Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
Erdoğan’ın ‘kanlı mı, kansız mı’ tehdidi
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/03/2015
Kabataş yalanı konusundaki “arsız” ısrarlar ile Erdoğan‘ın “400 vekil verin, bu iş huzur içinde çözülsün” mesajı arasında tehlikeli bir bağ var.
Erdoğan, ustasının “kanlı mı olacak, kansız mı” sözünü çağrıştıran bu mesajla, “yeni anayasa ve başkanlık” için her yolu mübah gördüğünü ilan etmektedir.
TACİZ YOK, KIŞKIRTMA VAR
Kabataş yalanı neydi? Yalan olmasının ötesinde, başbakanlık katından yapılan “halkı birbirine karşı kışkırtma” hamlesiydi. Muhafazakarlar, “türbanlı bacılarını döven, üstüne işeyen, üstü çıplak, deri pantolonlu” laiklere karşı açık açık kışkırtılmıştı!
O gün bir sonuç alamadılar, çünkü bu ülkenin insanlarının büyük çoğunluğunu bu yalana inandıramadılar. Ama “görüntüyü izledim, çok kötüydü” diyen yandaş gazeteciler ile “görüntü elimizde, bu cuma yayınlayacağız” diyen AKP yöneticileri, tarihe kirli bir özgeçmiş bırakmış oldular.
Haftalar, aylar geçti ve o görüntüler hiç ortaya çıkmadı. Tersine, gelinin tacizin t’sine bile uğramadığını gösteren kayıtlar bulundu.
’52 SANİYELİK’ PALAVRA
Konu şimdi yeniden gündeme geldi. Anlaşılan 7 Haziran anketleri iyi değil ve Erdoğan‘ın türban üzerinden siyaset yapmaya, toplumu kutuplaştırarak partisinin oylarını tahkim etmeye ihtiyacı var!
13 kişilik “diliniz KABA, vicdannız TAŞ” müsameresinin nedeni, Erdoğan‘ın bu ihtiyacıdır. Sadece bu mu? “MOBESE kayıtları yok”, “paralel polisler kameraları kapattı” gibi Ergenekon tertibinden kalma algı operasyonu yalanlarına başvurdular.
Oysa sırf Erdoğan‘a malzeme sağlayabilmek için İstanbul Emniyet Müdürlüğü kendini bu işe adamış, onlarca kameradan elde edilen binlerce dakikalık görüntüleri izlemiş, onlarca bölge esnafıyla konuşmuş ama tacizin t’sine rastlamamıştı.
Bu raporlar ortaya çıkınca ne mi yaptlar? “52 saniyelik taciz kanıtı” diye iki fotoğrafı yan yana koyup manşet yaptılar: 52 saniye önce kalabalık bir grup gelinin olduğu kaldırımda, gelinin olduğu yöne doğru yürüyordu ve 52 saniye sonra kalabalık bir grup gelinin olduğu kaldırımda, gelinin bulunduğu noktayı geçmiş olarak yürüyordu.
Taciz? Yine yoktu. Yapa yapa “yine FOTO, yine ŞOP” yapmışlardı!
Bugünün Kabataş yalancıları, dünün de “Arınç’a suikast” yalancılarıydı… O gün de “subay yakalanınca suikast krokisini ağzına attı” dediler, “ağzından çıkarılan kroki Arınç’ın evi” dediler…
Ne oldu peki? O yalan da çöktü: 6 yıl sonra, “Arınç’ın evi” denilen kroki “bilgisayar tamircisinin adresi” çıktı! Oysa bunun yalan olduğu ilk andan beri biliniyordu. Krokideki adresin Arınç‘ın evine mi, yoksa askerlerin ifadelerinde belirttiği gibi bilgisayar tamircisinin dükkanına mı ait olduğu hemen anlaşılamaz mıydı?
KİRDEN ARINMA TAKVİMİ: 7 HAZİRAN
Gelelim en başta kurduğumuz tehlikeli bağa. Normalde bir devlet adamı, varsa bile böyle bir taciz, bunun halkı karşıya getirmemesi için önlem alırdı. Erdoğan ise bırakın önlemi, tersine bir yalan üzerinden siyaset inşa ediyor!
Bu kadar açık bir yalanı savunan birinin “400 vekil verin, bu iş huzur içinde çözülsün” mesajı, sıradan bir mesaj değildir ve öncelikle tehdittir! Kara ajandadaki hedefler ve görevler için daha nelere bile başvurabileceklerinin ifadesidir!
Hep söyledik: Ergenekon tertipleri salt bir F Tipi operasyon değildi, birlikte yaptılar ve sonuçlarından asıl kendileri yararlandı. Daha önce çıkardıkları MİT Kanunu ve bugün çıkarmaya çalıştıları İç Güvenlik Paketi’ne bakılırsa, yöntemde kendilerini de aşmaktadırlar!
Dinlemeyi yargı kararına bile gerek bırakmayan bu yeni düzenlemeyle, Ergenekon tertiplerini bile yaya bırakırlar! El koydukları ama “yokettiklerini” açıklamadıkları kasetler ve montajlanmış tapeler, zaten kullanılmayı beklemektedir!
Ve Kabataş yalanı, her yola başvurabileceklerini göstermektedir. Çünkü 400 vekil hayaldir ve güç kaybetmektedirler!
7 Haziran o nedenle, Kabataş yalanı türü kirlerden arınmanın takvimi ve fırsatıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Mart 2015
Fidan Erdoğan’a rağmen aday olamadı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/03/2015
MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın istifa edip AKP’den milletvekili aday adayı olmasını, biz de bu köşede “Erdoğan’dan onaylı” diye yorumlamıştık. Çünkü Fidan çok özel bir isimdi ve Erdoğan‘ın da özellikle belirttiği gibi onun sır küpüydü. O nedenle vurguladık: Fidan Erdoğan‘a rağmen aday olamaz, olduğuna göre Erdoğan‘dan onaylıdır.
Fakat Erdoğan Fidan‘ın adaylığına karşı çıktığını açıkladı ve biz de yanılmış olduk. Sadece biz mi, AKP’nin medyadaki sözcüleri de yanıldı. Fidan‘ın adaylığını kutlayanlar, Erdoğan‘ın karşı çıktığı anlaşılınca kutlama mesajlarını geri çektiler!
Ancak en sonunda Fidan milletvekili aday adaylığından vazgeçti ve tezimizin “Fidan Erdoğan’a rağmen aday olamaz” kısmı geçerlilik kazanmış oldu.
VAATLE KANDIRILAN MİT’İ NASIL YÖNETİR?
Meselenin bu yönüne dikkat çekmemiz şundandır: Fidan’ın adaylığı konusu başbakanlık ile saray arasında bir çarpışmaya dönüşmüştür ama sorun Erdoğan ile Davutoğlu’nun “anlaşmasıyla” değil, Erdoğan ile Fidan’ın Medine’de gizli buluşmasıyla aşılmıştır!
Bu, bundan sonraki süreci analiz edebilmek bakımından önemlidir.
Tabii şu sorularla birlikte…
Erdoğan Fidan‘ın adaylığına karşı çıkarken çok önemli bir şey söylemişti: “Fidan’a belki bazı vaatler var.”
O zaman pek üzerinde durulmadı ama Erdoğan‘ın bu cümleyi laf olsun diye kurmadığını varsayarak artık şu soruyu sormalıyız: Fidan‘a kim, ne vaatlerde bulundu da, Fidan Erdoğan‘a rağmen milletvekili olmaya kalktı? Koskoca MİT Müsteşarı hangi vaatlere kanmış olabilir?
Ve Fidan yeniden MİT Müsteşarı olarak görevlendirildiğine göre, şunu da eklemeliyiz: Vaatlerle kandırılabilen birinin MİT’i yönetmesine nasıl izin verilir?
SIR KÜPLÜK İŞLER
Öte yandan MİT Müsteşarlığı’na yeni bir isim belirlenemediği için başbakan ile cumhurbaşkanının anlaştığı ve Fidan‘ın bu nedenle adaylığını geri çektiği belirtiliyor.
Bu durumda da şu soruyu sormalıyız: Koca memlekette Fidan dışında bu kurumu yönetecek tek bir kişi yok mu? Fidan bunca yıldır kurumu yönetebilecek birini içeride yetiştirmeyi becerememiş midir? Şahıslara mecbur kurum, kurum mudur?
İşte meselenin bam teli burasıdır ve Fidan‘ın“sır küpü” olmasıyla ilgilidir!
Evet, Fidan istihbarat kurumunun başı değil, gerçekte Erdoğan’ın “özel işler memuru” olduğu için bu tablo yaşanmıştır. Sır niteliği taşıyan işlere devam edilecekse, MİT’in başında Fidan olmalıdır, herhangi biri değil!
DEVLETİN İFLAS TABLOSU
Aslında olay neresinden tutarsanız tutun, tam bir rezalettir ve devleti devlet olmaktan ne derece çıkardıklarını göstermektedir:
MİT Müsteşarı istifa edip iktidar partisinden milletvekili aday adayı oluyor, hatta ön seçimlere girip ilk sırayı kazanıyor. Cumhurbaşkanı itiraz ediyor, başbakan itirazı dinlemiyor. Cumhurbaşkanı “atanacak yeni müsteşarı onaylamam” mesajı veriyor. MİT müsteşarlığı vekaleten yönetiliyor. Sonra cumhurbaşkanı ile MİT Müsteşarı yurtdışında buluşuyor ve MİT Müsteşarı dönüşte “adaylıktan çekildim” diyor!
MİT Müsteşarı’ndan boşalan koltuğa da yine eski MİT Müsteşarı atanıyor!
Bu tablo, herşeyden önemlisi bir iflasın tablosudur!
FİDAN OLAYININ SONUÇLARI
Bu tabloyu değiştirmek isteyenler için ise elde şu sonuçlar vardır:
1) Erdoğan Fidan‘ın adaylığını engelleyerek hâlâ esas belirleyici kuvvet olduğunu göstermiştir.
2) Erdoğan‘ın üstünün çizildiği, Erdoğansız AKP seçeneğinin hayata geçirileceği iddiaları doğru değildir.
3) Ancak Davutoğlu-Arınç-Babacan cephesi ile Erdoğan arasındaki sorunlar ve mücadele sürmektedir. Erdoğan esas belirleyen de olsa, artık herşeyi belirleyememektedir.
4) Bu tabloya bel bağlamadan fakat bu tablodan yararlanarak Erdoğan‘ın yeni anayasa ve başkanlık sistemi hamlesini önlemek mümkündür.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mart 2015
Aydınlıkçıların süvarisi: Mahmut Şen
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 11/03/2015
Hani bilimsel bir kanun vardır ya, “madde boşluk kabul etmez” diye… İşte Mahmut Şen bu kanundaki maddenin cisimleşmiş ve Aydınlıkçı olmuş halidir.
Nerede bir boşluk görse, oraya koşar, o işi omuzlar, sırtlar…
O işe koşarken de hiç “acaba yapabilir miyim” diye düşünmez, tereddüt etmez, “yapabilediğim kadarı,hiç yapılmamasından daha iyidir” der ve o boşluğu doldurur, o işi yapar!
İşte bu özellik “yeni insanın” ilk filizine bir örnektir… Mahmut Şen yeni insanın ilk filizlerindendi ve geleceğin fidanlarının öncüsüydü…
SUNUCU YOKSA MAHMUT VAR!
Bu özelliğin nasıl bir erdem olduğunu anlatabilmek için anlatmalıyım: Ulusal Kanal’ı kurduğumuz zamanlardı. Gece binada güvenlikçiydim Mahmut‘la birlikte ve aynı zamanda binada birlikte yaşıyorduk..
Partimizin, gazetemizin, televizyonumuzun olduğu bina, evimizdi, karagahımızdı, kalemizdi…
Sabahları da saat 07.00-09.00 arasında gazeteleri sunma programı yapıyordum. Bir gün gazeteleri sunduktan sonra anahtarını alıp partimizin emekçilerinden Şinasi Gökçe‘ye gittim; duş alacak, iki parça da çamaşır yıkayıp televizyona dönecektim.
Çamaşırları beklerken, duşun da rehavetiyle uyumuşum. Kalktığımda üç saat geçmişti. Hemen toplarlanıp televizyona koştum.
Binaya girdiğim anda herkes nerede kaldığımı sordu. Meğer ben üç saat değil, aslında 27 saat uyumuşum!
Şinasi Gökçe ve ev arkadaşları gece gelip eve girememiş, Yayın Koordinatörümüz Işık Soner Perinçek öyle çok çaldırmış ki, telefonumun şarjı bitmiş…
Fakat asıl bombayı Genel Yayın Yönetmenimiz Ferit İlsever‘in yanına çıkınca öğrendim. Meğer ben gelemeyince, ekranda boşluk olmasın diye Mahmut Şen gazeteleri alıp stüdyoya girmiş ve programı sunmuş!
SÖZLÜĞÜNDE ‘YAPILAMAZ’ YOKTU
Bakınız, bu sıradan bir olay değildir ve ancak o yukarıda anlatmaya çalıştığımız yeni insan tipinin ilk filizlerine ait bir erdem örneğidir, sorumluluk bilincidir.
Çünkü Mahmut Şen programcı değildir, sunucu değildir, televizyona hiç çıkmamıştır ama boşluğu görünce tüm bunları hiçe sayıp ekrana çıkabilmiştir!
Hiçbir televizyonunda yaşanamayacak böyle bir olayı anlayabilmek kolay değildir. Mahmut Şen, yeni insan tipinin o ilk filizi olarak, “yapabilir miyim” diye hiç düşünmemiş ve ekranın boş kalmasındansa, yapmaya başlamın ve yapılabildiği kadarını yapmanın o büyük davranış biçimini sergilemiştir bize…
Sözlüğünde “yapılamaz” kelimesi bulunmayan örnek devrimciydi!
EMEKÇİ DAMARIMIZDI
Bu öyle bir örnektir ki, Aydınlıkçıların kaptanı olan Ferit ağabey Mahmut Şen‘in bu davranışını her Ulusal Kanal Gönüllüleri yemeğinde, her Ulusal Kanal kuruluş yıldönümü töreninde anlatır… Anlayabilelim diye döne döne anlatır…
Mahmut Şen‘i Aydınlık’ın, Ulusal Kanal’ın ve Vatan Partisi’nin önünden dün uğurlarken de, Ferit ağabey işte bu örneği anlattı…
Çünkü bu örnek, bizim ışığımızdır; partimizin emekçi damarının kuvvetine işaret etmektedir, nereden nereye geldiğimizi göstermektedir.
Ve daha önemlisi kurulmakta olan yarınların habercisidir!
GÜLE GÜLE CAN ARKADAŞIM
Mahmut Şen sıradan bir insan değildi, sıradışıydı…
Zalime karşı hançer olurdu, mazluma karşı gül yaprağı…
Ezene karşı dik dururdu, cesaretle ayağa kalkardı, mert ve yiğitçe karşı çıkardı ama ezilenin gözyaşına mendil olurdu…
Aydınlıkçıların süvarisiydi, Partimizin fedaisiydi…
O güzel Aydınlıkçı, dün o güzel atına binip gitti…
Güle güle can kardeşim, güle güle can arkadaşım…
Güle güle yoldaşım…
Anıların mücadelemize ışık tutacak…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Mart 2015
Ya Gül asıl Erdoğan’ın silahıysa?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/03/2015
Abdullah Gül‘ün adaylığının istenip istenmediği, en az Hakan Fidan olayı kadar karışıktır.
Hakim görüş şu: AKP’de, Davutoğlu yönetiminde büyük bir Erdoğan rahatsızlığı var ve bu ekip Gül‘ün milletvekili adaylığını savunarak Erdoğan‘a karşı cephe kuruyor.
Peki öyle mi? İnceleyelim.
AKP’DE ERDOĞAN RAHATSIZLIĞI
Konuyu aydınlatabilmek için önce AKP’de gerçekten bir Erdoğan rahatsızlığı var mı, yok mu, ona bakalım.
Evet, AKP’de bir Erdoğan rahatsızlığı olduğu görülüyor. Davutoğlu, Arınç, Babacan başta olmak üzere kimi AKP’liler bu rahatsızlığı açık açık ifade etti. Hatta daha önce de bu köşede ayrıntılı incelediğimiz gibi, olay bir rahatsızlığı da aşmış ve “faiz, yolsuzluk, dış politika ve başkanlık sistemi” ana başlıkları altında yaşanan bir çarpışmaya dönmüş durumda.
Meselenin temelinde ise şu var: 7 Haziran’dan sonra Türkiye’yi kim yönetecek? Ya başbakan cumhurbaşkanını başkan yapıp kendisini ortadan kaldıracak, ya da başbakan Türkiye’yi yönetebilmek için cumhurbaşkanıyla çarpışacak ve ona başkanlık yolu açmayacak.
Kuşkusuz bu iki seçenek, AKP’nin yine tek başına iktidar olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ancak 7 Haziran için daha şimdiden farklı seçenekler de belirmiştir! Meselenin bu yanını şimdilik bir kenarda tutuyoruz.
ERDOĞAN ESKİ CEPHESİNE Mİ YÖNELİYOR?
Peki AKP’de bir Erdoğan rahatsızlığı olduğuna göre, rahatsızlar Gül‘ü de sahneye sürerek Erdoğan‘a karşı bir cephe mi kuruyor? Yukarıda da belirttiğimiz gibi hakim görüş bu.
Peki meselenin başka bir yönü olabilir mi?
Yani ya Gül’ü sahaya süren aslında Erdoğan’ın ta kendisiyse? Ya Erdoğan Gül’ü sahaya sürerek yörüngesinden çıkma işaretleri veren hükümete ciddi bir uyarıda bulunuyorsa? İşte dayanaklarımız:
1) Erdoğan ile Gül, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak 7 yıl çalıştı. Ancak o 7 yılda Davutoğlu–Erdoğan ikilisinin ilk altı ayına sığacak kadar sorun yaşanmadı! (Elbette bu durum sadece öznel değil, nesnel nedenlerin de sonucudur.)
Kuşkusuz sorunlar vardı, kuşkusuz Hayrinisa Gül‘ün üzerinden yaşananlara tepki de gösterilmişti ama bugünkü ağırlıkta sorunlar değildi. Üstelik Gül, sorunlar karşısında geri adım atıyor ve Erdoğan ile uzlaşıyordu; şimdiki hükümet gibi Erdoğan‘a rağmen bildiğini okumuyordu!
2) Arınç “TBMM başkanı olsun” diyerek acaba Gül‘e destek mi veriyor, yoksa Gül‘ün olası başbakanlığına şimdiden karşı mı çıkmış oluyor?
3) Erdoğan son derece pragmatist biridir ve mevcut tabloya bakarak çok rahat eski ittifaklarına yönelecek esnekliktedir. (Gül örneğinde olduğu gibi.)
4) Erdoğan, kendisini oyun dışına çıkaracak gelişmelere karşı, çok rahat büyük tavizler vererek eski cepheleri tahkim edebilecek kabiliyettedir. (ABD’ye taviz, IŞİD stratejisine uyum ve Washington’un yeniden çizdiği İran karşıtı Ankara-Riyad eksenine eklemlenme gibi.)
Dahası Erdoğan tehlikenin büyüklüğüne göre daha da ileri gidebilir ve başka eski ittifakları da bazı tavizlerle yeniden onarmayı seçebilir!
ÇIKIŞ YOLU SARMALIN DIŞINDA
Hakim görüşe karşı bu bakışı şu nedenle ortaya koyuyoruz: AKP içindeki çelişmelerden ve Erdoğan‘sız çözüm arayışlarından yararlanmak yerine bu çelişmeye bel bağlamak ve buraya yığınak yapmak Türkiye’ye bir çıkış yolu açmıyor. Hatta bu çabalar, zaman zaman CHP örneğinde olduğu gibi, çabalayanları Atlantik’in Türkiye şubesi adaylığına götürüyor.
Bu oy desteğini sürdürdüğü müddetçe Washington Erdoğan‘ın üstünü çizmez, ondan yararlanmaya bakar. Nitekim ABD’ye taviz verebilme konusunda kimse Erdoğan‘la yarışamaz.
Dolayısıyla çıkışı bu sarmalın içinde değil, dışında aramalıyız. Üstelik AKP güç kaybettiği ve ikili bir yapı göstermeye başladığı için şartlar çok daha uygundur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mart 2015
Efendi gazeteci olmakla suçlanmak!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/03/2015
Ankara Kitap Fuarı’nda bir okurumuz-izleyicimiz yaklaştı ve “seni ekranlarda çok efendi görüyoruz” dedi. Daha ağzımdan “teşekkür ederim”in te’si çıkmadan devam etti izleyci: “Ama böyle olmaz Mehmet Ali bey! Daha atak olmalısınız, daha çok araya girmelisiniz, daha çok konuşmalısınız, daha müdahaleci olmalısınız.”
Dedi ve gitti, öyle bakakaldım arkasından.
Kitaplarımızı yan yana imzaladığımız deneyimli gazeteci Can Ataklı “Hayret, ‘seni ekranlarda çok efendi görüyoruz’ diye başlayınca ben de seni övecek sanmıştım” dedi. Ne yalan söyleyeyim, ben de öyle sanmıştım!
HABER TÜRK’TE NE OLDU?
Doğru, son olarak çıktığım Haber Türk’teki programda “çok efendi” kalmıştım!
IŞİD’i tartışmaya gelmiştik ama konukların bir bölümü konuyu Mehdi’ye ve kıyamete bağlıyordu… IŞİD’i tartışmaya gelmiştik ama konuklardan biri “her topa koşan acemi santrofor gibi” her lafı keserek ekranda daha çok kalmaya gayret ediyordu… IŞİD’i tartışmaya gelmiştik ama ilahiyatçı konukla siyasal İslamcı konuk, bir başka programdan kalma “iç savaşlarına” devam ediyordu…
Haliyle sözlerimi kısa tutmuştum; önümdeki cep telefonundan haber karıştırmayı tercih etmiştim.
Sunucu Didem Arslan da program bittiğinde “siz çok sıkıldınız galiba” diyerek zaten duruma teşhis koymuştu!
İzleyicinin “çok efendi kaldınız” uyarısıyla bu programı yeniden anımsadım ve o üç saatlik programı bir de izleyici gözüyle düşündüm. Ne anlamıştık? Üç saat izleyip de neyi öğrenmiştik? Tamam ekranda sürekli konuşan 6-7 “uzman” vardı ama ne anlatıyorlardı?
TARTIŞMA DEĞİL KONUŞTURMAMA!
Ben de uzun yıllar program yapıp sunduğum için az çok anlarım; özellikle son yıllarda yapılanlar gerçekten bana göre programcılık değil!
Tamam, belki bizim anlatılan anlaşılsın diye araya pek girmeme tarzımız sıkıcı gelebilir, tamam belki bizim konuk derdini iyi anlatsın diye diğer konukların söz kesmesine izin vermememiz eski tarz gelebilir…
Tamam biraz aksiyon olsun, tamam karşıt görüşlü konuklar sert tartışsın ama olan çok daha ötesinde bir şey. Konukların birbirine hakaret ettiği, küfürlerin havada uçtuğu, eski defterlerin açıldığı, insanların birbirini “tutuklanmakla” tehdit ettiği programlar hakim ekranlara…
Yan, “tartışma değil konuşturmama” programları çoğu. Ancak konu oradan açıldığı ve öyle sanılacağı için hemen belirtelim: Didem Arslan‘ın katıldığım programı o kategoride değildir ve bu açıdan bakıldığında Arslan’ın programının çıtası çok da yükseklerdedir, haksızlık yapmayalım.
AK-DÖNÜŞÜM
Peki niye böyle oldu? Neden “ekranda efendi olmak” artık ayıplanıyor?
AKP Türkiye’ye basit bir siyasal değişim yaşatmıyor; tümden bir dönüşüm, daha doğrusu başkalaşım gerçekleştiriyor. Her alanda başkalaşıyoruz ve bozuluyoruz…
Gazetecilik de bozuldu. AKP, bu başkalaşıma uygun bir gazetecilik ortaya çıkardı; AK-Medya, havuz medyası dediğimiz budur; bavullu gazetecilik, tetikçi ve şantajcı gazetecilik dediğimiz budur…
Kuşkusuz gazetecilik AKP’den önce de dört dörtlük yapılmıyordu ama böyle de değildi!
YIKTILAR, YAPMALIYIZ!
Haliyle ekranlara da döneme uygun tipler doluştu: Eline tutuşturulan bavuldaki sahte belgelerle ekranda terör estirenler, gazeteciden sayılmakla kalmadı, üstüne bir de ödüllü gazeteci yapıldı! Parmağını sallayan, “seni de içeri alağız” diyen kalemşörler, her konunun uzmanı olarak ekranları parselledi! Meslekte daha iki yılını doldurmadan boğazdan milyon dolarlık yalı alabilecek kadar “kazananlar” oldu! Dün dediğinin tersini bugün hiç utanmayan diyen koca koca meslek büyüklerimiz de oldu!
Uzatmayalım; bu sahneleri birlikte yaşıyoruz ve izliyoruz. İşte bu da böyle bir dönem…
Dolayısıyla önümüzdeki büyük mücadele sadece bir hükümet değişikliği meselesi değildir; aslında herşeyi yeniden düzeltmek diye çok büyük bir görev duruyor önümüzde.
13 yıldır bir karşı-devrimle herşeyi yıkıyorlar, o nedenle bir devrimle yeniden yapmaya ihtiyacımız var asıl!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Haziran 2015
AKP, paketi PKK onayıyla bölecek
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/03/2015
AKP ile PKK’nin 28 Şubat’ta açıkladığı 10 maddelik anlaşma İç Güvenlik Paketi’ne nasıl yansıyacak? AKP, PKK’nin isteği doğrultusunda pakette bazı değişiklikler yapacak mı?
İnceleyeceğiz, ancak doğru yanıtı bulabilmek için önce paketin hedefini netleştirmemiz gerekiyor.
PAKET PKK AYAKLANMASI İÇİN DEĞİL
Anımsayacaksınız, bu köşede paketi henüz TBMM’ye gelmeden önce incelemiş ve şu sonuca varmıştık: Paket, Haziran’ı bastırma paketiydi!
Fakat hem AKP çevrelerinden, hem de devletin çeşitli kurumlarından sürekli şu propaganda yapılıyor: “Paket, 6-8 Ekim benzeri kalkışma girişimlerine karşı önlem için çıkıyor.”
Böylece CHP’den MHP’ye kadar pek çok kesimin itirazına gerekçe bulunmuş oluyor! Hatta Ahmet Davutoğlu son olarak CFR’de IŞİD’i bile pakete gerekçe olarak açıkladı!
Peki bu gerçek mi? Birkaç nedenle değil:
1) Paket üç bölümden oluşuyor; polis kanunu, jandarma kanunu ve nüfus kanunu. Özeti şu: Polis kanunuyla savcının işini polis, hakimin işini vali yapacak. Yargıya gerek kalmadan vali emredecek, polis yakalayacak. Jandarma kanunuyla Jandarma ve Sahil Güvenlik TSK’den koparılıp İçişleri Bakanlığı’nın ve valilerin emrine verilecek. Nüfus kanunuyla vatandaş fişlenecek, gözlenecek, izlenecek…
2) Bu paket, 6-8 Ekim’in çok öncesinden beri AKP’nin gündemindeydi. Hatta İç Güvenlik Bakanlığı’yla beraber düşünülmüştü. Ancak Erdoğan hükümeti tıpkı yeni anayasa gibi bunu da gerçekleştiremedi. (İç Güvenlik Bakanlığı’nın kurulması ve Fidan‘ın bu bakanlığı yönetmesi AKP’nin yine gündeminde.)
3) 6-8 Ekim’de “kamu düzeni” yasa eksikliği nedeniyle değil, AKP’nin Açılım’ı nedeniyle bozuldu. Kolluk güçlerine, hükümetin emrindeki valiler üzerinden zaten uzunca bir süredir işleri yaptırılmıyor; Açılım zarar görmesin diye kamu düzeninin bozulmasına göz yumuluyor. (Bu arada paket iddia edildiği gibi PKK ayaklanmasına karşı önlem içinse, neden Sahil Güvenlik de Jandarma’yla birlikte vali emrine sokuluyor? Hakkari’deki, Diyarbakır’daki bir ayaklanmaya denizden mi müdahale edilecek?)
ERDOĞAN: PAKET GEZİ’YE ÖNLEM
Bakınız İç Güvenlik Paketi’nin PKK ayaklanmasına önlem amacı taşımadığını en sonunda Erdoğan da itiraf etti. Erdoğan Suudi Arabistan yolunda açık açık paketin Gezi için olduğunu belirtti! (yenisafak.com, 2 Mart 2015)
Evet, AKP bu yasayı ortağı PKK için değil, karşıtı muhalifler için, yeni bir Haziran’da ayaklanacak milyonları bastırmak için çıkarıyor!
Peki bu durumda PKK ve HDP niye pakete karşı çıkıyor? HDP’nin Türkiye solunu yutmak ve Haziran’ın Cumhuriyetçi zeminini bulandırmak için özellikle kurulduğunu bu köşede çokça işledik… HDP’nin bu pakete neden karşı çıktığının yanıtı, Öcalan‘ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” talimatıyla başlayan süreçte yatıyor.
Tabii şu da var: Ortada bir müzakere de olsa, masada güçlü olmak için PKK eylem yapacaktır. Sokağı Haziran’a yasaklayan yasalar, neticede PKK’yi de olumsuz etkileyecektir. HDP’nin itirazı biraz da bundandır.
AKP’NİN BULABİLDİĞİ ÇÖZÜM: PAKETİ BÖLMEK
Peki AKP bu durumda ne yapacaktı? Paketi geri çekse 7 Haziran öncesi “PKK istedi AKP geri adım attı” basıncına maruz kalacak. Pakette ısrar etse ortağıyla anlaşmasına uymamış olacak; bunun maliyeti ise 7 Haziran öncesinde yüksek olacaktır!
AKP işte bu nedenle CHP ve MHP’yi de konuya ortak edecek bir çözüm aramaktadır. Fakat CHP “paket tümden 7 Haziran sonrasına kalsın” diyerek, MHP de “jandarma kısmı paketten çıkarılsın” diyerek AKP’yi zorlamaktadır.
AKP yönetimi bu nedenle şimdi paketi bölmeyi ve PKK’nin kabul ettiği kısmı TBMM’den geçirmeyi, MHP’nin itiraz ettiği kısmı da 7 Haziran sonrasına ertelemeyi kendi içinde tartışıyor.
Yani aslında toplumsal dinamiklerin önünde paketi tümden çöpe atma şartları vardır ve buna soyunan kuvvet, 7 Haziran’a yığınak yapmış olacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mart 2015
Davutoğlu’nun IŞİD itirafı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/03/2015
Bazı siyasi itiraflar vardır, itiraf diye değil ama açıklama cinsinden yapılmıştır; işte öyle itiraflar bazen altı aydır anlatmaya çalıştığınız bir gerçeği çırılçıplak getirir masanın üstüne koyar!
Örneğin Erdoğan‘ın 15 Şubat 2004’te, Kanal D ekranında “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” demesi gibi.
Birincisi Erdoğan‘ın hangi projenin görevlisi olduğunu, ikincisi hangi ülkenin planlamasında rol aldığını, üçüncüsü o planlamanın hedefinin ne olduğunu ortaya koyuyordu bu itiraf.
Biz 3 Kasım 2002’den beri anlatmaya çalışıyorduk ama Erdoğan yaklaşık 15 ay sonra en temiz özeti yapmış oluyordu.
ABD’NİN IŞİD STRATEJİSİ
İşte yine benzeri bir durumla karşı karşıyayız. 9 Haziran 2014 gününden bu yana, yani IŞİD’in Musul’u bir gecede işgal etmesinden bu yana anlatmaya çalışıyoruz:
IŞİD ABD’nin bölgeye dönebilmesinin manivelasıdır, ABD için dost maksatlı düşmandır. Irak’ta Bağdat ile Erbil’in, Suriye’de Şam ile Türkiye sınırının arasına sosis gibi giren IŞİD’den boşaltılacak alanlar ne Bağdat’a ne de Şam’a bırakılmak istenecek, IŞİD’den boşaltılacak alanlarda PKK ve KDP egemenliği kurulmaya çalışılacak.
Çünkü ABD’nin asıl hedefi Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru kurmaktır. Irak’ın kuzeyindeki Barzanistan’ı, Suriye’nin kuzeyinden İskenderun havzasına uzatmaktır. Barzani’ye bu amaçla Kerkük işgal ettirilmiş, PKK-PYD’ye bu amaçla Suriye’nin kuzeyinde kanton kurdurulmuştur. Ve AKP-PKK Açılımı bu hedefe uygun şekilde biçimlendirilmiştir: Örgütün Türkiye’de silah kullanmaması ama Irak ve Suriye’de daha da silahlanması!
ABD ve Batı KDP ile PKK’yi bu nedenle silahandırmakta, eğitmekte ve donatmaktadır. TSK bu plana mecbur edilebilmek için Eğit-Donat programı imzalanmıştır, Musul harekatı tezgahı kurulmuştur, Kobani’ye peşmerge koridoru açılmıştır ve Kuzey Irak’ta özel kuvvetlere peşmerge eğittirilmiştir.
IŞİD’DEN BOŞALACAK ALANLARA KİM GİRECEK?
Tam 9 aydır özetle bunları anlattık, yetmedi, üstüne bir de “IŞİD: Kara Terör” diye kitap yazdık.
Ama işte Ahmet Davutoğlu çıktı ve tıpkı Erdoğan‘ın yukarıda verdiğimiz örneğinde olduğu gibi 9 aydır anlatmaya çalıştığımız bir gerçeği çırılçılak masanın üstüne koydu! Teşekkür ediyoruz.
Ne mi o gerçek? Şöyle diyor Davutoğlu: “Bizin için ‘DAİŞ (IŞİD) çıkınca ne olacak’ sorusu önemli. DAİŞ’in boşalttığı yere Suriye rejimi girmemeli veya Irak’ta Şii milisler girmemeli.” (Akif Beki, Hürriyet, 5 Mart 2015)
Soru basit: Peki IŞİD’den boşaltılacak alanlara kim girsin?
Yanıt, tıpkı Erdoğan‘ın itirafına 11 yıl önce “peki Diyarbakır nerenin merkezi olur” diye sorduğumuz sorunun yanıtı kadar açıktır!
DAVUTOĞLU’NUN ABD’YE VERDİĞİ SÖZ
Aslında tüm bunlarda hiçbir sürpriz yoktur. Erdoğan iktidar olabilmek için ABD’nin BOP eşbaşkanlığını kabul etmiş ve o proje içinde görev yapmıştı, yapıyor. Aynı durum Davutoğlu için de geçerlidir.
Davutoğlu da Dışişleri Bakanı olarak atanmadan bir ay önce ABD’ye şu sözü vermişti: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni oalcaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)
Özeti şudur: AKP Hükümet, ABD’nin küresel hakimiyeti için ona Ortadoğu’da taşeronluk yapacak ve alt bölgesel bir düzen olarak ona Kürt Koridoru’nu kurmaya çalışacaktır. İşin esası budur ve gerisi ayrıntıdır.
AKP Hükümeti bu rolün karşılığı olarak 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkarılmıştır ve bu rolü sürdürebilecek en kullanışlı aktör olduğundan dolayı kimi sıkıntılara rağmen ABD’nin model ortağı olmaya devam edebilmektedir.
AKP yöneticileri bu tabloyu kendi tabanına kabul ettirebilmek için yeni-Osmanlıcılık oynamakta, diğer çevrelere kabul ettirebilmek için de “Türkiye’yi Kürtlerle büyütme” masalı anlatmaktadır.
Açılım, yeni anayasa, başkanlık sistemi gibi hedefler de işte bu nedenledir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mart 2015
Erdoğan’ın Riyad hamlesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/03/2015
Erdoğan‘ın Suudi Arabistan ziyareti, “değerli yalnızlık” diye örtmeye çalıştıkları dış politika felaketine çözüm arama girişimiydi; kral değişikliğini fırsata dönüştürme hamlesiydi.
Başarılı oldu mu? Olgular üzerinen inceleyeceğiz ama önce mevcut tabloya bir bakalım.
AKP’NİN ‘DEĞERLİ YALNIZLIK’ TABLOSU
Suudi Arabistan, Katar’la birlikte AKP’nin Suriye düşmanlığındaki ortağıydı. Her üç kuvvet de ABD’nin Suriye planında özel görevler üstlenmişti. Katar finansman sağlıyordu, Suudi Arabistan istihbarat, AKP Hükümeti de sınırdaş olması nedeniyle lojistik destek…
Fakat Mısır’da İhvan diktatörlüğünün yıkılması bu troykayı dağıttı. AKP ve Katar İhvan’ın devrilmesine darbe dedi ve karşı çıktı, Suudi Arabistan ise İhvan’ın devrilmesini destekledi.
Bu durum bölgede bir Kahire-Riyad ekseni oluşmasına neden oldu. Bu eksen doğal olarak Riyad’ı Suriye konusunda sınırladı. Zira Kahire, Suriye’de açıkça Moskova’nın aldığı inisiyatife uygun şekilde konumlanıyordu; “Esad’lı çözüm” diyordu.
Öte yandan Suudi Arabistan, etkisi altındaki Körfez ülkelerini de harekete geçirerek AKP dışında İhvan’a destek veren Katar’ı sıkıştırdı. En sonunda bu ülke de İhvan’a karşı tutum değişikliğine gitti.
Böylece AKP Hükümeti bölgede iyice yalnızlaşmış oldu! Kuşkusuz tamamen yalnız değildi, ÖSO vardı, Barzani vardı, PKK vardı…
ERDOĞAN’IN MISIR MESAJI
AKP iktidarı, Suudi Arabistan Kralı Abdülaziz‘in ölmesi ve yerine Kral Salman‘ın gelmesini bir fırsata dönüştürmeye çalışıyor. Erdoğanlar, Mısır’la yakınlaşan Abdülaziz‘in tersine Salman üzerinden bu ülkeyle yeniden ittifak koşullarını arıyor.
İşte Erdoğan‘ın ziyaretinin temel hedefi buydu. Peki bu hedef gerçekleşti mi? Ya da ne oranda gerçekleşti?
Erdoğan dönüş yolunda şu dikkat çekici açıklamayı yaptı: “Bizim için asıl önem arz eden konu, Türkiye-Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri daha iyi bir noktaya taşımak. Mısır meselesi, bizim Suudi Arabistan ile ilişkilerimize gölge düşürmemelidir. (…) Mısır’ı asla yok farz edemeyiz. Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye; bu üçlü ayak, bölgenin en önemli ülkeleri. (…) Bana göre Mısır konusunda, en etkin olabilecek olan ülke Suudi Arabistan’dır. Bunu kendileriyle de paylaştım. Eğer burada Suudi Arabistan bir adım atacak olursa, devran tersine dönebilir.”
Peki bu açıklama ne anlama geliyor?
RİYAD’I KAHİRE’DEN KOPARMA HAMLESİ
Suriye konusunda iki temel model çarpışıyor: Biri Rusya, İran, Irak ve elbette Şam yönetiminin içinde olduğu bölge modeli. Diğeri ise ABD’nin PKK, AKP, ÖSO gibi kuvvetlere dayanarak yürütmeye çalıştığı Batı modeli.
Erdoğan, Suriye konusunda bölge modeline yakın duran Mısır’ın Suudi Arabistan üzerinden Batı modeline eklemlenmesini istiyor.
Fakat bunun gerçekleşme şansı yok. Kuşkusuz Erdoğan bunu biliyor. Zaten Erdoğan’ın hamlesi gerçekte Mısır’ı kendilerine yaklaştırmaktan çok, aslında Suudi Arabistan’ı Mısır’dan koparmayı hedefliyor.
Yani Erdoğan aslında eski müttefiki Suudi Arabistan’la Suriye’de yine tam mutabık olabilmenin peşinde!
AKP İÇİN RİYAD’IN ÖNEMİ
Riyad’ın pozisyonu Erdoğanlar için özellikle şu üç nedenle önemli:
1) Erdoğan, Riyad desteğini Tahran’a karşı bir avantaj olarak görüyor. Suudi Arabistan’ın İran’a karşı İsrail’le yaptığı stratejik ortaklık anlaşması bu noktada önem kazanıyor. Zira AKP Hükümeti fiilen hem Suriye hem de İran cephesinde nesnel olarak İsrail’le birlikte yer almış oluyor!
2) Erdoğan, Riyad ve Körfez desteğini İran-Irak-Suriye hattına karşı bölgede bir cephe oluşturabilme avantajı olarak görüyor.
3) Erdoğan, Riyad desteğini ve dolayısıyla Körfez sermayesini, ekonomiz kriz tehdidine karşı sıcak para avatantajı olarak görüyor.
Peki bu avantajlar Erdoğan‘ın “değerli yalnızlığına” gerçekten çare midir? Türkiye açısından asıl soru budur ve çare olmadığı gibi, tersine Türkiye’yi daha da büyük belalara sokma girişimidir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Mart 2015
Perinçek-Esad buluşmasının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/03/2015
Doğu Perinçek başkanlığındaki Vatan Partisi yöneticileri ile bağımsız milletvekili Birgül Ayman Güler ve AKP kurucusu Abdüllatif Şener‘in yer aldığı Türkiye heyetinin Suriye ziyareti, işaret ettiği yeni rota nedeniyle tarihi önemdedir.
Hangi rota? Türkiye’nin komşusuyla düşmanlık değil, dostluk geliştirme sürecine girme rotası!
Önce Tayyip Erdoğan‘ın, ardından da hükümet sözcüsü Bülent Arınç‘ın bu ziyareti telaş ve korkuyla hedef alması, işte bu nedenledir.
TÜRK-ARAP DOSTLUĞU
Bu esasın üzerinde daha ayrıntılı duracağız ancak Doğu Perinçek ile Beşar Esad‘ın buluşmasının diğer anlamlarını ve ikilinin verdiği fotoğrafın mesajlarını sıralayalım:
1) Türk heyetinin ziyareti, bölgeye ve elbette emperyalizme verilen Türk-Arap dostluğu mesajıdır.
AKP Hükümeti’nin mezhepçi temelde ele aldığı için son tahlilde siyaseten Arap karşıtlığına oturan dış politikası, Türkiye’nin bölge nezdindeki imajına ağır bir darbe vurmuştu. İşte bu ziyaretle Türkiye yeniden Arap dostluğu mesajı vermiş oldu.
2) Türk heyetinin ziyareti, komşusuna düşmanlık yapanın sadece AKP Hükümeti olduğunu fakat Türkiye’nin hükümete rağmen komşusuna dostluk duyguları beslediğini ortaya koydu.
Aslında Türkiye bu mesajı ilk günden beri veriyordu ve AKP Hükümeti’nin daha saldırgan bir Suriye politikası izlemesinin önüne de işte milletin bu tutumu geçmişti.
BOP DEĞİL BAB KAZANACAK
3) Türk heyetinin ziyareti, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin değil, bölgenin Batı Asya Birliği (BAB) projesinin son tahlilde hayata geçeceğini göstermiştir. Türk heyetinin “7 ülke – 7 deniz” programın Şam yönetimince desteklenmesi, gelecek açısından büyük önem taşımaktadır.
4) Türki heyetinin ziyareti, Türkiye ile Suriye’nin geleceklerinin ortak olduğunu ortaya koydu. Her iki taraf da kalın çizgilerle altını çizdi: Suriye’nin bölünmesi Türkiye’nin bölünmesiydi!
5) Türk heyetinin ziyareti, Türkiye ile Suriye’nin emperyalizme ve onun desteklediği teröre karşı birlikte direneceğinin mesajını verdi. Zira emperyalizm Kürt Koridoru planıyla gerçekte sadece Suriye’yi değil, Türkiye’yi de hedef alıyordu.
ABD’YE ‘KAZANAMAYACAKSIN’ MESAJI
6) Türk heyetinin ziyareti, emperyalizmin bölgeye mezhepçiliği dayattığı koşullarda, aynı zamanda bir laiklik mesajıydı.
Heyetin Suriye müftüsü Bedrettin Ahmet Hassun‘la görüşmesi, Hassun‘un “ben laik bir müftüyüm” demesi ve Perinçek‘in de “siz büyük önderimiz Atatürk‘ün hayal ettiği müftüsünüz” yanıtı vermesi, büyük mesajlar taşıyordu.
7) Türkiye heyetinin ziyareti, ABD’ye bir mesajdır ve Washington’un bu topraklarda zafer kazanamayacağının Şam’dan ilan edilmesidir!
8) Son olarak bu ziyaret, en başta söylediğimiz gibi, toplamda Türkiye açısından yeni bir rotaya işaret etmesi bakımından anlamlıdır. Açalım:
İKİ ANA EĞİLİM ÇARPIŞIYOR
Bakınız bütün alt renklerini bir kenara bıraktığımızda karşımıza şu tablo çıkar: Türkiye’de iki ana eğilim çarpışmaktadır. İç politikada, dış politikada, ekonomide, eğitimde, kültürde bu hep böyledir.
Bir yanda ABD stratejisi içinde komşusuna karşı konumlanan AKP’nin temsil ettiği Türkiye vardır, diğer yanda ise ABD’nin stratejisine karşı koyan vatansever kuvvetlerin temsil ettiği Türkiye…
İşte Türkiye heyeti bu ikinci eğilimin temsilcisidir!
ABD’nin IŞİD stratejisi ile bölgeye yeniden dönmeye çalıştığı, Suriye ve Irak’ta PKK ile KDP’ye alan açmaya uğraştığı, bölge haritalarını çizme macerasına soyunduğu bir süreçte gerçekleşen bu ziyaret, herşeyden önce Türkiye’nin AKP’nin işbirliğine rağmen yine de ABD cephesinde yer almayacağının ilanıdır.
Türk heyeti bu ziyaretle AKP’ye işte bu mesajı vermiştir. AKP ABD’yle Eğit-Donat anlaşması imzalasa da, ülkeyi Musul harekatı tuzağına düşürmeye çalışsa da, vatanseverler ve milli kuvvetler buna izin vermeyecektir.
Ankara-Şam dostluk ekseni yeniden kurulmuştur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Şubat 2015
Milli devlet değil Y-CHP bitti!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/03/2015
CHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu “ulus devletin miadı doldu” dedi!
Peki CHP ne? CHP milli devleti kuran parti değil mi?
CHP’nin tepe yöneticisi “milli devlet bitti” derken, aslında “CHP de bitmiştir” demiş olmuyor mu?
Oluyor ve aslında şu önemli gerçeğin bir yanını itiraf ediyor: Milli devlet değil ama CHP, daha doğrusu Y-CHP bitti!
Y-CHP: ATATÜRK 1930’DA KALDI
Bekaroğlu‘nun bu açıklaması ajanslara düşünce biz de haliyle sosyal medyadan eleştirdik. CHP’li dostlarımız, tıpkı geçen hafta Aydınlık gazetesinde yaşanan o tartışmadaki gibi davranarak, “neden CHP’yi eleştirip duruyorsunuz” diye tepki gösterdiler.
Onlara da belirttim, buradan da vurgulayayım: Bu durumdaki CHP’yi eleştirmeyip de ne yapalım, “milli devlet bitti” diyen CHP yöneticilerini alkışlayalım mı, bizden bunu mu istiyorsunuz?
Hayır, biz bunu yapmayacağız. AKP’nin alkışladığı “milli devlet bitti” uydurmasını, CHP’li dostlarımızı üzmek pahasına biz eleştireceğiz ve CHP’nin Genel Merkezi’ne inat, “milli devlet bitmedi” diyeceğiz!
Ve CHP’li dostlarımızı da, 2000’lerin başında “milli devlet bitti” saçmalığını ortaya atan NeoCon’ların bile bir kısmı özür dileyip bu tezi geri almışken, tezin şu saatte CHP’nin en üst katından dillendirilmesini sorgulamaya çağıracağız!
Bakın “milli devlet bitti” tezi herhangi bir CHP’linin herhangi bir lafı değildir. Bugün CHP’de “Türkiye’yi bu hale milliyetçilik getirdi” diyen CHP’li milletvekilleri ve yöneticiler bile vardır!
Sanırsın CHP’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk milliyetçi değildi ve sanırsın CHP’nin bayrağındaki ve programındaki Altı Ok’tan biri milliyetçilik değil!
Bunu anımsattığımızda verilen “onlar 1930’da kaldı” yanıtı ise aslında yine en başta söylediğimizi teyid ediyor: Asıl biten Y-CHP’dir!
CHP OK’SUZ PARTİ
CHP’de sadece Altı Ok’tan milliyetçilik mi ayaklar altında?
Laiklik? Rafa kalkmış türbanı “AKP’nin kozunu elinden alacağız” diyerek ta ilkokullara kadar kim soktu? Atatürk‘ün kapattığı “tekke ve zaviyeler açılsın” diyen kim? Tarikat ve cemaatlere sivil toplum kuruluşu muamelesi yapan kim?
Devletçilik? Ekonomide serbest piyasacılığı savunan ve özelleştirmeleri alkışlayan kim?
Cumhuriyetçilik? Halkçılık? Hele de devrimcilik?
Uzatmayalım: “Türkiye’yi bu hale ulusalcılık-milliyetçilik getirdi” diyen, “ulusal, milli devlet bitti” diyen CHP yöneticileri, bize milliyetçilik ve milli devletin değil fakat Y-CHP’nin bittiğini göstermektedir.
O nedenle hiç lafı dolandırmadan belirteceğim: Evet Y-CHP bitti ama Altı Ok’u program olarak hakkıyla savunan Vatan Partisi var!
Vatan Partisi milli devleti savunacak ve tıpkı Mustafa Kemal gibi arasız devrimlerle milli devleti yeniden inşa edecektir!
TURHAN ÖZLÜ’NÜN Y-CHP KİTABI
Kemal Kılıçdaroğlu‘nun CHP’nin Genel Başkanı olması ve bir kaç yılda partinin en üst katını Altı Ok’a düşman isimlerle doldurabilmesi aslında sıradan bir olay değildir.
Kasetten bu yana CHP nasıl bir dönüşüm geçirdi? Nasıl Yeni-CHP oldu? Nasıl Yeni Anayasa çalışmasına ve Kürt Açılımı’na dahil edildi? Yeni-CHP laiklik ilkesini nasıl terketti? Yeni-CHP milliyetçilik ve milli devlet karşıtlığına nasıl konumlandırıldı? Ve en sonunda Ergenekon tertiplerindeki polis şeflerinin bile milletvekili aday adayı olabildiği bir duruma nasıl gelebildi?
Bu dönüşümü saptayabilmek sadece CHP için değil, Türkiye için de hayatidir.
Değerli ağabeyim Turhan Özlü işte bu dönüşümü inceledi. Silivri zindanlarındayken başladığı bu büyük dosyayı çok önemli bir başucu kitabına dönüştürdü. İncelenen binlerce sayfa belgenin, yüzlerce haber küpürünün ve tüm bunları yerli yerine oturtabilmek için yüzyıla yaklaşan CHP tarihinin analiz edildiği bu büyük çalışmayı “bize kızan dostlarımıza” özellikle tavsiye ediyoruz.
Turhan Özlü‘nün Kaynak Yayınları‘ndan çıkan “Y-CHP” kitabını okuyun ve bize değil, “milli devlet bitti” diyen yöneticilerinize kızın!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Mart 2015