin “Kürt Açılımı” ne sonuçlar getirdi?

Bazı aydınlar, meseleye salt Kürt sorunu açısından baktıklarından, Kürtlere ne getirdiği konusunda, haklı olarak büyük bir hayal kırıklığı içindeler… Ve bu nedenle de AKP’yi haklı olarak eleştirmektedirler…

Ama ilk günden beri altını çiziyoruz ki, “Kürt Açılımı” bir AKP projesi değil, bir ABD projesidir. Dolayısıyla Açılım’a, “AKP Kürtlere ne verdi” diye bakmak eksiktir… Açılım’ı, ABD-Türkiye ilişkileri penceresinden, Kuzey Irak penceresinden ve hatta Kürt meselesi dışında Türk meselesi penceresinden değerlendirmek gerekiyordu…

AKP projesi olarak baktığınızda çuvallamış gibi gördüğünüz Açılım, bir ABD projesi olarak bakıldığında, aslında çok önemli ilerlemeler kaydetti. Son bir haftadır yaşadığımız süreç bile tek başına Açılım’ın geldiği noktayı göstermektedir:

Açılım’ın en önemli başarısı, PKK’nın artık ülkenin bir bölümünde devlet otoritesinin yerinde kendi otoritesini inşa etmiş olmasıdır. Bunun sağlanması için uygulanan “PKK’yı zihinlerde meşru hale getirmeye yönelik” psikolojik savaş, önemli bir başarı kazanmıştır. TSK’nın PKK ile mücadelesi artık suç kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır. TSK bile bu psikolojik savaştan etkilenip, “pusu kurmadım” yollu savunmalara düşmüştür. Bu sürecin başarısı, ABD’nin Ergenekon operasyonu başarısından kaynaklanmıştır. Ergenekon operasyonu ile hedef alınan TSK, psikolojik savaş düzleminde “çete” diye damgalanmış ve buradan hareketle “derin PKK” ile ilişkili “derin TSK” olduğu varsayımı medya yoluyla işlenmiştir…

Uzatmayalım, bu konuyu daha geniş bir yazımızda, dosyamızda, enine boyuna ele alacağız. Şimdilik, PKK ile mücadele etmenin artık suç sayıldığının üzerinde duralım ve bazı kalemlerin neler yazdığına bakalım:

Emrullah Uslu: 12 PKK’lının öldürülmesini “cunta işi” olarak değerlendirdi. Operasyonun başındaki Tümg. Mustafa Bakırcı’nın, “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı”nı hazırlayan isim olarak suçladı. Kastamonu’daki, Başbakan’ın konvoyunun geçişi sırasında yapılan saldırıyı, “Özel kuvvetlerin” yaptığını iddia etti.

Ahmet Altan: Tunceli’deki 7 PKK’lının “durduk” yere öldürüldüğünden şikâyet etti!

Cengiz Çandar: “12 Eylül referandumuna günler kala, Hakkâri’deki mağaralara dalıp, eylemsizlik halindeki 7 PKK’lıyı kim öldürttü, bir bakıverin.”

Bejan Matur: “PKK artık eyleme geçince hedef olarak polisi seçiyor, askeri değil. Dolayısıyla askerin içinden bir grubun…”

Oral Çalışlar: “PKK içinde uzlaşma karşıtı olan bir grubun olduğunu biliyoruz. TSK içinde de uzlaşma karşıtı olan bir eğilimin olduğunu biliyoruz. Bu iki eğilimin zaman zaman birbirlerine dolaylı olarak destek verdiklerini biliyoruz.”

PKK’lıları öldürdükleri için TSK’yı yerden yere vuran yazarlarımız, aydınlarımız sadece yukarıdakilerle sınırlı değil elbette…

Açılım’ın başarı elde ettiğinin tek işareti, bu yazarlarımızın sayılarının çoğalması da değil elbette… Başarı TSK’nın bu açıklamalar karşısında yaptığı açıklamada gizli…

TSK, görevi gereği yaptığı operasyonu “pusu yok” diye savunma durumuna düşmüştür. İşte bu savunma, Açılım’ın başarısı açısından kritik bir dönemeçtir!

TSK, kendisini “PKK’ya pusu kurdu” diye suçlayanlara karşı, “pusu da kurulur, baskın da yapılır, bu milletimin bana verdiği görevdir” diyememiştir!

İşte bu Ergenekon operasyonunun ağır travmasının sonucudur!

TÜRK DE BİZİZ KÜRT DE BİZİZ

Ergenekon sürecini bir ABD projesi olarak görmeyip, “yargı nasılsa çözer” düzleminde meseleye bakınca ve de Kürt Açılımı’nı bir ABD projesi olarak görmeyip, AKP’nin iç politikası diye bakınca, sonuçları, Türkiye için gittikçe ağırlaşıyor ve telafisi mümkün olmaktan çıkmaya doğru ilerliyor…

Bu süreçten çıkışın yolu, öncelikle Ergenekon Operasyonunu ve Kürt Açılımı’nı, bir ABD projesi olarak tespit etmekten geçiyor; her iki konunun da ulusal güvenlik meselesi olduğunu bilmekten geçiyor… Çünkü tespit doğru olmadan, doğru mücadele yapılamıyor!

Aksi takdirde, “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz biriz” hattından uzaklaşıyor ve kopuşa sürükleniyoruz! Unutulmamalı ki, Sırplar Hırvat’ını, Boşnak’ını kaybedince bölündü; Bağdat Kürtleri kaybedince parçalandı!

Mehmet Ali Güller
18 Mayıs 2011 

, , ,

Yorum bırakın

TSK’YI HEDEF ALMAK, CHP’YE OY GETİRİR Mİ?

CHP’nin 12 Haziran seçimlerine dönük en “çarpıcı” vaadi, askerlikle ilgili olanlardı:
“Bedelli askerliği gündeme getiren biziz, bir sefere mahsus olarak bedelli askerlik için kanun teklifi verdik, çıkaracağız bunu. Askerlik süresini 9 aya indireceğiz, aşamalı olarak 6 aya kadar indireceğiz, daha küçük ama daha profesyonel olacak. Çocuğumuz üniversitede okurken yaz tatillerinde gidecek askerliğini yapacak, mezun olunca da askerliği bitmiş olacak. Arzu eden de erkenden yapacak. Orduyu terörle mücadelenin dışına çıkaracağız. Ordu kışlasına onurlu görev yapacak”.[1]
Kılıçdaroğlu bu vaadi açıkladıktan sonra, “bedelli askerlik” yasa teklifini de TBMM Başkanlığı’na verdi!
CHP İLE AKP’NİN SÜRE YARIŞI
Kuşkusuz CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TSK’ya yönelik bu hamlesi, ABD-AKP ikilisinin 8 yıllık uğraşıyla boy ölçüşecek nitelikte. Ne de olsa askerliği “bitirmeye” yönelik süre azaltma yarışında, AKP en fazla 12 aya inebilmişti!
Kılıçdaroğlu’nun torbasında TSK’nın itiraz ettiği her şey var; bedelli askerlik var, süre indirimi var, profesyonel ordu var!
Ama burada asıl önemli olan, bu unsurlarının, “bir paketin unsurları niteliğinde” uyumlu olması! Ordu teröristle mücadele etmeyecekse, -ne demekse- kışlasında onurlu görev yapacaksa, profesyonel olacaksa, zaten bir gencin kaç ay askerlik yaptığının da bir önemi kalmaz; üniversitede okurken, yazları askerliğini tamamlar!
Tek sorun, üniversiteli gencin yazları askerliğini tamamlarken, stajlarını tamamlayamaması ve okulunu uzatmasıdır! Parası olanın da parayı bastırıp askerlik yapmaması, zaten “sosyal demokrasi”nin gereğidir!
Bu paketin ilk unsurlarını da anımsayalım: Kılıçdaroğlu koltuğa oturur oturmaz ilk olarak 27 Mayıs’ı eleştirdi; 28 Şubat’a teslim olduğu için Refahyol hükümetini eleştirdi; Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanmasını istedi.
CHP’NİN ASKERLİK AÇILIMI
Kılıçdaroğlu bu “askerlik açılımı”nı sırf seçimlerde oy toplamak için mi yaptı? Eğer evet ise o zaman CHP’lilerin yüzleşmesi gereken denklem şudur: Oy almak uğruna TSK’nın yapısını bozmak, doğru mudur? (Ki bunun oya dönüşeceği de muamma)
Oysa “Halk Ordusu” özelliğine sahip TSK’yı profesyonelleştirmeyi NATO bile sağlayamadı! İzmirliyle Hakkâriliye aynı ranzayı paylaştıran; zenginle fakir genci aynı sıraya sokup, yürüten; mühendisle çobanı aynı karavanadan doyuran bu sistemden neden rahatsızlık duyuluyor?
Bugüne kadar Türk Ordusu, NATO içindeki en özel konumunu, çeşitli branşlardaki birincilik derecelerini, başka orduların kendisine gıpta etmesini, profesyonel ordu olmaktan kaynaklanan özellikleriyle mi sağladı?
Paralı askerlerin, Irak’ta korkudan palmiyeleri ateşe verdiğini, Kabil’in dışına çıkmamak için rüşvet dağıttığını da mı duymadınız hiç?
Ya da…
Çanakkale’de “ölmesi emredilen” Mehmetlerimiz maaş mı aldı? Kıbrıs’a çıkartma yapan askerlerimiz prim mi kazandı?
Nedir bu profesyonel askerlik tutkusu?
“Türk Ordusu hizadan çıktı” diyen ABD’nin Ergenekon tertibi TSK’yı yeterince yıpratmışken, bir de iç cephe açılmasına gerek var mı?
CHP, askerlik süresini kısaltarak alınacak bir avuç oy yerine, neden AKP’yi alaşağı edecek ve Kılıçdaroğlu’nu başbakan yapacak “güç birliği” meselesine sıkı sıkıya sarılmıyor?
MEHMET ALİ GÜLLER


[1] “Kılıçdaroğlu’ndan bedelli hamlesi, 12 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17252699.asp, (Son erişim: 15 Mart 2011)

, ,

Yorum bırakın

ASKERİN ABD SİLAHI ALMASINA DEĞİL KENDİ SİLAHINI YAPMASINA KARŞILAR

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “Türk Ordusu’na asimetrik psikolojik savaş uygulanıyor” demesinin üzerinden uzun zaman geçti. O gün asimetrik psikolojik savaşın kaynağını “medya” olarak telaffuz eden Org. Başbuğ, başında bulunduğu ordunun “topyekûn saldırı” altında olduğunu sanırım Yüksek Askeri Şura’da görmüştür…

Darbeydi, çeteydi, demokrasiydi, sivil otoriteydi, oydu, buydu… Hepsi hikaye!

Türk Ordusu, 15 yıl önce yörüngesinden çıktığını tespit eden ABD’nin topyekun saldırısı altındadır!

Bakın batının fonladığı sivil toplum kuruluşlarından TESEV’in “Türkiye’de askeri-iktisadi yapı” isimli raporunda Türk Ordusu bu kez hangi yönüyle hedef alınıyor:

TESEV’İN ASKERİ SANAYİ DÜŞMANLIĞI

İsmet Akça tarafında hazırlanan raporda Türk Ordusu’nun, birincisi OYAK, ikincisi askeri harcamalar, üçüncüsü de “Türkiye’de hızla geliştirilen ve sanayinin militarizasyonuna yol açan” askeri sanayi nedeniyle belirleyici olduğu; bu sacayağı nedeniyle siyasetten ekonomiye, kültürden ideolojiye kadar tüm alanlarda mutlak hâkimiyet kurduğu iddia ediliyor. Dolayısıyla TSK’nın etkisinin kılmasının bu sacayağına vurulacak darbeden geçtiği tespit ediliyor!

Asker düşmanlığının vardığı noktaya bakınız!

Türk Ordusu’nun dışarıya para vermemek, silah envanterini ABD’ye tam bağımlı kılmamak için 15 yıl önce başlattığı reform bile bunların hedefinde!

“Türkiye’de hızla geliştirilen ve sanayinin militarizasyonuna yol açan askeri sanayi” diye suçladıkları nedir?

MİLGEM’dir yani Milli Gemi Projesi’dir; MİLTANK’tır yani Milli Tank Projesi’dir; MKE’dir yani milli tüfek ve tabancadır; ASELSAN’dır yani milli yazılımlı telsizdir, emniyetli telefondur, sahra telefonudur, kamu güvenliği haberleşme sistemleridir, komuta kontrol sistemleridir, radar sistemleridir…

İşte buna düşmandırlar.

Milli olan ne varsa ona düşmandırlar. Ordusu’nun ABD’den silah almasından rahatsız değildirler ama Ordusu’nun kendi silahını üretmek için yaptığı atılıma bile düşmandırlar!

Çünkü aslında… TSK’nın ABD silahı almasına değil ama kendi silahını yapmasına karşıdırlar; tıpkı TSK’nın Amerikancı 12 Eylül darbesine karşı olmadıkları gibi…

ÖNCE KAFA ÇUVALDAN ÇIKACAK

Türk Ordusu Genelkurmay Başkanı’ndan, erine kadar topyekûn saldırı altındadır!

Başına çuval geçirilen, dağdaki komutanı darbecilikten tutuklanan, mevzideki komutanı için yakalama kararı çıkartılan, terörist karşısında eli tetikte olan subayı ifadeye çağrılan… Ama ille de başına çuval geçirilen!

Ordusuna sahip çıkacak milletin ilk görevi o çuvalı çıkarmaktır. Çünkü kafa o çuvalda olduğu sürece ne tehdidin kaynağı ne de tehdidin araçları doğru saptanıyor…

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

GENERALİNİ TESLİM EDEN, ERİNİ KORUYAMAZ

Çukurca’da verilen 7 şehitle ilgili şu manşeti atmış Zaman gazetesi: “yine baskın, yine soru işaretleri”. (Zaman, 21 Temmuz 2010) Zaman’ın iddiasına göre Emniyet Genel Müdürlüğü, 8 Temmuz’da, 60 kişilik bir terörist grubun Çukurca sınırındaki askeri birliklere eylem yapacağı istihbaratını vermiş ancak gerekli tedbirler alınmamış. Sonuç 7 şehit.

Hayır, bu haberden sonra oturup cemaatin hedeflerini, TSK’ya yönelik “asimetrik psikolojik savaşın” nedenlerini, ABD’nin AKP ve F Tipi Örgüt üzerinden TSK’ya karşı yürüttüğü operasyonu vs. yeniden yeniden yazmayacağız…

Cemaatin niyeti de hedefi de malum. Şemdinli’den beri aynı yöntemi uyguluyor. Bu tip yayınlar öyle “normalleşti” ki,  okur her saldırıdan sonra TSK’dan daha fazla kuşku duymaya başladı. Neredeyse “PKK suçsuz, TSK suçlu” ilan edilecek…

Biz bu yazımızda olaylara saldıranın değil saldırılanın penceresinden bakacağız; hatayı tespit edip çözümü arayacağız.

GENERALİNİ VEREN, ERİNİ KORUYAMAZ

Önce bir soru: Bir ordu generalini mi daha iyi korur, erini mi?

“Her ikisini de” gibi genel geçer bir yanıt vermeyin lütfen; insan hakları, eşitlik vs. gibi kavramları bir yana bırakın ve gerçekçi olun.

Bir ordu, generalini, erinden daha iyi korur! Daha doğrusu korumalıdır.

Peki Türk Ordusu açısından durum öyle midir? Maalesef değildir.

Ergenekon tertibi karşısında generalini koruyamayan TSK, erini koruyamaz hale geldi! “Arınç’a suikast palavrası” üzerinden kozmik odalarına girilmesine engel olamayan bir Ordu, “kağıt parçası” ile subaylarının tutuklanmasına sessiz kaldı, yaptığı bir seminere bile sahip çıkamayarak, seminere katılan generallerini F Tip Örgüt’e kaptırdı!

KOMUTANLAR, STRATEJİK MEVZİYİ TERKETTİ

Yığınakta yapılan hata telafi edilemez! Stratejik mevzi terk edilmez!

Bunlar genç subayların harp okulunda öğrendiği en temel askeri kurallardır; Kurmayın ömrü boyunca zihninden çıkarmadığı en temel yasalardır.

Ama gelin görün ki, Türk Ordusu’nu dün ve bugün yönetenler bu iki temel kuralı zihinlerinden çıkarmışlardır. İster emekliliğe beş kala sendromu diyin, ister korku… İster NATO’culuktandır diyin, ister teslimiyetçilik…

KENDİNİ KORUYAMAYAN, HALKI HİÇ KORUYAMAZ

Generalini teslim ettiği için erini koruyamayan Ordu, halkını da koruyamaz!

Ellerinde Türk bayraklarıyla ağalığa karşı yıllardır mücadele eden Diyarbakır Cumhuriyet Köyü Muhtarı Mehmet Tanrıkulu bakın ne diyor: “TSK şu anda Amerika ve AKP’ye karşı kendini koruyamadığı gibi beni de koruyamıyor!” (Aydınlık, 11 Temmuz 2010)

İşte Türkiye’nin gelip dayandığı nokta burasıdır. TSK kendini de halkını da koruyamaz hale gelmiştir.

ERGENEKON’LA GARDI DÜŞEN, AÇILIM’LA NAKAVT OLUR!

Mevzileri tek tek terk eden TSK, kendi varlığını tartışmaya açtırdı: Önce TSK’nın PKK’yla mücadele edemediği fikri işlendi, ABD’nin anlık istihbarat paylaşmasıyla kendini savunabilen Ordu imajı yaratıldı; ardından Başbakan TSK yerine Kandil’e bizzat NATO’yu çağırdı; şimdi de TSK yerine “özel ordu”nun güneydoğu sınırımızı korumasının çalışmaları başlatıldı!

Ergenekon tertibi ile generali teslim alınan, gardı düşürülen TSK, işte şimdi Kürt Açılımı ile lağvedilme sürecine sokulmuştur!

Yazının en başında “hatayı tespit edip, çözümü arayacağız” demiştik. İşte çözüm hatanın tam göbeğinde:
Önce General’ini kurtaracaksın!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

KÜRDİSTAN’I KİM KORUYACAK: TSK MI, NATO MU?

Erdoğan’ın Toronto’da ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmeden sonra “Kuzey Irak’a NATO” çağrısında bulunmasının ardından yeni bir öneri daha geldi.

“Çuvalcı komutan” olarak bilinen Irak’taki ABD güçlerinin komutanı Ray Odierno, “Kuzey Irak’a BM Barış güçlerinin konuşlandırılabileceğini” söyledi.

Erdoğan’ın NATO çağrısı ile ABD’nin BM Barış gücü çağrısı arasında Washington odaklı bir paralellik, daha doğrusu bir bütünlük var. Yani NATO ve BM önerilerinin iki ayrı düzlemde tek bir anlamı var. Bu düzlemlerden birincisi ABD’nin Kuzey Irak Planı düzlemidir; ikincisi de ABD’nin yenilgi ve geri çekilme düzlemidir.

1.. “ABD’NİN KUZEY IRAK PLANI” DÜZLEMİNDE NATO/BM ÇAĞRISI

Erdoğan’ın Kuzey Irak’a NATO çağrısının bir hükümet çağrısı olmadığının, bir devlet politikası haline getirildikten sonra yapıldığının altını çizelim öncelikle.

Konu önce Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ tarafında 21 Haziran’daki İpekyolu 2010 – General ve Amiral Semineri’nin açılış konuşmasında dile getirilmişti: “NATO’nun sadece coğrafi alanın sınırları içerisinde hareket etmekle yetinmeyip üye ülkelerin kolektif güvenlik çıkarlarının tehdit altında olduğu bölgelerde de aktif olması gerekmektedir”.

Ardında yapılan 24 Haziran tarihli MGK toplantısında da gündeme geldiği anlaşılan konu, Erdoğan tarafından 28 Haziran’da Toronto’da bir çağrıya dönüştürülmüştü.

“Kuzey Irak’a NATO çağrısı” konusu daha önce de gündeme gelmişti. O zamanki öneriyi daha etraflı aşağıda inceleyeceğiz ama yeri gelmişken belirterek geçelim: O tarihte Başbakan Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı olan Ahmet Davutoğlu, “Kuzey Irak’a NATO askeri gönderilmesine karşı olduklarını” söylemişti. (Yeni Şafak, 10.2.2007)

HOLBROOKE PLANI

Bu konudaki ilk somut öneri, ABD’nin şimdiki Afganistan-Pakistan Özel Temsilcisi Richard Holbrooke tarafından 2006 yılında yapıldı. NATO’nun Riga Zirvesi öncesinde “NATO’nun yeniden keşfi” başlıklı bir rapor hazırlayan Holbrooke, “Türkiye’nin Kuzey Irak’ı işgal etmesi olasılığını önlemenin en iyi yolunun bölgeye NATO gücü konuşlandırmak olduğunu” savunmuştu! (Hürriyet, 21 Kasım 2006)

Holbrooke’un Alman Marshall Fonu Yöneticisi Ronald D. Asmus’la birlikte kaleme aldığı raporda Kuzey Irak’a yerleştirilecek NATO askerlerinin yararları şöyle sıralanmıştı: “Türkiye’de Güneydoğu’ya sürekli saldırılarda bulunan PKK terör örgütünün ortadan kaldırılması için Kuzey Irak’ın işgalinden açıkça söz edenler var. Bu riski azaltmanın en iyi yolu Kuzey Irak’a NATO gücü konuşlandırmak. Böyle bir konuşlandırma diğer bazı amaçlara da (hangi amaçlar? – YN) hizmet edebilir. Kürt liderlerle yapılacak bir anlaşma PKK’yı sınırlandırır. Bu, Türkiye’nin askeri operasyonunu önlemenin en iyi yoludur. İkinci olarak NATO askerleri Irak’taki iç savaşın hala barış içinde olan, istikrarlı ve yarı demokratik parçasına, Kuzey Irak’a yayılmasını önler”.

NATO gücünün ayrıca gerektiğinde ülkenin diğer bölgelerinde kullanılmak üzere tutulabileceği belirtilen raporda, benzer operasyonların Kuveyt’ten yapılmasının daha zor olacağına dikkat çekilmiş. Raporda, Irak’ın kuzeyine yerleştirilecek NATO gücünün son yararı olarak, “ABD Başkanı Bush’a Irak’ı tamamıyla gözden çıkarmadığı yolunda siyasal bahane sağlaması” sayıldı.

Ne kadar açık değil mi? Somutlarsak, Holbrooke ve Asmus “birincisi Türkiye’nin Kürdistan’ı imha etmek üzere Kuzey Irak’a girmesini engellemek için, ikincisi Arapların Kürdistan’a saldırısını engellemek için, üçüncüsü ABD’nin Kürdistan üzerinden bölge ülkelerine saldırabilmesi için, dördüncüsü de bölgede bulunma bahanesini sürdürebilmek için” NATO’nun Kuzey Irak’a yerleştirilmesini savunuyor!

NATO zirvesi için hazırlanan bu plan, bir başka gerçeği daha somut olarak göstermektedir. ABD, “Türkiye Kuzey Irak’a girmesin diye NATO’yu Kuzey Irak’a sokmayı” planladığına göre, NATO ve Türkiye’nin amaçları, hedefleri birbirinin tamamen zıddıdır. Dolayısıyla ABD ile Türkiye’nin de ulusal çıkarları tamamen karşı karşıyadır.

TSK’NIN KUZEY IRAK’A GİRMESİ ABD İÇİN EN BÜYÜK TEHDİTDİR

Dikkat edilirse ABD Planı’ndaki ilk madde en önemli maddedir ve diğer üç maddenin gerçekleşebilmesi bu maddeye bağlıdır! ABD, TSK’nın bölgeye (ama bu hedefle) girmesini kendisine yönelik en önemli tehdit olarak algılamaktadır. Öyle ki, ABD Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’taki bir Tugay’lık mevcudiyetini ortadan kaldırabilmek için çatışmayı da göze alarak, 11 Türk askerinin başına çuval geçirmişti.

ABD ile Türkiye arasında adı konulmayan ama 20 yıldır süren bir “Kuzey Irak Savaşı” yaşanmaktadır. 2002 bu savaşın Ankara aleyhine Washington lehine dönüşen ikinci dönemidir.

O dönemde Türkiye bu tehdit karşısında iki devlet politikası belirlemişti. Birincisi uluslararası ölçekte “Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini” savunmak; ikincisi de ABD’den önce bölgeye girmekti!

2003’te ABD’nin Irak’ı işgal edeceğinin belirmesi, Türk Devleti’ni 2002 sonbaharında “Irak’ın kuzeyini işgal” planına sevketti. Böylece ABD’den önce bir oldubittiyle bölgeye girilecek ve ABD’nin Kukla Devleti’ne engel olunacaktı. Üstelik “işgal” Irak’ın toprak bütünlüğünü doğrudan savunduğundan, bölge ülkelerinden de tepki görmeyecekti. Bu konuda da gerekli anlaşmalar yapılmıştı.

Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresinin uzatılması tartışmaları da tamamen bu planla ilgiliydi. ABD “Ecevit hükümetini düşürerek, Türk Ordusu’na darbe yaparak ve AKP’yi iktidara taşıyarak” Türkiye’nin bu planını boşa çıkardı!

ABD’nin çok tartışılan 1 Mart tezkeresi de tamamen bununla ilgiliydi. ABD kuzeyden cephe adı altında, aslında kukla devletle Türk Ordusu arasına girmeyi hesaplıyordu. Böylece Kukla Devleti Türk Ordusu karşısında doğrudan muhafaza edebilecekti.

Tam bu noktada şu gerçeğin altını çizelim: ABD, Türk Ordusu’nun bölgedeki varlığına, kukla devleti imha hedefi olmadığı takdirde, her zaman evet demiştir. TSK Türkiye adına değil de ABD adına her zaman bölgede görev yapabilir! Kukla Devlet’e karşı olmayan hatta İran’a karşı Kukla Devleti savunacak bir TSK, ABD’nin her zaman bölgede görmek istediği bir ordudur! ABD 90’ların ortalarında itibaren “hizadan çıktığı” tespitini yaptığı TSK’ya karşı 2002’den beri boşuna tertip ve operasyon yapmıyor! Ergenekon tertibinin birinci amacı Türk Ordusu’nun Kukla Devlet direncini kırmaktır! ABD’nin PKK’yı kimi zaman “havuç” kimi zaman sopa “olarak” kullanmasının da nedeni budur!

Sonuç olarak, Erdoğan’ın ve General Odierno’nun 4 yıl sonra “NATO ya da BM askeri” çağrısı yapması, Holbrooke’un 4 yıl önceki planlamasıyla tam uyumludur.

2.. “ABD’NİN GERİ ÇEKİLMESİ” DÜZLEMİNDE NATO/BM ÇAĞRISI

Özellikle General Odierno’nun çağrısı, meselenin bir diğer yüzü olan ABD’nin yenilgi içine girmesi ve bununla doğru orantılı olarak geri çekilme-kuvvet azaltma takvimi uygulamasıyla ilgilidir. Gerek Irak’taki gerekse Afganistan’daki yenilgisinden bir çıkış aramakta olan ABD, uluslararası koalisyon oluşturabilmeyi güçlü bir seçenek olarak değerlendirmektedir.

ABD, geri çekilirken boşalttığı alanın “ikna” edebilirse TSK tarafından, “ikna” edemezse NATO/BM askerleri tarafından doldurulmasını savunmaktadır.

Denklemden görülebileceği gibi aslında konu yine dönüp dolaşıp TSK’ya endekslenmektedir. NATO ve BM askeri önerisi, -tıpkı PKK gibi- TSK’nın Kukla Devlet direncini kırmakta bir sopa vazifesi görmektedir.

Çünkü Kukla Devlet’in yaşayabilmesi Türkiye’ye, yani Türk Ordusu’na bağlıdır. Kukla Devlet Türkiye’ye doğru girebildiği, konfederal bir yapı oluşabildiği, yani Büyük Ortadoğu’nun bir “alt-bölgesel düzlemi” geliştirilebildiği oranda ABD hedefini başaracaktır.

Ancak, ABD’nin “21. Yüzyılı Amerikan yüzyılı” yapabilme hedefi, Orta Asya’dan başlayarak püskürtülmektedir.

MEHMET ALİ GÜLLER

, , , ,

Yorum bırakın

ABD-TSK ÖRTÜLÜ SAVAŞININ İSMİ: PKK

Toronto’daki G-20 toplantısına katılan ve Obama ile iki kez görüşen Başbakan Erdoğan, düzenlediği basın toplantısında ilginç açıklamalar yaptı. Irak merkezi yönetiminin Kuzey Irak’ta hiçbir egemenliğinin bulunmadığını, yerel yönetimin de bölgeye henüz tam olarak egemen olamadığını savunan Erdoğan, NATO’dan Kandil’e asker yollamasını istedi!

Başbakan’ın bu çağrısı akıllara 2002 yılında Harp Akademileri’nde gerçekleştirilen Kerkük merkezli “etnik çatışmaya müdahale edip barışı sağlayan NATO” harp oyununu getiriyor…

Meselenin bu yanını bırakıp, Başbakan’ı bu çağrıyı yapmaya iten “görünür” nedene bakalım öncelikle: 1 Haziran itibariyle PKK terörü arttı ve verilen kayıpların büyüklüğü kamuoyunda AKP’yi zorlayan tepkilere yol açtı.

PKK ABD’NİN SİLAHIDIR!

Öncelikle belirtelim ki, PKK terörü aslında ABD ile Türk Ordusu arasındaki örtülü savaşın ismidir!

PKK ABD’nin gerektiğinde havucu gerektiğinde sopasıdır!

PKK, ABD toprağı olan Irak’ın kuzeyinde barınmakta; PKK’nın “özel birlikleri” ABD Ordusu tarafından eğitilmekte; PKK’nın silahları ABD ordusu tarafından sağlanmakta, istihbaratı ABD tarafından verilmekte; finans kaynakları CIA tarafından koordine edilmektedir!

Bu saptamaların üzerinden atlanarak üretilecek her “devlet politikası” Ankara’yı Washington karşısında daha da çaresizleştirecektir! Çünkü tehdidin kaynağı doğru saptanmadan, savaş kazanılmaz!

PKK ÜZERİNDEN ABD HEDEFLERİ

1 Haziran’dan itibaren sözde ateşkes süresinin dolmasıyla başlayan PKK terörünün, daha doğrusu bu silahı kullanan ABD’nin hedefleri nelerdir? Bu hedefleri doğru saptamak için öncelikle koşulların analizini yapalım.

ABD açısından “Irak’ın kuzeyi – Kukla Devlet” operasyonunda yeni bir aşamaya gelindi. Washington 2003’te ilan ettiği “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olmalı” hedefini Davutoğlu ile Barzani arasında yapılan “tam ekonomik entegrasyon” anlaşması ile gerçekleştirmiş oldu. Sırada “siyasi entegrasyon” var. Bu ABD’nin 1986 yılından beri Türkiye’ye dayattığı ama başta TSK olmak üzere milli kuvvetlerin direnci nedeniyle başaramadığı “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıdır, “Üç İsrail” planıdır. ABD Özal üzerinden gerçekleştiremediği bu planı, hem küresel ve bölgesel şartların daha da olgunlaşması nedeniyle, hem de bulabildiği en bağımlı iktidar nedeniyle bu aşamaya kadar getirmiştir. Plan önündeki en büyük direnç odağı TSK, Ergenekon tertibi ile kısmen durdurulmuştur! Ancak Türk Ordusu plana, kapsamlı saldırılara rağmen direnmektedir.

HAVUÇ AŞAMASINDAN SOPA AŞAMASINA

İşte ABD bu yeni koşullar üzerinden PKK silahının tetiğini çekmiştir. “Kürt Açılımı” sırasında PKK’yı havuç olarak kullanan ABD, yeni aşama nedeniyle PKK’yı sopa olarak kullanmaya başlamıştır.

PKK terörü üzerinden ABD’nin biri esas, ikisi de esası güçlendirme araçları olarak toplam üç hedefi vardır:

1.Hedef: ABD’nin PKK silahını ateşlemesinin esas hedefi, TSK ve diğer milli kuvvetleri “Türkiye Himayesinde Kürdistan” planına mecbur etmektir.

2.Hedef: ABD koordinasyonunda yürütülen yeni PKK saldırıları ile TSK’nın kamuoyu nezdinde itibarı sarsılmaya çalışılmaktadır. ABD 2. hedefi gerçekleştirmek için üç araç kullanmaktadır:

a) İktidar aracı üzerinden “Genelkurmay hesap vermeye” çağrılır!

b) Tetikçi analistler üzerinden TSK’nın milli yapısını tasfiye edebilmek için sözde “profesyonellik” tartışmasından, “ordu lağvedilmeli, yeni ordu kurulmalı” gibi uçuk fikirlere varacak kadar geniş bir yelpazede TSK’nın yapısı sorgulatılır!

c) Yandaş basın üzerinden TSK’nın bazı unsurlarının PKK ile irtibatlı olduğunda başlayarak, TSK’nın bu saldırıları bizzat organize ettiğine kadar varan alçakça propaganda yapılır. “TSK savaşı kaybediyor” fikri kamuoyuna enjekte edilir.

BÖLGESEL ÖZERKLİĞİN DIŞ SINIRI, KONFEDERASYONUN İÇ SINIRIDIR

3.Hedef: ABD, “Türkiye himayesinde Kürdistan” gerçekleştiğinde oluşacak konfederasyonun sınırlarını PKK silahı ile saptamaktadır.

Nasıl mı? Açıklayalım:

Kuruluşunda bu yana 3 dönemden geçtiğini kaydeden PKK, 1 Haziran’da başlayan süreci 4. dönem olarak ilan etti. PKK tarihinde bir dönemden bir döneme geçişin hem siyasi hem de saldırı değişiklikleri içerdiğini belirtelim. PKK işte bu yeni dönemi hem BDP İl Genel Meclisi Başkanları ve Belediye Başkanları toplantısından çıkardığı karar ile hem de bizzat Cemil Bayık’ın ağzından “demokratik özerkliği koruma, geliştirme ve yaşatma” dönemi olarak ilan etti.

PKK’nın 1 Haziran’dan itibaren yaptığı saldırıların coğrafyası işte bu “demokratik özerklik” dediği dikdörtgen şeklindeki alanın dış çevresidir. Bu dikdörtgenin alt en sağı Hakkari-Şemdinli, alt en solu İskenderun-Osmaniye hattıdır. Dikdörtgenin sol tarafının ekseni Malatya’dan geçmektedir. Ve dikdörtgenin üstü Karadeniz’dir!

SINIR DEĞİŞTİRME TARTIŞMASI

Bu süreçte PKK’nın “demokratik özerklik” kavramının TÜSİAD toplantısında “bölgesel özerklik” olarak gündeme gelmesi manidardır. Açılımın tartışıldığı TÜSİAD toplantısında Sedat Aloğlu şu üç öneriyi Türkiye’nin konuşması gerektiğini belirtti: “1. Çözüm aşamasında İmralı’nın görüşmelere katılması. 2. Anayasa’ya ‘bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurdu’ maddesinin eklenmesi. 3. Bölgesel özerklik”.

AKP’li Bakan Hayati Yazıcı’nın gündeme getirdiği “sınırın yerinin bazı bölgelerde kaydırılması konuşulabilecek, tartışılabilecek bir şey” önerisi de “zamanlama” açısından önem kazanıyor!

ABD MESAJI: ELVEDA CUMHURİYET, HOŞGELDİN KONFEDERASYON

“PKK havucu ve sopası” ile AKP uygulamaları arasında sıkıştırılan TSK, direnmekte ama kan kaybetmektedir. Erdoğan’ın daha 2004 yılında ilan ettiği “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez” yapma hedefi adım adım ilerlemektedir. Şeyh Said’in Diyarbakır’ın orta yerinde anılması bu hedef içindir! Diyarbakır’ın orta yerinde Apo, Barzani, Talabani posterlerinin açılması bu hedef içindir.

ABD Şeyh Said’i anma mitingleriyle “güle güle Türkiye Cumhuriyeti” ve “hoş geldin Konfederasyon” demektedir!

İşte Erdoğan’ın Toronto’daki açıklaması tüm bunları alt alta koyduğumuzda anlam kazanıyor. Erdoğan, her zamanki gibi sol gösterip sağ vurmaktadır; eleştiri görüntülü saptama daha doğrusu hükümetini aşarak “Türk devleti” adına ABD’ye taahhütte bulunmaktadır. “Irak’ın kuzeyinde Bağdat’ın hiçbir egemenliği yok, Kuzey Irak yönetimi de bölgeye tam hâkim değil” diyen Erdoğan, “Türk devleti” adına “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını kabul ettiğini taahhüt etmiştir.

MİLLİ VE SİYASİ BİRLİK ZORUNLUDUR

Ancak…

Türkiye Cumhuriyeti’nin milli ve siyasi birliğini parçalayacak bu plan, Özal tarafından uygulatılamadığı gibi Washington’a en bağımlı Erdoğan tarafından da uygulatılamayacaktır. Milli ve siyasi birlik bir tercih olduğu gibi aynı zamanda bölgesel bir zorunluluktur da…

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın