Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
ERDOĞAN’IN 24 NİSAN MESAJININ ANLAMI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/04/2014
Ermeni meselesi konusunda ortada iki program var: Biri Erdoğan’ın 24 Nisan mesajı, diğeri de Doğu Perinçek’in AİHM’e aldırttığı karar!
Bir mesaj ve bir karar, toplamda iki farklı programın izdüşümüdür. İki program da hedefi bakımından birbirine 180 derece karşıttır.
AİHM KARARI MİLATDI
Anımsarsınız: İsviçre “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi yasakladı, cezaya bağladı ve dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’na ceza verdi.
Bu hukuk dışı uygulama üzerine İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek İsviçre’ye gitti ve “Ermeni soykırımı yoktur” dedi. Uzun bir mücadelenin sonucunda da İsviçre’nin kararı Perinçek’in sayesinde AİHM’den döndü.
Türk Dışişleri Bakanlığı, AİHM’in bu kararını bir milat olarak niteledi. Milat yani yeni bir doğum, yeni bir başlangıç…
Yani AİHM’in bu kararıyla birlikte 40 yıldır emperyalist merkezlerden Türkiye’ye yapılan “soykırım yaptın baskısı” dönemi kapanacaktı.
Nitekim öyle olmaya da başlamıştı; hem içeride hem dışarıda ezberler bozulmuştu.
DIŞİŞLERİ BAŞBAKANLIK MESAJINA NE DİYOR?
Ancak bu kez sahneye Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatı ile Erdoğan çıktı ve 24 Nisan mesajı yayımladı. Gerçi şimdilik “soykırım yaptık, Türkiye adına özür dilerim, talepleriniz karşılarım” demiyordu ama Dersim konusunda izlediği çizgi anımsanırsa, bunlar da sıra sıra gelecekti…
Kaldı ki bunları demeye de zaten gerek yoktu. Zira bir 24 Nisan mesajı yayınlamak bile bu anlama geliyordu. Çünkü 24 Nisan’ı Ermeniler “soykırım günü” kabul ediyordu.
Artık soru şudur: Erdoğan ile Perinçek’in programı birbirine 180 derece ters ise ve Dışişleri Bakanlığı bu programlardan Perinçek’inkini Türkiye yararına bir milat olarak kabul ediyorsa, Erdoğan’ın programına ne diyor?
Elbette bakanlığın bu konuda bir açıklama yapmasını beklemiyoruz, zaten gerek de yok.
ERDOĞAN TERS, ABD KÖŞE
ABD ve AB’nin Erdoğan’ın 24 Nisan mesajından büyük memnuniyet duyduğunu açıklaması, zaten her şeyi ortaya koyuyor.
Hatta Yeni Şafak’a yaptırılan “Erdoğan ABD’yi ters köşe yaptı” başlıklı haber bile her şeyi anlatıyor. Güya Beyaz Saray çok sert bir 24 Nisan mesajı hazırlamış ama Erdoğan kendi mesajını yayınlayınca, ABD ters köşe olmuş, Beyaz Saray açıklamasını iptal edip, yerine daha yumuşağını yazmış…
Tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan’ın elinden türban kozunu alacağım” diyerek okullara ve kamuya türbanı sokturma başarısı(!) gibi!
Erdoğan da emperyalist merkezlerin Türkiye’ye baskı olarak uyguladığı bu kozu şimdi ellerinden alıyor(!) ve 24 Nisan’da bir taziye mesajı yayımlayarak neticede soykırımı kabul etmiş oluyordu!
ERDOĞAN’IN ‘HİZAYA GİRDİM’ MESAJI
Mesele elbette ABD’nin elinden bir koz almak değildir. Çok daha ötesidir ve Türkiye’nin güvenliği ve geleceği açısından kritik önemdedir.
Artık Erdoğan’ın 24 Nisan mesajının en önemli anlamına gelebiliriz…
AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bu mesajla, ABD’ye “hizaya girdiğini” ilan etmiş olmaktadır!
“ABD elçisi Ricciardone düğmeye bastı, bize darbe hazırlandı” dönemi kapandı ve Erdoğan bu mesajla yeniden biat günlerine döndü…
Kaldı ki bunu sadece 24 Nisan mesajından da çıkarmıyoruz. İsrail’le yapılan ve yakında açıklanacak “barış” görüşmelerine, Kandil’e gönderilen mesajlara ve Kıbrıs müzakereleri konusunda izledikleri çizgiye bakılınca, bu gerçek zaten anlaşılıyor.
HİZAYI HALK HAREKETİ BOCAZAK
Yani sonuç olarak yolsuzluğa rağmen koltukta kalabilmenin şartları açıklanmıştır: Kürt, Ermeni, Kıbrıs ve İsrail açılımları! Sıra sıra ve taviz üzerine taviz verilecektir.
Üstelik bu tabloyu değiştiremezsek, seneye 23 Nisan törenlerini 24 Nisan’da kutlarız! Hele bir de “Erdoğan’ın 24 Nisan mesajı olumlu, hatta geç bile kaldı” diyen bir CHP, iyice yandaş muhalefet olmuşsa!
Neyse ki halk, Haziran’da gücünün neleri değiştirebileceğini gördü ve bu kez “örgütlü olmak lazım” mesajı da veriyor: Dün 23 Nisan’da işaretleri vardı, 1 Mayıs’ta Kadıköy’de ve 19 Mayıs’ta Samsun’da mesajları da ortaya çıkacak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Nisan 2014
ABD UKRAYNA’DA ÇIKIŞ ARIYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/04/2014
Önce CIA Başkanı John Brennan Ukrayna’yı ziyaret etti, ardından da ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden…
Her ikisi de Ukrayna’yı Doğu’dan koparma hamlesinin başarısızlığı karşısında çıkış arayanlardan…
New York Times’ın yazdığına göre, ABD Başkanı Barrack Obama, Rusya’yı dünyada yalnızlaştırabilmek için Çin’i bile kendi cephesine çekme niyetinde!
ABD ÇİN’E BEL BAĞLADI!
Peki, Çin’in Rusya’yı yalnızlaştırabilmek adına ABD’yle birlikte hareket etmesi mümkün mü? Rus yetkililerin bu konudaki yanıtları net:
Örneğin Rusya Duma Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Aleksey Puşkov, ABD’nin Rusya’yı caydırma politikasında Çin’in bir rol oynayacağı umudunun sadece bir yanılgı değil, aptallık olduğunu belirtiyor.
Rusya Bilimler Akademisi Uzakdoğu Enstitüsü görevlisi Aleksandr Larin ise ABD’nin Çin’i kullanma umudunun bir taş devri düşüncesi olduğunu belirterek şu analizi yapıyor: “Rusya’yı caydırmak çabasıyla Çin’i kullanmak fikri bir saçmalıktır. Rusya ve Çin stratejik ortaklardır. Aralarındaki sıkı ilişkinin bir başka örneği yok. Rusya’yı caydırma çabalarına Çin’in katılacağını, hele bir araç olarak kullanılabileceğini sanmak boşunadır. Çin, dünyanın en büyük iki devletinden biridir. Bağımsız dış politika izleyen Çin’i bir araç olarak kullanmak, imkânsız bir şeydir. Diplomasisi son derecede zeki ve akıllıcadır.”
Rusya Politik Teknolojiler Merkezi Genel Müdürü Sergey Miheyev de ABD’nin bu düşüncesinin tam bir saçmalık olduğunu düşünenlerden. Miheyev’in şu önemli analizini de sizlerle paylaşmak istiyoruz: “Çin’le ABD’nin gerçekten sıkı ekonomik ilişkileri var. Ama Çinliler, ABD’nin Çin’e yaklaşımının özünü iyi bilir. ABD Çin’e 21. yüzyıldaki başlıca rakibi gözüyle bakıyor. Bir zaman önce askeri doktrininin merkezini Pasifik bölgesine kaydırması, sebepsiz değil. Bu, ABD’nin Çin’i caydırmayı, öncelikli amaç edindiğini gösteriyor. Tüm diğer adımları bunu maskelemek çabalarından başka bir şey değil. Bu bir, ikincisi de şudur. Çin Rusya’yı stratejik bir ortağı olarak kaybederse ABD ile baş başa kalacak. Pekin bu konuda yanılgıya düşmez.”
KİSSİNGER VE BRZESİNSKİ’NİN ÖNERİLERİ
Açık ki, Çin’den ABD’ye bir kart olmaz!
Peki, ABD ne yapacak? Zira Ukrayna’yı almak isterken, önce Kırım’ı Rusya’ya kaptırdı, şimdi de Doğu Ukrayna ayrılık işaretleri veriyor…
ABD’nin ünü stratejisti Henry Kissinger, Washington Post’taki “Ukrayna krizi nasıl sona erer” başlıklı makalesinde özetle şu görüşü savunuyor: “Ukrayna, ekonomik ve politik örgütlere elbette üye olabilir ama NATO’ya üye kabul edilmemeli.”
Yani Kissinger, Ukrayna’nın “bir süre” kampsız kalmasını şu anda çıkar yol olarak görüyor. Benzer görüşü ABD’li ünlü stratejist Zbigniew Brezezinski de savunuyor.
Ancak Brzezisnki, uzun yıllardan bu yana ABD’nin Avrasya egemenliğinin Ukrayna’dan geçtiğini savunan bir isim. Bu nedenle onun Washington Post’taki makalesinin özü, Ukrayna’nın her iki kanadından Rusya’ya baskıyı içeriyor: Aşağıdan Romanya-Polonya hattından yapılacak baskı ve yukarıdan Baltık üzerinden yapılacak baskı.
KANAT BASKISI RUSYA’YI DURDURMAZ
ABD için Polonya-Romanya kanadı aynı zamanda Karadeniz demektir ve burada Washington’un Montrö’yü sulandırsın diye Ankara’ya yoğun baskı yaptığını görüyoruz.
ABD’nin bu hafta yukarı kanat için, yani Baltık bölgesi için de harekete geçtiğini görüyoruz.
Önce Pentagon, Rusya’ya komşu olan Baltık ülkelerine 600 Amerikan askeri göndereceğini açıkladı. Ardından da NATO Deniz Komutanlığı Operasyonlar Bölümü Başkan Yardımcısı Arian Minderhoud, 5 NATO gemisinin Baltık Denizi’nde tatbikat yapmak üzere Almanya’nın Kiel Limanı’ndan yola çıktığını duyurdu.
Peki, Ukrayna’da büyük yenilgi alan ABD’nin bu iki kanat baskısı Rusya’ya geri adım attırabilecek mi?
Rusya, Ukrayna’yı Batı’ya kaptırdığı anda, geri dönülmez şekilde kendi coğrafyasına sıkıştırılacağını görüyor ve bu nedenle çok kararlı bir şekilde mücadele ediyor.
Dolayısıyla, Suriye’de yenilmemek için Ukrayna’da cephe açan ABD’nin, bu kez Ukrayna’da yenilmemek için yeni bir cephe açması gerekiyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2014
ABD KÜRDİSTAN’A KARŞI MI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/04/2014
Erdoğan hükümetinin teşvikleriyle özellikle son bir yıldır sürekli Bağdat’a karşı açıklamalar yapan, hatta Irak başkentini yok sayarak Ankara’yla petrol anlaşmaları imzalayan Barzani yönetimi, son olarak “bağımsızlık” mesajı verdi.
Irak Kürdistanı Başkanı Mesud Barzani, Bağdat’ın Ankara-Erbil anlaşmasını uygulatmaması nedeniyle şöyle dedi: “Kürdistan ile merkezi yönetim arasındaki ilişki konfederalizme doğru gidiyor, bir sonraki adım bağımsız Kürt devleti. Bağımsız Kürt devletinin kuruluşunun yaklaştığına eminim.”
KARŞI OLMAK BAŞKA, İNANMAK BAŞKA
Ankara’da hiç tepki çekmeyen bu sözler, Washington’da farklı yorumlandı. ABD Dışişleri Sözcüsü Jen Psaki, Irak’ın birliği mesajı verdi: “Irak’ın toprak bütünlüğü korunmalıdır. Federal, demokratik, çoğulcu ve birleşik Irak’a destek vermeye devam ediyoruz. Tüm taraflara da bu amaca yönelik birlikte çalışması çağrısında bulunuyoruz.”
Washington’dan gelen bu açıklama, Türk basınında ABD’nin Kürdistan’a karşı olduğu şeklinde yorumlandı. Hatta bu açıklamayı fırsat bilenler, ABD’nin Kürt devletine en başından beri karşı olduğunu, yayımlanan kimi haritaları paranoyakça bulduklarını, Washington’un Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ı bölmeyi en başından beri istemediğini savundular.
Peki, hangisi doğru?
Bakın Jen Psaki’nin açıklaması iyi okunduğunda, aslında ABD’nin Kürt devletine karşı olmadığı, ama bu aşamada Kürt devletine inanmadığı sonucu çıkacaktır. Nitekim bazı gazeteler bu ayrıntıyı önemseyerek, haber başlığını “ABD Kürt devletine inanmıyor” şeklinde verdiler. Zira karşı olmakla inanmak arasında önemli bir fark vardı.
Peki, ABD Kürt devletine neden artık inanmıyordu?
AÇILIM VE KORİDOR OLMADAN BAĞIMSIZLIK OLMAZ
Bu sorunun yanıtına, aslında şu soruya yanıt vererek ulaşabiliriz: Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesi nasıl bağımsızlık ilan edebilir?
20 yıllık pratiğin ve iki Irak savaşının ortaya koyduğu en önemli gerçek şudur: Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığı, birincisi Türkiye’nin güneydoğusu olmadan ve ikincisi Suriye’de bir Kürt Koridoru inşa edilmeden mümkün olmaz!
Batı’ya açılmayan ve yukarıya genişleyemeyen bir yapı, Barzanistan olarak kalmaya mecburdur.
Peki, Türkiye ve Suriye’de durum nedir?
1) Türkiye’de Kürt Açılımı önemli tahribatlar yarattı ama nihayete erdirilemedi. Haziran Halk Hareketi Açılımı sekteye uğrattı. Erdoğan’ın 9 ay boyunca sallanan konumu AKP-PKK ortaklığının yol haritasını ve takvimini öteledi.
2) Ama daha önemlisi Suriye’de bir Kürt Koridoru inşa edilemedi. Şam yönetimi, ABD’nin taşeronları üzerinden yürüttüğü savaşa 3 yıl boyunca iyi direndi ve Rusya ile İran’ın desteğiyle ayakta kaldı.
Durum böyle olunca, ABD de Barzanistan’ı Kürdistan’a dönüştüremedi.
ABD STATÜKODAN YANA
Bakın daha önemlisi şudur: Washington, hem Bağdat’a rağmen yapılan Ankara-Erbil anlaşması konusunda, hem de Barzani’nin Maliki şikâyetleri konusunda takındığı tutumla, önemli bir gerçeği sergilemektedir.
ABD güç erozyonu içindedir; Irak’ta Maliki’ye mecburdur, İran’la masaya oturmak zorundadır ve Suriye’de Rusya’nın Cenevre’sine mahkûmdur!
13 yıl önce 22 ülkenin sınırlarını ve rejimlerini değiştirmeyi önüne görev koyan Beyaz Saray, bugün statükonun korunmasından yanadır. Zira ABD, kendisinin bozacağı ve yeniden yapabileceği durumlarda statükonun yıkılmasından yanadır. Ama kendisi bozamayacaksa, hatta bozulduğunda kendi yararına inşa edemeyecekse, statükonun devamından yanadır. Buna Washington’da “reelpolitika” diyorlar.
İşte ABD’nin Kürdistan’a “inanmaması” bu gerçeklik nedeniyledir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Nisan 2014
İHVAN EKSENLİ ORTADOĞU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/04/2014
Mısır’daki Müslüman Kardeşler (İhvan) iktidarının yıkılmasından sonra, ABD’nin Libya ve özellikle Suriye’deki araçları olan Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye bölünmüş ve karşı karşıya gelmişti: Suudi Arabistan Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin yıkılmasını desteklemiş, İhvan iktidarına karşı çıkmıştı. Türkiye ile Katar ise İhvan iktidarına taraftar olmuş, hatta Kahire yönetimiyle diplomatik ilişkileri en alt seviyeye indirmişti.
ABD ise Kahire Büyükelçi Ann Peterson’un açıklamalarıyla Mursi’ye destek vermiş, meydanlardaki İhvan karşıtı eylemlere karşı çıkmıştı. Ardından ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki’nin açıklamalarına yansıdığı gibi Mursi’nin olmasa bile İhvan’ın yeni iktidar sürecinin bir parçası olmasına çaba göstermişti. Fakat Washington en sonunda yapacak bir şey kalmadığında, ipleri Ankara gibi koparmamış, Kahire’yle ilişkisini sürdürmüştü.
KATAR İHVAN DESTEĞİNİ ÇEKTİ
Kendisi de Dünya Müslüman Gençlik Birliği üyeliği üzerinden İhvan üyesi olan Tayyip Erdoğan, hâlâ Kahire yönetimine karşıdır ve diplomatik ilişkileri en alt seviyede tutmaktadır.
Ancak Katar, İhvan konusunda taraf değiştirdi ve Erdoğan yalnız kaldı!
Peki, Doha neden taraf değiştirdi, neden Erdoğan’ı yalnız bıraktı? Anımsayalım:
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Katar’ın İhvan desteğinin Körfez çıkarlarına aykırı olduğunu açıklayıp, Doha’daki büyükelçilerini geri çekti. Ardından Körfez İşbirliği Örgütü Dışişleri Bakanları sert bir bildiri yayınladı ve Katar’ı İhvan konusunda son kez uyardı.
Geçen hafta yapılan bazı görüşmelerden sonra Umman ve Kuveyt Dışişleri Bakanları, Körfez ülkeleri ile Katar arasındaki sorunların açıldığını açıkladı.
Doha dünden itibaren, yapılan bu anlaşma gereği adımlar atmaya başladı Önce Katar’ın İhvan’a yardımı askıya aldığı haberi geldi. Arından da Katar’ın ülkesindeki önemli İslamcı isimleri sınır dışı edeceği duyuruldu. Bu isimlerden ilki Yusuf Karadavi’ydi ve Doha onu Tunus’a gönderecekti.
YÖNETİMDE YENİLENME
Bu durum bir süredir ABD’nin araçlarının Suriye politikasına da yansıyordu. Riyad ve Doha SUKO’nun yapısı konusunda da, başına kimin geçeceği konusunda da ciddi bir güç mücadelesi içerisine girmişti. ÖSO genelkurmay Başkanı Selim İdris’in görevi bırakmak zorunda kalmasından, SUKO Başkanı El Hatip’in seçildikten kısa bir sonra istifa etmesine ve koltuğunu Ahmet Cabra’ya bırakmasına varana kadar pek çok konuda Riyad ile Doha karşı karşıya gelmişti.
Tam bu noktada, iki başkentte yaşanan çok önemli bazı gelişmeleri yeniden anımsamamız gerekiyor:
1) Katar Emiri El Tani, 26 Haziran 2013’te ani bir kararla görevden çekildi ve koltuğunu oğluna bıraktı.
2) Suudi Arabistan’ın 22 yıl Washington Büyükelçiliği’ni yaptıktan sonra Temmuz 2012’de istihbaratın başına geçen ve Suriye’ye saldırıyı koordine eden Bender Bin Sultan geçen hafta istifa etti. İran’a saldırı isteyen Sultan, El Tani’nin görevi bırakmasından bir ay sonra, Temmuz 2013’te bir suikasta uğradı ve ağır yaralandı.
Diğer yandan Suudi Kralı Abdülaziz, birinci veliaht prensin yaşlı olması nedeniyle, aile konseyi kararıyla Mukrim’i kendisine ikinci veliaht prens olarak seçti.
ERDOĞAN RUSYA VE İRAN’A MECBUR
Peki, bu durum Türkiye’ye nasıl yansıyacak?
1) Kuşkusuz Riyad ve Katar’da yaşanan iç yönetim değişikliği, esas olarak Suriye’deki başarısızlıkla ilgilidir ve bu Ankara’da pratikte en çok Ahmet Davuoğlu ve Hakan Fidan’ı ilgilendirmektedir!
2) Erdoğan artık Ortadoğu’da iyice yalnızlaştı. AKP’nin bölgeye yönelik siyasal etkisi sürekli iniştedir.
3) Erdoğan iktidarının en önemli dayanaklarından biri sıcak para girişidir ve bu konudaki iki önemli destek Suudi Arabistan ve Katar’dır. Bu desteğin kesilmesi Erdoğan’ı İran’a yaklaşmaya itecektir. Tahran ise açık ki bu durumu, Ankara’nın Şam politikasına baskı olarak kullanacaktır.
Diğer yandan Kuzey Irak petrollerine de bir türlü kavuşamayan Erdoğan’ın İran dışındaki ikinci dayanağı, Rusya ve Mavi Akım olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Nisan 2014
TTT.BASKAN.GOV.TR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/04/2014
Ulaştırma Bakanı Lütfi Elvan’ın “yeni bir sanal dünya kurulur, bir de orada yerimizi alırız” türünden açıklaması sosyal medyanın en çok konuşulan konusuydu. Bilmeyenler için anımsatalım. Elvan, “www’den çıkar, ttt kurarız” dedi!
Durun, hemen “tey tey tey” diyerek halay çekmeyin. Zira bu işler öyle kolay olmuyor ve twitter yerine AKpitter kurmaya hiç benzemiyor.
Çünkü böyle bir hedefi gerçekleştirmek için, önce tarihinizden şu olayları sileceksiniz:
UZAYA PROTOKOL TARİFESİ
Tarih 18 Aralık 2012. Türkiye, Çin aracılığıyla uzaya Göktürk-2 uydusu fırlatacaktır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu fırlatma işinin bizzat başında olmak istemektedir. ODTÜ’de, bilimin merkezinde konuşlanacak ve Çin uydumuzu fırlatırken o da ekranlardan tadını çıkaracaktır.
Ancak Erdoğan biraz gecikecektir. Bürokratları durumu Çin’e haber verir. Özetle “Başbakanımız biraz gecikecek, siz de oyalanın, uyduyu birkaç dakika geç fırlatırsınız” derler.
Çinliler durumu anlamaz, önce espri yapıldı sanırlar. Zira uzaya uydu fırlatma meselesinde değil dakikalar, saniyeler çok önemlidir. Hesap, kitap yapılır ve tam o zamanda uydu fırlatılır. Öyle “durun protokol geç kaldı, havai fişekleri bekletelim” durumu bu işte olmaz.
AK MEDYA HABERDE UZAY
Neyse, uydumuz neticede fırlatılır.
Ancak Erdoğan’ın bürokratlarının bıraktığı işi, gazetecileri sürdürmektedir.
Anlatalım: ODTÜ’lü öğrenciler, uydu fırlatma töreni nedeniyle üniversitelerine gelen Erdoğan’ı protesto etmektedir. Bu eylem, 6 ay sonra gelecek olan Haziran Halk Hareketi’nin de habercilerinden biridir.
Uzatmayalım, bu protesto, Erdoğan’ın havuz medyasının önemli adreslerinden ATV’de şöyle haber olur: “Göktürk-2 uydusunun fırlatılmasına karşı olan ODTÜ’lüler eylem yaptı.”
Gül’ün tabiriyle söylersek, insan bazen gerçekten hayret ediyor!
JAPON’A MARMARAY BASKISI
Bakın uyduyu geciktirmek için Çin’i arayan bu zihniyet, Marmaray’ı Erdoğan’ın açılış takvimlerine sokabilmek için de Japonları sıkıştırdı.
Bilime, mühendisliğe aykırı bu durum karşısında intiharlar gündeme geldi. Örneğin Ulaştırma Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürü Metin Tahan, Marmaray’ın 29 Ekim’e yetişmemesi halinde intihar edeceği sözünü yazıya dökmüş ve çalıştığı heyete imzalatmıştı.
Japon mühendislerin intiharı gündeme gelince ekranlara çıkan Metin Tahan, parmağından akıttığı kanı kağıda döktüğünü belgesiyle göstermişti!
Yani AKP uyduyu geciktirip, tüneli hızlandırmıştı!
BİLİŞİM ÇAĞINI ORTAÇAĞ KAFASIYLA YÖNETMEK!
Bu anlayıştan örnekleri bu köşeye sıkıştırmak haliyle mümkün değil. Ama bitirirken belirtelim: Rayı değiştirmeden treni hızlandıran da bunlar, tren devrilip insanlar ölünce “Allah’ın taktiri” diyen de…
Ortaçağ kafasıyla bilişim çağında icraat özetle böyle oluyor!
Şimdiki hedefleri de tüm internet sitelerini ttt.baskan.gov.tr sitesine bağlamak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Nisan 2014
ÇANKAYA’NIN İLACI: HALK HAREKETİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/04/2014
AKP’nin 30 Mart’tan yüzde 43,3 ile çıkması, Erdoğan‘a yeniden Cumhurbaşkanlığı ışığı yakmış oldu. 31 Mart’tan bu yana Erdoğan‘ın Çankaya’ya çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor.
Hatta medyada çoğunlukla Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanlığının kesinleştiği, asıl problemin AKP’nin başına kimin geçeceği olduğu dile getiriliyor.
Peki bu tablo gerçek mi?
İnceleyeceğiz ama gelin önce yapılan tartışmalara madde madde gözatalım:
ERDOĞAN MI, GÜL MÜ?
1) Erdoğan, milletvekillerinin önüne “adayınız kim” kağıtları koyarak kendisine Çankaya rotası çizdi.
2) Erdoğan, “koşan Cumhurbaşkanı olacağım, yetkilerimi kullanacağım” diyerek, Başbakanlık koltuğunu ancak “etkisiz birine” bırakabileceğini ilan etti.
Erdoğan‘ın işaret ettiği o yetkiler; birincisi TBMM’yi toplamak, ikincisi Bakanlar Kurulu’nu toplamak ve üçüncüsü Başkomutanlık yapmaktır. (Erdoğan’ın 30 Mart akşamı balkon konuşmasında “Suriye ile savaş halindeyiz” demesine dikkat ediniz.)
3) Gül, “bu koşullarda gelecek için siyaset planı yapmıyorum” dedi. Gül‘ün bu çıkışı “Cumhurbaşkanı havlu attı” şeklinde de yorumlandı, “Gül, Başbakanlığı reddetti, Cumhurbaşkanlığı yarışına soyundu” şeklinde de…
Bazı kesimler ise “Erdoğan ile Gül arasında bir sorun yok, buna bel bağlayanlar kaybeder” görüşünü savunmaktadır.
Peki gerçekten de bu çatışmadan medet umanlar var mı?
PARTİLERİN ÇANKAYA ŞİFRELERİ
Bu sorunun yanıtını verebilmek için partilerin Çankaya stratejisini bilmemiz gerekiyor. Kulislere yansıdığı kadarıyla ön tablo şöyledir:
1) CHP ve MHP’nin ortak bir adayda anlaşamayacığı görülüyor.
2) CHP’nin Anayasa Mahkemesi ve TÜSİAD ile Gül‘ün arkasında durabileceği görülüyor.
3) BDP, yüzde 6,8’lik oyunun AKP’nin yüzde 43,3 oyuna eklendiğinde Erdoğan‘a ikinci turda Çankaya kapısı açacağını varsayarak, oyunu pazarlığa açmaktadır.
Bu tabloya göre Çankaya yarışı Erdoğan ile Gül arasında geçecektir ve yarışı Erdoğan kazanacaktır!
Peki öyle mi? Türkiye’nin başka seçeneği yok mu?
HALK HAREKETİ SIKIŞIKLIĞI ÇÖZDÜ
Bu sorunun yanıtını bulabilmek için 2013 yılının başına gitmeliyiz:
Erdoğan “güçlü” bir iktidardır. AKP bir yandan Kürt Açılımı yapmakta, bir yandan da Erdoğan‘ı Başkan yapacak yeni Anayasa çalışmasını sürdürmektedir.
Bu iki projenin önünde siyaset düzleminde bir engel yoktur. Nasılsa CHP ve MHP, AKP’nin yeni Anayasa tuzağına düşmüştür.
Ancak 31 Mayıs’ta bambaşka bir dinamik ortaya çıkar. Haziran ayı boyunca 80 ilde milyonlar ayağa kalkar ve Erdoğan‘ın iktidarını sallar.
Halk hareketi, Erdoğan-Gül seçenekleri arasına sıkışmış Türkiye’yi rahatlatmıştır: Yeni Anayasa ve Başkanlık sistemi gündemden kalkmış, Açılım masadan düşmüştür.
ERDOĞAN’IN ÇANKAYA ISRARI KAOS GETİRİR
Bugün her ne kadar 30 Mart rüzgarıyla Türkiye yeniden aynı ikileme sıkıştırıldıysa da, Erdoğan yeniden şartların değişebileceğini bilmekte ve bundan büyük endişe duymaktadır.
Örneğin AKP milletvekili Bülent Turan‘ın şu kaos çıkışı bu korkunun eseridir: “Cumhurbaşkanının vatandaşımızın oyuyla seçilecek olması, ‘icra’ yetkisinin de Başbakanlık’tan Çankaya’ya geçmesini sağlayacaktır. Yetkilerle donatılmış ve seçilmiş bir cumhurbaşkanının ’emanetçi’ olması düşünülemez. Zayıf birinin icracı makamda, güçlü kişinin Başbakanlık’ta olması yeni dönemde büyük sorundur. Yeni sisteme göre Genel Başkanımızın Çankaya’ya çıkması değil, çıkmaması sorun olur.”
Kuşkusuz denklemin tersi doğrudur ve Erdoğan’ın Çankaya ısrarı kaos demektir ve çare yeniden halk hareketidir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Nisan 2014
KAN KUSTURAN DEVLET
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/04/2014
AKP Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi Prof. Mazhar Bağlı’nın şu sözleri, AKP’nin “paralel yapıyla mücadele kararlılığını” değil fakat hukuk devletinin iflas ettiğini gösteriyor: “Bu saatten sonra milletin öfkesini asla kavga kesmez. İntikam istiyor millet, kan kusturanlara kan kusturulsun istiyor.”
Bağlı, bu sözleriyle hem Erdoğan hükümetinin “kan kusturan devlet” dönemine geçtiğine, hem de yeni MİT yasasıyla bu kurumun bir özel örgüte dönüştüğüne işaret etmiş oldu!
Yani daha da somutlaştırırsak, devralınan Çiller’in “özel örgütü” geliştirilmiş oluyor ve Çiller’in “devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” sözü yeniden hayata dönüyor!
DİNLENMEYEN HÂKİM PARALELCİ MİDİR?
Bakın bu “kan kusturan devlet” sürecine girildiği başka nereden belli?
Biliyorsunuz, Suriye’ye silah taşıdığı iddiasıyla durdurulan bir TIR, MİT’in çıktı ve hükümet o operasyonda görev alan savcı, asker, polise “karşı operasyon” yaptı. Ardından bazı tutuklamalar meydana geldi ama yapılan itiraz neticesinde bazı polis ve askerler serbest bırakıldı.
Anayasa Mahkemesi’nin bile kararına “saygı duymayan” Erdoğan, elbette bu karara hiç saygı duymazdı ve o kararı veren hâkimi günlerdir hedefe oturtuyor, paralelci ilan ediyor.
Peki, o hâkim, yani Hüseyin Bolat gerçekten de paralel yapının bir elemanı mı? Geleceğiz ama önce Erdoğan’ın ve medyasının “kanıtlarına” bakalım:
Dünkü Yeni Şafak, manşetinden “o hâkimin” paralelci olduğuna “kanıt” bulmuş! Gazete şöyle diyor: “Kritik görevlerdeki hâkim ve savcıların dinlenmesine rağmen Bolat’ın isminin telekulak listesinde olmaması ise dikkat çekti.”
Yani Yeni Şafak’a göre bir hâkim dinlenmemişse, kesin paralelcidir! Hiç lafı eğip bükmeden belirtelim: Bu kafa “kan kusturan devlet” kafasıdır!
BÖYLE DEVLETE BÖYLE MİT
Jandarma ve polisleri serbest bırakan hâkim Hüseyin Bolat’ın iddia edildiği gibi paralelci olup olmadığını biz bilmiyoruz. Erdoğan ve Yeni Şafak eğer bundan eminse, hukuk devletinde yapılacak şey bellidir: Suç duyurusunda bulunursunuz!
Ancak hâkim Hüseyin Bolat Cemaatçi olmadığını önemle belirtiyor: “Paralel, üçgen, yamuk bilmem. Yedi sülalemi araştırsınlar, o yapılanmayla (cemaati kastediyor) bir şey bulsunlar mesleği bırakırım. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk milletinin hâkimiyim.” (Sözcü, 17 Nisan 2014)
Peki, bu sözlere ne diyeceğiz? “Paralelci hâkim yalan söylüyor” denilebilir mi?
Bakın konuyu uzatmanın bir anlamı yok. Ortada büyük bir tehlike var ve dikkatinizi oraya çekmek istiyoruz. AKP hükümeti, paralel yapıyla mücadele adı altında büyük bir cadı avına hazırlanıyor. Erdoğan’ın ve Mazhar Bağlı’nın sözleri ile Yeni Şafak’ın manşetleri şu gerçeğe işaret etmektedir: “Kan kusturan devlet, Paralel iddiasıyla, biat etmeyen her kesimi hedef alacaktır!
MİT Yasası bu büyük operasyon için Erdoğan’a lazımdır!
ÇETENİN GÖVDESİ ARŞİVLERDE VAR
Hep söyledik: Görevden alınan, yeri değiştirilen 10 bin polisin tamamı Cemaatçi değil, paralel çete değil. Erdoğan’ın beğenmediği kararları alan mahkemelerin tamamı Cemaatçi değil. AK Medya’nın hedef aldığı kapıcıların ya da öğretim üyelerinin tamamı Cemaatçi değil. Jandarma istihbarattan alınan ve başka görevlere sürülenlerin tamamı Cemaatçi değil.
Cemaatin halk içinde ciddi bir karşılığı yoktur ve bu yapı esas olarak bürokrasi içinde vardır. Nitekim bu gerçek, belli ölçülerde seçim sonuçlarına da yansımıştır.
Cemaati olduğunda büyük göstermek, herkesi Cemaatçi görmek, cadı avı hazırlığına iklim yaratmak içindir.
Kaldı ki Paralel yapıyla gerçekten mücadele etmek isteyenlerin çok uğraşmasına, öyle büyük hazırlıklar yapmasına gerek de yoktur. Valilerin, müfettişlerin, polis şeflerinin, jandarmanın, TSK’nin değişik tarihlerde hazırladığı raporlar arşivlerdedir ve orada listelenen F tipi çete üyelerini tasfiye edebilmek, gerçekte devlet açısından oldukça kolay bir iştir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Nisan 2014
BENDER’İN YERİNE FİDAN
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/04/2014
Suudi Arabistan İstihbarat Servisi şefi Bender bin Sultan istifa etti, daha doğrusu istifa ettirildi. Suudi Arabistan’ın 22 yıl boyunca Washington büyükelçiliğini yaptıktan sonra Suriye saldırısının koordiatörü olarak bu göreve 2012 yılında getirilen Bender bin Sultan‘ın gidişi, yeni bir sürecin de başlangıcı olarak değerlendirilebilir.
Bu istifayı üç olguyla birlikte okumalıyız:
1) Suudi Arabistan Kralı Abdülaziz, birinci veliaht prensi yaşlı olduğu için ikinci bir veliaht prens seçti. Mukrim‘in seçimi kral ailesi içinde oy birliği ile değil, oy çokluğu ile gerçekleşti.
2) Riyad, Nusra cephesi ve IŞİD’i terör örgütü listesine aldı.
3) Suriyeli “ılımlı” muhalifler ABD yapımı uçaksavar tanklara kavuştu. Bender bin Sultan‘ın “radikallerle” Esad’ı devirmeye çalışma aşaması, şimdilik, kapandı.
MİT KANUNUNUN İKİ ANLAMI
AKP’nin yeni bir MİT kanununa tam da bu süreçte ihtiyaç duyması önemlidir. Zira yeni MİT kanununun ruhu, birbiriyle ilgili, iki maddeye dayanmaktadır:
1) Bu kanunla MİT’e dış operasyon görevi verilmektedir. Yani MİT’in bugüne kadar yaptığı ama son aylarda deşifre edilen Suriye operasyonlarına yasal kılıf hazırlanmaktadır.
2) Bu kanunla MİT’e PKK’yle müzakere görevi verilmektedir. Yani MİT’in Emre Taner‘den beri PKK’yle yaptığı ve Hakan Fidan‘la müzakere aşamasına ilerletilen görüşmelerine, yasallık sağlanmaya çalışılmaktadır.
Nitekim bu yasallık talebi aynı zamanda ve daha çok Abdullah Öcalan‘ın talebidir.
PKK’DEN MİT’E TEŞEKKÜR
Bu nedenle olsa gerek, yeni MİT kanununun TBMM’de görüşülmesi sırasında BDP milletvekili Sırrı Sakık, Hakan Fidan‘a ve MİT’e teşekkür etti.
Böylece Öcalan‘ın 7 Şubat operasyonundan itibaren Hakan Fidan‘a kalkan olması, BDP’nin müteşekkirliğiyle tamamlanmış oldu!
Darısı PKK’ye HDP üzerinden kuyruk olan sahte solun başına!
Bu teşekkür iki anlama gelmektedir:
1) BDP için Türkiye’nin MİT kanunuyla bir istihbarat devletine dönüşmesinin önemi yoktur; nasılsa bu süreç Türkiye’yi adım adım bölecektir!
2) PKK ve MİT nesnel olarak Suriye’de aynı cephededir. MİT’in Suriye merkezli dış operasyon görevi, PKK’nin ayrılıkçı Rojava hamlesini ileride kuvvetlendirecektir!
AKP YENİDEN HİZADA
İşte Bender bin Sultan‘ın istifa ettirilmesi tam bu noktada önem kazanmaktadır. ABD’nin Suriye’ye yapacağı yeni saldırı hamlesinin merkezinde Riyad değil Ankara, Bender bin Sultan değil Hakan Fidan olacaktır.
Zira daha önce de önemle vurguladığımız gibi Suriye konusunda Washington ile Ankara arasında hedef farkı yoktur. Sadece Ankara, ABD’nin El Kaide’li Suriye planından PKK-PYD’li Suriye planına geçmekte zorlanmıştır.
Francis Ricciardone‘nin AKP Genel Merkezi’ni ziyaret edip uyuma işaret etmesi, ABD’nin üçüncü adamı olan Temsilciler Meclisi Başkanı John Boehner‘in Ankara ziyareti, ABD’nin Cemaat üzerinden yürüttüğü “AKP’yi hizaya sokma” operasyonunun başarılı olduğunu gösteriyor.
STRATEJİK ÜSTÜNLÜK DOĞU’DA
CIA, artık MİT ve PKK’yi Suriye’de birleştirmiştir ve özel operasyonlarla Suriye’ye yeniden yüklenecektir.
Ancak Bender bin Sultan‘ın yapamadığını Hakan Fidan da yapamayacaktır.
Zira inisiyatif Batı’da değil, bölgede ve Asya’dadır. Stratejik üstünlük Beşar Esad ve Vladimir Putin‘dedir; Barrack Obama ve Tayyip Erdoğan‘ın taktik hamleleri, sonucu değiştiremeyecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Nisan 2014
KAVİMLER KAPISI’NDAN ENERJİ KORİDORUNA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/04/2014
Tarihte kavimler kapısı olan coğrafyamız, bugün de enerji coğrafyalarının kesişim noktası, transit kapısı ve enerji koridorudur: Kuzeyde petrol ve doğal gaz zengini Rusya, güneyde petrol ve doğal gaz zengini Ortadoğu, doğuda Hazar enerji havzası…
Kuşkusuz bu durum bir zenginliktir ama bu zenginlikten yararlanabilmemiz öncelikle ne kadar bağımsız olabildiğimize, sonra da çevremizde bir barış kuşağı olup olmadığına bağlıdır. Aksi takdirde emperyalist bir gücün sadece boru bekçisi olabiliriz!
IRAK’IN ÜRETİMİ 2,5 KAT ARTACAK
Türkiye açısından şartlar bu anlamda avantajlı değildir. Zira hem ABD’ye bağımlı bir rejim mevcuttur hem de etrafımız, dâhil ve hatta sebebi olduğumuz, sorunlarla doludur.
Oysa önüne havuç olarak Kerkük petrolleri ve “Kürtlerle birlikte büyüme” projeleri konulan Türkiye’nin, bunu reddedip bölge merkezli dış politikayla coğrafyasının bu avantajını ülke ve bölge yararına kullanması mümkündür.
Çünkü etrafımızda şu projeler vardır:
A) Irak günlük 3,5 milyon varillik petrol üretimini 8 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.
Güneydeki petrolünün tamamını Körfez üzerinden ihraç eden Irak’ın bu hatta kapasitesi artık dolmuştur ve Bağdat’ın gündeminde iki yeni hat vardır:
1) Ürdün üzerinden Akabe limanı.
2) Irak’ın da petrolünü sevkedebileceği, Batı’nın Suriye saldırısı nedeniyle askıda kalan İran-Irak-Suriye hattı.
GÜNEY-KUZEY HATTI İLE TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ
Ve bir de Irak’ın güneyini kuzeyine bağlayan, oradan da Türkiye’ye ulaştırılan hat var…
Böyle bir hat enerji çevrelerinde konuşulmaya başladı. Hatta geçen hafta 13. Türkiye Uluslararası Petrol ve Gaz Konferansı’na katılan Irak Petrol Bakanı Abdülkerim Luaybi bu hedefin işaretlerini verdi.
Ancak bunun gerçekleşmesi Türkiye’nin önüne konulan Kerkük petrolü ve “Kürtlerle büyüme” havucunu reddetmesine, Bağdat’a rağmen Erbil’le anlaşmalar yapmaktan vazgeçmesine bağlıdır.
Irak’ın toprak bütünlüğünü pekiştirecek bu proje, Türkiye’nin siyasal birliğinin de bir teminatı olacaktır. Ankara’nın toplam kazancı, Kuzey Irak petrollerinden elde edebileceği kazançtan misliyle fazla olacaktır.
NABUCCO YOK VERİMLİ KOMŞULUK VAR
Ankara “Ukrayna karıştı, AB’ye enerji taşımakta avantajlı hale geldik” kolaycılığından kaçınmalı ve toplamı dikkate almalıdır. Çünkü toplamda daha şu projeler vardır:
B) Rusya’nın da katkısıyla tehditleri savuşturan ve Batı’yla masaya oturan, izolasyonu kıran ve yavaş yavaş ambargoları kaldırtan bir İran, Türkiye için büyük avantajdır.
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani‘nin gelecek ay ülkemize yapacağı “ticaret hacmini 30 milyar dolara” çıkarma perspektifli ziyaret iyi değerlendirilmelidir.
C) İsrail-Güney Kıbrıs ortaklığıyla bulunan doğal gaz, Tel Aviv’in de saptadığı gibi en az maliyetle ancak Türkiye üzerinden taşınabilir.
ABD’den bağımsız davranabilecek bir Ankara bu gerçeği birincisi Türkiye’nin, ikincisi KKTC’nin ve üçüncüsü İran’ın, dolayısıyla bölge barışının yararına değerlendirebilir.
Türkiye’nin bu projeye ABD üzerinden evet demesi ise üç avantajı da dezavantaja çevirecek, ülkemizi yeniden “boru bekçisi” konumuna itecektir.
D) Batı’nın Nabucco projesinin çökmesi, içinde Rusya, Azerbaycan ve Türkmenistan’ın olduğu tüm projeleri güçlendirdi, hacmini büyüttü, çapını genişletti.
MİLLİ BİR HÜKÜMET YAKICI İHTİYAÇ
Peki Erdoğan hükümetinin yönettiği bir Türkiye, ABD’ye rağmen bu avantajları kullanabilir mi?
Zira bu avantajların kullanılabilmesi Ankara’nın Rusya ve İran’la yakınlaşmasına ve Suriye ile Irak düşmanlığından vazgeçmesine bağlıdır.
Erdoğan için bu mümkün mü?
Yoksa Türkiye bu tarihi şartları Erdoğan’dan kurtularak mı kazanca dönüştürecek?
Göreceğiz…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Nisan 2014
KARADENİZ’DE ABD RUSYA SAVAŞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/04/2014
Montrö en çok Türkiye’nin Montrö’südür ve bu anlaşmaya herkesin uyması en çok Ankara’nın işine gelir. Ancak bir süredir Rusya ısrarla Türkiye’den Montrö’ye uymasını istiyor.
Acaba Ankara Montö’ye uymuyor mu? Ya da AKP Hükümeti “büyük müttefiki” ABD için anlaşmayı esnetiyor mu? ABD savaş gemileri için 21 gün kuralını görmezlikten mi geliyor?
Hatta daha somut şöyle de sorabiliriz: Acaba 2008’deki Gürcistan savaşı sırasında Türk Deniz Kuvvetleri’yle birlikte Karadeniz’i ABD’ye karşı kararlılıkla savunan Moskova, esas olarak Deniz Kuvvetlerini hedef alan Balyoz tertipleri sonrasında Ankara’da müttefik bulmakta zorlanıyor mu?
ANKARA: MONTRÖ’YE UYUYORUZ
Sorulara tam yanıt vermese de, Ankara’dan şu açıklamanın yapılması önemli:
Dışişleri Bakanlığı, 12 Nisan’da yaptığı açıklamayla, Montrö Sözleşmesi’nin 78 yıldır olduğu gibi titizlikle uygulanmaya devam edildiğini belirterek, Rusya’nın bu konuyu ısrarla gündemde tutmasını yadırgadığını kaydetti.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Aleksandır Lukaşeviç, Türkiye’nin bu açıklamasını tatmin edici bulduklarını bildirdi.
Peki sorun çözüldü mü? Moskova’nın yoğunlaşan kontrol amaçlı Karadeniz uçuşları son bulacak mı? Türkiye’nin bu uçuşlar için kaldırdığı F-16’lara ihtiyaç kalmayacak mı?
Tüm bu soruların yanıtlarını ABD’nin yeni gözdesi Romanya Cumhurbaşkanı Trayan Basesku veriyor. Üstelik bu açıklama sorunun Moskova ile Ankara arasında değil, Moskova ile Washington arasında olduğunu da ortaya koyuyor.
ABD VE FRANSA GEMİLERİ KARADENİZ’DE
Romanya Cumhurbaşkanı Trayan Basesku, 14 Nisan’da Romanya’nın Konstantsa limanına giren ABD’nin USS Donald Cook isimli askeri gemisini ziyaret etti ve burada yaptığı konuşmada, Karadeniz’e yeni bir ABD savaş gemisinin daha geleceğini duyurdu!
Böylece Washington Karadeniz’e aynı anda iki gemi sokmuş olacak. Aegis balistik füze kalkanı ve Tomahawk tipi füzelere sahip olan USS Donald Cook isimli askeri gemi, 10 Nisan 2014 tarihinden beri Karadeniz’de bulunuyor. Amerikalı gemiyle beraber Karadeniz sularında Fransa’nın Dupuy de Lôme isimli istihbarat gemisi ve Alize kurtarma teknesi de yer alıyor. Fransa’nın Duplex isimli füze firkateyninin de bugünlerde Karadeniz’e girmesi bekleniyor.
Açık ki Karadeniz’de tam bir güç mücadelesi yaşanıyor. Rusya bu nedenle Montrö baskısı uyguluyor. Hatta Pentagon’dan yapılan şu açıklamaya bakılırsa baskının boyutu gün geçtikçe artıyor.
ABD GEMİSİNE 90 DAKİKA TACİZ
Pentagon sözcüsü Albay Steve Warren, 10 Nisan’dan bu yana Karadeniz’de olan USS Donald Cook isimli geminin üzerinde, silahsız olduğu düşünülen Rus Su-24 uçaklarının alçak uçuş yaptığını açıkladı.
Rusya’yı kınadıklarını belirten Warren şöyle devam etti: “Rusya’nın provokatif ve profesyonellikle bağdaşmayan davranışı, ulusal protokoller ve iki ülkenin orduları arasında geçmişte varılan anlaşmalara da aykırıdır.” Warren, Rus uçağının alçak uçuş yaptığı sırada Amerikan gemisinin uluslararası sularda olduğunu söyledi.
Basına yansıyan başka bilgilere göre Rusya’nın ABD savaş gemisine “tacizi” tam 90 dakika sürdü.
İKİ DENİZDE SAVAŞ
ABD ile Rusya arasındaki savaş güneyde Suriye ve kuzeyde Ukrayna’da sürmüyor sadece… Aslında daha çok Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de sürüyor.
Suriye ile Kıbrıs arasına gemiler sokan ve son olarak Çin’le birlikte Doğu Akdeniz’de tatbikat yapan Rusya güneyde ele geçirdiği bu inisiyatifi kuzeyde de sürdürmek istiyor. Rusya’nın Ankara üzerinden ABD’yi hedef alan Montrö baskısı işte bu nedenledir.
Türkiye ise ABD ile Rusya arasındaki Akdeniz ve Karadeniz savaşlarının tam ortasındadır ve çıkarlarının nerede olduğunu yeniden gözden geçirmelidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Nisan 2014