Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
ERDOĞAN’IN MENDERES’TEN FARKI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/02/2014
Geçen haftanın en ilginç açıklamalarından birini AKP’li Burhan Kuzu yaptı : “Solcular iktidara az geldiği için az hırsızlık yapıyor.” Anayasa profesörü bu özleriyle sağcıların hırsızlığını teyit etmiş oldu!
Kuzu’nun bu sözleri bana Erdoğan’ın şu sözlerini anımsattı: “Bugüne kadar evladından hırsızlık öğrenen baba görmedim, duymadım. Hırsızlık babadan oğula geçer.”
Erdoğan’ın sözlerine tamamen yanlış diyemem. Tıpkı babasını yitiren Soner Yalçın’ın geçen haftaki “babalar ve çocukları” yazısında anımsattığı “herkes layık olduğu evladı bulur” sözüne tamamen yanlış diyemeyeceğim gibi… Tabi şartlar nedeniyle evladının gelişimine katkı sunamayan anneleri, babaları bu genellemenin dışında tutuyoruz.
TORPİL DEDİKODUSUNDAN KORKAN BAKAN
Kuşkusuz siyasetlerin hırsızlık gibi eylemler üzerinde olumlu ya da olumsuz katkıları vardır. Ama hırsızı hırsız yapan tek ölçüt sağcılık değildir, tıpkı hırsız bir evlat yetiştirmenin tek ölçütünün de sağcılık olmayacağı gibi…
Türkiye siyasal hayatında soldan da sağdan da bu konuda çok olumlu örnekler vardır. İlki soldan, CHP’den…
Liseyi birlikte okuyan Can Yücel ve Gazi Yaşargil birlikte yurtdışında okuma isterler. Bu nedenle lise boyunca para biriktirirler. Mezun olduktan sonra yurtdışında okumaya gönderilmelerini istemek için Milli Eğitim Bakanı’na giderler. Bakan Can Yücel’in babası Hasan Ali Yücel’dir.
Bakan çok iyi notlarla okulunu bitiren gençleri dinler ve Can Yücel’i odadan çıkarttıktan sonra Gazi Yaşargil’e şunları söyler: “Seni gönderebilirim ama arkadaşını gönderirsem dedikodu olur. ‘Oğluna torpil yaptı’ derler. Bu yüzden onu gönderemem.”
Can Yücel itiraz edemez ve biriktirdiği parayı Gazi Yaşargil’e vererek can arkadaşını yurtdışına uğurlar. Yıllar geçer, Can Yücel ünlü bir şair Prof. Dr. Gazi Yaşargil de dünyanın en ünlü beyin cerrahlarından biri olur!
MENDERES OĞLUNA TİCARETİ YASAKLADI
Hadi gelin bir örnek de sağdan, Demokrat Parti’den verelim.
Bir akşam Başbakan Adnan Menderes, yemekten sonra oğlu Yüksel Menderes’le sohbet etmek ister ve eğitimini tamamlayan oğluna ne yapmak istediğini sorar. Yüksel Menderes’in yanıtı şöyledir: “Babacığım, ben her ne kadar siyasal bilimler ve hukuk fakültelerini bitirerek tahsili bu noktaya getirdim ama benim tahsile başladığım dönemden daha farklı imkânlar ortaya çıktı. Tabii bu konuda size yük olmak gibi bir düşünceyle değil ama izin verirseniz serbest hayata atılayım.”
Adnan Menderes’in yanıtı derslerle doludur: “Oğlum ben siyasette ve devlet hizmetinde bulunduğum sürece senin serbest hayat diye bir düşüncen olmasın, ticaret yapamazsın. Orada ne alıp, ne satacaksın? Benim senden beklediğim devlet memuriyetine girmendir. Eğer bir ihtiyacın, bir eksiğin olduğu takdirde bir baba olarak bu imkânı sana vermeyi elbette ki düşünürüm ve bunu da yapacağım. Ama ben devlet hizmetinde ve siyasette bulunduğum takdirde, sen serbest mesleği, ticareti yahut benzeri şeyleri kesinlikle düşünme.”
SAĞCILARIN CUMHURİYETE BAĞLILIK FARKI
İnsan haliyle merak ediyor. Acaba Menderes, oğlu ifade vermeye çağrılsa ne yapardı? Oğlunu kendi dokunulmazlık zırhı altına saklar, savcıları ve üç bin polisi görevden alır mıydı? Ya da Menderes, kırmızı ışıkta durmayarak bir sanatçıya çarpan oğlunu “dil eğitimi” adı altında yurt dışına gönderir ve mahkemeye gelmesini engeller miydi?
Ya da Menderes, servetindeki artışı evladına yaptığı devlet düğününde takılan altınları oğlundan borç almaya bağlar mıydı?
Hatta Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 15 yaşındaki oğlunu veya kızını işadamları heyetine dâhil ederek beraberinde Suudi Arabistan’a götürür müydü?
Bayar ve Menderes’i Özallardan, Çillerlerden ve Erdoğanlardan ayıran neydi peki? Hepsi sağcı değil miydi?
Ama ABD’ye taşeronluğu başlatan, Türkiye’nin çıkarlarına aykırı politikalar uygulayan ve tüm bunları yapabilmek için içerde baskıcı bir rejim kuran Bayar ve Menderes, son tahlilde bu topraklara ve Cumhuriyet’e bağlıydılar.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Şubat 2014
KİM KİMİ DİNLİYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/02/2014
17 Aralık operasyonundan sonra kamuoyu genelinde oluşan algıya göre Ergenekon ve türevi olan davaların sahibi AKP değil cemaattir.
Peki, neden böyle bir algı oluştu? Çünkü AKP tertipler konusunda topu 17 Aralık’tan bu yana sürekli cemaatin kucağına attı. Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan “cemaat orduya kumpas kurdu” diyerek, diğer AKP sözcüleri de davalarda hukuksuzluk yapıldığını dile getirerek bu algının oluşmasında belirleyici roller üstlendiler.
Bu algı nedeniyle, dinlemelerin tamamının da cemaatten kaynaklandığı düşünüldü hep. Hâkim algıya göre cemaat sadece Ergenekon sanıklarını değil Erdoğan ve kurmaylarını da daha sonra değerlendirmek üzere dinlemişti.
Öyle ki Erdoğan son olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bile dinlendiğini açıkladı.
Erdoğan’ın AK medyada toplu manşet olan bu sözleri salt bir durum saptaması mıydı, yoksa daha çok adı cemaat cephesinde olan Gül’e “şantajlı ittifak” çağrısı mıydı? Gül’ün Erdoğan’ın sözlerine ilişkin soruları yanıtsız bırakması, daha çok ikinciye işaret ediyor.
TERTİBİN ASIL SAHİBİ
Peki, madem dinleyen hep cemaat ve tertiplerin tüm suçu onların, o zaman bu yayımlanan cemaat kasetleri ne? Bu pis işlerin tek sahibi cemaatse, neden Gülen ve ekibinin kasetleri Erdoğan ve ekibinin kasetlerinden daha çok piyasaya çıktı?
Bu sorunun yanıtı önemlidir ve bir suç ortaklığına işaret eder. Hatta ortaklıktan çok tertibin asıl ve ikincil sahiplerini belgeler.
Ergenekon tertiplerinin asıl sahibi ABD’dir ve siyasi sorumlusu AKP, teknik sorumlusu da cemaattir.
Siyasi sorumlu olan AKP tertip için gerekli “yasal” hazırlığı yapmış, kanunlar çıkarmış, dinlemeler için TİB’i düzenlemiş, TSK’nin dinleme imkânlarını MİT’e devretmiş, özel yetkili mahkemeler kurmuş, Silivri’de kamp inşa etmiş, uygulayıcılara siyasi destek vermiş, dokunulmazlık sağlamış ve altlarına zırhlı araba bile vermiştir!
Teknik sorumlu cemaat ise tertibe yargı ve emniyet desteği sağlamış, uygulayıcı olmuş ve işleri görmüştür.
Yani özetle tertibin asıl sahibi AKP’dir!
Zaten işin püf noktası da Gladyo’nun özelliğiyle ilgilidir: Çiller’in Özal’dan devraldığı özel örgütü, Tayyip Erdoğan da Çiller’den devralmıştır. Gladyo böyle çalışır. F tipi yapı Gladyo’nun esası değil, sadece bir parçasıdır.
AKP milletvekili Şamil Tayyar’ın “2004 MGK toplantısından sonra Emniyet’i cemaate verdik” demesi de, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “AKP varsa cemaat de var” demesi de bu gerçeğe işaret eden doğrulardır.
HEDEF ÖNCE ERDOĞAN SONRA GÜLEN
O nedenle Erdoğan ve kurmaylarının “kumpasın sahibi cemaat” açıklamaları gerçeğin sadece bir yanıdır, tamamı değildir. Ayrıca Erdoğan cephesinden gelen “ittifak” görüntülü mesajlar da bir arınma değil, tersine 30 Mart ve sonrası için zaman kazanma, o süreçte safları sıklaştırma, mevziyi tahkim etme hamlesidir.
Bu gerçek, Erdoğan cephesinin kamuoyu baskısıyla hazırladığı sözde demokrasi paketinin içeriğine de yansımıştır. Erdoğan İran dönüşü sırasında yaptığı açıklamada görüldüğü gibi tutukluluk süresinin yeniden düzenlenmesinden kaçınıyor, yeniden yargılama konusunu “o ayrı bir konu” diyerek geçiştiriyor, kimlerin yeniden yargılanacağına “biz karar veririz” diyor! Ama savcıyı ve soruşturma sürecini, daha doğrusu yargıyı Vali yardımcısının emrine vererek polis devleti inşaatına bir kat daha çıkıyor!
Tertibi birbirlerinin üzerine yıkmaya çalışmalarının da, özel yetkili mahkemeleri kaldırmak mecburiyeti hissetmelerinin de asıl nedeni halkın gücüdür; Silivri’yi kuşatması ve Haziran’da ayaklanmasıdır. O nedenle AKP – cemaat çatışmasından ülke adına yararlanmanın ve Silivri’yi boşaltmanın yolu, esas olarak Erdoğan cephesine vurmaktan geçer!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Şubat 2014
AKP – EL KAİDE İŞBİRLİĞİNİN KANITLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/02/2014
Silah taşıdığı ihbarıyla savcılığın durdurduğu TIR’ların hukuk dışı yöntemlerle Erdoğan tarafından aratılmaması, AKP hükümeti – El Kaide ilişkisi iddiasına uluslararası kamuoyu nezdinde geçerlilik kazandırıyor.
Üstelik yardım malzemesi taşıdığı söylenen TIR’ların sahibinin Kızılay yerine MİT çıkması, AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’in kendi tabanını bile kuşkuya düşürürcesine “içinde ne olduğu kimseyi ilgilendirmez” demesi ve dahası yardımın gönderildiği iddia edilen Türkmenlerin konuyu yalanlaması, AKP – El Kaide işbirliği tezini daha da güçlendiriyor.
Oysa ihbar üzerine savcılığın durdurduğu TIR’lar aratılsa, Erdoğan valileri savcıların üzerine seferber etmese, savcılar görevden alınmasa, dosya kapatılmaya çalışılmasa iddialar anında çöpe gidecek.
Tabi TIR’larda silah yoksa!
IŞİD’E YARDIMIN BELGESİ
Bakın son bir haftada, bu iddiaları güçlendiren başka neler oldu?
1) Trablus Elçiliği’nden Katar’a gönderilen bir belgede, Irak Şam İslam Devleti IŞİD saflarında savaşması için ayarlanan 1800 militanın Irak’a sevk edilebilmesi için Türkiye’yle koordinasyon kurulması istendi. Belge yalanlanmadı!
Bağdat hükümetinin bir süredir Felluce merkezli olarak El Kaide türevi olan IŞİD’le çarpıştığını not edelim. Buna bir de Erdoğan hükümetinin Maliki karşıtlığını, hatta Allavi-Haşimi’ye dayanarak onu yıkmaya çalıştığını, dahası Erbil’le Bağdat’a rağmen anlaşmalar yaparak kriz yarattığını ekleyelim.
2) Yukarıda içeriğini özetlediğimiz belge yalanlamadı ama iki gün sonra belgeyi geçersiz kılma amaçlı bir operasyon kamuoyuna duyuruldu. AK medyanın geçtiği haberlere göre TSK Suriye sınırına yakın bir noktada IŞİD konvoyunu vurmuştu.
Ancak haber, TSK’nin internet sitesinde nedense duyurulmadı!
3) İsrail ordusunda askeri istihbarattan sorumlu olan Tümgeneral Aviv Koçavi, Tel Aviv’de düzenlenen güvenlik konferansında bir harita göstererek Türkiye’de üç El Kaide üssü olduğunu savundu. Reuters, haritadan yaptığı çıkarımla bu üslerin Karaman, Osmaniye ve Şanlıurfa’da bulunduğunu iddia etti.
Dışişleri Bakanlığı iddiayı yalanladı.
7 EL KAİDE KANITI
Ancak yalanlamalar şu gerçeklerin üzerini örtmüyor:
1) Batı Suriye’ye savaş açmadan önce Çeçen, Boşnak, Afgan, Suudi ve Yemenli militanların bulunduğu El Kaide örgütleri Suriye’de yoktu!
2) El Kaide militanları, son iki yıl içinde kendileriyle yapılmış pek çok söyleşide, Suriye’ye Türkiye üzerinden geçtiklerini söylemişlerdir. Gündüz Türkiye’deki kamplarda dinlenen, gece sınırı aşıp savaşmaya giden militan öyküleri Türk basınında da çıkmıştır.
3) Yine Türk basınında oğlu El Kaide saflarında savaşmaya giden acılı ailelerin feryat dolu söyleşileri vardır. Batı illerimizin Emniyet Müdürlüklerinde, El Kaide saflarında savaşmaya giden çocukları için “bulunsun” başvurusu yapan ailelerin dilekçeleri vardır.
4) Çeşitli ülke istihbarat örgütlerinin yönettiği internet sitelerinde, son iki yıldır El Kaide üyelerinin Türkiye güzergâhını kullandığı not edilmiştir.
5) 2003’te İstanbul’u kana bulayan El Kaide örgütü üyelerinin nasıl tek tek serbest kaldığı ve nasıl Suriye’ye savaşmaya gittiği izaha muhtaçtır. Son iki yılda bu örgütün hangi üyelerinin Suriye’de ölü ele geçirildiği kayıtlıdır.
6) Yine Libya’dan getirilen ve günlerce İskenderun körfezinde bekletildikten sonra gerekli “izinler” yaratılarak yükü boşaltılan El İntizar gemisinin hikâyesi de önemli bir kanıttır. Ayrıca İçişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili soru önergesine yanıtı, resmi bir kanıttır!
7) Yine AKP Hükümeti döneminde müsamaha gösterilen CIA’nın Yalova’daki Çeçen Kampı da önemli bir kanıttır.
AYNI HEDEF İÇİN SAVAŞIYORLAR
Uzatmayalım ve şu önemli gerçeğe dikkat çekerek bitirelim:
AKP ile El Kaide’nin somut ilişkisini aramaya aslında hiç gerek yok. İkisinin de ABD’nin hedefi doğrultusunda Şam yönetimini devirmek ve Suriye’de yeni bir rejim kurmak amacında birleşmiş olması tek başına yeterlidir.
AKP ile El Kaide, aynı hedefte müttefiktirler ve nesnel olarak aynı cephede birlikte savaşmaktadırlar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Şubat 2014
ÖCALAN ‘SOYKIRIM YALANI’NA NEDEN SARILDI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 31/01/2014
ÖCALAN ‘SOYKIRIM YALANI’NA NEDEN SARILDI?
Öcalan bir süredir beklenen mektubunu Ermeni toplumuna gönderdi. Mektup dün Agos gazetesinde yayımlandı.
İçeriğine geçmeden gelin önce mektubun hikâyesini anlatalım:
MEKTUBUN HİKÂYESİ
KCK Eşbaşkanı Bese Hozat Paris cinayetinin yıldönümünde, 9 Ocak 2014’te şöyle demişti: “Gülen cemaati, İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri birer paralel devlettir.”
Açıklama haliyle tepki çekmişti. Bunun üzerine HDP Eş Başkanları Sabahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü ortak bir açıklama yaparak, “Ermeni ve Rum kimlikleri paralel devletle ilintilendirilemez” dediler.
BDP yöneticileri de Hozat’ın açıklamasını anlamlandıramamış, yakında yapılacak İmralı ziyaretinde Öcalan’a soracaklarını söylemişlerdi. Ancak Öcalan Bese Hozat’ın sözlerini genel olarak doğru bulduğunu belirterek BDP heyetini şaşırttı.
Aslında şaşıracak bir şey yoktu. Çünkü Öcalan Hozat’ın sözlerinin benzerini 23 Şubat 2013’te zaten dile getirmişti: “Türkiye’de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote edilmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD’de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her 3’ü de Anadolu çıkışlıdır.”
Ancak ne olduysa, sonrasında Öcalan Ermenilere bir mektup yazmaya karar verdi ve o mektup dün Agos’ta yayımlandı.
MİT ONAYLI MEKTUP
Öcalan mektubunda 1915 olaylarını tıpkı emperyalistler gibi “soykırım” diye tanımlıyor! Hatta Hrant Dink cinayetini de bu soykırımın son halkası olarak niteliyor. Öcalan yetinmiyor, Türkiye’nin bu insanlık suçuyla yüzleşmesi gerektiğini söylüyor. Neticede konuyu Kürtlerin ve Ermenilerin ortak mücadele etmesi gerektiğine bağlıyor.
Açık ki neresinden tutsanız elinizde kalacak türden bir mektup. Tıpkı herhangi bir ABD Kongre üyesinin Türkiye’yi suçlamak için yazdığı soykırım yalanı mektuplarından birisi gibi… Ne 1915 olayları yerli yerine konulabilmiş ne de Rus Çarlığının ve İngiliz emperyalizminin Ermeni çetelerini kullanması dikkate alınmış. Şaşırmadık.
Peki, mektubun tek nedeni, sadece Bese Hozat’ın sözleri üzerine Ermeni toplumunun gönlünü almak için midir? Sanmıyoruz…
Önce önemle vurgulayalım: Öcalan’ın mektubu MİT ve AKP onaylıdır! Zaten Agos’a teslim etmesi için HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’e mektubu veren de son kontrolü yapan, hatta belki bazı oynamalar da yapan Adalet Bakanlığı’dır!
Gelelim işin esasına… Bakın ABD’nin 1990’da bölgemize gelmesinden bu yana Kürt meselesi, Kürtlerin sorununu çözmek için değil, bunu kullanarak bölge ülkelerini zayıflatmak ve bölmek için kullanılıyor. Geride kalan 25 yılda önce Irak’ta, sonra da Suriye’de bunu yaşadık. ABD Irak’a Kürdistan için saldırdı, Suriye’ye de Kürt Koridoru için yüklendi.
Öte yandan ABD’nin Kürt kartı dışında Ermeni ve Kıbrıs meseleleri üzerinden de sürekli Türkiye’ye yüklendiğini gördük bu yıllar içinde. Washington tıpkı Kürt meselesi gibi, Ermeni ve Kıbrıs meselelerini de Türkiye’yi zayıflatma temelinde ele aldı. Ancak esas olarak bu iki mesele, birinci meselenin, yani Kürt meselesinin manivelasıydı. Hatta diyebiliriz ki, emperyalistlerin soykırım yalanı ısrarı, aslında Büyük Kürdistan planının gereğiydi. Ermenilerden özür dileyecek ve talepleri yerine getirecek bir Türkiye, Kürdistan konusunu daha masada kaybetmiş olacaktı!
TALAT PAŞA KOMİTESİ’NİN BAŞARISI
Ancak her şeye rağmen Türkiye’de emperyalist yalanlara karşı etkili mücadele verenler vardı. En başta da KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın başkanlığını yaptığı Talat Paşa Komitesi…
ABD ve AB ülkelerinde soykırım konusu yasalaşırken, hatta bazı ülkeler soykırımın olmadığını söyleyenlere hapis cezası verirken Talat Paşa Komitesi kalktı Avrupa’ya gitti ve “Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır” diye haykırdı.
Hatta İşçi Partisi Genel Başkan Doğu Perinçek bu nedenle ceza aldı. Sonrasında biliyorsunuz o dava AİHM’e gitti ve geçenlerde Perinçek’in, daha doğrusu Türkiye’nin zaferiyle sonuçlandı! Yani soykırımın inkârının cezalandırılamayacağına hükmedildi!
Amerika’nın Sesi Radyosu, konuyu analiz ettiği bir makalede, davanın benzer davalar için de emsal oluşturacağına dikkat çekerek uyardı! Büyükelçiler bu kararla Türkiye’nin 2015’te yapılacak uluslararası baskılara karşı elinin güçlendiğini belirttiler. Öyle ki, yıllarca Dışişleri Bakanlığı yapan ama soykırım saldırılarına karşı ciddi bir politika üretmeyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile, geçenlerde Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’nin saldırısına karşı, Perinçek’in bu zaferine sarıldı!
Uzatmayalım. Türkiye bu kararla dünya çapında bir mevzi kazanmışken, şimdi o kartın bir de Öcalan üzerinden piyasaya sürüldüğünü görüyoruz. Kuşkusuz önemli ama aynı zamanda ABD’nin çaresizliğinin de göstergesi…
Tıpkı Kürt meselesi gibi Ermeni meselesi için de iki çözüm var: Biri emperyalistlerin ayrıştıran çözümü, diğeri bizim, bölgenin birleştiren çözümü…
Öcalan’ın mektubu, işte bu saflaşmaya ve çarpışmaya işaret ediyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ocak 2014
ERDOĞAN’IN TARİHSEL İRAN GÖREVİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/01/2014
AK medya 17 Aralık yolsuzluk operasyonunu daha ilk günden “ABD’nin İran operasyonu” diye yorumladı. Kanıtları da Rıza Sarraf ve Halkbank’tı. Güya ABD Türkiye’nin İran’a yaptırımları Halkbank üzerinden delmesinden rahatsız olmuş ve cemaati kullanarak düğmeye basmıştı.
İlk günden bunun gerçek olmadığına dikkat çektik. Çünkü ABD hem İran’la nükleer anlaşma imzalayarak zaten yaptırımları gevşetmeye başlamıştı hem de İran’ın Türkiye (Halkbank) üzerinden yaptığı ticarete yıllardır, kontrollü olduğu için, göz yumuyordu.
Nitekim Halkbank Genel Müdürlüğü’nün o günlerde yaptığı açıklama da aslında bu gerçeği doğrulamıştı.
Gerçekte mesele çok parametreliydi; Haziran Halk Hareketi’nden tutun da, ABD’deki bölünmeye ve bunun bir yansıması olarak AKP-Cemaat çatışmasına kadar pek çok etkene bağlıydı. Hatta ısrarla belirttiğimiz gibi, koalisyon hem halk hareketi nedeniyle çözülüyordu, hem de ABD zayıfladığı için koalisyonun bileşenleri olan uydular yörüngeden çıkıyor ve çarpışıyordu.
OBAMA: İRAN’A YAPTIRIMLARI VETO EDERİM
Kuşkusuz böylesi bir teze sarılmak AKP çevrelerinin işine geliyordu. Zira komployu ne kadar büyük resmederseniz, yolsuzluğu o kadar küçültürsünüz!
Her neyse, aradan 1,5 ay geçti ve Başbakan Erdoğan’ın İran’ı ziyaret ettiği gün AK medyanın amiral gemisi Yeni Şafak “İran havası” manşetiyle çıktı. Manşetin altındaki spot şöyleydi: “İran’la nükleer anlaşmanın ardından ABD, 14 petrokimya şirketini yaptırım listesinden çıkardı. Boeing, Airbus, Mercedes, BMW, Peugeot, Renault, Shell, BP gibi dünya devleri Tahran’ın kapısında sıraya girdi.” (Yeni Şafak, 29 Ocak 2014)
Böylece kendi komplolarını kendileri yalanlamış oldular!
İlginçtir, bu manşetin atıldığı gün, ABD Başkanı Barrack Obama da Kongre’de “birliğin durumu” konuşması yapıyor ve İran konusunda çok önemli şeyler söylüyordu: “Açık söyleyeyim: Eğer Kongre bana bu görüşmeleri (ABD-İran) rayından çıkarabilecek yeni bir yaptırım yasası yollarsa, veto edeceğim.” (Hurriyet.com.tr, 29 Ocak 2014)
Obama’nın sözlerinin devamı daha da önemliydi: “Ülkemizin ulusal güvenliği için diplomasiye bir şans vermek zorundayız. Eğer İran’ın liderleri bu fırsatı değerlendirmezse, daha fazla yaptırım çağrısında ilk bulunan ben olacağım. Ama İran’ın liderleri bu fırsatı kullanırsa, ki bunu yakında öğreneceğiz, o zaman İran devletler topluluğuna tekrar katılmak için önemli bir adım atmış olacak ve biz de zamanımızın en önemli güvenlik tehditlerinden birini savaş riski olmadan çözeceğiz.”
KOLAYLAŞTIRICI VE YUMUŞATICI: ERDOĞAN
İşte Obama’nın sihirli cümlesi buydu: ABD, İran tehdidini savaş riski almadan çözmeye gayret ediyordu! Hem de Obama Beyaz Saray’daki koltuğuna oturduğu ilk günden beri…
Türkiye ve Brezilya’nın İran’la imzaladığı Tahran Anlaşması’nı ve o anlaşmayı ABD’nin istediğini ortaya koyan Obama’nın Erdoğan’a mektubunu anımsayın…
Washington, tüm o süreçte ve sonrasında aynı zamanda BOP eş başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’a İran’ı “masada tutma” görevi vermişti. O görev, Amerikan diplomasisinde “kolaylaştırıcı” ve “yumuşatıcı” gibi kavramlarla tanımlanmıştı.
Obama’yla güncellenen bu görevin ilk şeklinin sahibi ise Bush’tu. Bush Erdoğan’a İran’ı dengeleme görevi vermişti; BOP ancak İran’ın artan etkisine duvar örüldükçe gerçekleştirilebilirdi… İran’ı dengelemek için ise Sünni bloğun lideri olmak gerekti; bunun yolu da Filistin davasına sahip çıkmaktan ve İsrail’e posta koymaktan geçiyordu!
Geride kalan yıllarda AKP bu göreve uygun çalıştı: Komşularla işbirliği yapmak yerine ABD’nin talebi doğrultusunda komşulara düşmanlık yaptı.
Sonuç? Adına “değerli yalnızlık” dedikleri kocaman bir başarısızlık yaşadılar. Öyle ki, Erdoğan artık İran, Irak, Suriye ve Mısır tarafından istenmeyen adam ilan edilmiş durumda!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ocak 2014
ERDOĞAN VE GÜL’ÜN NATO’YA UYUMU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/01/2014
Türkiye’nin Çin füzesi almaya karar vermesiyle başlayan “füzelerin NATO’ya uyumu” tartışması, artık yeni bir boyut kazandı: Füzeden önce AKP NATO’ya uyum sağladı!
Kuşkusuz şaşırmadık. Zira yakın tarihte hiç unutulamayacak şu iki örneği yaşadık:
1) Erdoğan Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasını istemiyordu. Çünkü Rasmusssen kriz yaratan Hz. Muhammed karikatürlerine sahip çıkmıştı. Erdoğan bu itirazını seçimden önce de dile getirmiş ve “özür yoksa Rasmussen’e sekreterlik yok” demişti özetle. Sonra “NATO’ya uyum süreci” başladı ve sözler unutuldu, çok değil iki gün sonra Rasmussen Türkiye’nin de oyuyla NATO Genel Sekreteri oldu.
2) NATO Libya’yı işgal etmeyi planlıyordu. Erdoğan yine kendisinden Nasır çıkarmaya soyunanların gazıyla olsa gerek, ekrana çıkıp “ne işi var NATO’nun Libya’da” demişti. Sonra yine “NATO’ya uyum süreci” başlamış ve Erdoğan kendi sorusunu şu veciz ifadeyle yanıtlamıştı: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmeli!”
Zira NATO, Erdoğan’ın başbakan olduğunun da aslında tescil makamıydı!
AKP İYİ LOBİLER HAİN
Bu iki somut duruma rağmen, Erdoğan’dan Nasır olmasa da zor günlerinde en azından bir Maliki çıkarmaya gayret edenler, ihaleyi Çin füzesinin kazanmasından sonra yazdılar çizdiler; NATO ne karışırdı, Türkiye kendi kararını kendi verirdi, Erdoğan varken kimse ülkemize posta koyamazdı…
Bu yazılanlar Erdoğan’ı, Erdoğan’da bu yazıcıları gaza getirip durdu. Hatta bir keresinde Erdoğan şöyle bile dedi: “NATO bu konularda bu kadar hassas ise önce şu anda NATO üyesi birçok ülkede hâlâ Rusya’nın silahları var, onların envanterlerinde mevcuttur.”
Üstelik iklim de uygundu… Madem anti-emperyalist özellikler taşıyan Haziran Halk Hareketi de var, o zaman gelsin biraz Batı’ya dokundurmacalar!
Ekranlardan bir gün faiz lobisi, bir gün Yahudi lobisi suçlanıyordu… Pahalılığın nedeni kuru fasulye lobisi, trafiğin nedeni gezi eylemcileriydi; sırf AKP’ye düşmanlıktan benzine kıyıp yollara düşüp trafiği kilitliyorlardı… Yolsuzluk yok, AKP’ye darbe vardı; darbeyi Neoconlar ile cemaat tezgâhlıyordu. Darbede Francis Ricciardone’nin parmağı vardı ama Obama’nın haberi yoktu. Zaten Obama iyi ama çevresi kötüydü.
GÜL’ÜN NATO’YA UYUM PLANI
Haliyle iklim böyle olunca, ABD ve NATO’dan gelen Çin füzesine itirazlara karşı Erdoğan ve kurmayları “dik” durabiliyordu! Ta ki, “oyun bitti” denilip, beyzbol sopası hatırlatılıp, NATO’ya zorla uyum süreci yolu gösterilinceye kadar…
Peki, bu kadar laftan sonra nasıl u dönüşü yapılacaktı. Tamam, kendisini Erdoğan’ın kılı ilan edenler açısından bir problem yoktu ama ya çağdaş Türkiye?
Hemen Erdoğan’dan çok Gül’ün sahibi olduğu anlaşılan şu plan yapıldı:
1) “Tamam Çin füzesi ucuzdu, o nedenle ihaleyi almıştı ama NATO’ya uyumu demek, ek maliyetti, yeni masraflardı” denilerek kıvırmaya zemin yaratılacaktı.
2) Bu kadar laftan sonra rotayı ABD füzesine kırmak hepten “dik durma” masalını boşa çıkaracaktı ama en azından başka alternatifler ile NATO’ya uyum gösterilebilirdi. Kime? Fransız-İtalyan ortaklığındaki Eurosam teklifine…
HOLLANDE’IN ZİYARETİNİN PERDE ARKASI
Tüm bu planlara paralel olarak Fransa Cumhurbaşkanı 22 yıl sonra ilk defa Türkiye’yi ziyaret etti.
Fransa ve Türkiye cumhurbaşkanları Fançois Holande ile Abdullah Gül baş başa görüşürken, Fransa Savunma Bakanı da Türkiye’nin Savunma Sanayi Müsteşarını ziyaret etti.
Aynı saatlerde İtalyan heyeti de Ankara’daydı. Hatta Abdullah Gül’e bir de İtalya ziyareti programı yapılmıştı!
Sonrasında ek maliyet kaygısı dendi, fuzuli masraf çıktı dendi ve Eurosam’a açıktan göz kırpıldı!
Kısacası, Gül ve Erdoğan yine NATO’ya uyum sağladı!
Bakalım ihtiyacın asıl sahipleri, ordu, bu u dönüşüne ne diyecek?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ocak 2014
AKP KURUCUSU: MORTON ABRAMOWITZ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/01/2014
Yeni Şafak’ın yayınlarına bakılırsa, Erdoğan’ın AKP-Cemaat savaşından galip çıkabilmesinin yolu, Türkiye’deki anti-Amerikancı kamuoyu desteğini arkasına alabilmesinden geçmektedir. Bu nedenle kalemşorlar Erdoğan’dan bir Nasır yaratmaya çalışıyorlar!
Ancak Yeni Şafak’ın sözde anti-emperyalist sicili bu çalışmayı karikatüre dönüştürüyor. Zira ABD’nin Irak’a saldırmasına reel politik diyerek destek veren fakat ABD çekilmek zorunda kalınca Amerikan karşıtı saflara göz kırpan bir yayın organı Erdoğan’ı nasıl makyajlayabilir ki!
Üstelik Erdoğan’ın sicili ve resmi BOP eş başkanlığı 9 sütuna manşet ağırlığında ortada duruyorken…
ERDOĞAN’I KEŞFEDEN CIA’CI BÜYÜKELÇİ
Ancak Yeni Şafak yine de çaresizlikten bu senaryoyu uygulamaya çalışıyor. Dahası öyle çaresiz ki, “Obama iyi, çevresi Erdoğan’a düşman” özetli ciddiyetsiz yayınlara bile imza atabiliyor!
Hedef aldığı bu “kötü çevrelerin” başında ise ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz geliyor.
Ancak uyaralım: Abramowtiz herhangi bir büyükelçi değil! Ona “Erdoğan’a sahne veren” adam da diyebiliriz, AKP’nin 1 numaralı kurucusu da…
Abramowitz, Erdoğan daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı’yken, 1994 yılında, onu keşfeden (!) kişidir.
Bu keşif operasyonundan hemen sonra Erdoğan ilk kez ABD’ye gider, okyanus ötesiyle tanışır! 17 – 21 Nisan 1995 tarihlerindeki bu siftahı, 17 – 22 Kasım 1996 ve bir ay sonra da 20 – 23 Aralık 1996 tarihli ziyaretler izler!
ERDOĞAN’A BELEDİYE’DE ABD DİPLOMASI
Abramowtz’in iki yıl stajyerliğini yapan Erdoğan’ın önü bu üç ABD ziyaretiyle birlikte artık açılmıştır!
Abramowitz öğrencisine diplomasını 15 Ekim 1996’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak onu ziyaret ettiği gün verir. Bu özel diploma töreninin(!) ayrıntıları basınla paylaşılmaz. Ancak profesyonellerce belirlenmiş şu birer cümle edilir:
Erdoğan Abramowitz’in ziyaretini “sıcak ve olumlu bir mesaj getirdi” diyerek özetler. Morton Abramowitz’in ise Erdoğan’a şöyle dediği basına yansıtılmıştır bir tek: “Siz İstanbul’u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz.”
Bu diploma töreninden bir ay ve iki ay sonra yapılan iki ayrı ABD ziyareti, Erdoğan’ı Erbakan’dan koparma ziyareti olmuştur aynı zamanda.
Nitekim İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, CIA’nın yan kuruluşu olan RAND’ın raporlarına dayanarak ABD’nin Erdoğan’ı başbakanlığa, Gül’ü de dışişleri bakanlığına hazırladığını açıklamıştır daha o tarihte…
YENİLİKÇİ HAREKETİN ABD’Lİ MİMARLARI
Abramowitz öğrencisini hazırlarken ve onu Erbakan’dan koparırken, takımından Alan Makovsky ve Ian Lesser de, 18 Temmuz 1996’da Washington Enstitüsü’nde izleyecekleri yolu ilan ediyordu:
“İkincisi strateji ise Erbakan’ın etrafındaki yaşlı kadro ile ilgili. Başbakanın etrafındaki bu yaşlı kadroya rağmen partide çok kabiliyetli gençler de bulunuyor. Bunların vasıtasıyla partide bir yenilikçi hareket başlatacağız!”
Sonrasını hep birlikte yaşadık: Erdoğan Erbakan’ı terk etti. Gül ve Arınç’la birlikte Milli Görüş’ü böldü. Yahudi Cesaret madalyaları alarak önce Başbakan ardından da BOP Eş Başkanı oldu. Sonra ABD’nin Irak’a saldırısına destek verdi. Müslüman katleden Conilerin sağlığına duacı oldu. NATO’nun Libya operasyonlarına katıldı. Komşu Suriye’ye düşmanlık yaptı, El Kaide’lere sınırı açtı…
Kısacası Erdoğan’dan değil Nasır çıkarmak, altını çizerek vurguluyorum, Menderes bile çıkaramazsınız!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ocak 2014
ÖCALAN ERDOĞAN’I NASIL KURTARDI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/01/2014
2. Cenevre Konferansı nedeniyle değinemediğimiz bir konuyu işleyeceğiz bu Pazar; Öcalan’ın Erdoğan’ı kurtarmasını!
Gelin önce konuyu anımsayalım.
Birkaç gün önce, Can Dündar’ın “Canlı Gaste” programında, BDP heyetinin Öcalan’la yaptığı son görüşmenin detayları yer aldı. Buna göre Öcalan kendisini ziyarete gelen heyete şunları söylemişti:
“Başbakan seçimlerde beni idam etmekten bahsediyordu ancak ben Gezi olaylarında kendisini kurtardım. Sağduyulu davranmasaydık Başbakan’ı götüreceklerdi. 17 Aralık darbesine de karşı duracağız. Tüm darbelere karşı durduk.” (Aydınlık, 22 Ocak 2014)
FİDAN’IN ÖCALAN’DAN ÖZEL İSTEĞİ
Kuşkusuz şaşırmadık. Zira Öcalan’ın Haziran Halk Hareketi’ndeki o özel misyonuna hep dikkat çekmiştik. Daha ilk günden, Öcalan’ın izlediği çizginin Erdoğan’a “can simidi” amacı taşıdığını belirtmiştik.
Kısaca anımsatmak gerekirse…
27 Mayıs’ta Gezi Parkı’nda başlayan çevre eylemi, 31 Mayıs’ta siyasal bir eyleme ve 1 Haziran’da da ayaklanmaya dönüştü.
O gün parti tabanına seslenen BDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken, parti olarak eylemlerde yer almayacaklarını ilan etti. Öyle ki, Başbakan Vekili olan Bülent Arınç, kendisine canlı yayında teşekkür etti.
Eylemler kitleselleşip de tüm yurt çapına yayılınca, devreye MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın özel istediğiyle Öcalan girdi. Öcalan Gezi eylemlerinde yer almayan PKK ve BDP’den, “Taksim’i ulusalcılara bırakmamasını” istedi. Bu mesajla birlikte ellerinde Apo posterleri taşıyan 300 kadar PKK’li Taksim’de eylemlere katılmaya başladı.
Diyarbakır’daki eylemlere katılmayan fakat Taksim’de bayrak gösteren PKK’nin amacı ortadaydı. Nitekim o amacın bir parçası olarak Erdoğan sahne aldı ve hemen her kürsünden Taksim’deki Türk bayraklı kitleye seslendi. “Bölücü örgüt bayrağıyla Türk bayrağını nasıl yan yana getirirsiniz” gibi laflarla halkı PKK ile korkutup alandan soğutmaya çalıştı.
Ancak Erdoğan-Öcalan ortaklığındaki bu özel çalışma bir işe yaramadı hatta ters etki yaratıp Kürt kökenli yurttaşlarımızın tepkisini bile çekti…
MİT’İN ROLÜ VE ÖCALAN’IN İŞLEVİ
Aslında Öcalan’ın Erdoğan’a kalkan olan çizgisi Kürt çevreleri açısından bir sürpriz taşımıyordu ve zaten sessiz tepkiler de alıyordu…
Çünkü Öcalan’ın 7 Şubat’ı bir darbe diye değerlendirmesi ve BDP heyetine açıkça “Hakan Fidan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir” demesi, tarihi MİT-Öcalan ilişkisini yeniden gündeme getirmişti.
Öte yandan Öcalan’ın Hakan Fidan’la “sözlü ve yazılı iletişime geçtikten sonra yeniden bir kanal açıldığını” söylemesi, Erdoğan’a içeriği hâlâ açıklanmayan bir mektup yazmış olması gibi olgular, Kürt çevrelerinde oluşan soru işaretlerini hep büyüttü.
Son olarak Öcalan’ın Paris cinayetini de eldeki MİT-Ömer Güney ilişkisi belgelerine rağmen ısrarla “7 Şubat darbesinin devamı” diye yorumlaması, PKK içinde bile bir güven sorunu yaratmaya başladı.
ÇATLAMA İŞARETLERİ VAR
Bu tablo Erdoğan sıkıştıkça daha da belirginleşecek ve Öcalan’ın Başbakan ve MİT Müsteşarına stepne olması ile AKP ve PKK’nin CIA gözetiminde sürdürdüğü işbirliği daha da netleşecek.
Bakalım Kürt çevreleri, Öcalan’ın bu ilişki biçimine katlanmayı sürdürecek mi?
Kürt haber sitelerinde yavaş yavaş ortaya çıkan rahatsızlıklar, şimdiden bir çatlamaya işaret ediyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ocak 2013
OKLARIN ÇOĞU AKP’YE Mİ, CEMAATE Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/01/2014
ABD’nin Erdoğan’ın üzerini çizdiği ve düğmeye bastığı gibi bir varsayımı kabul ettiğiniz anda, başlıktaki sorunun yanıtı bellidir: Oklar cemaate!
Bu varsayımın yanlışlığı bir yana, kabulü iki nedenle AKP’ye yarar: Birincisi okları cemaate göndermek Erdoğan’ı tahkim eder, ikincisi antiemperyalist olduğunuz için kendinizi ABD’ye karşı dolaylı olarak Erdoğan’ı savunurken bulursunuz!
DÜĞMEYE ABD DEĞİL HALK BASTI
Varsayım doğru değildir: ABD Erdoğan’ın üzerini “henüz” çizmemiştir ve düğmeye basan da o değildir! (Düğmeye 19 Mayıs 2012’den başlayarak önce öncüler sonra da geniş halk kesimleri basmıştır.)
Kaldı ki ABD’nin bir ülkeyi dizayn edebilecek bir düğmeye basacak kudreti yoktur. Olsa önce Irak’ta basar Maliki’den kurtulur, Suriye’de basar Esad’dan kurtulurdu.
Tersine ABD zayıfladığı için düşmanından da uydusundan da istediği anda kurtulamamaktadır. Hatta merkez olarak ABD zayıfladığı için, AKP-Cemaat çatışmasında görüldüğü gibi, bugün uyduları savrulmakta, yörüngeden sapmakta ve birbirine çarpmaktadır. (Asıl belirleyici etken ise Türkiye’de yükselen halk hareketidir.)
Kuşkusuz Washington Erdoğan’ın yerinde daha makul bir kişi görmek istemektedir. Ama Erdoğan’ın dayandığı bir toplumsal kesim ve oy tabanı oldukça Washington onunla çalışmak zorundadır. Nitekim Beyaz Saray o nedenle önce 30 Mart seçim sonuçlarını görmek istemektedir.
ERDOĞAN ASIL, CEMAAT İKİNCİL TEHDİTTİR
Dolayısıyla Türkiye’nin millicileri, ulusalcıları, Kemalistleri, solcuları, sosyalistleri için okların çoğunun gönderileceği adres cemaat değil, AKP’dir, Erdoğan’dır!
“Erdoğan nasılsa yıkıldı, ABD’nin yerine hazırladığına okları gönderelim” demek, hem gerçek değildir, hem kazanacağınız bir savaşı bırakıp daha arkadaki bir cepheye savaşa koşmanız demektir, hem de bunun sonucu olarak kazanacağınız savaşı kaybetmeniz demektir.
Türkiye’nin milli ve yurtsever cephesi için Erdoğan asıl, cemaat ikincil tehdittir. İkisinin çarpışmasında okları esas olana göndermek, siyasi zorunluluktur!
Okları Erdoğan’a göndermek cemaati tahkim etmez ama okları cemaate göndermek Erdoğan’ı tahkim eder. Çünkü Erdoğan asıl tehdittir ve Erdoğan’ın zayıflaması, cemaati de zayıflatır. Erdoğan yıkılırken, o savaşın içinde cemaat de büyük güç kaybedecektir. Çünkü cemaate 11 yıldır güç katan Erdoğan’ın siyasi gücüdür.
ERDOĞAN ZAYIFLADIKÇA, SİLİVRİ DUVARLARI ÇATLAR
Peki, Erdoğan’a vurmak mı, yoksa cemaate vurmak mı Silivri’yi boşaltır?
Bu soruya yanıtı şu saptama üzerinden verebiliriz: Metin Feyzioğlu girişimi Silivri’nin etrafındaki telleri kesecek uzun makasın ağzı ise makasın kolları da daha önce birkaç kez Silivri’yi kuşatan ve barikatları yıkan öncülerdir!
Silivri zindanının ve Ergenekon davasının siyasi sorumlusu Erdoğan’dır, uygulayıcısı ise cemaattir. Erdoğan o davaya dayanarak Cumhuriyeti yıkmış ve devleti ele geçirmiştir; cemaat bu işteki özel görevi nedeniyle Emniyet ve Yargı’da erk olmakla ödüllendirilmiştir.
Dolayısıyla Silivri’yi boşaltmak için de okların çoğunun gönderileceği adres cemaat değil, Erdoğan’dır. Erdoğan zayıfladıkça cemaat de zayıflayacak ve Silivri duvarlarındaki çatlaklar derinleşecektir.
HALK HAREKETİNE DAYANMAK
Bugün düne göre Erdoğan da, AKP de, cemaat de daha zayıftır. Neden? Çünkü 19 Mayıs 2012’den beri öncüler ve halk ayaktadır.
Halk Hareketi yükseldiği için AKP ile cemaatin çelişmesi derinleşmekte ve birbirlerine düşmektedirler. Halk Hareketi yükseldiği ve o duvarlar daha önce kuşatıldığı için bugün Silivri’nin boşaltılması bir seçenek olarak belirmiştir. Halk Hareketi yükseldiği için ABD istediği dizaynı yapamamaktadır.
19 Mayıs 2012’yi atlayan, 13 Aralık ve 5 Ağustos Silivri kuşatmalarını yok sayan, 1 Haziran Ayaklanması’nı ve son olarak 10 Kasım’daki Arslanlı Yol’u esas almayan hiçbir tez, gerçekçi değildir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ocak 2013
SEVR, LOZAN, CENEVRE
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/01/2014
Bildiğiniz gibi PKK’nin Suriye’deki kolu PYD, Kürt meselesi ayrı bir gündem maddesi olmadığı gerekçesiyle 2. Cenevre Konferansı’na katılmadı. Fırsattan yararlanıp bulunduğu bazı bölgelerde sözde özerklik ilan eden PYD, bu avantajının konferansta tanınmasını umuyordu; gerçekçi değildi, olmadı…
Bunun üzerine PYD 2. Cenevre Konferansı’nı Kürtlerin 2. Lozan’ı ilan etti. Şunu demek istiyordu; 1. Lozan’da Kürt yok sayılıp Türk egemenliği uluslararası kabul görmüştü, 2. Lozan’da da (Cenevre) Kürt yok sayılıp Suriye Arap egemenliği uluslararası kabul görecek…
Kuşkusuz ne Lozan PYD’nin anladığı şeydi, ne de 2. Cenevre Konferansı Kürtlerin 2. Lozan’ıydı…
Öte yandan 2. Cenevre Konferansı’na katılan Suriye Kürt Yüksek Konseyi ise çok daha geri bir açıklamayla konuya dâhil oldu. Konsey üyesi Suriye Kürt Demokrat Partisi Sözcüsü Nuri Bromo, “PYD katılsaydı Cenevre-2, Sevr-2 olurdu” dedi.
2. Cenevre Konferansı’nın Suriye Kürtlerinin bir bölümüne göre 2. Lozan, bir diğer bölümüne göre ise 2. Sevr olması sadece bir kafa karışıklığını değil, daha önemlisi tarafların bulunduğu siyasal konumu izah ediyor.
EMPERYALİST MÜDAHALENİN SONUÇLARI
Gelin en iyisi baştan başlayalım ve Sevr ile Lozan’ı Kürtler açısından öncelikle değerlendirelim.
ABD’nin Irak’a saldırması, her şeyden önemlisi Kürt sorununa emperyalist bir müdahaleydi ve sorunun bölgeselleştirilmesiydi. Bu durum Kürt hareketlerinin emperyalizmle ilişkisini geliştirdi; bu da bu örgütler içerisindeki anti-emperyalist yönelimi budadı…
Öyle ki, kısa zamanda bölgenin tarihi bile bu Kürt grupları tarafından yeniden ve bu kez emperyalistlerin gözlüğünden okundu. Böylece Lozan ve Sevr gibi konular bile anlam kaymasına uğradı. (Bu durumun sadece Kürtler açısından değil, Türklerin bir bölümü açısından da geçerli olduğunu belirtmeliyiz.)
Örneğin artık Sevr, salt Kürdistan demekti. Lozan ise Kürdistan’ın bölünmesi ve parçalanması…
Peki, bu gerçek miydi?
KÜRTLER SEVR’E KARŞIYDI
Kuşkusuz İngiliz ve Fransız emperyalizmi dayattıkları Sevr’de bir Kürdistan hedeflemişlerdi. Bir avuç Kürt ayrılıkçısı da bu hedefi alkışlamış ve Sevr’e tapmıştı. Ancak Kürtlerin geniş kesimleri Sevr’e karşı çıkmıştı!
Örneğin Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey “bendeniz Kürtoğlu Kürtüm” diyerek başladığı konuşmasında şöyle diyordu: “Biz Kürtler vaktiyle Avrupa’nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün manasıyle bize hak vermek isteyenlere iade ettik. Nasıl ki El-cezire Cephesi’nde çarpıştık. Nasıl ki, Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz.” (Türk Parlamento Tarihi, II. Cilt, TBMM Yayınları, s. 343)
Hatta Kürtler, Sevr’e daha Sevr hazırlığı sayılan Paris Konferansı sırasında karşı çıkmıştı. Kasım 1919’daki Konferans’ta Kürt ayrılıkçısı Şerif Paşa Ermenilerle Kürdistan anlaşması yapınca 22 Kürt aşireti bir deklarasyon yayınlamış ve bir telgrafla Şerif Paşa’yı protesto etmiştir. Kürt aşiretler Türk ve Kürtlerin soy ve din bakımından kardeş olduğunu, ayrılamayacağını vurgulamışlardır.
KÜRTLERİ LOZAN DEĞİL EMPERYALİZM BÖLDÜ
Uzatmayalım, çok miktarda tarihi belge arşivlerdedir, incelenebilir.
Ama bitirirken şu gerçeği anımsatalım: Kürtleri ya da Kürdistan’ı Lozan bölmedi! Kürtlerin bölünmesinin yani Anadolu dışında Irak ve Suriye topraklarında bölünmüş şekilde yaşamasının sorumlusu İngiliz ve Fransız emperyalizmidir, Sykes-Pycot’ya göre Ortadoğu’nun cetvelle çizilmesidir.
Bu gerçek bizi bir diğer gerçeğe götürür: Emperyalistler Kürtlere gerçek anlamda ne özgürlük ne de devlet getirir. Sevr’i Türklerle birlikte “ayaklarının altına alıp çiğneyen” ve Lozan’da Türklerle birlikte devlet kuran Kürtler, kimi işbirlikçi örgütlere rağmen, son tahlilde kesinlikle emperyalizmin kuklası olamazlar! Bu hayal, tarihe sığmaz!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ocak 2014