Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
28 ŞUBAT, İSRAİL RADARINI REDDETTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/10/2012
E. Genelkurmay 2. Başkanı Em. Org. Ergin Saygun, “Balyoz” isimli kitabında Türkiye-İsrail gerginliğinin bilerek çıkarıldığını söylüyor.
Dün incelemiştik… Em. Org. Ergin Davos krizinden önce gerçekleşen kimi olayları anlatıyor ve şu saptamayı yapıyordu. Amaç, Türkiye’nin Araplar nezdinde itibarını artırarak İran’ın bölgesel liderliğini engellemek!
Bugün yine Balyoz kitabında yer alan ve füze kalkanı projesinin ne anlama geldiğini resmi ağızlardan ortaya koyan olaylara göz atacağız.
RADAR, VURULACAK İLK HEDEFTİR
E. Genelkurmay 2. Başkanı Em. Org. Ergin Saygun açıkça saptıyor: “Füze Kalkanı yani radarın savunma amaçlı olduğu söylense de durum biraz farklıdır.”
Peki, durum neden farklıdır? AKP Hükümeti’nin bu kalkanla ilgili halka açıkladıkları yoksa doğru değil mi?
Em. Org. Ergin Saygun, “şu anda bir nükleer tehlike dengesi” olduğuna dikkat çekiyor: “Bu dengeye eskiden ‘Karşılıklı İmha Garantisi’ derlerdi. Kısacası ‘o atarsa ben de atarım’ veya ‘ben onu vurursam o da beni vurur’.”
Em. Org. Saygun, işte Malatya-Kürecik’e yerleştirilen bu radarın dengeyi bozduğunu saptıyor: “Siz onu vuruyorsunuz ama o sizi vuramıyor. Onun için de ‘karşı taraf’ bunu taarruzi bir imkân ve kabiliyet ve kendisine bir tehdit olarak kabul ediyor. Bu nedenle de bir çatışma anında bu radarlar ilk vurulacak hedeflerden olarak kabul ediliyor.”
İSRAİLLİ GENERAL: SIĞINAKLARA KAÇARSINIZ
Em. Org. Ergin Saygun, bu kalkan konusunun 1997-98’de de gündeme geldiğini aktarıyor. “O zaman İsrail radar koymak istiyordu ülkemize” diyen Saygun radarın hedefini açıklıyor: “Türkiye ve Ürdün’e birer radar konacak, İran’ın atacağı füzeleri İsrail bu iki radarın verdiği bilgilerle kestirme yolu ile tespit edebilecekti.”
O sırada Plan ve Prensipler Başkanlığı’nda J-5 Strateji Daire Başkanı olan Saygun, “Başkanlığın görüşü bu girişime karşı çıkmaktı. Görüşümüz sonradan bir Genelkurmay Başkanlığı görüşü olarak kabul edildi.” diyor ve İsrail’in talebinin 28 Şubat sürecinde reddedildiğini açıklıyor.
Em. Org. Ergin Saygun ile İsrailli muhatabının bu konudaki tartışması ise oldukça anlamlı: “İsrail Savunma Bakanlığı Müsteşarı Em. General Ivri Ankara’ya gelip benimle görüştü. Kendisine bu radarın bize ne fayda sağlayacağını sordum. ‘Füzenin atıldığını tespit edip sığınaklara kaçabilirsiniz’ dedi. ‘Radarla beraber füze de verilirse teklifi inceleriz’ dedim. ‘Füze veremeyiz’ deyince de görüşme bitti.
Bunun üzerine “Türkiye’nin bir miktar füze ihtiyacının” karşılanması için ABD devreye girer: “Birkaç gün sonra ABD Büyükelçiliği’nden beni ve eşimi, füzesavar sistemini yerinde görmek için her türlü masraf kendilerince karşılanmak üzere ABD’ye davet eden bir mektup aldım. Teşekkür ederek daveti reddettim.”
BALYOZ, TSK’Yİ HİZAYA SOKMA TERTİBİDİR
Bu anlatılanlardan sonra dün başlıktan sorduğumuz sorumuzu yineleyelim: “Kim daha İsrailci? AKP m, TSK mi?”
28 Şubat’ın ABD-İsrail kaynaklı olduğunu düşünenler, Ergin Saygun’un Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Balyoz” isimli kitabını mutlaka okusunlar.
Görülecektir ki Balyoz tertibi, ABD’nin 1995’te “hizadan çıkmaya” başlayan Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokma tertibidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ekim 2012
KİM DAHA İSRAİLCİ? AKP Mİ, TSK Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/09/2012
Başlıktaki soru kuşkusuz tuhaf. Ancak “TSK İsrailcidir”, “28 Şubat ABD-İsrail kaynaklıdır” gibi iddiaların çokça dillendirilmesi nedeniyle sorduk bu soruyu…
Üstelik artık bizi bu sorunun yanıtına götüren bazı resmi açıklamalar da var…
OBAMA’NIN ‘MODEL ORTAKLIĞI’
Başbakan Erdoğan’ın Davos’da “one minute” demesiyle başlayan ve Mavi Marmara saldırısıyla doruğa çıkan Türkiye-İsrail gerilimiyle ilgili en başından beri şu tezi dile getirdik: Obama’nın ABD başkanlığı döneminde, AKP Hükümeti’ne İran’ın etkisini sınırlama ve Tahran’ı izole etme görevi verildi. Nitekim Suriye’yle neredeyse ortak kabine kurma noktasına kadar getirilen ilişkiler, Tahran’ı yalnızlaştırmak içindi… Türkiye’nin İran’dan rol çalabilmesi ve Ortadoğu’da Araplar nezdinde bir yer edinebilmesi için de Filistin meselesine sarılması ve dahası İsrail’le ilişkilerin seviyesini düşürmesi gerekirdi.
Davos’ta başlatılan kriz bu nedenleydi. Nitekim siyaseten gerilimli olan ilişkiler, ekonomiye hiç yansımamış, hatta Türk-İsrail ticaret büyüklüğü her yıl artmıştır.
İSRAİL GERİLİME DAVOS’DAN ÖNCE BAŞLADI
Eski Genelkurmay 2. Başkanı Em. Org. Ergin Saygun, Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Balyoz” isimli kitabında işte bu sürece ışık tutan çok önemli bilgiler paylaşıyor.
Em. Org. Saygun, ABD ve İsrail’in, Türk-İsrail ilişkilerini bilerek bozduklarını savunuyor. Em. Org. Saygun’un iddiasının dayanağı ise “one minute” krizinden önce meydana gelen şu olaylar:
1) İsrail uçakları 7 Eylül 2007 günü Akdeniz üzerinden Türkiye’ye girdi, bir süre Türkiye-Suriye sınır hattında uçtu ve ansızın Suriye’ye girerek bu ülkedeki kimi hedefleri vurdu. İsrail uçakları, sonra aynı rotayı izleyerek ülkesine döndü. Üstelik büyük pervasızlıkla, yakıt tanklarını da Türkiye topraklarına attı! Türk Ordusu olaya sert tepki gösterdi. Türkiye İsrail’den özür istedi. ABD ise “İsrail gerekçesini açıklayınca siz de hak vereceksiniz” diyerek Türkiye’yi yumuşatmaya çalıştı.
2) ABD’deki önemli Yahudi kuruluşu ADL, hiç gündemde olmamasına rağmen ve genel çizgisine aykırı olarak 2008 yılında “Ermeni soykırımı vardır, olmuştur” açıklaması yaptı. ADL’yi peşi sıra diğer Yahudi kuruluşları izledi.
Oysa İsrail ve Yahudi kuruluşları, Yahudi Soykırımı’yla aynı kefede olmaması için dünyada başka hiçbir soykırım olmadığını hep savunagelmişti…
Siyasi gündemimize pek gelmeyen bu olaya en sert tepkiyi yine Türk Ordusu verdi ve örneğim Genelkurmay Başkanı İsrail’e yapacağı resmi ziyareti iptal etti.
3) İsrail hava kuvvetlerine bağlı uçaklar, BM’nin Lübnan’daki barış gücü UNIFIL bünyesinde görev yapan Türk Deniz Kuvvetleri’ne mensup bir firkateyne radar kilitledi. Bu, uçakların her an gemiye füze atabilecek bir pozisyona geçtikleri anlamına gelmekteydi. İsrail, TSK’nin uyarılarına rağmen bu olayı birkaç kez daha tekrarladı. En sonunda Türk Ordusu, İsrail’i sert bir şekilde uyardı.
Türkiye’nin Anadolu Kartalı tatbikatına İsrail’i davet etmemesi, ABD’nin de bu yüzden katılmaması, işte bu süreçtedir.
AMAÇ İRAN’I ENGELLEMEK
Em. Org. Ergin Saygun, kimi başka örnekler de veriyor ve İsrail’in ABD bilgisi dahilinde, Türkiye-İsrail ilişkilerini neden bilerek bozmaya çalıştığını sorguluyor.
Em. Org. Saygun’un saptaması önemli: “ABD’nin Irak’tan çekilmesinin bölgede boşluk yaratacağı, Şii yayılmasının artacağı, İran’ın Arap Yarımadası’na girmesinin İsrail için büyük tehdit oluşturacağı ortadaydı. Boşluğu İran yerine Türkiye doldurmalıydı. Ancak Araplar, Türklere karşı kuşkuluydu. O nedenle Türkiye’nin Araplar nezdindeki itibarı artırılmalıydı. Bunun en çabuk, etkili ve sonuç vermesi kesin olan uygulaması ise Türkiye ile İsrail’in arasını açmak, kavga ettirmektir.” (Ergin Saygun, Balyoz, s.286)
Em. Org. Ergin Saygun’un Balyoz isimli kitabından hareketle “kimin daha İsrailci” olduğunu sorgulamayı sürdüreceğiz. Sırada “Füze Kalkanı” tartışmaları var…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2012
FEDERASYON MÜZAKERESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/09/2012
AKP’nin Oslo’daki muhataplarından Zübeyir Aydar, yeni müzakere sürecine kendi kamuoylarını hazırladıklarını açıkladı.
AKP Hükümeti’nin gittikçe yoğunlaşan “müzakere” içerikli açıklamalarının da, Türkiye’yi sürece hazırlama amaçlı olduğu anlaşılıyor.
Anımsayalım: Önce Bülent Arınç sahne almış ve “belki MİT şu anda PKK’yle görüşüyordur” demişti. Ardından Adalet bakanı Sadullah Ergin sahneye çıkmış ve “Öcalan’ı da sürece dâhil etmek gerekir” diyerek vitesi yükseltmişti. Nihayetinde Başbakan Erdoğan ekranlardan “Oslo sürecine yeniden başlayacaklarını” ilan etti.
Böylece tıpkı PKK gibi AKP da kamuoyunu müzakereye hazırlamış oldu.
MÜZAKERE HAZİRAN’DA BAŞLADI
Bu süreçte terörün dozu da artırılmış ve bıkkınlık yaratılarak, toplumun müzakereye razı edilmesi amaçlanmıştır.
Ancak müzakerelerin zaten başladığını, Haziran ayında Abdullah Öcalan’ın sık sık MİT Bursa Bölge Başkanlığı misafirhanesine götürüldüğünü anımsatalım. Nitekim ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone “PKK Hüseyin Aygün’ü müzakereleri engellemek için kaçırdı” diyerek, sürecin varlığına işaret etmişti.
Öncesinde yapılan Mesud Barzani – Kemal Burkay ve Tayyip Erdoğan – Leyla Zana görüşmeleri de bu çerçevededir.
DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMA MÜZAKERESİ
Peki, yeni dönemdeki müzakerelerin hedefi nedir?
Ana hedef, bizzat Başbakan Erdoğan’ın daha 2004 yılında ifade ettiği gibi “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı merkez yapmaktır” yani Türk-Kürt federasyonudur.
Ana hedef için geçen yıllarda hayli yol alındı, çeşitli aşamalar geçildi.
Yeni aşama, Türkiye’nin güneydoğusuna, Irak’ın kuzeyindekine benzer bir statü vermektir. PKK bunu “demokratik özerklik”, AKP ise yerel yönetimlerin güçlendirilmesi diye isimlendiriyor. Pratikte aynı şeydir.
Başbakan Erdoğan’ın AKP Kongresi’nde ilan edeceği de budur. Nitekim şartlar oluşmuş, “çevrenin” güçlendirilmesi için “merkez” olabildiğince zayıflatılmıştır. Balyoz kararını ve TSK’nin “kafeslenmesini”, merkezin zayıflatılması olarak da değerlendirebiliriz.
“Erdoğan’ın yol haritası” olarak basına servis edilen üç aşamalı planın ikinci aşaması “yeni Oslo sürecinin” hedefini ortaya koymaktadır. İkinci aşamada, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezden yerele iktidar devredilmesi, yerelin mali olanaklarının artırılması gibi adımlar var.
ORTAK YOL HARİTASI
Ancak “Erdoğan’ın yol haritası”nın aslında “Öcalan’ın yol haritası” olduğunu özellikle vurgulamalıyız.
Öcalan’ın “Türkiye’de demokratikleşme sorunları, Kürdistan’da çözüm modelleri – yol haritası” başlığını taşıyan 15 Ağustos 2009 tarihli raporu, fiilen AKP Hükümeti’nin Açılım kılavuzuydu.
55 sayfalık raporun son bölümünde yer alan önerilerin bir kısmı, geçen zaman içinde uygulandı. Sırada adım adım uygulanması istenen “demokratik özerklik, yeni anayasa ve başkanlık sistemi” var.
Bu üç hamleyle birlikte, milli devlet yıkılmış ve federasyona geçilmiş olacak.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Eylül 2012
SURİYE SAHNESİNDEN ÇEKİLMEK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/09/2012
Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’dan oluşan “Dörtlü Komisyon”un, Ankara’nın Suriye sahnesinden “onurlu” çekilebilmesi için bir fırsat olduğunu dile getirmiştik geçen hafta… “Suriye sorunu yerelleşiyor” ve “Erdoğan tuzaktan çıkabilir mi?” başlıklı iki yazımıza, hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler gelmişti…
Aradan geçen bir haftada durum ne peki?
ÖSO KOMUTANI: ANKARA BİZİ KOVDU
1) Özgür Suriye Ordusu ÖSO Askeri Konsey Başkanı Tuğg. Mustafa el Şeyh, hafta sonu AP ajansına yaptığı açıklamayla, komuta merkezini Türkiye topraklarından taşıdıklarını açıkladı.
Oysa AKP Hükümeti’nin açık desteğiyle kurulan ve faaliyet gösteren ÖSO, resmi internet sitesinde komuta merkezinin adresini Hatay diye ilan edecek kadar pervasızca hareket ediyordu…
Denilebilir ki, bu karar göstermeliktir ve sadece AKP Hükümeti’ni kamuoyu nezdinde rahatlatmak için alınmıştır. Böyle bile olsa, ÖSO’nun komuta merkezini Türkiye toprakları dışına taşıdığını açıklaması, Esad karşıtı cephe açısından bir olumsuzluğa işaret etmektedir.
Nitekim mesele çok daha özel anlamlar içermektedir. ÖSO bu kararı her ne kadar “isyancı gruplar arasında daha fazla bölünme oluşmasını önlemek üzere” aldıklarını açıklasa da, kararın ana nedeninin, Ankara’nın “Suriye sahnesinden çekilme” adımlarıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
Örneğin ÖSO’nun üst düzey komutanlarından Ahmet Hicazi, “Ankara’nın kendilerine Türk topraklarını terk etmek ve komuta merkezini Suriye’ye taşımak için belli bir süre vermesi” nedeniyle bu kararı aldıklarını açıklamaktadır.
DAVUTOĞLU: SURİYE SINAVINI KAYBEDİYORUZ
2) Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “AKP Kongre hazırlıkları” gerekçesiyle katılmadığı BM toplantılarında Türkiye’yi temsil eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun konuşmasını nasıl buldunuz? Esad’a 15 gün süre tanıyan, “bölgeyi dizayn ediyoruz” diyen, kendisini “düzen kurucu” olarak niteleyen Davutoğlu, artık şöyle diyordu: “BM ve uluslararası sistem Suriye’de sınavı kaybetmek üzere.”
3) Aydınlık’tan Rafet Ballı, İran dini lideri Ayetullah Hamaney’in temsilcisi Hüseyin Şeriatmedari’yle röportaj yaptı. İran’a göre Başbakan Tayyip Erdoğan, Suriye politikasından dolayı pişmanlık işaretleri vermeye başladı.
4) Suriye krizi üzerinden yaşanan cepheleşmede, Irak merkezi yönetimi İran’la yan yana durmuştu. AKP Hükümeti ise Bağdat’a karşı Erbil’le birleşiyordu. Dahası Erdoğan, Maliki’ye karşı İyad Allavi ve Tarık Haşimi’yi destekliyor, hatta yargılanan Haşimi’yi Türkiye’de saklıyordu. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin, Irak merkezi yönetimini devre dışı bırakan bu yaklaşımı, Ankara-Bağdat ilişkilerini neredeyse kopma noktasına getirdi.
Ancak yukarıda sıraladığımız gelişmelerle eş zamanlı olarak, Ankara Bağdat’a da iyi niyet gösterisi yaptı. “”Erdoğan’ın Maliki’ye sürpriz bir davet yaptığı” haberlerinin basına servis edilmesi, yeni bir yönelime işaret olarak algılandı.
ERDOĞAN’A KAÇIŞ YOLU
Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’dan oluşan Suriye Temas Grubu’nun ya da diğer ismiyle Dörtlü Komisyon’un Ankara’ya Suriye sahnesinden çekilme fırsatı sunduğu görüşü, önemli analistlerce de dile getirilmeye başlandı. Örneğin üçüncü dünya konulu kitaplarıyla tanınan Prof. Vijay Prashad…
Prashad Asya Times için yazdığı 22 Eylül tarihli uzun analizinde, bizim 20 Eylül tarihli “Suriye sorunu yerelleşiyor” başlıklı yazımızda dile getirdiğimiz görüşlere yakın şeyler söylüyordu: “Suriye’nin sarp bir şekilde Balkanlaşması, Irak Kürdistan’ının yanı başında bir Suriye Kürdistan’ı üretebilir. Şemdinli’deki yeni cephe, Erdoğan’ın Suriye’deki ayaklanmaya verdiği desteğin bedelini gösterdi. Erdoğan siyasetinin neticeleri, ordudaki düzensizlik, ABD başkanı Obama’nın Türkiye’den ‘daha fazlasını’ istemesi eşliğinde Türkiye’nin omuzlarına bindi. Mursi’nin Temas Grubu, Erdoğan hükümetine aşırı taahhütlerinden bir kaçış yolu sunmaktadır.” (Dünya Bülteni, 22 Eylül 2012, Çev. Alpaslan Balcı)
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Eylül 2012
NEŞET ERTAŞ: EZİLENLERİN FERYADI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/09/2012
Büyük Usta Neşet Ertaş’ı yitirdik dün…
Kimimiz onu Türkü Baba, kimimiz de Bozkırın Tezenesi diye bildik. Ama her şeyden önce bir Kırşehir Abdal’ıydı o…
Abdal’dı, yani mazlumun yanında, zalimin karşısındaydı…
Sarı Saltuk’ların, Baba İshak’ların günümüzdeki temsilcilerindendi…
Türkülerinde “zorbalık eyleyip yanlışa sapma, tepeden bakarak konuşma boşa” demesi Abdal’lığındandı…
Nasreddin Hoca’nın hemşerisiydi…
Hoca’ya softa diyenlere kızar ve “Nasreddin Hoca softa değildir. Bizdendir, o da Bektaşi’dir” derdi…
‘EŞİT OLSUN SANA BANA’
Yaşamı yoksullukla, gurbet ve ayrılıklarla doluydu…
Daha çocukluğunda tanışmıştı ayrımcılıkla, dışlanmışlıkla: “İşte ‘insanlar topraktan, Abdallar fışkıdan yaratılmıştır’ diye bizi aşağılıyorlardı.”
“Dünya cennettir insana, eşit olsun sana bana” sözleriyle özetlediği yaşam felsefesi o günlerin izini taşır…
O kadar eşitlikçidir ki, yıllar sonra devlet sanatçısı yapılmak istendiğinde karşı çıkmış ve “ayrımcılık bu” diyerek Süleyman Demirel’in teklifini reddetmiştir.
BİR ÇUVAL UN BIRAKMADAN GİTTİ
Neşet Ertaş’ı Neşet Ertaş yapan sadece türküleri, bozlakları değil, erdemli yaşayışıdır.
Ki o ölümsüz bozlaklar, erdemli yaşamın sonucudur aslında…
Büyük Usta’nın, şu sözleri işte o erdemli sanatçıyı özetler: “Namerde muhtaç olmayacak ve ömrünü tamamlayacak şekilde bir ekmek parası lazım. Bunun fazlası, fazladır. İnsan tam ömre göre ölçmeli onu. Bugün son ekmeğini yiyip ölmeli, artan bir şey kalmamalı. Eğer ben öldüğümde bir çuval unum kalmışsa, ben suç işledim demektir.”
‘BU BENİM’ DİYEMEYENLER
Babadan alınan bir erdemdir bu…
Nitekim Neşet Ertaş, babası, ustası Muharrem Ertaş’ı şöyle tarif ediyor: “Babam hiçbir türküsüne sahip çıkmamıştır, halk adına söylemiştir. Yani hiçbir şeye ‘bu benim’ dememiştir babam.”
‘Bu benim’ diyemeyen bir babanın evladı olarak Neşet Ertaş, hep yoksulun yanında olmuştur, gözleri önce yoksulu görmüştür: “Nere gittimse ben, öyle fiyakalıları değil, ayakkabısının altı yırtık olanı görürdüm yürürken.”
BOZLAK İSYANDIR
Neşet Ertaş, babasını aşamadığını söyler hep…
Oysa aşmıştır, “aşamadım” derken hem de…
Büyük Usta’dır, usta müzisyendir…
Neşet Usta, Almanya’da, Belçika’da, Hollanda’da Avrupalı müzisyenlere bozlak konserleri vermiştir. Hem de mikrofonsuz… Avrupalılar onu “gözlerini yumarak, kıpırdamadan” dinlemişlerdir.
Cem Karaca, Neşet Ertaş’ın ustalığını şu sözleriyle vurgulamıştır: “O bizim milli caz sanatçımızdır.”
Büyük Usta, Musa Ağacık’a verdiği röportajda şöyle tarif etmiştir Bozlak’ı: “Bozlak bir feryattır Musa gardaş. Feryadın bir başka anlamı da derdini isyan ediyor. Bizimki ezikliğin feryadı…”
Ve dün son defa isyan etti ve gitti Usta…
“Son ekmeğini yedi ve bir çuval un” yerine “Avrupa kurban olsun kara kaşına” diyerek ve Açma Zülüflerin’i, Zahidem’i, Gönül Dağı’nı, Mühür Gözlüm’ü, Gayrı Dayanamam’ı, Yalan Dünya’yı bize bırakarak gitti Usta…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Eylül 2012
BALYOZ TÜRKİYE’NİN NÜRNBERG’İ DEĞİLDİR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/09/2012
Cengiz Çandar, Balyoz davasını “Türkiye’nin Nürnberg’i” diye nitelemiş… Balyoz’u doğrudan Nürnberg’e bağlamak sırıtacağı için de, araya “Yunanistan cuntasının” yargılanmasını sıkıştırmış.
Çandar’ın neden böyle bir benzetmeye soyunduğu önemli, zira bu benzetme bile Türk Ordusu’nun neden hedef alındığını ortaya koymaktadır.
Gelin önce Nürnberg davasını kısaca anımsayalım:
NÜRNBERG SOYKIRIM DAVASIDIR
İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Almanya’da kurulan Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, tarihe Nürnberg duruşması diye geçti. Bir “savaş suçları ve soykırım davası” olan bu davada toplan 24 Nazi yargılandı.
İntihar eden Hitler ve Goebbels’den sonraki en yetkili isimler olan bu 24 kişiden beraat eden de vardı, idamla cezalandırılan da…
Örneğin Franz von Papen beraat etmişti, Karl Dönitz 10 yıl, Rudolf Hess ömür boyu ceza almıştı, Hermann Göring ise idamla cezalandırılmıştı. Hatta Gustav Krupp gibi sağlık nedenleriyle davası düşen bile vardı.
Her neyse, sonuçta savaş ve soykırım mahkemesinde topu topu 24 Alman Nazi yargılanmıştı. Suçları milyonları katletmekti!
YUNAN CUNTASI İLE BALYOZ’UN TEMEL FARKI
Haliyle böyle bir davayı alıp Balyoz’la eşleştirmek, hem içeriği açısından hem de biçimi açısından mümkün değildir. Bunu bilen ama meseleyi oraya bağlaması gereken Çandar da, araya bir geçiş mahkemesi örneği eklemiş ve Yunanistan’ı 1967-1974 yılları arasında yöneten cuntanın 1975’te yargılanması olayını konu edinmiş.
Bu örneğin bile Balyoz’la eşleştirilemeyeceğini vurgulayalım. Yunanistan’ı 7 yıl yöneten bu cuntanın üyesi olarak sadece 23 subay yargılanmış ve dava bir ayda neticelenmiştir. 3 kişi idam, 13 kişi ömür boyu, 5 kişi 20 yıl ceza almış, iki kişi de beraat etmiştir.
Darbe yapıp 7 yıl işbaşında kalan bir cuntadan 23 kişinin yargılanması ile olmayan bir darbenin davasında 365 kişinin yargılanması ve 325 subayın cezalandırılması nasıl eşleştirilir?
BALYOZ, NEMRUT MUSTAFA DİVANIDIR
Peki, Cengiz Çandar, üstelik arada hiç benzerlik yokken, neden Balyoz Davası’nı “Türkiye’nin Nürnberg’i” diye nitelemiştir?
İşte Balyoz davasının anlamı buradadır, Türk Ordusu’nun neden hedef alındığının işareti bu benzetmededir.
Çünkü Türk Ordusu’nu “savaş suçlusu ve soykırımcı” ilan etmek istiyorlar.
“Türkiye’de 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” gibi yalanları Orhan Pamuk gibi isimlere bu nedenle söyletiyorlar ve hatta yalana ciddiyet katabilmek için Pamuk’a Nobel bile veriyorlar!
Teröristle mücadele eden askerleri “savaş suçlusu” gibi gösterip, bu yüzden yargılıyorlar. Türk Ordusu’nun 1 numarasını “terör örgütü yöneticisi” diyerek suçlamaları bundandır.
Açılımlar bu nedenle yapıldı.
Biliyorlardı ki, Türkiye bir kez Ermeni soykırımı yaptığını kabul etse, Kürt soykırımı yalanına daha rahat sarılabilecekler…
Türkiye’nin parçalanması ve Büyük Kürdistan’ın inşası işte buralardan geçmektedir. Türkiye’nin direnci buralardan kırılmaktadır. Türk Ordusu’nun elleri işte böyle bağlanmaktadır.
Balyoz “Türkiye’nin Nürnberg’i” değildir ama “başkanlığını Nemrut Mustafa Paşa’nın yaptığı, Damat Ferit’in vatanseverleri yargılamak için kurduğu Divan-ı Harb-i Örfi” Mahkemesidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Eylül 2012
SİNAN ÇETİN YİNE NEYİN PEŞİNDE?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Mesleki Yazılar, Politika Yazıları on 24/09/2012
Sinan Çetin, pek çoğu gibi bir zamanlar solcuydu, devrimciydi… Kendisini o zamanlar öyle ilan ettiği için, biz de hiç tereddütsüz öyle kabul ediyoruz tabi. Nitekim Çiçek Abbas gibi başarılı filmleri, o döneminin bir sonucudur, mirasıdır.
Sonrasında Sinan Çetin’i reklam yönetmeni, reklam yıldızı ve tv programcısı gibi özellikleriyle tanımaya başladık. Zaten artık solculuğu bırakmış, kendisini “hükümetsiz toplum isteyenler” anlamında, “liberteryen” diye nitelemeye başlamıştı. Ayn Rand ve Karl Popper gibi “Açık Toplumculuğun” fikir babalarının eserlerini basmak için bir yayınevi bile kurdu.
PKK NASIL SATIN ALINIR?
Uzatmayalım. Liberteryen Sinan Çetin kendisini yine gündemin ortasına bırakıverdi. Kuşkusuz bu başarısında, tüm inceliklerini bildiği reklamcılığın katkısı büyüktür.
Çetin, önce “PKK’yi satın al, konu kapansın” diyerek gündem oldu. Tezi şuydu: “Hiç askerlik yapmamak için 1 milyon dolar ödemeye hazır bir sürü insan var benim tanıdığım… 10 gün askerlik 500 bin dolar, 20 günlük 200 bin dolar, 1 aylık 100 bin dolar, 2 aylık 10 bin dolar falan diye gider liste… Biz hesapladık, 33 milyar dolar yapıyor. Git PKK’yı satın al, konu kapansın.”
Çetin, etkili reklamcılığın kaynaklarını bildiği için atışlarını sürdürdü. Örneğin Hükümet ile PKK’nin görüşüp mutabakata varması gerektiğini söyledi. Örneğin “BDP milletvekilleri bizim tek umudumuz. BDP milletvekillerine kötü davranmamak, onları el üstünde pamuklarla taşımak, gözümüzün nuru gibi bakmak zorundayız.” dedi. Örneğin “AK Parti’nin bölgedeki reformlarını görmezden gelemeyiz” dedi. Dedi de dedi…
Hükümetsiz toplum isteyenler anlamında liberteryen olan Çetin, hükümeti övdü de övdü…
ÇETİN FİLMİ İÇİN REKLAM YAPIYOR
Sinan Çetin’i böylesi açıklamalara zorlayan ana etken, mutlaka maddidir. Çünkü birkaç yıl önce de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den özel bir istekte bulunmuştu. Ne olduğunu anlatacağım ama bugünkü açıklamalarının maddi gerekçesine göz atalım öncelikle…
Çetin yeni bir filminin reklamını yapıyor aslında… Çanakkale Savaşı’nı film yapan Çetin, açıklamalarına bakılırsa ezber bozmaya, tabu yıkmaya daha doğrusu tarihi çarpıtmaya soyunmuş…
Çetin’in ağzından filmi şöyle: “Bir anne rüyasında çocuklarının Çanakkale Savaşı’nda birbirini öldürdüğünü görür. Kocasına anlattığında, ‘Saçmalama, biri Manchester’da, diğeri madenlerde çalışıyor’ yanıtını alır. Kadın, ‘Hayır rüyalarımda görüyorum’ der ve cebinden küçük oğlunun fotoğrafını çıkarır. ‘Sen bana yalan söyledin, işte bak askerde’ der. Kocası da ‘Sen üzülmeyesin diye anlatmadım’ der.
Yani Sinan Çetin, Çanakkale Savaşı’nda iki kardeşi, biri İngiliz tarafında, diğeri Türk tarafında olmak üzere çarpıştırıyor!
SİNAN ÇETİN, GÜL’DEN 600 YILLIK TARİHİ İSTEDİ
Gelelim Sinan Çetin’in Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den isteğine… Çetin 4 yıl önce Cumhurbaşkanı Gül’den Haliç Tersanelerini istemişti.
Evet, yanlış duymadınız. Çetin, Gül’den Fatih Sultan Mehmet’in eseri olan Haliç tersanelerini, yani 600 yıllık tarihi, yani dünyanın yaşayan en eski ikinci tersanesini “film platosu” yapmak için istedi.
Gül bu isteği yerine getirmek üzere Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ni görevlendirdi; Sekreterlik, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nü bu işlemi gerçekleştirmesi için harekete geçirdi.
Ancak Haliç tersanelerinin gerçek sahipleri olan Gemi Mühendisleri Odası ve iki sendika, bu işleme izin vermedi! Mimarlar Odası, Makine Mühendisleri Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası’nın da desteğiyle kamuoyu yaratıldı, imzalar toplandı, Çankaya’ya başvuruldu ve Çetin’in bu çirkin girişimi önlendi.
Sinan Çetin,ağzını boşuna açmaz. AKP övgülerine başladığına göre, yine bir yerin peşinde demektir! Kokusu çıkar nasılsa…
Mehmet Ali güller
Aydınlık Gazetesi
24 Eylül 2012
BABALAR VE KIZLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/09/2012
Piyade Çavuş Ahmet Aytekin, Er Yusuf Vural Bingöl’de şehit düştü, generaller Çetin Doğan, Özden Örnek, İbrahim Fırtına Silivri’de…
Uzman Çavuş Mehmet Çiftçi, Hikmet Güler Hakkâri’de şehit düştü, generaller Ergin Saygun, Şükrü Sarıışık Silivri’de…
Onbaşı Burak Ümit Gedik, Er Ahmet Sandalcı Afyon’da şehit düştü, generaller Kadir Sağdıç, Feyyaz Öğütçü, Mustafa Önsel Silivri’de…
SİLİVRİ DEĞİL ANKARA CEZALANDIRILDI
Türk Ordusu’nu hedef alan operasyonları hâlâ “dava” sananlar, hiç değilse ceza kararlarını nesnel olarak incelesinler.
Özel yetkili mahkeme heyetinin Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına için verdiği kararda yer alan şu ifade eminiz ileride hukuk fakültelerinde “hukuk dışı” kararlara örnek olarak en başa yazılacaktır: “Sanıklar işlemeyi kast ettikleri eylemlerini elverişli vasıtalarla icraya başlamış olmakla birlikte ellerinde olmayan sebeplerden dolayı sonucun meydana gelmediği ve bu nedenle eylemleri eksik teşebbüs aşamasında kalmış bulunduğundan (…) 20 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına.”
“Eksik teşebbüse tam ceza” demek, eksik değerlendirmedir.
Karar, sanıkların darbe yaptığı için değil, darbe yapmadıkları için cezalandırıldıklarını ortaya koyuyor! Ve hatta bu karar, yargılananları cezalandırmaktan çok, görevdeki tüm subayları hedef almakta, onları sindirme amacındadır!
Bu nedenle Balyoz davasıyla aslında 250 asker değil, 680 bin asker yargılanmıştır!
HUKUK ESİR ALINDI
Asıl darbe, 2003’teki seminerle değil ama bugün hukuk katliamıyla yapılmıştır. O nedenle Balyoz kararı “yasaldır” ama hukuki değildir, meşru da değildir!
Hukuk dışılık sadece Balyoz’da mı?
Örneğin İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Ergenekon davasındaki savunması sırasında söylediği sözlerden yargılandığı davada yaptığı savunmasının da suç sayılması üzerine açılan yeni bir davadan yargılanıyordu aynı gün… Savunmasının savunmasının davası yani!
Örneğin İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey, Ergenekon’un gidişatı hakkında basına bilgi verdiği gerekçesiyle mahkemeye ifade veriyordu aynı gün…
MİLLİ MERKEZ İNŞA OLUYOR
Bu karar, Türk milletinin ayağa kalkması için bir milattır artık!
Dün Türkiye’nin dört bir tarafında yapılan “askere sahip çıkma” eylemleri, milletin ayağa kalkmaya başladığına işaret ediyor.
Bu silkinişte hepimize örnek olacak isimler de Türk askerlerinin kızlarıdır. Nitekim babalarının kızları, önceki gün karar açıklandıktan sonra da dimdik ayaktaydılar… İrem Çiçek, Özlem Balkış, Nazlı Üçok, Nil Kutluk, Ece Saygun, Dilara Çakmak, Aslıhan Aydın, Deniz Yavuz Yalçın, Eser Güner, Derya Baykal, Merve Karabulut, Ülkem Gürdeniz, İrem öğütçü, Meltem Sancar, Berna Sarıışık, Pınar Özarslan, Esra Balaban, Tülin Alan, Pelin Alan, Burcu Balanlı, Şebnem Erakyol ve uzaklarda da olsa Pınar Doğan…
Babalarının kızları kararlıydı, “Karamsarlığa yer yok, birleşerek, örgütlenerek duvarları yıkacağız” diyorlardı…
Hepimize önemli bir gerçeği işaret ediyorlardı: Ordusuna sahip çıkmayan bir millet parçalanır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2012