Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Erdoğan neden ABD’yi değil de AB’yi hedef alıyor?
Posted in Politika Yazıları on 27/03/2017
Erdoğan Almanya yönetimine Nazi, Hollanda yönetimine faşist diyor. Dahası, “Neymiş, idam cezası gelirse, Türkiye’nin Avrupa’da yeri yokmuş. Olmasın ya.” diyerek AB’ye rest çekiyor.
Hatta “16 Nisan’dan sonra AB ile müzakerelerin devamı için referandum yapabiliriz” diyor. (Sputnik, 25 Mart 2017)
Kuşkusuz tüm bu sözler 16 Nisan’da evet çıkartabilmek için…
Zira AB ile müzakereler için bir referanduma gerek yok. AKP Hükümeti Türkiye’yi AB kapısına bağlayan bu süreçten referandumsuz da çıkabilir ve de çıkmalıdır!
Papa heykelinin altında neden AB Anayasası’na imza attıklarını, neden “AB’ye girdik” diye gündüz gözüyle havai fişek patlattıklarını sorgulamaz ve Türkiye’yi AB kapısından kurtarmalarından memnun oluruz!
Ancak tüm bu Batı ya da Avrupa karşıtlıkları, maalesef ağırlıklı olarak 16 Nisan referandumuyla ilgili… Batı karşıtlığı üzerinden evet’e oy tahvil etmeye çalışıyorlar.
‘EYY MERKEL’ VAR AMA ‘EYY TRUMP’ YOK!
Fakat asıl sorulması gereken soru şudur: “Eyy Merkel, eyy Junker” diye seslenebilen Erdoğan, neden “eyy Trump” diye seslenememektedir? Batı karşıtlığı Avrupa karşıtlığından mı ibarettir? ABD batı değil midir? ABD, bölge ve dünya için Avrupa’dan daha tehlikeli bir emperyalizm değil midir?
Çeyrek yüzyıldır bölgemizde Müslüman kanı döken asıl ABD değil midir?
Yoksa Erdoğan yıllar önce Irak’ta Müslüman katleden ABD’li askerlerin sağlığına duacı olduğu konumda mıdır hâlâ?
Bu soruları şuraya gelmek için soruyoruz: Acaba Erdoğan, seçim ihtiyacı olmasına rağmen, eğer çok güçlü bir dayanak görmeseydi, bu kadar rahat Avrupa karşıtlığı yapabilir miydi?
Bu soruların ardından artık meselenin esasına gelebiliriz:
AB’Yİ ERDOĞAN’DAN ÖNCE TRUMP HEDEF ALDI!
Erdoğan AB’yi hedef alabiliyor çünkü ABD de Trump’la birlikte AB’yi hedef almaya başladı!
1) ABD Başkanı Donald Trump, Almanya’nın “güçlü ve çok pahalı” savunma nedeniyle ABD’ye ve NATO’ya muazzam bir borcu olduğunu söyledi!
2) Trump, bir iddiaya göre, 17 Mart’ta yaptığı görüşmede Merkel’in önüne 375 milyar dolarlık NATO savunma faturası koydu! (The Sunday Times, 25 Mart 2017)
3) Trump, ABD’deki başkanlık seçimlerini kazandıktan sonra verdiği bir röportajda şöyle dedi: “Avrupa Birliği’ne baktığınızda Almanya’yı görüyorsunuz. Aslında AB, Almanya için bir araç. Bu nedenle İngiltere’nin AB’den çıkmasını çok akıllıca buluyorum.”
4) Trump bir başka konuşmasında da AB’nin dağılmanın eşiğinde olduğunu savundu.
AB’DEN ABD’YE ‘SAVAŞ ÇIKAR’ UYARISI
Trump’ın AB’yi, hatta daha çok Almanya’yı hedef almasına AB cephesinden Atlantik ittifakına vurgu yapan uyarılar geldi:
1) Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker, Trump’ı AB’nin önemini kavrayamamak ve Avrupa’nın tarihini anlamamakla suçladı.
2) Junker, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’e şunları söyledi: “Pence’e ‘Böyle söylemeyin, diğer üyelere Birlik’ten ayrılma çağrısı yapmayın, AB çökerse Balkanlar’ın batısında savaş çıkar‘ dedim. Bu ülkeleri tek başına bırakırsak —Bosna Hersek, Sırp Cumhuriyeti, Makedonya, Arnavutluk ve tüm o ülkeler- yine savaş çıkar.”
HAYIR, ERDOĞAN’I AB’DEN ÖZÜR DİLEMEKTEN KURTARIR!
Kısacası Erdoğan’ın AB’ye yüksek perdeden karşıtlığı 16 Nisan ihtiyacından kaynaklanmakta ama ancak Trump’ın AB karşıtlığının kanatları altında dile getirilebilmektedir!
Türkiye 16 Nisan’da ‘hayır’ diyerek Erdoğan’a bir iyilik yapmalı ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı AB’den özür dilemekten kurtarmalıdır!
Mehmet Ali Güller
27 Mart 2017
AKP, HDP’den daha Kürdistancı!
Posted in Politika Yazıları on 25/03/2017
Siz bakmayın Erdoğan ve Yıldırım’ın miting alanlarında “hayır diyen teröristtir, PKK’lıdır, FETÖ’cüdür” demesine, gerçeği AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu çok açık özetlemiş: “Şengal Kürdistan’ın parçasıdır. PKK Kürdistan’ı parçalamak için uğraşıyor. Bunu kimin emriyle yapıyor, kimin için yapıyor? Bu emri kim veriyor? İran mı bu emri veriyor, Almanya mı bu emri veriyor? Kürdistan’ı kim parçalamak istiyor? PKK kalkmış Kürdistan’ı parçalamaya çalışıyor. Bu yanlıştır, kimse de bunu kabul etmez” (Odatv.com, 24.03.2017)
Bu özlü açıklama şu gerçeği ortaya çıkarıyor: AKP güneyinde bir Kürdistan kurulmasına karşı değil, yönetiminin PKK’de olmasına karşı! Yoksa Barzani’nin yöneteceği bir “Büyük Kürdistan”a ABD ve İsrail’le yarışacak kadar hevesli…
TÜRK-KÜRT FEDERASYONU
AKP’nin ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyumlu olarak en başında beri hedefi şuydu: Türk-Kürt federasyonu!
ABD’nin iki Irak işgaliyle kurduğu Irak Kürdistanı ve AKP’nin Esad’ı yıkarak kurulmasına mimarlık edeceği Suriye Kürdistanı ile büyük bir federasyon!
Bu hedefin gereği olarak “Türkiye’nin Kürtlerle genişlemesi” tezleri ileri sürüyorlardı, bu hedefin gereği olarak PKK ile masaya oturuyorlardı ve Kürt Açılımı yapıyorlardı, bu hedefin gereği olarak Öcalan’la başkanlık-federasyon pazarlığı yapıyorlardı, bu hedefin gereği olarak PYD lideri Salih Müslim’i Ankara’da ağırlayıp ona “yeter ki Esad’a karşı cephede konumlanın, kantonlarınıza karışmayız” diyorlardı…
Ve elbette bu hedefin gereği olarak Türkiye’yi eyaletlere bölecek türden kanunlar çıkarıyorlardı! Zira Irak Kürdistanı ve Suriye Kürdistanı ile genişleme hedefi, içeride de Türkiye Kürdistanı’na özerklik gerektirecekti!
Başkanlık, federasyon, eyalet sistemi üzerine yapılan tartışmalar ve AKP’nin adım adım bunların yolunu açan siyasetleri, iste bu Büyük Kürdistan’la Ortadoğu’ya genişleme hedefleriyle ilgiliydi…
ABD’NİN ORTADOĞU HEDEFİ
Türk-Kürt Federasyonu ya da Türkiye himayesinde Kürdistan projesi, hem ABD’nin hem de İsrail’in işine geliyordu. Kaldı ki zaten ABD projesiydi!
Bu projeyi 30 yıl önce Türkiye’nin, 12 Eylül yönetiminin önüne getirenler, nasılsa Türkiye himayesinde Kürdistan’ın da en sonunda Türkiye’den toprak kopararak bir Büyük Kürdistan’a dönüşeceğini biliyorlardı. O zamana kadar Türkiye’nin Kürdistan’ı Araplara ve Perslere karşı himaye etmesi yararlıydı!
Çünkü, şu iki ana hedefin oluştuğu çatışmalı bir Ortadoğu ABD için en yararlı Ortadoğu’ydu:
1) Şii Arap-Şii Pers cephesi ile Sünni Türk-Sünni Kürt cephesi karşı karşıya gelmeli.
2) Sünni Araplar ile Şii Arap-Şii Pers cephesi karşı karşıya gelmeli.
Peki bu iki ana hedefin yolu neydi?
1) ABD’ye göre İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’ı dahil ettiği “direniş cephesi”, Irak ve Suriye’deki Kürdistan parçalarının Türkiye’nin himayesine verilmesiyle zayıflatılabilirdi!
2) Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan üçlüsüne dayanan bir Sünni blok, İran’ın kumanda ettiği Şii bloğu kontrol altında tutabilirdi.
Bu hedefler Doğu Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Basra Körfezi üçgeni içindeki ABD çıkarlarına hizmet ederdi!
Erdoğan’ın “one minute” ile sahte bir İsrail karşıtlığı üzerinden Sünni bloğun liderliğine soyundurulmasından Kürt Açılımı’na, Lübnan’dan Suriye’yi çıkarmak için tezgahlanmış Hariri suikastından Suriye’de Esad rejimini yıkma hedefli büyük operasyona kadar pek çok olay, işte bu hedeflerin gereğiydi…
AVRASYA’NIN ATLANTİK’E YANITI
Fakat olmadı. Zira Ortadoğu’nun kendi iç dengelerini de muhafaza ederek böylesi bir büyük tablo oluşturabilmek, dahası o tabloya kumanda edebilmek hiç kolay değildi. Şundan:
1) Bir kere ABD güç kaybı yaşıyordu. 50 yıl önce dünya üretiminin yarısını yapan ABD, artık dünya üretiminin yüzde 20’sini yapabiliyordu. Askeri harcamalar, ciddi ekonomik sıkıntılara neden oluyordu. 2008 ekonomik krizi, ABD’nin önemli ölçüde Ortadoğu’dan geri çekilmesine ve işlerini taşeronları yoluyla yapmak zorunda kalmasına neden oldu.
2) Çin olağanüstü hızla büyüyor ve ABD ekonomisine yetişiyordu.
3) Putin yönetimi ile toparlanan Rusya, ABD’nin Ortadoğu’daki hedeflerine karşı konumlanıyordu. Üstelik silahlı konumlanıyordu! Rusya, ABD’nin Suriye operasyonlarına karşı, silahlı olarak Esad rejiminin yanında yer aldı.
Dahası Moskova yönetimi, önüne iki aşamalı bir büyük strateji koydu. İran, Irak ve Suriye cephesi ile ABD’ye direnmek ve bu cepheye olabildiği ölçüde Türkiye’yi dahil edebilmek; en azından Türkiye’yi bu büyük stratejik hesaplaşmada, Atlantik cephesi içinde merkezden kenara çekilen bir kuvvet olmaya teşvik etmek…
4) Esad yönetimi, Suriye ordusu ve Suriye halkı, beklentilerin aksine ABD’nin planladığı, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsünün uyguladığı savaşa çok iyi direndi.
5) İran yönetimi, Suriye’yi ABD’ye karşı ne pahasına olursa olsun, kararlılıkla savundu.
6) Mısır’da Müslüman Kardeşler ve Mursi iktidarının yıkılması, ABD’nin Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır üçlüsüne dayanan Sünni blok hedefine zarar verdi. Zira Mursi’nin yıkılması Türkiye ile Mısır’ı karşı karşıya getirdi, diplomatik ilişkilerini bile bitirdi. Suudi Arabistan’ın Mursi’nin yakılmasına destek vermesi, Suriye cephesinde birlikte hareket eden Türkiye ile Suudi Arabistan’ı, Suriyeli muhaliflerin denetimi konusunda bir rekabete soktu.
AKP-BARZANİ STRATEJİK İTTİFAKI
Kısacası ne Washington’un ne de AKP’nin yönettiği Ankara’nın hedefleri tam olarak gerçekleşebildi… Üstelik ilerleyememek, yoldaki çelişkileri de derinleştirdi. Özetle AKP’nin Türkiye’yi Kürtlerle genişletme tezli Türk-Kürt federasyonu hedefi gelip bir kayaya dayandı.
Bir kere Türkiye’nin bulunduğu kampta ortaya çıkan çelişkiler, Erdoğan yönetiminin Batı açısından güvenilirliğini tartışmaya açtı. Moskova bunu çok iyi kullanarak, Türkiye’yi Atlantik merkezinden uzaklaştırma stratejisini uygulamaya soktu. (AKP yönetimi de Çin ve Rusya ile ilişkilerini ABD’yle pazarlıkta kullanacaktı!)
Diğer yandan PKK’ye kumanda eden birden fazla kuvvet vardı ve AKP’nin Öcalan üzerinden Kandil’i kendi stratejisine sokma hedefleri sürekli kesintiye uğruyordu.
Ayrıca Kürtçülük, içerde inişe geçmiş AKP’nin iktidarını sürdürebilmesine artık yük oluşturuyordu.
Tüm bu şartlar bir araya geldiğinde Kürt Açılımı bitti, daha doğrusu şartlar değişene kadar rafa kalktı.
Fakat AKP’nin Türkiye’yi Kürtlerle genişletme hedefi sürüyordu. Fakat PKK’ye değil, bu kez esas olarak Barzani’ye dayanarak!
Kürt Açılımı ile normalleşmeye başlayan AKP-Barzani ilişkisi, yeni süreçte stratejik bir ilişkiye dönüştü. Neçirvan Barzani bunu “50 yıllık stratejik ittifak” diye niteledi. Ankara ile Erbil, Bağdat’a rağmen bir petrol anlaşması yapıyor ve Türkiye, Kuzey Irak petrollerini satmaya başlıyordu.
Kısacası Ankara’nın resmi olarak Kürdistan ismini kullanmasından, Ankara ve İstanbul’da Kürdistan bayrağının asılmasına kadar uzanan bir süreç yaşandı.
Öyle ki, bu süreçte AKP yönetimi sadece Irak Kürdistanı’nı değil, Suriye’de de PKK/PYD’ye karşı Barzani’yi desteklemeye başladı. Örneğin IŞİD’le Kobani’de çatışan PKK/PYD’nin yardımına Türk topraklarını kullandırarak Barzani peşmergelerini göndermesi iki yönlü taktik bir hamleydi! Keza, TSK’nin Irak’ın kuzeyindeki kamplarda peşmerge eğitmesi de…
BAŞKANLIĞA HAYIR DEMEK, FEDERASYONA HAYIR DEMEKTİR!
Kısacası, dün ağırlıklı olarak PKK ile ama Barzani’yi de dahil ederek güneye genişlemeyi, yani Irak ve Suriye’yi bölmeyi hedefleyen AKP’nin ana planlamasında bir değişiklik yok. Yine Kürtlere dayanarak ve Irak ile Suriye’yi bölerek güneye doğru genişlemeyi hedefliyor. Öncekinden farklı olarak bu kez, ama şimdilik, dışarda Barzani’ye, içerde Barzanici Kürtlere ve HÜDA-PAR’a ve dayanarak…
Yani aslında AKP dün de bugün de Kürdistancı’dır, hatta HDP’den bile daha Kürdistancı’dır; yola kiminle yürüyeceği değişmektedir sadece, o kadar. (Türk-Kürt Federasyonu hedefini koruyan AKP, en sonunda yola PKK ile yürümek zorunda kalacaktır!)
Başkanlık sistemi, işte bu hedefin yönetim modelidir; federasyonun, Türk-Kürt federasyonunun yönetim modelidir.
Bu durumda 16 Nisan’da sadece başkanlık sistemini değil, federasyonu, Kürdistan’ı, Irak ve Suriye’yle savaşmayı da oylamış olacağız!
16 Nisan’da hayır diyebilmek sadece Türkiye için değil, ateşe sürülen Kürtler ve karşı karşıya kalınacak Araplar ve elbette Persler için de hayır’lıdır!
Mehmet Ali Güller
25 Mart 2017
Erdoğan-Trump görüşmesinin 7 sonucu
Posted in Politika Yazıları on 16/02/2017
Erdoğan’ın ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’la yaptığı telefon görüşmesi 7 önemli sonuç doğurdu.
1) EL BAB’DA ABD İLE İŞ BİRLİĞİ
Telefon görüşmesinden hemen sonra Cumhurbaşkanlığı’ndan Anadolu Ajansı’na yapılan açıklamada “Erdoğan ile Trump’ın El Bab ve Rakka’da ortak hareket edilmesi konusunda mutabık kaldığı” belirtildi. (AA, 8 Şubat 2017)
Türkiye’nin ABD ile El Bab ve Rakka’da ortak hareket edecek olması 3 yeni sonuç doğurur:
a) Fırat Kalkanı Operasyonu, özü itibariyle ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde inşa etmeye çalıştığı koridoru önleme amaçlıydı. ABD’yle iş birliği bu nedenle Fırat Kalkanı’nın ruhuna aykırıdır.
ABD Savunma Bakanı James Mattis’in Savunma Bakanı Fikri Işık’la yaptığı görüşmede ülkesinin Fırat Kalkanı’na destek sunacağını açıklaması, operasyonu sulandıracaktır! (El Cezire,15 Şubat 2017)
b) Rakka demek, Fırat Kalkanı’nın hedef yönünü artık PYD/YPG’den tamamen çıkarıp sadece IŞİD’e odaklanmak demektir.
c) ABD’yle Suriye’de işbirliği haliyle Rusya’yla başlayan normalleşme sürecini olumsuz etkileyecektir.
2) EL BAB’DAN DERİNE İNME HEDEFİ
Erdoğan, Trump’la görüşmesinden önce “El Bab’dan daha derine gitmemek lazım” demişti. (Sputnik, 27 Ocak 2017)
Rakka’da ABD ile ortak hareket etme iradesi açıklamak, bu açıklamayı fiilen ortadan kaldırmıştır. Nitekim Erdoğan birkaç gün önce de “El Bab hallolmak üzere, sırada Münbiç ve Rakka var” demiştir. (NTV, 12 Şubat 2017)
El Bab’dan daha derine inmek, TSK’yi Suriye Ordusu’yla karşı karşıya getirme riskini daha da artıracaktır.
3) BAŞKANDAN CUMHURBAŞKANINA TEMASTAN, İSTİHBARATÇIDAN CUMHURBAŞKANINA TEMASA
Trump telefonda Erdoğan’a “CIA Başkanı’nı gönderiyorum, detaylı konuşun” dedi. (Sputnik, 9 Şubat 2017)
CIA Başkanı Mike Pompeo 24 saat içinde Türkiye’ye geldi ve hem Cumhurbaşkanı ile hem de Başbakan ile görüştü. Obama seçildiğinde ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yapmıştı, Trump seçildiğinde ise CIA Başkanı ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yapmış oldu. Böylece başkandan cumhurbaşkanına temasların yerini, istihbaratçıdan cumhurbaşkanına temaslar almış oldu!
Tablonun güçlü devlet imajına aykırılığını perdelemek için AK-Medya’da “artık istihbarat başkanları sadece istihbarat başkanı değil, aynı zamanda güçlü siyasi temsilcidir” iddiaları ortaya atıldı!
4) TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNDE ‘YENİ BİR GÜN’
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Başbakan Binali Yıldırım ile yaptığı telefon görüşmesinde Türkiye-ABD ilişkileri için “yeni bir gün” ifadesini kullandı! (Hürriyet, 9 Şubat 2017)
Böylece Washington, Obama yönetiminden sonra AKP Hükümeti’ne “yeni bir sayfa” açmış oldu!
AKP yönetimi “yeni bir gün” ilan edilmesiyle birlikte ABD’den artık referandumu evet lehine etkileyecek yeni hamleler beklemeye geçti. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ başta pek çok AKP yöneticisi “Washington’un artık Gülen konusuna farklı baktığını” söylemeye başladı.
5) ASTANA İLGİSİ AZALDI
Normalde belirlenen takvime göre bu hafta başında Astana-2 görüşmeleri başlayacaktı. Ancak Erdoğan-Trump görüşmelerinden sonra Türkiye’nin Astana ilgisi azaldı.
Türk heyeti ve Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhalif gruplar, belirlenen takvimde Astana’ya gitmedi.
Suriye Hükümeti başmüzakerecisi ve Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi, “Türkiye’nin Astana’daki yokluğu, varılan anlaşmaları ciddiye almadıklarını gösterir” dedi. (15 Şubat 2017)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Astana-2 görüşmelerinin Türkiye’siz başladığını, Türk heyetinin “ancak bir kısmının” Astana’ya 16 Şubat günü geleceğinin kendisine bildirildiğini açıkladı. (Sputnik, 15 Şubat 2017)
6) İRAN DÜŞMANLIĞI
AKP’nin ideolojik yayın organı Yeni Şafak 12 Şubat 2017 günü “İran’a karşı ortak cephe” manşetiyle çıktı. Habere göre Trump İran’ın bölgedeki yayılmasına karşı bölge ülkeleriyle bir ortak cephe kurmaya başlıyordu!
Zaten CIA Başkanı Mike Pompeo, Erdoğan’la görüştükten sonra Körfez ülkelerine ziyarete gitmişti. Pompeo’yu Erdoğan izledi.
Erdoğan’ın Bahreyn, Suudi Arabistan ve Katar ziyareti de Pompeo’nunki gibi İran karşıtlığı odaklı oldu.
Erdoğan Körfez temasları sırasında Trump‘ın ortak cephe çağrısına uyarak “bölgede Pers milliyetçiliği tehdidinin bulunduğunu ve önünün kesilmesi gerektiğini” savundu!
7) PYD KANTONLARINA TOLERANS
CIA Başkanı Mike Pompeo‘nun Türkiye ziyareti sırasında, Erdoğan‘ın başdanışmanı İlnur Çevik New York Times gazetesine önemli açıklamalar yaptı. Çevik, “Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD kantonlarını tolere edebileceklerini ama Fırat’ın batısında Kürt varlığını kabul etmeyeceklerini” söyledi! (Hürriyet, 12 Şubat 2017)
Erdoğan ise Fırat’ın batısında güvenli bölge kuracaklarını, güvenli bölgeye Arap ve Türkmenleri yerleştireceklerini söyleyerek Çevik‘in açıklamasını bütünledi! (Sputnik, 13 Şubat 2017)
Ve daha vahimi Erdoğan ele geçirdiği Suriye topraklarına “eğit donatla oluşturulmuş milli bir orduyu yerleştirmekten” bahsetmektedir! (CNN TÜRK, 13 Şubat 2017)
İkinci bir ordu, ikinci bir otorite/statü/devlet ve bölünme demektir! Suriye’nin bölünmesi en çok ABD ve PYD’ye yarayacaktır!
SONUÇLARIN SONUÇLARI
Erdoğan-Trump görüşmesinin bu 7 sonucu, kuşkusuz bizi ilgilendiren şu sonuçları doğurmuştur:
1) Erdoğan‘ın yönünü Atlantik’ten Avrasya’ya döndüğü tezi boşa düşmüştür. Israrla belirttiğimiz gibi Erdoğan Avrasya’yla ilişkisini Atlantik’teki pazarlığına kart yapmaktadır!
2) Erdoğan‘ın “vatan savaşı” verdiği tezi de boşa düşmüştür. Erdoğan ilk fırsatta Fırat Kalkanı’nın yönünü saptırmıştır. Kaldı ki cumhuriyeti yıkıcılığı ile vatan savaşı birbirinin karşıtı iki eylemdir, birarada yürümez.
3) Ankara Irak’ta yola Kürdistan’a karşı çıkarak başlamış ama Amerikancı iktidarlar nedeniyle Kürdistan’a mimar olmuştu. Aynı durum maalesef Suriye için de geçerli!
Peki ne yapmalı?
Hep söylüyoruz: Problemin kaynağı probleme çözüm bulamaz.
O nedenle önce “Erdoğansız olmaz” varsayımıyla girilen “yapıcı muhalifliği” bırakıp, iktidar olmayı hedefleyen muhalifliğe soyunacağız! İktidarlı hükümet formülleri icat etmek yerine önümüze iktidarı yıkmayı koyacağız!
Başkanlık sistemiyle rejimi değiştirmeye çalıştıkları şu dönemde, doğru programa sahip bir devrimci partinin kitleyle birleşmesi her zamankinden çok daha mümkündür!
Mehmet Ali Güller
16 Şubat 2017
Putin’den Neo-Abdülhamit’e El Bab uyarısı
Posted in Politika Yazıları on 11/02/2017
Anımsayacaksınız, “büyük güçler arasında denge arayarak iktidarını sağlamlaştırmaya çalıştığı” için Erdoğan’ı Neo-Abdülhamit diye nitelemiştik. Abdülhamit’in dengeciliğinin de parçalanmayı önlemediğini belirtmiştik.
Geçen hafta yaşananlar bir kez daha bu gerçeği anımsattı…
EL BAB’DA AKP-ABD İŞBİRLİĞİ ve “YENİ BİR GÜN”
Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’la görüştü. Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada “iki liderin El Bab ve Rakka’da ortak hareket edilmesi konusunda mutabık kaldığı” açıklandı! (Anadolu Ajansı, 8.2.2017)
Ayrıca Trump’ın Erdoğan’a “CIA Başkanı’nı gönderiyorum, detaylı konuşun” dediği de basına yansıdı. (Sputnik, 9.2.2017)
Nitekim CIA Başkanı Mike Pompeo ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı ve önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüştü. Ardından Fidan’la birlikte Saray’a gidip Erdoğan’la görüştü. 1.5 saatlik o görüşmede ele alınan ana başlıkların detaylandırılması için tekrar Fidan’la MİT Müsteşarlığı’na dönüp 3.5 saatlik bir görüşme daha yaptı. CIA Başkanı son olarak da Başbakan Binali Yıldırım ile görüşüp, raporunu Trump’a götürdü… (Ajanslar, 9.2.2017)
Tüm bu trafik içinde iki önemli temas daha yaşanıyordu. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence Başbakan Binali Yıldırım ile telefonda görüşüyor ve ikili “iş birliğinin yoğunlaştırılması ve yanlış anlaşılmaların giderilmesi konusunda” mutabık kalıyordu! (NTV, 9.2.2017)
Pence, Türkiye-ABD ilişkileri için “yeni bir gün” ifadesini kullanıyordu! (Hürriyet, 9.2.2017)
Diğer yandan İngiltere Genelkurmay Başkanı Org. Stuart William Peach de, Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ı ziyaret ediyordu… (Sputnik, 10.2.2017)
ÖSO, SURİYE ORDUSU’YLA ÇATIŞTI
Peki bu trafiğin sahadaki yansıması ne oldu?
Anadolu Ajansı’na özel açıklama yapan Pentagon sözcüsü Eric Pahon, “Türkiye ile özellikle El Bab’da iş birliği arttı” dedi! (Anadolu Ajansı, 9.2.2017)
Peki ABD’yle El Bab’da iş birliğinin artması hangi sonucu doğurdu?
El Bab’da Suriye Ordusu ile TSK destekli ÖSO karşı karşıya geldi; 3 ÖSO’cu öldü, 5 ÖSO’cu yaralandı… (Sputnik, 9.2.2017)
Suriye Ordusu Rusya’nın hava desteğiyle bir süredir adım adım El Bab’a doğru ilerliyordu ve 10 gün önce El Bab’a dayandığı da açıklanmıştı.
Fırat Kalkanı operasyonunun hedefi IŞİD’in temizlenmesi ve Kürt Koridoru’nun önlenmesi olarak açıklandığına göre artık yapılması gereken belliydi: Türkiye Şam’la anlaşarak Suriye Ordusu ile birlikte aşağıdan ve yukarıdan kıskaçla El Bab’ı tamamen IŞİD’den temizlemeli ve şehri Suriye ordusuna teslim ederek asıl hedefine, yani Münbiç’e yönelmeliydi.
Oysa Türkiye bunu yapmak yerine ÖSO üzerinden Suriye Ordusu ile karşı kaşıya geldi! Neden? Çünkü AKP’nin hedefi El Bab’ı IŞİD’den arındırıp ÖSO’ya teslim etmektir!
Erdoğan’ın asıl hedefi açıktır ve sonradan Moskova uyarısıyla düzeltmeye çalışsa da, bir kez dile getirmiştir: “Suriye’ye zalim Esed’in hükümranlığına son vermek için girdik, başka bir şey için değil” (Hürriyet, 29.11.2016)
DİPLOMATİK UYARI
Türkiye’nin ÖSO üzerinden El Bab’da Suriye Ordusu ile kaşı karşıya gelmesi üzerine Moskova birkaç uyarı birden yaptı:
Bunlardan ilki Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aleksandr Botsan-Harçenko’dan geldi. “Türkiye’nin yürüttüğü Fırat Kalkanı operasyonunun Şam yönetiminin onayıyla düzenlenmesi gerektiğini” söyleyen Harçenko, “Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımını düzelteceğini umuyorum” dedi! (Sputnik, 8.2.2017)
Harçenko ayrıca Trump’un “Suriye’de güveni bölge” açıklamasından memnun olan AKP Hükümeti’ne uyarı olarak “Türkiye’nin Suriye’de tampon bölge kurmayacağını düşünüyoruz” dedi! (Sputnik, 8.2.2017)
ŞANTAJ İÇERİKLİ UYARI
Moksova’dan gelen ikinci uyarı, aynı zamanda şantaj içeriği taşıyordu. Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aleksandr Botsan-Harçenko “PKK ve YPG’yi terörist olarak görmüyoruz” dedi! (Sputnik, 8.2.2017)
Zaten Rusya PYD’nin Moskova’da ofis açmasına izin vermiş, Moskova ve Astana bildirilerinde PYD/YPG’yi dışarıda tutarak sadece IŞİD ve Nusra’nın mücadele edilecek terör örgütleri olarak kabul edilmesini sağlamış, Astana Zirvesi’nde hazırladığı özerklik içeren Suriye anayasası taslağını açıklamış ve ardından PYD yetkililerini Moskova’ya davet etmişti.
Son olarak Rusya’nın BM Cenevre Ofisi Daimi Temsilcisi Aleksey Borodavkin, Kürtlerin de masada olması gerektiğini açıkladı! (Sputnik, 9.2.2017)
Tüm bunlar yaşanırken, bir yandan da Moskova, Şam-PYD iş birliği zemini yaratıyordu. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov “Suriye hükümetiyle Kürtler arasındaki görüşmelere aracılık ediyoruz” diyordu. (Sputnik, 10.2.2017)
SİLAHLI UYARI
Fakat Moskova’nın üçüncü uyarısı diplomatik ve şantaj içerikli uyarıyı aşan nitelikte ve silahlı oldu!
Önce TSK, Rus savaş uçağının yanlışlıkla Türk askerlerini vurduğunu açıkladı: 3 Mehmetçik şehit oldu, 11 Mehmetçik yaralandı. Açıklamaya göre Rus uçağı yanlışlıkla TSK kuvvetlerinin bulunduğu bir binayı vurmuştu.
Fakat Moskova’dan yapılan ilk resmî açıklama farklıydı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov “Uçaklarımız, Türk partnerlerimizin verdiği koordinatlara göre hareket etti, orada Türk askerlerinin bulunmaması gerekiyordu” dedi! (Sputnik, 9.2.2017)
TSK hızla bu açıklamayı yalanladı. Genelkurmay’dan yapılan açıklamada “Uçakla vurulan unsurlarımız takriben 10 günden beri aynı noktada ve bulunduğu noktanın koordinatları son olarak aynı gün akşam saat 23.11’de tekrar iletilmiştir.” (Hürriyet, 10.2.2017)
NE YAPMALI?
Bugün olabilecek en kötü şey, normalleşmeye başlayan Türk-Rus dostluğunun tekrar bozulmasıdır.
Fakat bozulmaması da öncelikle şu şartlara bağlıdır:
1) Ankara oyalamayı bırakmalı ve hızla Şam’la anlaşmalıdır. Bu, hem Fırat kalkanı operasyonunun gerçek amacına ulaşmasını sağlar hem de maliyeti düşürür. Şam’la anlaşmayı atlayan bir Fırat Kalkanı operasyonunun hangi açmazları bulunduğuna, hangi riskleri taşıdığına daha operasyonun başladığı ilk gün dikkat çekmiştik. (Fırat Kalkanı’nın Açmazları, www.mehmetaliguller.com, 25.8.2016)
2) Ankara, Trump yönetimiyle Suriye’de iş birliği aramayı bırakmalı. Dahası Obama yönetimiyle yaptığı İncirlik Mutabakatı’nı yırtıp atmalı.
3) Ankara, bölgeselleşen ve uluslararasılaşan Kürt sorununun çözümünü ne ABD’ye ne de Rusya’ya bırakmalı. Ankara, Tahran, Şam ve Bağdat, Kürtlerin de yararına olacak bir bölgesel iş birliği çözümü için anlaşmalı…
4) Rusya’nın Suriye’ye desteği hayatidir ve Atlantik Koalisyonunun Suriye’yi yıkamamasının en önemli nedeni Moskova’nın Şam’a desteğidir. Fakat Moskova “Suriye’nin anayasasını Suriyeliler yazar” prensibine uygun olarak hareket etmeli ve Kürtlerle ilişkisini “Kürt kartı” oluşturmaya yönelik olarak değil, tersine Kürt örgütlerini ABD denetiminden çıkarmaya odaklanarak ve Kürtleri Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğü içinde tutma hedefine uygun olarak geliştirmelidir.
5) Kuşkusuz bizler için asıl mesele, tüm bunların Erdoğan yönetimiyle yapılıp yapılamayacağı meselesidir. En başından beri belirtiyoruz: Problemin kaynağı, probleme çözüm bulamaz. Erdoğan bu probleme kaynaklık etmiştir ve problemi çözemez.
Bu da Türkiye’nin problemidir ve bizim için asıl mesele Türkiye’nin bu kendi problemini öncelikle çözebilmesidir. Bunun da yolu, öncelikle 16 Nisan’da “#BaşkanlığaHayır” demektir!
Mehmet Ali Güller
11 Şubat 2017
AKP-MHP’den ‘hayır’cı taban için Perinçek düşmanlığı
Posted in Politika Yazıları on 08/02/2017
Başkanlık anayasası referandumunun en önemli saptamasıdır: “Hayır oyları kararlı, evet oyları kararsız.”
Binali Yıldırım ile Devlet Bahçeli’nin son açıklamaları işte bu gerçeklik nedeniyledir. Başkanlık anayasasının vekil sahipleri, tabanlarındaki kararsızlığı “kararımız evet”e çevirebilmek için bu açıklamaları yapmaktadırlar…
Binali Yıldırım’ın “biz PKK ve FETÖ hayır dediği için evet diyoruz” demesi de, Devlet Bahçeli’nin “Erdoğan ve Perinçek arasında bir tercih hakkımız olursa, kesinlikle Erdoğan’ı tercih ederiz” demesi de, tabandaki hayırcılar nedeniyledir…
Yıldırım kendi tabanını PKK ve FETÖ üzerinden, Bahçeli de kendi tabanını Perinçek karşıtlığı üzerinden hayırdan evete çekmeye çalışıyor.
TERÖRLE MÜCADELE CUMHURİYET YIKICILIĞINA KILIF OLAMAZ
Binali Yıldırım’ın “hayırcılar teröristtir” demeye getirdiği açıklaması, kuşkusuz normal bir ülkede suçtur!
Bahçeli’nin bir parti lideri ile bir başka parti lideri arasında kalmak üzerine kurduğu denklem ise kendi parti liderliğini iyice sorunlu hale getirmiştir. Bir parti lideri, başka iki partinin lideri arasından tercih yapmak zorunda kalıyorsa, siyaseti bırakmalıdır.
Öte yandan mesele milliyetçilikse, sadece emperyalizmin “Ermeni soykırımı” iddiasına karşı verdiği başarılı mücadelesine bakarak bile Perinçek’in somut olarak Bahçeli’den daha milliyetçi olduğunu saptayabiliriz.
Öte yandan Perinçek’in Bahçeli’ye “Erdoğan’ı tercih edersen beni tercih edersin” yanıtı da sorunludur. Perinçek bunu “Erdoğan birçok konuda Perinçek’in siyasetlerine gelmiştir” iddiasına dayanarak söylemektedir. Ancak AKP’nin kimsenin yanına geldiği yok. AKP 15 yıldır ağır aksam ama adım adım asıl hedefine doğru ilerlemektedir. İlerlerken de sırasıyla başkalarına yaslanmaktadır.
Erdoğan’ın Perinçek’in siyasetlerine geldiği konu terörle mücadele konularıdır. Ancak Erdoğan’ın terörle mücadele ediyor olması, Cumhuriyeti yıkıyor olmasının kılıfı olamaz!
Sırf terörle mücadele ediyor diye AKP’nin 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek önce TSK’yi, sonra da TBMM’yi tasfiye etmesine ve rejimi değiştirme noktasına gelmesine sessiz kalınamaz. Sırf “Nisan’dan sonra da dost kuvvet” denilerek süreç kuru bir hayırcılıkla geçiştirilemez.
Cumhuriyetin yıkılması, terörden daha az önemsiz değildir!
KURU HAYIRCILIKTAN EYLEMLİ HAYIRCILIĞA
Öte yandan Perinçek’in Bahçeli’ye “Erdoğan’ı tercih edersen, beni tercih edersin” demesi, her ne kadar “evet dersen de hayır demiş olursun” anlamına gelse bile, aynı zamanda “evet ile hayır arasında fark yoktur” anlamına da geldiği için sıkıntılıdır.
Bu sıkıntı, Perinçek’in “halk oylaması siyasetleri” yazı dizisinin bütününde göze çarpmaktadır:
Örneğin meseleyi “diktatör tehdidi mi, yoksa terör tehdidi mi” diye koymak, hayırcı bakış açısını bulandırmaktadır. Zira mesele bu soruyla “ya Erdoğan ya terör” düzlemine sokulmakta ve haliyle de Erdoğan’a yaramaktadır.
Yine Erdoğan’ın milletin önüne getirdiği rejim değiştirme tuzağını, Erdoğan’a kurulmuş bir tuzak diye savunmak da, son tahlilde Erdoğan’a yaramaktadır.
Ve siyaseti Erdoğan karşıtlığı üzerinde kurmama çağrısı da, en sonunda yine Erdoğan’a yaramaktadır.
Uzatmayalım: Erdoğan’ın “ikna yazılarıyla” ya da “rica mektuplarıyla” başkanlıktan vazgeçmesinin mümkün olmadığı açıktır. Erdoğan’ı bu girişimden vazgeçirecek olan şey, hayıra kuvvet yığmaktır.
Anketlerdeki hayırın şu aşamada çoğunluk olması, çok önemlidir ama yeterli değildir. Çünkü iktidarda maalesef “terör referanduma kadar sürer, referandumdan sonra sesi kesilir” yaklaşımı vardır!
Anketlerde ortaya çıkan hayır çoğunluğu kuvvet değil yığındır. Bu yığının kuvvete dönüşmesi eylemle olur!
Ancak “kuru hayırcılık” yerine “eylemli hayırcılık” Erdoğan’ı bu girişimden vazgeçirir!
Daha önemlisi ancak “eylemli hayırcılık” Türkiye’nin önüne yeni iktidar alternatifleri yaratır!
Bitirirken şunu da belirtelim: AKP ve MHP’nin hayırcı tabanlarını ikna etmek üzere Perinçek düşmanlığına soyunması derslerle doludur. En azından AKP ve MHP yönetimiyle birlikte milli seferberlik hükümeti kurulamayacağı görülmeli ve ona göre kuvvet toplayacak siyasetlere dönülmelidir!
Mehmet Ali Güller
8 Şubat 2017
Varlık Fonu değil, Saray’ın Paralel Hazinesi
Posted in Politika Yazıları on 06/02/2017
Ziraat Bankası, TPAO, Türksat, BOTAŞ, BİST, Eti Maden, Çaykur, PTT, Halkbank, THY ve Türk Telekom’un hazineden Varlık Fonu’na devredilmesi, sıradan bir ekonomik değişim hamlesi ya da devletin bir kurumundan başka bir kurumuna aktarılması olayı değildir.
Olay, Cumhuriyet’in 90 yıllık birikimlerinden bir bölümün, Cumhuriyet’in yıkılmaya çalışıldığı şu günlerde, “Saray’ın Paralel Hazinesi”ne geçirilmesi demektir!
Şundan:
Bir kere Varlık Fonu, bu tür fonların kuruluşuna temel dayanak oluşturan esastan yoksun kurulmuştur. Çünkü konunun uzmanlarının da belirtiği gibi bu tür fonların kuruluşuna dayanak olan ekonomik unsur, gelir fazlasıdır.
Yani kamu elinde birikmiş gelir fazlalığı olmalı ki, o fazlalık bu tür fonlar eliyle değerlendirilsin!
Oysa böyle bir gelir fazlalığı yok! O zaman neden böyle bir fona ihtiyaç duyuldu? Neden tek bir hazinesi olan devletin ikinci bir hazinesi oluşturuldu?
Bilmiyoruz, çünkü Varlık Fonu 16 Ağustos 2016’da, yani 15 Temmuz darbe girişiminde hemen sonra kuruldu ve o ağır gündem nedeniyle de kamuoyunun gündemine hiç gelmedi, tartışılmadı…
Yani Varlık Fonu, Saray ve AKP Hükümeti’nin darbe girişimini fırsat bilerek yaptığı işlerden biriydi…
Dahası, Saray’ın ekonomi başdanışmanı Yiğit Bulut da Varlık Fonu’na yönetici yapılmış durumda!
Yani Varlık Fonu ile devlete paralel ikinci bir hazine kurulmuş ve Yiğit Bulut üzerinden bu hazine Saray’a bağlanmış durumda!
Ve Saray’ın Paralel Hazinesi, Saray’a uygun yöntemlerle “güvenceye” alınmış durumda! Varlık Fonu bünyesindeki şirketler Sayıştay’ın denetimine tabi değil! Ayrıca gelir ve kurumlar vergisinden de muaflar!
Yani denetlenmeyen başkanlık isteyen Saray, şimdiden denetlenmeyen hazine inşa etmiş durumda!
Sırf bu gelişme bile, milletçe başkanlığa hayır dememiz için yeterlidir. Hepimizin birikimi olan kamu mallarının ikinci bir hazineye taşınmaması için başkanlığa hayır demeliyiz!
Milletin birikimi Saray hazinesinde değil devlet hazinesinde, temsilcileri de Saray’da değil TBMM’de olmalıdır!
Mehmet Ali Güller
6 Şubat 2017
AKP’nin Şam karşıtlığı PYD’ye alan açıyor!
Posted in Politika Yazıları on 27/01/2017
Suriye’nin sahadaki müttefikleri İran ve Rusya’dır ama sorunların en uygun çözümü açısından asıl ihtiyaç duyulan müttefik Türkiye’dir.
Tersi de doğrudur. Türkiye Rusya’yla normalleşmesi sayesinde dış politikasında kimi düzeltmeler yapabilmek için yeni bir alan bulmuş, hareket kabiliyeti kazanmıştır ama önündeki stratejik sorunlar bakımından asıl ihtiyaç duyduğu müttefik Suriye’dir.
Özetle, stratejik sorunlar bakımından Türkiye ile Suriye’nin birbirine duyduğu ihtiyaç, başka ülkelere duyduğu ihtiyaçtan çok daha önemli ve acildir.
Neden mi böyle bir giriş yaptık? Şu olguları sıralayarak başlayalım:
GÜNDEMDEKİ AKTÖR: PYD
1) 23-24 Ocak 2017’de Astana’da yapılan Suriye konulu zirve iki nedenle kritik önemdedir:
a) Birincisi AKP ve AKP’nin desteklediği Suriye muhalefeti, belli ölçülerde Suriye karşıtı cepheden ayrıştırılarak Astana’da Esad hükümetiyle masaya oturtulmuştur.
b) İkincisi, Astana Zirvesi, Esad’ın Halep zaferinin ardından Moskova Bildirisi’yle başlayan “barış inşası” sürecinin ilerletilmesi nedeniyle önemlidir.
Artık “Esad’ın dostları” 8 Şubat’ta yapılacak ve ABD ile müttefiklerinin de olacağı Cenevre masasında daha güçlü olacaklar…
Ancak şu ayrıntı önemli: Astana Zirvesi’nde, tıpkı Moskova Bildirisi’ne yansıdığı gibi, Suriye’de mücadele edilecek terör örgütleri IŞİD ve Nusra olarak belirlendi. Yani PYD/YPG yok.
2) Moskova’nın Astana Zirvesi’nde muhaliflere sunduğu anayasa taslağının ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı. Rusya’nın resmi ajanslarından Sputnik’in haberine göre taslakta yukarıdaki bağlamı ilgilendiren iki önemli konu var:
a) Moskova, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin isminin Suriye Cumhuriyeti olmasını öneriyor.
b) Taslakta, Arapça’nın Suriye’nin resmi dili olduğu fakat ülke içerisindeki özerk Kürt yönetim organlarında Arapça ve Kürtçe’nin eşit düzeyde kullanılacağına ilişkin bir madde bulunuyor. (Sputnik, 26.01.2017)
3) Rusya, Suriye sorununun çözümü için yapılan görüşmeler kapsamında PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ve PYD Fransa Temsilcisi Halit İsa‘nın da olduğu PYD heyetini Moskova’ya çağırdı. Heyetle bizzat Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov görüşecek. (Sputnik, 26.01.2017)
4) ABD Başkanı Donald Trump ABD televizyonuna verdiği demeçte “Suriye’de kesinlikle güvenli bölge oluşturacağız” dedi. (Sputnik, 26.01.2017)
Trump’un güvenli gölgesinin PYD için bir korunaklı alan anlamına geldiği herkesin malumu…
5) Erdoğan, Afrika gezisi dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamalar sırasında “El Bab’dan derine gitmemek lazım” dedi! (Sputnik, 27.01.2017)
A PLANI’NIN YOLU
Kuşkusuz bu olgular, her ülkenin ayrı ayrı çıkarlarını ilgilendiren stratejileri açısından taktik girişimlerdir.
Örneğin Moskova açısından Suriye’nin “üniter” bütünlüğü önemlidir ama bu olmadığında elbette Suriye’nin parçalanmasını engellemek için “federal” bütünlüğü esas alan bir B Planı vardır. Ayrıca Moskova açısından Suriye’deki Kürtleri ABD denetiminden çıkarmak oldukça önemlidir. Moskova’nın PYD temasları aynı zamanda Türkiye’yi Suriye’yle anlaşmaya zorlama hedefli taktik girişimdir bir yönüyle. Ve Moskova’nın anayasa taslağında “özerk Kürt yönetimi” önermesi, şu aşamada öncelikle tarafların ne tepki vereceğini görmeyi esas almaktadır.
İşte bu noktada Türkiye ile Suriye’nin “ulusal bütünlüklerinin korunması” açısından birbirine ihtiyaçları stratejik önemdedir. Çünkü diğer aktörleri bir B Planı’na mecbur bırakmadan A Planı’nın uygulanmasını sağlayacak yol Ankara-Şam işbirliğinden geçer.
Ancak Ankara ile Şam’ın işbirliği halinde, Suriye’nin kuzeyindeki kuşak sorunu sorun olmaktan çıkabilecektir.
SARAY’IN İKİLİ OYUNLARI
Fakat Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin bu noktada Moskova’nın çabalarına rağmen ayak sürüdüğü görülmektedir. Şam’la anlaşmanın gecikmesi, Fırat Kalkanı harekatının “maliyetini” de artırmaktadır. El Bab’da şehit sayısı artmaktadır.
Ancak Erdoğan “El Bab’dan derine gitmemek lazım” dediği açıklamasında şunları da söylemektedir: “Rejimle (Esad’la) karşı karşıyayız. Orada Cerablus’ta da biz karşı karşıya kaldık, El Rai’de de, Dabık’ta da kaldık.” (Sputnik, 27.01.2017)
Erdoğan bu göndermeyi, Suriye Ordusu’nun El Bab’ın dibine kadar gelip yerleşmiş olmasına tepkiyle söylemektedir aynı zamanda…
Ancak mesele tam da budur aslında. Ankara ve Şam anlaşmış olsa, Türkiye yukarıdan, Şam aşağıdan bastıracak ve El Bab IŞİD’den daha kolay temizlenecektir. Böylece Türk askeri de daha az riske sokulmuş olacaktır.
Ancak AKP açısından “kara kaplı ajanda” işleri hâlâ tam olarak kapanmamıştır. El Bab IŞİD’den temizlenince kimin olacaktır? Suriye’nin mi, yoksa AKP’nin istediği gibi ÖSO’nun mu? Mesele sadece El Bab’ı IŞİD’den temizlemek olsa, Ankara-Şam işbirliği sağlanır ve El Bab Suriye’ye teslim edilir.
Oysa AKP Hükümeti örneğin Cerablus’ta özel bir polis kuvveti eğitti, donattı ve Cerablus’un kontrolünü bu kuvvete devretti. (Sputnik, 25.01.2017)
Yani Suriye’de ikinci, hatta üçüncü silahlı otoritelerin inşasında rol aldı. Fakat en önemli gerçekliktir: Bir coğrafyada birden fazla silahlı kuvvetin bulunması demek, o coğrafyanın bölünmesi demektir!
Toparlarsak, Suriye’nin kuzeyinde ayrı bir devletçiğin oluşmasının zeminini ortadan kaldırmak Ankara’nın Şam’la işbirliği yapmasından geçmektedir. Ancak Saray, Rusya’yla normalleşmeyi de kullanarak hâlâ ikili oyunlar kurmaya çalışmakta ve kolaylaşmış süreci zorlaştırmaktadır!
Niyet ne olursa olsun, Saray’ın ve AKP Hükümeti’nin Şam karşıtlığının sürmesi, nesnel olarak PYD’ye yarıyor ve bu örgüte alan açıyor, manevra alanı yaratıyor!
Ve zaman daralıyor…
Türkiye’nin bir anayasa değişikliği ile tek adam rejimine dönüşmemesi salt bu nedenle bile yakıcı önemdedir.
Mehmet Ali Güller
27 Ocak 2017
Başkanlık AKP’ye değil, AKP’nin Türkiye’ye tuzağıdır!
Posted in Politika Yazıları on 15/01/2017
Başkanlık girişiminin nasıl engelleneceği, en yakıcı sorun olarak hepimizin önünde duruyor. Ne yapacağız? Nasıl yapacağız? Kimlerle yapacağız?
Önce şu beş saptamayı yapalım:
1) Başkanlık, yasama, yürütme ve yargı erklerini tek adamda toplamaktadır.
2) AKP’nin 2017 anayasası, 1876 tarihli Kanuni Esasi’den daha geridir. Zira 141 yıl önceki anayasada başbakan (sadrazam) vardır, güçlü meclis vardır ve padişah sadece icracıdır! Ancak 2017 anayasasında başbakan yoktur, güçlü meclis yoktur ve başkan sadece icracı (yürütmeci) değil, fiilen yasamanın ve atamaları nedeniyle yargının başıdır.
3) Başkanlık sadece bir hükümet sistemi değişikliği değil, hukuk devleti ve demokrasi gibi en temel değerleri fiilen ortadan kaldırdığı için sonuçta bir rejim değişikliğidir. Rejim değişikliği olduğu da, kimi AKP yetkililerinin anayasa değişiklik paketinin meclisten maddelerinin geçmesini “güle güle Cumhuriyet” diyerek kutlamasından bile bellidir.
4) Başkanlık sistemi, Erdoğan’ın “özel ajandasının” hep en başındaydı. Ancak bunun Türkiye’nin gündemine getirilebilmesi için itiraz edecek kuvvetlerin önce tırpanlanması gerekti. FETÖ’yle birlikte Ergenekon kumpasları kurulması, FETÖ’yle birlikte ulusalcılığın altedilmeye çalışılması, Açılımlar bir yönüyle bunun içindi…
5) Ancak 150 yıllık parlamenter sistem geçmişi olan köklü Türk devletinin rejimini değiştirmek yine de öyle kolay değildi. O nedenle birkaç kez rafa kaldırılmak zorunda kalan başkanlık girişimi son olarak terörle mücadele sürecinde Türkiye’ye dayatıldı. Zira Saraya göre “milli seferberlik” koşullarında Türk milletini “ikna” etmek daha kolay olacaktı. “Lozan hezimettir”, “Misakı Milli’ye göre alınmayan yerler var” gibi çıkışlarla Türk milleti “başkanın” siyasi hedeflerinin arkasına takılacak ve Suriye’de fetih arayışlarıyla başkanlık yolu açılacaktı! Dahası “ya başkanlık ya bölünme” diyerek ayrıca Türk milleti sıtmaya razı edilecekti! Diğer yandan OHAL koşulları da muhalefetin eylemlerine set çekerek süreci iyice rahatlatacaktı!
İşte başkanlık bu içerik ve hedeflerle Saray ve AKP tarafından Türkiye’ye dayatıldı. Dolayısıyla başkanlık dayatmasını “AKP’ye tuzak” diye değerlendirmek gerçekçi değildir. Gerçek, AKP’nin başkanlık dayatmasıyla Türkiye’ye tuzak kurduğudur!
TUZAK NASIL VE KİMLERLE BOZULUR?
MHP desteğiyle başkanlık maddeleri tek tek TBMM’den geçmektedir. HDP “hayır” yerine “boykot” diyerek eski müzakere ortağına karşı elinde bir pazarlık kartı bulundurmaya çalışmaktadır. CHP’nin ise salt TBMM’den yürüttüğü muhalefet, başkanlık girişimini engellemeye yetmemektedir.
Peki o zaman ne yapmalı?
Saray ve AKP’nin başkanlık dayatması, “şirin demokrasi” ile engellenemez: Muhalefetin Saray’a “başkanlığı geri çek” ricası, gazete manşetleri, TV programları, basın açıklamaları, TBMM kürsüsünden karşı konuşmalar başkanlığı engellemez.
Cumhuriyet lafla değil, eylemle korunur!
Tek yol var: Türkiye’nin tüm muhalefeti Atatürk’te birleşerek ve Cumhuriyet şemsiyesi altında yan yana gelerek büyük mitingler düzenlemeli ve kamuoyuna, gerçekte de öyle olduğu gibi, ibrenin “hayır”da olduğunu göstermelidir. (Bunun hızlı yapılabilmesi, TBMM’deki son oylamayı bile etkiler!)
CHP, VP, MHP tabanı, ÖDP, KP, HKP gibi partiler; DİSK, Türk-İş gibi sendikalar; TMMOB, Barolar, Tabipler Birliği gibi meslek kuruluşları; ADD, ÇYDD, CKD gibi demokratik kitle örgütleri; TGB, Fikir Kulüpleri gibi öğrenci örgütleri; aydınlar, sanatçılar, oyuncular, yazarlar, çizerler, gazeteciler; kısacası Cumhuriyet’e su ve ekmek kadar ihtiyaç duyan tüm kesimler, kimi ayrılıkları kenarda tutarak Cumhuriyet şemsiyesi altında toplanmalıdır.
Sarayın ve AKP’nin Türkiye’ye başkanlık tuzağı ancak böyle engellenir!
Mehmet Ali Güller
15 Ocak 2017
ABD’ye Erdoğansız direnmek mümkün değil mi?
Posted in Politika Yazıları on 08/01/2017
Türkiye iki yıldır terör tehdidi altında. Terör bu iki yıl içinde kimi zaman PKK olarak, kimi zaman IŞİD olarak, kimi zaman da FETÖ olarak ülkemizi ve insanlarımızı vurdu…
Ancak gün geçtikçe daha çok kesim terörün arkasındaki esas kuvvetin ABD olduğunu görmeye başladı.
Peki Türkiye bu terör saldırısı dalgalarını nasıl püskürtecek?
‘6 AY SONRA YOK’DAN ‘ERDOĞANSIZ MÜMKÜN DEĞİL’E
Maalesef, bir bölüm muhalefet terörün doğrudan Erdoğan’ı hedef aldığını propaganda ederek, teröre Erdoğan’ı tahkim ederek direnilebileceğini savunmaya başladı!
Öyle ki, “Erdoğan’a karşı olmanın ABD’nin yanında olmak anlamına geldiği” bile iddia edilerek, Erdoğan’a muhalefet edebilmenin önüne ideolojik barikatlar inşa edilmeye çalışılmaktadır.
İş gittikçe “AKP’yi güçlendirerek teröre direnilebilir” noktasına varıyor. Zaten Erdoğan’ın yakın ekibi de aylardır “ya başkanlık ya kaos” tezini propaganda ediyordu!
Burada muhalefet edebilme biçimimiz açısından not alınması ve ders çıkarılması gereken ise şudur: Bugün “Erdoğansız Türkiye mümkün değil” diyerek Erdoğan’ın tahkim edildiği sürece, “Erdoğan 6 ay sonra zaten yok” denile denile gelinmiştir. Erdoğan 6 ay sonra olmayacağı için de ona muhalefet etmek askıya alınmış, tirkeşdeki bütün oklar hep başka hedeflere atılmıştır. Tüm bunlar olduktan sonra da “ama Erdoğan’ın yerine zaten kimi koyacaksın ki” denilerek, muhalefetin siyasetteki varlık nedeni yok sayılmıştır!
Sonuç? Erdoğan 28’inci 6 aydır iktidardadır, son iki yılda önce cumhurbaşkanı olmuştur , şimdi de başkanlığı zorlamaktadır! Dahası bu 28 kez geçen 6 ay içinde Cumhuriyet’in hemen her kurumu tarumar edilmiştir! Neredeyse Cumhuriyet’ten geriye bir şey kalmamıştır!
TERÖRÜN ZEMİN BULMASINDA AKP’NİN SORUMLULUĞU
Şimdi bu noktada ancak Erdoğan’la ABD’ye direnilebileceğini savunmak, meseleye tarihsel ve bütünlüklü bakmamaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü yukarıda saydığımız üç terör örgütü de bir şekilde iktidarla ilişkilidir:
PKK, AKP’nin Açılımı ile palazlanmış, AKP’nin göz yumması ile hendek kazmış, şehirlere silah depolamıştır.
FETÖ AKP’nin sayesinde paralel bir devlet haline gelmiştir. AKP ise FETÖ’nün operasyonel gücü sayesinde Cumhuriyeti ve devleti tasfiye etmiştir.
IŞİD, AKP Hükümetinin Esad’ı yıkma hedefi zemininde büyümüş ve bölgesel bir tehdit haline gelmiştir; AKP’nin Esad’ı devirmek için desteklediği örgütler zaman içinde IŞİD’e katılarak bu örgütü büyütmüştür. Örneğin IŞİD’liler AKP’nin göz yummasıyla Türkiye’de devlet hastanelerinde tedavi olabilmiştir vs.
Dahası AKP Hükümeti terörün arkasındaki asıl isim olan ABD’nin BOP eşbaşkanlığını yapmıştır yıllarca…
Şimdi tün bu süreci tarihselliğinden çıkarıp, anın fotoğrafını çekerek “ama ABD Erdoğan’ı hedef alıyor” diyerek Erdoğancılık yapmak, bilimsel değildir! Çükü Erdoğan problemin kaynağıdır ve problemin kaynağı probleme çözüm olamaz!
TÜRKİYE’NİN ZAYIF KARNI: AKP
Kaldı ki Erdoğan hiç de ABD tarafından hedef alınıyormuş gibi davranmamaktadır, ona göre konumlanmamaktadır. Hâlâ Washington’a “PKK’yi değil, bizi seç” diyerek pazarlık aramakta, hâlâ Washington’a Rakka’da ortak operasyon önermektedir. Rusya’yla yakınlaşmayı, ABD’yle pazarlığında bir koz haline getirmeye çalışmaktadır.
Türkiye, sırf bu nedenle bile Erdoğan’la ABD saldırısını en az maliyetle püskürtemez; elbette eninde sonunda püskürtür ama maliyet artmış, fazla bedel ödenmiş olur!
Yakın tarihimiz derslerle doludur. ABD daha önce de Türkiye’yi hedef aldı, terörle “hizaya getirmeye” çalıştı. Örneğin Türkiye’nin bugünkü Fırat Kalkanı’na benzer Çelik Harekatı’nı engelleyebilmek için Gazi provokasyonunu yaptı. Örneğin Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i katletti. Örneğin Muavenet Zırhlı’sını vurdu.
Fakat hiçbir zaman ABD şimdiki gibi iki yıldır kesintisiz terör saldırısı yapamadı? Neden? Çünkü Türkiye’de hiçbir iktidar bugünkü iktidar kadar ABD’yle ilişkilerinde Türkiye’nin zayıf karnı olmamıştı! Özal, hatta Çiller bile…
Bu Amerikancı isimlere rağmen Türkiye ABD’nin terör tehdidini savuşturabiliyordu. Ancak AKP iktidarı geçmiş bağları, özel ilişkileri nedeniyle o kadar “zayıf karın” halinde ki, ABD rahatça at oynatabilmektedir! Üstelik dünya çapında kuvvet kaybederken…
İşte tek başına bu gerçek bile “Türkiye ancak Erdoğan’la ABD saldırısını püskürtür” tezinin ne kadar yanlış olduğunu ortaya koymaya yetmektedir!
Bagajında BOP eşbaşkanlığı, 2 sayfalık 9 maddelik anlaşma, Müslüman katleden ABD askerinin sağlığına duacı olma mektubu, Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmek için Pentagon’dan ricacı olma mektubu gibi yığınla yük taşıyan bir iktidarın ABD saldırısını daha az maliyetle püskürtme şansı yoktur!
Olmadığı da iki yıldır görülmektedir. İki yıldır ödenen bedel ve maliyet oldukça ağırdır!
TURNUSOL KAĞIDI: 4 MADDELİ ACİL EYLEM PLANI
Sürece Erdoğan’la bütünlüklü direnilemeyeceği, her şey bir yana, sırf 15 Temmuz’dan bu yana yaptıkları nedeniyle bile görülmektedir. Çünkü Erdoğan bu süreçte fırsat bu fırsat diyerek Cumhuriyet’ten geride kalanlarla da hesaplaşmakta, laiklikten kalanları da tırpanlamakta, dahası başkanlık ile rejimi değiştirmeye çalışmaktadır.
Yani “vatan, millet, Sakarya” diyerek muhalefetten “teröre karşı birlik, beraberlik” isteyen iktidar, tersine bu yaptıklarıyla gerçekte birliği kendisi torpillemektedir. Dahası toplumun yarısından fazlasının karşı çıktığı başkanlığı bile, “teröre karşı birlik” rüzgarını kullanarak TBMM’den geçirmeye çabalamaktadır.
Kısacası, Erdoğan milletin birliğini değil, tersine kendi konumunun tahkimatı peşindedir. Milletin birliğini düşünen, hiç değilse, başkanlık ısrarından vazgeçer!
Sonuç olarak başlıktaki “ABD’ye Erdoğansız direnmek mümkün değil mi?” sorusuna gelirsek, yanıtımız şu olacaktır: Tersine, Türkiye AKP nedeniyle, AKP’nin ABD’yle özel ilişkisi nedeniyle bu bedelleri ödemektedir!
Mesele yalındır. ABD’yle/terörle mücadelenin acil eylem planı bellidir:
1) Başkanlık girişimi terkedilmeli!
2) Cumhuriyet kurumları yeniden inşa edilmeli ve devlet/toplumsal ilişkilerimizde yeniden laiklik esas alınmalı!
3) Şam’la hızla anlaşmaya varılmalı!
4) İncirlik’i kapatma yolunda 22 Temmuz 2015 tarihli İncirlik Mutabakatı yırtılmalı.
Öncelikli ihtiyaç olan bu dört madde, ABD’ye karşı “bütünlüklü” direnilip direnilmediğinin de turnusol kağıdıdır!
Bitirirken şunu söyleyelim: “AKP’siz olmaz, Erdoğansız mümkün değil” diye bir sızlanma, bırakın Türkiye’yi, çok daha geri demokrasilerde bile muhalefetin dile getirebileceği bir argüman değildir! Muhalefet iktidarı indirmek ve iktidar olmak için vardır!
İktidar olma hedefi olduktan sonra, mutlaka ya bir yol bulunur, ya da bir yol açılır!
Son olarak şu notumuzu da düşelim: Devrimci bir muhalefet sırf dışarıda ABD’yle karşı karşıya geliyor diye içeride Cumhuriyet’i yıkan bir iktidara tam destek vermez! Devrimci muhalefet zaten her koşulda ABD’yle karşı karşıyadır, ülkesi için her zaman görev başındadır…
Mehmet Ali Güller
8 Ocak 2017
Terörün kaynağı ve panzehri
Posted in Politika Yazıları on 02/01/2017
Her terör saldırısından sonra toplanan güvenlik zirvelerinde acaba neler konuşuluyor? Örneğin bilançosu ağırlaşan PKK ve IŞİD terör saldırılarının nedeni doğru saptanabiliyor mu?
Yoksa hükümet yandaşı yayınlara yansıdığı gibi “terörle mücadele edildiği için terör saldırılarıyla karşı karşıya kalınıyor” gibi yavan bir saptama orada da geçerli mi?
Olgulara baktığımızda, maalesef böyle görünüyor: Taktik düzlemde kimi olumlu adımlar atılıyor ama stratejik düzlemde hâlâ yapılması gereken yapılmıyor! Nedir o yapılması gereken, anlatalım.
ABD’NİN KULLANIŞLI ALETLERİ: PKK-IŞİD
Öncelikle terörün kaynağını doğru saptamalıyız. Elbette bombayı patlatan el kimi zaman PKK, kimiz zaman da IŞİD’dir ama terörün kaynağı ABD’dir!
PKK’nin ABD’nin doğrudan aleti olduğu konusunda kimsenin şüphesi yok. Kaldı ki ABD yetkilileri açık açık örgütü “kara gücüm” diye niteliyorlar. PKK yöneticileri de hem ABD’den yardım aldıklarını gizlemiyorlar hem de ABD emperyalizmiyle birlikte hareket ettiklerini…
Fakat ABD ile IŞİD ilişkisi geniş kesimde, hatta devletin sinir merkezlerinde doğru anlaşılmamış durumda. Öyle ki, Kobani’de IŞİD ile PKK çatışırken, “düşmanımın düşmanı dostumdur” kaba yaklaşımı ile Türk devlet aklı IŞİD’i kendi cephesinde bir kuvvet gibi bile gördü! Ve o akıl nedeniyle IŞİD “öfkeli çocuklar” şeklinde nitelendi, yaralanan IŞİD’lilerin Türkiye’deki devlet hastanelerinde tedavi edilmesi sağlandı, devletin resmi haber ajansı IŞİD işgali altındaki kentlerden “halk çok memnun” propaganda haberleri yaptı.
ABD ile IŞİD ilişkisini şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: IŞİD’i bir nehir gibi düşünürsek, ABD’nin rolü burada nehrin istediği yere akmasını sağlamak için arklar oluşturmaktır.
Bağdadi’nin IŞİD’in liderliğine gelmesi için önünün açılmasından, Musul’un işgaline yol verilmesi gibi pek çok olgu bu ark açma işlerindendir. Daha geniş bilgi için “IŞİD: Kara Terör” kitabımızı okumanızı öneririm.
TÜRKİYE’NİN ZAYIF KARNI: AKP
Ancak terörün kaynağını doğru saptamak da yetmiyor, o saptamaya göre tavır almak gerekiyor!
ABD’nin bölgeye dair ana stratejisi Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji koridoru kurmak olduğu için, Türkiye ABD’nin hedefidir. Zira o koridorun bir bölümü Türk topraklarından geçmektedir! Fakat aynı zamanda Türkiye ABD’nin “müttefikidir”, NATO üyesidir, Atlantik Kampı’ndadır…
Türkiye ABD’nin “hem hedefi hem de müttefiki” olarak uzunca bir süredir götürülen ilişkiyi artık taşıyamayacak noktaya gelmiştir. Konu, bu ilişkiye Türkiye’den zaman zaman yapılan itirazları baskılamak için Muavenet Zırhlısı’nı vurmak ya da Türk askerinin başına çuval geçirmek gibi “sopaları” çoktan aşmıştır!
Fakat Türkiye’nin zayıf karnı, hükümetidir! 2002’de ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olarak iktidara gelmiş bir iktidarın Türkiye’ye doğru bir tavır aldırması mümkün olmamaktadır…
AKP’NİN SORUMLULUĞU
Yeri gelmişken belirtelim: Terörün kaynağı ABD olmakla birlikte, ABD’nin kolayca at oynatabilmesinin sorumlusu da AKP hükümetidir!
Örneğin AKP Hükümeti sırf PKK ile müzakere yürütüyor diye örgütün şehirlere silah yığmasına göz yummasaydı, örgütün büyümesine seyirci kalmasaydı, şu an bu ağır maliyetler ödenmiyor olacaktı!
Örneğin AKP Hükümeti “Esad’ı yıkma hedefi” ile Suriye’de teröre destek vermeseydi, Bosna’dan Sincian-Uygur bölgesine kadar dünyanın pek çok yerindeki saha deneyimi olan teröristlerin Türkiye sınırından Suriye’ye geçişine göz yummasaydı, şu an bu ağır maliyetler ödenmiyor olacaktı!
AKP Hükümeti’nin Esad’a karşı desteklediği pek çok terörist örgütün militanlarıyla birlikte geride kalan son 3 yıl içinde IŞİD saflarına katıldığı bilinmektedir.
Yine AKP Hükümeti’nin sırf Esad karşıtı cepheye çekmek için PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin özerklik girişimlerine sessiz kalması, PYD lideri Salih Müslim’in Ankara’da ağırlanarak ÖSO’yla birlikte hareket etmesi karşılığında kantonlarına evet denmesi, şimdi ödenmekte olan maliyetleri artırmıştır!
Dahası, AKP Hükümeti Suriye için terörist bir örgüt olan ÖSO’yla hâlâ birlikte iş tutmaktadır! Düne kadar Halep’te iş tuttuğu Nusra’nın da bugünlerde dönüp Türkiye’yi vurmaya kalkması ihtimal dahilindedir!
Kısacası AKP Hükümeti bugün yaşanan problemlerin aynı zamanda kaynağı olmuştur; terör ihraç ettiği için terör ithal etmek zorunda kalmıştır!
Ve Türkiye’nin şansızlığı da, mevcut siyasal tablo nedeniyle problemin kaynağından probleme çözüm bulmasını beklemek zorunda kalıyor olmasıdır!
ABD’NİN AVANTAJI: “SİYASAL İSLAMCI” ZEMİN
Yukarıdaki saptamayla birlikte şu gerçeği de dikkate almak zorundayız: Son Reina saldırısıyla birlikte bilançonun ağırlaştığı terör saldırılarında ABD’nin kullanışlı aletleri görev yapmaktaysa da, terör örgütlerine avantaj sağlayan ise siyasal İslamcılık kaynaklı siyasal iklimdir, zemindir!
Rus Büyükelçisi Karlov suikastı ile Halep yenilgisi nedeniyle İran ve Rusya büyükelçiliklerinin hedef alınmasının arasındaki bağ gibi, kimi tarikatların noel üzerinden yeni yılı hedef almasıyla Reina katliamı arasında bir bağ vardır! Her iki olayda da bir hafta yoğun süren kışkırtıcı faaliyetler yapılmıştır!
Elbette IŞİD militanı o kışkırtmalardan etkilenerek Renia’ya saldırmamıştır ancak mesele bu terör örgütlerinin işte bu kışkırtıcı zeminde taban bulabiliyor olmasıdır!
IŞİD’e sempatinin yüzde 8’ler mertebesinde olduğu Türkiye anketleri, işte bu zeminin ve siyasal iklimin sonucudur!
IŞİD’in daha düne kadar İstanbul’un göbeğinde “transfer ofisleri” açabilmesi, Ankara Hacıbayram’dan, Kocaeli Dilovası’ndan Suriye’ye konvoylar götürebilmesi, Adıyaman merkezli örgütlenebilmesi işte bu siyasal iklimin sayesindedir!
TERÖRÜN PANZEHRİ: EMPERYALİZME KARŞI BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ
Tamam terörün kaynağı doğru saptandı, o saptamaya göre de tavır alındı…
Peki yeterli mi? Hayır, bir de buna uygun olarak konumlanmak ihtiyacı var! Açalım:
ABD’nin “Basra’dan Doğru Akdeniz’e uzanan enerji koridoru” hedefi sadece Türkiye’yi değil, İran, Irak ve Suriye’yi de doğrudan etkiliyor.
Nitekim ABD öncelikle iki Irak işgaliyle o koridorun merkezini inşa etti: Barzanistan!
5 yıldır süren Suriye operasyonu da işte o merkezin batı kanadını oluşturma girişimidir. Eğer başarılı olunabilseydi, sıra Türkiye ve İran’a da gelecekti. Yani direnen Esad, gerçekte kendi ülkesi kadar, komşuları için de direnmiş oldu!
Bu noktada şu parantezi de açalım: Türkiye’nin hem Irak’ta hem de Suriye’de ABD’yle birlikte hareket etmesi, kendisini hedef alan o büyük projeye taşeronluk yapmasını sağlamıştır!
Bu yanlışlık hâlâ da sürmektedir: Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki koridor girişimine itiraz etmekte ama Irak’ın kuzeyindeki koridorla, hem de Bağdat’a karşı işbirliği yapmaktadır!
Mesele, bütünlüklü ve toplu bir karşı çıkışı gerektirmektedir! Türkiye Suriye’deki koridora karşı çıkıp Irak’takine evet diyemez. İran Suriye’deki koridora karşı çıkıp, Türkiye’de koridor inşasında görev alacak yapılarla işbirliği yapamaz vs.
Özetle ABD’nin hedefindeki dört komşu ülke olan Türkiye, İran, Irak ve Suriye, ABD’nin hedefine karşı topluca hareket etmek zorundadır. Geçmiş yıllarda yapılan “komşunun teröristini komşuya karşı bir istikrarsızlık silahı olarak destekleme” yanlışlıkları artık bir son bulmalıdır. Dört devlet de bu konuda sabıkalıdır ve o nedenle o defterler hep birlikte kapatılmalıdır.
AKP TERÖRLE MÜCADELENİN MALİYETİNİ BÜYÜTÜYOR
ABD’nin “Basra’dan Doğru Akdeniz’e uzanan enerji koridoru” hedefi, o koridorun üzerinde yaşayan Kürtler nedeniyle, aynı zamanda bir Kürt Koridoru işlevi taşımaktadır ama gerçekte Amerikan Koridoru’dur.
Diğer yandan İsrail’in güvenliği için stratejik önemde olduğu için, aynı zamanda bir İsrail Koridoru’dur ve bu nedenle Tek Aviv “Kürdistan’ın bağımsızlığını ilk ben onaylarım” ilanları yapmaktadır.
Koridorun bu coğrafi şartları nedeniyle ABD çok uzun süredir bu dört ülkeye karşı “Kürt kartı” kullanmaktadır. Dün Irak’ta kullandı ve başarı sağladı, dün İran’da kullanmaya çalıştı ama başarı sağlayamadı, dün ve bugün Türkiye’de o kartı kullanıyor ve belli ölçülerde başarı elde etti. 5 yıldır da o kartı Suriye’de kullanıyor!
Kısacası Kürt kartı emperyalizm tarafından dört ülkeye karşı “ayrılıkçılık ve bölücülük” temelinde kullanılmaktadır. ABD’nin bu kartı bu kadar rahat kullanabilmesinin nedeni de dört ülkenin birbirlerine karşıtlıklarıdır. Dört ülkenin birbirine düşmanlığı, ABD’nin bölgeye tekrar tekrar müdahale edebilmesine zemin yaratmıştır.
İşte bu dört ülke terörün kaynağına karşı doğru konumlanıp işbirliği yaparak, emperyalizmin elindeki kartı hızla alabilecektir. Ve emperyalizmin elinde “bölme” niteliği taşıyan o kart, bölge ülkelerinin arasında “yapıştırıcı” görevi görecektir. Dört ülkede de yaşayan Kürt halkı, dört ülkenin bölgesel işbirliğinin yapıştırıcısı, çimentosu işlevi görecektir.
Bu perspektifin dışındaki her bakış, dört ülkeye zarar verir, emperyalizme yarar getirir!
Kaldı ki ABD’nin Suriye’de yenilmesi, Rusya’nın ABD’ye karşı Ukrayna ve Suriye’de silahlı şekilde konumlanması, Çin’in ekonomik bir güç olarak ABD’yi sıkıştırması, dört ülkeye manevra alanı yaratmakta ve yukarıda özetlediğimiz perspektifin hayata geçebilmesinin yollarını kolaylaştırmaktadır.
Geride tek ama önemli bir problem kalmaktadır: AKP Hükümeti…
AKP’nin doğru konumlanmak yerine, yani önce ve hızla Şam’la anlaşıp, sonra bölgesel bir ittifak inşa etmek yerine, Atlantik ve Avrasya cephelerini birbirlerine karşı kullanma “kurnazlığı” ile hareket etmesi ve bunu içeride başkanlık hedefine dönüştürmeye çalışması, terörle mücadelenin maliyetini büyütmektedir!
Öncelikle çözmemiz gereken sorun işte budur!
Mehmet Ali Güller
2 Ocak 2017